İnternet bağlantı hızlarının baş döndürücü şekilde arttığı günümüzde yeni bir iletişim yöntemi çıktı; bloglar. Birikimlerimizi dünya ile paylaşmanın bir başka yolu da bu oldu. Ne var ki bu kolaylık aynı zamanda iyileri bulmayı da zorlaştırdı. E-posta ilk yaygınlaşmaya başladığında Yahoo!, Hotmail, vb yerlerden kolayca alınan e-posta hesapları ile bir anda herkes sanal ortamda iletişimin kolaylığını keşfetti. Ardından da “spam” denilen istenmeyen e-postalar geldi. Benzer durum bir anlamda blog dünyasında da (blogosfer) yaşanmakta. Dolayısıyla işe yarar, ilgi çeken, kaliteli blogları bulmak zorlaşıyor.
İşe yarar, ilgi çeken, kaliteli blogları bulmak konusunda bir metafor kullanmak istiyorum. Eğer dışarıda yeme alışkanlığınız varsa yeni ve güzel restoranlar bulmanın kolay olmadığını bilirsiniz. Bir sürü kriteri göz önünde bulundurmak zorundasınızdır. En başta yiyeceğiniz yemeğin lezzetli olması şattır. Verilen hizmet, serviste güler yüzlülük gibi unsurlar yanında yemeğin ücreti de önemlidir. Kısacası birçok unsurun denk gelmesi gerekir. İşte bloglar da buna benziyor. Nasıl ki iyi bir restoranı bulmak bir nevi hazine bulmak gibiyse iyi bir blog bulmak da aynı şekilde küçük bir hazine bulmak gibidir.
Blogosferde olanı biteni öğrenmeye çalışırken birkaç toplanma yeri buldum. Technorati, bildirgeç, blograzzi gibi yerler blogcuların buluştuğu yerler. İşte buralara ilk adımımı attıktan sonra tesadüfen yeni bir blog ile karşılaştım. EvPerisi diye bir blog… Adından da anlaşılacağı gibi ev ile alakalı bir blog. Yemek tarifleri de var, son yazısında olduğu gibi piknik yapmanın güzel(!) taraflarının anlatıldığı yazılar da. Oldukça sıcak, samimi bir şekilde hazırlandığı hissini veren bu blog adresine bir göz atın mutlaka ve hiç olmazsa 10-15 dakika vakit ayırın. Kim bilir, sık kullanılanlara ekleyeceğiniz yeni bir adres bulmuş olursunuz belki.
Sarp odaya girdiğinde aklı başka bir yerde gibiydi ve yüzünde aptal bir gülümseme vardı. Ekin yatağından hafifçe doğrulmaya çalıştı. Tam Sarp’ı selamlayacağı anda eşinin “Ben âşık oldum, Ekin” demesiyle kanın tüm bedeninden çekildiğini hissetti. “Ne!” diye bir söz refleksle ağzından döküldü.
“Senden başka birine âşık olabileceğimi zannetmiyordum ama şimdi anlıyorum ki yanılmışım. Ben âşık oldum Ekin! Hayatımda gördüğüm en güzel varlığa âşık oldum!” Ekin, akmak için zorlayan gözyaşlarına söz geçirmeye çalışıyordu ama çok da başarılı olamıyordu. Gözleri dolmuştu duydukları karşısında. Duydukları zaten çok ağırdı ama tüm bunların üzerine Sarp’ın âşık olduğunu yüzünde sinir bozucu bir gülümsemeyle söylüyor oluşu her şeye tuz biber ekiyordu. Yapmacık da olsa üzgünmüş gibi yapamaz mıydı? Oysa o gayet mutlu görünüyordu.
Sarp üzerinde olduğu o bulut üzerinden dünyaya indiğinde yüzündeki aptal gülümseme büyük neşeye dönüşmüş gibiydi. “Neyse ki iki aşkım arasında seçim yapmak zorunda değilim. Nasılmış benim canım karım?”
“Karın kadar başına taş düşsün senin!”
“Ne oldu yine yahu?”
“Ay, bir de ne olduğunu soruyor! Karşıma geçip başka birine âşık olduğunu söylüyorsun! Hem de yüzsüzlüğün bu kadarı olur! Yüzünde şapşal bir gülümseme var!” Ekin şimdi kızgınlıkla konuşmaya başlamıştı ve onu zorlayan gözyaşları yerini gözlerinden çıkan şimşeklere bırakmıştı. Sarp önce bir şaşkınlık geçirdi. Sonra ise kahkahayı bastı. Bu, Ekin’i daha da çileden çıkarmaktan başka bir işe yaramadı.
Sarp güldükçe Ekin daha çok kızıyordu. Ekin kızdıkça Sarp daha çok gülüyordu. Bu böyle devam ederken içeriye Yelda girdi. “Ne oluyor burada?” diye sorduğunda Sarp biraz sakinleşebildi. Sarp “Benim karım âşık olduğumu duyunca bana çok kızdı. Sen de gördün âşık olduğum güzelliği, haksız mıyım âşık olmakta?” diye sordu kız kardeşine. Yüzündeki gülümsemenin bir yere gitmeye niyeti yoktu. Yelda gülmemek için kendini zor tutuyordu. Ancak başıyla onaylayabildi. Ekin’in artık dayanacak gücü kalmadı ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“İnanmıyorum sana Ekin, sen nasıl bir annesin de kızını kıskanıyorsun.” Sarp’ın sözü öylesine ters köşeye gelmişti ki Ekin’in yüzündeki şaşkınlık Yelda’nın kahkahayı basmasına sebep oldu.
“İlahi Ekin, hangi erkek, hele ki karısını bu kadar seven erkek karısının doğum yaptığı gün başka bir kadına âşık olduğunu söyler? Aklına hep en kötüsünü getirmek zorundasın, değil mi? Benim deli abim Yağmur’u gördü ve görür görmez kızına âşık oldu. Bu arada yeğenimin adı hâlâYağmur, değil mi?”
“Evet!” diye cevap veren Ekin, yanı başında duran Sarp’ın koluna var gücüyle vurdu. Sarp acı içindeinlerken kolunu ovuşturuyordu. Ekin ise “Oh olsun!” dedikten sonra Yelda’ya döndü ve “Aşk olsun Yelda, sen bari bir şey söylemedin. Aklıma neler geldi, tahmin edemezsin.”
“Aslında yüzüne bakan az çok tahmin ederdi, şekerim.” Üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hisseden Ekin, Yelda’nın sözüne güldü. Onların bu diyaloğu sırasında Sarp hâlâ Ekin’in vurduğu yeri ovuşturuyordu.Kocaman bir morluk oluşmaya başladığına emindi.
O sırada kapı açılırken “Biz geldiiiiik!” diyen bir ses duyuldu. İçeri önce Berna, onun ardından da Serkan’laMehmet girdi. Ekin arkadaşını gördüğünde mutluluğuna diyecek yoktu.
“Ekinciğim, vallahi zamanlaman bu kadar harika olur yani… Uçak biletimizi doğumun beklendiği günealdıktan sonra aklıma erken doğum yapabileceğin gelmişti ama korktuğum olmadı.” Berna hemen Ekin’inyatağının ucuna geldi ve arkadaşıyla kucaklaştı. “Senin adına çok sevindim, canım.” diye devam ettiğindeEkin, “Darısı başına!” diye karşılık verdi.
Mehmet, kolunu hafifçe ovuşturmaya devam eden Sarp’a yaklaşıp “Tebrik ederim!” dediğinde Sarp daMehmet gibi gülümsemeye başladı. Mehmet’in söylediğini duyan Berna hemen karşı çıktı.
“Bu ne demek şimdi? Neredeyse bütün yükü çeken kadınlar ama tebrik edilen erkekler oluyor.Anlamıyorum ben bu haksızlığı… Doğumu yapan kadın, erkek değil!” Mehmet hiç bekletmeden “Haklısın da unuttuğun bir nokta var. Kadınlar bir doğururken erkekler dokuz doğuruyor. Neyse siz bu konuyukendi aranızda tartışadurun bizler dışarıda purolarımızı içiyor olacağız.” diyerek karşılık verdi. Sonra da Sarp’a ve Serkan’a dönüp ceketinin iç cebinden çıkardığı Küba purolarını göstererek “Sanırım Sarp’ın babalığını bu özel purolarla kutlayabiliriz.” dedi.
“Küba?” diye sordu Serkan.
“Hıhı!”
“Küba ürünleri Amerika’da yasak değilmi?”
“Yasak. Sakın nasıl bu purolara ulaştığımı sorma. Birilerini tanıyan birilerini tanıyorum, diyelim.” Üç erkekdışarı çıkarken Berna başını iki yana sallayarak söylenmeye devam ediyordu.
“İnanamıyorum, yaptıklarına bakar mısınız? Bu erkekleri ne kadar eğitseler de içlerinde mağaraadamlığından bir eser kalıyor. Puro içeceklermiş!” Ekin’le Yelda da Berna’yı onaylar şekilde başlarınısallamaktaydılar.
Erkekler ise hastanenin bahçesinde soğuğa aldırmadan purolarını tüttürmekteydiler. Birkaç saat öncesinde yağmış olan yağmur bile havayı yumuşatmamış gibiydi. “İşler nasıl?” diyesordu Mehmet. Sarp gülümseyerek “Daha iyi olamaz.” diye cevap verdi. Serkan ise “İşçi çıkarmakzorunda olmasaydık daha iyi olurdu.” diye ekleme yaptı. Sarp purosundan bir nefes daha aldıktan sonra“Alınması gereken zorunlu bir karardı.” diye karşılık verdi. Mehmet yarım seneye yakın bir zamandırgörmediği arkadaşındaki değişimi fark etmekten kendini alamadı. Görünüşte aynı Sarp’tı ama artık eskisikadar naif değildi. Önceden Sarp’ı en çok bu saflığı yüzünden eleştirdiğini hatırladı. Mehmet’e göre naifolan Sarp çoğu zaman çocukça hareket ediyordu. Oysa şimdi karşısında saf olmadığını düşündüğü Sarpvardı ama Mehmet bu yeni durumu beğendiğinden emin değildi. Sanki masumiyet bir kalesini dahakaybetmiş gibiydi.
…
Berna çok özlediği arkadaşlarını uzun bir aradan sonra ilk defa görmenin heyecanıyla sordukça soruyordu. Sorduğu soruların çoğunu telefon ettiğinde de sormuştu ama yüz yüzeyken sormak da gerekiyordu. Tabii ki sorulardan nasibini Yelda da aldı. İkizlerin ne kadar büyüdüğünden bahsedildikten sonra sıra işlerin nasıl gittiğine geldi. Eğer mutluluk somut bir kavram olsaydı odada onlara yer kalmayacağı kesindi.
Berna’nın sorularından sonra onun da birkaç soruyu cevaplaması kaçınılmazdı. Günün anlam ve önemine uygun düşen o soru da ilk sorulan soru oldu. Mehmet’le ikisinin ne zaman çocuk sahibi olacağını sorduklarında Berna’nın verecek kesin bir cevabı yoktu. Zamanını bilmiyordu. En yakın iki arkadaşı anne olduktan sonra eksikliğini daha da hissetmeye başlamıştı ama Mehmet’in nasıl bir tepki vereceğini tahmin ediyordu. Hormonlarının etkisiyle bunu istediğini ileri sürecek ve bu kararın akıl yoluyla alınması gerektiğini savunacaktı. Ancak Berna’nın bildiği bir gerçek daha vardı. Yıllar onun aleyhine işliyordu. Belki çocuk sahibi olmak için çok geç değildi ama erken olmadığı da kesindi. Mutluluk atmosferini bozmak istemediği için aklından geçenleri belli etmek istemedi. İki arkadaşıyla beraber gülümsemeye ve havadan suda konuşmaya devam etti.
Sarp, Serkan ve Mehmet içeri girdiklerinde eşlerini tatlı tatlı muhabbet ederken gördüler. “Birazdan hemşire Yağmur’u buraya getirecek.” diye haber verdi Sarp. Berna ise bir süredir sormak istediği ama bir türlü soramadığı soruyu sormak için fırsat bulduğunu fark etti.
“Neden adı Yağmur?” Ekin ile Sarp göz göze geldiler. İkisi de manalı bir şekilde gülümsedi ve Sarp, “Kızımız kendi adını seçti bir anlamda, diyelim.” diye karşılık verdi. Ardından da devam etti.
“İsim seçmeye çalışırken Yağmur adının en uygun olacağını bize hissettirdi.” Oysa Sarp’ın ve Ekin’in aklından geçen o yağmurlu günde Sarp’ın Amerika’dan dönüşüydü. Üstelik doğumun gerçekleştiği sırada yağan yağmur da başka bir tesadüf olmuştu.
Berna tam üsteleyecekti ki içeriye kucağında Yağmur bebekle hemşire girdi. Odada bir hareketlenme oldu. Herkes yeni doğan bebeği bir kere olsun yakından görmek, kucağına almak istiyordu. Mehmet ise onları biraz uzaktan seyrediyordu. Karısının kucağında bebeği gördüğünde istemediğini sandığı şeyi, çocuk sahibi olmayı istediğini fark etti. Kendisine sıra gelip de ürkek bir şekilde bebeği kucağına aldığında yaşadığı duyguları istese de anlatamazdı.
Bebeğini kucağına almak için sabırsızlanan Ekin sonunda Yağmur’u kucağına almıştı. Yelda hemen çantasından fotoğraf makinesini çıkardı. Odada bulunan hemşireden grubun fotoğrafını çekmesini rica etti. Kucağında bebeği olan yeni annenin iki yanına geçti herkes. Sarp hemen Ekin’in yanında oturuyordu. Onun yanına ise Yelda ile Serkan geçti. Diğer tarafta ise Berna ile Mehmet duruyordu. Poz vermek için uğraşılırken Mehmet karısının kulağına eğilip “Sanırım bizim de çocuk sahibi olma vaktimiz geldi.” dedi. Berna ilk anda duyduğuna inanamadı ve hemen kocasının yüzüne baktı. Sonrasında ise yüzünde koskocaman bir gülümseme belirdi. Mehmet’in de gözlerinin içi parlıyordu mutluluktan. Hemşire deklanşöre bastığında mutluluğun fotoğrafını çekiyordu.
Bir süredir yazmayı düşündüğüm bir konu vardı ama bir türlü istediğim gibi şekillendiremiyordum söylemek istediklerimi.Oysa lafı uzatmaya gerek olmadığını çabuk fark etmeliydim. Aktarmak istediğim bir video olunca sözü uzatmanın lüzumu yok.
Bu video Harvard Üniversitesi’ndeki bilim adamları tarafından hazırlanmış bir video. Anlattığı hücrenin içindeki yaşamın nasıl olduğu… Daha ilkokuldayken hücrenin canlıların yapıtaşı olduğunu öğreniyoruz. İlerleyen yıllarda verilen bilginin detayları da artıyor ama bunların hepsi kitaplardaki yazılardan ve bazen de şekillerden ibaret oluyor. İşte bu video o yazıları ve şekilleri görsel hale getiriyor. Hücrenin içindeki yaşamı çok güzel bir görsellikle anlatan bu animasyon filmi görmemiş olanlara haber vermek istedim. Kitaplarda okuduğumuz veya sıkıcı bir derste öğrenmek zorunda kaldığımız hücre içindeki yaşamın ihtişamını görmek şart. Youtube’a yüklenmiş hali yerine orijinal sayfasında seyretmek isterseniz aşağıdaki bağlantıya tıklayın:
Orhan Bey banka müdürüyle görüşmesi bittiğinde üzerinden büyük bir yükün kalktığını hissetti. Kendini binanın dışına attığında batmak olan güneşi fark edip oldukça şaşırdı. Refleksle kolundaki saatine baktığında saatin beklediğinden çok daha geç olduğunu gördü. Bir saate kadar güneşin tamamen batmış olacağını düşündü ve öngördüğünden çok uzun süren toplantı yüzünden Feryal Hanım’a telefon etmesinin hayrına olacağına karar verdi. Akşama dışarıda yemek yeme planı yapmışlardı. Eve uğramadan yemek yiyecekleri yerde buluşmanın daha iyi olacağını karısına söylemesi gerekiyordu.
…
Kaç defa babasını aradığını bilmiyordu. Gerekli olan kredi için babasının görüşmesinin bitmesini bekliyordu. Orhan Bey’in onu araması gerekiyordu ama toplantının başlaması gereken saatten bir saat sonra babasından ses çıkmayınca telefona sarılmaktan kendini alamamıştı. Kapalı olan telefon belki de görüşmenin henüz bitmediğini söylüyordu ama beklemek istemiyor, sonucun ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Her beş dakikada bir telefona sarılıp durdukça Serkan ona beklemesini söylüyordu.Ne var ki Sarp dostunun telkinlerini duymuyordu bile.
Dördüncü aramadan sonra Serkan çabasının anlamsız olduğunu anlamıştı. Yapabileceği en akıllıca işin, otelin restoranına inmeyi teklif etmek olduğunu düşünmüştü. Bütün gün boyunca onları bekleyen bir iş yoktu. Top Orhan Bey’deydi. Onun kredi anlaşmasını yapıp yapamayacağını beklemekten başka çareleri yoktu. Kayınpederinin ikna kabiliyetine güvenmek zorundaydılar. Geç kahvaltı ederken bile Sarp sektirmeden babasını aramaya devim ediyordu ve işin gerçeği Serkan da artık meraklanmaya başlamıştı.
Sarp, “Niye telefonunu açmıyor?” diye sorduğunda Serkan’ın bir cevabı yoktu buna. Haber geciktikçe bunun hayra mı alamet olduğuna emin olamıyordu. “Bilemiyorum, Sarp!” dediğinde sesindeki tereddüdü gizleyemiyordu. İşin açıkçası kredi anlaşmamasının olmaması seçeneğini düşünmek bile istemiyordu. Tekrardan yaşamak zorunda kalacakları baş ağrıları ve uykusuz geceler gözünü korkutuyordu. Sarp bir kez daha telefonunun arama tuşuna bastığında yüzündeki sıkıntı umuda dönüştü ve “çalıyor” dediğinde Serkan’ın da yüzü aydınlandı. Sarp’ın tek kelimelik sözleri ile geçen telefon konuşmasından bir anlam çıkarmaya çalışıyordu lakin somut bir şey elde edebildiğini söylemek güçtü. İşin kötü tarafı kankasının yüzündeki ciddiyet telaşlanmasına sebep oluyordu. “Anlıyorum”larla dolu konuşma bittiğinde beklentiyle baktı Sarp’ın yüzüne.
Sarp geriye yaslanırken derin bir nefes aldı ve aldığı nefesle yanaklarını balon gibi şişirdi. Yavaşça nefesini verirken geçen süre Serkan’a bir ömür gibi geldi. Sarp merakla bir açıklama bekleyen Serkan’ın gözlerine baktı ve yüzünü manidar bir gülümseme kapladı. “Krediyi aldık!” sözleri Serkan’a kaybetmenin ucuna geldiği umudu yeniden kazandırdı. “Krediyi aldık.” diye tekrarladı dostunun kendisine söylediği sözü. Sonra iki dost gülümsediler. Yıllar öncesinde, ikisi de gençliğe yeni adım attıkları zaman, Antalya’daki yazlıkta geçirdikleri günkü gibi birbirlerine gülümsediler. Bir işi başarmış olmanın mutluluğunu yaşıyorlardı. Geleceğe mektup yazıp Sarplar’ın yazlığındaki ağacın dibine gömdükleri zamanda olduğu gibi mutluydular. Anlaşmışçasına ikisi de ayağa kalktı ve Antalya’daki yazlığın bahçesindeki ağacın dibinde yaptıkları birbirlerine sarıldılar. Sarılırken sevinçleri kahkahaya dönüştü.Restorandakilerin bakışlarına aldırmıyorlardı bile. Onlara bakmakta olan diğer müşterilere dönüp “We made it! We had the credit deal!”(2) diye seslendiler. Müşterilerin birçoğu önlerindeki içkileri onların şerefine kaldırdığında tebrik ifadeleri duyuluyordu. İki dost da önlerindeki içecekleri kaldırarak teşekkür etti.
Sarp önündeki tatlıdan bir kaşık aldıktan sonra “Sana Kıbrıs yolu göründü.” dedi. Serkan da aynı şeyi düşünüyordu. Bundan sonrası daha kolay olacaktı ama kesinlikle yapılacak işler azalmamıştı. Kıbrıs’taki şirketin çoğunluk hissesini almak için gereken anlaşmanın hazırlanması gerekecekti. Gerisinin daha kolay olduğunu düşünürken Sarp’a başını sallayarak cevap verdi.
……
Ekin kütüphanede aradığını bulmanın verdiği mutlulukla elindeki fotokopileri düzeltmeye çalışıyordu. O dalgınlıkla kapıdan çıkarken önündeki kişiyi fark etmedi bile. İçeri girmeye çalışan kişi de onun fark etmeyince çarpışma kaçınılmaz oldu. Özür dileyen sesin kime ait olduğunu fark eden Ekin başını kaldırdığında Serpil’le burun buruna geldi. Serpil de çarpıştığı kişinin Ekin olduğunu ancak fark edince dondu kaldı. Yaşadıkları üzücü olaydan sonra kendini sorumlu hissetmekten kurtulamıyordu. Bunda da Ekin’in payı azımsanacak boyutta değildi.
Serpil ne yapacağını bilemiyordu. Konuşmaya kalkışmak istese de Ekin defalarca onu dinlemeyeceğini dile getirdiği için kararsızlık içinde oracıkta duruyordu. Ekin de hiç beklemediği bir anda hiç beklemediği biriyle karşılaştığı için şaşkındı. Serpil’in son bir kez daha mırıltıyla “özür dilerim” demesinden sonra kütüphaneye girmeye hazırlandığını görünce ani bir kararla ona durması için seslendi. Serpil olduğu yerde dondu. Yavaşça arkasında kalmış olan Ekin’e doğru döndü.
“Vaktin var mı? Kantinde birkaç dakika oturup konuşmak ister misin?” diye sordu Ekin. Serpil kararsızca da olsa kabul ettiğinde Ekin oldukça sevindi. Serpil’i kararsızlık yaşıyor olduğu için suçlayamıyordu. Ne de olsa onun konuşma isteğini defalarca geri çeviren kendisi olmuştu.
Kantinde boş bir masa bulup oturduktan sonra Ekin dinlemeyi reddettiği için Serpil’den özür diledi ve eğer çok değilse arkadaşını dinleyeceğini söyledi. Serpil de olanları ve nedenlerini anlattı. Sözlerini de “Artık Erdem’le görüşmüyorum. Onun yaptıklarına katlanmayı bıraktım ve üzerimdeki yükü attım.” diyerek bitirdi.
“Seni dinlemediğim için tekrar özür dilerim. Suçlayacak birilerini arıyordum ve ne yazık ki sen de hedeflerden biriydin. Belki de en az suçu olan sen olduğun halde… Yaşananları geride bırakabilecek miyiz, bilmiyorum. Bildiğim, bırakabilmeyi çok istiyorum. Mezuniyet törenine küs olarak girmemizi istemiyorum, Serpil.”
“Ben sana hiç küsmedim ki, Ekin. Beni dinlememiş olman biraz kırılmama sebep olsa bile sana hiç küsemedim. Hatta…” diye devam etti gergin bir şekilde gülerek, “…senin için yıllık yazısı bile yazmıştım.”
“Yıllık yazısı…” Ekin utangaç bir şekilde devam etti. “Ben sana yazmadım ama yazmayı çok isterim. İstersen, tabii ki…”
“İstemez olur muyum, Ekin? Sen bu okuldaki tek gerçek arkadaşımsın.”
İki kadın kaybettikleri günleri telafi etmeye çalışırken Serpil’in kütüphaneye gitmek üzere olduğu unutulmuştu bile.
……
“Doktor, eğer böyle bir şeyi hak eden biri varsa o da sensin. Senin adına çok sevindim. Üzüntüm senden uzakta olacak olmamız.”
“İnan bana, Feyzo Baba, gerçekten özleyeceğim insanlardan birisi kesinlikle sensin. Türkiye’ye geldiğimde pişmanlık ya da üzüntü yaşamıyordum. Rahmetli annem yanımda oldukça üzülmem söz konusu değildi. Geri gitmeyi ve Amerika’dayken düşündüğüm kariyerin peşinde koşmayı aklıma getirmedim bile. Ancak annemin mektubu önüme çıkan teklifi yeniden düşünmemi şart koştu. Berna olmasaydı yine de kabul etmezdim ama sevgili karımı bilirsin, aklına bir şeyi koyduğu zaman tersine ikna etmek imkânsızdır.”
“Ha, şunu bileydin!” diye söze girdi kebapçıdaki masada baş başa oturan iki adamın yanına yaklaşırken. “Bensiz ne kaynatıyorsunuz da aklıma koyduğum bir şeyin tersine ikna etmenin zor olduğunu söyleme gereği hissettiniz?” Mehmet karısına gülümsedikten sonra o gelmeden önce neden bahsettiklerini kısaca anlattı.
“İşin gerçeği, daha evlenmeden önce aklımdan geçen Amerika’da yarım kalmış bir işinin olduğuydu. Şimdi olansa yarım kalmış işini tamamlama şansı…”
“İyi diyorsun da, Berna kızım, çok uzakta olacaksınız. Benim tek üzüntüm odur.”
Mehmet başını çevirip birilerini bakışlarıyla arar gibi yaptı. “Yelda nerede? O da burada olacaktı sanıyordum.” diye sorduğunda Berna, Yelda’nın birazdan geleceğini haber verdi. Kebapçının açılan kapısına hepsi dönüp baktığında gelenin Ekin olduğunu gördüler. Ekin gözleriyle masaları tarayıp aradığı grubu bulunca onlara doğru yürümeye başladı. Onların olduğu masanın yanına vardığında “Kusura bakmayın, geciktim.” deyip gecikme sebebini üstünkörü açıkladı ve Yelda’nın nerede olduğunu sordu.
“Biz de tam onun birazdan geleceğini konuşuyorduk ama sen ondan önce geldin, canım.” diye cevap verdi Berna. Ekin o sırada Mehmet’in oturduğu yerin yanındaki boş olan sandalyeye oturdu. O anda Berna’nın telefonu çalmaya başladı. Oldukça kısa süren bir konuşmadan sonra Berna masanın etrafındakilere Yelda’nın evden çıkmak üzere olduğunu, dolayısıyla gecikeceğini söyledi. Ardından da Yelda’nın onsuz yemeğe başlayabileceklerini söylediğini ekledi. Ne var ki herkes bekleme taraftarıydı.
Yelda’yı bekleyen grup muhabbete başladıktan sonra Feyzo Baba mutfağa aldıkları yeni fırının özelliklerinden bahsetmeye başlayınca Berna’nın merakı arttı ve Feyzo Baba’ya fırını görmek istediğini söyledi. Onlar mutfağa gidince yalnız kalan Ekin ile Mehmet kısa bir sessizlikten sonra konuşmaya başladı.
“Nasılsın Ekin? Sarp’tan haber almaya başlamışsın diye duydum. Sonunda yaptığı çocukluğun farkına varmaya başladı beyzademiz, anlaşılan!”
“Her seferinde bu kadar iğneleyici mi olmak zorundasın?”
“Değilim ama Sarp’ın bazı davranışları beni iğneleyici olmaya zorluyor. Kabul etmelisin, Ekin, bu yaptığı kaçıp gitmekti. Olanlardan sonra kaçmak gibi bir huyu var. Kaldı ki yaşadığınız olay onun abarttığı kadar da büyütülecek bir olay değil. Bazen onun büyüyemediğini düşünüyorum.”
“Belki dışarıdan küçük bir olay gibi geliyor ama bence onun kaçıp gitmesi tek bir sebebe bağlı değildi. Kendimi biraz toparlayabildikten sonra bu konu üzerinde çok düşündüm. Hele ki telefonda konuşmaya başladığımız şu haftalarda daha iyi anladım ki onun kendiyle yüzleşmeye ihtiyacı vardı.”
Mehmet, Ekin’in söyledikleri üzerine düşündükten sonra “Haklı olabilirsin.” diye söze başladı. “Amerika’da onunla konuştuğum zaman aklımdan geçen bir şey vardı. Bence onun yüzleşmeye zorlandığı seni kaybedebileceği gerçeğiydi. İşin açıkçası onu sevmeyebileceğini düşünmek en zor geleniydi sanırım. Benim için olurdu… Eğer benzer durum benimle Berna arasında geçseydi...”
“Sen nasılsın, bu arada? Bir süredir görüşemedik. Berna daha iyi olduğunu, çok daha iyi olduğunu söylüyor. Gerçekten de daha toparlanmış görünüyorsun.”
“Bu kadar sürede ne kadar toparlanabilirse…”
“Annenle göründüğünden çok daha yakındın sanırım…” Mehmet gülümsemekten alamadı kendini. “Aldığın eğitimi test etmeye başladın anlaşılan.” diye karşılık verdi. Ekin şaşırmıştı. “Nasıl yani?” diye sorduğunda Mehmet’in biraz daha açıklama yapmasını bekliyordu.
“Psikolojik Rehberlik ve Danışmanlık! Mesleğin bu olacak ya, sanırım ne kadar iyi bir terapist olacağını anlamaya çalışıyorsun. Analiz etmeye başlamadan önce uygun soruları sormaya çabalıyorsun.”
“Eğer o şekilde göründüyse özür dilerim.”
“Dileme… Kompliman olarak söylemiştim. Bence işinde daha iyi olmanın bir yolu da sürekli olarak etrafında gelişen olayları mesleki bakışla da süzmekten geçiyor. Doktorlar ve terapistler bir anlamda dedektifler gibidir. Önlerindeki ipuçlarını, özellikle de küçük ipuçlarını görebilmeliler. Bana çok şey öğretmiş hocamın bana ilk öğrettiği buydu. Satır aralarını okumamız gerektiğini söylemişti. Sen de bunu yapıyorsun sanırım.”
“Öyle diyorsan…” Ekin’in sözüne hafifçe gülerek karşılık verdi Mehmet. “Bu kadar laftan sonra asıl sorduğun ve sormak istediğin soruya cevap vereyim. Evet, annem benim için çok önemliydi. Aldığım kararları ona göre alacak kadar önemliydi. Bunun sebebi de psikologların bayılacağı bir nedene dayanıyordu. Küçüklüğümden gençliğime kadar maruz kaldığımız aile içi şiddet. Psikiyatr arkadaşımın zaman zaman bana söylediği gibi o günlerde yaşadıklarım anneme bağlanmama sebep oldu. Onu koruma içgüdüsü tüm hayatımı yönlendiren bir unsur oldu. Daha da önemlisi, o unsurun ölümüyle de ikimiz de rahat bir nefes aldık.”
“Unsurun ölümü?” Mehmet’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi ve “Evet, o unsurun ölümü… Bu da sana aradığın cevabı vermiş olmalı.” Ekin başını salladı.
Berna ve Feyzo Baba geri döndüklerinde Mehmet ile Ekin sessizliğe bürünmüşlerdi. Berna, “Yelda az önce gelmiş, arabasını park ediyormuş. Birazdan burada olur.” diye açıklama yapıyordu ki içeriye Yelda girdi. “…demeye kalmadı beklenen kişide teşrif etti.” diye devam etti Berna. Yelda geç kaldığı için özür dilerken kendisine ayrılmış yere oturdu.
“Serkan aradı. Amerika’daki işi bitmiş. Dediğine göre gereken anlaşmayı imzalamışlar. Serkan’ın Kıbrıs’a gitmesi gerekiyormuş. Anlaşılan bundan sonrası son imzaları atmak…” Ekin duyduğu haber karşısında heyecanlanmaktan kendini alamadı. Bunun ne anlama geldiğini düşündüğünde kaçınılmaz olarak heyecanlanıyordu. “Belki de…” diye aklından geçirdi. Belki de Sarp da geri gelecekti. Uzun zamandır onu acılara iten bu ayrılık son bulacaktı. Umutlanmaktan korkmasına rağmen yine heyecan kıvılcımları umut ateşini yakıyordu.
“E e, hepimiz burada olduğuna göre bu gecenin düzenleyicileri neden toplandığımızı açıklayacaklar mı?” diye sordu Yelda. “Size vermemiz gereken bir haber var.” diye söze başladı Berna.Yelda heyecanla “Yoksa hamile misin?” diye sorduğunda Berna ile Mehmet gülmekten alamadı kendilerini. Mehmet, “Hayır, Berna hamile değil.” diye söze girdi ve Amerika’da, Baltimore’da bulunan hastaneden aldığı iş teklifini kabul ettiğini anlatmaya başladı. Hem Yelda, hem de Ekin oldukça şaşırmıştı. Haberin etkisi üzerlerine çökmeye başladıkça sorular da arkası arkasına gelmeye başladı. “Neden” ve “Nasıl” sorularını sabırla cevaplamaya başladılar. “Ama neden, burada mutlu değil miydiniz?” diye sordu Ekin. Sesindeki üzüntüyü fark etmemek imkânsızdı. Dostlarının uzaklara gidiyor olması boğazının düğümlenmesine sebep oluyordu.
“Sanırım bu soruyu ben cevaplasam iyi olacak.” diye söze başladı Berna. “Daha önce de söylediğimiz gibi, Mehmet’in aldığı teklif çok iyi bir teklif. Ücret de çok iyi ama sanırım asıl sebep bunların dışında. Evlenmeden önce bana neden Amerika’dan geri geldiğini anlattığında onun yarım kalmış bir işi olduğunu düşünmüştüm. Seneler önce aklımdan geçen o düşünce sanırım bilinçaltımda yer etmiş. Aldığı teklifi bana söylediğinde kabul etmesi gerektiğini düşündüm. Her ne kadar burada kalmamızın sorun olmayacağını, hiç pişmanlık duymadan teklifi geri çevirebileceğini söylese de oraya gitmemiz gerektiğini biliyordum.” Mehmet karısının anlattıklarını merakla dinliyordu. Son sözleri söylerken karısının elini tutmaktan kendini alamamıştı. Karısının elini tutarak onu sevdiğini söylemek istediğini anlamışçasına Berna da kocasının elini sıkarak karşılık vermişti. Sessizce “Ben de seni seviyorum.” demişti.
“Kaldı ki, sevgili dostlar, belki uzakta olacağız ama buraya da gelmemiz gerekecek. Hastane yönetimine aldığım teklifi kabul etmeyi düşündüğümü haber verdiğimde alternatifler üzerinde konuşmaya başladık ve arada sırada buraya gelip hastalarımla ilgilenmemi mümkün kılacak bir sistem üzerinde konuştuk. Bana teklifi yapan hocam da eğer onun teklifini kabul etmemin tek yolu bu olacaksa şartlarımı kabul edeceğini söyledi. En azında bir süre bu sistemin nasıl işlediğini görme konusunda anlaşmaya vardık. Tahminimce senenin birkaç ayını burada geçireceğim. Sene de iki ay, belki de üç ay İstanbul’da olacağım.”
“Ya sen ne yapacaksın, Berna?” diye sordu Ekin. Yelda da aynı konuyu merak ediyordu.
“İşin açıkçası henüz ne yapacağımı bilmiyorum. Yelda ile oturup bir plan yapmamız gerekecek. Onu yüzüstü bırakmak istemiyorum. Bilemiyorum, belki hisselerimi satın almak isteyebilir. Ancak tek seçenek bu olmayabilir. Ben ayrılsam bile Feyzo Baba var. Onun da Yelda’nın yanında olacağını bilmek beni rahatlatıyor.”
“Kızım, benim etim ne, budum ne? Seninle ben aynı mıyız?” diye karşı çıktı Feyzo Baba. “Konu senin katkın değil, Feyzo Baba.” diye söze karıştı Yelda. “Senin bu kebapçıda ne kadar güzel bir iş çıkardığını gördük. Biz bile kafeyi açtığımızda işleri bu kadar kısa sürede oturtamamıştık. Benim takıldığım nokta bizim harika bir takım olduğumuz. Bunun bozulmasını istemiyorum. Benim üzüntüm bu.” diyerek de sözünü tamamladı.
“O zaman takımı bozmayın.” diye öneride bulundu Mehmet. Herkes “Nasıl” dercesine ona baktığında ise devam etti.
“Eğer bu ortaklık bir takımsa Berna Amerika’dayken de devam edebilirsiniz. Demek istediğim, neden bir şubenizi de orada açmayı düşünmüyorsunuz?” Yemek masasında ortaya atılan bu öneri üzerinde düşünen ortakların aklına yatar gibi oluyordu teklif. Yemekler servis edilmeye başladığında konu bu fikrin nasıl olgunlaştırılabileceği olmuştu. Gece sona erdiğinde değişen şartlara uyum sağlamanın yolu bulunduğu için herkes biraz daha huzurluydu ama yine de iki dostun uzaklara gidiyor oluşu bu huzurun buruk olmasına sebep oluyordu.
……
Gece yarısını geçen bir vakitte eve varan Ekin üzerini değiştirirken belki de yüzüncü defa çalmayan telefonuna baktı. Yemekte aldığı haberin ardından çalmasını istediği ama çalmayan telefon moralini bozmaya başlamıştı. Üzerini değiştirdikten sonra telefonunu eline aldı ve arayan olmadığını bildiği halde tekrar ekranda cevapsız çağrı ibaresi olup olmadığına baktı. Hayal kırıklığı ile boş evde etrafına bakındığında gözü “la notası” posterine takıldı. Kocasının yokluğunu daha da bir hissettirdi duvarda asılı olan poster. Elinde telefonu yatak odasına gitti ve telefonuyla yatağa girip sıkıntılı bir uykuya daldı.
……
Mehmet hastaneye vardıktan sonra bir süredir kapalı kalan odasının kapısını açtığında kendini garip hissetmişti. Senelerini geçirdiği odadaki eşyalarını toplamaya geldiğinde bu hastaneye sandığından daha fazla bağlandığını fark etti. Sinir sistemini gösteren postere baktığında kararsızlık yaşadı. O poster odasına astığı ilk poster olmuştu. Kısa bir kararsızlıktan sonra o posteri yerinde bırakmaya karar verdi. Belki de bilinçaltı geride küçük de olsa bir iz bırakmak istiyordu. Masasının üzerinde duran Berna’nın ve annesinin resimlerinin bulunduğu iki fotoğraf çerçevesini yanında getirdiği kutunun içine yavaşça koydu. Masasının çekmecesinde yer alan birkaç parça kişisel eşyayı almak için uzandı. Başını kaldırdığında açık olan kapının eşiğinde onu sessizce izleyen Aylin Hemşire’yi gördü. Senelerce onun gazabına katlanmış, çıkardığı her zorluğa göğüs germiş hemşiresinin gözlerinin yaşlı olduğunu görünce içi burkuldu. Başlarda tecrübesiz, ürkek bir acemiyken geçen zamanla işinin ehli biri haline gelerek saygısını kazanmıştı.
Aylin’in yanına yaklaşıp “Hey! Sulugözlü olmana ne kadar laf ettiğimi biliyorsun, değil mi?” diye sordu. Ses tonu hassastı. “Biliyorum, Mehmet Bey ama bugün ne düşündüğünüzü umursamıyorum.” diye cevap verdi Aylin.
“Mehmet Bey, ha? ‘Bey’i geride bırakalı seneler oldu diye düşünüyordum.”
“Giden ben olduğum halde ben de üzülüyorum. Kariyerim için bir karar aldım ve ne yazık ki bu da ayrılık demek oluyor. Kariyer demişken, eğer bir şekilde daha iyi bir iş teklifi alırsan veya başka bir yere geçmek istersen haberim olsun. Senin için bir tavsiye mektubunu seve seve yazarım. Tanrı biliyor ya bana katlanabilmeyi başaran nadir kişilerden birisin. Senin için yapabileceğim en küçük şey tavsiye mektubu yazmak olur.”
“Teşekkür ederim, doktor.”
“Ben teşekkür ederim. Bunca sene yanımda dimdik durduğun için. Bu hastanede hastalarımla ilişkimde sağ kolum olarak yanımda durduğun için.”
“Bilmeni istiyorum ki, doktor, söylendiği kadar sert biri değilsiniz ve gördüğüm en iyi doktorsunuz.”
“Sen de en az benim iyi doktor olduğum kadar iyi bir hemşiresin. Sakın daha aşağısına razı olma.” Mehmet masasının üzerinde son parça eşyayı da kutuya koyduktan sonra “Benden bu kadar... Kesin bir veda değil ama yine de veda vakti geldi. Kendine çok iyi bak. Ufaklığı benim için öp.” diyerek elini vedalaşmak için uzattı. Aylin kendisine uzatılan ele bir süre baktıktan sonra vedalaşmak için uzanan eli tutmak yerine Mehmet’e sarılmayı tercih etti. Aynı zamanda iki arkadaş da olmayı başaran iki insan sarılarak vedalaşırken Berna da gelmişti. Aylin ile Mehmet kucaklaşmayı bıraktığında Aylin yaşlı gözlerle kapıda duran Berna’ya baktı. Geçen yıllarda Aylin’in kocasına ne kadar saygıyla bağlandığını bilen Berna onları sessizce seyrediyordu. Varlığının fark edildiğini görünce odaya girdi. Kocasına “Hazır mısın?” diye sorduktan sonra Aylin’le vedalaştı. Aylin, “Ne zaman gidiyorsunuz?” diye sorduğunda “Bir ay içinde ama önce bir tatil yapmaya karar verdik. Kuşadası’na gidip bir hafta tatil yaptıktan sonra burada yarım kalan işlerimizi tamamlayacağız ve sonra da Baltimore’da ev bakacağız.” dedi. Karı-koca son defa hoşça kal dedikten sonra hastaneden ayrıldılar.
……
Sarp tekrar yalnız kalmıştı. Serkan’ı havaalanına bıraktıktan sonra kaldığı otele gitmek yerine şehrin sokaklarında amaçsızca araba sürmeye başlamıştı. Birkaç aydır evi gibi olan otel nedense bir yaban mekân gibi geliyordu. Amerika’daki geçen bu süre zarfında bahanesi ters giden işleri düzeltme uğraşıydı ama artık o bahane de ortadan kalkmıştı. Oysa Sarp kararsızdı. Bir sonraki atılacak adımın Türkiye’ye dönmek olduğunu biliyordu ama karısını bile arayamamıştı. Bir şeyler onu alıkoyuyordu ve sarp bunun ne olduğunu bilemiyordu. Arabasını otelin park yerine bıraktıktan sonra odasına çıkmak yerine arada yürüyüş yaptığı parka doğru yürümeye başladı. Elinde tuttuğu telefonu çalmaya başladığında aklına Ekin’in arıyor olabileceği geldi ama ekranda babasının telefon numarasını görünce az da olsa hayal kırıklığı yaşamaktan kendini alamadı.
“Sarp, Serkan uçağa bindi mi?” diye sordu Orhan Bey.
“Evet, az önce havaalanına bıraktım. Kıbrıs’ta halledilmesi gereken işleri tamamlayacak.” Biraz durakladıktan sonra içini kemiren o düşünceyi dile getirmekten kendini alamadı.
“Galiba seni yüzüstü bıraktım, baba. Holdingin yönetimini bana bıraktığında bu kadar bir iş çıkaracağımı düşünmemiştin sanırım. Hayal kırıklığına uğrattım seni.”
“Hayal kırıklığımı? Seninle ne kadar gurur duyduğumu söylemek üzereydim ben.”
“Gurur duymak mı? İşleri elime yüzüme bulaştırdım, baba. Az daha çok büyük bir hasara sebep oluyordum. Hedef büyütmemiz gerektiğini söylerken elimizdekileri de kaybediyorduk.”
“Oğlum, bunun adı ticaret. Sen risk aldın ve bu işte başarılı olmanın yolu risk alabilmektir. Eğer bu olanlar bir şeyi gösterdiyse o da senin holdingin başında olmayı hak ettiğindir. İlk ciddi sınavında zorlandın ama başarılı oldun. Yavru kuşların ilk kanat çırpışı hep zor olmuştur. Ben sana karşı hep sert bir baba oldum. Yüzmeyi sana nasıl öğrettiğimi hatırlıyor musun? Daha el kadarken seni suyun içine atmıştım. Annen kalp krizi geçiriyordu çırpınışlarını gördüğünde ama ben ona rağmen senin su içinde çırpınmanı seyretmiştim. O gün yüzmeyi başarmıştın. Yaptığım en doğru yol demiyorum ama bildiğim yol bu. Sen yumuşak bir mizaca sahipsin ve benim zaman zaman sert yöntemlerim fazla oluyor ama her seferinde suyun yüzeyine çıkmayı başarıyorsun. O sessiz yaradılışının altında bir savaşçı var be oğlum. Ben de bununla gurur duyuyorum. Yanlışlar biz insanlara mahsus. Ben senin yaptığını yapmazdım belki ama unutmamaya çalıştığım bir gerçek var. Sen Orhan Teksoy değilsin, Sarp Teksoy’sun. Artık Teksoy Holding’in gerçek sahibi, yöneticisi sensin.” Sarp ne diyeceğini bilemiyordu. Babasından bu sözleri duyacağını hiç tahmin edemezdi. Fark etmemişti ama babasının onayını almayı çok istiyordu. Şimdi ise o onayı almıştı.
“Bu kadar laftan sonra geriye bir soru kalıyor. Ne zaman dönüyorsun? Annen çok özledi. Ben çok özledim. Hepsinden önemlisi karın çok özledi. Aranızdaki sorunu kaçarak çözemezsin. Evlilik kaçmak değildir. Unutma…” Sarp şaşırmıştı. “Sen… Biliyor muydun?” diye geveledi.
“Oğlum, sesimizi çıkarmadık diye olandan haberimiz yok sanma. Sadece biz değil, İsmet Beyler de biran önce aranızdaki sorunu çözmenizi dört gözle bekliyorlar. Gel artık, be oğlum! Yolunu gözleyenler var.” Sarp boğazını temizleme gereği hissetti. Babasının kalp kalbe konuşması boğazının düğümlenmesine sebep olmuştu. Galiba geri dönme zamanı gerçekten gelmişti. Sarp yine de cevap vermeden sadece “Anneme selam söyle.” diyerek telefonu kapattı. Orhan Bey oğlunun bir karar daha vermesi gerektiğini bilerek acıyla telefonuna baktı ve “Gel be oğlum, gel artık.” diye mırıldandı.
******
Sarp babasıyla konuştuktan sonra birkaç gün daha geçmesine rağmen geri dönmek için adım atmadı. Ekin’i de aramadı. Ekin’in sınavlarının başladığını tahmin ediyordu. Çok istemesine rağmen karısını arayıp geri dönmeye karar verdiğini ve gelmeden önce sınavlarında başarılar dilemek istediğini söyleyemiyordu. Kalma bahanesi ise başka ortaklık ihtimalleri için görüşmeler yapmaktı ama gayet iyi biliyordu ki asıl yapması gerekeni erteliyordu. Önünde gevelediği yemeğinden küçük bir parçayı ağzına götürdüğünde ani bir karar aldı. Türkiye’ye dönme zamanı çoktan gelmişti. Yapması gerekeni biliyordu. Aldığı kararın etkisiyle önündeki yemeğe daha bir iştahla saldırdı.
……
Ekin sınavdan çıktığında oldukça morali bozuktu. Elinden geldiği kadar sağlam durmaya çalışıyordu ama son sınavına hazırlanacak gücü bile bulamıyordu. İki dersinin sadece ödev hazırlamayı gerektirmiş olmasına seviniyordu. Dört dersin ikisinin final sınavı vardı ve bu iki sınav bile kaldırabileceği sınav sayısından iki fazlaydı. Umutsuzlukla telefonuna bir kez daha baktığında gözlerine inanamadı. Bir cevapsız çağrı vardı. Hem de Sarp’tandı! O an uçabileceğini düşündü. Ayaklarının yere basmadığına emindi. Sevinçten çığlık atmamak için kendisini frenlemesi gerekti. O sevinçle aklına gelen çiçekçiye gidip karanfil alması oldu. Sarp karanfilleri severdi. Hemen koşup karanfil alması gerekiyordu.
…...
Yaz sıcakları etkisini iyice göstermeye başladığında kocasının kalbindeki soğukluğun ortadan kalkmaya başlayacağından emin değildi ama bir mucize gözlerinin önünde gerçekleşiyordu. Herkese ve her şeye meydan okuyabilen, hiç kimse ve hiçbir şey karşısında yıkılmayan adamı derinden sarsabilen birkaç olaydan biri gerçekleştiğinde sevdiği, âşık olduğu adamı tümden kaybetmekten korkmuştu.
Günler sonra Mehmet’in beton gibi sert ve soğuk yüzünde insani bir tepki görebilmişti. O kadar kendini kaptırmıştı ki korku girdabına kocası gibi ruhsuz, duygusuz yaşamaya başladığını fark etmemişti bile. Çalışma odasında oturmuş önündeki kâğıtlara baktığı sırada çalan kapı her şeyin değişmesine sebep olan bir gelişmeye sebep olmuştu. Gelen mektup her şeyi değiştirmişti. Mektupta yazılanları okuyan Mehmet sözlere gerek kalmadan kollarını açmıştı ve karısının kollarına kendini atmıştı. Sessizce gözyaşlarını dökmeye başladığında kaybetmekten korktuğu kocasının kendisine döndüğünü hissetmişti. Hâlâ kocasının acısını yüreğinde hissediyordu ama yaşamanın kuralıydı, yaralarını sarıyorlardı.
Berna sahilde yürürken daldığı düşüncelerinden sıyrıldığında etrafına bir bakındı. İki hafta Mehmet’in Baltimore’daki iş teklifini kabul etmesine karar verdikleri zaman bu tatil yerine gelmeye karar vermişlerdi. Sahile inmeye karar verdiğinde Mehmet tembellik etmişti ama daha sonra gelmesi yönünde söz alınca kocasını geride bırakıp sahile inebilmişti. Boştaki şezlonglardan birini gözüne kestirdi ve hararetli bir şekilde konuşan ve arada kahkahalara boğulan üç genç kıza göz ucuyla baktı. Her hallerinden üniversiteli oldukları belli oluyordu. Check-in için resepsiyona gittiklerinde görevlilerin gelecek olan bir kafileden bahsettiklerini anımsadı. Belli ki bir özel üniversitenin öğrenci kulüplerinden bir tatil organizasyonu düzenlemişti.
Şezlonguna uzandığında güneş gözlüklerini çıkartıp tekrar etrafına bakındı. Plaj çok da kalabalık görünmüyordu. Belki de plaj için erken bir saat olduğundan etraf bu kadar sakindi. Öte yandan bu üniversiteli kızların bu saatte olması da çok şaşırtıcıydı. Bir an varsayımlarında yanlış olup olmadığını düşündü ama kızların kendi aralarında final sınavları hakkında konuştuklarını duyunca hedefi şaşırmadığını anladı. Hiç olmazsa karavana atmamıştı. Yanında getirdiği kitaba uzandı ve kaldığı yeri bulup okumaya başladı ama kendini bir türlü kitaba veremiyordu. O sırada biraz arkasında kalan bir masanın etrafındaki o üç kızın yinelenen kahkahalarını duydu. İstese de kitabını okuyamayacağını biliyordu. Aklı hep başka yerlere kayıyordu. Yüzünde hafif sinsi bir gülümseme belirdi. O an kararını vermiş oldu. Kulak kabartacaktı konuşmalara... O yılları ve ne kadar ne kadar değiştiğini düşünmesi için bir fırsat olacaktı bu kulak kabartış.
......
İstanbul’da hava oldukça bunaltıcıydı. Nemli hava da sıcağın bunaltıcı etkisini katlıyordu. Sağanak yağış ihtimalinden bahsediyordu hava durumu ama Ekin güneşin kavurucu ışınları altında yağmurun bir hayal olduğunu düşünmekten kendini alamıyordu. Önceki gün telefondaki cevapsız çağrı tüm üzüntüsünü ortadan kaldırmıştı ama Sarp’ı geri aramasına rağmen ulaşamamıştı. Yine de moralini bozmaya niyeti yoktu. Aramıştı ya yine arayacaktı. İnancı tamdı. Bu düşünceyle sabah ders çalışmak için oturduğunda aklını derse veremeyince dışarı çıkıp taze karanfil almaya karar vermişti ama bunaltıcı havayı görünce akşam serinliğini beklemesinin daha akıllıca olacağını düşünmekteydi.
......
Tam sıkılmaya başladığını düşünüyordu ki konu evrensel konulardan birine geldi; kadın-erkek ilişkileri. Yarım saati aşkın süredir kızların konuşmalarına kulak kabartıyordu ve naif olduklarını düşünmekten kendini alamıyordu. Oysa kendi üniversite yıllarını daha dün gibi hatırlıyordu. Ne kadar değiştiğine kendisi bile inanamadı. Öte yandan, Mehmet’in sıklıkla söylediği gibi, iki ömre yetecek kadar çok olay yaşamıştı ve yine Mehmet’in dediği gibi, daha ömrün yarısı ile ilgili o şiiri dile getirmesine birazcık daha vardı. Belki de bu sebepten kızların konuşmasını naif buluyordu.
Kızlardan birinin -diğer iki kızdan farklı bir üniversitede okuyanı- olgun erkeklerin her zaman daha iyi olduğunu ileri sürdüğünü duydu. Hemen ardından da “Tek sorun genç erkekler kadar salak olmamaları.” diye de ekledi.
“Otuzlu hatta kırklı yaşlarındaki erkekler çok daha iyi oluyorlar ama onları parmağında oynatmak birazcık daha zor.”
“Duyan da seni femme fatal san’cak, kızım. Şunun şurasında dışarı çıkınca para harcamak istemedi’inde sana sulanan salakları arayıp bütün gecenin masraflarını onlara yıkıyo’sun. Bizden farklı bi’ şey yaptı’ın yok.”
“Hey, en azından ben kendimden büyük biriyle birlikte oldum.”
“Ya, ne demezsin? Sen yirmi yaşındayken o 29 yaşındaydı ve aynı zamanda çıktığın erkeklerin en salağıydı. Bi’ işi ve altında arabası var diye kendini bi’ şey sanıyo’du.”
O sırada bu tartışmayı sessizce dinleyen üçüncü kızın “Valla’ tüm olgun erkekler bunun gibi ol’caksa ben razıyım olgun erkek fikrine.” dediğini duydu. Bir an için ne olduğunu anlayamadı ama diğer iki kızın tepkilerinden anladığı kadarıyla yakınlarda yürümekte olan ve anlaşıldığı kadarıyla olgun ve çekici olan bir erkek vardı. Gözlüğünü burnunun ucuna kadar indirip üzerinden etrafı kesmeye başladı. Ancak güneş gözlerini aldığı için bahsi geçen kişi olduğunu sandığı kişiyi tam olarak göremedi ilk anda. O sırada kızlar konuşmaya devam ediyordu.
“Kızım, bunun gibisi nadir bulunur. Hem kapılmıştır şimdiye kadar. Baksana, uzun boylu, siyah saçlı ve atletik… Giydiği kıyafete felan baksana... Hiçbir erkek bu kadar zevkli olamaz kıyafet seçiminde. Kıyafetleri kesin sevgilisi veya karısı almıştır ona.”
“Emin olma, ya überseksüel erkeklerden biriyse.”
“Ay, illa kocaman bi’ laf et’cek. Metroseksüel olmadığı kesin çünkü erkek gibi duruyo’, o halde überseksüel! Bu mu senin teşhisin yani? Giyinmesini, kendini taşımasını biliyorsa überseksüeldir.”(3)
Gözlerinin kamaşması geçen Berna kızlardan duyduğu tarifle bahsi geçen erkeği bulmakta gecikmedi. Mehmet’in tam da kızların tarif ettiği tarafta sağa sola bakındığını fark etti. Belli ki onu arıyordu. Kocası hakkında edilen sözleri düşünce gülmemek için kendini zor tuttu. Kızlar en azından kıyafetleri alan kişi konusunda haklıydı. O kıyafetleri Berna almıştı Mehmet için. Hediye olarak... Daha da komik olanı Mehmet’in sıklıkla dalgasını geçtiği iki kavram da kullanılmıştı. Yine de kocasının zevkli, yaşamayı bilen biri olduğunu düşününce belki de onun gibi erkekleri tanımlamak için kullanılan terimlerden birini kullanmak çok da yanlış olmazdı.
Mehmet en sonunda onu görünce yüzüne bir gülümseme geldi. Berna o gülümsemeyi ne kadar çok sevdiğini ve geçen bir-iki ayda görmeyi ne kadar özlediğini düşündü. O sırada kulak misafiri olduğu kızların heyecanlandıklarını fark etti. Kendi aralarında üzerinde konuştukları erkeğin oldukları tarafa baktığını ve yürüdüğünü söylüyorlardı. Konuşmalar fısıltılara dönüştü bir anda ama fısıltılı konuşmalarında bile çok heyecanlandıkları belliydi. Berna gülmemek için tüm gücünü harcarken başta düşündüğü gibi kızların her şeye rağmen naif olduklarını mırıldandı kendi kendine.
Mehmet karısının yanına geldiğinde eğilip karısının dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu. “Tembellik etmekten çabuk vazgeçmişsin.” derken kocaman bir gülümseme vardı Berna’nın yüzünde. Mehmet bunu Berna’nın kendisine sataşıyor olmasına bağladı. Oysa Berna hemen yanlarında bulunan üniversiteli kızların yüzlerinde oluştuğunu düşündüğü şaşkın ifadeyi tahmin ettiği için gülüyordu.
……
Uçak Atatürk Havaalanına öğle vaktine doğru indiğinde Sarp karmaşık duygular içindeydi. Dalgın bir şekilde dış hatlar terminalinin kapısından dışarı çıkıp havaalanının önünde kapısının önünde bekleyen taksilerden birine yaklaştı. Hava o kadar bunaltıcıydı ki yaz yağmurunun bastırmasının elinin kulağında olduğunu anlamak için hava durumu uzmanı olmak gerekmiyordu.
Taksinin şoförü seri hareketlerle Sarp’ın bavullarını bagaja yerleştirirken Sarp da arka koltukta yerini almıştı. Başını geriye atıp yüzünü ovuştururken sıkıntılı bir şekilde ofladı. Taksi şoförü koltuğuna geçtiğinde “Memlekete hoş geldiniz.” dedi. Sarp bir anlamamış gibi baktı ama sonra “Teşekkür ederim.” diye karşılık verdi. Havaalanından çıkıp şehrin yolunu tuttuklarında şoför Sarp’a radyoyu açmasının sakıncası olup olmadığını sordu. Sarp sorun olmayacağını söyleyince de sesi iyice kısık olan radyonun sesini açtı. Sarp aklındaki onlarca düşünceyi bir düzene sokmaya çalışırken radyodaki programın sunucusu “Şimdi eskilerden kalma bir parçayı çalacağım. Sanırım ‘sil baştan’ demiş olan herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir parça bu. ‘Kadın’ adlı solo albümüyle adını duyuran Şebnem Ferah’ın üçüncü albümü olan ‘Perdeler’den bir parça geliyor. Sil Baştan…” diye açıklama yapıyordu. Şarkının sözleri Sarp’ın dikkatini çekti. Sanki ilahi bir güç ona yapması gerekeni bu şarkıyla söylüyor gibi geldi.
“Söyle canım sevgilim,
Hayat bize oyun oynuyor olabilir mi?
Yorgun gibi bir halin var.
Duyguların karışık olabilir mi?
Sil baştan başlamak gerek bazen.
Hayatı sıfırlamak…
Sil baştan sevmek gerek bazen.
Her şeyi unutmak…
Sanki bugün son günmüş gibi…”
Şoförün “Nereye gideceğinizi henüz söylemediniz, beyefendi.” sorusuyla kendine geldi Sarp. Dikkatini dinlediği şarkı yerine taksinin şoförüne verdi.
“Hı, nereye mi gidiyorum? Eve, evime gidiyorum.” diye belli belirsiz mırıldandı. Dikiz aynasından kendisine bakan şoförün anlamadığını söylemesi üzerine de evin adresini verdi.
Taksiden indiğinde kalp atışları hızlanmıştı. Kapıya vardığında bunca süredir neden geri dönüş kararını alamadığını anladı. Korkuyordu. Ekin’in yüzüne baktığında kendisine aşk dolu bakan bir çift göz görmemekten korkuyordu. Daha da önemlisi kendisine aşkla bakan o gözlere aynı yoğunlukta duygu dolu bakamamaktan korkuyordu. Kapının zilini çaldığı halde açan olmayınca cebinden evin anahtarını çıkardı. Elindeki anahtara bir süre baktı. Kapının kilidine anahtarı sokmadan önce gökyüzüne baktı. Güneş görünmemesine rağmen nemli hava tüm gazabıyla sıcaklığını hissettiriyordu. Yağmur iyi gelecekti.
İçeri girdiğinde burnuna çok sevdiği karanfillerin kokusu geldi. Oturma odasına girdiğinde Ekin’in ders notlarının sağa sola dağılmış olduğunu gördü. Biraz da şaşkın bakışlar altında karanfil bahçesine dönmüş evine baktı. Bir kısmı solmaya yüz tutmuş karanfiller onu şaşkına çevirmişti. Bir başka şey daha dikkatini çekti Sarp’ın. Fotoğraflar… Ekin dört bir yana ikisinin birlikte olduğu fotoğrafları koymuştu. Televizyonun yanında ise Ekin için yazdığı ve bestelemeye çalıştığı ama bitiremediği şarkının sözlerini buldu. Salonun ortasındaki bavullarını almak için gittiğinde orada da bir sürü iz buldu eski günleri hatırlatan. Elinde hâlâ Ekin’e yazdığı şarkı sözlerinin olduğu o sayfa vardı.
Salonda olanlara bakarken la notası posterinin olduğu taraftaki sehpanın üzerinde bir kutu dikkatini çekti. Kutunun içinde ne olduğuna baktığında yıllar öncesinde yazdığı ve evlenmeden önce Ekin’e verdiği geleceğe yazılmış mektubu gördü. Gençliğinin baharında yazdıklarını dikkatle okumaya başladı.
Ekin öğle yemeğini dışarıda yedikten sonra dışarıda yeteri kadar kaldığını düşünüp asıl yapmayı planladığı işi yapmaya, karanfil almaya karar vermişti. Hemen ardından eve dönerken yağacağını hissettiren yağmur sağanak halinde yağmaya başladığında Ekin arabasından iniyordu. Arabadan çıkıp koşar adımlarla eve girene kadar sırılsıklam olmuştu bile. Kapıyı açıp hızlıdan salona yöneldi. Elindeki buketi vazolardan birine yerleştirip ıslanan kıyafetlerini değiştirmeyi aklından geçiriyordu. Ancak hiç beklemediği bir anda karşısında en çok görmeyi istediği kişiyi gördüğünde olduğu yerde dondu kaldı.
Birbirini deliler gibi sevdiği belli olan iki kişi kıpırdamadan birbirlerine bakıyorlardı. Ekin’in göğsü hızlı hızlı nefes aldığı için inip kalkıyordu. Elinde tutmakta olduğu buket daha fazla dayanamadı ve yere düştü. İki seven insan bakışlarını ayıramıyorlardı. Ekin kaç defa bu anın senaryosunu yazdığını hatırlamıyordu bile ama o senaryolardan birini bile hayata geçirecek gücü bulamıyordu kendinde.
İlk adımı atan Sarp oldu. Hipnotize olmuş gibi ıslak kıyafetleri vücuduna yapışmış olan karısına yaklaştı. Ne yapacağını düşünemiyordu bile. Elleri ondan bağımsız karısının ıslak saçlarını düzeltip karısının başını avuçlarının içine aldı. Ardından dudakları elleri gibi ondan bağımsız Ekin’in dudaklarına yaklaştı. Aylar sonra gelen o ilk öpücük kısa oldu. Belki de Sarp’a ve Ekin’e öyle geldi. Oysa o öpücüğün ardından gelen ikinci öpücük ikisini de nefessiz bırakmıştı. Birbirlerinden ayrıldıklarında ikisi de nefes nefese kalmışlardı. Ne var ki birbirlerine o kadar susamışlardı ki bu kadarına kanamıyorlardı. Yeniden öpüşmeye başladıklarında ikisini de ihtiras esir almıştı. Sarp karısını öperken aynı zamanda onun kıyafetlerini de çıkarmaya başlamıştı. Ekin de kocasının üzerinde fazla bulduğu kıyafetleri çıkarmaya çalışıyordu.
İkisi de neyi özlediklerini fark etmiş, hızlıca üzerlerindeki kıyafetleri çıkarıyorlardı. Sarp, Ekin’i belinden sıkıca kavrayıp kendine çekti. Boynunu öperken karısının kokusunu içine çekiyordu. Ekin’i salondaki koltuğun üzerine yatırdığında onun üzerine eğildi. Kalan son parça eşyaları çıkarmadan önce hayran dolu bakışlarla karısının güzel vücudunu seyretti. Ne kadar yapay bir sebepten hem ruhen hem de bedenen özlediği kadından uzak kaldığını hatırladıkça kendine kızdı ve kaybettiği zamanın acısını çıkarmak istercesine karısının üzerine yumuldu. Ekin’in boynundan göğüslerine doğru inerken elinde tuttuğu son parça eşyayı da yere bıraktı.
Ekin de Sarp’tan farklı durumda değildi. Kocasını kendisine doğru daha bir çekti. Sarp’ın dudakları çıplak bedeninde dolaşırken o dudakların dokunduğu yerin neredeyse yandığını hissediyordu. Daha fazla dayanamayıp kocasının üstüne çıktı ve Sarp’ı öpmeye başladı. Sevdiği adamın çıkardığı seslerden halinden memnun olduğunu anlayınca daha bir hevesle Sarp’ı öpmeye devam etti.
Uzun süre seviştikten sonra ikisi de doruk noktasına ulaşınca nefessiz kalmışlardı. Birkaç dakika soluklandıktan sonra Sarp yanında uzanan Ekin’in kulağına eğilip “Biliyor musun, daha yatak odasına çıkma şansım olmadı.” diye fısıldadı. Ayağa kalkıp karısına elini uzattı. Ekin kendisine uzatılan elin yardımıyla kalktıktan sonra uzandıkları halı üzerinde dağılmış ve kurumaya yüz tutmuş kıyafetlerine uzandığında Sarp yüzünde muzır bir gülümseme ile “Onlara ihtiyacın olacağını sanmıyorum.” dedi. Ekin, Sarp’a baktığında kocasının ne demek istediğini anlamıştı. Ne oluyor demeye kalmadan Sarp karısını kucaklamıştı bile. Seri adımlarla yatak odasına yöneldiğinde Ekin’in cilveli kahkahaları geliyordu. Dışarıda ise yağmur yağmaya devam ediyordu. Sanki yağışsız geçen günlerin acısını çıkarıyordu. Toprak suya kana kana doyarken iki seven de birbirine doyuyordu.
……
Akşam yemeği için kendisini bekleyen kocasının yanına gelen Berna’nın yüzü gülüyordu. “Sana iki güzel haberim var.” dediğinde Mehmet bekleyen gözlerle kendisine baktı. “Sarp gelmiş bugün.” diye devam etti Berna.
“Ya ikinci haber?”
“Ekin’in yarınki sınavından sonra onların da buraya gelip bizimle tatil yapmalarını söyledim. Yelda’yı da alacaklar. Serkan’a da Kıbrıs’tan buraya gelmesini söyleyecek Yelda. Bir nevi veda partimiz olacak. Aile dostları olarak biz ayrılmadan önce son bir defa bir araya gelmiş olacağız.”
“Berna Ertürk yine iş başındaydı yani…” Berna kocasının sataşmasını duymazdan gelerek “Ne yiyoruz? Kurt gibi acıktım!” dedi. Mehmet’se başını iki yana sallarken gülümsüyordu.
***
“Ay abi, içime gına geldi yani! Öğk! Anladık, birbirinizi çok seviyorsunuz yani de bu kadarı fazla oluyor. Yaşınıza uygun hareket edin. Şimdi ikizleri niye getirmemeye ikna ettiğinizi daha iyi anlıyorum. Sağ olun, küçük çocukların önünde ahlaka aykırı davranışlar yapmamış oldunuz.” Sarp ile Ekin söylenmekte olan Yelda’ya kulak asmıyorlardı bile. Berna ile Mehmet’in kaldığı otelin resepsiyon masasına geldiklerinde “Abartıyorsun ama…” diye kaşrı çıktı Sarp.“O kadar da abartmadık. Günahımızı alıyorsun.” diye de ekledi. Yelda, “Serkan akşama doğru burada olsun ben size göstereceğim Hanya’yı, Konya’yı…” dedikten sonra belli belirsiz bir şeyler mırıldanmaya başladığı sırada onların gelmesini bekleyen çift de yanlarına yaklaşıyordu. Bir eksikleri olmasına rağmen akşam planlarını yapmaya başlamışlardı bile.
……
Akşam yemeğinden önce bir saat kadar önce Serkan’ın da aralarına katılmasıyla grup tamamlanmıştı. Yemekten sonra yolculuk yapanlar yorgun olmalarına rağmen yatmak için odalarına çekilmek niyetinde değillerdi. Belki kent merkezine gidecek kadar dinç değillerdi ama pekâlâ otelin barında eğlenebilirlerdi. Uzun bir aradan sonra bir aradaydılar ve bir süre sonra yabancı memleketin yolunu tutacak olan Ertürk çiftinin de aralarında bulunduğu bir günü bir daha ne zaman bulabilecekleri belli değildi.
“O kadar da abartmadık işi, Yelda.” diye kendini savunmaya devam ediyordu Sarp. Serkan araya girip “Kanka, yarısını bile yaptıysanız ‘yuh’ derim. Yuh!” deyince Ekin’in yüzü kızardı. “Sizin maskaranız olduk, desenize… Hiç olmazsa bu gecelik kapatın bu konuyu.” diye öneride bulundu Sarp. Altı kişilik masada karşılıklı oturduktan sonra siparişlerini verdiler. Farkında değillerdi ama hepsinin bu tatile, kafa dinlendirmeye fazlasıyla ihtiyacı vardı.
Birkaç kadeh içildikten sonra kadınlar boşta duran karaokenin başına geçtiler ve erkeklere bakarak kahkahalar arasında “Seninle Bir Dakika” adlı parçayı söylemeye başladılar. Hepsi sorumluluklarından sıyrılmış, dertlerini unutmuş o anın tadını çıkarıyordu. Bir süre sonra erkekler de eşlerine katıldı. Hepsi parçayı katletme pahasına da olsa bağıra bağıra ekranda akan sözlere göre şarkı söylüyordu. Hayat denen bu oyunda bir perde kapanırken açılmak üzere olan yeni perdenin tüm hazırlıkları devam ediyordu. Ta ki ölüm denen son perde gelene kadar bir sonraki perde hep olacaktı ve altı dost yeni perdeler için şarkılarını söylüyordu.
(1) Geri gelmek, geri dönüş (Latince)
(2)Başardık! Kredi anlaşmasını imzaladık!
(3)“The Future of Men” (Erkeklerin Geleceği) adlı kitabında Marian Saltzman “überseksüel” ve “metroseksüel” kavramlarını ortaya atmıştır.
Superman: Doomsday @ 21-05-2007 16:11 Son yıllarda biz Superman tutkunlarını mutlu edecek gelişmeler oluyor. 2001 yılında Smallville adlı dizi o zamanlar “the WB” olan kanalda (bahsi geçen televizyon kanalı UPN adlı kanal ile birleşip “the CW” adını aldı) yayınlanmaya başlamıştı. Bu dizi hâlâ yayınlanmaya devam ediyor geçenlerde 7. sezonda da devam edeceği resmen duyuruldu. 2006 yazında bazılarının ümidini kestiği yeni sinema filmi gösterime girdi ve fena sayılmayan bir gişe hâsılatı yaptı. Bruce Timm liderliğindeki animasyon ekibi oldukça beğeni toplayan Superman: The Animated Series ve onun devamında Justice League ve Justice League: Unlimited animasyon dizilerini yaptı. İşte bu gelişmelere bir yenisi daha ekleniyor. 1990’larda yayınlanan Superman’in Ölümü (Death of Superman) adlı çizgi roman animasyon film olarak piyasaya sürülecek.
Death of Superman adlı çizgi romanın bu sektörde ayrı bir anlamı var çünkü 4 milyonun üzerinde satan bu roman en çok satılan çizgi roman olma rekorunu hâlâ elinde bulunduruyor. 1993 yılının Ocak ayında Superman #75 yayınlandığında Superman’in ölümü birçok medya kuruluşunca haber haline getirildi. Superman #75’in kapak resminde yer alan kazık ucuna takılmış pelerin bir simge haline geldi. 15 yaşındayken haberi okuduğumda içime sıkıntı bastığını hiç unutmam.
Hikâyede, Superman Doomsday adlı yaratık dövüşüyor ve sonunda “ölümüne dövüş” sözü boş bir tabir olmaktan çıkıyordu çünkü hem Doomsday hem de Superman ölüyordu. İşin sanatsal yönüne bakılacak olursa oldukça artistik karelerin yer aldığını söyleyebilirim. Bunlardan ilki Superman #75’in kapak resmi, diğeri ise Superman’in ölü bedenine sarılmış ağlayan Lois Lane’i resmeden kare…
Ölüm hikâyesinden sonra “Funeral for a Friend” (Bir Dostun Cenazesi) yayınlandı. Ardında da “Reign of the Supermen” (Superman’lerin Saltanatı) takip etti. Kimilerine göre gelmiş geçmiş en iyi Superman hikâyesi olan bu seri diğerlerine göre ucuz bir pazarlama yöntemiydi. Hangi tarafın haklı olduğunun önemi yok çünkü yayınlandığı zaman ilgi çektiği ve çizgi romanların eskisi kadar satmadığı zamanda çizgi roman almaya ittiği aşikâr. En iyi olduğu tartışılabilecek ama en sansasyonel olduğu konusunda kimsenin karşı argüman üretemeyeceği işte bu hikaye animasyon olarak uyarlanıyor. Animasyon ekibinin başında yine Bruce Timm var. Yaklaşık 75 dakikalık sürenin tüm hikâyeyi anlatmaya yetmeyeceğini düşünsem de B. Timm ve ekibine güveniyorum. Bu ekibin ne kadar başarılı olabileceği önceki işlerinin kalitesinden belli oluyor. Bu da bana güven veriyor.
Filmde Clark Kent/Superman’i Adam Baldwin, Lois Lane’i Anne Hetch, Lex Luthor’u ise James Masters seslendiriyor. Direkt olarak DVD’de piyasaya sürülecek olan bu yapım aynı zamanda bir ilke de imza atacak ve PG–13 yaş sınırlamasına sahip olacak. Bunun anlamı 13 yaşından küçüklerin bir büyük refakatinde seyretmesi salık verilecek. Bundan önceki Superman animasyonlarının hepsi PG yaş sınırlaması ile piyasaya sürülmüştü. Yani sadece 6 yaşından küçüklerin bir büyükle seyretmesi salık veriliyordu.
18 Eylül’de piyasaya sürülmesi planlanan filmin fragmanı aşağıda:
Berna içeri buyur edildikten sonra Ekin’i takip etti. Kapıdayken daha bir şeylerin farklı olduğunu hissetmişti. Meraklı gözlerle sağına soluna bakınırken yüzünde keyifli bir ifade belirdi. “Ekin, bu ne hal böyle?” diye sorduğunda arkadaşının ona dönüp baktıktan sonra kocaman gülümsemeye başladığını fark etti. Haftalar değil, aylardır Ekin’i gülümserken görmediği için bu gülümseme tuhaf geldi bir an. Tekrar etrafına göz gezdirdiğinde etrafın çiçeklerle dolu olduğunu gördü. Bir sürü vazoda karanfiller evin çeşitli yerlerine konulmuştu.
“Sahiden, sebebi ne bu kadar karanfilin?” Ekin genç bir kız gibi yerinde duramıyordu. Atik bir şekilde Berna’nın yanına sokuldu ve “Sanırım geri gelecek!” dedi heyecanla.
“Belki de benim sınavlarım bitmeden geri dönmüş olur.”
“Kim, Sarp mı?” diye sordu Berna. Ekin başını sallayarak onayladığında gözlerinin içi gülüyordu.
“…ve bu kadar çiçeği aldın çünkü?” diye sorusunu yineledi Berna.
“Anlasana, ne zaman geleceğini bilmiyorum. Bildiğim, geldiğinde onu düşündüğümü anlamasını istediğim. Hep o benim sevdiğim çiçekleri alacak değil ya. Bu defa ben onu sevdiği çiçeklerle karşılayacağım. Karanfili ne kadar çok sevdiğini biliyorsun.”
“Biliyor muyum?” diye karşılık verdi Berna. Ekin biraz şaşırdı bu tepkiye.
“Bilmiyor musun? Ne bileyim, nişanlanma noktasına kadar gelmiştiniz ya seneler öncesinde. Nişanlanacağın adamın hangi çiçeği sevdiğini bilirsin diye düşünmüştüm.”
“Haklısın da, canım, unutuyorsun galiba; Sarp’la benim aramızda olanın bir hata olduğunu da kabul etmiştik. O ilişki birçok yönüyle yanlıştı ve bu kadar küçük bir ayrıntıyı bilmiyor oluşum da galiba yanılmadığımızı gösteriyor.” Berna gülümseyerek baktığında Ekin’in bir an için ciddileşen yüzü tekrar gülmeye başladı.
“Ee, anlat bakalım, nereden geldi bu iyimserlik? Yanlış anlama, yakındığım yok iyimser olmandan.”
“Söylemiştim ya sana, kayınvalidenin cenazesinden sonra Sarp’a haber vermek için ona telefon ettiğimde ulaşamayınca o geri aramıştı diye…”
“Evet…”
“İşte o geceden sonra da aradı. Başta sadece bir defalık olduğunu sandım ama bir hafta sonra tekrar aramış. Telefonum kapalıymış. O olaydan sonra her zaman telefonumu yanımda taşıdım. Hiç kapamadım ve hep şarjının olmasına dikkat ettim. Neyse, işte sonra tekrar aradı. Mehmet’le konuştuğunu ve başsağlığı dilediğini anlattı. Mehmet’in sesinin beklediğinden daha iyi geldiğini filan söyledi. Ben de aslında çok kötü olduğunu, seninle bile konuşmadığını anlattım.”
“Bu kadar ayrı kalan bir çifte göre fazlasıyla bizden bahsetmişsiniz.”,diye araya girdi Berna. Ekin kısa bir süre söylenen üzerinde düşündü ve “Belki de…” diye cevap verdi.
“…ama Mehmet’in o hali konuşmamızı gerektiriyordu. Gerçekten çok kötüydü, Berna. Sanki şimdi daha iyi gibi…” Berna o acı dolu günleri tekrar hatırlayınca ki çok da uzaklaşmış sayılmazlardı o günlerden, boğazının düğümlendiğini hissetti yine. “Hı hı, daha iyi şimdi.” diye cevap verdi.
“Beni yanlış anlamanı istemiyorum ama aklıma takılan bir nokta var Berna. Mehmet’in verdiği tepki çok abartılıydı ve okuduğum onca psikolojik danışmanlık dersi bana bu işin arkasında başka nedenlerin yattığını söylüyor. Nedir Mehmet’in annesine olan bu bağlılığı? Ölen ebeveynin arkasından yas tutma şekillerinden biri olsa bile Mehmet karakterinde ve onun kadar eğitimli biri, onun yetiştiği kültürden gelen birinin öyle ölüm acısını yaşamasını beklemezdim.” Hassas bir konu üzerinde fazla kaba bir üslup kullanmış olmaktan korkan Ekin tedirgin gözlerle Berna’ya baktı. Berna’nın cevap vermediğini görünce haddini aştığını düşünüp özür dilemeye giriştiğinde ise Berna onu durdurdu.
“Özür dilemene gerek yok, inan bana Ekin.”
“O halde işin aslını anlatacak mısın?”
……
“Peki, sen ne cevap verdin?”
“Annene çok bağlı olduğun için o şekilde hareket ettiğini söyledim. Yalan da söylemedim.” Berna’nın cevabından sonra Mehmet düşünceli bir şekilde çenesini kaşımaya başladı. Ekin’in olanı merak etmesine şaşırmamıştı ama bu konunun kendisi için bir tabu olduğunun da farkındaydı.
“Biliyor musun, Berna, belki de bu konuyu konuşabilmeyi öğrenmeliyim artık. Tüm hayatımı altüst eden, beni sorunlu bir kişiliğe dönüştüren olaylarla yüzleşebilmeliyim.” Berna hemen atılıp kocasının yanına gitti ve yüzünü avuçlarının içine alıp “Şşş, kendine haksızlık ediyorsun. Düşünecek olursan, şimdiki senin temellerini o tecrübeler attı.” diye karşılık verdi ve kocasının dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu.
“Ne tecrübeler ama…” diye alaycı bir ses ve gülmeyle karşılık verip devam etti Mehmet :
“Üniversite okumuş bir baba ile üniversiteyi yarıda bırakmış bir annenin oğlu olarak dünyaya gelmiş bir çocuk. Annesi zamanında o kadar eylemci ki siyasi suçlu olarak algılanıp kırmızı listeye alınmış. Ülkenin zor günler yaşamaya başladığı zamanlarda işleri güya kötüye giden baba karısına hayatı zindan etmeye başlamış. O küçük çocuk ise annesini koruyamamaktan dolayı kendini suçlamaktaymış.”
“Mehmet, olayları bu ses tonuyla anlatman hiç hoşuma gitmiyor. Sen küçük bir çocuktun. Yapabileceğin bir şey yoktu.”
“Anlamadığın da bu! O adam benim yaptığım veya yapmadığım bir şeyler için benden çok annemi dövüyordu. Eğitimli insanların kötü yanı ne, biliyor musun? Aile içi şiddeti sinsice yapıyorlar! Kimsenin göremeyeceği yerlere vuruyorlar. Anneme tokat vurduğunda sadece yanakları kızarıyordu ama başka yerlere -görünmeyecek yerlere- vurduğunda?! İşte o zaman deyim yerindeyse kan çıkıyordu!” Berna elinden geldiği kadar sakinleştirici olmaya çalışıyordu ama Mehmet’in bu konuda ne kadar hassas olduğunu biliyordu. Gözü hiç kimseyi görmeyecek hale gelebiliyordu. Mehmet’le barıştıktan sonra geçen süre zarfında beklediği evlenme teklifi bir türlü gelmeyince rahatsızlık duymaya başlamıştı ve bunu sezen Mehmet “gerçek Mehmet” ile karşılaşana kadar beklemesi gerektiğini söylemişti. O zaman için ne demek istediğini anlamamıştı ama o konuşmadan birkaç ay sonra şimdikinden daha ileri bir durumla karşılaşınca neyi kastettiğini anlamıştı.
Aklına ister istemez “gerçek Mehmet” ile karşılaştığı gün geldi. Mehmet’in çalıştığı yerdeki tek arkadaşı Dr. Sırrı telefon edip hastaneye gelmesini söylemişti. Zeliha Hanım’ı aramak istememişti ve aklına doğal olarak Berna gelmişti. Mehmet’in odasına girdiğinde her şeyin yerle bir edilmiş olduğunu görmüştü. Daha da önemlisi Mehmet’i gözünü kan bürümüş halde görmüştü. Sırrı’dan öğrendiğine göre paralı, zengin olduğu belli olan biri on yaşlarında bir çocuk getirmişti hastaneye. Beyin sarsıntısı geçiren çocuğu muayene eden Mehmet olanı biteni hemen anlamıştı ve adamla yüzleşmeye kalkışmıştı. Mehmet’i para ile susturmaya çalışınca da olan olmuştu. Çenesini kırdığı o adamı Mehmet’in elinden zor almışlar, Sırrı’nın anlattıklarına göre. O gün çok korktuğu halde Mehmet’e yaklaşıp sakin olmasını rica etmişti. Sırrı’ya dışarı çıkmasını söyledikten sonra Mehmet’in yanında kalmış ve olanı biteni anlatmasını istemişti. Bir noktadan sonra Mehmet’in kendini tutamayıp hıçkırırcasına ağlamaya başladığını hiçbir zaman unutamayacaktı. Kocasının ağlayışını gördüğü iki defadan ilkiydi o zaman ve aynı zamanda da Mehmet’i tüm çıplaklığıyla tanıdığı gündü.
“Yemin etmiştim annemi korumak için.” diye devam etti Mehmet ve onun bu sözüyle daldığı düşüncelerden uyandı Berna.
“Annemi korumak için güçlü olacaktım. Çevredekiler spor yapmaya niye başladığımı merak etmişlerdi ama hiçbiri fiziksel olarak daha güçlü olmak için spora başladığımı tahmin edemedi. Annemi koruyabilmem için güçlü olmam lazımdı.”
“Biliyorum.” Mehmet kaşları çatık şekilde karısına baktı. “Doğru, biliyorsun! Sana bilmediğin bir şey söyleyeyim o zaman; nüfus cüzdanımın ‘Baba Adı’ hanesinde ismi yazan o adamla boğuşurken yere düştüğünde hemen ölmedi sana o zaman anlattığım gibi. Acı çekerek geberdi! Hemen ambulansa haber vermedim özellikle. Birkaç dakika onun kıvranmasını seyrettim. Ölürken de bir daha anneme elini süremeyeceğini fısıldadım kulağına. Eğer ambulans erken gelseydi ya da ilkyardım yapılmış olsaydı o gün belki de yaşayacaktı.” Berna yüzünde şaşkınlığın zerresi olmadan “Bunları biliyorum, annen anlatmıştı hepsini.” diye fısıldadı.
Mehmet’in bundan haberi yoktu işte. Şaşkındı ve şaşkınlığını gizlemeye niyeti de yoktu. Berna kocasının gözlerinin içine baktı ve “Sevdiklerimiz için, gerçek sevdiklerimiz için nice sırları saklarız içimizde. Hiçbirimiz melek değiliz.” dedi. Bu sözü Berna’ya önceden defalarca söylemişti. “Bunu biliyordun ve katil olduğumu bilmene rağmen benimle aynı yatağa girmekte sakınca görmedin?” diye sordu.
“En başta şunu anlamanı istiyorum, sen katil değilsin. O sırada yaptığın anneni savunmakmış. İtişme kakışma sırasında zaten sarhoş olan baban dengesini kaybedip kafasını ters bir şekilde kaloriferin köşesine çarpmış. Annen belki her şeyi her zaman hatırlamıyordu ama hatırladığında da herkesten iyi hatırlıyordu. O sebepten sakın bunun annenin yanlış hatırlaması olduğunu söyleme. Senin anlatmadığın o kadar çok şey anlattı ki annen, babanı planlayıp da öldürseydin bile seni katil olarak görmezdim.”
“Senin gözünde ne yapmış olursam olayım mağdur olan hep bendim yani?...”
“Hayır, sadece sen değil, annen de mağdurdu. Allah rahmet eylesin.”
“Sen inanılmaz bir kadınsın, Berna. Kesinlikle inanılmaz bir kadın.”
“Sakın bunu unutayım deme. Şaka bir yana, geçmişle yüzleşmek istersen yüzleş ama sakın haksızlık yapma kendine. Sevdiğim adamın haksızlığa uğramasına razı olamam. Haksızlık yapan sevdiğim adamın kendisi bile olsa…” Mehmet gülümseyerek karısını kucakladı ve “Seni çok seviyorum.” dedi.
…..
Sarp havaalanında Serkan’ı karşılamaya son anda yetiştiğine seviniyordu. Toplantı üstüne toplantı yapılıyordu ve bu toplantılardan bazıları planlanandan daha uzun sürüyordu. Havaalanına vardığında Serkan’ın uçağının rötarlı olduğunu öğrenmişti ve bir rötara sevindiği nadir anlardan birini yaşamıştı. Dostunu çıkış kapısında küçük bir valizle görünce bir dost yüzü görmenin sevinciyle yüzü aydınlandı. Serkan’ı kucakladıktan sonra park yerine doğru yürürken havadan sudan konuşmaya başladılar.
Serkan pozitif enerji saçan Sarp’ın bu halinden etkilenmişti ve o da gülümsemeye başlamıştı. “Seni iyi gördüm, Sarp.” diye konuştu Serkan.
“Fena değilim, gördüğün gibi. Uzun bir aradan sonra tünelin sonunda ışık göründü Serkan. S&S ile yaptığımız o anlaşma belki de gerçekten yapmak istediğimiz sıçramayı yapmamızı sağlayacak. Asıl planladığımız gibi…”
“Sadece bunun için bu kadar neşelisin yani? Başka bir sebebi yok?”
“Ne olabilir ki?”
“Ne bileyim, geri dönecek oluşun belki? Farkındaysan aylardır buradasın ve birkaç günlüğüne bile olsa Türkiye’ye gelmedin. Ailenden, karından uzaksın.”
“O konu başka.”
“Nasıl başka Sarp, karının nasıl olduğunu merak etmiyor musun?” diye sorduğunda Serkan’ın üzerine sıçrayan o pozitif enerji gitmiş gibiydi.
“Merak etmiyorsam belki de nasıl olduğunu biliyorumdur. Hiç aklına getirdin mi o olasılığı?”
“Ne yani, Ekin’le haberleşiyor musun?” Sarp “Sence?” dercesine bir kaşını kaldırıp Serkan’a baktı. “Cidden mi be kanka?” diye heyecanla sordu Serkan. Sarp’sa sadece hafifçe güldü Serkan’ın bu heyecanına.
…
Otele vardıklarında konu holding meselelerine gelmişti bile. Hemen Sarp’ın odasına gidip işin detayları üzerine konuşmaya başladılar ama Serkan yol yorgunu olduğu için gözlerini açık tutmakta zorluk çekiyordu. Onu odasına gönderen Sarp ilk önce biraz daha önündeki evraklarla ve tablolarla meşgul olmayı düşündü ama saatine baktığında bugünlük yeteceğini düşündü. Otel odasının kapısını açmak için kullandığı kartı alıp cebine koyduktan sonra dışarı çıktı ve otelin yakınındaki parka doğru yürümeye başladı.
Parka vardığında Türkiye’de saatin gece yarısını geçtiğini bildiği halde yine de Ekin’i aramaya karar verdi. Karısının sesini duymak ve o sesi ne kadar özlediğini anlamak istiyordu. Bu bahane ile birkaç defadır Ekin’i aramıştı ve şimdi de aynı gerekçe ile aramak istiyordu.
Telefonun ikinci çalışında uykulu bir ses “Alo!” dediğinde Sarp bol olan banklardan birine çökmüştü bile. “Nasılsın?” diye sorduğunda Ekin’in yatağında doğrulduğunun sesini duydu. Nitekim karısının sesi de daha uyanık geliyordu. “İyiyim, şimdi daha da iyiyim. Ya sen?” diye karşılık verdi Ekin.
“Ben de iyiyim. Serkan geldi öğleden sonra ama yol yorgunuydu dinlenmesini söyledim. Sabaha kadar uyur şimdi o.” Ekin güldü hafifçe ve “Selam söylersin.” dedi.
“Son zamanlarda çok çabuk açıyorsun telefonu.”
“Şey, artık telefon hep yanımda ve hiç kapamıyorum. Dersteyken bile kapamıyorum.” Sarp karısının ses tonundan utandığını kestirebiliyordu. Ekin’in o halini gözünün önüne getirmeye çalıştığında bunun uzak bir anı hissi verdiğini fark etti. Karısının bir anı haline gelmeye başlamış olması huzursuzluk verici bir durumdu. Konuşmalarının kalanı boyunca da, konuşma bitip de otele geri dönene kadar da Sarp’ın aklında hep bu huzursuz edici gerçek vardı.
……
“Ama Sarp, bütün nakit ve kredi kaynaklarımızı bu anlaşmanın finansmanı için kullandık. Şimdi nasıl taze kaynak bulmamızı ve fason şirket satın almamızı istiyorsun. Ben o fikri ileri sürdüğümde S&S ile yapacağımız anlaşmaya alternatif olsun diye bunu önermiştim. Kaynaklarımızı yeni bir ticari filo almak için kullanacaktık.” Serkan tüm bunları söyledikten sonra kahvesinden kocaman bir yudum aldı. Saatlerce uyumasına rağmen hala uykulu hissediyordu kendini ve sık sık esnemekten kendini alamıyordu.
“Olabilir, o zaman için alternatif plandı şimdi büyük planın parçası olmalı. Anlamıyor musun, şubattan beri bu sorunu çözmek için uğraşıyorum. Bütün bağlantılarımızı kullandım. Ne kadar kulis yaparsak yapalım o saçma sapan yasayı değiştiremeyeceğiz. Ülkelere kota koyan bu yasayı değiştiremiyorsak yapabileceğimiz tek şey yasal boşlukları kullanmak. Bunun yolu da yasanın kapsam dışında bıraktığı bir ülkedeki ticari filo barındıran bir şirketi satın almak. Bu sebepten Kıbrıs’taki o şirket bizim can simidimiz olacak. Onlar zor durumdalar ve bir kurtarıcı arıyorlar. Biz onların kurtarıcısı olabiliriz.”
“Hangi kaynaklarla?”
Uzun bir süre kaynak yaratabilmenin yolunu aradılar ama saatler geçmesine rağmen somut bir sonuca varamadılar. Türkiye’dekilerle video konferans yoluyla toplantı yaptıklarında da bir sonuç çıkmadı. Bir gün daha boşa geçip gece bastırdığında Sarp’ın sinirleri gerilmişti. Serkan ise erkenden odasına gidince yalnız kalan genç patron bara inmek yerine Amerika’ya geldiğinden beri genellikle yaptığı gibi odasında kalmayı tercih etti. Bu defa okumak için bir şeyler yerine elinde on iki yaşında bir Scotch viski vardı. Odasının penceresinden şehrin gökdelenlerine bakarken elindeki viskinin buzlarını bardağın içinde döndürerek minik bir girdap oluşturuyordu.
Saatler geceyi ilerlettikçe Sarp’ın içindeki sıkıntı da büyüyordu. Gözlerinin kızardığını lavaboda yüzünü yıkarken fark etmişti. Banyodan çıkıp yatağına uzandı ve başucunda duran telefonunu eline aldı. Son aranan numaralara baktığında listenin ortalarında karısının numarasını gördü. Parmağı arama tuşunun üstünde olmasına rağmen o tuşa bir türlü basmadı. Ani bir kararla telefonun menülerinden telefon defterini seçti ve babasının cep telefonu numarasına ulaştı. Hiç ikilime düşmeden arama tuşuna bastı. Defalarca çalan telefonu nefes nefese açtı Orhan Bey.
“Sarp? Ne ulan sabahın bu saatinde? Sabah koşusundaydım. Hizmetçi kız da senin yüzünden koşuya başlamış oldu. Telefonu yetiştireceğim diye az daha kalp krizi geçirecekti.”
“Senden bir şey isteyeceğim. Haberin vardır S&S konusunda yaşanan sorunlardan.”
“Az biraz var. Sen ne isteyeceksin? Her şeyi eline yüzüne bulaştırınca ‘gel beni kurtar’ mı diyeceksin?”
“Sadece tüm bağlantılarını kullanıp bize kredi bulmanı isteyeceğim. Sen bu sektörde benden çok daha fazla yer aldın. Bağlantıların çok daha güçlü... Banka müdürlerini ikna etmen çok daha kolay olur. Bugün holdinge gidersen yapacağımız toplantıya katılırsın ve işin detaylarını öğrenirsin. Toplantı Türkiye saati ile üç buçukta başlayacak.”
“Ulan sen adam olmazsın. Toplantı dediğin yüz yüze olur. Neymiş o video konferans filan?...”
“Baba, dediğimi yap, istersen sonra hiç durmadan söylen. Benim şimdi uyumam lazım. Anneme selamımı ilet. Görüşürüz.”
Orhan Bey telefon konuşmasından sonra bir süre daha söylenmeye devam etti. Feryal Hanım ne olduğunu sorduğunda ise “Ne olacak, hayırsız oğlun selam söyledi!” diye cevap verdi. Sarp ise üzerindekileri çıkarma gereği duymadan yatağında uyuyakalmadan önce Serkan’ı uyandırma pahasına olsa da babasıyla konuşmasını anlatmak için aramıştı. “Hiç olmazsa artık somut bir umudumuz var.” diyerek telefonu kapadığında Serkan buna inanmak istiyordu ama Sarp kadar da iyimser olamıyordu.
…...
Berna “Kimdi o?” diye sorduğunda Mehmet şaşkındı. “E, şey… Dr. Domusaurea’ydı.” diye cevapladı karısını ama tepki olarak “Kimdi kim?” diye yineledi sorusunu Berna.
“Ben Amerika’dayken hocalığımı yapan, beni takımına almak isteyen doktor... Hatırlarsın, anlatmıştım.”
“Ha, tamam. Seni niye aramış bu saatte?”
“888 saat dolmuş.”
“Efendim? Ne diyorsun sen Mehmet? Şunu tam olarak anlatacak mısın?” Mehmet önce anlatması gerekenleri kafasında tarttı, sonra Amerika’da sempozyumun son gününde Dr. Domusaurea ile karşılaşmasını ve konuşmasını anlattı.
“Şimdi de cevabımı almak için aramış. Dediğine göre 888 saat geçmiş.”
“Öncelikle, o adam bir çatlak mı? Sonra, ne cevap verdin?”
“Sana önceden de söylediğim gibi, bir deha ama hepsinden önemlisi kaba saba herifin tekidir. Böyle tuhaflıkları vardır. Ne var ki hayatımda ondan iyi doktor da görmedim. Ne cevap verdiğime gelince, cevap vermedim. Düşünme fırsatım olmadığını annemin vefat ettiğini söyledim.”
“O ne dedi buna?”
“İyi olmuş, artık ana kuzusu olmana gerek yok. Sadece kuzusun, buraya sorun olmadan gelebilirsin…” Berna içmekte olduğu meyve suyunu tükürüyordu az daha.
“Bunları gerçekten söyledi mi? İnanmıyorum ya!”
“Neyse, bir hafta daha vaktim var cevap vermek için. Eğer kabul edersem onun yardımcısı olarak iki sene çalıştıktan sonra bölümün başına geçeceğim.”
“Kabul edecek misin?”
“Bilmiyorum, basit bir karar değil. Amerika’da kalmak istemiştim zamanında ama anneme vize vermedikleri için Türkiye’ye geri dönmüştüm. Belki annem bir faktör değil artık ama başka şeyler vargöz önünde bulundurmam gereken. Örneğin, sen…”
“O zaman bu kararı beraber veririz.” Mehmet karısına bakıp gülümsedi ve “Aklımdan başka türlüsü de geçmiyor zaten.” dedi.
Hava güneşli miydi? Gökyüzü grinin tonlarıyla mı resmedilirdi yoksa bugüne mi özel bu koyu gri gökyüzü? Etraftaki insanların yüzünde niye aynı ifade vardı? Arada birileri koluna dokunup bir şeyler söylüyordu ama ne? Buraya nasıl gelmişti? Kulağındaki uğultu uçaktayken mi başlamıştı yoksa bu uğultu hep vardı da o hiç farkına mı varmamıştı? Karısı neden o kadar uzakta duruyordu ve neden onun da yüzünde o ifadeden vardı? Karısının hemen yanında duran yengesi neden ağlıyordu? Ya dayısı? Onun gözleri niye kıpkırmızıydı?
Birden neden insanlar saf oluşturmaya başladılar yan yana dizilerek? Önlerindeki siyah cübbeli ve kavuklu adam bir şeyler söylemeye başladığında niye herkes onu pür dikkat dinlemeye başladı? Niye herkes “iyi bilirdik” diye aynı anda konuştu? Niye herkes “helâl olsun” diye konuştu?
Berna yanında dostları olduğu için kendini şanslı hissediyordu. Kayınvalidesinin fenalaşıp hastaneye kaldırıldığını Mehmet’in dayısından öğrenmişti. İlk müdahaleden sonra Mehmet’in çalıştığı hastaneye nakledilmişti. Her şey sakinleşmiş görünüyorken, gece yarısına doğru… Olanı hatırladığında gözleri doldu. Başta inanamamıştı. Bütün değerlerin stabilize olduğunu söylemişti doktorlar. Mehmet’i arayıp erken gelmesini söylemeyi planlıyordu. Sempozyumun son oturumundan çıkmasını beklerken aldığı o haber… Karşısındaki doktoru görünce Mehmet’in yıllar öncesinde söylediği o söz aklına gelmişti. “Kötü haber vermek öyle bir rutin oldu ki hafızamıza kazıdığımız bir yüz ifadesi var. Her seferinde o yüz ifadesini kullanıyorum. Sanki umursamadığım halde umursuyormuş gibi yapıyorum. Ben bile bilmiyorum artık bu hissin tam olarak ne olduğunu.” demişti. O an duyduğunun gerçekliğini kavramakta zorlanmıştı ama en zor kısım o değildi. İlk denemesinde Mehmet’e ulaşamamasına sevinmişti neredeyse. Ölüm haberini verdiğinde eşinin acısını içinde hissetmişti.
Şimdi burada, cenazenin defni sürecinde ortalıkta ruh gibi duran Mehmet için ayakta kalması gerekiyordu. Belki de -yo, kesinlikle- bu vefat en çok Mehmet’i sarsmıştı. Boston’dan döndüğünden beri zorunlu haller dışında konuşmamıştı bile. Defin için dayısı Mehmet’in fikrini sorduğunda Berna daha güçlü olması gerekenin kendisi olduğunu anlamıştı. Dayısının yanına gidip onu sessizce Mehmet’in yanından uzaklaştırdıktan sonra yapılması gerekenleri konuşmuşlardı.
Gece ise Mehmet’in uyuyamadığını biliyordu. Berna da uyumamıştı ama onun nedeni daha çok kocası için kaygılanmasıydı. Mehmet’in aklının derinliklerinde yer alan o en korkunç senaryonun gözleri önünde oynandığını biliyordu ve Berna eşi için hiç kaygılanmadığı kadar kaygılanıyordu. Konuşacak gücü bile bulamayan kocasının yerine de güçlü olmak zorunda kalınca ne kadar zor olursa olsun yapılması gerekenleri yapmaya başlamıştı. Tanıştığı ilk günden beri iyi insan olduğunu bildiği kayınvalidesi bu dünyadan göç ederken ona son vazifelerini yapmaları gerekiyordu.
Kasvetli grilikte soğuk havanın her esintisi içini ürpertiyordu. Koyu renkli kaşmir paltosuna sarılan Ekin’in de ürperenler arasında olduğu gözüne takıldı Berna’nın. “Başınız sağ olsun, canım.” diye fısıldadı Ekin. Berna ilk defa birine tutunmak ihtiyacı hissetti. Mehmet için ayakta kalmaya çalışırken kendisinin de birine tutunmaya ihtiyacı olduğunu fark edememişti ama Ekin yanına geldiğinde ona sarılıp sessizce birkaç damla gözyaşı döktü. Ekin de Berna’nın acısını kalbinde hissedince gözlerinin nemlenmesine engel olamadı. İki kadın ayrıldıklarında ikisinin gözleri yaşlıydı ve Berna kelimeleri kullanmadan Ekin’e yanında olduğu için teşekkür etti. Ekin de aynı şekilde sözcüklere ihtiyaç duymadan gözleriyle teşekkürlük bir iş yapmadığını anlattı.
Ekin arkadaşının yanından ayrılma konusunda kararsız kalınca etrafına bakındı. Daha gerilerde Serkan ve Yelda’yı birbirinden uzak dururken görünce durumu garipsedi. Sanki özellikle birbirlerinden ayrı durduklarını düşünmekten kendini alamadı ama ona öyle geldiğini telkin etti kendine. Ne yapacağı konusundaki kararsızlığı Berna’nın yanına gelip başsağlığı dileyenlerin çokluğu sebebiyle ortadan kalktı. Berna’nın yanında durmasının gerekli olmadığını düşününce Yelda’nın olduğu tarafa doğru yürümeye başladı.
Berna kaç defa “dostlar sağ olsun” dediğini hatırlayamıyordu artık. Üç-beş de olabilirdi otuz beş de, hatta daha fazla bile olabilirdi. Mehmet’in bir zamanlar iş yerindeki tek arkadaşım dediği ve bir anlamda kocasıyla tanışmasında etken olan adamın kendine yaklaştığını gördü. İntihar teşebbüsünden sonra hastanede geçirdiği günler sırasında o kafeteryada ihanet üzerine felsefi bir tartışma yapan iki doktordan Mehmet olmayanıydı yanına yaklaşan. Seneler önce memleketim dediği İzmir’deki hastanelerden birinden gelen iş teklifini kabul edip oraya taşınan Dr. Sırrı… Mehmet’in kaç defa “doktor sırrı” ve “Dr. Sırrı” cinasıyla şaka yaptığını hatırladı. Kasvetli bir günde o anlar uzak ve buruk anılar olarak aklına geliyordu ve her ayrıntı kocası için kaygılarının artmasına sebep oluyordu. Her zaman sağlıklı ve kendinden emin görünen adamdan eser görememekti tüm bu olumsuz düşüncelerin beyninin kıvrımlarında dolaşmasına sebep olan.
“Başınız sağ olsun, Berna”
“Dostlar sağ olsun, Sırrı.” Berna, Sırrı’nın bakışlarının kendisi üzerinde değil de başka yerde olduğunu görünce Sırrı’nın nereye -daha doğrusu kime- baktığını tahmin etmesi hiç de zor olmadı.
“Ne kadar zor olduğunu tahmin etmek bile istemiyorum, Berna. Mehmet’in Aşil topuğuydu annesi ve böyle bir gün geldiğinde onu nasıl etkileyebileceğinden korkardım. Yanında olacağını biliyorum ama yine de hatırlatmak istiyorum, onun resmen olmasa da psikologu olarak, seni zor günlerin bekleyebileceğini söylemek zorundayım. Biliyorum, şu anda bunları söylemek uygun görünmüyor ama annesinin vefatının Mehmet’e yapabileceklerini düşündükçe korkuyorum.” Berna yüzünü acı dolu bir şekilde buruşturdu, gözyaşlarına hâkim olmak istediği için.
“Bana hiçbir zaman açıkça söylemedi ama Zeliha Hanım’ın hastalığı için kendini sorumlu görüyor. Parkinson hastalığının bir çeşidinden öteye gitmeyen teşhisi yetersizlik olarak görüyordu. Seninle evlendikten sonra daha az bu konuyu kafasına takıyor gibiydi, ama işte Zeliha Hanım’ın erken ölümü kurmaya çalıştığı o dengeyi bozacak diye korkuyorum. Seni zor günler bekliyor olabilir. Bir aile dostunuz olarak hazırlıklı olman gerektiğini söylemek zorundayım.” Berna sadece başını hafifçe sallamakla yetindi. Gözlerini Mehmet’in olduğu tarafa özellikle çevirmemeye çalışıyordu çünkü onu gördüğü anda gözyaşlarına hâkim olamayacağını biliyordu.
Ekin en ufak bir ses çıkarmak istemezcesine hafif adımlarla Yelda’nın yanına geldiğinde hiç sesini çıkarmadı. Cenaze için orada bulunan herkes gibi mecbur kalmadıkça konuşmaktan kaçınıyorlardı. Yapılması gereken her şey yapılıp ayrılma vakti gelene kadar ne Ekin, ne de Yelda tek söz etti. Merhume için son dualarını ettikten sonra gelin-görümce yan yana mezarlıktan ayrıldılar. Ekin ise Serkan’ın yanlarına gelmediğini görünce geride ya Mehmet’in ya da Berna’nın yanında kaldığını varsaydı.
Görme isteği ve arayış…
Eve girdiğinde karısına bir şeyler söylemesi gerektiğini düşündü, Mehmet. Ne var ki ne diyeceğini bilemiyordu. Salondaki duvar saatine gözü takıldığında telefona uzanıp annesini aramak istedi bir an ve bunun artık geri dönüşü olmaz bir şekilde, olasılık dâhilinde olmadığını hatırladı. Kalbi sıkışır gibi oldu. Hastanede hasta yakınlarında gördüğü yüzlerin aynısı kendisinde vardı şimdi. Yas tutan birinin acısını ilk defa bu kadar iyi anlıyordu. Berna’nın yemek isteyip istemediği sorusunu “ı-ıh” diyerek cevapladı. Sonra çıkan sesi ne kadar garipsediğini fark etti. Kendi sesini duymayalı yıllar geçmiş gibi geldi. Evin çeşitli yerlerinde annesinin fotoğrafları çerçevelerinde duruyordu. Salonda olanına gözü takıldı. Fotoğrafı görmek canını yakıyordu ama eli o fotoğrafları kaldırmaya gitmiyordu.
Dayısı ve yengesi bir şeyler yemesi gerektiğini söylüyordu ama onun aklından annesinin niye bu şehirde gömüldüğü geçiriyordu. Kim kocasının yanına gömülmesi gerektiğine karar vermişti? Ticaretten kazandığı parayla yaptığı malvarlığını karısına miras bırakmak dışında ne yapmıştı o adam? Mehmet’in elinde olsa baba adı kısmında yer alan ismi sildirirdi. Oysa canından çok sevdiği annesinin mezarı şimdi o adamın mezarı yanındaydı ve her annesinin mezarını ziyaret edişinde o adamın mezarına da gitmiş olacağını fark edince midesinin bulandığını hissetti. O sırada bir cevap bekleyen dayısı ve yengesine “Siz isterseniz yiyin yemek.” dedi.
Yatak odasına girip yatağa uzandığında gelecek günlerin neler getireceğini düşünmeye başladı. Baş sağlığı dilekleri sürekli annesini hatırlatacaktı. Annesinin ardından okutulacak mevlitler de çok farklı bir etki yapmayacaktı. Hepsi annesinin geri gelmeyeceğini hatırlatacaktı. Sanki daha fazla hatırlatmaya ihtiyacı varmış gibi! Onun tek istediği annesiyle baş başa kalıp konuşmaktı. Bir kere bile olsa razıydı ama artık o şansı hiç olmayacaktı.
******
Ekin bomboş evine girdiğinde son zamanlarda olanları aklından geçiriyordu. Ölümden bile alınacak ders vardı. Fani dünya tabirinin ne kadar basit ama ne kadar doğru olduğunu anlıyordu. Kocasıyla yaşadıkları gerilimli günler bir kırılmayla sonuçlanmıştı ama bu işin sonu böyle olmamalıydı. Zor günlerde yalnız kalmak yerine güç alınacak biri ile olmak çok daha iyiydi ama Ekin’in güç alacağı kişi uzaklardaydı. Daha da kötüsü arkadaşının annesinin vefatından haberdar değildi. Berna’nın haber vermediğini biliyordu. Eli telefona gittiğinde gerçekten bu vefat haberini vermek için mi aradığını yoksa Sarp’ın sesini mi duymak istediğini cevaplayamadı. Galiba her ikisi de doğruydu.
Art arda çalan telefona cevap gelmeyince Ekin umutsuzluğa kapıldı. En sonunda mesaj bırakmasını söyleyen otomatik kayıt devreye girince kararsız kaldı Ekin. Otomatik kaydın haber verdiği sinyal sesini duyunca da panikleyip telefonu kapattı. Sonrasında da son günlerde unuttuğu gözyaşları tekrar akacak mecrasını sessizce buldu.
Altüst olmak ve umutsuzluğa düşmek…
Son iki kişi de uğurlanıp kapı arkalarından kapandıktan sonra derin bir nefes aldı. Sudan çıkmış balık duygusu böyle anlarda daha bir bastırıyordu. Ne yapacağından emin olamamak iyice kaygılandırıyordu onu. Kaygılandıkça da daha bir ne yapacağını bilmez hale geliyordu. Bir diğerini tetikleyen döngüsel bir sürece girmişti ve bu durumdan nasıl çıkacağını bilmiyordu. Kocası bunalımdaydı. Bu kadarını bunalımın ne olduğu konusunda azıcık fikri olan biri bile söyleyebilirdi. Malumu kendine kaç defadır ilan ettiğini bilmiyordu. Bildiği malumu ilan etmek yerine durumu değiştirecek bir adım atması gerektiğiydi.
Kapıyı kapatmasına rağmen elini kapıdan çekmediğini fark etti. Mehmet dayısıyla yengesini uğurlamaya çıkmamıştı bile. Yengesi sessizce Mehmet için kaygılandığını söylemişti Berna’ya. O an yengesinin iyi niyetle konuşmuş olduğunu bilmesine rağmen kızmaktan kendini alamamıştı Berna. Sinirlerinin zayıfladığını hissediyordu. Bu kadar kolay sinirlenmemesi gerekiyordu. Onun güçlü olması lazımdı. Sıklıkla onun yerine de güçlü durmayı başarmış kocası için güçlü olması lazımdı. Dayısı kapı eşiğinde onlara ihtiyacı olursa hemen bir telefon etmesini söylemişti. Cenazeden sonra bir hafta onlarla kaldıktan sonra artık evlerine dönmenin vakti geldiğine karar vermişlerdi. Sami Dayı’nın kız kardeşinin ölümünden sonra ne kadar üzüldüğünü biliyordu. Hastanede ölüm haberini aldıklarında suratının sapsarı kesildiğini görmüştü. Yanı başındaki duvardan dayanak almasa ayakta duramayacağını fark etmişti Berna. Oysa Mehmet’in herkesten kötü hali kimseye rahatça yas tutma hakkı tanımamıştı. Mehmet’in bunu yapmaya hakkı olmadığını düşündü. Bencilce kimseye üzülme fırsatı vermiyordu kocası ve Berna buna kızıyordu sanki.
Çalışma masasına dirseklerini dayamış başını iki avucunun arasına sıkıştırmış düşünüyordu. Hayatının kontrolünü elinde tuttuğu için kendiyle için için gurur duyardı ama şimdi kontrol etmek denen kavram yabancılaşmıştı. İşine kaldığı yerden devam etmek bir çözüm olabilir diye düşünmüştü ama bunun hata olduğu daha ilk hastasıyla ilgilenirken -ilgilenmeye çalışırken- ortaya çıkmıştı. Aylin’in kaygılı gözlerle ona baktığını fark edince hastalarla ilgilenmenin hata olduğunu fark etmişti. Sahi, Aylin’in doğum izni alması konusunda anlaşmamışlar mıydı? Hangi tarihte izne ayrılacağını kararlaştırmışlardı, hatırlayamadı. Konsantre olup yapması gereken her iş bir işkenceye dönüşüyordu son günlerde. Bu sebepten etrafındaki herkesten uzak durmaya çalışıyordu. Etraftaki insanlara ilgisini yoğunlaştırması gerekiyordu ama Mehmet bunu yapmakta oldukça zorlanıyordu. Herkesten kaçmak en kolay yol gibi göründüğü için bu şekilde hareket ediyordu. Dayısıyla yengesini uğurlamaya bile çıkmamıştı bu yüzden.
Kapının tıklatıldığını ve kendisine seslenildiğini duydu. İçeri girmek için izin istiyordu Berna. Soğuk bir tonla “gir” diye karşılık verdi. Sanki kendisi okul müdürü, Berna da suç işlemiş öğrenciydi.
“Dayınla yengen çıktılar.”
“Biliyorum.” diye cevap verdi Mehmet. Berna sesi çıkmadan “peki” dedi ve düşünceli şekilde dışarıya yöneldi ama son anda kararını değiştirip Mehmet’in yanına gitti. Tam karşısında, aralarında duran çalışma masasına doğru eğildi. Bir eli masada diğer elinin parmak uçları ise masanın daha yan tarafında duran bilgisayarın monitöründe olacak şekilde eğildi hafifçe. “Senin için kaygılanıyorum.” diye konuştu duyduğu hüznü saklama gereği hissetmeden. Mehmet gereksiz olduğunu bilmesine rağmen “Kaygılanmak bir çözüm olmuyor ama.” demekten kendini alamadı. Berna boğazında bir şeylerin düğümlendiğini hissetti. “Kendini benden uzaklaştırma lütfen.” dedi adeta yalvarırcasına ama karşılığında donuk gözlerle kendisine ifadesiz bir şekilde bakan kocasını görünce kendine olan güveni kırıldı. Boğazında düğümlenen o şeyin daha da büyüdüğünü hissetti Berna ve sessizce dışarı çıktı. Çıkarken de son bir defa Mehmet’e baktı. Başını masanın sağ tarafında, kendisine yakın olan köşeye çevirmiş boşluğa bakıyordu.
......
Ekin, Berna’nın kayınvalidesinin cenazesinden sonra Sarp’ı aramıştı ama cevap gelmemişti. Birkaç gün beklemesine rağmen Sarp’ın onu aramadığını görünce hiç olmazsa Mehmet’in annesinin vefat ettiğini haber veren bir mesaj bırakabileceğini, bunu yapmasının doğru olacağını düşünmüştü. Ne var ki Sarp telefonu açmadığı gibi telefonunun telesekreter servisini de kapatmıştı. İyice umutsuzluğa kapıldığı bir anda Berna ile dertleşmek umuduyla kafeye gitmişti ama kafeye adım attığında o gece sadece Yelda’nın olacağı aklına gelmişti.Yelda’yı normalden fazla düşünceli görünce yanına gidip boşta olan sandalyeye oturmuştu. Şimdi ise hâlâl aynı sandalyede oturuyordu ama karşısındaki yer artık boştu. Ekin de bir saatten fazla sürdüğünü tahmin ettiği dertleşmenin muhasebesini yapıyordu.
Sarp’ın cep telefonunu kaybettiğini, kendisine geçici bir telefon aldığını ve sonunda Türkiye’den telefon için gereken SIM kartının gönderildiğini öğrenmişti. Demek ki ona ulaşamamasının sebebi buydu. Gerçekleri bilmeden yaptığı spekülasyonlarda ne kadar karavana attığını fark ediyordu Ekin. Öte yandan Yelda ile Serkan’ın arasının da soğuk olduğunu öğrenmişti. Ayrıca görümcesinin Sarp’la kendisi arasında olanları eksik bildiğini öğrenmişti. “Hiç olmazsa şimdi her şey açığa kavuştu” diye düşündü Ekin. Yelda’ya ihtiyaç olunca kalkmadan önce sevdiklerini bir anda nasıl kaybedecekleri üzerine konuşuyorlardı ve Ekin “Onu ne kadar sevdiğini düşün ve ona göre hareket et.” dediğinde Yelda’nın düşünceye daldığını görmüştü. Ekin de ondan az düşünceli değildi.
Saatine baktığında Amerika’da saatin öğleden sonrayı geçtiğini düşündü. Hemen çantasından cep telefonunu çıkardı ve ezberindeki numaranın kısa yoluna bastı. Arkası arkasına çalan telefonu açan olmayınca telefonun telesekreteri devreye girdi.
“Sarp, ben Ekin. Lütfen beni ara, sanırım hâlâ haberin olmayan bir konu var. Lütfen beni ara. Lütfen...” Son sözleri söylerken sesinin tonu yalvarmaya dönüşmüştü neredeyse. Telefonu kapattıktan sonra gözleri Yelda’yı aradı. Onu bir masadakilerle ilgilenirken görünce yanına gitmekle onu beklemek arasında kaldı. Yelda’nın vücut dilinden anladığı kadarıyla masadakiler müdavimlerdi. Yelda masadan uzaklaşmak üzereyken şerefine kalkan kadehlere başını hafifçe eğerek teşekkür etti. Bunu fırsat bilen ekin yerinden doğruldu. Kalkıp eve gitmek istiyordu. Yelda’ya veda edip evin yolunu tutmak için uygun bir andı.
......
Gece yarısını çok az geçmiş bir saatte Mehmet yatağından sıçrayarak uyandı. Yanına baktığında karısını göremedi. Hızlıdan yataktan çıkıp oturma odasına gitti. Berna’yı televizyon karşısında otururken gördü ama gözü televizyonda değil de elindeki kitaptaydı. Zaten televizyonun sesi de tamamen kısılmıştı. Gördüğü rüyanın etkisinden tam kurtulamamışken “Yarın hastaneye gidip sana bir check-up yaptırıyoruz.” diye seslendi. Elindeki kitaba dalmış olan Berna yerinde korkuyla sıçradı ve korkusunu dindirmeye çalışırken kocasına şaşkın gözlerle bakmaya başladı.
“En beceriksiz doktor bile erken teşhisin ne kadar önemli olduğunu bilir. Yarın derhal sana tam check-up yaptırıyoruz. Her aşamasını kendim kontrol edeceğim bir check-up!” Berna denileni duyuyordu ama anlamını anlamakta zorlanıyordu.
“Bu da ner...” diye başlamışken Mehmet sert bir şekilde devam etti:
“Seni de iş işten geçtikten sonra tedavi etmenin yollarını aramaya niyetim yok!” Berna olanın nedenini anlamıştı. Hep bir süre sonra Mehmet’in toparlanma sürecine gireceğini umut ediyordu ama böyle davranışlar o “bir süre”nin hiç geçmeyeceğini düşündürtüyordu.
“Mehmet, ben iyiyim. Hiç bu kadar sağlıklı hissetmemiştim kendimi. Zaten evlendiğimizden beri ikimiz de sağlıklı yaşam için gerekenleri yapıyoruz. Sağlıklı besinler tüketiyoruz, spor yapıyoruz, stresten mümkün olduğu kadar uzak duruyoruz. Boşuna kaygılanıyorsun.” Sesi olabildiğince yumuşaktı ama Mehmet’in tepkisi ise o yumuşaklıktan olabildiğince uzaktı.
“Yarın o check-up yapılacak! Doktor olan benim, sen değilsin! Şimdi benimle tartışmayı bırak da ne kadar sağlıklı olduğunu öğrenelim!” Berna ilk defa kocasının öfkesinden korkmuştu. Gözlerindeki ateşi görünce oturmakta olduğu kanepenin kenarına tutundu farkında olmadan. İyice köşeye siniverdi. Mehmet ise karısının o şekilde sindiğini fark edince hafiften sarsıldı. Eli titreyerek yüzüne gitti. Çenesini avuç içi ağzını da kapsayacak bir şekilde sıvazladıktan sonra “Yarın hastaneye beraber gideriz.” deyip yeniden yatak odasına döndü.
......
Yatağında bir o yana, bir bu yana dönüp duruyordu Ekin ama gözüne uyku bir türlü girmiyordu. O sırada çalan telefonla irkildi. Gecenin karanlığında parlayan telefonun ekranında gördüğü fotoğraf kalp atışlarının hızlanmasına sebep oldu. Kaç zaman olmuştu kocasının sesini duymayalı, hatırlayamadı. Bir ömür gibi geldiği kesindi. Ekin bunları düşünürken telefonun çalmaya devam ettiğini fark etti. Hızlıdan telefonu açıp “Alo.” dediğinde sesindeki heyecanı gizleyemiyordu. Karşılıklı alolardan sonra bir sessizlik çöktü. “Aramamı istemişsin? Umarım çok geç bir saatte rahatsız etmemişimdir” diye sözü açtı Sarp.
“Yok, yok... Geç değil. Yatmıştım ama uyumamıştım henüz. Seni aradım çünkü sanırım haberin yok hâlâ. Telesekreterindeki bir mesajla da öğreneni istemedim. Mehmet’in annesi vefat etti geçenlerde. Arkadaşın olduğu için başsağlığı dilemek istersin belki diye düşündüm.” şeklinde cevap verdi Ekin. Doğruyu söylemesine rağmen eksik olan birkaç nokta vardı bu cevabında. Aramıştı çünkü kocasının sesini de duymak istemişti, örneğin.
“İki-üç hafta önce buradaydı. Konuşmuştuk. Annesinin hasta olduğundan bahsetmedi.”
“Zaten aniden ölmüş Zeliha Hanım. Mehmet Amerika’dayken... Çok kötü oldu, inanamazsın Sarp.” Ekin’in sesi Mehmet’in haline acıdığını belli ediyordu. Sonra yine sessizlik çöktü. İkisi de özel konulara girmekten korkuyorlardı. Oysa ikisi de diğerinin nasıl olduğunu öğrenmek için meraktan ölüyorlardı. Ekin çekingen şekilde “Se... sen nasılsın?” diye sordu.
“İyiyim, yani iyi sayılırım.” diye cevap verdi Sarp, biraz da aceleyle. Ekin’in sorusunu duyar duymaz aynı soruyu karısına sorma fırsatı yakalamıştı ve bu fırsatı kaçırmak istemiyor, bir an önce sormak istiyordu. “Ya sen?” diye sorduğunda ise “Ben de fena sayılmam.” diye cevap verdi Ekin ve ardından üçüncü sessizlik çöktü. Bu defa sessizliği bozan Sarp oldu.
“Belki de buraya boşuna gelmemiş olacağım. Belki de holdingin büyük kayıp yaşamasını engelleyebileceğiz.”
“Sevindim.” dedi Ekin ve bu söylediğinde samimiydi. Sarp’ın orada geçirdiği süreyi işleri yoluna koymak için harcadığını duymak ve bunda da başarılı olmasının olası olduğunu öğrenmek Ekin’i gerçekten sevindirmişti.
“Senin son dönemin nasıl gidiyor? Derslerin filan...”
“Sen gittikten sonra bir süre dersleri boşladım ama şimdilerde daha iyi gibi. Zaten görüştüğüm pek kimse de yok. Ben de boş zamanımı kütüphanede geçiriyorum.”
“Serpil’e ne oldu?”
“Artık görüşmüyoruz.” diye sessizce cevapladı Ekin. Sarp da benzer tonda “anlıyorum” diye cevap verdi.
“Ekinciğim, benim TABA(2) başkanıyla yemeğe çıkmam gerekiyor. Kapatmak zorundayım. İyi geceler.” Farkına varmadan gülümsemeye başlayan Ekin “Sana da iyi geceler... şey, yani akşamlar.” diye karşılık verdi. Telefonu kapatırken Sarp’ın güldüğünü duyunca ise içini bir sevinç kapladı. Telefonu elinden bırakıp başını yastığa koyduktan sonra artık sağa sola dönmüyordu. Bir süre karanlık odasında holden içeri sızan ışığın aydınlattığı tavana baktı ve mutlu şekilde gözlerini kapattı ve çok geçmeden de huzurlu bir uykuya daldı.
......
Yelda’nın aklından Ekin ile konuştukları çıkmıyordu. Özellikle de sevdiklerini hiç beklemediğin anda kaybedebilme ihtimali... Yelda’nın aklına hemen ölüm gelmişti çünkü Berna’nın kayınvalidesinin cenazesinde aklından tam da bu geçmişti. Ancak kafedeki konuşmada öğrendiklerinden sonra Ekin’in ölüm dışındaki bir kayıptan bahsettiğini düşünüyordu. Ne var ki kaybın nasıl olduğu önemli değildi. Kayıp, kayıptı sonuç itibariyle. Sessizce Erhan’la Orhan’ın odasına girdiğinde gördüğü karşısında gözlerindeki yaşları tutamadı. Odanın iki yanındaki yatağın ortasındaki alana çekilmiş koltukta uyuyakalmış Serkan’ı görünce o yaşların akmamasını sağlayamamıştı. Belli belirsiz horlayan kocasının yanından geçip ikizleri sessizce öptükten sonra koca bebeğini de aynı şekilde öptü. Yerinden sıçrayarak uyanan Serkan’a eliyle sus işareti yaptıktan sonra “Hadi gel, odamıza gidelim.” diye fısıldadı. Şaşkın şaşkın ona bakmasına rağmen Serkan denileni yaptı. Ufaklıkların odasından çıktıktan sonra Yelda “Özür dilerim.” dedi. Uykusu daha bir açılmış görünen Serkan ise “Asıl ben özür dilerim.” diye karşılık verdi.
“Seni çok seviyorum. Buna rağmen yanlış yapmaktan kaçınamıyorum, özür dilerim Yelda.”
“Koca bebeğim, ben de sana aşırı tepki verdiğim için üzgünüm. Belki de gereğinden fazla uzattım. Kalbinin doğru yerde olduğunu biliyorum. Belki sonuçlar hep iyi olmuyor ama niyetin hep iyi.”
“Ben senin koca bebeğin miyim yani?”
“Eh, küçük çocuklar bile senden daha aklı başında hareket ettiklerine göre olsan olsan koca bebek olursun.” diye cevap verdi Yelda ve ardından güldü. Serkan yatak odasının kapısını kaparken Yelda’nın omzuna hafifçe dokunarak karısını kendine doğru çekti. Uzanıp onu öptükten sonra Yelda, “Ben de ne zaman beni öpeceğini merak ediyordum.” dedi.
Berna son defa Kadın-Doğum doktoruna gittiğinde yapılan testlerin sonuçlarını çalışma odasında, kitap raflarının altındaki çekmecelerden birine koyduğunu biliyordu ama hangi çekmece olduğunu bilmiyordu. Ancak iki gün geciktirebilmişti Mehmet’in check-up yaptırmaları gerektiği kararını. İki gece önce gece yarısında söylediği kadar sert değildi belki ama o geceden daha az ısrarcı olmamaya devam edince sonunda kabul etmek zorunda kalmıştı. Belki bir etkisi olur diye “Ya sen?” diye sormuştu en son ve bu soru ikisinin de check-up yaptırmasına karar verilmesiyle sonuçlanmıştı. Şimdi ise son rutin kadın-doğumcu ziyaretinde yapılan testleri bulmaya çalışıyordu. Doğal olarak Mehmet’in ısrarı sonucu... Aradığını bulmakta başarılı olduğu da söylenemezdi. Tam o sırada kapı zili çaldı. Günlerdir insanlarla yüz yüze gelmeyen kocasını kapıya göndermek için doğruldu ve “Mehmet, şu kapıya bakıver.” diye seslendi. O sırada gözü çalışma masasının üzerindeki kâğıtlara takıldı.
Masanın başına gidip koltuğa oturdu ve eline kâğıtları aldı. Şimdi daha iyi anlıyordu neden o kâğıtları bulamadığını. Bütün test sonuçları masanın üzerindeydi ve yanlarında da Mehmet’in kalınlık konusunda Guinness Rekorlar Kitabına girmek için yarışan kitaplarından birinin açık olduğunu gördü. Açık olan kitabın üzerinde ise bir karalama kâğıdı vardı ve kâğıtta “Berna” başlığı altında bir sürü rakam ve tıbbi terimler karalanmıştı. Kitaptaki işaretli yerlere bakarken başka bir kâğıt daha gördü. Bu kâğıtta ise “Daha detaylı öğren!” başlığı altında bir sürü Latince terim gördü. Başlıkta azıcık anlayabildiği tek kısım “hastanın hormonsal deviasyon gözetimi” oldu. Annesini iyileştirmek için ne kadar çalıştığını biliyordu. Şimdi ise karısını kaybetmekten korkuyordu Mehmet.
Berna dirseklerini çalışma masasına yaslayıp iki eliyle başını tuttu ve sonra şakaklarını ovmaya başladı. Mehmet’in karaladığı iki sayfa ise iki dirseğinin arasında duruyordu. Bir şey anlamasa bile o kâğıtta tam bir doktor el yazısıyla yazılmış sözcüklere bakıyordu. Aralık kapıdan Mehmet’in girdiğini duymamıştı. Ancak masanın yakınlarına geldiğinde fark edebildi kocasını. Başını kaldırıp baktığında ise Mehmet’in yüzündeki ifadenin cenaze sırasındaki ifadeyle neredeyse özdeş olduğunu gördü. Korkuyla yerinden fırlayıp Mehmet’in yanına koştu. O sırada “Ne oldu?” diye soruyordu durmadan. Son anda Mehmet’in elindeki mektubu gördü. Mektubu almak için uzanırken mektup zarfıyla birlikte yere düştü. Mehmet’in elleri Berna’ya doğru uzandı ve onu sıkıca kavradı. Berna ne olduğunu anlamaya çalışırken kocasını sıkıca kucakladı. O sırada Mehmet’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Önce yavaşça ve sessizce dökülen yaşlar yerini hıçkırıklara bıraktı. Ölüm haberini aldığından beri tek gözyaşı bile dökmemiş olan Mehmet sonunda içinde birikeni boşaltmaya başlamıştı ve şimdi ilk defa annesinin arkasından ağlıyordu.
Berna yerde duran mektuptaki el yazısını tanımasa bile “sevgili oğlum” kısmını okuyunca mektubun kimden geldiğini anlardı. Dakikalar sonra, çok dakikalar sonra, Mehmet sakinleştikten sonra Berna mektubu okuyacaktı ve Mehmet’in neden ağladığını daha iyi anlayacaktı.
“Sevgili oğlum,
İsterdim ki öldükten sonra ölümüm için kendini suçlamamanı söyleyebileyim. Bunun olamayacağını biliyorum ve bu sebepten bu mektubu yazıyorum. Olanlarda, hastalığımda senin suçun yok. Babanın bile suçlu olduğundan emin değilim. Ondan çektiğim işkenceleri engelleyemediğin için bunlar başıma geldi sanıyorsun ama yanılıyorsun.
Küçük bir çocukken bile babanın gazabını kendi üstüne çekip beni korumaya çalışırdın. Artık beni koruman gerekmiyor. Seni azat ediyorum. Anneni kırma. Derhal kendini suçlamayı bırak ve hayatını yaşa. Tüm o kaybedilmiş yıllarının acısını çıkar. Seninle daha da gurur duymamı sağla.
Seni çok seviyorum oğlum...
Annen Zeliha”
(1) Gözleri yaşlı, yaslı, gözyaşı dökme (Latince)
(2) TABA: Turkish-American Business Association (Türk-Amerikan İşadamları Derneği)
Mehmet Boston’a götüreceği giysileri seçerken Berna’nın son günlerde sıklıkla kurduğu cümleyi yine kurduğunu duydu. Berna’nın anlattıklarından çıkardığı kadarıyla mükemmel çift -isteyen ideal çift de diyebilir- sorunlar yaşıyordu. Berna’dan neler olduğunu duyduğu zaman verdiği tepki yüzünden karısının ne kadar kızdığını hatırladı. Oysa, alt tarafı, her zaman olduğu gibi olanı abarttıklarını söylemişti. Bazen kuru gerçeği olduğu gibi söylemek duyan kişiye iyi gelmiyordu. Gerçeği duyan Berna bile olsa…
“Dün de iyi görmüyordun.” diye cevap verdi Mehmet çoraplarının olduğu çekmeceden lacivert takımıyla giymeyi planladığı bir çift çoraba uzanırken. Berna kulağına gelen ses tonunu beğenmemiş olacak ki ters bir bakış attı kocasına ama Mehmet’in fark ettiği yoktu. Kravatları arasından uygun olanları seçmeye çalışıyordu o sırada.
Derin bir nefes aldı Berna. Aklındakini Mehmet’e söyleyecekse ortamı germemesi gerektiğini bilecek kadar tecrübeliydi. Mehmet’in ters damarına rastladığı zaman işinin imkânsıza yakın olduğunu daha ilişkilerinin başlarında anlamıştı. Bunu aklından hiç çıkarmadan kravat seçmekte normalden daha fazla zorlanan Mehmet’in yanına iki adımda vardı ve Mehmet’in elindeki desteden iki kravatı seçip diğer eline tutuşturdu.
Mehmet karısıyla göz göze geldiğinde tek kaşını kaldırarak şüphe dolu bir şekilde Berna’ya baktı. Berna’nın bir isteği olacağını kravatları uzatma şeklinden anlamıştı ve daha da önemlisi karısının söyleyeceklerini kolay kabul edemeyeceğini de sezmişti.
“Evet?” diye sorduğunda Berna “Evet, ne?” diyerek karşılık verdi.
“Bu kadar etrafında dans ettiğine göre söylemek istediğin şey önemli olsa gerek. Yine bulmak için saatlerce uğraşacağım bir eşya mı buldun? Bir de dünyanın globalleştiğini söylerler. Belli ki yeteri kadar globalleşmemiş, istediğini İstanbul’da bulamadığına göre.”
“O bir kerelik bir şeydi Mehmet ve o atölyenin cam ürünleri oldukça popülerdi. Evimiz için iyi bir süs eşyası olacağını düşünmüştüm. Ayrıca her seferinde başıma kakmak zorunda da değilsin.” diye söylendi Berna. Mehmet gülümsemekten alamadı kendini. “Peki, öyleyse, nedir istediğin?”
“Sen şimdi Amerika’ya gidiyorsun ya...”
“Evet, Boston’a, daha belirgin olmak gerekirse...“
“Hah, ben de onu diyecektim işte. Amerika’ya gittiğin zaman sadece Boston’da kalmak yerine başka bir şehrine de gitsen...”
“İstediğin süs eşyası başka şehirde yani...” diye sataştı Mehmet. Tam da beklediği gibi karısının sert bakışlarıyla karşılaştı. Şakayı daha fazla uzatıp bir şeyler anlatmaya çalışan kadını iyice çileden çıkartmamak için sessizce onu dinlemeye başladı.
“Ya Mehmet, sen hazır Amerika’dayken Sarp’la gidip konuşsan... Ekin gerçekten kötü durumda. Ona geri gelmesini söylesen. Hiç olmazsa karısıyla konuşsa… Sarp’la yüz yüze konuşursan eminim daha ikna edici olur.”
“Olmaz!”
“Ya hemen olmaz diye kestirip atma...”
“Berna, uçağımı kaçırmamam için çıkmam lazım, o yüzden uzatmadan konuya gireceğim. Bu ikisinin büyümeyi öğrenmesi şart! Hatırlarsan yine buna benzer saçma bir sebepten ayrılmaya kalkışmışlardı. Her defasında ne yapmaları gerektiğini söyleyerek ikisinin arasını biz mi düzelteceğiz? Sarp ile Ekin’in kendisi çözmeli bu sorunu. Eğer evlilikleri çatırdıyorsa bunun sebebi Ekin’in başına gelen değil. Bence sen sadece Ekin’in kendini haddinden fazla harap etmesini engellemeye çalış, gerisini ikisi çözecektir. Biz destek olalım onlara ama sakın benden Sarp’ı geri dönmesi için ikna etmemi isteme. Bunu senin için bile yapamam. Üzgünüm…” Mehmet söylediklerinin nasıl etki bıraktığını anlamak için karısının yüz hatlarından ne düşündüğünü anlamaya çalıştı. Berna kocasına hak veriyordu ama yine de mutlu değildi Mehmet’in cevabından.
Son birkaç parça eşyayı da valizine koyan Mehmet bir gece önceden hazırladığı gerekli olacak evrakların bulunduğu çantasını da aldı ve çıkmaya hazırlandı. Berna olduğu yerde duruyordu. Mehmet evden çıkmadan önce karısının dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu ve “Bana sen de hak vereceksin, eminim. İstersen daha sonra da konuşuruz bu konuyu. Şimdi benim çıkmam gerek. Bir hafta sonra görüşmek üzere canım.” dedi. Berna gözleri boşluğa takılmış bir şekilde başını sallamakla yetindi. Mehmet’in söylediklerini kafasında işlemekle meşguldü. Kendine geldiğinde kocasının çıkmış olduğunu ve kendisinin ona doğru düzgün bir hoşça kal bile demediğini fark etti. Buna daha da canı sıkıldı.
……
Berna kafeden içeri fırtına gibi girdi. Hâlâ canı sıkkındı Mehmet’le konuşmasının istediği gibi gitmemesine. Oysa kafasında planladığı gibi olsaydı her şey yoluna girecekti. Mehmet’in inadı tutunca tüm planları altüst olmuştu. Yelda’nın seslenmesi olmasa onu ve Serkan’ı görmeden geçip gidecekti. İkisinin yanına oturup çene çalacak gücü kendinde bulamayınca sadece selam verip ofisine gitti.
Odasında ne kadar vakit geçirdiğini bilmiyordu. İçi rahat etmediği için Mehmet’e olan kızgınlığından bir şey kaybetmeden çantasını aldı ve kapıya doğru yöneldi. Dışarı çıkmasına fırsat kalmadan Yelda’nın kendisine seslendiğini duydu. Yanlarına tekrardan gitmekten başka çaresi kalmamıştı.
“Neyin var Berna? Aklında bir şeyler var gibi görünüyor…” Berna derin bir nefes aldı sıkıntıyla. Canını sıkan onca ayrıntıyı bir anda boca etmek istemediği için sadece “Mehmet’e canım sıkıldı biraz.” demekle yetindi. Serkan, “Ne yaptı da canını bu kadar sıktı?” diye sordu. Şaka amaçlı bu soruyu Berna hiç de o şekilde algılamadı. Berna’nın aklına ilk gelen Serkan’ın da karısından bir şeyler gizlediği oldu. Mehmet her ne kadar kabul etmemiş olsa da Serkan’ın sağlığıyla alakalı bir konuyu Yelda’dan sakladığına emindi. Kızgınlıkla “Sen önce karına geçenlerde Mehmet’in hastanesinde ne yaptığını anlat.” diye sert bir cevap verdi. Serkan’ın yüzü bembeyaz kesilmişti ama Berna bunu görmedi bile. O çoktan dışarı çıkmak için kapıya yönelmişti bile.
Yelda’nın yüzüne ürkek gözlerle baktığında görmekten korktuğu yüz ifadesini gördü Serkan. “Evet? Seni dinliyorum Serkan!..” diyerek Serkan’ın gözlerinin içine baktı Yelda. O sırada sağ ayağının topuğunu hızlıdan kaldırıp indiriyordu, parmak uçlarından dayanak alarak. Bakışları her an alev alacak gibiydi ve bu Serkan’ın iyice gerilmesine sebep oluyordu.
“Sadece Mehmet’i ziyarete gitmiştim.” diyerek durumu savuşturmaya kalkıştı ama Yelda etkilenmiş gibi durmuyordu. Sözcüklerin üzerine basa basa “Sen Mehmet’i hastanede ziyaret etmezsin! Şimdi bana gerçekten orada ne işin olduğunu söyle!” dedi. Serkan kaçış yolu arıyordu ama aklına hiçbir şey gelmiyordu.
Birazdan söyleyeceklerinin yol açacağı gerilimi düşündükçe içindeki korku dolu heyecan daha da büyüyordu. Bu işe kalkıştığı zaman yaptığını Yelda’dan sonsuza kadar saklayamayacağını biliyordu. Belki bilincinde o kadar belirgin değildi bu ama aklının derinliklerinde saklamayacağı gerçeği hep vardı. Belki de bu sebepten daha fazla saklamak için çaba sarf etmedi. Ya da bu sır ile yaşamak istemediğini söylüyordu bilinçaltı. Yine de anlatmanın kendisi kolay değildi.
“Ben bir işe kalkıştım senden gizli.” diyerek söze başladı Serkan. Yelda kocasının ses tonundan ve yüzündeki ciddi ifadeden işin vahametinin ne derece büyük olduğunu hissediyordu ve duyacaklarının ne olduğunu bilmeden duyacaklarından korkuyordu. Sözler Serkan’ın ağzından teker teker dökülmeye başladığında Yelda’nın kalp atışları daha da hızlanmaktaydı. “…ve Berna’nın bahsettiği gün operasyon için hastaneye gitmiştim.” sözünü duyduğu anda tüm anlatılanları sindirmeye çalışıyordu. İlk anda nasıl bir tepki vereceğini bilemedi. Başta kocasının bu kadar büyük bir işi onun için göze alması hoşuna gitti ama hemen ardından da hayal kırıklığı geldi. Kocası bencilce bir işe kalkışmıştı ve bunu sevgiyle sıvamaya kalkışıyordu. İki kişilik olan kararı tek başına almıştı ve bu yaptığını haklı çıkarmak için karısını ne kadar çok sevdiğini söylüyordu.
Serkan anlattıklarını bitirince tedirgin şekilde Yelda’nın yüz hatlarını okumaya çalıştı. Yelda’nın duyduklarını hazmetmeye çalıştığını görebiliyordu. Karısı, ona anlattıklarını tartıyordu ve bir hâkimin kararını açıklaması gibi birazdan Serkan’a hükmünün ne olduğunu söyleyecekti.
“Söyleyeceklerin bu kadarsa artık gitsen iyi olur.” Serkan’ın aklına olası onca olumsuz tepki gelmişti ama içlerinde bu yoktu. Yelda’nın kızmasını bekliyordu. İstiyordu… Hayal kırıklığı, kırgınlık; kızmasından çok daha ağır gelmişti Serkan’a. Hayatında önemli yeri olanların yüzünde onları hayal kırıklığına uğrattığını çok görmüştü. Hepsinde de kendini kötü hissetmişti ama bu o zamanların hepsinin toplamından daha kötüydü. Bir şeyler söylemek istedi ama konuşmak için açılan ağzından tek bir söz bile dökülmedi. Yutkundu boğazındaki düğümden kurtulmak için ama pek faydasını görmedi. Ayağa kalkarken titreyen elini oturduğu sandalyenin arkasına götürdü dayanak almak için. Haftalar öncesinde doğru bulduğu kararlar şimdi o kadar yanlış görünüyordu ki aptallığına söyleniyordu için için. Yelda’nın yüzüne bile bakmadığını görünce boğazındaki düğüm daha da büyüdü. Sessizce oradan uzaklaştığında bu defa geri dönüşü olmayan bir hata yapıp yapmadığını düşünüyordu.
……
Ekin kimin geldiğine bakmadığı halde kapıyı açınca karşısında Berna’yı gördüğüne şaşırmadı. Onun gelmesini bekliyordu galiba. Belki de beklediği kadar umuyordu da. Berna arkadaşına kaygı dolu gözlerle bakarken Ekin içeri girmesini işaret etti. Karşılıklı oturduklarında Ekin Berna’ya bir şey isteyip istemediğini sordu ve sesi bitkin, umutsuz çıkıyordu. Berna ilk önce hiçbir şey istemediğini söyleyecekti ama Ekin ile konuşurken ikisinin de önünde içecek bir şeylerin olmasının faydalı olacağına karar verdi.
“İçerim ama beraber hazırlarsak. Kalk hadi, mutfağa geçelim. Çaylarımızı da mutfaktaki masanın başında içeriz.”
Berna, Ekin’in çayı hazırlamasını beklemek yerine ona yardım etmeye karar verdi mutfaktan içeri girer girmez. Sağa sola dikkat ettiğinde her tarafın pırıl pırıl olduğu gözünden kaçmadı. Oturma odası da oldukça derli topluydu. Ekin evini düzenli tutmayı severdi ama bu kadar temiz olması Ekin için bile fazlaydı. Eve haftada iki –bazen üç- gün gelen temizlikçi kadının dün uğramadığını biliyordu. Bugün gelecek olsa henüz işini bitirmemiş olacağını biliyordu. Demek ki tüm temizliği Ekin tek başına yapmıştı. Arkadaşının rahatlamak için çaba harcamaya başladığını anlayınca kaygısı azıcık da olsa azaldı.
“Ekincim, limonun var mıydı, canım?” diye sorduğunda çaydanlığa koyacağı çayı ölçmeye çalışan Ekin soran gözlerle Berna’ya baktı. “Çayı demlerken bir-iki dilim koyalım, nasıl olsa ikimiz de limonlu çayı seviyoruz.” diye açıkladı Berna. Ekin kısa bir süre düşündükten sonra “Buzdolabında olması lazım.” diye cevap verdi.
Berna buzdolabının içinin de parlarcasına temiz olduğunu görünce temizlik krizinin boyutunun sandığında büyük olduğunu anladı. Ekin’in gözlerinin etrafındaki hafifçe belirmiş olan halkalardan gece ya çok az uyuduğunu ya da hiç uyumadığını tahmin edebiliyordu Berna. Dolabın içinde olanlara baktığında Ekin’in uzun süredir market alışverişi yapmadığını anlaması zor olmadı. Kalan son limonu eline alıp mutfak lavabosunda iyice yıkamaya başladığında söze nasıl başlayacağını düşünmekteydi. Dalgın gözlerle yıkamakta olduğu limona bakarken Ekin’in çıkardığı seslerden çayı demlemek için su ısıttığını anlayabiliyordu.
Limonun yeteri kadar yıkandığını düşünen Berna kâğıt havluya uzanıp bir parça koparıp limonu kurulamaya girişti. Kesme tahtasının üzerinde limonu ince halkalar halinde keserken söylemek istedikleri de kafasında oluşmaya başlamıştı. Bu da dudaklarına belli belirsiz bir gülümsemenin yerleşmesine sebep oldu.
Çayın demlenmesini beklerken mutfak masasının iki ucunda karşılıklı oturduklarında Ekin önündeki bardağın içinde duran çay kaşığıyla oynuyordu. Berna söze bir yerden başlaması gerektiğini düşünerek “Ekincim, nasılsın?” diye sordu. Ekin, arkadaşının gözlerine baktı ama göz temasını uzun süre tutamayınca gözlerini kaçırdı hemen ve çay kaşığıyla oynamaya devam ederken “İyiyim.” dedi. Ekin söylediğine inanmadığını biliyordu. Daha da önemlisi Berna’nın da inanmadığının farkındaydı.
“İyi olduğunu söylesen de olmadığın her halinden belli.” diye karşılık veren Berna “Gece hiç uyudun mu?” diye sordu. Ekin uyumadığını anlatmak için başını iki yana sallarken bir önceki gece de pek uyumadığını hatırladı. Başlarda yataktan çıkmıyordu ve sürekli uyumak istiyordu ama son birkaç gündür uykusuzluk çekmeye başlamıştı.
“Ekin, olanları ne senin ailen ne de Sarp’ın ailesi biliyor, değil mi? Bu konuyu konuşmaktan kaçınıyorsun ve neden kaçındığını anlıyorum. İnan bana, gerçekten anlıyorum. Anlamadığım neden kendini bu kadar harap ettiğin?”
Ekin içinde tutmaya çalıştığı gözyaşlarını bastırmaya çalışırken kızarmış gözlerini Berna’ya çevirdiğinde konuşmakta zorlandı. Arkadaşının sorusuna verecek cevabı olmadığından değil de bu konuyu konuşmak ona çok zor geldiği için. Bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu. Hiçbir şey söylemezse Berna’nın cevap alana kadar sormaya devam edeceğini çok iyi biliyordu.
“Nasıl harap etmeyeyim, Berna? Tüm bu olanlar benim suçum. İğrenç herifin tekini arkadaşım sandım. Olmadığını görmem gerekirken göremedim. Sarp’ın beni terk etmesine sebep oldum ki onu suçlayamam bu konuda.” Ekin yanağından süzülen yaş damlasını hissettiğinde ağlamakta olduğunu fark etti. Berna’nın daha fazla üstüne gelmemesini diledi içinden ama umudu pek yoktu.
“Bu söylediklerine gerçekten inanmadığını söyle, Ekin. İnanıyor olamazsın buna.”
“Gerçek bu, Berna!”
Ekin’e yanıldığını haykırmak istedi Berna ama son anda kendini frenledi. Belki daha hassas yaklaşması gerektiğini düşündü ve yüz hatlarını yumuşattı.
“Ekincim, başımıza böyle bir olay geldiğinde iki taraftan birini suçlu ilan etmeye çok hevesli oluyoruz ama bir düşün, böyle bir konuda en son ne zaman tek bir tarafın suçlu olduğunu gördün?” sözlerinin etkisini anlamak için Ekin’in yüzüne dikkatlice bakan Berna sıkıntılar içindeki dostunun düşünmekte olduğunu gördü. Söylediklerini düşündüğünü görünce Ekin’in ikna olmasının mümkün olduğunu anladı ve devam etti.
“Düğün gecenizde Mehmet’le büyük bir ayrılık yaşadığımızı hatırlıyorsun, değil mi?” diye söze başladı Berna. Ekin’in kalbi hafiften tekler gibi oldu evlendiği gecenin adı geçince. Hatırladığını belli etmek için başıyla onayladı. “O gece Mehmet’in benden sakladıkları olduğunu öğrenmiştim. Sana zaten anlattım olanı biteni. Bu yaptığı için onu affedemiyordum. Sonuna kadar suçluydu. Yaptığının hiçbir mazereti yoktu. En azından ben öyle düşünüyordum. Sizlere her şeyin bittiğini söylüyordum. Bizi bir araya getirmek için hiçbir şey yapmamanızı... Kaç ay sürdü bu? Üç ay mıydı?” Ekin’in cevap vermesini beklemeden “Her neyse” diye devam etti.
“O süre içinde kaç defa karşı karşıya geldim onunla, sayısını hatırlamıyorum. Sadece sizler aracılığıyla da değil. Ortak arkadaş gurubumuz olduğu için karşılaşmamız kaçınılmazdı. Tesadüf olacaktı mutlaka ki o tesadüflerin tam da tesadüf olmadığını biliyordum. İşin ilginç tarafı sizlerden bağımsız olarak da onunla karşılaştığım oldu. Ne de olsa gitmeye alıştığımız yerler vardı ve biz ayrıldık diye bunları değiştirecek halimiz yoktu. En azından ben böyle söylüyordum kendime. Sonrasında ne olduğunu sen de biliyorsun. Habersiz bir şekilde Feyzo Baba’nın yanına gittiğimiz o geceyi... Onu, orada Feyzo Baba ile içerken gördüğümüz zamanı hatırlarsın. Kontrolünü kaybetmeyen, asla sarhoş olmayan Mehmet’in gözleri kan çanağı olmuştu içmekten.” Berna’nın bunları neden anlattığını anlamıyordu Ekin. Ne alakası vardı onun durumuyla bu yaşananların, bilmiyordu ama yine de sesini çıkarmadı. Sabrı azalmış olmasına rağmen.
“İşte o gece bir gerçekle yüz yüze geldim. Onun orada olduğunu görünce ‘geriye dönelim’ demiştim ama beklenmedik şekilde yerinde kalkıp kolumdan tuttuğu anı hatırla. Ne demişti?”
“Yetmedi mi?”
“Evet, ‘yetmedi mi’ demişti. Bu kadar işkence çektirdiğin yetmedi mi?... Bana tutulması imkânsız sözler verdirdiğin halde tek suçlu benmişim gibi davrandın, sesimi çıkarmadım, demişti. Daha da önemlisi ne demişti? Hatırla, bir ilişkinin başlayacağına da biteceğine de siz kadınlar karar veriyorsunuz. Kararını ver artık. Her yerde karşıma çıkıp benim yaptıklarımdan dolayı suçluluk hissedip hissetmediğimi test etmekten vazgeç artık.” Derin bir nefes alıp aldığı nefesi vermeden bekledi. Nefesini tuttuğu o kısa süre içinde Ekin’in tepkisini sezmeye çalışıyor gibiydi. Anlatmak istediklerinin ilk perdesinin bittiğini belirtmek istercesine“Aynen bunları söylemişti.” diyerek sözünü tamamladı.
Ekin sessizce dinledi Berna’nın anlattıklarını. Anlatılanların içinde bulunduğu durumla bağlantılı olduğunun farkındaydı ama bağlantının ne olduğunun tam da farkında değildi. Farkına bile varmadan “İyi de bu anlattıklarının benimle ne alakası var?” diye sordu. Sesinde kontrol edemediği belli belirsiz bir kızgınlık vardı. Berna da fark etmişti bunu ama sesini çıkarmadı. Aksine, Ekin’in duygularını içine hapsetmek yerine neler hissettiğini azıcık da olsa belli etmesine sevindi.
“Anlasana Ekinciğim, Mehmet o haliyle bile durumun farkındaydı. Gerçi o gecenin sonunda sarhoşluğunu abarttığını ve beni provoke etmek için o şekilde davrandığını anladım ama konumuz Mehmet’in o gece gerçekten sarhoş olup olmadığı değil. Bir ilişki biz istemediğimiz sürece kolay kolay bitmez. Bu şekilde kendine işkence etmeyi bırak. Sarp’ın değil, senin kararın olmalı. ‘Sen’ kocanı bırakmak istemiyorsan bırakmayacaksın.”
“Bunu istemeye hakkım var mı? Ona yaptığımdan sonra Sarp’ın yüzüne nasıl bakabilirim?”
“Ekin!” diye haykırdı Berna ve bu Ekin’in dalgın halini ortadan kaldırmaya yetti. Berna daha sakin bir ses tonuyla devam etti.
“Ekin, ne yaptığının farkında mısın? Kendini suçlayıp duruyorsun ama suçlu olan sen değilsin. En azından tek suçlu olan sen değilsin. İnan bana, tüm bu olanlar içinde en az suçlu olansın bile denilebilir. Kuzu postu altına saklanmış kurt başta olmak üzere Sarp da suçlular arasında yer alıyor. Sakın ola onun masum olduğunu düşünme. Ben o hatayı bir kere yapmıştım ve az daha canımdan oluyordum.” Üzerinden senelerin geçtiği bir olayı hatırlamış olmasına rağmen Berna’nın kalbi sıkışır gibi oldu. Hayatındaki iyi gelişmelerin başlangıcı olmasına rağmen intihar teşebbüsünde bulunmuş olduğu gerçeği Berna’nın çok da hoşuna giden bir hatıra değildi.
Demlenen çayın kokusunu fark eden Berna hem kendisine hem de Ekin’e çay koyarken zor günler geçiren arkadaşı da düşünceli bir şekilde Berna’nın son söylediklerini tartıyordu. Berna Ekin’in çay bardağını önüne koyup az önce oturmakta olduğu yere oturacakken Ekin’den beklemediği bir soruyla karşılaştı.
“O günleri sıklıkla aklına getiriyor musun? Sarp’la birlikte bir hayat planları yaparken bir anda planlarının gerçekleşemeyeceğini fark edişini?” Berna geride bıraktığı ve üzerinde çok nadir, bir-iki kelime ederek konuştuğu konu ile ilgili soruyu duyunca irkildi. Kendisini şaşırtan ise soruya cevap vermek istediğinde duyduğu o his idi. Anlaşılan sandığı kadar geçmişiyle barışmamıştı.
“Pek değil. Şu anki hayatımı o günlere borçluyum. Yine de intihara kalkışmış olduğumu hatırladıkça yaptığımdan utanıyorum. Nasıl öyle bir işe kalkışabildiğimi bilemiyorum. Hastanede gözümü açtığımda çok utandığımı hatırlıyorum. Herkesin beni zavallı gibi gördüğünü düşünmüştüm. Sonra fark ettim ki zavallı gibi gören en başta bendim. O zaman bir karar aldım, asla o kadar aciz duruma düşmeyecektim, hep güçlü biri olacaktım.”
“Peki, Sarp’ı suçlamadın mı hiç? Ya da beni? Sarp’ı elinden aldığımı düşünmedin mi?”
“Nişan gecemizde Sarp’ın söyledikleri kurşun gibi vurdu beni. Onlarca davetli karşısında utancımdan yerin dibine girdim. Zaten çok uzun süre de kendimi toparlayamadım. Şimdi düşünüyorum da nişan gecesinden sonra, intihar teşebbüsünde bulunduğum zamana kadar ne yaptıysam intikam için yapmışım. Oysa yaptıklarımın sevdiğim adamı geri kazanma çabaları olduklarını söyleyerek kendimi haklı çıkarmaya çalışıyordum. Düşünceme göre Sarp sefil bir hayatın içine düşecek ve benden uzak kaldığı sürece de sürünecekti. Bana dönüşü o sefil hayattan kurtuluşu olacaktı. Başlarda tam da düşündüğüm gibi gelişiyordu olaylar. Sarp çok bocaladı. Orhan Amca geri adım atmadı. Sarp çok zorlandı ama sonra kimsenin beklemediği bir şey oldu. Sarp kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmeye başladı. Onunla evleneceğim zaman kendi ayaklarının üzerinde duran, bağımsız biriyle değil de yöneteceğim biriyle evlendiğimi biliyordum, biliyor musun? İstediğimi yaptıracağım, parmağımın ucunda oynatacağım biri…” Söylediği durumun ne kadar yanlış bir durum olduğunu belirtmek istercesine alaycı bir şekilde gülümsedi.
“Sarp ayaklarının üzerinde durmayı öğrendikten sonra kendine yeni bir hayat kurdu. Sonra da hayatına senin girdiğini öğrendim ki o zaman benim dünyam yeniden altüst oldu. Bunu kabullenmem için çok erkendi. Yaralarım daha iyileşmemişti ve Sarp’ın başkasıyla birlikte olduğu haberi benim yaralarımın yeniden kanamasına sebep oldu. Tüm bunlar yaptıklarıma mazeret değil, farkındayım. Galiba doğruyu görebilmem için hayatımda dramatik bir gelişmenin olması gerekiyordu.”
Belki de…” diye onayladı Ekin ve ekledi. “Bence sen o günleri yine de çok iyi atlattın. Senin iyileşme gücüne hayran kalmıştım o zaman. İmrenilecek kadar güçlüydün. Senin kadar güçlü birinin nasıl olup da hayatına son vermeyi seçebildiğini anlayamadım bir türlü. Bana çok çelişkili geliyordu bu durum.”
“Hastanedeki günlerimde Mehmet karşıma çıktı. Bildiğin gibi psikologum onun arkadaşıymış. İkisi kafeteryada ihanet üzerine tartışırken çenemi tutamayıp araya girmiştim. Şimdi düşününce yaptığım en doğru hareketlerden biri olduğunu anlıyorum çünkü bu Mehmet’le olan ilişkimin başlangıcı oldu. Başlarda sadece konuşuyorduk ve bana hep ne kadar güçlü olduğumu söylüyordu. Başlarda, bana acıdığı için böyle bir telkinde bulunduğunu düşünüyordum. Bana acıması hoşuma gitmiyordu ama sonra öğrendim ki gerçekten çok güçlü olduğumu düşünüyormuş. İtiraf etmem gerekirse bu çok hoşuma gitti. Evlendikten sonra bile bazen bana hayranlıkla baktığını görüyorum ve içim neşe doluyor.” Berna konuşmak için Ekin’e geldiğinde aklının ucundan bile geçmiyordu bu konulardan konuşmak. Ancak beklenmedik bir soru konuyu buraya getirmişti. Mehmet’in, hayatındaki yerini anlattığı kısım üzerinde bir kez daha düşündü ve o an bir gerçeğin farkına vardı. Kocasını yurtdışındaki sempozyuma yollarkenki kızgınlığından eser kalmamıştı.
Ekin duyduklarının her damlasını sindirircesine dinledi, dinlerken de aklından hep Sarp’ı geçirdi. Toy biriyken onunla karşılaşmasından sonra olanları düşündü. Asla bir araya gelemeyeceklerine inandığı zamanları hatırladı. Sonunda bir araya gelmişlerdi. Magazin sütunlarından birinde Sarp’la olan evliliği için “masalsı” sıfatı kullanıldığını hatırladı. O sözcüğü gördüğünde aklına Sarp’ın kendisine ettiği evlilik teklifi gelmişti hemen ve masalsı bir evliliğe sahip olduğuna yürekten inanmıştı. Ta ki…
Aklına şimdiki durumuna sebep olan olaylar zinciri geldi ve Ekin’in yüzü allak bullak oldu birden.Her şeyin mahvolmasına sebep olduğunu düşündü. Masalsı evliliğini yok eden kendisi oluyordu. Bu korkunç düşünce içinde boğulacağını hissettiğinde boğulmamak için tutunabileceği bir dal aradı ve aklına Berna’nın az önce söylediği söz geldi. Bir ilişki kadın istemediği sürece bitmezdi. Bu düşünceye inanmak istedi. Şimdilik başka seçeneği yok gibi görünüyordu.
Ekin biraz da olsa umutlu hale geldiği için içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağını Berna ile konuşmaya başladı. Berna her ağzını açtığında suçlunun Ekin olmadığını söylüyordu ve Ekin de artık suçludan çok mağdur olduğunun farkındaydı. Tek yanlış yapan o değildi ve bunu Sarp da mutlaka anlayacaktı. Sonsuza kadar kendisinden kaçamayacağına göre mutlaka görüşeceklerdi ve o gün geldiğinde Ekin kendini savunacaktı.
******
Mehmet bu yabancı ülkeye ayak bastıktan 24 saat sonra seneler sonunda arkadaşım diyerek bahsetmeye başladığı kişinin kaldığı otelin lobisinden içeri girdiğinde oldukça yorgundu.Saat farkı yüzünden tüm sistemi altüst olmuştu. Uyku düzenini bulunduğu şehrin saat dilimine uydurmaya çalışıyordu. Resepsiyona gidip Sarp’ın adını verdiğinde kısa bir süre önce otelin barına indiğini öğrendi. Barın ne tarafta olduğunu öğrendikten sonra Sarp’ı bulmak için kendisine gösterilen tarafa doğru yürümeye başladı.
Bardan içeri girdiğinde aklından Berna ile arasında hâsıl olan tartışmayı ve sonrasında Amerika’ya ayak basınca cep telefonuna bırakılmış mesajda Berna’nın kendisini ne kadar sevdiğini söyleyen mesajını geçiriyordu. Karısı aşırı tepki verdiği için ondan özür diliyordu mesajda. Hakkında çok şey bildiği karısının hâlâ kendisini bu kadar şaşırtabilmesini anlayamıyordu. Gözleri barda oturmuş elindeki içki bardağıyla oynayan Sarp’a odaklandığında karısına o tartışmanın daha en başta gereksiz olduğunu çünkü o söylemeden önce Sarp ile konuşmaya karar verdiğini hatta uçak biletini de ona göre ayarladığını söylememek için kendini zor tuttuğunu düşündü. Bazı gerçekler itiraf edilmese de olurdu.
Sarp hemen arkasında kendi anadiliyle kendisine hitap edildiğini duyunca az daha küçük dilini yutuyordu. Bu yaban elde tanıdık biri ile karşılaşacağını hiç düşünmemişti. Konuşan kişinin Mehmet olduğunu görünce şaşkınlığı katlanarak arttı. Şaşkınlıktan gözleri kocaman açılmış kendisine bakan Sarp’ın o hali Mehmet’e oldukça komik göründüğü için gülmekten kendini alamadı.
“Bu halinin fotoğrafını çekip internette yayınlamak lazım! Başlıkta şöyle olmalı: Türkiye’nin en genç holding yöneticilerinden Sarp Teksoy gerçekte bu fotoğraftaki kadar ebleh mi?”
Mehmet’in alaycı sesiyle kendine gelen Sarp toparlandı ve Mehmet’e orada ne işi olduğunu sordu. “Geçerken uğradığımı söylesem inanmayacaksın, değil mi?” diye sordu şakacı bir ses tonuyla. Gerek olmadığını bildiği halde Sarp yine de inanmayacağını belli eder şekilde başını sallayarak cevap verdi. Az önceki şakacı halinden eser olmayan bir şekilde boş olan masalardan birine oturmayı teklif etti Mehmet. Sarp henüz birkaç yudum almış olduğu içkisini alıp yakındaki boş masaya yönelirken Mehmet de kendisi için bir Baileys söyledi ve Sarp’ın yanına gitti.
Sarp hiçbir söz söylemeden Mehmet’in konuşmaya başlamasını beklemekteydi. “Anlaşıldı, hiç lafı uzatmaya niyetin yok.” diye söze girdi Mehmet. Gözlerini Sarp’tan bir saniye bile ayırmadan neden Amerika’da olduğunu açıklamaya girişti. Mehmet açıklamasını bitirince Sarp istediği cevabı alamadığı için “Sempozyum Boston’daymış. Farkındaysan biz Washington, DC’deyiz. Hani şu an bulunduğumuz ülkenin başkenti olan şehir. Farkındaysan ikisi birbirinden çok farklı.” diye karşılık verdi.
Karşılıklı olarak birbirlerini iğnelemekle gününü geçirmek istemeyen Mehmet sadede gelmesinin yerinde olacağını düşünerek gerçek bir arkadaş gibi konuya girmeye karar verdi. Derin bir nefes alıp hızlıdan aldığı nefesi verdikten sonra “Nasılsın?” diye sordu. Refleks olarak “İyiyim.” cevabını verdi Sarp.
“Yo, gerçekten nasılsın, ben onu soruyorum.” dedi Mehmet. Sonra da “Sen hasta mıydın?” diye sordu. Sarp’ın şaşırdığını görünce açıklama gereği hissetti.
“Unuttun galiba, ben doktorum. Uzmanlık alanım nöroloji olabilir ama bu demek değil ki soğuk algınlığını fark edemeyeceğim. Cildin soluk, gözlerin ise hafif kızarmış. Ya hastalanıyorsun ya da karısıyla sorun yaşayıp bir otel odasında bütün geceyi ağlayarak uykusuz geçirmiş birisin. İkinci seçenek olamaz çünkü geceleri ağlayarak geçirme aşamasını aşmış olman lazım. Geçen süreyi göz önüne alırsak… Hastalanıyor olabilirsin ama o zaman ilaç alıyor olurdun ve bu durumda -tahminime göre 12 yaşında olan- duble viski yudumlamazdın. Ha bir de bara girdiğimde kâğıt mendilini cebine koyarken gördüm. Galiba bu durumda cevabını bildiğim soru sorma zevzekliğini yapmış oldum, değil mi?” Sarp’tan cevap gelmediğini gören ve işin açıkçası cevap gelmesini de beklemeyen Mehmet devam etti.
“Gerçi nasıl olduğunun cevabını da biliyor sayılırım ama en azından soğuk algınlığını atlatmak üzere olduğunu bildiğim kadar kesin değil. Bu durumda, nasılsın?”
“Eğer burada sana dert yanacağımı sanıyorsan yanılıyorsun Mehmet.” Mehmet duyduğuna hafifçe güldü.
“Merak etme, ‘Feyzo Baba’lık yapmaya niyetim yok. Ancak onun kadar sağlam biri ile dost olduğun için sana hak ettiğinden daha iyi davranacağım.”
“Ne demek şimdi bu?” diye karşılık verdiğinde Sarp’ın sesi yükselir gibi olmuştu.
“Şu demek: Son olanların ardından sonra aşırı tepki veriyorsun. Anladığım kadarıyla burada olma bahanen politik alanda etkisi olanları, bir iş anlaşmanızda size çok ağır külfet getiren yasanın esnetilmesi yönünde lobi yapmaları için ikna etmeye çalışman. Ancak Berna’nın uzun uğraşlar sonunda öğrendikleri görünenin altında başka şeylerin de olduğunu gösteriyor.”
“Bak, bu senin meselen değil. Karımla aramda olanlar beni ilgilendirir.”
“Haklısın, seni ilgilendirir ama şöyle bir sorunumuz var. Biliyorsun, ben Berna ile evliyim ve sen de bilirsin ki bir süre sonra hayatımızda yeri büyük olan insanların huyları bize geçebiliyor. Eh, Berna’nın da kötü bir huyu var; yakın çevresindekilerin hayatına fazlasıyla burnunu sokabiliyor. Galiba bu huy bana da geçmiş.”
“Bunca yolu bana ne yapmam gerektiğini söylemek için mi geldin yani?” Karşılıklı söylenen sözlerdeki acımtırak ton iyice belirgin hal almaya başlamıştı. Sarp, Mehmet’in son yaşanan olayda hangi tarafta olduğunu görebiliyordu. Mehmet ise baştan beri sivri bir dille konuştuğunun farkında, Sarp’ın da kendisinden aşağı kalmamasına seviniyordu.
“Ne yaparsın işte, sen hayatındaki sorunlarla yüzleşemediğine göre birinin gelip sana neyin ne olduğunu anlatması gerekiyor.” Sarp’ın gözleri kızgınlıkla daha bir parladı. “Ekin’le evlendiğimiz gece senin Berna’yla ayrıldığın zamanki gibi sanırım. Sahi, sen ne yapmıştın? Anladığım kadarıyla Feyzo Baba ile dertleşmen hayatındaki sorunla yüzleşememek olmuyor. Senin o haline dur diyebilmek için barıştığınız gece Berna’nın senin yanına gelmesini ayarlayan kim oldu sanıyorsun? Sana kalsa o yüzleşmenin olacağı yoktu. Anlaşılan ikimizin de yüzleşme departmanında iyi olduğunu söylemek abes olur.”
Mehmet son duyduğu ayrıntıyı bilmiyordu. Berna’nın o gece orada olmasını kaderin bir cilvesi olarak düşünmeye zorlamıştı kendini. Sarp’tan, beklemediği kadar yerinde bir cevap gelince Mehmet “touché (2)” diye cevap verdi. İki adam karşılıklı olarak birbirlerini süzerken içkilerinden birer yudum aldılar. Masaya bir sessizlik çöktü. İkisi de diğer tarafın konuşmaya başlamasını bekliyor gibiydi. Sarp, “İğnelemek için gelmedin sanırım?” diye sorduğu anda Mehmet de “İğneleyici olmayı bırakalım en iyisi.” dedi.
“Aklın yolu bir olsa gerek. İkimiz de aynı kapıya çıkan laflar ettik.” dedi Mehmet. Sarp gülümseyerek karşılık verdi.
“Haklısın, iğnelemek için gelmedim. Olanları duyduğum zaman aklıma Berna’ya yaptıkların geldi ister istemez. Onu nişan gecesi terk edişin ve itiraf etmeliyim ki o gecenin tetiklediği olaylar sonucu Berna’nın hayatıma girme şansını yakalamış olsam da karıma verdiğin acıyı hatırlamam hoş olmadı. İçgüdüsel tepkim aynısını Ekin’e yaptığın yönünde oldu.” Sarp duyduklarından sonra yüzü bembeyaz kesildi. Hiç aklına bu yaptığının Berna’ya yaptığı ile aynı kategoriye konulabileceğini getirmemişti.
“Mehmet, bahsettiğin olay gurur duyduğum anılarımdan birisi değil ama şimdi Ekin ile aramızdaki yaşananları Berna’ya yaptığımla bir tutma. Berna’yı nişan gecesi terk eden Sarp hayattaki yerini bilmeyen, akıntıya kendini kaptırmış biriydi ve boğulmak üzere olduğunu hissedince can havliyle kurtulmak için bir hamle yapmıştı. Ne yazık ki o gece olanlar Berna’ya çok acılar yaşattı ama şimdi olanların o günlerle alakası yok.”
“Gerçekten mi? Nedense bana benzerlik var gibi geliyor?” diye sordu Mehmet, tüm içtenliğiyle. Belki de bu sebepten Sarp soruyu suçlama olarak algılamadı ve samimi şekilde cevaplamaya karar verdi.
“Mehmet, ortada bana yapılmış, evliliğimize yapılmış bir ihanet var. Bundan haberin var, değil mi? Senin dinlediğin versiyon nasıl bilmiyorum ama gerçek bu.”
“Yo, benim dinlediğim de aynı şeyi söylüyor. Ekin de ihanet ettiğini düşünüyormuş. Ancak benim anladığım kadarıyla günah keçisinin kim olduğunu seçmekte acele etmişsiniz. Karının senden uzaklaşmasına sebep olan neydi, hiç düşün mü? Holdingin başına geçtiğin zaman Ekin’i kaç defa yalnız bıraktın önceden yapılmış planlarda? Kaç defa sensiz aramıza katıldı? Berna’nın ikinizi yemeğe davet ettiği bir gece sen gelmeyince fark etmiştim olanı biteni. Biz erkekler bazen kör oluyoruz yaptıklarımız -daha doğrusu yapmadıklarımız- konusunda. Kaldı ki ihanet dediğin olay olmamış bile. Ben kalkıp seni öpsem sen Ekin’e ihanet mi etmiş oluyorsun? Ya da bir erkekle öpüştüğün için eşcinsel mi oluyorsun?”
“Aynı şey değil ki. Ekin bilerek ve isteyerek o adamla buluştu. Eğer olanın ne olduğunu biliyorsan ortamın oluşmasını sağlayanın da Ekin olduğunu biliyorsundur.” diye karşı fikrini söyledi Sarp.
“Haklısın, sana katılıyorum. Ekin ortam oluşturmuş olabilir ama bunu ihanetle denk tutmak hata olur. Nasıl ki sen karının senden uzaklaşmasında suçluysan, ötesinde değil, o da ortam oluşmasına sebep olduğu için suçlu. Başka bir şey için değil… Farkındayım, ilk anda acının ve hayal kırıklığının etkisiyle karşımızdakini suçlama kolaylığına kaçıyoruz ama dedikleri gibi, öfkeyle kalkan zararla oturabiliyor.” Sarp aklının derinliklerinde tutmaya çalıştığı ve içini derinden derine kemiren o gerçeğin sesini daha da yükselttiğini hissetti. Ekin’e haksızlık ediyor olabilirdi!
Mehmet karşısında oturan Sarp’ın duyduklarını aklında tarttığını görebiliyordu. Sükût etmesi iyiye işaretti. Anlatmak istediğini daha da vurgulamak için devam etmeye karar verdi.
“Sana bir şey anlatayım. Neden anlattığımı en başta anlamasan bile sonuna kadar dinle lütfen.” Sarp “peki” dercesine başını salladı. “Aşk’ın vücudumuzda, daha doğrusu beynimizde nasıl bir etki yaptığını biliyor musun? Beynin arzulardan sorumlu kısmıyla dopamin salgılayan kısmı âşık olmuş insanlarda normalin üstünde çalışır. Zevk ve motivasyonu etkileyen bir hormondur dopamin. Beynin bu bölgeleri başka bir zaman da buna çok benzer şekilde çalışır. Kokain kullanıldığında! İronik, değil mi? Tahmin ediyorum nereye varmaya çalıştığımı merak ediyorsun.” Sarp son söylenen karşısında sessiz kalmayı tercih etti. Bu gibi durumlarda susmak bazen daha iyi bir cevap oluyordu. Mehmet anlatmaya devam etti.
“Hiç aklına Ekin’i yalnız bıraktığın zaman onun bir alışkanlığını elinden aldığını düşündün mü? Karın sana deliler gibi âşıktı. Bence son yaşananlara rağmen bu değişmedi. Kaba bir deyişle onun bağımlılığı sendin ve kendini ondan uzaklaştırarak o alışkanlığını elinden aldın. Eminim kokain bağımlılarının kokain bulamayınca neler yapabildikleri hakkında az da olsa fikrin vardır.”
“Ne yani, ben Ekin’in hayatında kötü bir alışkanlık mıydım? Bunu mu demeye getiriyorsun.”
“Teşbihte hata olmaz sözünü hatırlatırım. Tabiî ki öyle değilsin ama aşk ile kokain bağımlılığı arasındaki benzerliği de göz ardı edemezsin. Niye bu kadar acı çektiğini sanıyorsun, ki çekmediğini sakın iddia etme. Cevap basit, sen de ona âşıksın.” Sarp’ın aklında çarklar dönmeye başlamıştı. İşin gerçeği Mehmet’in söyledikleri tamamen göz ardı edilecek sözler değildi.
Sürekli savunmada kalmanın bir faydası olmayacaktı. Ekin’den olanları duyduğundan beri kimseyle konuşmamıştı. Mehmet ile dertleşmek acı sözler duymaya gönüllü olmak demekti. Feyzo Baba yakınlarda olmadığına göre Mehmet’le idare etmek zorundaydı.
“Beni en çok kahreden Ekin’in hiç beklemediğim bir şey yapmış olması. Başka biriyle öpüşmüş -başka birinin onu öpmüş- olmasından çok onun benden başka bir erkekle o şekilde yakınlaşabilecek hale gelmesi beni yıkıyor. Basit bir kıskançlık durumu veya ihanet travması değil bu. Ekin’in dünyasının merkezi olmaya o kadar çok alışmışım ki artık o merkezde olmadığım düşüncesi bana altında kalkılmaz geliyor.” Sarp’ın konuşmaya başlamasından memnun, Mehmet bir söz söylemesi gerektiğini düşündü.
“Benzer bir durum benim içinde geçerli hale geldi. Evlendiğiniz gece Berna beni terk ettiğinde onu gerçekten sevdiğimi anladım. O ünlü sözün doğruluğu kanıtlanmış oldu; elimizdekinin kıymetini kaybetmeden anlamıyoruz. O geceden sonraki günler kolay geçmedi. Berna’nın verdiği tepkiyi haklı bulmama rağmen yaşadığım acıyı fazla buluyordum. Günler geçtikçe onu bırakamayacağımı daha iyi anladım ama bilirsin, kaçıp kovalamaca oyunu oynamazsak rahat edemiyorlar. Ben de oyundaki rolümü oynamaya başladım. Ne var ki Berna bir türlü yumuşamıyordu. Az önce öğrendiğime göre senin tarafından ayarlanan bir durum neticesinde onunla aynı yerde tanıdıklar arasında bulunduğumuz gece son kozumu oynamak zorunda kaldım. Alkolün etkisiyle söylüyormuş gibi yaparak içimdekileri döktüm ve inan son kozumu oynuyordum o zaman. Eğer o gece yaptıklarım işe yaramasaydı ne yapardım, bilemiyorum. “
Tekrar o günleri gözünün önünde yaşayan Mehmet’i dikkatle dinliyordu Sarp. Onun hikâyesinin özünde yer alan detaylarda kendisiyle Ekin’i buluyordu. Gözleri dalan Mehmet ise karısıyla boş yere tartıştığı zamanları düşünmekle meşgul idi. Öyle zamanlarda Berna’yı az daha kaybettiğini unuttuğu için anlamsız tartışmalara devam ediyordu. Sahip oldukları için minnettar olduğunu en son ne zaman söylediğini unutmuştu. Bu hatasını telafi etmek için Berna’yı en kısa zamanda aramaya karar verdi ve kaldığı yerden devam etti.
“Hatırlıyor musun, hepiniz evleneceğimiz zamanı bekliyordunuz ama o zaman bir türlü gelmiyordu. Bunun sebebini kimseye anlatmadım sanırım. Berna’ya o kadar çok bağlanmıştım ki korkutucuydu. Hayatımın merkezinde yer almaya başlamıştı ve evlilik adımını atarsam geri dönüşü olmayacaktı. Ancak korktuğum bir durum vardı. Beni gerçekten tanımasını istiyordum. En korkunç halimi bile… Bu sebepten o evlilik teklifini uzun süre etmedim. Berna’yı mutsuz ettiğimin farkındaydım ama yapmak zorundaydım. En dipteki halimi de gördüğünde korkum kalmamıştı. Onun hep yanımda olacağını anladım. Eğer Berna’yı o güne kadar bir seviyorsam, o günden sonra bin sevmeye başladım. Kısacası Sarp, hayatımızda olan insanlar bir bütün olarak varlar. Bu bütüne kusurlar da dâhil. Buraya ne yapman gerektiğini söylemeye gelmedim. Sadece seni dinlemeye ve bazı noktalara dikkat çekmeye geldim. Ekin seni seviyor, sen de onu… Bu sevginin önünüzdeki tümseği aşıp aşamayacağına sen karar vereceksin.”
Masaya sessizlik çöktü. Başta iğnelemelerle başlayan konuşma beş yıllık tanışıklıklarında hiç olmadığı kadar içten bir şekilde sürmüştü ve iki adam da sarf edilen sözlerin derinliğini benliklerinde hissediyordu. Mehmet’in uçağı ertesi sabah erkenden olduğu için kalkıp odasına çıkmayı teklif ettiğinde ikisi de ayaklandı. Sarp’ı sormadan önce kendine bir oda tutmuş olan Mehmet Berna’yı sabah kalkar kalkmaz aramayı planlıyordu. Barın kapısından çıktıklarında Sarp’a dönüp “Âşık olduğuna kesin inandım. Son bir buçuk saattir seni dilim dilim kesen sarışını fark etmedin ya…” dediğinde Sarp şaşkınca yüzüne baktı ve o şaşkın ifade Mehmet’i güldürmeye yetti.
******
Mehmet’in katıldığı sempozyumun son gününde ilk konuşmanın başladığı saatlerde Türkiye’de akşam saatleri yaklaşmaktaydı ve Ekin’in bir zamanlar arkadaşım dediği genç bir kadın hışımla estetikten yoksun mühendislik binasının koridorlarından birinde ilerliyordu. Gözleri hafif nemli gibiydi ama bunun sebebi hışmı mıydı yoksa o hışmına sebep olan olayın üzüntüsü müydü, söylemek zordu.
Bir bilgisayarın fanının sesi ve düşük sesle çalmakta olan radyodaki şarkıcıdan başka ses yoktu dağınık odada. Etraf kitaplarla doluydu ve kitapların adlarını okumak bile baş ağrısına sebep olabilirdi. Aradığı kişinin odasında olmadığını görünce içindeki sıkıntı daha bir arttı. Geri dönüp çıkıyordu ki odanın sahibi ile burun buruna geldi.
“Sen miydin Serpil, bölümün sekreterlerinden biri ‘odana birinin girdiğini gördüm’ deyince laboratuar raporu hakkında soru sormaya gelen bir öğrenci sandım.” Serpil dişlerini gıcırdattı. İki haftadır doğru olmaması için dua ettiği şüphelerinin doğru olduğunu öğrenmişti. Bugün Ekin onunla konuşmuştu. İki haftadır kendisinden uzak duran, selam bile vermeyen Ekin sonunda onunla konuşmuştu.
Aslında Ekin’in kendisine bilmediği bir nedenden dolayı küstüğüne inanmayı tercih etmişti Serpil. Başlarda ısrarla olayın aslını öğrenmek istemişti. Çok kötü bir olayın olduğunu biliyordu. Ekin günlerce ortalıkta görünmemişti. Onu okulda gördüğü zaman ise Serpil’in yüzüne bile bakmamıştı. Birkaç çabadan sonra ise yapabileceği bir şey olmadığına karar verip istemese de Ekin’le yolları kesiştiğinde başka yöne bakmak zorunda kalmıştı. Ne kadar acı verse de… Oysa bugün farklı bir şey olmuştu. Ekin ile bakışları kesişmişti. Normalden daha uzun süren bir göz kesişmesi… Sanki Ekin bir şeyler söylemek istiyor gibi gelmişti ve Serpil arkadaşına doğru adım atmaya cesaret edebilmişti. Ekin’in anlattıklarını duyduğunda şaşırmış olmayı çok isterdi ama Ekin’in ağzından dökülenler jilet gibi keskin olmasına rağmen Serpil’i şaşırtmamıştı. Aklının derinliklerinde Ekin’in anlattıklarının doğru olduğunu biliyordu.
Beraber vakit geçirmekten hoşlanmadığı bir adama senelerce katlanmış olduğu için kendisine kızıyordu. Ekin’in sözleri kulaklarında çınlamaya devam etti. “Onun ne mal olduğunu biliyorken beni üstü kapalı imalarla uyarmaktan ötesini yapsaydın…” demişti. Gözlerinde tiksinme, karşısında konuşan adama dik dik bakmaya devam edince Erdem bu ziyaretin sıradan bir ziyaret olmadığını anladı.
“Ne var?” diye sordu rahatsız olduğunu belli eden bir ses tonuyla.
“Yetti artık!” diye dişlerinin arasından konuştu Serpil. “Yetti artık, bunca senedir vakit geçirmekten hoşlanmadığım birine katlanıyordum. Hem de ne için?” Biran durdu ve sağ eli ile sol bileğini yakaladı. Senelerdir çıkarmadığı bilekliğin metalik soğukluğu hiç olmadığı kadar yabancı geldi ona.
“Artık daha fazla katlanmayacağım buna!”
“Ne konuşuyorsun sen ya?” diye asabi bir şekilde karşılık verdi Erdem.
“O gece sen olmalıydın onun yerinde.” Sesi titriyordu. Sonunda seslice söyleyebilmişti. “O gece de aynı şeyi düşünmüştüm, şimdi de aynı şeyi düşünüyorum. Onun yerine sen olmalıydın. O ne kadar iyi kalpliydiyse sen o kadar fesatsın. O ne kadar samimiydiyse sen o kadar içten pazarlıklı ve ikiyüzlüsün. O gece ölmeyi hak eden ölen sen olmalıydın. Kendimden nefret etmiştim bu şekilde düşündüğüm için. Tanrı biliyor ya seni çok seviyordu. ‘Aramızda 15 ay var ama benim ikizim gibi’ derdi senden bahsederken. O seni sevdi diye ben de seni sevmek zorundayım sandım ama işin gerçeği sen o değilsin. Bir gıdım bile ona benzemiyorsun.”
“O gece ben olmalıydım, ha? Zayıftı, en ufak bir olayda gözleri yaşarırdı. Mahalledeki çocuklar sataşınca ağlardı küçükken! O bir zavallıydı. O gece de arabayı kullanmayı beceremediği için öldü. Hayatta hiçbir şeyi beceremedi, buna sen de dâhilsin.” Serpil’in kan beynine sıçradı duyduğu sözlerden sonra. O kadar sert bir tokat attı ki, Erdem yakınında duran kitaplığın kenarına tutunmak zorunda kaldı. Serpil incittiğine emin olduğunu elinin acısını hafifletmek için elini okşarken gözü bilekliğine takıldı. O an o bilekliği de geride bırakması gerektiğine karar verdi. Onun emaneti diye bilekliği hiç çıkarmamıştı. Kardeşi Erdem’i çok seviyordu diye Erdem’le dost olmak zorunda hissetmişti. “Daha fazla devam edemeyeceğim. Seni geride bırakmam şart oldu Ercan.” diye düşündü ve gözlerinden yaşlar süzülürken bilekliği çıkardı sessizce. Başına gelenden toparlanmaya çalışan Erdem’in avucuna bilekliği bırakmaya yeltendi ama yapamadı. O bileklik Erdem gibi birinin eline emanet edilemeyecek kadar değerliydi. Geride bırakmaya karar vermiş olsa da bunu bilekliği Erdem’e vererek yapamazdı. Gözlerinden kıvılcımdan bir şey kaybetmemiş gibi görünen Serpil hiçbir şey söylemeden yeniden estetikten yoksun mühendislik binasının koridoruna çıktı. Avucu içinde sıkı sıkıya tuttuğu bileklikten güç almak ister gibiydi. Son defa… Onu geride bırakmak için…
……
Mehmet, Boston’daki sempozyumun son oturumundan çıktıktan sonra sempozyumun yapıldığı konferans salonuna birkaç blok mesafedeki oteline yürümeye karar vermişti. Otelin lobisinden içeri girdiğinde geçmişten bir yüzü karşısında gördüğünde oldukça şaşırdı. Daha da bir yaşlanmış gören adam bastonundan güç alarak kendisine doğru yürümeye başladı. Ütüsüz gömleği, gömlekle çok da uyumlu olmayan pantolonuyla Amerika’da yaşadığı günlerdekinden pek farklı görünmüyordu bu topal adam. Tek fark daha yaşlı görünmesi ve parmağındaki evlilik alyansı gibi görünüyordu.
“Senin gibi bir ana kuzusu nasıl oldu da buraya gelebildi?”
“Size de merhaba, Dr. Domusaurea. Ne böyle, spor salonunda koşmaya mı geldiniz?” diye karşılık verdi Mehmet. Sesinde Dr. Domusaurea’nınkinden aşağı kalmayan alaycı bir ton vardı. Yaşlı adam asasını daha bir sıktı. Sosyal nezaketten nefret eden ve her defasında bu nefretini etrafındakileri küçümseyerek belli eden bu eksantrik deha, eski öğrencisinin kendisi kadar sivri dilli olmasını hemen kabullenecek değildi.
“Cidden, benim ekibimde olduğun zaman ‘annemi isterim’ diye Afrika’daki ülkene gitmiştin. Seni burada görünce çok şaşırdım. Sempozyuma katılanların listesine bakıyordum. Bu sempozyumla kimler ilgilenmiş diye… Listedeki bir ismin tanıdığım bir ana kuzusunun ismi ile aynı olduğunu fark ettim. Bu kişinin kim olduğunu görmem şarttı. O tanıdığım zavallı ile adaş olduğu için üzüntülerimi sunacaktım. Görüyorum ki buna gerek yokmuş. Ne oldu, sonunda birine gereğinden fazla bağlanmanın zayıflık olduğunu mu anladın?” Mehmet geri dönme kararı aldığı günleri hatırladı. Dr. Domusaurea’nın hiç hoşuna gitmemişti bu durum. Fevri hareketle insanların soylu davranma kılıfına bürünmüş hareketlerinin ne kadar yanlış olduğunu anlatmıştı ona. İnsanların bağlılığının rasyonel olmadığını ve temelinde bencil nedenler yattığını söylemişti bu deha adam. O zamanlarda mavi gözleriyle birine baktığında baktığı kişinin ruhunu okuyabiliyor gibiydi. Değişmeyen özellikler listesinde bu da vardı. Yine Mehmet’in ruhunu okuyor ve belden aşağı vuruyor gibiydi. Mehmet de aynı şekilde karşılık verebileceğini biliyordu.
“Karın nasıl? Sana hala katlanıyor mu? Yoksa vicodin bağımlılığından sonra mavi hap bağımlısı da mı oldun?” diye sordu Mehmet. “Vicodin ile kronik ağrını bastırmaya çalışıyorsun, mavi hapla da karını yatağında tutmaya ama her iki haptan da o kadar çok alman gerekiyor ki bağımlı olman şaşırtıcı değil.”
Bu söylediklerinin verdiği mesajı almıştı Dr. Domusaurea. Dişe diş, göze göz… “Pekâlâ, mesaj alınmıştır. Buraya geldim çünkü sana bir teklifim var. Başında olduğum bölümde yanımda çalışmaya başlamanı istiyorum. Afrika’da olmadığını bildiğim ülkendeki çalışmalarından haberim var. Oldukça başarılısın ama daha fazlası da olabilirsin. Gel yanımda çalış ve beş sene içinde ben emekli olduğumda yerime sen geçersin. Ne diyorsun? Annenin yanından kopup gelebilir misin?” Hemen arkasını dönüp uzaklaşmaya başlayan yaşlı adamın arkasından “Cevabımı duymak istemiyorsun anlaşılan.” diye seslendi Mehmet.
“İyi bildin. Cevabını 888 saat sonra seni aradığımda alırım.” Mehmet başını iki yana “olmaz böyle bir şey” dercesine salladı ve odasına gidip Boston’da yapmayı istediği birkaç günlük kısa tatilde ne yapacağını düşünmek için asansöre yöneldi.
O saatlerde Türkiye’de evin yolunu ancak bulabilmiş Serkan sessizce evden içeri girdi. Loş ışıkların aydınlattığı sessiz malikânede yatak odasına doğru yöneldi. Aklında Yelda’nın uyuyup uyumadığı sorusu vardı. Karısına haber vermeden geçirdiği kısırlaştırma operasyonunu Yelda’ya anlattığından beri aralarındaki soğukluğu aşamamışlardı. Dikkatsiz bir göz bir şeylerin sorunlu olduğunu fark edemeyebilirdi ama Serkan durumun farklı olduğunu biliyordu. İkiz çocukları Orhan ile Erhan’ı kontrol edip öyle odasına gitmeyi düşünürken kayınpederi Orhan Bey’in sesini duydu.
“Serkan, bu saate kadar neredeydin? Gece yarısını geçti saat.” Sesi ne sertti ne de yumuşak.
“Sarp’tan Amerika’da neler yaptığını dinliyordum babacığım.” diye cevap verdiğinde Serkan’ın aklından ne kadar detaya inebileceği sorusu geçiyordu.
“S&S ile olan iş ortaklığındaki pürüz görünenden daha büyük, değil mi?” diye sordu Orhan Bey. Serkan’a sadece başıyla onaylamak kalmıştı.
“Pürüzün aşılma şansı var mı?”
“Bilmiyorum.” diye tüm içtenliğiyle yanıtladı Serkan. Orhan Bey bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sonra çatılmış olan kaşları gevşedi ve “Bir değişiklik olursa bana haber ver.” dedi. Serkan sessizce “Peki” dedikten sonra iyi geceler dileğinde bulunup çocuklarının odasına doğru yöneldi. Aklından Yelda’nın uyumuş olmasının mı, uyanık olmasının mı daha iyi olacağını geçiriyordu.
…
Asansörden çıkıp birkaç adım atmıştı ki telefonu çalmaya başladı. Telefonun sesinin yüksek olduğunu unutmuş olan Mehmet sesle irkildi. Odasının kapısını elindeki kartla açıp içeri girerken arayan numaranın Berna’nın cep telefonuna ait olduğunu gördü. “Alo” bile demeden “Bu kadar geç saate kadar uyumama sebebin benimle konuşmak için olamaz herhalde.” diye şakacı bir ses tonuyla cevap verdi telefona. Berna’nın ses tonundaki garipliği hissedince gerildi. “Ne var, Berna?” diye sordu. Duyduğu cevap yüzünün bembeyaz kesilmesine sebep oldu. Vücudundaki tüm kanın çekildiğini hisseden Mehmet’in elindeki telefon yere düştüğünde telefonun diğer ucundan Berna’nın ne olduğunu anlamaya çalışan sesi duyuluyordu.
(1)Tartışma, konuşma, sohbet (Latince)
(2)Haklı bir noktanın veya doğruluğu kanıtlanmış bir suçlamanın cana yakın bir şekilde kabul edildiği durumlardan söylenen bir söz (Fransızcadan İngilizceye geçmiş bir sözcük)
Hafta Sonu Kaytarması @ 07-01-2007 01:30 Bir gün labdayken canım sıkılınca -ki hafta sonunu labda geçirmek genellikle buna sebep oluyor- çekmecemden fotoğraf makinemi aldım ve yarım saatliğine de olsa yapmaktan hoşlandığım bir işi yapmaya karar verdim. Güzel bir gündü diye hatırlıyorum. Güneşli olmasına rağmen hava çok sıcak değildi. Bu da o yarım saatin çok eğlenceli geçmesine sebep oldu.
Asıl amacım birkaç kuş resmi çekebilmekti. Hani o National Geographic'tekiler gibi, tam kuş konduğu daldan havalanırken çekmek istiyordum. Ne yazık ki o kadar şanslı değildim. Oysa makinem yanımda değilken o kadar çok görüyorum ki o kuşları. Neyse ki şanssızlığıma yanacak halde değildim. İstediğim birkaç kare fotoğraf çekmekti. Güzel kareler olması bile gerekmiyordu. Bu fotoğrafı nedense sevdim. Çok güzel bir manzara değil ama farklı bir derinlik anlayışı veriyor sanki. Bir banka oturup kamerayı arkaya yaslanılan kısma koyarak sabitledikten sonra basıverdim denklanşöre. Tripodum olmadığı için yaratıcı olmam gerekiyordu. Gerçi tripod gerektiren bir çekim de değildi ya o konuya hiç girmeyelim en iyisi...
O haftasonu işten yarım saatliğine kaytarmak iyi gelmişti. Aslında yarım saat niyetiyle çıkıp 45 dakika kadar dışarıda vakit geçirmiştim. Fotoğrafın çekilme tarihine baktığım zaman daha da iyi anlıyorum o minicik kaçamağa neden ihtiyaç duyduğumu. 3 Nisan 2005'te çekmişim bu fotoğrafı. Zor zamanlardı duygusal açıdan. Hayat denilen denizde boğulmamaya çalışıyordum ve o günlerde beynime üşüşen dertlerden tamamen uzak olduğum nadir zamandı bu fotoğrafı çektiğim zaman...
Fotoğrafa ruhunu makine ya da film vermez, fotoğrafçı verir @ 04-01-2007 22:36 Aşağıdaki röportaj Ürün İnceleme'den alıntıdır. National Geographic Türkiye tarafından fotoğrafçılık konusunda 4 CD'den oluşan bir set verilmişti 2006 sonbaharında. Tesadüf eseri haberim oldu bundan (teşekkürler Handan!) ve o zamandan beridir o sete ulaşmaya çalışıyordum. Sonunda amacıma ulaştım ve üstünkörü bakma şansı bulduğum seti daha detaylı incelemeye ihtiyacım olmadan çok sevdim. Bu projenin arkasında yer alan zat ile yapılan röportaja denk geldim siber alemde dolaşırken. Merak edenler için röportajın başlangıcı aşağıda. Tümünü okumak isterseniz linklerden birine tıklamanız gerekiyor.
'Fotoğrafa ruhunu makine ya da film vermez, fotoğrafçı verir'
National Geographic Türkiye Dergisi Yayın Yönetmeni Yard. ve Proje Sorumlusu Kemal Nuraydın, uruninceleme.com Proje Yönetmeni Fatih Murat Eyioğlu'nun sorularını yanıtladı. Röportaj: Fatih Murat Eyioğlu, Fotoğraflar: Murat Türemiş
(...) Uİ: National Geographic İnteraktif Fotoğraf Okulu’nu Türkçe’ye kazandırırken hangi zorluklarla karşılaştınız? KN: İnanın bu hiç de kolay olmadı. İçeriği yazıya döktüğünüzde binlerce sayfa ediyor. Öncelikle çeviriler İtalyanca’dan yapıldı ve hem İtalyanca bilip hem de fotoğraf kavramlarını ve mantığını iyi derecede bilen çevirmen bulmakta sorun yaşadık. Bu yüzden metinlerin tamamını çeviri kontrolü ile birlikte nerdeyse yeniden yazmam gerekti. Bunu yaparken de hiç bilmeyen bir insanın dahi anlayabileceği ve sıkıcı olmayan bir dil kullanmam gerekiyordu. Seslendirme ve metin aynı olmamalıydı ancak birbirini tamamlamalıydı. Aksi halde CD’yi alanlar biraz izleyip sıkılabilirdi. Bir de orijinal CD’deki bilgilerin bir kısmı eskidiği için hem onları güncellemek hem de Türkiye’de karşılığı olmayan bölümleri uyarlamak da gerekti. Ama sonuçta ortaya çok güzel bir çalışma ortaya çıktı. National Geographic Türkiye 2. baskı yaptı ve okur sayısı neredeyse iki katına çıktı. Bu CD’yi hazırlarken amacımız fotoğraf eğitimini herkes için ulaşılabilir kılmaktı. Düşünün Ağrı, Diyadinli ama yetenekli bir genç istese de fotoğraf çekmeyi öğrenebileceği bir yer yok, şimdi kendi bilgisayarı olmasa bile CD’yi bir internet kafede izleyip fotoğrafa ilk adımını atabilir belki de. Şu anda bize düzenli olarak makaleler hazırlayan çok yetenekli fotoğrafçılarımızdan Selmet Güler Nusaybinli ve ilk fotoğrafları National Geographic Türkiye’de yayınlandı. Tesadüfen keşfettiğim ve kendi kendini yetiştiren bu insan gibi daha niceleri olabilir diye düşünüyorum. Bir kişi bile kazansak bence çok önemli.
TV tadında Adobe Photoshop dersleri @ 03-01-2007 06:11 Adobe Photoshop TV adlı video podcasti meraklısına Adobe Photoshop ipuçları ve dijital fotografçılık haberleri veriyor. Scott Kelby, Dave Cross, and Matt Kloskowski tarafından hazırlanan program oldukça popüler. Program Mart 2006′da bir milyonun üzerinde indirilme sayısına sahip (yaklaşık 30 terabaytlık bandwith demek). Ortaya çıkarttıkları iş o kadar sağlam ki Adobe, Epson gibi firmalardan sponsorluk almışlar. Adobe Photoshop TV’ye http://feeds.feedburner.com/photoshoptv adresini kullanarak abone olabilirsiniz. Not: teknoist.com'dan alınmıştır.
Atatürk Havalimanı’nın dış hatlar terminaline girdiğinde yüzüne çarpan sıcak hava olmasa dışarıdaki havanın soğuk olduğunu bile fark edemeyecekti belki de. Attığı her adımda boğulacak gibi oluyordu. “Neden?” sorusu dönüp duruyordu aklında, “Neden?... Neden yapmıştı bunu Ekin? Canı kadar çok sevdiği karısının bu yaptığı sırtına hançer saplamaktan farksızdı.
Eve gidip eşyalarını toplamadan önce o pislikle yüzleştiğinde yüzüne yumruğu indirmediği için çok pişmandı şimdi. Geri dönüşü de yoktu. Elindeki bilete gözü takıldı. Sekreterinin eline bileti tutuşturduğunda teşekkür edip etmediğini hatırlayamadı. Son dakika değişiklikleri yüzünden tüm planlar değişince işi hiç de kolay olmamıştı zavallı sekreterin. Tüm bunlara ek olarak alev almaya meyilli hali de hiç yardımcı olmamıştı işini yapmaya çalışan kadına.
Şoförü onu havaalanına getirirken gözleri dalıp dalıp gidiyordu boşluğa. Eski binalar, yeni yapılmakta olan binalar, boş alanlar -ne kadarı kaldıysa artık- hızlıdan geçip gidiyordu. Dış hatlar terminaline varana kadar gözleri boşluğa bakıp durmuştu Sarp’ın. Şimdi de elindeki bilete bakarak dalıp gitmişti. Ayakları onu check-in için yönlendiriyordu ama farkında olmasa bile iş seyahati gibi görünen yolculuğu, iş seyahatinden çok öteydi. Bir kaçıştı, bir anlamda gerçekle yüzleşememeydi.
Business Class yolcularına ayrılan kontuara yaklaşıp elindeki bileti uzatırken ilk aktarmada Business Class uçmadığını hatırladı. Aklının başında olmadığını gösteren bir işaret daha diye düşündü. Adım adım kaçışa yaklaştıkça daha da çok melankoli denizine dalıyordu.
Uçağa binip cam kenarındaki yerine oturduğunda yanına kimin oturduğuna bakmadı bile. Neyse ki yanına oturanın da muhabbet için Sarp’ı zorlamaya niyeti yoktu. Birkaç saat süren yolculuk sırasında uçağın minik camından dışarıya baktı ama gözü, altlarında kayıp giden yeryüzünü görmedi bile.
Berlin’de aktarma yapıp daha da uzun sürecek olan ikinci uçuşunda daha rahat koltukta oturmasına rağmen içindeki sıkıntı ve belki de üzüntü daha da arttı. Amerika’ya gitmesinin görünen sebebi de asıl sebebi gibi rahatsız ediciydi. Saat farkı yüzünden uyku düzeninin bozulmaması için yapacaklarını planlardı uçaktayken ama bu defa aklından geçenler zaman denen film şeridinin bir karesinde donup kalmış gibiydi. Diğer yolcuların hareketlenmesi olmasaydı saatler süren yolculuğun sonuna geldiklerini fark edemeyecekti bile. Gözünü kırpmadan ve oturduğu yerden kalkmadan tüm yolculuğu tamamladığını fark etmedi bile.
......
Berna bir ara Ekin’e uğramayı düşünüyordu ama uzun hafta sonundan sonra onu bekleyen işler yüzünden başını kaldırıp bir telefon bile edemedi. İlk başta Yelda ile birlikte Feyzo Baba’nın bahsettiği kadınla görüşmeleri gerekiyordu. O görüşme olana kadar ufak tefek aksilikler ortaya çıkınca sabahtan yapılması planlanan buluşma öğleden sonraya kalmıştı. Aksi gibi bir de Feyzo Baba’nın yaşadığı mahalleye giderken yolu şaşırmışlardı. Yelda vazgeçecek gibi olmasına rağmen Berna işi inada bindirmişti. Gecikmeli de olsa kadınla buluşmuşlardı.
Buluşma, işin aslı, bir iş görüşmesinden ziyade misafirliğe gitmek gibiydi. Gerçi Berna’nın ev kadınlarının misafirlik anlayışları konusunda somut bir fikri yoktu ama o kadınla -Gülbeyaz idi adı- konuşmalarından çok da farklı olmasa gerekti gündüz misafirlikleri.
Yemek zorunda kaldığı karbonhidratları düşünmek bile istemiyordu. Aklına geldikçe depresyona girmemesi ihtimal dâhilinde değildi. Onu sağlıklı yaşam konusunda bu kadar obsesif hale getirdiği için Mehmet’e de kızdı içinden. Bazen bir doktorla evli olmanın tek kötü yanı gecesinin gündüzünün olmaması değildi. Zaten Mehmet’in olur olmadık zamanlarda acil bir durum için hastaneye gitmek zorunda kalmasına da alışmıştı. Alışmak denmese bile bu gerçekle yaşamayı öğrenmişti.
Gülbeyaz Hanım ellilerinde olmasa bile ellili yaşlarına oldukça yakın görünmüştü Berna’ya. Çok baskın olmasa da Karadeniz şivesinin izleri belli oluyordu konuşmasında. Orada kaldıkları süre içinde kendisinden 12 yaş büyük kocasını birkaç sene önce kaybettiğini de öğrenmişlerdi. “Akciğer kanseri...” demişti laf arasında. “Doktorlar o kadar söylemişlerdi o cigara denen mereti bırakmasını ama dinlemedi.”
Kocasının ölümünü atlatmış gibi görünen kadının yaptıklarının tadına baktıkça Berna doğru yere geldiklerini anlamıştı. Eğer bu yaptıkları bir işaretse mısır unundan yaptığı ekmeklerin de gerçekten lezzetli olacağını düşünmüştü. Uzun süre ziyarete gelme amaçları dışındaki ne kadar konu varsa konuştuktan sonra asıl konuya geldiklerinde Yelda ile ikisi akıllarında olanı Gülbeyaz Hanım’a anlatmıştı. Gülbeyaz Hanım tam olarak ne istediklerini bilmediği için mısır unundan ekmek hazırlamadığını söylemişti. Berna, dul kadının sonrasında söylediklerini duyduğunda doğru kişiyi bulduklarını biliyordu.
“Her malzemem içime sinmeli. Şimdi unum da yoktu, alana kadar da size ekmeğimden pişiremem.” demişti Gülbeyaz Hanım, farkında olmadan Berna ile Yelda’nın ortak olduklarından beri özenle devam ettirdikleri anlayışı kendi sözleriyle iki ortağa söylemişti.
Ofiste oturmuş şakaklarını ovuştururken aklından bunlar geçiyordu. Gün diğer işlerin de etkisiyle beklediğinden daha yorucu geçmişti. Mehmet arayıp onu alabileceğini söyleyince hiç düşünmeden evet demişti. Kocasını beklerken gelir-gider tablosunu son bir kez daha gözden geçiriyordu ama gözleri de vücudunun geri kalan kısmı gibi haftanın ilk gününü bitirmesi gerektiğini söylüyordu. Bir an önce eve gidip kocasına sarılarak uyumak istiyordu. Ekin ile görüşmeyi daha sonra da yapabilirdi.
......
Ekin gözlerini araladığında önce nerede olduğunu anlayamadı. Etraf karanlıktı ve pencereden sızan ışık sayesinde etrafını ancak karaltı halinde görebiliyordu. Birkaç saniye nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Evinde, yatak odasında olduğunu anlamasıyla birlikte unuttuğu diğer gerçeklerde bir anda belleğine üşüştü. Nefesinin daraldığını hisseder gibi oldu. Halsizdi ve kendini olduğundan daha fazla hasta etmemesi için yattığı yerden kalkıp zorla da olsa bir şeyler yemesi gerekiyordu.
Yatak odasından çıkıp alt kata indiğinde hafta sonundan kalan masayı gördü. Sarp’ın hazırladığı masayı... Boğazında hissettiği düğüme sanki bir ilmek daha atılmıştı. Masadakilere dokunsa bir şeyler kaybolacakmış gibi gelse de bozulmaya yüz tutmuş yemekleri atması gerekiyordu. Ayakta zor durmasına rağmen bozulabilecek olan ne varsa hepsini çöpe attıktan sonra mutfağa girip yiyebileceği bir şeyler aradı. Vakit alacak, ağır bir şeyleri ne pişirecek ne de yiyecek hali vardı. Hazır çorbaların olduğu yere uzanıp kalan iki domates çorbası paketinden birini aldı ve halsizce kendine çorba hazırlamaya girişti.
Çorbası piştikten sonra çorba kâsesini yarısına kadar doldurup mutfaktaki iki kişilik masaya çöktü ve zorla da olsa çorbayı içmeye çalıştı ama ağzına götürdüğü alt tarafı bir çorba da olsa yutkunmak işkence gibi geliyordu. Yine de zorladı kendini. Bilinçaltı, Ekin’in yapamadığını farklı yollardan da olsa yaptırıyordu Ekin’e. Birkaç kaşık daha aldı ama daha fazlasını kaldıramadı. Kusacağını hissedince refleksle lavaboya koştu. Birkaç boş denemeden sonra kusma dürtüsünü bastırabilince halsizce derin derin nefes alıp vermeye başladı. Bir eliyle lavaboya dayanarak güç alırken gözleri aynadaki yansımasına takıldı. Berbat göründüğünü söylemek -tuhaf bir şekilde- olduğundan daha iyi göründüğünü söylemek olacaktı.
Soğuk suyu açıp avuçlarını doldurdu. Kısa bir duraklamadan sonra avucundaki suyu yüzüne çarptı. Sonra aynı işi tekrarladı. Suyun soğukluğu kendine gelmesini sağlıyordu sanki. Duş alması gerektiğini de fark etti. Hiç kimse ile karşılaşmamış olduğu için şanslı bile sayılırdı. Ne halde olduğunu görseler korkudan yürekleri ağızlarına gelirdi büyük ihtimalle.
Duşun suyunu açıp sıcak suyun gelmesini bekledikten sonra üzerindeki kıyafetleri çıkardı ve suyun altına kendini bıraktı. Duş jelini banyo süngerine boca ettikten sonra kendini pisliklerden arındırmaya çalıştı ama gerçekleştirmekte olduğu fiziksel eylemin metaforik bir yönü de vardı ve Ekin’in aklı kirli olanın sadece bedeni olmadığını söylüyordu. Kendini sabunlamak olarak başlayan eylem derisini kazımak istercesine kendini ovalamaya dönüştüğünde ayakta tutunabilmesini sağlayan o pamuk ipliği de koptu. Duşun altında ayakta duramayacağını fark edince kontrolsüzce bir yerlere dayanmaya çalıştı ama tutunacak bir yer bulamadı. Ruh hali de pek farklı değildi. Tutunacak bir kişisi yoktu. Kendini yalnız hissediyordu. Kendini suçlu hissediyordu ve en kötüsü de umudunun kalmadığını...
......
Sarp otel odasına vardığında bitkindi. Bitkinliğinin nedeninin ne olduğundan da emin değildi. Basit bir yol yorgunluğu ile açıklamak hata olurdu. Boğazının yanmakta olduğunu da hissediyordu. Başı da ağrımaya başlamıştı. Valizini boşaltan Meksika asıllı olduğunu sandığı gence bahşişini verdikten sonra kendini yatağa attı. Vardığını haber verse iyi olacaktı ama saat farkını da bahane ederek bunu yapmaktan vazgeçti.
......
Serkan kahvaltı masasında tek başına otururken düşüncelere dalmıştı. Karısının geldiğini bile duymadı.
“Annemle babam daha uyanmamışlar galiba.” Yelda’nın sesiyle daldığı düşüncelerden sıyrılan Serkan sanki bir an için emin olmak istermiş gibi etrafına bakındı ve ardından “Hı, evet.” dedi. Serkan’a biraz garip geliyordu o kadar erken kalkıyor olmaları. Yapacak işi olmayan birinin çok erken kalkması mantıklı gelmiyordu.
Portakal suyundan bir yudum aldıktan sonra yarım bıraktığı düşüncelerine daldı. Yelda, Serkan’ın bu suskun halini fark etmekte gecikmedi. Belli ki kocasının aklını kurcalayan bir şeyler vardı. Son birkaç haftada yaşanan olaydan sonra her şeyi öğrenmek isteyen Yelda işin gerçeğini öğrenmek için kocasına aklını neyin kurcaladığını sordu. Serkan çatalının ucuyla oynayıp durduğu yeşil zeytini rahat bıraktıktan sonra Yelda’ya baktı. Söze nasıl gireceğini tam da bilemiyordu. Gelişen olaylarda ne kadar payı olduğunu da bilmediği için Sarp’ın ani karar değişikliğinden bahsetmekle yetinmeye karar verdi.
“Cumartesi günü olanı hatırlıyorsun. İşler biraz karıştı holdingde ve sorunu çözmek için birinin Amerika’ya gitmesi gündeme geldi. Dün Sarp’ın son anda kendisinin gitmeye karar verdiğini öğrendim. Kafasında nelerin döndüğünü anlamaya çalışıyorum. Sanki kırk yıllık dostumu tanıyamıyorum gibi geliyor.”
“Gerçekten de tuhaf. Hiç de Sarplık bir hareket değil. Belki Ekin’in bir bilgisi vardır. Ona söylemiştir herhalde niye gittiğini.”
“Niye gittiği belli, benim aklımı kurcalayan niye gittiği değil. Niye aniden kararını değiştirdi ve neden yönetim kuruluna danışmadı? Neyse... Sabah sabah kafanı bunlarla şişirmeyeyim.”
“Yo yo!.. Aksine benim hoşuma gidiyor hiçbir şeyi saklamaman. Tüm detayı bilmesem de neler olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Sakın aklına tersi gelmesin.” Serkan’ın aklına ister istemez karısından sakladığı ve evlilik hayatlarını direkt olarak ilgilendiren o sır geldi. İçindeki sıkıntının daha da arttığını fark etti. Yaptığının doğru olduğunu biliyordu ama yine de aklına Mehmet’in söylediği geldikçe -özellikle böyle zamanlarda- vicdanının onu rahat bırakmadığını hissediyordu.
......
Sarp sıkıntılı bir gece geçirmişti. Yatağında doğrulduğunda boğazının şişmiş olduğunu ve yutkunmakta zorlandığını fark etti. Ateşi de vardı ve iyice halsizdi. Ekin’in anlattıklarını duyduktan sonra kendini dışarı attığında başta arabasını sürmüştü ama gecenin soğuğunda boğaz kenarına park ettiği arabasının önünde saatlerce dalgaların sesini dinlemişti. Dalgaların sesi yüreğinde kopan fırtınayı sakinleştirmişti ama o zamanın acısı şimdi soğuk algınlığı olarak çıkıyordu.
Oda servisini arayıp hafif bir kahvaltı ve yanında taze sıkılmış portakal suyu sipariş etti. Eğer evde, Ekin’in yanında olsa karısının ona bakacağını düşünmekten kendini alamadı. Ekin’i şimdiden özlemeye başlamıştı ve bu kadar uzakta ne aradığını sormaktan alamadı kendini. Cevabın Ekin’in sesiyle aklında belirmesi gecikmedi. Hayal gücü onu dayanamayacağı yerlere götürmeye başladığı sırada kahvaltısı geldi.
Kahvaltısını yaptıktan sonra kendisini daha iyi hissedeceğini ummuştu ama durum hiç de beklediği gibi olmayınca ilaç alması gerektiğine karar verdi. Ancak önce oteline vardığını haber vermesi gerekiyordu. Onun için sabah olsa da Türkiye’de akşam olmuştu bile. Önce evi arayacak oldu ama vazgeçti.
Serkan’ı aradığında arkadan çocuk sesleri geliyordu. İkizlerin o gürültüyü çıkarttığını düşündü ve içindeki buruk hisse engel olamadı. En yakın dostu mutluluğu bulmuştu. Kız kardeşiyle evlenmesini hatırladı. Yelda’nın zor geçen hamileliği sırasında tam bir değişime uğrayan ve gerçek bir aile babası olan dostunun ikiz çocukları olduktan sonra ne kadar mutlu olduğunu... Hiçbir zaman dile getirmese bile Serkan’ın bir gün sendeleyebileceğini düşünmüştü zaman zaman. Oysa sendeleyen o olmuştu. İlahi adalet dedikleri bu olsa gerekti.
Serkan’ın art arda seslenişleriyle daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Konuşmaya başladığında Serkan’ın “Sarp? Sen misin?” diye sormasıyla söylemek istedikleri yerine ona cevap vermesi gerekti.
“Sesin ne kadar kötü geliyor. Hastalandın mı sen?” Serkan’a cevap verirken arkadan Yelda’nın sesini duydu. Serkan’ın elinden telefonu almakta gecikmeyen Yelda hemen ağabeyini sorgulamaya girişti. En sonunda bu kadar soruya dayanamayan Sarp sesini yükseltmek zorunda kalınca Yelda daha fazla üstelemedi. Telefonu tekrar Serkan’a verip ikizlerin yememekte ısrar ettikleri yemeklerini yedirmek için yanlarına gittikten sonra Sarp iş konusunda merak ettiklerini sormaya başladı.
Bir süre iş konusunda konuştuktan sonra Sarp başının iyice ağrımaya ve gözlerinin yanmaya başladığını hissetti. Tam vedalaşıp kapatıyordu ki Yelda’nın hâlâ orada olup olmadığını sordu. Kız kardeşi telefonu tekrar aldığında az önce sesini yükselttiği için özür diledi. Yelda sorun olmadığını, gülüp geçebileceklerini söyledikten sonra telefonu kapatıyordu ki Sarp kendisinin de beklemediği bir söz söyledi.
“Ekin’e de haber verir misin lütfen...” Yelda duyduğu karşısında o kadar şaşırmıştı ki “tamam” dışında bir cevap veremedi. Sarp’ın söylediğine hiçbir anlam veremiyordu. Niye böyle bir şeyi ondan istemişti ki? Sarp’ın istediğini unutmadan yapmak için Ekin’i aradı ama telefona cevap veren yoktu. Acaba mesaj bırakmak istemediği için mi ondan Ekin’e haber vermesini istemişti?
......
Ekin telefonuna bırakılan sesli mesajı nasıl yorumlayacağını bilememişti. Sarp onu aramaya bile tenezzül etmediğine göre durum hiç de iyi değildi. Öte yandan Yelda aracılığıyla da olsa haber vermişti. Bu da durumun kötünün de kötüsü olmadığını gösteriyordu. Sıkıntısı devam ediyordu Ekin’in ama hiç değilse evin içinde hareket etmeye başlamıştı. Evi bile toparlayacak gücü bulmuştu kendinde. Belki Sarp arar diye telefonunu hep yanında taşıyordu. Arayan numaranın Sarp’a ait olmadığını görünce telefonlarına cevap vermiyordu. Serpil, hafta sonundan beri Ekin’den haber alamayınca haftanın ortasında iki defa aramıştı. Ekin açıp açmama kararsızlığını yaşamadı bile. Hiç düşünmesine gerek yoktu, Serpil ile ne konuşmak ne de görüşmek istiyordu. Öte yandan Yelda bir kere daha arayınca acaba Sarp’tan haber mi verecek diye konuşacak olmuştu ama Yelda ile yüzleşecek gücü kendinde bulamayınca eline aldığı telefonu yan tarafına koyuvermişti. Mesaj bırakmak zorunda kalan Yelda Ekin’den onu aramasını istiyordu.
Sonra Berna da aramıştı. İşin kötüsü evin kapısına kadar da gelmişti Berna. Hafta sonundan bir gün önceydi ve Ekin korkuyla Berna’nın kapının zilini çalmasını seyretmişti evin ikinci katındaki pencerenin arkasından. Kimsenin olmadığı kanısına varan Berna sonunda arabasına binip gitmişti.
Şimdi ise köşeye sıkışmıştı Ekin. Annesine telefonda iyi olduğunu söyleyecek gücü bulduğunda konuşmayı kısa kesmek için kapıda birinin olduğunu söylemişti. Aklından gelenlerin bir süre sonra içeride kimsenin olmadığını düşünüp gidecekleriydi. Ne var ki Yelda ile Berna evin kapısına dayanmışlardı ve gitmeye niyetleri yoktu. Hem zili çalıyorlardı hem de kapıyı yumrukluyorlardı. Ekin ne yapacağını bilemiyordu. Elinden ancak gitmeleri için dua etmek geliyordu. Sonra kapının kilidinin açılma sesini duydu. Evin yedek anahtarını Yelda’ya vermiş olduklarını korkuyla hatırladı Ekin. Kaçacak yeri kalmamıştı.
Berna ile Yelda içeriye girdiklerinde ikisinin de yüzünde endişe hâkimdi. Berna şaşkınlıkla elini ağzının üzerine götürüp soluğunu tuttu. Yelda ise evin içine bakıyordu. İki kadın da karşılaştıkları manzarayı görmeyi beklemiyordu. Ekin ise iki gündür unuttuğu gözyaşlarının yerini hatırlamış gibi tekrardan ağlamaya başladı. Berna hemen yanına yetişip Ekin’i kucakladı ve başını okşayarak onu sakinleştirmeye çalıştı. Yelda ise evi havalandırmak için pencerelerden birkaçını açmakla meşguldü.
Üç kadın oturma odasına geçtiklerinde Yelda’nın olanlardan nasıl haberinin olduğunu dinledi Ekin. Sarp telefonda Ekin’in nasıl olduğunu sorunca Yelda bir şeylerin ters gittiğini sezmiş ve Sarp’ı sorguya çekmişti. Biraz uğraştıktan sonra Sarp’ın ağzından laf almayı başarınca duyduklarına inanamamıştı. Ekin ağlamaklı sesle “O nasıl?” diye sordu Yelda’ya.
“Hastaydı, soğuk algınlığı vardı ama şimdi daha iyi. Ekin ne yaptınız siz? Abimin dediği doğru mu? Gerçekten onu aldattın mı?” Yelda’nın sorusunu duyan Ekin sessizce süzülen gözyaşlarını silmeye çalışırken başını onaylar biçimde salladı. Berna ne olduğunu sorunca da Ekin olanları teker teker anlatmaya başladı. Sözlerini “Biliyorum, geri gelmeyecek.” diye bitiren Ekin yanıldığını söylemesi için Yelda’ya baktı ama Yelda hemen cevap vermedi. Kısa bir süre suskun kaldıktan sonra Ekin’e baktı ve “Şu an için her şey çok taze. Zamanla belki birbirinizi ne kadar sevdiğinizi çok daha iyi anlarsınız. Şu an için abimin dönmeyi düşündüğünü sanmıyorum.” dedi.
Bir yerlerden, birilerinden bulmaya çalıştığı umut kırıntılarını bir türlü bulamıyordu Ekin. Yelda’ya üzüntülü gözlerle bakarken hemen yanı başında oturan Berna’nın sessizce iki eliyle elini kavradığını hissetti. Berna “Her şey geçecek.” diye fısıldarken Ekin onun söylediklerine inanmayı o kadar çok istiyordu ki.
Taksiye nasıl bindiğini hatırlamıyordu bile. Etrafında akıp giden bir dünya vardı ama Ekin o dünyanın içinde yer alamıyor gibiydi. Yaşadığı duygusal eziyet, içinde bulunduğu müşahhas dünyanın parçası olmadan yaşamasına sebep oluyordu. Pişmanlıklar bilincinin her kıvrımına hücum etmeye başlamıştı ve nefes almasına bile izin vermiyorlardı. Evin adresini şoföre verdiğinde geçmiş haftaların olayları aklına geliyordu. Şimdi hepsi daha farklı anlamlar kazanmaya başlamıştı.
Erdem’in anlam veremediği davranışları bir anda büyük anlam kazanmıştı. En kötüsü de Serpil’in uyarısı... İki gerçeği fark etti Ekin; Serpil onu uyardığında Erdem’i savunmakla ne büyük hata yaptığını ve daha önemli olanı Serpil’in Erdem’in niyeti hakkında önceden bilgisi olduğunu. Ne yapacağını kestiremiyordu. Olan biten karşısında ne yapacağını bulması gerekiyordu ama bir fikre dişini geçirip o fikrin peşinden gidecek halde değildi.
Evden içeri büyük bir suçluluk duygusunun ezici ağırlığı altında girdiğinde Sarp’ı görmeyi beklemiyordu. Daha da önemlisi Sarp’ı görmeye hazır da değildi. Takside süzülmesine engel olamadığı gözyaşlarını kurulamaya çalışırken yemek masası dikkatini çekmişti. Mumları da dâhil güzel bir sofra kurulmuştu. Ekin oldukça şaşırmıştı gördüğü manzarayla. Yemeklerin dışarıdan alındığı belliydi ama birilerinin yemek masasının güzel görünmesi için çaba harcadığı belliydi. Ürkek bir şekilde etrafına bakındığında görmekten çekindiği kişiyi koltukta sızmış görünce yüreği ağzına geldi.
Duyduğu azap zaten çok geliyordu. Sarp’ın kararını değiştirip eve geldiğini, üstüne üstlük bir de baş başa yemeleri için yemek masasını hazırladığını bilmek vicdanının rahatlamasına hiç de yardımcı olmuyordu. Sarp’ın elinin koltuğun yan tarafına kaymış olduğunu, buna rağmen elinde çiçek buketini tutmaya devam ettiğini görünce yüreği parçalandı. Sanki Sarp Ekin’in kendini daha kötü hissetmesi için elinden geleni yapıyordu. Ekin gözyaşlarının akmak için onu zorladığını hissetti. Tüm gücünü toplayıp ağlamamayı başardı ve Sarp’ı uyandırmak için yanına yaklaşıp eğilerek kulağına adını fısıldadı.
Sarp adını duyunca yana kaymış olan başını doğrulturken gözlerini açtı ve bakışını karşısında duran Ekin’e odakladığında oturduğu yerden kalktı. Hâlâ uyku sersemi olduğu belli oluyordu. Hızlı hızlı derdini anlatmaya çabalıyordu.
“Biliyorum, Ekin, çok kızgınsın ve haklısın da kızmakta. Söz verdim ve daha bir hafta geçmeden sözümü tutmamayı başardım. Şu an yaşadığımız kriz ne kadar büyük olursa olsun hafta sonunu işyerinde geçirerek krizi aşamayacaktık. Kriz toplantısı yaparken birden bunu fark ettim ve o toplantı odasında ne işim olduğunu sordum kendime. Biliyor musun ne cevap verdim?” Boğazına düğümlenen o “şey” Ekin’i yumruğu ile o düğümün olduğu yere bastırmasına sebep oluyordu. Nefes almak bile zorlaşmaya başlamıştı ama Sarp sorduğu soruya hiç beklemeden cevap vermekte gecikmedi.
“Sadece kendimi değil, herkesi sevdiklerinden uzak tutuyordum. Evet, şu an büyük bir kriz yaşıyoruz. Evet, bu krizi aşamazsak kaybımız çok büyük olacak ama ne yaparsak yapalım bugün yapacağımız hiçbir şey krizi hemen aşmamızı sağlayamazdı. Bu sebepten hemen toplantıyı bitirdim ve yolumun üstündeki Çin lokantasından ikimiz için bir şeyler aldım. Evde olacağını umuyordum ama aslında olmaman iyi oldu. En azından sana sürpriz yapma şansım oldu.” Sarp bir süre durakladı ve “Özür dilerim” diye mırıldandı. Uyanınca ayağa kalkarken oturduğu koltukta kalmış olan çiçek buketini almak için arkasına döndüğünde Ekin kendini koy vermemeye pamuk ipliği ile bağlıydı.
Sarp buketi uzattığında Ekin’in gözleri nemlenmeye çoktan başlamıştı. Kendisine uzatılan buketin ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibi bir hali vardı. Aradan geçen saniyeler Sarp’ı bir söz söylemeye itti.
“Ekin? Almayacak mısın buketi? Buketi bile almayacak kadar mı kızdın bana?” Duyduklarıyla kendine geldi Ekin. Boğuk sayılabilecek bir sesle “yoo” diyebildi. Sarp uyandığından beri ilk defa dikkatli bir şekilde Ekin’in yüzüne baktı ve bir şeylerin yolunda olmadığını anladı. Kızgın bir ifade görse şaşırmayacaktı ama en basit tabirle üzgün bir ifade hiç de beklediği görüntü değildi.
İçgüdüyle ne olduğunu sorduğunda karısının anlatıp anlatmama kararsızlığı yaşadığını fark etti. Kendi içinde bir savaş veriyor gibiydi. Eğer “yok bir şey” dışında bir cevap alması gerekiyorsa her şeyi anlatması yönünde cesaretlendirmesi gerektiğini biliyordu.
“Ne var Ekin? Bana anlatabilirsin her şeyi.” Ekin’in içindeki acı daha da artıyordu. Sarp devam etti.
“Ben senin kocanım, unuttun mu? İyi günde de, kötü günde de...” Ekin daha fazla kendini tutamadı. Gözyaşları artık yerinde duramıyordu. Akan yaşların izin verdiği ölçüde Ekin konuşmaya başladı. “Çok kötü bir şey oldu.” ile söze başlayan Ekin gün boyunca olanları teker teker anlatmaya başladı. Bütün gün Sarp’ı nasıl beklediğini, telefonda gelmeyeceğini öğrendiğinde ne kadar kızdığını, kimseyi bulamayınca Erdem ile buluştuğunu... Sarp, Erdem’in adını duyar duymaz gerildi. Tüm bedenini rahatsız eden bir sıkıntı kapladı içini. İçinden bir ses bir şeyler demeye çalışıyordu ama Sarp o sesi duymazsa, o hisse kulaklarını kapatırsa, Ekin’in ağzından başka bir söz çıkacağına inanmak istiyordu.
Yüz hatları iyice gerilmişti ve neredeyse nefes bile almıyordu. O korktuğu noktaya, düşünmek bile istemediği kısma, geldiğinde sanki etrafındaki fiziksel dünya yavaşlamış gibiydi. Daha fazla acı çekmesi için zaman olduğundan yavaş ilerliyordu. Dış dünyanın seslerini duymuyordu artık. Ekin’in sesi bile sanki derinlerden ve ekolu geliyordu. Ne dediğini tam duyamıyordu, yine de ne anlattığını çok iyi anlıyordu. Anladıkça da kalbi sıkışıyordu. “...ve beni öptü...” sözünü duyduğunda son gonk çalmıştı. Sarp üzüntü dalgasına da boyun eğmek zorunda kaldı. Ekin konuşmaya başladığında küçük bir çekirdek olarak içine yerleşen sıkıntı; kırgınlık, hayal kırıklığı ve üzüntü filizlendirmişti.
Ekin öpme olayına giden patika için bahaneler üretmeye başladığında Sarp kendini karısından duyacağı her söze kapatmıştı bile. Şimdi aklında tek bir hedef vardı o hedefe konsantre olmuş şekilde ilerliyordu kafasında. Ekin’in açıklamaları gittikçe kaotik bir hal alıyordu. Sarp’tan bir tepki -herhangi bir tepki- alamadığını gören Ekin iyice paniklemeye başladı. Sarp’ın yüzüne baktığında donuk bir ifadeden başkasını göremeyince gözlerinden süzülen sessiz yaşlar daha da arttı.
Yaşadığı ihaneti hak etmediğini düşündü Sarp. Ekin hepsinden ayrı olmuştu. O özel olduğu için dört yılı aşan evliliklerinde geçmişinin bir döneminde hayatına girip çıkan çoğunun adlarını bile hatırlamadığı kadınlardan ayrı tutmuştu onu. Sevdiğini sandığı geçmiş kadınlarla bile karşılaştırılamazdı karısının yeri. Oysa bu kadar değer verdiği kadın karşısına geçmiş başka bir erkeği öptüğünü söylüyordu. Erdem ile Ekin’i öpüşürken düşününce kalbinin teklediğini sandı. Daha fazla evinde kalamayacağını anlayınca hiçbir söz etmeden kapıya doğru yöneldi.
......
Serkan kriz toplantısı sona erdikten sonra bir süre holdingde kalıp yaşanan gelişme üzerine düşünmek istemişti. Vasektomi operasyonu sebebiyle iş hayatını boşlamasa nelerin farklı gelişebileceği üzerine düşünmek istemişti ama düşündükçe işin içinden çıkamaz hale geldiğini fark ettiği için evin yolunu tutmuştu.
Eve geldiğinde kayınpederi Orhan Bey ile kayınvalidesi Feryal Hanım’ı oturma odasında otururken gördü. Onlara iyi akşamlar dileyip odasına çekilmek istiyordu ama Orhan Bey’in nerede kaldığı sorusunu geçiştirmesi gerekti çünkü canı hiç de kriz durumunu konuşmak istemiyordu. Konuyu başka yöne kaydırmak için Yelda’nın nerede olduğunu sordu. Feryal Hanım’dan ikizlerin odasında olduğunu öğrenince karısının ve çocuklarının yanına gitmek için merdivenlere yöneldi.
Odaya yaklaştığında karısının sesini bastıran iki erkek çocuğun tanıdık sesleri geldi kulağına ve o sesleri duymanın kendisine huzur verdiğini hissedince mutlu oldu. Adımlarını hızlandırıp sessizce odadan içeri girdi.
Yelda odada başka birinin varlığını hissedince başını kaldırıp gelenin kim olduğuna baktı. İkizler Orhan ile Erhan da annelerine ayak uydurup gelenin kim olduğuna bakınca Serkan tüm bakışları üzerinde hissetmiş oldu. Oyuncak yığınının etrafında hemen Yelda’nın yanında kendine yer bulup oturdu. Eğilip karısını yanağından öpüp “Nasılsın hayatım?” diye sordu ama cevabı duymak için beklemeden hemen oğullarına dönüp onlarla oynamaya başladı. İçindeki sıkıntıyı aşabilmesi için küçük çocukların o saf hayat doluluğu iyi bir iksir olacaktı.
Yelda ise son zamanlarda kocasının davranışlarındaki tuhaflığı çözememiş olmanın verdiği kaygıyla neyin yanlış olabileceğini bulmaya çalışıyordu. Etrafında dert yandığı herkes ona boşuna kuruntu yaptığını söylüyordu ama kocasının sadakati sorun değilse bile başka bir durum vardı. Belki kadınca bir içgüdüydü, belki de göze batmayan küçük ayrıntılardaki farklılıklardı Yelda’yı bu şekilde düşünmeye iten. Ne kadar düşünürse düşünsün işin içinden çıkamayacağını anlayınca içinde bulunduğu anın tadını çıkarmaya karar verdi. Aile olarak bir aradaydılar ve Yelda, hiç olmazsa o an için, bu durumdan çok memnundu.
......
Ne kadar zaman geçtiğini bilemeyecek kadar kötü hissediyordu kendini. Başına gelen olay gerçekleştiğinden beri kendini suçluyordu ama sevdiği adam arkasına bile bakmadan çekip gittiğinden beri kendini daha da kötü hissetmeye başlamıştı. Bir gözyaşı dalgasını dindirdiğini sandığı anda yeni bir dalga vuruyordu tüm benliğinin kıyılarına. Midesi de bulanmaya başlamıştı tekrardan. İçtiği şarabın bulantıya sebep olduğundan emin değildi midesinde kalan son gıdımdan kurtulmak için çabalarken. Öğürdü boşuna yeni bir ağlama krizine daha yenilmeye başladığında.
Banyodaki aynada yüzünü görmemek için elinden geleni yapmasına rağmen başarılı olamamıştı. Tıpkı kocasına sadık olmayı başaramadığı gibi... Ailesi bu yaptığını öğrense kim bilir ne büyük hayal kırıklığı yaşardı. Kötü bir evlat olmuştu. Her türlü dalaverenin baş aktörü ağabeyi bile bu yaptığını yapmazdı. O bile ondan daha onurluydu bu konuda. Tekrar öğürdü boş midesinde olmayanları çıkarmak için. Sonra bir daha... bir daha... bir daha... Ta ki ayakta duracak gücü kalmayana kadar. Temizlikçi kadının bir önceki gün iyice temizlediği banyonun duvarına yaslandı, dizlerini göğsüne doğru çekerek. Avuçları yukarı bakacak şekilde yana düştü kolları. Bedeni artık taşımıyordu onu.
......
Gecenin karanlığı, içinde hissettiği karanlık kadar koyu değildi. Ekin hayatına girdiğinden beri kendini tek bir kadına adamıştı ve o kadının da daima ona sadık kalacağını düşünmüştü. En beklenmedik anda hep olacağını varsaydığı durumun gerçek olmadığını öğrenmişti. Ekin’in hayatında hep en önemli erkek olarak kalacağını düşünecek kadar saf olduğuna inanamıyordu. En büyük ihanetin en güvendiği yerden geldiğini düşünürken arabasını gecenin karanlığında bilinmeyene doğru sürdü.
......
Ekin banyoda, duvar kenarında kıvrılmış vaziyette ne kadar kaldığını bilmiyordu. Birden olduğu yerde doğruldu. Aklına cep telefonuna bakmak geldiği için ayağa kalktı. Başı dönüyordu. Duvara tutunup biraz soluklandıktan sonra cep telefonunu bıraktığı yere doğru yürümeye başladı. Ara ara bir yerlere dayanmak zorunda hissediyordu kendini.
Eline telefonunu aldığında kapalı olduğunu gördü. Niye kapalı olduğunu, neden kapattığını düşündü ama aklı o kadar karışıktı ki neyi, ne zaman yaptığını bile hatırlayamıyordu. Telefonunu açtığında şarjının çok az kaldığını gördü. Şarj aletinin yatak odasında olduğunu hatırlayınca içi bir tuhaf oldu.
Sadece ikisine ait olan oda şimdi farklı geliyordu gözüne. O odaya girmeye hakkı yokmuş gibi geliyordu. Odanın ışığını bile yakmadan sadece koridordan gelen ışık yardımıyla avucunun içi gibi bildiği odada ilerledi.Yatağının başucunda prize takılı bekleyen şarj aletini telefonunun yan tarafına soktuğunda telefonunun ekranı aydınlanınca ikisinin de kocaman gülümseyerek poz verdiği çerçevedeki fotoğraflarını gördü. İçi parçalandı tekrar ve yeniden ağlamaya başladı. Gözyaşlarını silmeye çalışırken kocasını bir kez daha boşuna aradı.Yastığa gömülüp Sarp’ın sinmiş kokusunu içine çeke çeke ağlamaya devam etti. Aradan geçen saatlerden sonra iyice yorgun düşen Ekin kâbus dolu bir uykuya kendini bıraktı.
......
Uzun süre araba kullandığı için yorgun olması gerekiyordu ama bunun farkına varamayacak kadar aklı doluydu. Gece bir nebze uyumadığının bile farkında değildi. Hâlâ arabasının içinde duruyordu. Dakikalardır boşluğa donuk bir şekilde kıpırdamadan bakıyordu. Yan koltukta kapalı duran telefonunu eline aldı. Göz ucuyla önce arabasının saatine baktı. Saatin öğleye yaklaştığını gördükten sonra bir süre elindeki telefona baktı. Telefonunu açıp hızlı arama tuşlarından birine kaydettiği sekreterinin cep telefonunu aradı.
Sekreterinin çok bekletmeden telefonu cevaplamasına hiç şaşırmadı nedense. Kriz durumlarında hafta sonu tatillerinin gerçek tatil olmayacağını bilecek kadar tecrübeliydi sekreteri ne de olsa. Lafı hiç dolandırmaya gerek görmeden hemen konuya girdi.
“Bana bir kişinin bilgilerini bulmanı istiyorum. Adını ve çalıştığı üniversiteyi biliyorum. Bu kişi hakkında bulabileceğin ne kadar çok bilgi varsa bul ve yarın sabah erkenden bana bulduklarını haber ver.” Sarp, Erdem hakkında sekreterinin işine yarayacak tüm bilgileri sıraladıktan sonra “Uçak biletindeki ismi de değiştirmeni istiyorum.” diye direktif vermeye devam etti. Söyleyecekleri bittiğinde sekreterine kuru bir teşekkür etti ve lafı daha fazla uzatmadan telefonu kapattı.
......
“Çok tuhaf, ne Ekin ne de Sarp... İkisi de cevap vermiyor.” Mehmet karısının kendi kendine söylediklerini duyunca bir kaşını kaldırdı. Birlikte geriye dönmeden önce valizlerini topluyorlardı. Berna hafta sonu bitmeden hep beraber bir yerlere gitmeyi teklif edeceğini söylediğinde Mehmet’in “hayır” deme şansı pek yoktu.
“Belki sinemaya filan gitmişlerdir.”
“Belki...” dedi Berna, sesinde yine de ikna olmadığını belirten bir ton vardı. “Yelda’yı tekrar arayayım o zaman. Zaten o da gönülsüzdü. Sonraya ertelememizi söyleyeyim.” diye devam etti Berna. Acemice topladığı valizi kapamaya uğraşan Mehmet neye “hı hı” dediğini bilmeden başını sallayarak onay verdi.
Yelda’yı arayıp planların tekrar değiştiğini haber veren Berna sona kalan birkaç parça eşyasını da valize koyup valizini kapattı. Berna’nın valizinin kolayca kapandığını seyreden Mehmet gözlerine inanmaz bir şekilde başını iki yana salladı.
“Hiç olmazsa yarın Yelda’yla yeni mısır ekmeği hamuru için tarif alacağımız biriyle buluşacağımızı öğrendim. O kadar telefon görüşmesini boşa yapmamış oldum.” diye söylerken elindeki valizi arabaya taşıması için Mehmet’e verdi.
“Feyzo Baba bulmuş kadını. Acaba bekâr ya da dul mudur?” Mehmet tam kapıdan çıkarken karısının dediğini duyunca aniden durdu. Hemen arkasında onu takip etmekte olan Berna az daha Mehmet’e çarpıyordu.
“Sakın, Berna! Sakın aklından bile geçireyim deme!”
“Ne demek şimdi bu?”
“Ne düşündüğünü biliyorum, Berna. Aklından bile geçirme.”
“Bir şey demedim ki!”
“Seni tanıyorum ve Feyzo Baba’yı rahat bırak. O, olduğu gibi kalsın. İnan bana onun için bir şey yapman gerekmiyor.”
“Ay, tamam! Sana da bir laf etmeye gelmiyor. Sarp’la ikiniz her istediğinizde yanına koşabilesiniz diye adam ömrü boyunca yalnız kalacak, anlaşılan!” Arkasını dönüp giden karısının arkasından şaşkın gözlerle bakakalan Mehmet gülümsemekten de kendini alamıyordu. İçeriden vedalaşma seslerini duyan Mehmet elindeki valizleri arabaya bir an önce koyup karısına katılmak için aceleyle bahçeye çıktı.
......
Haftanın ilk gününde insanlar mesailerine yetişmenin telaşındayken Ekin’in okuduğu üniversitenin giriş kapısının yakınlarında arabanın içindeki bir figür dikkati çekiyordu. Kirli sakalı ve mor göz halkaları oldukça ürkütücü bir duruş veriyordu adama. Gözlerini kırpmadan kapıdan girenleri seyrediyordu. Aradığı kişinin kapıdan içeri girdiğini görünce arabasından ok gibi fırladı ve koşar adımlarla hedefindeki kişiyi takip etmeye başladı.
Omzunun çekilmesiyle az daha dengesini kaybedip düşeyazan Erdem karşısında Sarp’ı görünce nedense hiç şaşırmadı. Yarım ağızla yapmacık bir şekilde gülümseyerek “Dur tahmin edeyim, intikam almak için geldin.” dediğinde Sarp yumruğunu o kadar sıkmıştı ki parmaklarının oynak yerleri beyaz kesilmişti.
“Ben de karının ne kadar çabuk vicdanına yenileceğini merak ediyordum.”
“Senin gibileri iyi tanırım. Birine bağlanmaktan ödün kopuyor, değil mi? Evli kadınlara göz koymanı neyle açıklıyorsun? Olabilecek en klişe açıklamayla mı? Evli kadınların baş ağrıtmadıklarını mı söylüyorsun kendine ya da etrafındakilere?” Sarp konuşurken kontrolünü kaybetmemek için tüm enerjisini kullanıyordu.
“Biliyor musun, sekreterime seni nerede bulabileceğimi bulmasını söyledim ama senin gibi bir asalağı bulmam için başkasına ihtiyacım yokmuş. Buraya gelirken aklımdan binlerce senaryo geçiyordu ama senin gerçek yüzünü gördükten sonra hiçbirine gerek olmadığını gördüm. Sen zavallının birisin. Bir evlilik mikrobu olduğun belli! Adının anlamını bir nebze olsun bile dolduramayan bir asalaksın.” Erdem cevap vermek istiyordu ama Sarp’ın sesini yükseltmeye başlamasıyla geçenler onlara bakmaya başlayınca Erdem cevap veremeyeceğini anladı. Adının böyle bir olay yüzünden lekelenmesini istemiyordu. Eğer olay çıkarsa Sarp Teksoy’un üstün geleceğini gayet iyi biliyordu. Pragmatik bir adam olduğu için susmayı tercih etti. Sarp karşısındaki adamın suratına tükürmekten son anda cayıp arkasını dönüp gidiyordu ki son bir söz daha söylemezse rahat edemeyeceğini hissetti.
“Ha, bu arada, aramızda bir yanlış anlama olmaması için açık açık ifade edeyim. Değil karımla konuşmak, yanından geçecek olursan seni hadım ettiririm. İnan bana üç kuruş için bundan fazlasını yapacak o kadar çok maşa var ki aklın şaşar.” Erdem, Sarp’ın arkasından bakarken içinde fırtınalar kopuyordu. Acemice bir adım attığı için kendine çok kızgındı. Eğer her adımını iyi planlasaydı, aceleci davranmasaydı bunların hiçbiri başına gelmeyecekti. İnsan psikolojisini okumayı çok defa iyi başaramadığı için kendine küfrede küfrede mesaisine başlamak için arkasındaki binaya doğru yöneldi.
......
Kapıyı açtığında nasıl bir manzara ile karşılaşacağını bilmiyordu. İçerisinin havasız kaldığı belli oluyordu ve etraf da oldukça sessizdi. İki gün önce hazırladığı masanın olduğu gibi durduğunu gördü. İçi acıdı masayı ne hevesle hazırladığını düşününce. Duygusallığın yeri olmadığını kendine hatırlattıktan sonra ikinci kattaki yatak odasına doğru yöneldi.
Kapıyı açmak için elini uzattığında aralık olan kapıdan ağlama sesleri duydu. İçeri girdiğinde iki gün önce giydiği kıyafetlerle uyumakta olan Ekin’in uykusunda ağladığını gördü. Onu o halde gören Sarp’ın yüreği parçalandı. Yanına kadar yaklaşıp elini karısının yanağına doğru uzattı ama dokunmasına ramak kala geri çekti. Bir şeyler onu engelledi. Sessizce gardırobundan birkaç kıyafet çıkardı. Kıyafetleri sessizce yatağın kenarına koydu. Valizlerin nerede olduğunu düşündü bir süre. Valizlerin yerini değiştirmişti Ekin. Yatağın altında olduğunu hatırlayınca uzanıp sıklıkla kullandığı valizi çıkardı. O sırada telefonu çalmaya başladı. Aceleyle telefona cevap verdi ama Ekin uyanmıştı bile.
“Efendim?... Anlaşıldı... Önemi yok, Berlin aktarmalı da olur. Berlin’e first class uçmasam da olur ama Washington’a kadar first class uçacağımdan emin ol.” Sarp belki de Ekin’in gittiğini duymasını istemişti. Ondan uzaklaştığını iyice anlamasını istemişti.
Ekin ise telefon çalınca kendi telefonu sanmıştı ama Sarp’ın sesini duyunca önce şaşırmış, sonra umutlanmış, en sonunda da Sarp’ın söylediklerini duyunca yıkılmıştı. Bir şeyler söylemek istedi ama iki gündür yemek yemediği için halsizdi. Yorgundu ve berbat görünüyordu. Üzerindeki kıyafetleri bile çıkarmamıştı. Sarp çekip gittikten sonra canı hiçbir şey yapmak istememişti. Elinden sadece ağlamak ve ardından ağlamaktan yorgun düşünce de uyumak gelmişti. Sarp’ın telefonunu kapattıktan sonra kendisine göz ucuyla baktığını gördü. Aklından ne kadar berbat göründüğü geçti Ekin’in.
“Duyduğun gibi ben gidiyorum. Herkes bunun iş için olduğunu sanıyor ama ikimiz de asıl sebebin başka olduğunu biliyoruz.” dedi Sarp, eşyalarını valize gelişigüzel koyarken Ekin’le göz kontağı kurmamaya özen gösteriyordu. Valizi kapatıp eline aldı ve kapıya doğru yöneldi. Çıkarken kapıyı kapatıyordu ki durdu ve omzunun üzerinden Ekin’e doğru konuştu.
“Gelip gelm... Ne zaman geleceğimi bilmiyorum. Dönmemi boşuna bekleme.”
Kapıyı çektiği gibi gitti. Dört buçuk yıllık evliliğin ardından bugünü yaşayacağını hiç düşünmemişti. Şimdi de karısından uzaklaşıyordu. Görünüşte iş krizini çözmek için gidiyordu ama asıl sebep işteki krizin sebep olduğu evlilik krizinden ve ihanetin çirkin yüzünden kaçmak istemesiydi.
Gergin günlerden sonra gergin gece de sona ermişti. Çoğunluğu uykusuz ve uzun bir gece, kararını tekrar tekrar gözden geçirmesine yardımcı olmuştu. Geri dönüşü olmayan noktaya varmıştı. Bir adım daha atacak ve kökten çözecekti olası problemi. Yapması gerekeni ve neden yapması gerektiğini iyi biliyordu. Zaten bu sebepten son zamanlarda sevdiği kadınla arasında esen soğuk rüzgârlara aldırış etmeden doğru bildiğini yapmaya kararlıydı. Hâlâ uyumakta olan karısına döndü ve öpüp öpmemesinin kararsızlığını yaşadı bir süre. Uyandırma riskini göze almadığı için sessizce çıkmaya karar verdi.
...
Hâlâ odada olduğunu seziyordu ama uyanmış olduğunu belli etmemeye kararlıydı. Bir şeyler döndüğünü biliyordu ve ne olduğunu bulmaya kararlıydı. Yatak odasında iğne atılsa duyulacak kadar sessizlik vardı ama yine de kocasının tam olarak nerede durduğunu tahmin edebiliyordu. Gözlerine ihtiyacı yoktu bunu anlamak için.
Serkan odadan çıkar çıkmaz gözlerini açtı. Birkaç gündür yapacaklarını planlıyordu. Son zamanlarda Serkan’dan iyice şüphelenmeye başlamıştı ve artık Berna’nın telkinleri bile işe yaramıyordu. Er geç bu işin köküne inecek ve Serkan’la yüzleşecekti. Serkan’ı suçüstü yakaladığı zaman canına okuyacaktı.
Aceleyle yataktan çıktı ve hızlıdan giyinmeye başladı. O sırada da Berna’yı aramaya çalışıyordu. Birkaç çalıştan sonra Berna telefonunu açtığında sesi uykulu geliyordu. Bir elinde telefonu bir elinde üzerine geçirmeye çalıştığı kıyafetleri ile şekilden şekle giren Yelda sonunda bluetooth kulaklığını taktı ve Berna’yı hâlâ uyanmadığı için azarlamaya başladı. Ardından da, Ekin’i arayıp ona da haber vermesini istedi.
Odadan sessizce çıkarken Serkan’ın kahvaltı yapmak için oyalanmış olmasını diliyordu içinden. Ancak mutfakta kimseyi göremeyince iyice şüphesi arttı. Bir kahvaltıyı bile atlamayan adam mutfağa uğramadan çıkmıştı. Koşar adımlarla bahçeye çıktığında Serkan’ın arabasının içinde motorun ısınmasını beklediğini gördü. O zaman şubat soğuğunu iyice yüzünde hisseden Yelda paltosunun iki yakasını birbirine yaklaştırıp biraz ısınmaya çalıştı. O sırada da Serkan’ın kendisini görmesini engellemek için dikkatlice hareket ediyordu. Kahvaltı etme alışkanlığından şaşmış olsa bile arabanın motorunu biraz olsun ısıtmadan yola çıkmama alışkanlığından şaşmamıştı eşi.
......
Ekin, Berna ile konuşmasını bitirdikten sonra sessiz evin duvarlarına baktı bir süre. Tablolar asılı olmasına rağmen ev boş duvarlardan oluşan bir zindan gibi geliyordu. Oysa Sarp’la olan son gerilimden beri her şey yolunda gibi görünüyordu. Sarp artık eve gelir gelmez çalışma odasına girmiyordu. Yarım saat kadar oyalanıyor ve ardından yine kendini evin artık Ekin’in en nefret ettiği odasına -çalışma odasına- atıyordu. Arada sırada odadan dışarı çıkmasına rağmen Ekin çok da memnun değildi bu durumdan. Hele ki sabahın altısında kocasının işe gitmek için evden çıkmaya hazırlandığını gördüğünde. Sarp açıklamıştı holdingin geleceğini tümden etkileyecek projesinin ne kadar çok çalışma saati gerektirdiğini ama Ekin hâlâ neden bu çalışmanın hepsini Sarp’ın yapması gerektiğini anlamıyordu.
Dersleri erken saatlerde değildi okulundaki son döneminde ve bu sebepten erken kalkması gerekmiyordu. Arada sırada Sarp’la birlikte kalkmaya yeltense de gerek saatin oldukça erken olması gerekse de kocasının ısrarıyla bundan vazgeçmişti. Oysa şimdi evin duvarlarına baktıkça kendini bir zindan odasında yapayalnız hissediyordu. Evin içi sıcak olmasına rağmen Ekin ürperince kendini sarmalayıp ellerini kollarına aşağı yukarı sürterek üzerindeki ürpertiyi atmaya çalıştı. Yeniden çalmaya başlayan telefonuyla Yelda ve Berna’yı sabırsızlandırdığını fark etti ve çıkmak üzere olduğunu söylemek üzere cep telefonunu eline aldı ancak arayan ne Berna ne de Yelda’ydı.
Erdem’in aradığını görünce önce şaşırdı ama sonra ona beraber kahvaltı yapma sözü verdiğini hatırladı. Bu kahvaltı tamamen aklından çıkmıştı.
“Kusura bakma Erdem, tamamen aklımdan çıkmış başka bir işim olduğu. Serpil’e de özürlerimi ilet.” dediğinde Erdem’in canı sıkılmıştı ama bozuntuya vermedi.
“Serpil ne kadar kızdı bana?” diye sordu Ekin.
“Kızmadı, merak etme. Kafaya takmamanı söylüyor.” diye cevapladığında Erdem’in yanında kimsecikler yoktu.
......
Berna, Ekin’i almak için gittiğinde Yelda eşini takip etmeye devam ediyordu. Serkan holding binasına vardığında içeride çok kalmayacağını biliyordu Yelda.Serkan mutlaka yeniden dışarı çıkacaktı çünkü evlilikleri süresince onu ayaküstü kahvaltı yapmamaya alıştırmıştı ve şimdi onu zorlasa da iş yerinde poğaça-çay ile kahvaltı yaptıramazdı. Nitekim on beş dakika geçmeden Serkan’ın dışarı çıktığını gördü.
Hemen telefonla Berna’yı aradı ve nerede olduklarını sordu. İki koldan Serkan’ı takip edecekleri planını gerek olmadığı halde bir kere daha anlattı. Ancak o sırada Serkan Yelda’nın arabasını fark etti ve ona doğru yürümeye başladı. Oldukça şaşkın ve bir o kadar da telaşlı görünen Serkan Yelda’ya soran gözlerle bakıyordu.
“Ne o, bir yere mi gidiyordun Serkan?” diye sordu Yelda.
“Bir işim vardı da, bir süreliğine çıkmam gerekti.”Yelda şüphe dolu bakışlar atarken Serkan “Senin ne işin var burada?” diye sordu. Bir şeyler uydurması gerektiğini bilen Yelda aklına gelen ilk yalanı söyledi:
“Bizim yeni restoranın muhasebe kayıtlarını holdingin muhasebe servisi hallediyor ya onun için gelmem gerekti. Erkenden onu halledeyim istedim.” Serkan bu cevabı biraz tuhaf bulsa da üzerinde fazla durmak istemedi. Vasektomi operasyonu için bir an önce hastaneye gitmesi gerekiyordu.
“Peki, kolay gelsin sana. Benim gitmem lazım. Daha sonra görüşürüz hayatım.” diyen Serkan’a Yelda imalı bir şekilde “Görüşürüz.” diyerek cevap verdi. Serkan arabasına doğru giderken de Berna’yı yeniden arayıp nerede olduklarını sordu. Serkan’ı suçüstü yakalamak istiyorlarsa onu gözden kaçıramazlardı. İki sokak ötede olduklarını öğrenince de derin bir nefes aldı ve ne yapmaları gerektiğini bir kere daha anlattı.
......
Ekin sıklıkla gelen telefonlara Berna’nın verdiği cevaplara bakıp kalkıştıkların işin absürtlüğüne için için gülüyordu. Bıkkın bir şekilde telefonu kapatan Berna’ya dönüp “Ne yaptığımızın farkında mısın? Serkan’ı takip edip güya Yelda’yı kiminle aldattığını bulacağız. Sen gerçekten Serkan’ın böyle bir işe kalkışabileceğine inanıyor musun?” diye sordu.
“Saçmalama, elbette inanmıyorum ama Yelda’nın paranoyalarıyla tüm gün uğraşan sen değilsin. Kaç defa boşuna kuruntu yaptığını anlattım ama o kadar inanmış ki Serkan’ın başka biriyle ilişkisi olduğuna Nuh diyor, peygamber demiyor. Mecburen bu gülünç işe kalkışıyorum ve inan bana bunu kendi başıma yapacak halim yoktu, hepimiz bu rezilliğin bir parçası olacağız ki kimse suçsuz olmasın.”
“Bence de Serkan hayatta öyle bir şey yapmaz. Yelda’nın sözünden çıkmaya korkan birinin onu nasıl aldatabileceğini düşünüyor, anlamıyorum.”
“Ekin, sanki ben bunu söylemedim mi? Ona göre asıl öylelerinden korkacakmışız. Hem Sarp’la Serkan’ın evlenmeden önceki yaşantılarını nasıl unutabilirmişiz? İnsan değişmiş gibi görünse de 7’sinde neyse 70’inde de oymuş.” Ekin, eşinin adını duyunca biraz gerildiğini hissetti ve bu ona daha da acı verdi. Önceden -çok da değil- Sarp’ın adını duymak mutlu olmasına yetiyordu. Oysa şimdi?... Evlilik aşkı gerçekten de öldürüyor muydu?
......
Sarp elinde birkaç dosya holding koridorlarında ilerlerken bir yandan dosyaların içeriğini incelemeye, diğer yandan da birilerine veya bir yerlere çarpmamak için önüne bakmaya çalışıyordu. Bu şekilde Serkan’ın odasının yanına geldiğinde sekreterinin etrafta olmadığını görünce odanın kapısını çalıp içeri girdi. Serkan’ın da etrafta olmadığını görünce biraz canı sıkıldı. Odadan dışarı çıktığında sekreterin koşarak masasının başına gelmekte olduğunu görünce sabırsız bir şekilde onu beklediğini belli etmekten çekinmeden olduğu yerde dikildi. Serkan’ın sekreteri nefes nefese yanına geldiğinde fazla sert olmasa da soğuk bir ifadeyle “Serkan nerede?” diye sordu.
“Bilmiyorum, efendim. Sabah geldikten sonra çok kısa süre kaldı ve sonra çıktı. Çıkarken de bugünkü tüm randevularını iptal etmemi istedi.”
“Hemen onu ara ve onunla konuşmak istediğimi ilet. Acilen konuşmamız gereken bir konu var.” diye direktifte bulunduktan sonra iğneleyici bir ses tonuyla “Dedikodu için de öğle tatilini bekle.” dedi.
“Özür dilerim, efendim. Bir daha olmaz.” diyen sekreterin yüzüne kısa bir bakış atıp tam ayrılmak üzereydi ki sekreterin kem küm etmekte olduğunu gördü. Sabrı gerçekten taşıyordu. “Ne var?” diye sorduğunda sekreterin stres seviyesi iyice artmıştı.
“Serkan Bey cep telefonunun kapalı olacağını söyledi, efendim. Bu sebepten...”
“Tamam, tamam. Anlaşıldı, ondan bana hayır yok bugün.” diye söylendi Sarp.
Sarp kendi odasına doğru ilerlerken Serkan’ın sekreteri “Bu adama ne oldu böyle son zamanlarda? Dünya tatlısı adamken şimdi sinir küpü biri oldu çıktı.” diye mırıldandı kendi kendine.
......
Serkan hastaneden içeri girdiğinde Mehmet’i danışma masasının yanında kendisini beklerken buldu. Refleksle saatine baktı ve geciktiğini fark etti.
“Kusura bakma Mehmet, geciktim. Sabah ofise uğrayıp tahlil sonuçlarımı almam gerekti. Sonra da trafik yüzünden iyice geciktim. Kaza olmuş galiba.”
“Önemli değil. Ben de konsültasyondaydım zaten, ancak inebildim aşağıya.” Mehmet, Serkan’ın Yelda ile konuşup konuşmadığını anlamak için “Yelda da seninle gelir diye düşünmüştüm.” diye konuştu. Serkan’ın sessiz kalması cevabını almaya yetmişti. Zaten daha dolaylı yoldan sormadan tahmin ettiği durum Serkan tarafından da onaylanınca sadece “Umarım sonradan sorun olmaz.” diye fısıldadı sessizce. İkisi operasyonu gerçekleştirecek doktorun odasına yöneldiler.
......
Ekin otomobilin içinde beklemekten bunalmıştı. Saatine baktığında derse gitmesi için ancak vaktinin kaldığını gördü.
“Berna, benim derse gitmem lazım. Seni bu büyük görevde yalnız bırakmak zorundayım. Ne dersin, Serkan buraya geldiğine göre Mehmet onun suç ortağı mı?” Berna imalı imalı bakmakla yetindi ama yine de kafasında soru işaretleri oluşmasına engel olamadı.
“Tamam, sen git, Ekin. Daha sonra haberleşiriz.”
Ekin okula gitmek için bir taksi çevirirken Berna’nın aklı düşüncelerle doluydu. Ekin’in şaka yollu takılmasını ciddiye aldığından değil ama Serkan’ın hastaneye gelmiş olmasından dolayı sabahtan beri ciddiye almadığı bu takip konusu üzerine düşünmeye başlamıştı. Aklına gelen ilk aldatma senaryosu içermeyen açıklama Serkan’ın hasta olabileceğiydi. Ne var ki Serkan’ı az çok tanıyordu. Biraz ateşi çıksa mızmızlanmaya başlar ve Yelda’nın burnundan getirirdi. Birden Berna’ya dank etti. Ya Serkan ölümcül hastalığa yakalanmışsa? Ya bunu Yelda’ya söylemek istemiyorsa? Böyle bir şey yapar mıydı acaba? Yani bu senaryo Serkan’ın tuhaf davranışlarını da açıklıyordu. Berna birden kendini bilmemesi gereken bir sırra dâhil olmuş gibi hissetti ve bunun ağırlığı ona fazla gelmeye başladı. Sürekli olarak kafasında oluşturduğu senaryonun yanlış olduğunu ispatlamaya çalışıyordu ama böyle durumlarda sıklıkla olduğu gibi yanlış olduğunu ispatlama çabası onu uydurduğu senaryoya daha da inanmaya itiyordu.
......
Her şey doktorun anlattığı gibi gelişmekteydi. Serkan otomatiğe bağlanmış gibi alışılmış soruları cevapladıktan sonra operasyon gerçekleşmişti ve Serkan hissettiği o garip duyguyu içinden atmaya çalışıyordu çünkü adını koyamadığı bu duygu aklının derinlerindeki şüphe kırıntılarını yüzeye çekmeye çalışıyordu. Bilinçaltı denizinin derinlerinde yaşayan şüphe kırıntılarına şu an ihtiyacı yoktu. Yelda’nın ikinci bir hamilelikten sağ çıkması ihtimali zordu. İkizler doğduğunda doktorun söyledikleri aklındaydı. Bu riski ortadan kaldırmanın bir yolu da bu operasyondu. Doğruyu yapıyordu. Yeldasız bir hayatı düşünemediğine göre...
......
Berna boğazına bir şeylerin düğümlendiğini hissetti. İş ortağına, daha da önemlisi, dostuna yalan söylüyordu. Serkan’ın aldatmadığına emindi. Hiç olmazsa o konuda yalan söylemiyor oluşu biraz teselli oluyordu ama ya asıl haber? Serkan’ın ciddi bir hastalığının olabileceği? Olduğu?... Mehmet’ten öğrenmeyi deneyebilirdi ama boşa kürek çekeceğini biliyordu. Aradan geçen senelere rağmen hastaların kimlikleri hakkında ketum olmaya devam ediyordu. Karısına bile! Birden Mehmet’in bu özelliğine sinirlendi. Berna akşama basit bir sebepten kavga çıkacağı hissine kapıldı. Neyse ki bu küçük kavgalar ne onu ne de Mehmet’i etkiliyordu. Aralarındaki karı-koca ilişkisi bu basit kavgalara karşı korumalıydı.
“Eminsin, değil mi Berna? Bak, yalan söyleme sakın.”
“Yelda! Bu konuda niye yalan söyleyeyim?” diyen Berna aklından “Başka bir konu olsa belki…” diye ekledi.
......
Serkan holdinge döndükten sonra masasının başında kendisini bekleyen bir dizi dosya buldu. İçeriklerine hızlıdan bakınca gözlerine inanamadı. Sarp’ın S&S ile iş anlaşması yapabilmek amacıyla tüm büyük anlaşmaları feshettiğini gördü. Ondan beklemesini istemişti. S&S ile yapılacak iş yerine ticari filolarını genişletebileceklerini söylemişti ama görünen o ki Sarp yine bildiğini okumaktan geri kalmamıştı.
Hışımla odasından çıkıp Sarp’ın odasına doğru ilerledi. Sarp’ın sekreterine bakma gereği bile hissetmeden içeriye daldı. Oysa onun bunları yapmaması gerekiyordu. Evde hareket etmeden dinleniyor olmalıydı. Canının yanmaya başladığını hissetmesine rağmen dişini sıktı ve Sarp’ın karşısına dikildi. Sarp önüne atılan dosyalara baktıktan sonra “Ee? Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
“Sarp! Bekleyeceğini söylemiştin. Benden alternatif hareket planı çıkarmamı istemiştin. Haberim bile olmadan S&S’le çalışabilmek için bütün büyük anlaşmalarımızı feshetmişsin.” Sarp’ın uzun çalışma saatleri ve stres yüzünden yıpranmış olan sinirleri bunu kaldırmakta zorlanıyordu. Serkan’ın ses tonundan aşağı kalmayan bir sertlikte cevap verdi:
“Eğer buralarda olsaydın bugün senden durum raporu alabilirdik. Sabah çıkmışsın, sonrasında senden haber almak mümkün olmadı. Cep telefonun da kapalı... Bugün için bir cevap vermemiz gerekiyordu S&S’e! Bugün! Seni bekleseydik bu fırsat elimizden kaçacaktı!”
“Sarp, riskin ne kadar büyük olduğunu görmüyor musun? Amerika yeni düzenlemeler getiriyor bu tür ticari ortaklıklara. Bizi de etkileyebilir bu.”
“Etkileyebilir, etkiler değil. Risk almazsak büyüyemeyiz. Senin ticari filoyu genişletmek için önereceklerin için bile ne kadar bekledik ama senden bir sonuç çıkmadı.” Serkan acısı iyice artmaya başladığı için bu tartışmaya daha fazla devam edemeyeceğini fark edince “Dediğin gibi olsun, Sarp. Umarım korktuğumuz başımıza gelmez.” dedi ve eve gitmek için çıktı.
.......
Ekin geç saatte olan seçmeli dersinden çıkınca Serpil'i görmek için kantine gitti. Serpil'i bir gazetenin bulmacasını çözerken bulduğuna hiç şaşırmadı. Serpil'in sıklıkla tercih ettiği "tek başına" eğlencelerinden biriydi bu. Selam bile vermeden "Sabah kahvaltıyı unuttuğum için kusura bakma canım." dedi. Bulmaca çözmeye dalmış olan Serpil Ekin'in sesini duyunca korkuyla yerinden sıçradı. "Ödümü kopardın Ekin!" diye beklenen tepkiyi verdi. "Pardon canım ya, korkutmak istemedim." "Önemli değil. Sen ne diyordun?" "Kahvaltıyı unuttum ya bu sabah. Başka işim çıkınca gelemedim. Erdem'le ikinizi yüzüstü bırakmış oldum." Serpil'in ne olduğunu anlaması için daha fazlasını duymasına gerek yoktu. Erdem yine onun adını kullanarak Ekin'i bir yere davet etmişti. Ekin kahvaltıya gelseydi Erdem'in uygun bir açıklaması olacağına emindi bahsi geçen üçüncü kişinin neden ortalıkta görünmediğine dair. Birkaç gün önce Erdem’in ağzından çıkan sözleri hatırladı. “Ekin’in ne kadar güzel olduğunu görmüyor musun?” diye sormuştu. Evlilik denen kavramı ne kadar çok sevdiğini de eklemişti çünkü ona göre evlilik dışı ilişkilerin tarafları sır tutar hale getirdiğini söylemişti. Serpil’in canı sıkıldı, bu, tesadüf sonucu öğrendiğine. Farkında olmadan yine alt dudağının sağ tarafını ısırmaya başladı başını önüne eğdiğinde. Ekin ise bu sessizliği başka yorumladı.
“Küs müyüz?”
“Saçmalama Ekin. Kesinlikle küs olduğumuz yok.”
“Ne bileyim, birden sessizleştin de... Bizim oralarda bu hayra alamet değildir.” Ekin işi şakaya vurarak ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Serpil zorla da olsa gülümseyerek “Merak etme canım, küsmedim.” dedi ve “Sadece bir soruyu cevaplayamadım şu lanet olasıca bulmacada.” diye ekledi hâlâ aklında Erdem’in sözleri varken.
“Ne, belki ben biliyorumdur...”
“İri yarı, kırıcı, asık suratlı kimse... Yedi harfli ve ikinci harfi ‘z’...”
Ekin ile ikisi bir süre uğraştıktan sonra diğer sorulara geçtiler. Saatin nasıl geçtiğini oldukça geç fark eden Ekin eve geç kaldığını anlayınca aceleyle toparlanırken Serpil bir süre kantinde oturanları inceledi. Ekin’e çözemediğini söylediği soruya gözü takıldı. Yabancılaştırmayı tercih ettiği o duygular Serpil’i bunaltmaya başlamıştı. Su altından nefessiz kalan birinin azıcık da olsa nefes almayı istemesi gibi o da vicdanını biraz rahatlatmak istiyordu. Eğer vicdanı nefes almazsa boğulacağından emindi. Ekin sandalyenin kenarına astığı çantasını almak için uzandığında Serpil vicdanına o nefesi aldırmaya karar vermişti bile. Elini Ekin’in elinin üzerine koyup merakla kendisine bakmaya başlamış olan arkadaşına “Birine inanma konusunda dikkatli ol Ekin!” dedi. Ekin uyarının anlamını çözmeye çalışırken Serpil devam etti:
“Erdem belki de senin sandığın gibi birisi değildir.” Ekin kalıp bu konuyu tartışmak isterdi ama çıkması gerekiyordu. Yine de son haftalarda daha iyi tanımaya başladığı Erdem’in bu şekilde suçlanmasına kayıtsız kalacak değildi.
“Ne demek istediğini anlamıyorum Serpil ama düşündüğüm şeyi kastediyorsan hiç devam etme. Birinin arkasından bu şekilde konuşman hiç hoş değil. Kalıp bu konuyu detaylı tartışmak isterdim ama gerçekten geç kaldım, çıkmam lazım. Görüşürüz...”
Serpil Ekin’in ardından bir süre bakakaldı. Bakışlarını kantinin kapısından önündeki bulmacaya çevirdiğinde bakışları Ekin’in geldiği sırada çözmek üzere olduğu sorunun üzerine odaklandı. Sorunun cevabını biliyordu ama aklını kurcalayan gerçek sebebi, Erdem’in hoşa gitmeyecek sözlerini Ekin’e söyleyemeyeceği için sorunun cevabını bilmediği yalanını uydurmuştu. “Aznavur... Cevap, aznavurdu.” diye fısıldadı ve Ekin’e yalan söylemesine neden olan Erdem’le niye arkadaşlık ettiğini sordu kendine. Refleksle sol kolundaki erkek bilekliğine giden sağ eli cevabını vermişti. Yüzünü acı kaplayan Serpil “Artık boş vermek daha çok güçleşiyor.” diye içinden geçirdi.
......
Ekin eve vardığında Sarp’ı kendisini beklerken bulacağına emindi ama evin ışıklarının kapalı olduğunu fark edince şaşırmaktan kendini alamadı. İçeri girip üzerindekileri çıkarırken Sarp’ın kapıdan içeri girdiğini duydu. Saatin ne kadar geç olduğunu fark edince yüzünü ekşitmişti bile ama kendisi de geç geldiği için sesini çıkarmadı. Sarp, “Sen de yeni mi geldin?” diye sorarken yaklaşıp Ekin’in yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Ekin soğuk bir sesle Serpil’le kantinde bulmaca çözmeye daldığını söyleyince Sarp şansını zorlamaması gerektiğini anladı. İçinden bir ses bu soğukluğun sebebinin geç kalması olduğunu söylüyordu.
Karı-koca karşılıklı olarak oturma odasındaki yerlerini aldıklarında Ekin’in elinde kitabı vardı. Sarp da biraz televizyon seyretmeye karar verdi. Kanallar arasında dolaşırken ekonomi programlarından birine denk gelince durdu. Ekin göz ucuyla Sarp’ın ne seyrettiğine baktı. Bir ekonomi programı seyrettiği görünce daha fazla dayanamayacağını anladı ve elindeki kitabı yanına bırakıp Sarp’a doğru bakmaya başladı.
“Sarp? Ne oluyor bize? İkimize?...” Sarp bu sorunun durup dururken nereden çıktığını anlamaya çalıştığı için Ekin’e şaşkın şaşkın bakıyordu.
“Anlamadım, nasıl ne oluyor bize?”
“Yani demek istediğim, sen değiştin. Ne oldu sana?” Sarp bu soruyu Ekin’den de duymayı hiç beklemiyordu. Seneler öncesinde defalarca duyduğu bir soruydu bu. Kaç kız arkadaşının değiştiğini söyleyip onu sorgulamaya kalkıştığını hatırlayamıyordu bile. İşin gerçeği sormayan kız arkadaşı olduğundan emin değildi. Geçmişindeki kadınlardan hep ayrı tuttuğu ve gördüğü Ekin’den böyle bir soru duymak Sarp’ı boş yerinden yakalamıştı.
“Bana bir şey olduğu yok Ekin.”
“Yok mu?” diye sorarken Ekin’in sesi yükselmişti. “Bizim, ikimizin bir hayatı vardı Sarp! Dışarı çıkardık, beraber vakit geçirirdik. Sabahları geç saate kadar yataktan çıkmadığımız çok olurdu. Geçen yazın sonundan beri seni ancak uyumak için yatağa geldiğinde görüyorum. Eve geç geliyorsun ve hemen çalışma odana kapanıyorsun. Hafta sonları bile çalıştığın oluyor. Bana bir şey olmadığını söyleme çünkü bir şeyler var. Değişen bir şeyler...”
Sarp suçlar tonda söylenen sözler karşısında sesini yükseltmemek için kendini zor tutuyordu. Sesini yükseltirse tartışmanın büyüyeceğinin, ikisinin de birbirini kıracak sözler sarf edeceğinin farkındaydı. Özellikle de kendinin.
“Neden bu kadar çalıştığımı biliyorsun Ekin...” diye karşılık verdi elinden geldiği kadar sakin bir ses tonuyla.
“Biliyor muyum? Ben hiç de emin değilim.”
“Ekin, babam kucağıma holding yönetimini bıraktığından beri sorumluluklarım ne kadar arttı, sen de biliyorsun.” Bu defa sesi az önceki kadar sakin çıkmamıştı.
“Sarp! Orhan Bey’in de ne kadar çalıştığını hatırlıyorum. Hatırlarsan evlendikten sonra bir sene aynı çatı altında yaşadık. Emin ol Feryal Anne Orhan Bey’i geceden geceye görmüyordu.” Ekin içindekileri boşaltmaya başlamıştı ama Sarp bu tartışmaya daha fazla devam edemeyeceğini hissediyordu.
“Haklısın Ekin. Seni ne kadar çok ihmal ettiğimi biliyorum ama hepsi geride kaldı. Bugün çok büyük bir işe imza attık. Artık eskisi kadar çok çalışmam gerekmeyecek. Sana söz veriyorum. Sabahları beraber kahvaltı edeceğiz, akşamları beraber yemek yiyeceğiz ve eve gelir gelmez çalışma odasına kapanmayacağım.” Ekin inanıp inanmaması gerektiğine emin olamıyordu. Zorla da olsa Sarp’ın verdiği sözde samimi olduğuna kendini ikna etti. Yine de “Söz mü?” diye sorarak onay almaktan kendini alamadı.
Birbirlerine bir süre bakan Ekin’le Sarp anlaşmışçasına yerlerinden kalkıp birbirlerine doğru yürüdü. Dudakları birbirine değdiğinde ikisi de bu şekilde tutkuyla öpüşmeyi ne kadar özlediklerini fark ettiler. Sarp Ekin’in kıyafetlerini çıkarmaya yeltendi ama daha fazla uğraşamayıp daha da bir tutkuyla Ekin’i öperken karısını daha sıkı kollarının arasına aldı. Ekin onu biraz kendinden uzaklaştırıp Sarp’ın gömleğinin düğmelerini açmayı denedi ama pek de başarılı olamadı. Bunun üzerine Sarp düğmeleri açma gereği bile hissetmeden üzerindeki gömleği yırtarcasına üzerinden çıkardı. Ekin, Sarp’ın arzulu halini gördükçe daha da heyecanlanıyordu. Soluk alışları hızlanmış bir şekilde Sarp’ın kulağına eğilip davetkâr bir ses tonuyla “Sona kalan çürük yumurta.” dedi ve yatak odasına gitmek için merdivenlere yöneldi. Sarp ani bir atakla önden giden Ekin’i yakaladığı gibi kucağına aldı ve “ O kadar kolay kazanmana izin vereceğimi düşünmedin herhalde.” dedi. Ekin, Sarp’ın kucağındayken kocasının gözlerinin içine bakarak “Bunu yapmayalı ne kadar oldu, biliyor musun?” diye sordu.
“21 gün 22 saat ve 20 dakika... Ama hey, kim sayıyor ki?”
….
Mehmet tüm yolculuk boyunca Berna’nın ısrarlarına karşı koymak zorunda kalmıştı. Berna, bütün hafta boyunca Serkan’ın hastanede ne aradığını öğrenmeye çalışmıştı. Bundan nasıl haberinin olduğunu sorduğunda ise Berna sorusunu cevaplamak yerine bunu elinde bir koz olarak tutmaya karar vermişti. Serkan olanların gizli kalmasını istemese bile hastalarının kimliklerini açık edecek şekilde asla konuşmayacağı için Berna’yı tatmin edecek bir cevap vermemişti. Nedense Berna birkaç saatlik araba yolculuğunu bir fırsat olarak görmüş Mehmet’in ağzından laf almak için yıldırma taktiği uygulamıştı. Eğer yolculuk biraz daha uzun sürseydi çıldırması işten bile değildi. Yine de karısını biraz da bu savaşçı özelliğinden dolayı seviyordu. Asla kendi istediğinden başka bir şeyin olmasını kabullenmiyor ve istediği olana kadar savaşıyordu. Yine de arabadan indiğinde dayısını gördüğüne hiç bu kadar sevinmemişti.
Mehmet dayısıyla kucaklaşmayı bırakırken Berna yan ağızla “Kurtulduğunu düşünme.” dedi. Mehmet daha önlerinde koca bir hafta sonu olduğunu düşününce dayanacak gücü bulmayı diledi. Karısı bir haçlı seferine çıkmıştı ve geri döndürene aşk olsundu. Berna’yı geride bırakıp annesinin ve yengesinin yanına giden Mehmet annesini uzun süredir ziyaret edememiş olduğu için nasıl özür dileyeceğini düşünüyordu. Bir de annesinin sağlık durumunu...
Annesi şehirden uzak bu yerde yaşamayı kendi seçmesine rağmen içinde hep bir eziklik vardı. Berna ise onu göz ucuyla izliyordu. Mehmet annesinin yanına gitti ve her zaman yaptığı gibi yan tarafından yaklaşıp kolunu annesinin omzuna attıktan sonra uzanıp yanağından öptü. Dayısı da onlara katılınca beşi birlikte içeri girdiler.
Bir süre havadan sudan bahsedildikten sonra Mehmet’le dayısı dışarı çıktılar. Evden çıkıp beraber yürümeye başladılar. Hava soğuk olmasına rağmen oldukça yavaş yürüyerek kahveye doğru gitmeye başladılar.
“Annen son zamanlarda daha iyi görünüyor.”
“Ama iyi değil, dayı. Elimden bir şey gelmiyor olması da beni kahrediyor. Kendimi sorumlu hissetmekten kurtulamıyorum.” Dayısı Mehmet’e doğru dönüp boğuk bir sesle “Sen bir de bana sor.” dedi.
“Babanla tanışmalarına sebep olan benim. Evleneceğini söylediği zaman ona arka çıkan da benim. Deden okulunu bitirmesini söylemişti ama üniversiteyi bırakıp evlenmek isteyince yine arka çıktım. Baban hepimizi aldattı. O kadar okul okumuş, iyi bir aileden gelen birinin öyle biri çıkması... Daha acısı olanı biteni fark ettiğimde ise anneni çekip almadım o cehennem çukurundan. Sen doğmuştun, bir aile yıkılmasın diye düşündüm. Oysa biricik kardeşim yavaş yavaş ölüme yaklaşıyormuş.” Mehmet dayısına tüm bu olanlarda onun suçu olmadığını söylemeyi istedi ama inanmadığı bir lafı dile getirmek istemedi. Annesinin başına gelenler için suçladığı çok kişi vardı ve bunlardan biri de dayısıydı. Onu çok sevmesine rağmen aklının derinliklerinde dayısına karşı bir kızgınlık besliyordu.
......
Gece olup da Berna ile Mehmet odalarında baş başa kaldıklarında Berna her ziyaretlerinde yaptığı gibi Mehmet’e nasıl olduğunu sordu. Mehmet genelde iyi olduğunu söyleyerek cevap verirdi ama bu defa cevap biraz farklıydı. Annesinin son zamanlardaki durgun halini hayra yoramıyordu.
“Bir şeyler ters gidiyor Berna. Hiç bu kadar sessiz geçmezdi hastalık. Mutlaka arada bir etrafındaki olanlara kendini kapatırdı. Dayım haftalardır durgun olduğunu ama hiç kriz yaşamadığını söylüyor.”
“Seni gördüğünde bana oldukça iyi göründü, Mehmet. Bu kadar kuruntu yapmanın sebebi nedenini açıklayamaman olmasın?” Mehmet bir süre düşündü ve Berna’ya hak vermek zorunda hissetti kendini. Belki de boşuna kuruntu ediyordu.
“Haklısın, belki de boşuna kuruntu yapıyorum. Hem Amerika’ya gidince hocalarımdan biriyle de görüşüp fikrini alacağım. Belki bir şeyler söyleyebilir.”
......
Sarp hafta boyunca kendini bulmaya başladığını hissediyordu. İşler yoluna giriyordu belki de. S&S ile yapılan anlaşmadan sonra huzur bulmuş gibiydi. Hâlâ yapılacak çok iş vardı ama hiç olmazsa işi işte bırakabiliyordu artık. Hafta sonunun ilk gününde birkaç saat holdinge uğraması gerekiyordu ve sonrasında sevgili karısıyla kararlaştırdıkları o baş başa geceyi yaşayabileceklerdi.
Odasına doğru ilerlerken sekreterinin masasının yanında duran faks makinesinde duran belge dikkatini çekti. Eline alıp baktığında gece yarısından sonra gelmiş olduğunu gördü ve gönderen numara olarak da S&S görünüyordu. Yazılanları okudukça gözlerine inanamadı. Okuduğu her satır, başından aşağı dökülen suların daha bir kaynar olmasına sebep oluyordu. Yasal düzenlemelerde yapılan değişiklikler dolayısıyla Teksoy Holding’in mali yükü arttığı için anlaşmayı karşılıklı olarak feshedebileceklerini belirten faks Sarp’a en çok korktuğu gelişmenin yaşandığını belirtiyordu. Amerikan Parlamentosu dış ülke merkezli şirketlerin Amerika’da yapacakları ticaret için konulan vergi oranını ciddi biçimde arttırıyordu. Amacın girişimci sermayenin merkezini ülke sınırları içinde tutmak olduğu belliydi. O ülke için iyi niyetli yapılmış çok ters bir düzenlemeydi.
Hemen odasına girdi ve sekreterini arayıp holdingin beyin takımını acil toplantı konusunda haberdar etmesini istedi. Apar topar toplantı karmaşasında Sarp’ın tek yapmaya çalıştığı sağduyusunu kaybetmemenin yollarını bulmaktı. Bir kriz durumunda o paniklerse herkes panikleyecekti.
......
Ekin sabırsızlanmaya başlamıştı. Sarp birkaç saat için olduğunu söyleyerek evden çıkmıştı ama birkaç saati aşalı çok olmuştu. Birkaç “birkaç saat”e yakın zaman geçmişti. Daha fazla dayanamadı ve Sarp’ı aramaya karar verdi.
Holding binasının büyük toplantı odasında herkes yaşanan son gelişme üzerine kafa yoruyordu. Feshedilmiş anlaşmaları yeniden yapma yoluna gidilebileceği gibi fikirler ortaya atılıyor ama risk faktörleri de göz önüne alındığında ortaya atılan hiçbir fikir istenilen çözüm gibi görünmüyordu. İşin daha kötüsü Sarp oradaki herkesin bakışlarında onu suçladıklarını görüyordu. Kimsenin ona açıkça bir söz söylediği yoktu. Bir haftadır ortalıkta görünmeyen Serkan bile sesini çıkarmamıştı ama en çok onun bakışları Sarp’ı rahatsız ediyordu. Sarp bu düşünceler içindeyken çalan telefonunun sesiyle irkildi.
Hızlı adımlarla toplantı odasının dışına çıktığında ciğerleri havasız kalmış birinin havaya kavuşması gibi rahatlamıştı. İçeride boğulduğunu hissediyordu. Telefonu açtığında Ekin nerede kaldığını soruyordu. Ancak Sarp’ın Ekin’le baş başa zaman geçirme lüksü yoktu. Planlarını değiştirmek zorunda olduklarını söylediğinde Ekin’in ne kadar kızdığını anlaması zor olmadı. Suratına kapanan telefon oldukça büyük bir ipucuydu.
Sarp’ın iş dolayısıyla yine yapmayı planladıkları işten cayması Ekin’i çılgına çevirmişti. Artık tahammül edebileceği nokta çoktan aşılmıştı. Hafta başında Sarp’ın verdiği sözü kelimesi kelimesine hatırlıyordu. Kızgınlıkla üzerine paltosunu aldı ve dışarı çıktı. O kadar kızgındı ki araba bile kullanabileceğinden emin değildi.
Bir taksiye binmek için evin yakınlarındaki durağa ilerlemeye başladığında hava kararmıştı bile. Berna’yı veya Yelda’yı aramak istedi ama Berna’nın kayınvalidesini ziyarette olduğunu, bu sebepten de Yelda’nın kafede tek başına yoğun olduğunu hatırladı. Şansına bir kere söylendikten sonra Serpil’i aramaya karar verdi ama başına sıklıkla geldiği üzere Serpil’in telefonu kapalıydı. Mesaj bile bırakmaya tenezzül etmeden telefonu kapattı. Sinirli bir şekilde nefes alırken hızlıdan telefonunun adres defterindeki isimleri gözden geçiriyordu. Erdem’e geldiğinde durdu. Kısa bir tereddütten sonra ona telefon etti ve Erdem’in bir barda olduğunu öğrenince onu beklemesini, oraya geleceğini söyleyip duraktaki taksilerden sırada olana bindi.
......
Feyzo Baba iki günlük sakalını sıvazladıktan sonra etrafı kesti. Yelda’yı arayan gözleri ona yardımcı olmayınca kafenin garsonlarından birine aradığı kişinin nerede olduğunu sordu.
Yelda mutfaktan çıkarken Feyzo Baba’nın garsonlardan biriyle konuştuğunu görünce kendisinin nerede olduğunu sorduğunu tahmin etmekte zorlanmadı. Hızlı adımlarla yanına yaklaşıp misafirini selamladı. Beraber ofisine yürürken hatır sorma faslını aradan çıkardılar. Asıl amaçları iş konuşmaktı. Bir süredir mısır unundan sandviç ekmeği yapmanın yollarını arıyorlardı. Berna iyi bir hamur tarifi aramaktaydı. Akıllarında daha yerel bir tat yakalamak vardı.
“Yelda kızım, bizim mahallede bir Karadenizli kadın varmış. Dediklerine göre herkes onun mısır ekmeğine bayılırmış. Şahsen ben hiç denemedim ama belki hamur tarifini alıp deneyebilirsiniz.”
“Bu çok iyi bir haber! Ne zaman bu kadınla görüşebiliriz?”
“Ne zaman istersiniz.”
“O zaman Pazartesi günü Berna da buradayken bahsettiğin hanımla görüşelim.”
Durduk yerde Feyzo Baba Yelda’ya nasıl olduğunu sordu. Yelda nereden geldiği belli olmayan soru karşısında afalladı bir an. Feyzo Baba yüzünde anlar bir gülümseme, Yelda’nın kafasında bir şeylerin olduğunu gördüğünü anlattıktan sonra hiç boşuna inkâr etmeye kalkışmamasını söyledi.
Yelda hâlâ kararsızdı ama Feyzo Baba’nın ısrarlı bakışları karşısında yapabileceği pek bir şey kalmayınca aklında olanları -olanı- anlatmaya başladı.
“Serkan... Sanırım beni aldatıyor. Son zamanlarda iyice tuhaflaştı ve benden uzak duruyor bir süredir.”
“Serkan’ın niye tuhaf davrandığını bilmiyorum ama emin ol, Yelda kızım, o çocuğun gözü senden başkasını görmüyor. Eğer biraz tanıyorsam onu, o dediğinin olmasının mümkün olma ihtimali yok.” Feyzo Baba da neredeyse Berna’nın sözlerinin aynısını söylüyordu ve Yelda artık neye inanacağını bilmiyordu.
......
Erdem barda içkisini yudumlarken gelen telefonla şaşırmıştı ama içeri giren Ekin’i gördüğünde ilk şaşkınlığının sönük kaldığını anladı. Ekin kızgın görünüyordu ve Erdem neye kızgın olduğundan emin değildi ama birkaç dakikalık konuşma işin iç yüzünü anlamasına yetmişti. Ardı ardına içkileri yudumlamakta olan Ekin’i durdurmaya bile yeltenmişti. Ancak Ekin’in sakinleşmeye niyeti yoktu.
Ekin başının dönmeye başladığını hissettiğinde yavaşlaması gerektiğini anladı. Elindeki kadehe bakarken Erdem’in gözleri parlamaktaydı. Ekin Sarp hakkındaki düş kırıklığını anlattıkça Erdem onu sakinleştirme kılığına bürünmüş körükle yangını ateşlemekteydi.
“Erkek sözü diye bir deyiş var, değil mi ama Erdem? Anlamadığım nasıl bu kadar çabuk sözünden dönebiliyor?”
“Niye onun farklı olmasını bekledin ki? Olmasını istemeni anlıyorum ama beklemen?... Değişim insanın doğasında olan bir kavram ve ne kadar farklı olmasını istesen de, onun öncelikleri de değişecekti. İnsan doğasına karşı koymak yerine kabullenmen gerekir.” Ekin’in bilinçaltına yavaş yavaş nifak tohumlarını sokmaya başladığını biliyordu. Gözlerinin önünde güzel kadının bir düşünce savaşı verdiğini görüyordu. Alkolün etkisiyle sağlıklı düşünemediği ortadaydı. Sahte bir ilgiyle oturduğu iskemleyi Ekin’in sol tarafına yaklaştırdı. Sessiz ve emin adımlarla Ekin’in kişisel alanına giriyordu. Ekin kadehin dibinde kalan içkiyi koca bir yudumda bitirmek için hamle yaptığında Erdem onu durdurmak bahanesiyle bileğinden tuttu. Ancak kadeh sağ elinde olduğu için uzanması gerekmişti. Erdem gayet kontrollü şekilde hedefine ilerlediğini düşünürken Ekin’in iyice dibine sokulmuşken kendini tutamadı ve uzun süredir yapmanın yolunu aradığı işi yaptı.
Ekin dudaklarına Erdem’in dudakları temas eder etmez derin bir uykudan üzerine soğuk su dökülerek uyandırılmış gibi oldu. Eğer alkol onu uyku halinde tuttuysa dudaklarına temas eden dudaklar soğuk su etkisi yapmıştı. Refleksle kendini geri çekip inanamaz gözlerle Erdem’e baktı ve hemen yüzünde bir tiksinme ifadesi belirdi. Eline paltosunu alıp dışarı çıktığında soğuğu hissedemiyordu bile. Az önce yaşanan yüzünden sadece oradan kaçıp kurtulmak istiyordu.
Serkan holding binasına geldiğinde aklının her köşesinde olup biten düşünce savaşlarını bitirip barış sağlamayı istiyordu ama sabah mesaiye başladığında ilk öğrendiği Sarp’ın S&S ortaklığı adına, garanti olan iş anlaşmalarının çoğunu tek taraflı olarak feshetmekte başladığıydı. Sonrası ise iki dost arasında uzun zamandır olmayan bir durumun ortaya çıkmasına sebep olmuştu; büyük bir gerilim. Sarp’ın bu hali hiç hoşuna gitmiyordu ve işin gerçeği yaptıkları biraz da karakterine aykırı geliyordu. Sanki senelerdir bildiği Sarp gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Asıl bildiği Sarp’ı andıran küçük esintilere rağmen son günlerde o bambaşka Sarp’ın fırtınaları esiyordu holding binasında.
Ofisinden içeri girmeden önce sekreteri karısının içeride onu beklediğini söylediğinde şaşırdı. Yelda’nın kendisini ziyaret edeceğinden haberi yoktu. Bu beklenmedik ziyaretin nedenini merak ettiği için odasına girdiğinde Yelda’nın çatık kaşlarıyla karşılaştı ve anında tüm vücudunun gerildiğini hissetti. Yelda’yı ne zaman o yüz ifadesiyle görse bir şeylerin ters gittiğini anlıyordu. Şimdi sorunun ne olduğunu merak ediyordu.
Yelda lafı dolandırmadan hemen “Neler oluyor, Serkan?” diye konuya girdi. Serkan boş gözlerle baktı. Acaba planladığı kısırlaştırma operasyonundan Yelda’nın haberi mi olmuştu? Bu, çatık kaşların anlamını açıklamaya yeterdi ama dünya üzerinde böyle bir işe kalkıştığını kendisinden başka bilen iki kişi vardı; Mehmet ve operasyonu gerçekleştirecek olan doktoru. Mehmet’ten söz çıkmayacağını bildiği için sorunun bu operasyon olmadığı sonucuna varması zor olmamıştı.
“Anlamadım, nerede neler oluyor?”
“Yolum buraya düştü ve seni görmek istedim. Sekreterin, nereye gittiğini söylemeden çıktığını ve saat ikideki görüşmene kadar gelmiş olacağını söyledi. Ben de hiç olmazsa Sarp’ı göreyim diye düşündüm. Karşısına çıkmamla bir şeylerin ters gittiğini anlamam bir oldu. Ağzından laf almak eskisinden çok daha zor oldu ama sonuçta neler olduğunu öğrendim. Serkan, neler oluyor size? Niye tartıştınız?” Serkan’ın aklından hemen tartışmaktan çok sözlü kavga ettikleri geçti. Aklından geçeni Yelda’ya söylemek yerine “Bir iş konusunda anlaşmazlık oldu aramızda, büyütmeye değmez.” demekle yetindi. Yelda Serkan’ı bir süre süzdü ve kocasının dediklerini kafasında tarttı. Serkan, birkaç saniye süren bu sürecin bir ömür boyu sürdüğünü düşünmekten kendini alamadı. Yelda karşısında böyle durumlarda hep sözlüye kalkan tembel bir öğrenci gibi hissediyordu kendini. Soruları duydukça geriliyor, verdiği cevapların doğru olup olmadığını duyacağı zamanı beklerken zaman duruyordu.
Yelda “her neyse” der gibi başını salladıktan sonra “Asıl sen neredeydin, onu söyle!” diye konuştu. Serkan hangisini tercih edeceğini bilemedi. Sarp ile olan tartışması üzerine sorgulanmayı mı, nerede olduğu konusunda sorgulanmayı mı?... Sanki bu masalların sonunda kötülere sunulan “kırk katır mı, kırk satır mı” seçeneklerinden birini seçmek gibiydi. En son ne zaman büyük bir yalan söylediğini hatırlamaya çalıştı ama o gerilim içinde aklına o zaman gelmedi. Kısırlaştırma ameliyatı öncesinde yapılan rutin tetkikler için hastanede olduğunu söyleyemeyeceği için aklına gelen ilk yalanı; eski bir arkadaşıyla buluştuğunu söyledi. Kim olduğu sorusuna “Sen tanımazsın.”, niye sekreterine nereye gittiğini söylemediği sorusuna arkadaşının özel bir konu hakkında konuşmak istediği için kendisinden hiç kimseye haber vermemesini istediği cevaplarını verdi. Yalan söylerken duyduğu vicdan azabını bu yalanın iyi niyetle söylendiğini düşünmeye çalışarak bastırmaya çabaladı. Ancak Yelda’nın yanından kızgın ayrılması bunu hiç de kolaylaştırmıyordu.
......
“Ya, öyle mi?” diye gülerek cevap verdi Ekin. Erdem de ondan aşağı kalmayan bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Hem de neon harflerle...” diye de ekledi.
Serpil’in yanlarına gelmesini beklerken havadan sudan konuşmaya başlamışlardı ve bir süre sonra muhabbetin içine bol bol şakalaşma da girmişti. Ekin’e sorsalar ne konuştuklarının başını bile hatırlayamazdı. Bildiği, uzun süredir eğlenmediği kadar eğlendiğiydi. Kısa bir dönem Erdem’in yanında kendini tedirgin hissetmişti ama art ardına gelen tesadüfler sonucu birlikte seyretmek durumunda kaldıkları o Kore yapımı film öncesinde o tedirginlik kaybolmaya başlamıştı ve o gecenin sonunda ise Ekin’e göre aralarındaki buzlar erimişti.
Erdem, karşısındaki güzel kadının vücut dilinden artık yanındayken kendini rahat hissettiğini anlıyordu. Yavaş ama emin adımlarla güvenini kazanmaya çabalamıştı. Duyduğu kahkahalardan ve Ekin’in rahat hallerinden çıkarılabilecek tek sonuç istediğine ulaştığıydı.
Serpil kendisini bekleyen ikiliye yaklaşırken anlamsız bir telaşın içindeydi. Normalde bir yere geç kaldığında bunu kafaya takan bir yapıya sahip değildi. Ne var ki şimdi acele ediyordu? Vurdumduymaz tabiatına aykırı bu davranışının nedenlerini düşünse belki farkında olmadığı, olsa da dillendiremediği bir gerçeği görecekti. Oysa geç kaldığı için acele etmekle meşguldü. Yuvarlak masanın kenarındaki boş olan üçüncü sandalyeye oturduğunda Ekin’in yüzünün parladığını gördü, çok gülen insanların yüzünden eksik olmayan o parıltı gibi... Gözünün ucuyla Erdem’e baktığında Erdem’in de Ekin gibi gülümsediğini fark etti ama çok istemesine rağmen Ekin’de gördüğü parıltıyı Erdem’de göremedi. Belki görse tüm bu olanın bir oyunun parçası olmadığına inanabilirdi. Ancak aradığını bulamayınca canı her sıkıldığında yaptığı gibi alt dudağının sağ tarafını ısırdı.
Erdem işinin başına dönmek için kalkmak zorunda olduğunu söyleyene kadar aynı yerde oturdular. Hesabı ödemek için davranan Erdem bir an durakladı ve akşama ne yapmayı planladıklarını sordu ve cevaplarını duymayı beklemeden bir yerlere gitmeyi önerdi. Ekin kısa bir süre öneriyi tarttıktan sonra ani bir kararla Erdem’in teklifini kabul etti ama Serpil isteksiz görünüyordu. Erdem’in sınav dertlerinin kalmadığını hatırlatmasına rağmen isteksizliği devam edince Serpil’i ikna etmenin zor olacağını anlamaları güç olmadı. Birkaç denemeden sonra Serpil alt dudağının sağ tarafını ısırmaya başlamıştı bile. Erdem en sonunda pes etti. Serpil’in gelmeyeceğini anlayınca Ekin’in de gelmeyeceğini düşündüğü için canı sıkıldı ama hiç beklemediği halde Ekin nereye gideceklerini sordu.Serpil ise, onlar buluşulacak yerin ve zamanın planlarını yaparken alt dudağının sağ tarafını daha bir sıkı ısırmaya devam etti.
......
Sarp, Serkan’la aralarında geçen sabahki tartışmadan dolayı hâlâ sıkkındı. Olan gerilimi ortadan kaldırmak için Serkan ile konuşmayı hatta özür dilemeyi düşünürken boş boş internetteki yabancı haber sitelerini geziyordu. Amerikan Parlamentosu’nun o günkü toplantıda tartışacağı konunun ne olduğunu görünce tüm dikkatini habere verdi. Haberi daha dikkatli okuyunca kararın hemen alınmasının beklenmediğini anladı. Parlamento içinde yer alan iki partinin üyeleri ticari hayatı önemli ölçüde etkileyecek bu kararı vermeden önce üzerinde düşünmek istiyorlardı, habere göre. Çıkacak kararın dış politika açısından bir anlamı da olduğu ekleniyordu. Eğer karar onaylanırsa etkilenecek taraflara bir mesaj verileceği söyleniyordu.
Haberi okuduktan sonra Sarp iki dirseğini de masasına koyup parmak uçlarıyla önce gözlerini sonra şakaklarını ovuşturmaya başladı. Kendi kendine yaptığı bu masaja rağmen yerleşmekte olan baş ağrısının derecesi artınca çekmecesine uzanıp ağrı kesiciyi eline aldı ve sekreterinden kendine bir bardak su getirmesini istedi. Anlaşılan bir süre daha olayların kontrolü Sarp’ın elinde olmayacaktı. Holdingin başına geçmek zorunda kaldığından beri hayatının kontrolünü bir kukla oynatıcısına vermiş gibi hissediyordu. O kukla oynatıcısı ne isterse o oluyordu.
......
Yelda kafeden içeriye Berna’dan birkaç dakika sonra içeri girdiğinde selam bile vermeden arkadaki ofise yürüdü. Berna bir şeylerin ters gittiğini anlamakta gecikmedi ve işin aslını öğrenme amacıyla Yelda’yı takip etti. Yelda ofise girip çantasını masasının üzerine sert bir şekilde bıraktı. Berna ise onu seyretmeye devam etti. Burun buruna geldiklerinde Yelda başının ucuyla selam verdi ve doğruca mutfağa yöneldi. Mutfak personeli patronlarının arada mutfağa gelmelerine alışık oldukları için yapmakta oldukları işlere devam ettiler.
Yelda, sandviçlerin hazırlandığı tarafa yöneldi ve ekmeklerin bulunduğu sepetlerden birindeki kepekli ballı sandviç ekmeklerine uzandı ve birini alıp ekmeği uzunlamasına ikiye böldükten sonra hemen tezgâhın altında bulunan bölmeden taze mozzarella peynirini çıkardı. Bir kalıp peyniri tezgâhın üzerine koyduktan sonra ikiye böldüğü ekmeğin üzerine balzamik sirke ve zeytinyağı gezdirdikten sonra taze fesleğenin bulunduğu kaptan birkaç fesleğen yaprağı kopardı. O yaprakları hışımla küçük parçalara ayırmaya başladığında biraz ötesinde onu seyretmeye devam eden Berna bir şeylerin ters gittiğine iyice emin olmuştu ama yine de ne olduğunu sormadan Yelda’yı seyretmeye devam etti. Yelda ise hışımla küçük küçük parçalara ayırdığı o yaprakları sandviç ekmeğinin üzerine koydu. Domateslere uzanıp fesleğenlerin üzerine dilimleri dizdikten sonra marula uzandı. Bir an marul yapraklarını da küçük parçalara bölmeyi düşündü ama bu kararından cayıp tezgâh üzerinde bekleyen taze mozzarella peyniri kalıbını eline aldı kalın dilimler kesmeye başladı. Yeteri kadar dilimlediğine karar verince kalıbın kalanını diğer kalıpların bulunduğu kaba geri koydu. Önünde duran dilimlere bakmaya başladı ve bitkin bir şekilde iç geçirdikten sonra önceki hışmından da büyük bir hışımla dilimleri elindeki bıçakla parçalamaya başladı. Onun bu halini gören Berna peynir dilimlerinin yerinde olmadığına şükretti.
Yelda’nın taze mozzarella peynirli sandviçi hazırlayışını seyrederken gülümsemekten kendini alamayan Berna duruma müdahale etme vaktinin geldiğini düşündü. Yelda paramparça olmuş peyniri bıçağı süpürge gibi kullanarak diğer elinin avucuna aldığında Berna yanına geldi. Boğazını temizleyerek varlığını belli etti. Yelda “Ne var?” diye hiç de nazik olmayan bir ses tonuyla sorduğunda Berna ortağının ve arkadaşının bu tepkisine hafifçe gülmekten kendini alamadı. “Bugün Feyzo Baba nasıl olduğunu sorduğunda iyi olduğunu söylemiştim ama görünen o ki sen beni yalancı çıkarıyorsun.” diye cevap verdi Berna.
“Ben çok iyiyim.” diye devam eden Yelda’ya “Hı hı…” diyerek hafif alaycı karşılık verdi Berna. Yelda, Berna’nın sataşmasını duymazdan gelerek “Bu erkek milletini anlamakta güçlük çekiyorum. Bir sabah kalktıklarında tamamen kişilik değiştirmeye mi karar veriyorlar?” diye sorduktan sonra sorusuna cevap almayı beklediğini göstermek için Berna’nın gözlerinin içine baktı.
“İnan, bazen ben de o küçücük akıllarından neler geçtiğini anlayamıyorum ama sen asıl konuyu bana anlatacak mısın?”
“Sanırım Serkan beni aldatıyor...” deyiveren Yelda’nın sesi bitkin çıkıyordu. Berna ise duyduğunun şaşkınlığıyla ne diyeceğini bilemedi. En mantıklı tepkinin temkinli yaklaşmak olacağını düşündü ve Yelda’ya bu sonuca nasıl vardığını sordu. Yelda, Serkan’ı ziyaret etmesi sırasında olanları anlatınca olayın iç yüzünü anlayan Berna Yelda’nın aşırı tepki verdiğini anlamakta gecikmedi. Sıkıntılı durumdaki ortağının sandviçini hazırlamasına yardım ettikten sonra kendisine taze portakal suyu alıp yakın arkadaşını daha rahat konuşabilmek amacıyla ortak kullandıkları ofis odasına çağırdı. İçeri girip kapıyı kapattıktan sonra da Yelda’ya biraz olsun sağduyu aşılamaya çalıştı. Uzun bir süre uğraştıktan sonra Yelda’yı sakinleştirmeyi başardı ama bu sakinliğin çok da kalıcı olmadığının farkındaydı.
......
Sarp holding binasından adımını dışarı attığında geri dönüp arkasında yükselen yapıya baktı. Hava soğukluğunu hissettirince paltosunu biraz daha sarındı. Ekin’i arayıp yolda olduğunu söylemesi gerekiyordu. Ekin’in ailesini ziyaret edeceklerdi ama neden bu ziyaretleri beraber yapmak zorunda olduklarını kendine açıklayamıyordu. Onca işi gücü arasında bir de bu ziyaretlerde eşinin yanında bulunması gerekiyordu. Kendi ailesini ziyaret etmeyi bile mecbur kalmadıkça yapmıyorken kayınlarını ziyaret etmek hiç içinden gelmiyordu.
Son zamanlarda iyice kendini insanlardan uzaklaştırdığının farkındaydı ve işin gerçeği konuşacak birine ihtiyacı vardı. Tüm mantığı ilk dertleşebileceği kişinin Ekin olduğunu fısıldıyordu bilincine. Oysa holdingin başına geçtiğinden beri bocaladığını eşine itiraf etmeyi bir türlü kendine yediremiyordu. Serkan ile arasındaki gerilim iyice arttığı için en yakın dostuyla da konuşamıyordu. Kız kardeşi de dertleşebileceği kişiler arasında yer almıyordu. Ne diyecekti ki Yelda’ya? Kocasıyla arasının kötü olduğunu çünkü holdingin başına geçmesine rağmen bu iş için uygun olmadığını ve bunun sonucunda Serkan’la arasının gerilimli olduğunu mu? Bunu yapamayacağını bilebiliyordu.
Ya Berna? Mehmet? Onlar da yakın arkadaşlarıydı netice itibariyle ama kendi saçma sapan derdiyle onları da meşgul edemezdi. Etse de sonuç ne olacaktı ki? Bir de o harika çiftin mükemmele yakın hayatını düşündükçe ne kadar aciz durumda olduğunu belli etmek istemiyordu. Holdingin başındaysa bir başarıya ulaşması gerekiyordu. Belki herhangi bir holding konusunda başarı göstermiş olsaydı bu konuşmayı yapabilirdi ama görevi devraldığından beri ne başarmıştı ki? İçini kemiren bu düşünce yüzünden eşinden bile uzaklaştığını hissetmiyor muydu?
Elini ceketinin iç cebine götürüp telefonunu çıkardı. Ekin’e yolda olduğunu haber vermesi gerekiyordu. Park yerinde arabasına geldiğinde telefonunu tekrar cebine koydu. Yolda da arayabileceğini düşünerek arabasına bindi ve yola koyuldu.
Yol boyunca bir dakika sonra arayacağını kendi kendine söylemesine rağmen evlerinin önüne gelene kadar o aramayı bir türlü yapamadı. Arabadan evlerinin ışıklarını görebiliyordu. Ekin’in evde olduğunu anlamak hiç de zor olmadı. Telefonunu çıkarıp Ekin’e dışarıda onu beklediğini söylemenin en akıllıca yol olduğunu düşündü.
“Alo, Ekin. Görünen o ki benim işim uzadı.” dediğine kendisi de inanamadı. Ekin “Holdingde misin?” diye hiç de memnun olmadığını belli eden bir ses tonuyla sorduğunda iş konusunda başka bir şirketin yöneticisiyle yemeğe gitmesi gerektiğini söylediğinde vicdanı devreye girmişti bile. Eşine yalan söylemiş olmaktan rahatsızlık duyuyordu ama kayınpederi ile kayınvalidesi karşısında her şey yolundaymış gibi yapmak istemiyordu, özellikle yolunda değilken ve daha da önemlisi yolunda olmadığını Ekin bile bilmezken.
......
Ekin ev telefonunu kapattığında Sarp’ın bir kere daha aile ziyaretinden kaçtığı için duyduğu kızgınlığı yatıştırmaya çalışıyordu. Bu kaçıncıydı? Kaç defa onu ekmişti? Hem Sarp’ın ailesini ziyaret edecekleri zaman hem de kendi ailesini ziyaret edecekleri zaman. Hemen ailesini aradı. Gönül telefonu açtığında gelemeyeceklerini anlattı. Onlar gelecekler diye yapılan hazırlıkları duyunca Sarp’a kızgınlığı daha da arttı ve biraz da bu sebepten kendisinin de o akşam için baba evini ziyaret etmemesi gerektiğini düşündü. Ancak evde tek başına Sarp’ı da beklemeye niyeti yoktu. Hemen Serpil’i aradı ama cep telefonu kapalıydı. Bu durumla gereğinden fazla karşılaştığı için Serpil’e de kızdı ve hemen ardından Erdem’i aradı. Ne yaptığını sorduktan sonra bir yerlerde buluşabilecekleri teklifini alması zor olmadı. En azından Erdem onu başından savmıyordu. Koltuğun üzerine attığı paltosunu alıp dışarı çıktı ve kendine bir taksi çevirdiğinde hâlâ içinden Sarp’a saydırıyordu.
......
Sarp telefon konuşmasından hemen sonra nereye gittiğini bilmeden arabasını İstanbul sokaklarında sürmeye başladı. Farkına bile varmadan seneler öncesinde geldiği bir yere vardığını fark etti. “Bu nişan olmayacak…” dedikten sonra hayatı kontrolden çıkınca bocalamaya başlamıştı. Ailesi ona sırtını dönmüştü ve tüm çabasına rağmen Serkan ile konuşmaları işe yaramazken bir gece yolu bu mekâna düşmüştü. Kır saçlı ve kirli sakallı bir adam o doğu-güneydoğu şivesiyle duymak istediği sözleri söyleyivermişti. O seyyar pilavcı hâlâ buradaydı ama Feyzo Baba’nın burada olduğundan emin değildi. Ne de olsa Berna ve Yelda ile kebap restoranı açtıklarından beri burası artık Feyzo Baba’nın yeri değildi. Ya mahalleden birine ya da uzak akrabalarından birine devretmişti ama kime devrettiğini hatırlayamadı.
Feyzo Baba’nın kendi yaşlarında biriyle konuştuğunu görünce oldukça şaşırdı. Yanlarına yaklaşırken Feyzo Baba da onu görmüştü ve o da Sarp’ın kendisi kadar orada karşılaşmış olmalarına şaşırmış görünüyordu. Sarp’ın yüz hatlarından konuşmaya ihtiyacı olduğunu anlaması zor olmadı Feyzo Baba’nın. “Kul zora düşmeyince...” diye başlayan o deyiş bir kez daha ne kadar doğru bir deyiş olduğunu kanıtlamış oluyordu Sarp’ın nazarında.
“Hayırdır, evlat? Yolun yine buraya düşmüş.” diye sözü açtı Feyzo Baba. Kendilerini boştaki iki tabureye attıklarında Sarp’ın aklından söze nasıl başlayacağı geçiyordu.
“Ya... Seni burada görmeyi hiç beklemiyordum ama iyi ki gördüm. Hayat beni sürükledikçe seni burada buluyorum.” dedi Sarp.
“Burayı devrettikten sonra bir gelip işler ne âlemde bakayım istedim. Kebapçıda işleri yoluna oturttuk gibi. Sen bunları bırak hele! Canını sıkan ne, onu söyle yeğenim.” Sarp etrafına bakındı ve tereddüt içinde ne diyeceğini toparlamaya çalıştı. Feyzo Baba konuşmanın daha da kolay olması için bir küçük rakının gerekli olduğunu düşünüp “Biliyor musun, eminim sotede bir ufak vardır.” deyip yerinden kalktı ve birkaç dakika sonra elinde bir tepsiyle döndü. Tepsiyi önlerindeki hasır masaya bıraktı ve küçük rakıyı açıp iki bardağa doldurdu. Soğuk su dolu sürahiden üzerlerini tamamladığında Sarp rakının beyaza dönmesini seyrediyordu. Diğer iki bardağa da su doldurduktan sonra Feyzo Baba eline kendi kadehini alıp “Hadi bakalım, önce şu kadehleri tokuşturalım” dedi. Sarp bu isteğe itaat etmekte gecikmedi. Meze olarak sadece beyaz peynir vardı. Zaten mezesiz de olsa içmeye razıydı bu gece, Sarp.
“Seneler önce burada konuştuklarımızdan sonra hayatımı kontrol altına aldığımı düşünmüştüm. Altı sene oldu, değil mi?” diye söze başladı Sarp, elindeki rakı kadehinin dibini masadaki tepsiye hafifçe vurarak tempo tutarken.
“Galiba o kadar oldu be Sarp. Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor zaman. O günlerden sonra âşık oldun, evlendin. Şimdi de holdingin başına geçtin. Hayat sana cömert davrandı ama inan bana, evlat, hepsini hak ettin.”
“Sorun da bu baba! Dışarıdan bakınca hayat cömert davrandı gibi görünüyor ama ben şu günlerde hiç de bunu hissedemiyorum. Bu da nankörlük gibi geliyor. Sevdiğim ve beni seven karım var. Koskoca holdingin başındayım ama ben mutlu olamıyorum. Hiç beklemediğim anda babam emekliye ayrılmaya ve yerine beni geçirmeye karar verdi ve o andan beri de her şey yokuş aşağı yuvarlanıyor. Ya da ben öyle hissediyorum.”
“İyice dolmuşsun ama dertleşmek için niye bu kadar bekledin. İçine atmak kime fayda sağladı ki sana sağlasın?”
“Holdingin başına geçtiğimden beri kendimi aciz hissettiğimi anlatmak hiç de kolay değil. Hele ki Ekin’e... Nasıl yapabilirim ki? O beni hep güçlü, başarılı olarak gördü. Şimdi ona her şeyin üstüme üstüme geldiğini anlatamam!” diye cevap verdi Sarp, sesi gittikçe yükselirken. Feyzo Baba’nın, oğlu gibi gördüğü adamın sinirlerinin ne kadar bozuk olduğunu görmesi hiç de zor olmuyordu. Rakı kadehinde erimekte olan buzları kadehi sallayarak kadehin kenarlarına çarptırdıktan sonra bir yudum aldı. Ardından da sudan... Yan masalara doğru bakışlarını çevirmesine rağmen boşluğa bakarak düşünceli şekilde konuştu.
“Gençken, senden de gençken... Daha hala köyümdeyken ve gönlümü kaptırdığım o genç kızla aynı yastığa başımı koyabileceğimi hayal ederken tek derdim vardı. Para kazanacak sağlam bir iş bulmak. O işi bulabilmek çok önemliydi ama askerliğini bile yapmamış birinin iş bulması hiç de kolay değildi. Yapsan bile kolay değildi. Ekmek aslanın ağzında derlerdi ama bana kursağında gibi gelirdi. O zamanlar en zor olanı sevdiğim kıza iş bulamadığımı söylemek olurdu. Hayallerimiz iş bulmama bağlıydı ve ben bulamadığımı söylemek zorunda kaldıkça ezilirdim.” Boşluğa bakan gözlerini Sarp’a diken Feyzo Baba konuşmaya devam etti.
“Aynısı olmasa bile yine neyi kastettiğini anlıyorum, evlat. İnan anlıyorum. Sakın unutma, senin karın omuzlarındaki yük ağır gelince sana destek çıkacaktır. Şehre geldiğimde mekteplilerin karı-kocalara ‘eş’ dediğini gördüm. Bizim oralarda ‘eş’ yoktu. Karı vardı, koca vardı ama ‘eş’ yoktu. Sizler okumuş insanlarsınız ve karın senin eşin. Senin dengin... Zor olsa da bu yükü denginle paylaşabileceğini unutma. Ekin kızımı tanıyorum. Asla seni olduğundan az görmez. Ben şimdi sana holdingi yönetebilecek biri olduğunu söylesem de onun söylemesi kadar faydalı olmaz. Önce kendini karınla konuşmaya ikna et. Sonrası gelir.”
Sarp bakışlarını masanın tahta ayağına kazınmış garip şekle dikip düşünmeye başladı. Feyzo Baba’nın dediklerine hak veriyordu. İşin ironik tarafı, aynı durumda olan birine kendisi de benzer nasihatleri verirdi. Çok sevdiği karısından uzaklaştığını hissetmek, içinde olduğunu hissettiği bataklıktan çıkmasına yardımcı olmuyordu. Bataklıktan çıkması için batmamanın yolunu bulması gerekiyordu önce.
Yeniden Feyzo Baba ile göz göze geldiklerinde sessizce eline kadehi aldı ve tokuşturmak üzere Feyzo Baba’ya doğru uzattı. Burada olmak biraz da olsa fayda sağlıyordu. Uzun süredir ilk defa taşıdığı yükün ağırlığını daha az hissediyordu.
......
Erdem kafeden içeri girdiğinde Ekin’i kendisini beklerken buldu. Çatık kaşlarından Ekin’in bir şeylere kızgın olduğunu anlayabiliyordu. Eğer bu konularda bir şeyler biliyorsa Ekin’in neye kızdığını tahmin edebiliyordu. “Kime” demek daha doğru olurdu bu durumda. Ekin’in elindeki kırmızı şarap en büyük ipucuydu Erdem’in gözünde.
Karşısına oturup “selam” dediğinde elindeki kadehle oynamakta olan Ekin onu ancak fark etti. Pek de neşeli olmayan bir “selam”dan sonra yine üçte birini içtiği şarap kadehiyle oynamaya döndü. Erdem, eğer Ekin’in neşesini yerine getirebilirse ona bir adım daha yaklaşabileceğini biliyordu. Tüm konuşma becerisini kullanma zamanıydı. Konuşmayı beceremeyen bir erkeğin böyle zamanlarda şansı yoktu ve geçmiş bir örnekse Erdem bu gece şansının olduğunu biliyordu.
“Güzel bir oyuncak bulmuşsun. Ben de deneyebilir miyim?” Ekin, Erdem’in sorusundan bir şey anlamadığı için boş gözlerle karşısındaki erkeğe baktı. Bunu fark eden Erdem yüzünde bir gülümsemeyle “Oynamakta olduğun kadehten bahsediyorum. Belki ben de bir kadeh kırmızı şarap alıp sana katılabilirim. Ancak itiraf etmeliyim ki bu oyun uzmanlık alanlarımdan değil. Bana yardımcı olman lazım.” diye açıkladı ve o sırada yanlarına yaklaşan garsona Ekin’in içtiğinin aynısından istediğini söyledi. Ekin, Sarp’la konuştuğundan beri ilk defa gülümsedi. Her ne kadar zorlama bir gülümseme de olsa ilk adımı atmış oldu kızgınlığını atmak için.
“İnan bana oldukça sıkıcı bir oyun.”
“Öyle deme, kiminle oynadığına bağlı. Oyun arkadaşın iyi olduğu sürece her oyun eğlencelidir.” Ekin duyduklarında çift anlam olduğunu seziyordu ama üzerinde düşünemeyecek kadar canı sıkkın olduğu için anlamakla uğraşmadı. O sırada Erdem’in istediği şarap da gelmişti.
“İşin püf noktası kadehin üçte ikisinin dolu olması mı yoksa?” Soru karşısında Ekin elindeki kadehe bakmak zorunda kaldı. Hakikaten de kadehinin üçte ikisi doluydu. “Öyle görünüyor.” diye cevap verdiğinde Erdem şarabın üçte birini bitirmekle meşguldü. “Şimdi aynı frekansta olduğumuza göre oyundan çok daha fazla zevk alabiliriz, değil mi?”
“Ya, ne demezsin?” diye hafif bir alaycı tonla cevap verdi Ekin.
“Öyle deme, oyuna kendini verirsen ve oyun arkadaşınla aynı frekansta olursan alacağın zevk de bir o kadar çok olacaktır.” Ekin yine bu konuşmanın çift anlamlı olduğunu düşündü ama bu akşam karşısında oturan adamın sözlerinin derinliğini analiz etmek istemiyordu. Onun yerine muhabbetin yüzeysel tarafına kendini kaptırıp sıkıntısını atmaya karar verdi.
“Yeni kural olarak bir yudum alınması gerektiğini öneriyorum.”
“Ben de bu öneriye sonuna kadar uyacağımı söylüyorum. Oyun arkadaşımla aynı frekansta olmak için yapabileceğim küçük bir adımı atmaktan kaçınacak halim yok.” derken Erdem kadehini Ekin’e doğru kaldırıp bir yudum aldı. Ekin de Erdem’in bakışları altında aynı hareketi yaparak karşılık verdi. Son yudumu aldıktan sonra kendini yarım saat öncesine göre çok daha iyi hissettiğini düşündü. Bu sebepten Serpil yerine Erdem ile burada olmanın daha iyi olduğunu düşünmekten kendini alamadı. Serpil’i sevmesine rağmen umursamaz tavırları bir süre sonra baskın çıkıyordu. Oysa Erdem onun sıkıntısını fark edip sebebinin ne olduğunu sormadan unutmasına yardımcı olmaya çalışıyordu.
Kadehlerini yudumlarken Ekin daha kolay ve daha sıklıkla gülümsemeye başlayınca Erdem doğru yolda olduğunu anladı. Sabırla hareket etmesinin semeresini alıyordu. Ekin’in ördüğü duvarları yavaş yavaş aşıp biraz daha güven kazanıyordu. Arada yaptığı şakalarla Ekin’i güldürmeye de başlayınca keyfi arttıkça arttı. En son kafede bulunan çiftler üzerine yorumlara başladıklarında Ekin iyice rahatlamıştı ve o gece canını sıkan olayın detaylarını bile hatırlamamaya başlamıştı. İçtiği iki kadehten sonra biraz da çakırkeyif olan Ekin gerçekten iyi vakit geçiriyordu.
Erdem saatine baktığında oyunun bitmek üzere olduğunu anladı ve ona istedikleri zaman kalkabileceklerini söyledi. Ekin kalkmalarının iyi olacağını söyleyince hesabı ödeyip dışarı çıktılar. Ekin, taksi çevirmek için beklerken Erdem onu bırakmayı teklif edince kısa bir tereddütten sonra teklifi kabul etti. Ekinlerin evin önüne vardıklarında Erdem Ekin’e dönüp bu gece çok eğlendiğini söyledi. “Oyun çok güzeldi ve tüm mantığım başka oyunlar da oynamamız gerektiğini söylüyor. Bu akşam gördük ki ikimiz iyi oyun arkadaşıyız. Eminim daha çok zevk alabileceğimiz oyunlar da bulabiliriz.” Ekin sadece “iyi geceler” dilemekle yetindi ve Sarp’ın arabasının evin önünde olduğunu görünce adımlarını hızlandırıp evin kapısına yöneldi.
…
“Gecenin bu yarısında ne işin var burada?” diye sert bir şekilde çıkıştı Mehmet. Aylin Hemşire “yine ne var” şeklinde bakınca Mehmet sorusunu yineledi.
“Ne dediğini duydum duymasına da neden böyle bir soru sorduğunu anlayamadım.” diye cevap verdi Aylin. Mehmet’in “senli-benli konuşmaya başlamanın hata olduğunu biliyordum” diye homurdandığını duyan Aylin önce bu fikrin Mehmet’e ait olduğunu yüzüne vurmayı düşündü ama sonra bu kararından caydı. Yangına körükle gitmenin anlamı yoktu. Yine de “Ne yaparsın işte, artık geri de dönemezsin.” diye karşılık vermekten kendini alamadı. Doğal olarak Mehmet bu cevabı duyunca iyice ateşlendi.
“Bu kadınların derdi nedir, hiç anlayamıyorum. Kendilerini ispatlamaya çalışmak zorundalar sanki. Size kimsenin evde oturarak çocuklarınıza annelik yapın dediği yok ama bu kadarı da olmaz ki! Yönetici olan kadınların otoriter olacaklar diye herkese kök söktürmesi gibi işi abartacaksınız illa ki! Hanımefendiler kariyer sahibi olacaklar ya karınları burunlarında bile olsa evde doğumu bekleyemezler. Hastanede çalışıyorsun diye bu kadar son dakikaya kadar da beklenmez ki!” Mehmet tiradına kendini kaptırmışken kapı açıldı ve içeri Berna girdi.
“Başka önyargın kaldı mı bizler hakkında ileri geri konuşmak için, sevgili bu gece kanepede uyuyacak olan kocacığım?” Aylin bir anda içeri dalan Berna’nın sözlerini duyunca bıyık altından gülmekten kendini alamadı. Mehmet ise bir anda karısını karşısında görünce şaşırmış, selamlamakla karısına derdini anlatmak arasında kalmıştı. Bu bocalama arasında ağzından “Ne önyargısı?” sözcükleri döküldü.
“Sesin o kadar gür çıkıyordu ki ta merdivenlerin oradan ne dediğin, gerçi buna kin kusmak demek lazım, duyuluyordu.”
“Kin kusmak mı? Abartmasan...”
“Yani senin yaptığını yapmayayım.” cevabını veren Berna, Mehmet’in kısa süreli durakladığını görünce bu defa tartışmayı nakavtla kazandığını biliyordu.
“Tamam, biraz abartmış olabilirim durumu ama gece yarısı yaklaşıyor ve Aylin hala burada. Doğum yapması eli kulağındayken kendini bu kadar yorması beni çileden çıkardı.” Aylin’in adı geçince onunla selamlaşmadığını fark eden Berna hemen hatasını giderdi ve doğuma ne kadar kaldığını sordu. İki buçuk hafta kaldığını öğrenince eşine biraz da olsa hak vermesi gerektiğini hissetti. Aylin de bunu sezmiş olacak ki “Bana kalsa ben de doğum iznine çıkardım ama yerime doğru düzgün bir hemşire bulmamı isteyince elim kolum bağlandı. Hemşirelerin hepsi bir kere yutkunuyor benim yerime Mehmet’in hemşiresi olacaklarını duyunca. Hepsinde bir Dr. Mehmet korkusudur gidiyor.” diye açıklama gereği hissetti.
“O halde sen birini seç ve Mehmet yeni hemşiresiyle ne yapacaksa yapsın.” diye önerdi Berna ve son çarenin bu olduğu cevabını aldı.
Ayaküstü birkaç laftan sonra Aylin eve gitmek için ayrılınca karıkoca baş başa kaldılar. Mehmet’in ilk sorduğu soru “Kanepede uyumak konusunda ciddi değildin, değil mi?” oldu. Berna soruyu duyunca kahkahayı patlatmaktan kendini alamadı.
“Emin değilim. Kariyer yapan kadınlar, yönetici olan kadınlar despot oluyorlarmış ya ben de bir kafe-barın işletmecisi olarak yönetici sınıfında yer alıyorum sayılır, değil mi? Bu durumda da kanepede uyuman konusundaki despotça kararım hiç de karakter dışı sayılmaz. Hem seni de Aylin karşısında yalancı yerine koymamış olurum.” Mehmet düşünmeden ettiği lafların kendisine acı bir şekilde geri geldiğini görünce hatasını daha iyi anlıyordu.
Her ne kadar Mehmet’i kıvrandırmanın hoş bir tarafı olsa da Berna’nın kocasıyla konuşmak istedikleri vardı ve bunu gece sona ermeden yapmak istiyordu. Kocasının ne kadar işi olduğu sorusuna işinin bittiği cevabını alınca hastane yakınlarındaki kafeye gidip sıcak bir çay içmeyi önerdi. Mehmet’in geç saatlere kadar çalıştığı zamanlarda çok defa yanına uğradığı için gecenin o vaktinde hastane yakınlarında nerelerin açık olduğunu iyi biliyordu Berna.
...
Hastaneden çıkarken Mehmet’in koluna giren Berna yüzüne çarpan soğuğun etkisiyle ürperdi. İyice Mehmet’e sokulduktan sonra “Hava iyice soğudu, değil mi?” dedi. Soruya cevap vermek yerine “Çay içmeye gittiğimize göre ciddi bir konu konuşacağız.” demeyi tercih etti, Mehmet.
“Bugün annen aradı. Bana başhekimlik konusunda niye kararsız olduğunu sordu.” Mehmet yakalandığını biliyordu. Berna ile konuşmamıştı ama başhekimlik teklifi konusunda kararsızlık yaşıyordu.
“Arkasında çok bir şey arama Berna. Basit bir karar değil bu ve ben de acele karar vermek istemiyorum.”
“Mehmet, acele karar vermek istememekle kararsız olmak arasındaki ince farkın ne olduğunu biliyorsun, değil mi? Yoksa annenin söylediği sebepten dolayı mı kararsızsın? Hatta annenin deyişiyle isteksizsin?...”
Kafenin kapısına vardıkları için Mehmet hiçbir şey demeden uzanıp kapıyı açtı ve Berna’nın kendini sıcak bir hava dalgasının yayıldığı mekâna atmasını bekledi. Üç-beş müşterinin bulunduğu kafede cam kenarındaki masalardan birine oturdular. Yanlarına elinde menü ile yaklaşmakta olan garsona iki adet ballı ada çayı istediklerini söyledikten sonra Mehmet karısına doğru döndü ve gözlerinin içine bakarak az önce sorduğu soruyu cevaplamaya başladı.
“Annem ne söyledi, bilmiyorum. Kararsızlığım ya da isteksizliğim üzerimdeki sorumluluğu arttırmaya değip değmeyeceğini düşünmemden. Bu halde bile ne kadar az vakit kalıyor birbirimize, farkındasındır.”
“Hayatım, seninle evlenirken bir doktorla evlendiğimi biliyordum. Şimdi bundan rahatsız olacak değilim. Hem bize kalan zamanı dolu dolu değerlendirmiyor muyuz?”
“Öyle de...”
“Yoksa başhekimliği istememe konusunda...” diyen Berna’nın sözünü hemen kesti Mehmet. “Ben hiçbir zaman istemediğimi söylemedim.”
“Peki, bu konuda kararsız kalmanda annenden iyice uzak kalacak olmanın payı olmasın.” Mehmet cevabını sükût ile verince Berna, şüphelerinde haklı olduğunu anladı.
“Aşkım, annen senin bu şekilde kendi hayatını kısıtlamana üzülüyor. Onun için kendi hayatından vazgeçmeni istemiyor.”
“Vazgeçmiyorum ki... Annemi ya da seni tercih etmem demek, vazgeçmem demek değil ki.”
“Ne annen ne de ben senin gibi düşünüyoruz, bilesin. Evlendiğimizin hemen ertesinde annen niye dayınların yanına taşınmakta ısrar etti sanıyorsun? Biz daha rahat yaşayalım diye. Kayınvalidem neredeyse tek başına gelin-kaynana çatışması konusundaki önyargıyı yıkacaktı yaptığıyla. Şu kadar zamandır evliyiz, bir kere olsun yük olacak bir durum yaratmadı.”
“Berna, ben de bunların farkındayım ama annem ne yaparsa yapsın onun için kaygılanacağım. Hastalığı devam ettiği sürece de kaygılanmaya devam edeceğim.” Mehmet’in gözlerine çöken hüzün Berna’nın gözünden kaçmadı. Bir doktor olarak annesini tedavi edememesinin kocasının içini yediğini biliyordu. Kaç gece boyunca deney safhasındaki tedavi yöntemleri hakkında yazılmış makaleleri okuduğunu biliyordu. Olmayan o tedavinin bir gün bulunacağına inanmak istiyordu Mehmet. Berna da...
“Ben Amerika’ya gitmeden önce onu ancak bir defa ziyaret edebileceğim. Birkaç hediye alsak diyorum.” diye konuyu değiştirdi Mehmet. Berna gülümseyerek “Hangi ziyaretimizde hediye götürmedik, söyler misin?” diye sordu. Mehmet’in cevabı hafifçe gülümsemek oldu çayından son yudumu alırken. Berna boş fincana bakarak “Kalkalım mı?” diye sorduğunda Mehmet elini cüzdanının olduğu cebine doğru götürürken “Kalkalım.” diye cevap verdi.
Hesap ödendikten sonra karıkoca keskin soğuğun iliklere kadar işlediği sokağa kendilerini attılar, akıllarında bir an önce evlerine varma düşüncesi varken.
......
Sarp, çalışma odasında masasının başında oturmuş bilgisayarının ekranında duran tablonun holdingin mali geleceği için ne anlam ifade ettiğini düşünmekle meşguldü. Gözlerini kapattı ve koltuğunun arkasına doğru yaslandı, ellerini başının arkasında birleştirerek. Aklından o kadar çok düşünce geçiyordu ki kapının hızlıdan açılıp kapandığını duymadı bile.
Ekin hızlı bir şekilde üst kata, yatak odasına doğru çıkmaya hazırlanırken çalışma odasının ışığını fark etti ve geçtiğini sandığı kızgınlığı, saklandığı yerden tüm haşmetiyle çıktı. Kaşları çatık bir şekilde aralık kapıdan içeri girdi ve Sarp’ı boş bir şekilde tavana bakarken buldu. Nedense bu daha da sinirlenmesini sağladı.
“Başlarda evi otel niyetine yatmak için kullanıyordun artık onu da yapmıyorsun. İkinci ofis oldu burası da.” Ekin’in sesiyle irkilen Sarp afallamış şekilde eşine bakmaya başladı. Ekin’in kızgın olduğunu görebiliyordu. Ne cevap vereceğini bilemiyordu. “Ekin, holdingin başına geçtiğimden beri bocalıyorum ve ne yapacağımı bilemiyorum.” diyemeyeceğini bildiği kesindi. Özür dilemeye yeltendi önce ama bunun Ekin’i daha da kızdıracağını biliyordu. Onun yerine “Annenler nasıl?” diye sormayı tercih etti.
“Annemlere gittiğimi kim söyledi? Senin tarafından bir kere daha yüzüstü bırakılınca ben de bir arkadaşımla dışarı çıktım.” dedi Ekin, sesindeki keskin ton kaybolmadan. Sarp, arkasını dönüp giden Ekin’e hangi arkadaşıyla dışarı çıktığını sormaya cesaret edemedi bile. Böyle kavgalardan sonra aynı yatağa baş koymak hiç de kolay olmuyordu. Oysa Sarp’ın kaygılanması gerekmiyordu çünkü Berna’nın Mehmet’i yapmakla tehdit ettiğini Ekin Sarp’a yapmıştı bile.
Serkan göz ucuyla saatine tekrar baktığında aklından toplantının bir an önce bitmesini istediği geçiyordu. Mehmet ile konuşmak istediği bir konu vardı ve onu hastanede ziyaret edeceğini haber vermişti. O kısa telefon konuşması sırasında bu görüşmenin ikisinden başka kimse tarafından bilinmemesi gerektiğini eklemişti. Berna’nın bile...
Saate baktıkça toplantının daha çabuk bitmeyeceğini bildiği için tekrar konuşmakta olan Sarp’a odaklandı. Orhan Bey ile birkaç gün önce görüştüklerinden beri S&S ortaklığı konusunda daha da hırslanmış görünüyordu ve Serkan bu hırsın olumlu bir durum olduğundan emin değildi. Artık basit bir iş hamlesi olmaktan çoktan çıktığını hissediyordu. Sarp için S&S ile ortaklık bir gurur meselesi haline gelmişti.
Nasıl tepki vereceğini bilemediği için toplantı sırasında sessiz kalmak için elinden geleni yaptı Serkan. Toplantının bittiğini Sarp’ın ağzından duyduktan sonra toplantı masasının bir ucundaki koltuğunda hareketsiz şekilde herkesin dışarı çıkmasını göz ucuyla seyretti. Sarp’ın yalnız konuşacaklarını anlaması hiç de güç olmadı. İki dostun iletişim kurması için sözcükler her zaman gerekli değildi. Bazen bir bakış ya da küçük bir mimik de yeterli oluyordu iletişim kurmalarına.
Herkesin çıkmasından sonra iki dost kısa bir süre sessizce bakıştılar. İkisi de diğerini tartıyordu bir anlamda. Serkan konuşmaya başlamadan önce böyle ciddi ve hassas durumlarda hep olduğu gibi gerginliğini gizleyemedi. Konuşmaya başlamadan hemen önce o gerginlik tüm vücudunu sarıyordu ve Sarp bunu fark etmekte gecikmedi.
“Ne var Serkan?” diye konuşmaya başladığında sesi normalden biraz daha sertti. Oysa sert bir tonda konuşmak istememişti.
“Sarp, dostum, bu ortaklığı ne kadar istediğinin farkındayım ama hiç bilmediğimiz sulara yelken açıyoruz ve nasıl bir hava durumuyla karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Bu ortaklık kaldırabileceğimizden fazla risk taşıyor. Bu iş için tüm anlaşmalarımızı feshetmemizi öneriyorsun.”
“Feshetmek değil, alternatif yollar bulmak. Bir nevi fason şirketler bulmaktan söz ediyorum.”
“Sarp! Mensucat işinde değiliz!”
“Biliyorum Serkan!” derken Sarp’ın sabrının zorlandığı belli oluyordu. Ses tonunun konuşmaya başladıklarından daha sert çıktığı Serkan’ın gözünden kaçmadı. Bir kez daha alttan alması gerektiğini hissedince Sarp’a olabildiğince sakin bir ses tonuyla “lütfen dediklerimi bir süre daha düşün” dedi. Sarp önce sessizce Serkan’ın gözlerinin içine baktı. Sonra ağzını bir şeyler söylemek için açtı ama hiçbir söz söylemeden sustu. Derin bir nefes aldıktan sonra bakışlarını önündeki kâğıtlara çevirdi. Ani bir hamle ile tüm dosyaları topladı ve eline aldı.
“Shuster ve Siegel adlı iki Iowa’lı genç tarafından Büyük Depresyon sırasında temelleri atılan bir şirketten bahsediyoruz. Amerika’da insanların açlıkla boğuştukları dönemde hayatta kalmaya çalışan bu iki genç için tarım ürünleri sektörü hep en önemli alan olmuş. 1938 yılında gerçek bir şirket kimliğine büründüklerinde tek amaçları kâretmek olmayan bu şirket şimdilerde organik tarım ürünleri konusunda dünya çapında bir marka olmaya çalışıyor. Üçüncü kuşak işbaşında ve yeniliklere açıklar. Büyük Depresyon döneminde yetişmiş büyüklerinin devrinin geçtiğini biliyorlar. Forbes dergisinde şirketin üç yeni kuşak yöneticisinin portresini okudum. Daha küresel bir kimliğe bürünmek istiyorlar. Güçlü bir ticaret filosuna ihtiyaçları var.”
“İyi de Sarp, bunları bana niye anlatıyorsun? Bunları zaten biliyorum, toplantıda anlattın hepsini.”
“Bildiğinden şüphem yok Serkan ama tam olarak anladığını düşünmüyorum. Eskide kalsa da çapkınlık dönemlerinden aldığım çok ders var. Yatağa kiminle girdiğini iyi bilmezsen çok sancılı bir güne uyanabilirsin...” Gözlerini Serkan’dan ayırmadan kısa bir süre durakladı ve üzerine basa basa, oldukça sakin bir şekilde “İnan bana S&S’i ve yöneticilerini ezbere biliyorum. Senin deyiminle, hava durumunun ne olabileceği konusunda düşündüğünden fazla fikrim var.” diye devam etti.
Serkan daha fazla konuşmanın faydalı olmayacağını hissediyordu ama yine de “Gerçekten farkında mısın tüm risklerin?” diye sordu. Sarp’ın “Hodri meydan... Aklına gelen tüm risk senaryolarını say ve sana bu olası durum karşısında ne tür bir strateji geliştireceğimizi söyleyeyim.” şeklindeki cevabından sonra bir yere varmayan bu konuşmayı uzatmamaya karar verdi. Oturduğu yerden kalkıp kapıya yönelmeden önce “lütfen bir kere daha düşün” dedi ve ardından dışarı çıktı. Ofisine doğru yürürken telefonda kararlaştırdıkları gibi Mehmet’i arayıp uygun zamanı olup olmadığını sordu.
Sarp ise toplantı odasında tek başına kaldıktan sonra oturduğu koltuğu kullanarak kendi etrafında döndü ve arka tarafında kalan pencereye doğru çevirdi yüzünü. Dışarıyı seyrederken aklından geçmekte olan azgın bir nehrin suları gibi gür olan onlarca düşünceyi durgun bir göl içinde hapsetmeye çalıştı ama sabah CNN’in internet sayfasında okuduğu haberin gerçekleşmesinin bu ortaklık üzerindeki etkilerinin neler olabileceği düşüncesi düşünce sularının durgunlaşmasını oldukça güçleştiriyordu.
......
Serkan hastaneye vardığında sokak lambaları yavaş yavaş yanmaya başlıyordu. Toplantıdan hemen sonra Mehmet ile buluşmayı tasarlamasına rağmen ancak hava kararmaya yüz tuttuğunda hastanenin otomatik açılıp kapanan kapısından içeri giriyordu.
Mehmet’in kapısını çalıp içeri girdiğinde arkadaşının ciddi bir yüz ifadesiyle önündeki kâğıtları incelemekte olduğunu gördü. Mehmet başını kaldırıp onu içeri davet ettikten sonra son bir defa daha önündeki kâğıtlara baktı ve sonra yan tarafta bekleyen dosyanın içine yerleştirdi kâğıtları.
“Geç otur şöyle, ben de bugün ameliyattaydım. Daha sonrası için planlanan bir ameliyattı ama bugüne almak zorunda kaldık. Sekreterine haber bıraktırmıştım, mesajı aldığını ancak ameliyattan çıktıktan sonra öğrenebildim. Kusura bakmadın umarım.”
“Kusura bakılacak bir şey yok Mehmet. Benim de sabahki toplantıdan sonra yapmam gereken işler çıktı, onlarla ilgilendim. Gerçi senin işin bitmemiş galiba... İçeri girdiğimde...” Serkan, sözünü tamamlamaya fırsat bulamadan Mehmet araya girdi.
“Yok, yok! Ameliyat sırasında küçük bir sorun yaşadık. Ben de hastanın tahlil sonuçlarını tekrar kontrol ediyordum. Bir şeyi gözden kaçırmış olabilir miyim diye tekrar bakıyordum.”
Serkan buraya geldiğinde ne söyleyeceğini düşünmüştü ama şimdi ilk lafının ne olması gerektiğine karar veremiyordu. Mehmet’in de gözünün içine baktığını gördükçe daha da kararsızlığı artmaya başladı. Bu durumu fark eden Mehmet konuşmanın yolunu açmak için “Ee, benimle konuşmak istediğin konu ne?” diye sordu. Ardından da “arkadaşça dertleşmek için buraya gelmediğin kesin” diye ekledi ve gülümsedi. Serkan da bu mimiğe gergince gülümseyerek karşılık verdi.
“Senin gelemediğin yemek vardı ya... O yemekte muhabbet ederken Yelda’nın söylediği bir söz aklıma takıldı ve o zamandan beri de o sözün etkisinden kurtulamıyorum.” Bu sözleri söylerken hala gergin olduğu Mehmet’in gözünden kaçmadı. Bu sebepten şakacı bir ses tonuyla “Evlilik danışmanlığı yapmam için gelmedin umarım.” dedi ama Serkan’dan beklediği tepkiyi almayınca Serkan’ın aklındaki konunun onun açısından çok önemli olduğunu anladı.
“Şaka bir yana, Serkan, eğer yardım edebileceğim bir konuysa yardıma hazırım, biliyorsun.”
“Biliyorum. O yemekte konu bir şekilde çocuk sahibi olmaya geldiğinde Yelda tekrardan hamile kalırsa hiç düşünmeden çocuğu doğuracağını söyledi.” Mehmet yavaş yavaş Serkan’ın aklındakinin ne olduğunu anlıyordu ama hiçbir söz etmeden sözünü tamamlamasını bekledi.
Serkan “İkizlere hamileyken yaşadıklarımızı biliyorsun.” diye devam ettiğinde Mehmet başını sallayarak bildiğini ima etti.
”O hamilelik Yelda’nın ölümle dansıydı, Mehmet! Sonunda ne karımı ne de çocuklarımı kaybettim. Ancak doktorun söylediklerinden sonra ikinci hamileliğin ne anlama geldiğini iyi biliyorum.” Serkan kısa bir sessizlikten sonra boğuk bir fısıltıyla “Bu riski göze alamam.” dedi. Mehmet gayet ciddi bir yüz ifadesiyle Serkan’a bakarken ikisinin bakışları kesişti. Serkan gözlerini kaçırdıktan sonra “Bana kısırlaştırma ameliyatı konusunda yardım etmeni istiyorum.” dedi.
Mehmet son duyduğu cümlenin sarf edilmesini beklemesine rağmen şaşırmaktan kendini alamadı. Tüm bu olayın gerçekleşme şeklinden anladığı kadarıyla Yelda’nın kısırlaştırma ameliyatından haberi yoktu. Büyük bir ihtimalle yemek sırasında gevezelik olsun diye laf arasında ettiği bir söz olduğu için hamilelik üzerinde yemekten sonra kafa bile yormamıştı.
“Serkan, bu konuyu karınla konuştun mu?”
“Konuşsam ne olacak, Yelda’yı tanımıyormuş gibi konuşma Mehmet. Böyle bir şeyi gündeme getirdiğim için bana bir ton laf edecektir ama onu kaybetme riskini göze alamam, anlıyor musun?” Mehmet anlıyordu, hem de çok iyi anlıyordu. Berna’nın beklenmedik şekilde erken ölümünü düşünmek bile ıstırapların en büyüğüydü.
“Serkan... Bir doktor olarak da, bir dost olarak da karınla konuşmanı öneririm. Ancak karar senin.”
“Önerin için çok teşekkür ederim. Gerçekten... ama sen sadece bana bu ameliyat için bana yardımcı olabilir misin, onu söyle...”
“Peki, dediğin gibi olsun. Doğal olarak bu benim yapabileceğim bir ameliyat değil. Senin bahsettiğin operasyonun adına vasektomi diyoruz ve kalıcı yöntemlerden biridir. Yani bir kerelik bir prosedür... Geri dönüşü her zaman olmayan bir yöntem... Operasyondan sonra yarım saat kadar dinlendikten sonra hastaneden taburcu olabilirsin ama üç gün kadar makul zorlukta aktivitelerde bulunman gerekiyor. Bir de bir hafta kadar cinsel ilişkiden uzak durman gerekiyor. Tabii ki bu anlattıklarım uzman olmayan bir doktorun sözleri. Sen yine de bir uzmanla konuşmalısın.”
“Sizin hastanede yok mu bu konunun uzmanı?”
“Olmaz olur mu? Var tabii ki... Sadece seçim yapma hakkının sende olduğunu, benim yönlendirmemle bir seçim yapmanı istemediğimi anlatmak istedim.”
“Bu uzman ile ne zaman görüşebilirim.”
“Yarın onunla konuşurum ve senin için bir konsültasyon ayarlarım ama...” Mehmet daha ciddi bir ses tonuyla son bir kez daha şansını denemek istedi. “Yelda ile konuş, Serkan...” Serkan bu öneriye bir cevap vermek yerine Mehmet’e verdiği bilgiler ve diğer yardımlar için teşekkür etmeyi tercih etti.
......
Ekin, kalan sınavı için Serpil ile birlikte çalışmaya karar vermişti. Okulun kütüphanesi ikisi için de uygun bir mekândı ancak gün ilerledikçe zaten sıkıcı olan sınava hazırlanma daha bir bıkkınlık yaratmaya başlamıştı. Bu sebepten Erdem’in onların yanına gelip çay içmeye davet etmesi cennet müjdesi gibi gelmişti iki genç kadına.
Kampüsten ayrılmamak için kantinin, kalite yelpazesinin tabanına yakın yerde bulunan çaylarına bile razı olmuşlardı. Yine de Ekin son anda poşette olmasına rağmen bir papatya çayı içmeye karar vermişti çünkü akşamın o saatinde ziftten farkı olmayan çay ile midesine işkence edemeyeceğine karar vermişti. Serpil ise duble espresso alarak Ekin’in şaşkın bakışlarına maruz kalmıştı. Erdem de elma çayı alınca herkes ilk kararlaştırdıklarının aksine çay dışında bir içecek almış oldu.
Serpil daha oturmalarını beklemeden Ekin’in nasıl sınava şimdiden hazır olduğunu ama kendisinin hazır olmadığını anlatmaya başladı Erdem’e. Laf arasında da sınav dönemi olmasına rağmen sinemaya bile gidebildiğini eklemeyi unutmadı. Ekin kendini savunmak için “Hey, sataşmadan önce niye bu filmi görmek istediğimi dinleyebilirsin.” diye araya girdi. Boş bir masanın etrafına oturduklarında Erdem “İşte fırsat, anlat ki öğrenelim.” dedi.
“Kore yapımı eski bir film. Aslında çok da eski değil. Aşağı yukarı 10 yıllık bir film... Sanırım... Adı da ‘Yeopgijeogin geunyeo’ ve Taksim’deki bir kültür merkezinin sinema salonunda oynuyor. Bu gece de son gösterimi var.” Serpil filmin adını duyduğunda gülmekten kendini alamadı.
“İlahi Ekin!... Filmin adını ezberlemek için çok uğraştın mı?”
“Peki, İngilizce adını söyleyeyim... ‘My Sassy Girl’ ve sakın bana Türkçe adını sorma çünkü bilmiyorum. Afişinde sadece İngilizce adı vardı.”
“Tabii ki pek Sevgili kocanla gidiyorsunuz?” Erdem’in sesinde belli belirsiz bir iğneleyici ton vardı. Ekin başını sallayarak doğru olduğunu onayladı.
Sessizce içeceklerini yudumlayıp dışarıdaki soğuk havayı seyre daldıklarında sessizliği Ekin’i hareketlenmesi bozdu. Telefonunu eline alıp masadan uzaklaştığında Erdem ile Serpil göz göze geldi ama ikisi de birkaç söz edip konuşmak yerine sıcak içeceklerini yudumlayarak Ekin’in masaya dönmesini beklemeye başladı.
Ekin geri geldiğinde yüzü allak bullaktı. Serpil ne olduğunu sorduğunda Ekin Sarp’ın işi uzadığı için gelemediğini söyledi. Sadece gelemediğini söylemek Ekin’in içinde birikeni boşaltmasına yetmemiş olacak ki söylenerek konuşmaya devam etti.
“Yani bu gecenin planını kaç gün öncesinden yaptık. Son zamanlarda ağzından iş dışında bir söz çıkmıyor. Amerika’dan birileriyle bir iş yapmak üzereymişler ve saat farkı yüzünden geç vakte kadar iş yerinde kalması gerekiyormuş.” Derin bir nefes aldı ama hala sakinleşememişti. Uzun süredir içine attığı sıkıntılar dışarı çıkmanın yolunu bulmuşlardı ve Ekin söylenmekten kendini alamıyordu.
“Bu gece son gecesi bu filmin... Son dakikada beni ekiyor... Hem bu yaptığı ilk değil. İlk önce Feryal Hanım, kayınvalidemin yemek davetine gelmedi, ardından annemlere beraber gitmeyi planlamamıza rağmen gelmedi, şimdi de bu!” Serpil Ekin’i sakinleştirmek için tek başına gitmesini önerdiğinde Erdem araya girip hep beraber gidebileceklerini söyledi. Serpil, sınavı bahane edip gelemeyeceğini söylese de Ekin’in ısrarı sonucu ikna oldu. Sonuçta Taksim’e gidip önce üçüncü bir bilet alıp ardından yemek yemeyi ve sonrasında da filmi seyretmeyi kararlaştırdılar.
Ekin Taksim yolunda sakinleşmiş görülüyordu ama bilet gişesindeki görevliden filmin tüm biletlerinin satıldığını öğrenince Ekin’in neşesi yine kaçtı. Serpil ise Ekin’e dönüp “Ya, Erdem’le ikiniz gidin. Zaten benim sınav için çalışmam gerekiyor. Hem böylece vicdan azabı duymaktan kurtulurum.” diye öneride bulundu. Ekin, “Sen ne zamandan beri sınava çalışmadığın için vicdan azabı duyuyorsun?” diye sordu şaka yollu. Aldığı cevap ise “aşk olsun, Ekin” oldu. Karşılıklı “olur”lar ve “olmaz”lardan sonra Ekin ve Erdem Serpil’i otobüs durağına bıraktı ve yemek için İstiklal Caddesi’nden aşağı doğru yürümeye başladılar.
Ekin o yürüyüş sırasında ve Galatasaray’ın yakınlarında buldukları kafede yemek yerken geçirdikleri süre içinde Erdem ile baş başa kalmanın yarattığı gerginliğin yavaşça kaybolduğunu hissetti. Erdem’in her sorusundan sonra cevabını sonuna kadar dinlediğini görmek Ekin’in hoşuna gidiyordu. Önce film hakkında konuştular. Ekin filmin konusunu bildiği kadarıyla anlattı. Erdem, kadın-erkek ilişkisinin olmadığı filmlerin çok nadiren başarılı olduğunu söyledi. Konuşma ilerledikçe telefonuna gelen ve tuhaf bulduğu o mesaj Ekin’in aklından tamamen çıktı. Ekin o gece yapmadığı bir şey yaptı. İlk defa birine kolayca güvenebileceğine inandı.
Berna eve geldiğinde Mehmet’i elinde uzaktan kumanda televizyon seyrederken buldu. Televizyon ekranına baktığında patlayan bir arabadan yükselen alevlerin tüm ekranı kapladığını gördü. Görüntü patlayan arabaya şaşkın şekilde bakan kadın ve erkeğe kaydığında bakışlarını tekrar Mehmet’e çevirdi ve birkaç adım daha atıp kocasının dudaklarına öpücük kondurdu. Mehmet dikkatini televizyon ekranından uzaklaştırmadan Berna’nın öpücüğüne karşılık verdi. O sırada kamera patlamanın arkasında neler olduğunu açıklamakla meşgul erkek ile onu pürdikkat dinleyen kadın arasında gidip geliyordu.
“Ne izliyorsun?” diye sordu Berna. Bu defa bakışlarını Berna’ya çeviren Mehmet “Heat filminin DVD’sinin yanında verdikleri filmi... Ama ne olduğunu sorma, unuttum.” Tekrar ekrana bakan Berna bu defa aynı kadınla erkeğin bir arabada bir yerlere gitmekte olduğunu gördü.
“Keşke sen de olsaydın bu akşam. Çok eğlendik bizimkilerle.”
“İnan, ben de çok istedim ama son anda hastanenin ortaklarından birinin uçağı rötar yapınca toplantı ertelendi.”
“Benim anlamadığım, ortaklar toplantısında senin niye olman gerektiği...” Mehmet diğer tarafında duran kumandayı eline alıp televizyonu ve ev sinemasını kapattı. Berna’ya dönüp baktığında önce derin bir nefes aldı ve sonra elini saçlarında gezdirdi. Yüzünde ciddi bir ifadeyle “İnan, ben de aynı şeyi merak ediyordum. Benim başhekim olmamı istediklerini söyleyince neden toplantıya katılmam konusunda Taner’in ısrarcı olduğunu anladım.” dedi, hastanenin ortaklarından biri olan arkadaşını kastederek.
Berna duyduğu karşısında heyecanlandı ama Mehmet’in hiç de aynı heyecanı paylaşmadığını görünce nedenini merak etti. “Heyecanlı görünmüyorsun? İstemiyor musun başhekim olmak?” diye sorduğunda Mehmet’in bu soruyu beklediğini fark etti. Mehmet içine çektiği nefesini sıkıntılı bir şekilde bıraktıktan sonra Berna’nın gözlerinin içine bakıp bir süre sessiz kaldı ve sonra “kararsızım” dedi. “Biraz süre istedim ve kararımı Amerika’daki ‘nörofizyoloji ve materyal bilimi’ sempozyumundan döndükten sonra vermem konusunda anlaştık.” diye de ekledi.
“İyi de ona daha bir aydan fazla var.”
“Taner sayesinde düşünmek için bolca vaktimiz olacak.” Berna, Mehmet’in kararın ikisi tarafından alınacağını ima ettiğini gözünden kaçırmadı. Başhekimlik teklifi konusunda konuşmayı düşünüyordu ki Mehmet, Berna’yı kendine çekip gülümseyerek “demek çok eğlendiniz” dedi. “Yani gözlerin beni hiç aramadı. Bu kadar çabuk unutulacağımı bilmek iyi oldu.” diye konuştuğunda Berna, Mehmet’in oyununa eşini öperek katıldı. Sonra da “senin seyredecek bir filmin yok muydu” diye sordu.
“İnan bana, hayatım, o filmle şu an yaptığım iş arasında bir seçim yapmam gerektiğinde o filmi seçme ihtimalim hiç yok.”
“Bu kadar kolay tercih edileceğimi bilmek iyi oldu.” Berna, Mehmet’in az önce kendisine söylediği söze gönderme yapma fırsatını kaçırmadı.
......
Yelda merakla Serkan’a baktı. Eve varana kadar pek konuşmamıştı arabada. Günün yorgunluğunu hissettiği için Serkan’ın sessizliğini önemsememişti ama şimdi nedenini öğrenmek istiyordu. Ne olduğunu sormaya karar verdi ama önce ikizlerin odasına uğrayıp uyuduklarından emin olmaya karar verdi. Adımlarını ikizlerin uyuduğu odaya yönelttiğinde Serkan’ın da onu takip ettiğini fark etti. Kapıdan içeri girdiğinde Serkan da hemen arkasındaydı. Melekler gibi uyuyan çocuklarına mutlulukla baktılar. Ancak Serkan’ın mutluluğunun arkasında biraz da hüzün var gibiydi.
“Yemek sırasında ciddi miydin?” Serkan’ın fısıldadığı soruyu zar zor duydu. Eşinin ilk başta neyi kastettiğini anlayamadı. Sonra Berna’ya hovardalık konusunda söyledikleri konusunda ciddi olup olmadığını sorduğunu düşündü. “Berna’ya takılıyordum sadece. Hovardalıkla ilgili söylediklerimi ciddiye aldığına inanamıyorum.” diye karşılık verdi, o da Serkan gibi fısıldayarak. Serkan hiçbir söz söylemeden ikizlerin üzerlerini iyice örttü ve Yelda’ya dışarı çıkmalarını işaret etti. Dışarı çıktıklarında ise “Onu kastetmiyorum, eğer hamile kalırsan hiç düşünmeden doğurma konusunda söylediklerinde ciddi miydin?” diye sorusunu yineledi.
“Tekrar denemeyeceğimizi biliyorum ama kazara hamile kalırsam aldırmam.” Serkan, Yelda’nın hamileliğinin ne kadar riskli ve tehlikeli geçtiğini tekrar hatırladı ve daha da önemlisi onu kaybetmeye ne kadar yaklaştığını. Aynı kâbusu yeniden yaşamayı göze alamayacağını düşünmekten kendini alamadı. Yelda ise yol boyunca Serkan’ın neden suskun kaldığını anlamış olmaktan mutlu, “boşuna sorun ediyorsun, dünkü çocuklar değiliz” diye devam etti. Yelda’nın arkasından yatak odalarına ilerlerken Serkan eve dönüş yolunda taşıdığı ciddi ifadeyi taşımaya devam ediyordu.
......
O fikir aklında dolaşmaya yemekten sonra başlamıştı. Son zamanlarda Sarp’ın eskisi kadar yakın olmadığını hissediyordu. Eskisi kadar ilgi göstermediğini fark etmesi için sevişmeleri arasındaki zamanın açılması gerekmişti ama rakamlar yalan söylemiyordu. Altı ay öncesiyle karşılaştırdığında eskisi kadar sık tenlerinin birbirine arada bir engel olmadan değmediğini fark etmişti yol boyunca. Belki de tüm olanın farkındaydı ama kendine itiraf edemiyordu. Sessizliğin nadiren bozulduğu bir eve dönüş o gerçekle yüzleşmesine yetmişti.
Ekin daha önce böyle bir durumla karşılaşmadığı için ne yapacağını bilemediği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldığında arabayı evin garajına park etmişler, garajı eve bağlayan kapıdan içeri giriyorlardı. Direkt olarak sormaya cesaret edemeyeceğini biliyordu. Aklına ilk gelen çözüm Sarp’ın ilgisinin azalıp azalmadığını anlamasını sağlayacak bir durum yaratmak oldu. Eğer eskisi kadar düşkünse Ekin’in gönderdiği mesajı anlayıp uykusuz bir geceye yelken açmaları kaçınılmazdı.
Sarp elindeki anahtarları diğer anahtarların bulunduğu askıya astığında uzun zamandan sonra bir nebze de olsa aklını kemiren o sevimsiz düşünce sıçanlarından bir süreliğine kurtulduğunu düşündü. Karısıyla ve dostlarıyla eğlenceli bir gece geçirmişti ve tüm sıkıntıları kapının dışında kalmıştı. Çalışma odasına uğrayıp dizüstü bilgisayarını açtı ve elektronik postalarını kontrol etmek için Outlook programının kısayoluna tıkladı. Çalışma odasından çıkıp oturma odasına doğru ilerlerken Ekin’in yavaşça yatak odasına gitmek için merdivenleri tırmandığını gördü ama eşinin gözden kaybolmadan önceki bakışı Sarp’ın dikkatinden kaçmadı. O bakış, Sarp’ın neşesinin daha da bir artmasına yetti. Giydiği takım elbisenin ceketini çıkarmadan gömleğin yaka düğmesini açtı ve kravatını hafifçe gevşetti. Gülümseyen adımlarla Ekin’in peşinden merdivenleri çıktı ve hemen onun ardından yatak odasına girdi.
Üzerindekileri çıkarmakla meşgul olan Ekin Sarp’ın sıcak nefesini boynuna konan bir öpücükle hissettiğinde üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. Korktuğu durum başına gelmeyince Ekin iyice sevindi. Öpücükler arasında Sarp’a banyoya gidip yatmadan önce hazırlıklarını tamamlaması gerektiğini söyledi ama “yatma” sözcüğünü vurgulayış şekli Sarp’ın aklını başından almaya yetti. Ekin yatak odalarındaki banyoya girdiğinde Sarp da açtığı bilgisayarını kapatmak üzere tekrar aşağı kata inip oturma odasından geçerek çalışma odasına doğru yöneldi. O sırada sehpanın üzerinde duran Ekin’in cep telefonunun sesiyle irkildi. Bir mesaj geldiğini anlayan Sarp Ekin’e seslenerek telefonuna kısa mesaj geldiğini haber verdi. Eşinin bir-iki dakika sonra geldiğini gördüğünde “bilgisayarı kapatıp geliyorum” deyip çalışma odasına yöneldi.
Ekin telefonu eline aldığında gecenin bir yarısında ona kimin ve ne diye mesaj yollayacağını bulmaya çalışıyordu. Mesajı gönderen kısmında Erdem’in adını görünce şaşırmaktan kendini alamadı. Durup dururken niye mesaj gönderdiğini bir an önce anlamak için hızlıca mesajı açtı ve “ne kadar eglenirsen eglen bizimle gelseydin sizi daha cok eglendirirdim ;)” seklinde olan mesajı okudu. Mesajın neresinden tutacağını bilemedi. Mantıklı bir anlam vermeye çalışsa da amacına ulaşmakta güçlük çekiyordu. Elinde telefonu yatak odasına dalgınca ilerlerken hala tatmin olacağı bir açıklama bulmaya çalışıyordu.
Sarp bilgisayarını kapatmak için çalışma masasına oturduğunda gözü bir süre önce açtığı e-posta programına takıldı. Okunmamış olduğunu işaret etmek için koyu renkli görünen e-postaya farenin imlecini getirip tıkladığında monitörün sağ alt tarafında saate baktı. Neredeyse gece yarısı olduğunu görünce Amerika’da mesainin henüz bitmediğini aklından geçirdi. Hızlıdan e-postayı okuduğunda S&S şirketinin yaptığı teklifle ilgilendiğini ancak belirli şartları olduğunun resmi bir dille yazıldığını gördü. Detayları konuşmak için video-konferans yoluyla bir toplantı yapmaları öneriliyordu. Sarp’ın biraz olsun rahatladığını hissetti. Uzun süredir üzerinde çalıştığı bir proje sonunda hayata geçme şansı yakalıyordu.
İşi sağlama almak için hemen telefon edebileceği aklına gelince çalışma odasındaki telefonu eline aldı ve e-postada yer alan telefon numarasını tuşladı. Ancak arama tuşuna basmadan önce oturduğu yerden kalktı ve oturma odasından geçerek yatak odasına yöneldi. Kapıdan başını uzattığında Ekin’in sırtını kapıya dönmüş yatakta uzandığını gördü. Daha da önemlisi üzerini örtmüştü. Birkaç dakika önce havada hissedilen kıvılcımların kaybolduğunu anlamak için deha olmaya gerek yoktu. Kısa bir kararsızlıktan sonra ses etmeden tekrar çalışma odasına yöneldi. Merdivenlerden inerken uluslararası telefon konuşması için hazır bekleyen telefonun arama tuşuna bastı ve karşı tarafın açmasını beklemeye başladı.
Ekin odaya girdiğinde ilk önce yatağa doğru yöneldi ama tüm dalgınlığına rağmen makyajını temizlemediğini hatırladı. O gün için çok hafif bir makyaj yapmış olduğuna sevindi ve hızlıdan makyaj temizleme mendillerinden biri ile tüm makyajından kurtuldu. Yatağa uzandığında sırtını kapıya çevirdiğini fark etmedi bile. Aklı hala gelen mesajdaydı ve o mesaj kadar aklının o mesajda olması da onu düşüncelere boğuyordu. Bu şekilde düşünürken önceki gece sınava hazırlanmasından kaynaklanan uykusuzluğunun ve yemekte aldığı alkolün etkisiyle uykuya daldı. Sarp odanın kapısından başını uzattığında Ekin uyku ülkesinin patikalarını adımlamaya başlamıştı bile.
Sarp çalışma odasının ışığını söndürmeden önce duvardaki saate baktığında en az 15 dakika telefonda konuştuğunu hesapladı. Gerçi bunun yarıdan fazlası beklemekle geçmişti ama yine de telefon konuşmasının verimli geçtiğini düşünüyordu. Video-konferans yöntemiyle yapılacak toplantı için sekreterlerin zaman belirlemesine karar verilmişti ama daha da önemlisi Sarp bu ortaklık için nasıl bir pozisyon alması gerektiğini anlamıştı. Beklenen iş taahhüdünü yerine getirebilmeleri için tüm kaynaklarını S&S şirketine ayırmak zorunda kalacaklardı. Basit bir armatör olmaktan kurtulmaları ve daha büyük bir ligde top koşturmaları için bunun gerekli olduğunu biliyordu. Ne var ki Orhan Bey, ha da önemlisi Serkan, Sarp ile aynı görüşü paylaşmıyordu. Risk almadan büyümenin mümkün olmadığını düşünen Sarp’ın yegâne sıkıntısı buydu.
Üzerini değiştirip yatağa girdiğinde Ekin’in nefes alışlarının sesi dikkatini çekti. Yüzüne düşmüş saçlarını kulağının arkasına attıktan sonra eşinin yüzüne bir süre baktı ve yeni projesinin gerçekleşmesinden sonra özlediği günlere geri döneceğini hayal ederek başını yastığa koydu. Başucundaki ışığı kapattıktan sonra gözlerini bir süre tavan dikti ve derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini kapattı ve fısıltı halinde “tatlı rüyalar, Ekin” dedi.
Bahar aylarının hiç gelmeyeceğini hissettiren bir öğleden sonranın yaşandığı şehirde Sarp birkaç dakikadır bilgisayarının ekranına boş boş bakıyordu. Gelen e-postayı bir kez daha okudu. Onca işinin arasında niye böyle bir e-postayı okumaya tenezzül ettiğini bulmaya çalıştı ama aklına herhangi bir cevap gelmedi. Acaba bilinçaltı bir şeyler mi söylemeye çalışıyordu? Belki son üç ayın, yoksa dört ay mıydı, yorgunluğunu kaldıramadığını fısıldıyordu kulağına. Yeni durumlara alışmanın, yeni alışkanlıklar kazanmanın üç ay kadar sürdüğünü okuduğunu hatırladı hayal meyal. Eğer hatırladığını sandığı bilgi doğruysa üç aydan fazla olmamıştı.
Kendini işine veremeyeceğini anlayınca üç ay mı, dört ay mı olduğunu hesaplamaya karar verdi. Ekin’in okuldaki son senesinin başlamasını kutlamışlardı. Ekin’in okulu Eylül sonunda başladığına göre Ekim ayından itibaren bu durumun içindeydi. Ocak ayının ortasında olduklarını düşününce ilk hesabının doğru olduğunu anladı. Üç ay olmuştu babasından koltuğu devralalı.
Holdingin başına geçeceğini biliyordu ama bunun bu kadar erken olacağını hiç düşünmemişti. Daha çocuk sahibi bile olmamıştı. Nedense holdingin başına baba olduktan sonra geçeceğini düşünmüştü. Oysa ne Ekin’in ne de kendisinin çocuk yapmak aklından geçmişti şu ana kadar. Bu konuyu konuştuklarında ikisi de Ekin’in mezuniyetinden önce çocuk sahibi olmanın yanlış olacağını söylemişti. Gariptir ki o kararla holdingin başına geçmesinin de ertelendiğine inanmıştı.
Yaz sonlarına doğru babasının emekli olmayı planladığını öğrendiğinde bunun bir-iki ay içinde gerçekleşeceğini hiç düşünmemişti ama az önce yaptığı hesaba göre Ekim ayında Orhan Bey bayrağı Sarp’a teslim etmişti. Oysa babasının emekliliğini torun sahibi olmasından sonra göreceğini düşünmüştü. Teknik olarak Orhan Bey dede olmuştu. Yelda ile Serkan’ın ikiz çocukları pek tabii ki Orhan Bey’in torunlarıydı.
Yeğenlerini düşününce yüzünde bir gülümseme belirdi. Daha iki yaşında olmalarına rağmen bütün aileyi parmaklarında oynatıyorlardı. Özellikle de Orhan Bey’i. Gerçi Feryal Hanım’ın durumu da, her ne kadar belli etmek istemese de, Orhan Bey’den farklı değildi. Sarp, annesinin ikizlerle gündüzleri ilgilenmesinin bile yeterli bir işaret olduğunu biliyordu. Yelda, doğumdan sonra evde kalıp çocuklarını büyütmekle seneler önce Berna ile başladıkları işe devam etmek arasında kalınca Feryal Hanım’ın yardım eli kız kardeşinin ikilemine çözüm olmuştu. Önceleri yarım gün olarak başlayan işe geri dönme ikizler yaşını doldurduktan sonra tam güne çıkmıştı.
Sarp belki daha bir süre bu şekilde düşünmeye devam edecekti ama kapının açılmasıyla düşüncelerinde sıyrıldı. Kapının çalınıp çalınmadığından bile emin değildi. Serkan içeri girerken selam verdi. Sarp’tan bir cevap beklemeden “Hazırsan çıkalım, babam bizi bekliyordur.” dedi. Sarp bir süre Serkan’ın neyi kastettiğini anlamaya çalıştı. Yüzündeki boş ifadeden olsa gerek Serkan “Seninle konuşmak istediğini söylemişti... Sen de birlikte gitmemizin daha doğru olacağını söyledin.” diye açıklama gereği hissetti. O anda Sarp babasının kendilerini niye çağırdığını hatırladı. Emekli olsa bile Orhan Bey elini holding işlerinden çekemiyordu ve şimdi de Sarp’ın aldığı bir kararı babası karşısında savunması gerekiyordu. Hatırladığını belirtir bir şekilde başını salladıktan sonra “Birazdan çıkarız. Önce yarınki programımı Ayça’dan öğreneyim. İstersen sen çık.” diye devam etti.
......
Ekin sınavdan çıktığında en sona en kolay dersin sınavının kaldığını düşündü. Üniversitedeki en rahat senesi bu sene olmuştu. “Son bir sınav daha kaldı.” diye geçirdi aklından. Saatine baktığında akşamki yemek için hala fazlasıyla vakti olduğunu düşündü. Berna ve Yelda dört sene gibi bir sürede kafe-bar işletmeciliğinde çok yol kat etmişti. En sonunda Feyzo Baba’yı yeni açmak istedikleri yere ortak olmaya ikna etmişlerdi. Aslında Ekin bunun biraz da minnettarlık için olduğunu biliyordu. Feyzo Baba’nın her tür sudan bahanesine cevap vermişlerdi. En sonunda Feyzo Baba’nın ortaklığı reddedecek bahanesi kalmayınca da hazırlıklar yapılmıştı ki Yelda ve Berna bu konuda zehir gibiydiler. Dört senede kendilerine oldukça saygın bir isim yapmışlardı. Bir marka olmayı başarmışlardı bir anlamda.
Saatine tekrar baktığında az önce baktığından beri beş dakika geçtiğini gördü. Akşam trafiğinin en yoğun olduğu şu dakikalarda karanlık da iyiye çökmüştü. Sarp’ı aramak için çantasının içinden cep telefonunu bulmaya çalışırken iki kişinin kendisine seslendiğini gördü. Seslenenlerin kim olduğunu anlamak için başını kaldırdı ve Serpil ile Erdem’in kendisine doğru yaklaşmakta olduğunu gördü. İkisine el salladıktan sonra tekrar çantasının kim bilir hangi gizli köşesinde saklanmış olan cep telefonunu aramaya koyuldu. Dönemin başından beri samimi olduğu iki arkadaşı yanına geldiğinde Ekin hala telefonunu bulamamıştı. Serpil ve Erdem gülümseyerek ne yaptığını sordular.
“Şu lanet olasıca cep telefonunu bulmaya çalışıyorum. Sarp’a beni gelip almasını söyleyecektim. Görümcemle yakın bir arkadaşımızın açtığı yeni mekânın şerefine bir kutlama yapacağız kendi aramızda. Sarp’a evde olacağımı söylemiştim ama sınavım beklediğimden daha uzun sürünce bu trafikte bir de eve gitmek istemiyorum.” Bunları söylerken hala eli çantasının içinde, telefonu bulmaya çalışıyordu. “...ama önce şu telefonumu bulmam lazım.” dedi bıkkın bir ses tonuyla.
“Galiba bizim bara gidip içme teklifimizi geri çevireceksin...” diye mırıldandı Erdem. Ekin yüzünde bir gülümsemeyle başını kaldırdı ve Erdem’in gözlerinin içine baktı. Erdem bir an ne olduğunu anlayamadı ama hemen gözü Ekin’in üç parmağıyla tutarak salladığı telefona takıldı. Gülümsemenin kendisine olmadığını anlayınca da belirsiz bir ifade yüzünden geldi geçti.
“Haklısın, teklifinizi geri çevirmek zorundayım. Neyse, ben eşimi arayayım. İsterseniz o gelene kadar börekçide takılabiliriz. Bir şeyler içeriz.” Erdem sessizce Serpil’e döndü ve alaycı bir tonla “Hanımefendinin, pek sevgili eşini aramasını bekleyelim.” diye fısıldadı. Doktorasını yapmakta olan biri olmasına rağmen bu haliyle liseyi yeni bitirmiş birinin olgunluğuna sahip görünüyordu.
......
Serkan evden çıktıkları andan itibaren Sarp’a göz ucuyla bakıyordu. O kadar seneden sonra en yakın dostunun canının sıkkın olduğunu anlaması için tek bir bakış yeterliydi. İşin açıkçası Serkan sebebin ne olduğunu gayet iyi biliyordu. Orhan Bey’le konuşmalarından sonra Sarp sessizliğe gömülmüştü ve Serkan bunun iyiye işaret olmadığını biliyordu. Daha da kötüsü bu durumun oluşmasında kendisinin de payı vardı.
Arabalarının olduğu yere doğru yaklaşırken sesindeki kırgınlığı saklama zahmetine katlanmadan “Babamın bunu yaptığına inanamıyorum.” dedi. Serkan bu sözle birlikte baraj gölündeki ilk çatlağın gittikçe büyümesi gibi bu konuşmanın gittikçe büyüyeceğini biliyordu. Sarp, “Aylar öncesinde kucağıma emekli olacağı bombasını koydu ve bana holdingin başına geçme zamanımın geldiğini söyledi.” diye sözüne devam etti. “Oysa şimdi gelmiş...” deyip sustuğunda sözünün havada kalmasına aldırmadan sustu.
Serkan bir söz etmesi gerektiğini biliyordu ama ağzını açmasıyla kendisi de Sarp’ın sözlerinin hedefi haline gelecekti, gayet iyi biliyordu. İçindeki suçluluk duygusu Sarp’ın sözlerinin hedefi haline gelmeyi hak ettiğini söylüyordu cılızca. “Sarp... Baban ne derse desin holdingin başında olan sensin ve senin kararın uygulanır.” diye sakinleştirmeyi denedi ama bunun ateşi daha da alevlendireceğini gayet iyi biliyordu.
“Öyle mi dersin? Nedense bana hiç öyle gelmiyor! Her kararımı bu şekilde sorgularsa ben nasıl yönetimin saygısını kazanacağım? Bir karar aldım ve bunu uygulamak için ne lazım geliyorsa yapacağım. Eğer holdingin lideri bensem her kararımı sorgulamaktan vazgeçmesi lazım, eğer lider oysa emekli olduğu yalanını söylemeyi bırakması lazım!” Gerçekten de Sarp’ın ne kadar kızgın olduğu yükselen sesinden belli oluyordu. Serkan vereceği cevabın yangını söndürecek köpüklü su olmadığını biliyordu ama konuşmanın şekli ona başka seçenek bırakmıyordu.
“Senin kararını sorgulamıyor, Sarp...” Biraz tereddütten sonra “sadece bunu...” diye devam etti ve o an o baraj gölünün kapaklarının tümden açıldığını sezdi. Durgun su akacak yer bulmuş gibi tüm ihtişamıyla gürlemeye başlayacaktı.
“Sadece bunu?!” Bir defa yeterli olmamışçasına Sarp sesini biraz daha yükseltip “Sadece bunu?!” diye devam etti. “Onun koltuğuna oturduğumdan beri gölgesini hep üstümde hissediyorum. Başlarda sorun yoktu çünkü hem işi öğreniyordum hem de iyi olmak için motivasyon oluyordu ama bu... Bu proje üzerinde ne kadar süredir çalışıyorum, biliyor musun?” Serkan kafasında sorunun cevabını bulmaya çalıştı ama Sarp’ın ne kadardır bahsettiği proje üzerinde çalıştığını bilmiyordu. Bilmediğini göstermek için boş gözlerle Sarp’a baktı. Sarp da bilmediğini anlamış gibi “Geçtiğimiz Temmuz başından beri!” diye cevap verdi. “Yani yarım seneyi aştı... Anlıyor musun, yarım seneyi aştı! Bu proje benim için onur meselesi artık ve...” diye devam ederken yine sözleri havada asılı kaldı. Sarp, Serkan’ın gözlerinin içine baktı ve “...senin bana destek olacağını düşünmüştüm, babamın tarafında olacağın aklıma gelmemişti.” diye sözünü tamamladı. Serkan böyle bir söz duyacağını biliyordu ama bilmek bir dostun yüzündeki hayal kırıklığını görmeyi kolaylaştırmıyordu. Özellikle de o hayal kırıklığının sebebi kendisi olunca...
“Sarp, bu mesele taraf olma meselesi değil. S&S şirketi ile ortaklık güzel ama çok riskli bir iş. Ben sadece bu riski almanın gereksiz olduğunu düşünüyorum. Onların denizaşırı nakliyatını yapma fikri beni de heyecanlandırıyor ama risk çok yüksek.”
“Serkan, bari sen bunu söyleme. Risk almadan nasıl büyüyeceğiz? Bu ortaklığı gerçekleştirebilirsek bir üst lige çıkacağımızı görmüyor musun?” Görüyordu görmesine ama Sarp’ın bu ortaklığın risklerini gördüğünden emin değildi.
“Risk almamız gerektiğinin farkındayım. Ben sadece... bunun çok büyük bir risk olduğunu düşünüyorum.” Sarp cevap vermek üzereyken telefonunun sesiyle irkildi. Arayanın Ekin olduğunu Serkan’a mırıldandı. Serkan bu anın gergin konuşmayı bitirmek için uygun bir an olduğunu düşünüp Yelda’nın yanına gitmesi gerektiğini bahane ederek arabasına doğru adım atmaya başladı. Sarp da telefona cevap verirken “tamam” manasında başını salladı.
......
Yelda akşam için planladıkları yemeğin son hazırlıklarını yapıyordu. Feyzo Baba ile ortaklık fikri Berna ile ikisinin kafasında olgunlaşmaya başladığında ki bu fikrin ortaya çıkmasında Sarp’ın da payı vardı, hiç beklemedikleri bir engel ile karşılaşmışlardı. İki inatçı kadın olarak bu engeli aşmak için ellerinden gelen tüm çabayı harcamışlardı ve Feyzo Baba’yı sonunda ortaklığa ikna etmişlerdi. Kafe-bar işletmeciliğinde kendi kimliklerini buldukça yeni mecralara akma isteği oluşmaya başlamıştı. Biraz da bu sebepten Feyzo Baba ile ortaklık hem Berna’nın hem de Yelda’nın gözüne hoş görünmüştü. Feyzo Baba başlarda oldukça gönülsüz görünmüştü ama o bile bu ortaklığın tüm tarafların yararına olduğunu görmüştü.
Berna ile bu ortaklık hakkında konuştuklarında her ikisi de kafe-barda yakaladıkları hizmet çizgisini bu mekânda da devam ettirmeleri gerektiğinde hemfikir olmuşlardı. Yelda anayasaları dediği kuralları aynı anda söyledikleri o anı hatırladığında gülümsemekten kendini alamadı. Hiçbir zaman popülaritene güvenme. Her zaman daha iyi hizmet etmenin yollarını ara. Asla kaliteden ödün verme. Ucuzluğu değil, kaliteyi hedefle. Belki Feyzo Baba ile olan ortaklıklarında biraz daha ucuz bir yer olmayı hedefleyeceklerdi ama -Serkan ve Sarp’ın bazen kullandığı terime göre- bunun sebebi müşteri profillerinin farklı olmasıydı.
Feyzo Baba açılmayı bekleyen mekânı incelemekle meşgul olan Yelda’ya yaklaştığında Yelda’nın kendisini hala fark etmediğini gördü. Boğazını temizleyerek varlığında Yelda’yı haberdar etti.
“Sen misin Feyzo Baba, bu tarafa geçtiğini fark etmedim.” dediğinde masaların olduğu tarafı işaret ediyordu. Yeni ortaklığı kutlama kararı aldıklarında en iyi yerin açılacak yeni mekân olacağına karar vermişlerdi. Bir anlamda test edeceklerdi yemekleri ve servis kalitesini.
Feyzo Baba’nın daha iyi anladığı bir iş olduğu için kebap ağırlıklı bir yer açmayı planlıyorlardı. “Artık büyük patron olduğuna göre kebap ustasını bulmak da sana düşüyor.” demişti Sarp, neşeli bir ses tonuyla. Gece birlikte yiyecekleri yemekte hem eğlenecekler hem de jüri olacaklardı. Eğer kendileri beğenmediği sürece müşterilerin beğenmesini beklemek hata olurdu. “Ne kadar tecrübe kazanmış olsam da bu yeni mekân konusunda gerilmekten kendimi alamıyorum.” diye öyle amaçsızca konuştu Yelda. Özel bir sebebi yoktu bunu söylemesinde, sadece sessizliğin sıkıntılı gazabına yenilmemek için aklına gelen dökülüverdi ortalığa. Feyzo Baba sadece gülümsemekle yetindi. “Suç ortağın burada olmadığına göre boşuna kuruntu yaptığını söylemek bana düşüyor sanırım.” diye telkinde bulunduktan sonra kısa bir süre durakladı ve “Adını anmışken, Berna hanım kızım nerede?” diye sordu. Yelda zorlu geçen doğumdan sonra Serkan’ın kendisine aldığı onlarca hediyeden biri olan kolundaki saate baktıktan sonra “Birazdan burada olur, sipariş ettiğimiz yabancı biralar bugün elimize geçecekti. Onunla ilgilenip gelecekti. Belli ki aracın gelmesi gecikti.” diye cevap verdi.
......
Sarp, Ekin’in yanına varana kadar sakinleşmeyi başarmıştı. Serkan’ın da babası gibi kendisinden farklı düşünmesi onu şaşırtmıştı. En azından onun risk almadan iş dünyasında başarının mümkün olmadığını biliyor olması gerekirdi ama bundan çok en eski dostunun onu babasının karşısında yalnız bırakması canını sıkıyordu. Sırtından bıçaklandığı düşüncesi aklının derinliklerinden yüzeye çıkmaya çalışıyordu. Bunun ne kadar saçma olduğunun farkındaydı ama Shakespeare’in Julius Caesar adlı oyunundaki “et tu, Brutè?” sözü aklını zorluyordu. İşi fazlasıyla dramatize ettiğini düşününce gülümsemekten kendini alamadı. Hem Serkan’ın her dediğine onay vermesi uzun vadede holdingin geleceği açısından yararlı değildi.
Ekin’in bahsettiği börekçiyi bulması zor olmadı. Serkan da Ekin’in şu an okuduğu üniversiteden mezun olduğu için buraların pek de yabancısı değildi. Yabancısı bile olsa en merkezi yerdeki mekânı bulması zor olmazdı. İçeri girince gözleri karısını bulmakta gecikmedi. Yanında iki kişini olduğunu görünce o iki kişinin kimler olduğunu merak etti.
Ekin eşinin geldiğini sezmiş oturduğu yerden arkasına döndü. Sarp’ı görünce yüzünde bir gülümseme belirdi. Sarp yanına yaklaşırken o da ayağa kalktı ve kocasının eğilip yanağında öpmesine izin verdi. Sarp’ın bakışlarını takip edince Serpil ve Erdem ile hiç tanışmadığını hatırladı.
Sarp, Serpil’in adını hatırlıyordu çünkü Ekin onun kendisiyle yaşıt olduğunu söylemişti. Özellikle ilk zamanlarda Ekin bunu biraz dert ettiği için Serpil’in Ekin ile aynı yaşta olmasına sevinmişti ama karşısında duran kadın hiç de kafasında canlandırdığı gibi biri değildi. En başta uçları kızıla boyanmış siyah saçları aklındaki sarışına tersti. Oysa Ekin hiçbir şekilde Serpil’in sarışın olacağını ima etmemişti. Üzerindeki kıyafet de aklındaki tarza hiç uymuyordu. Krem rengi fitilli kadife pantolon ve yakası geniş, triko mor bir bluz içinde tozpembe yarım boğazlı bir badi pek tabii ki Ekin’in giyim tarzından çok farklıydı. Neden Ekin’in arkadaşının da Ekin’in tarzında giyineceğini düşündüğüne kendi de bir anlam veremedi. Daha da şaşırtıcı olanı -eğer tokalaşma bir işaretse- vurdumduymaz birine benziyordu. Dikkatini Erdem’e çevirirken aklından henüz tanıştığı kadınla eşinin tek ortak noktasının aynı yaşta olmaları mı olduğunu düşündü.
Erdem, öte yandan, Sarp’tan biraz daha uzun ama daha zayıf görünüyordu. Sarp bir an için Erdem’in zayıf olduğu için mi kendisinden uzun göründüğünü, yoksa uzun olduğu için kendisinden zayıf mı göründüğünü sorguladı. Tokalaşırken göz göze geldiklerinde çok kısa bir süre, belki bir göz açıp kapamadan bile kısa süren, küçümseyici bir bakışın Erdem’in yüzünden gelip geçtiğini sandı. Ne kadar kendini tersi için kendini zorlasa da masadaki hemcinsinin varlığından rahatsız oldu. Hoşuna gitmeyen, adını koyamadığı bir his Erdem’den rahatsız olmasına sebep oluyordu. Eşlerinin yanında gördüğü erkekten rahatsız olan kocalardan olmamak için aklındaki olumsuz düşünceleri bir kenara attı. Ekin’in önündeki bitki çayını bitirmesini beklerken yeni tanıştığı iki kişiyle keçiboynuzu kadar doyurucu çene çaldı.
......
Serkan içeri girdiğinde Feyzo Baba’yı bir masanın yanında eğilmiş şekilde buldu. Yanına yaklaşırken ayak seslerini duyan Feyzo Baba başını Serkan’dan yana çevirdi. “Yüzünü gören cennetlik...” diye yarı şaka, yarı ciddi bir selamlanmak Serkan’ı şaşırtmadı çünkü birkaç haftadır görüşememişlerdi. Yine de kendini savunmak için alışılmış mazeretlerden birini kullanmaktan geri kalmadı. “Öyle olsun bakalım” ise umduğundan da iyi tepkiydi. “Sen ne yapıyorsun öyle yere çökmüş?” diye sormaktan kendini alamadı. “Karın mutfak tarafına geçip akşam menüsü için neler olduğunu yeniden kontrol ediyor. Ben de can sıkıntısında sallanıp duran şu masanın ayağının altına kâğıt sıkıştırıp düzeltmeye çalışıyordum.” cevabını alınca Feyzo Baba bir anlamda soracağı ikinci soruyu da cevaplamış oldu. Serkan etrafına bakınırken Feyzo Baba ayağa kalktı ve Serkan gibi ahşap ağırlıklı masa ve sandalyelerin bulunduğu yemek salonuna göz gezdirdi. Duvarlara asılmayı bekleyen resimler asılacakları yerin dibinde duvara yaslı şekilde duruyordu. Ocakbaşının hemen yanında yer alan mutfağın kapısından Yelda’nın geldiğini gördüğünde Feyzo Baba’nın “Hah, karın da geldiğine diğerleri gelen kadar oturup laflayabiliriz.” dediğini duydu.
......
Arabaya bindiklerinde Sarp’ın aklından babasıyla arasında geçen konuşmadan dolayı oluşan sıkıntıyı Ekin’e yansıtmaması gerektiği geçiyordu. İşle alakalı konularla Ekin’in canını sıkmanın lüzumu yoktu. Suskun kalmasının soru işaretlerine sebep olacağını bildiği için Ekin’e sınavının nasıl geçtiğini sormakla söze başladı. Ya Ekin’in son sınavıydı ya da son bir sınavı kalmıştı, tam hatırlayamıyordu. Ekin, sınavının iyi geçtiğini söylediğinde içini büyük bir mutluluk kapladı. Hiç olmazsa Ekin’in günü iyi geçmişti. Başka sınavı kalıp kalmadığını sormaya ise çekiniyordu çünkü sınav takvimini konuştuklarını iyi hatırlıyordu. Sadece o son sınavın ne zaman olduğu bit türlü aklına gelmiyordu. Ekin, “kalan son sınavım bu dersten daha kolay olacak” dediğinde Sarp üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. Daha önce konuştukları bir konuyu tekrar sormadan cevabını aldığı için rahatladı.
Ekin, sınav ve ders konularını daha fazla konuşmak niyetinde değildi. Konuyu değiştirmek için “İyi ki seni eve gitmeden önce yakaladım. Boşuna eve kadar gidecektin yoksa.” dedi.
“Ben de babamlara uğramıştım, tam oradan çıkıyordum sen aradığında.” Ekin meraklı gözlerle Sarp’a bakarak “babalara mı” diye uğradı.
“Evet, işle ilgili bir konuyu konuşmak için beni çağırdı.” Ekin gülümsemekten kendini alamadı. “Baban emekliliğe bir türlü alışamadı. Hala senin ne yaptığını merak ediyor.” diye karı-koca konuşmasını devam ettirdiğinde Sarp’ın yüzünün asık halinin arabayı dikkatli kullanmak için olduğunu sandı. Sarp ise karısının sınavlardan ve derslerinden konuşmak istememesi gibi babasının holdingin işlerine karışıyor olmasından bahsetmek istemiyordu. En azından böyle bir gece öncesi... O da konuyu değiştirmenin en iyi ol olacağı düşüncesiyle “Üniversiteden iki arkadaşınla ancak şimdi tanışmış olmam da çok ilginç.” dedi. Ekin bir süre Sarp’ın dediği hakkında düşündü ve o kadar süre içinde üniversitede edindiği arkadaşlarla tanışmamış olduğunu fark etti. “En azından adlarını biliyordun.” diye cevap verdi. Sarp, “Hm, evet ama sadece Serpil’i hatırlıyorum. Erdem’den bahsetmiş miydin önceden? Ondan bahsettiğim emin değilim.” diye karşılık verdi.
Ekin bir an Sarp’ın söylediklerinin arkasında bir ima olduğu hissine kapıldı ama eşinin yüzüne baktığında az önce baktığından gördüğü yüz halinden farklı bir ifade görmedi. Boşuna kuruntu yaptığı düşüncesiyle imalı bir söz söylediği fikrine omuz silkti.
“Bir-iki defa bahsi geçti. Zaten dönem başında geldi. Başka bir üniversitede doktora yapıyormuş. Mühendislik öğrencilerinin aldığı teknik resim dersine giriyor.”
“Sen nasıl tanıştın ki?” Sarp, sormaktan alamadığı için kendine kızdı. Neyse ki Ekin gayet sakin şekilde “Serpil’in eskiden arkadaşı olduğu için ben de tanıştım. Aslında tam da arkadaşı sayılmaz ya...” diye cevap verince rahatladı.
“Tam arkadaş sayılmaz?” Ekin bu sorunun geleceğini biliyordu ama kendisinin bile tam olarak cevabını bilmediği bir soruya nasıl cevap vereceğini bilmiyordu. Serpil eskilerden pek bahsetmiyordu. Bölük pörçük öğrendiklerinden anladığı kadarıyla Erdem, Serpil’in ölen nişanlısının ağabeyiydi. Bu kadar bilgiyi öğrenmesi bile Serpil ile uzun süre arkadaşlık yapmasından sonra olmuştu. Bildiklerini Sarp’a anlatınca bakışları akıp giden trafikte olan eşinin yüzünden bir şaşkınlık bulutunun geçtiğini fark etti. Sarp sadece “üzüldüm” diye tepki verdi ve “bu durumda Erdem yardımcı doçent mi oluyor” diye sordu.
“Ben de tam bilmiyorum ama anladığım kadarıyla henüz öyle bir şey yok. Kadro açılması gerekiyormuş galiba. Tamamen yanlış da olabilir bu söylediklerim...” Sarp, Ekin’in verdiği cevap veriş şeklini nedense oldukça eğlenceli buldu ve gülümsemekten kendini alamadı.
......
Yeni ortaklığı kutlama bahanesiyle yenecek yemeğin beklenen grubun iki üyesi kapıdan içeri girdiğinde Feyzo Baba ve Yelda mekânın eksikleri üzerinde konuşuyorlardı. Serkan ise elinden geldiği kadar onlara ayak uydurmaya çalışıyordu ama Yelda’nın arada kendisine gönderdiği bakışlardan çok da işe yarar sözler etmediğini fark ediyordu. Ancak ne kadar susmaya karar verse de bir süre sonra sıkılıyor ve ağzından birkaç söz dökülüyordu. İşte tam bu anda içeri giren Sarp ve Ekin bir anlamda Serkan’ın kurtarıcısı olmuştu. Ancak sıkılmaktan kurtulduğu heyecanıyla Sarp’la arasında oluşan gerilim akşamki yemeği ne kadar etkileyebileceğini düşününce gerilmekten kendini alamadı.
Sarp ve Ekin yanlarına yaklaşırken gerilimi de artmıştı. Yemeğin tadının ikisinin yüzünden kaçmasını istemiyordu. Onları gördüğüoruya nasıl cevap vereceğini bilmiy için Ekin gülümsüyordu. Daha güzeli Sarp da gülümsüyordu. Serkan bunu görünce ağırlığını hissettiği gerilimin üzerinden kalktığını hissetti. Sarp ile göz göze geldiklerinde ise o gerilim bir an için de olsa tekrar ağırlığını Serkan’a hissettirdi. Birbirini tartan bakışmadan sonra sözlere gerek kalmadan akşamüzeri Teksoyların bahçesinde yaşadıkları ve küçük olduğunu umdukları anlaşmazlığı bir kenara bırakma kararı aldılar.
“En son gelen biz değiliz, ne iyi.” diye söze girdi Ekin hala gülümsemeye devam ederek. “Berna Hanımlar neredeler?” diye sordu şakacı bir ses tonuyla ve yüzüne yerleşmiş olan gülümsemesini birazcık bile azaltmadan.
“Sana da merhaba canım.” diye karşılık verdi Yelda, Ekin’in şakacı ses tonunu yakalayarak. Ekin gülmekten kendini alamadı. “Kusura bakmayın, herkese merhabalar.” derken orada olanların oturduğu masanın etrafındaki boş sandalyelerden birine oturdu. O sırada Sarp da Ekin’in karşısındaki yere otururken “herkese selamlar” dedi. O da Ekin’in neşeli halinden etkilenmiş yüzündeki gülümseme daha da artmıştı.
Karşılıklı selamlaşmadan sonra Sarp ile Ekin etrafı gözleriyle taradılar. İkisi de başını onaylar şekilde salladıktan sonra “Hiç de fena iş çıkarmamışsınız. Yemekler de mekânın görüntüsü kadar iyiyse burada yemek yemeyi düşünebiliriz, değil mi hayatım?” diye konuştu Sarp. “Tabii ki geleceksiniz, sanki başka şansınız varmış gibi...” diye karşılık verdi Yelda. Herkes onun cevabına gülerek cevap verdi ama Sarp’ın bu şakalaşmayı bitirmeye niyeti yoktu. “Bilemiyorum vallahi... Hatır-gönül ilişkisiyle işi yürütmeyi planlıyorsanız hiç başlamayın derim.” diye son bir sataşmada bulundu. Ekin, Yelda’nın cevap vermesine fırsat vermeden “Boşuna konuşuyorsun Sarp, Feyzo Baba’nın bu işlerden anladığını biliyoruz. Yelda ile Berna da barın işletmeciliği konusunda ne kadar iyi olduklarını kanıtladılar. Her şey işlerin yolunda gideceğini gösteriyor.” diyerek araya girdi. Feyzo Baba bir kahkaha patlattıktan sonra “Ee! Sarp, evlat... Gördüğün üzere asıl önemli kişiyi yanımıza aldıktan sen ne desen boş. Ekin kızım şimdiden bizim yanımızda yer alıyor. Bundan sonra sen ne desen boş.” dedi.
Sarp, tatlı atışmalarda yalnız kaldığını anlayınca daha fazla konuşmanın gerçekten boşa olduğunu fark etti. “Öyle olsun bakalım. Şaka bir yana Bernalar nerede kaldı?” derken kapıya bakıyordu. Yelda, “birazdan gelirler” derken saatine baktı ve Berna’yı arayıp nerede kaldıklarını sormasının iyi olacağını düşündü.
Kapıdan içeri Berna tek başına girdiğinde Yelda telefonun arama tuşuna basmıştı bile. Ortağını görünce aramayı sonlandırdı ve meraklı gözlerle Berna’ya baktı çünkü Berna’nın canı sıkkın görünüyordu. Sarp “Yalnız gelmişsin. Yoksa pek sevgili kocan gelmiyor mu?” diye sordu. Gecenin eğlenceli havasına kendini kaptırmış olmanın etkisiyle Berna’nın biraz sıkkın olduğunu fark edememişti.
“Son anda toplantısı geç saate ertelenmiş. Büyük patronun uçağı rötar yapınca akşamüzeri yapılacak toplantı geçe alınmış.” Berna’nın sıkıntısı sesinden anlaşılıyordu. Feyzo Baba, Berna’nın sıkıntısını azalmak için “Aşk olsun kızım, canını sıktığın konu bu mu?” diye sordu ve “Hep erkekler mi karıları olmadığı zaman hovardalık yapacak. Bak, senin eline fırsat geçmiş. Bu akşam da sen hovardalık edersin.” diye devam etti. Berna hala sıkkın görünüyordu. Yelda hemen söze karıştı ve “Kesinlikle katılıyorum. Şekerim, bence de eline fırsat geçmişken değerlendir. Şahsen, ben senin yerinde olsam fırsatı değerlendirirdim.” diye şakacı bir ses tonuyla konuştu. Serkan “hey” diye tepki vermekte gecikmedi. Serkan’ın verdiği tepki masadakilerin ve Berna’nın gülmesine sebep oldu. Yelda ise Serkan’a aldırmadan “Hem kimle hovardalık yapacağını da düşünmen gerekmiyor. Bak burada kırlaşmış üç gün sakalıyla ve yine kırlaşmış ama dökülmemiş saçlarıyla Feyzo Baba duruyor.” diye konuşmaya devam etti. Berna’nın gülümsediğini görünce amacına ulaştığını fark eden Yelda Serkan’ın gönlünü almak için karşısında oturan eşinin elini tuttu.
Yemek için bekledikleri kimse kalmayınca servisin başlayabileceğine karar verildi. Onları bekleyen servis elemanlarına işaret edilmesiyle akşam emeği başlamıştı. Erkekler rakı içmekte kararlıydılar ama kadınlar kırmızı et ağırlıklı yemek yenileceği için kırmızı şarabın da yemekte iyi gideceğini iddia edince masada bir çeşit kadın-erkek ayrımı oluşmuştu. Kadeh kaldırmaya sıra gelince herkes Feyzo Baba’nın kadehlerini neye kaldıracaklarına karar vermesinde hemfikir oldu. Bir eksikle devam eden gecede Feyzo Baba yeni bir geleceğe kadeh kaldırdığında kimsenin itirazı olmadı buna, her ne kadar gelecek her zaman yeniyse de...
(1)Yeni gelecek (Latince)
Brandon Routh Röportajı @ 21-11-2006 02:17 Superman Returns filminin video oyunu DVD'sinin pıyasaya sürülmesi sebebiyle düzenlenen kokteyle katılanlardan bazılarıyla IESB röportaj yapmış. Filmde Superman/Clark Kent karakterlerini canlandıran Brandon Routh'un röportajını yayınlamışlar.
3 Doors Down - Kryptonite @ 20-11-2006 07:55 Müzik benim alanım değil. Bu sebepten bir süredir aklımda olan bu yazıyı yazma konusunda kararsızlık yaşıyordum. Ancak düşününce en zırva sözlerden biri olan zevklerin ve renklerin tartışılmayacağını savunan argümanın arkasına sığınabileceğimi fark ettim.
En sevdiğim parçaların arsında en üst sıralarda yer alan 3 Doors Down'ın Kryptonite adlı parçasını buraya koymak istedim. Benim bu parçayı daha bir fazla sevmeme sebep olan ise Superman'den etkilenerek yazılmış olması. Zaten parçanın adı her şeyi ele veriyor. Bu parça kullanılarak hazırlanmış bir Superman Returns videosu iyi gider diye düşündüm. Youtube'e mhirst16 tarafından konulmuş bu video.
Şarkı sözleri:
"Kryptonite"
I took a walk around the world To ease my troubled mind I left my body laying somewhere In the sands of time But I watched the world float To the dark side of the moon
I feel there is nothing I can do, yeah
I watched the world float To the dark side of the moon After all I knew it had to be Something to do with you I really don’t mind what happens now and then As long as you’ll be my friend at the end
If I go crazy then will you still Call me Superman If I’m alive and well, will you be There a-holding my hand I’ll keep you by my side With my superhuman might Kryptonite
You called me strong, you called me weak, But still your secrets I will keep You took for granted all the times I never let you down You stumbled in and bumped your head, If not for me then you'd be dead I picked you up and put you back On solid ground
If I go crazy then will you still Call me Superman If I’m alive and well, Will you be there a-holding my hand I’ll keep you by my side With my superhuman might Kryptonite Yeah!!
If I go crazy then will you still Call me Superman If I’m alive and well, will you be there Holding my hand I’ll keep you by my side With my superhuman might Kryptonite
If I go crazy then will you still Call me Superman If I'm alive and well, Will you be there a-holding my hand I'll keep you by my side With my superhuman might Kryptonite Yeah!!
Hatırlamıyorum @ 18-11-2006 01:20 Bana ait değil -tabii ki- ama buraya koymama engel değil. Bu hanımefendinin diğer yazdıklarını okumak için yukarıdaki linke (yazının başlığına) tıklayın.
Hatırlamıyorum
Hatırlamıyorum şimdi seni, Nasıl neşeli bakabildiğini, Mutluluğunun gözlerindeki, Parıltılı hali nerede hani?
Hatırlamıyorum şimdi seni, Hangi oyuncağını sevdiğini, Elinden düşürdüğün şu saati, Oynamakla bile yetindiğini.
Hatırlamıyorum şimdi seni, Kiminle vakit geçirdiğini, Kucağından inmezdin belki, Şimdi yanında mı o kişi?
Hatırlamıyorum şimdi seni, Gülüşünle fethettiklerini, Kim bilir neydi sebepleri? Elinde kalmamış bir tanesi.
Hatırlamıyorum şimdi seni, Ağlamazdın eskiden belki, Hayatının değiştiği gibi, Gözlerinin de değişmiş hali.
Hatırlamıyorum şimdi seni , Dünyan toz pembeymiş sanki, Başından neler gelip geçti ki? Kalmadı dünyanın güzel rengi.
Evin içine son bir kez daha baktığında ister istemez son bir senede yaşadıklarını düşündü. Bir senede o kadar çok olgunlaşmak zorunda kalmıştı ki “Üzgünüm ama bu nişan olmayacak galiba...” demesinden önceki halinin toy bir delikanlı olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordu. Düşüncelere dalmış halde evin içine bakarken Ekin’in yaklaştığını duymadı bile. “Ne o? Dalmışsın...” diye soran Ekin’in sesini duyunca irkildi. Yanı başında beliriveren sevdiği kadına göz ucuyla baktıktan sonra başıyla evi işaret ederek “Son bir senede ne kadar çok şey yaşadığımı düşünüyordum. Bu ev bir anlamda o değişimleri simgelemekte.” diye cevap verdi. Sonra da karşı duvardaki posteri işaret ederek “La notası posterine bakarak az mı hayatımı sorgulamadım...” diye devam etti.
Ekin duvardaki postere bir kere daha baktı. “İşte bu sebepten evlendiğimizde yatak odamıza ilk asacağımız şey bu poster olmalı.” diye fikrini söylerken posterin sadeliğini düşünüyordu. Beyaz zemin üzerinde siyah bir nota, ki Sarp “la notası” olduğunu söylediği için notanın “la notası” olduğunu kabullenmişti, sevdiği adama bir anlam ifade ettiği için Ekin’e de aynı anlamı ifade ediyordu. Posterin yanına gidip posterin çerçevesinin iki yanından tutup duvardan indirmeye yeltendi. O sırada Sarp yanında bitivermişti bile. Sarp, “Dur, beraber indirelim...” dediğinde gülümsemekten kendini alamadı. Geçen seneye kadar evlenmeyi aklının ucundan bile geçiremeyen Ekin, şimdi müstakbel kocasıyla birlikte yaşayacakları yere taşımak için evdeki eşyaları topluyordu.
“Ekin?... Sence iyi mi yapıyoruz bizimkilerin yanında yaşamakla?”
“Senin fikrindi orada yaşamak.”
“Yani istemiyorsan...” Ekin, yüzünde bıkkın bir ifade ile Sarp’a baktı.
“Sarp, bana kalsa burada da yaşardım. Daha iyi bir evde yaşamamız gerektiğinde ısrarcı olan sensin. Benim için fark etmez. Hiç olmazsa kız kardeşin var bana arkadaş olacak.”
“Ya... Annemle başa çıkabilmek için bir Yelda’ya ihtiyacın olabilir.” Şaka olsun diye söylediği söz Ekin’in bir anda gerilmesine sebep olmuştu ama belli etmedi. Nedense Feryal Hanım ürkütüyordu Ekin’i. Bunun her gelin-kaynana arasında olan bir şey olduğuna inandırmaya çalışıyordu kendini ama aklına annesiyle Gönül’ün ilişkisi geldikçe yanlış bir telkinde bulunduğuna inanıyordu.
......
Mehmet bütün gün ağzına bir lokma bile koymadığını fark ettiğinde uzun yaz günü akşam vaktine yaklaşıyordu. Bir sonraki hastasını görmeden önce 15 dakikalık boş zamanı vardı. Bu süre içinde kafeteryadan abur cubur alabileceğini düşündü. Bir doktor olarak yemek yemeyi unutması ilk defa olan bir durum değildi. Kafeteryaya inmek için oturduğu koltuktan kalkmadan öncegözü masasının üzerindeki cep telefonuna takıldı. Kısa bir kararsızlıktan sonra telefonu eline aldı ve aramış olduğu numaraların arasından istediği numarayı bulduktan sonra telefonunun arama tuşuna bastı. Telefonun diğer ucundaki kişi Mehmet’in “alo” diyen sesini hemen tanıdı.
“Dayı. Nasılsınız?”
“Hep aynı, ya sen nasılsın?”
“Gayet iyiyim. Annem nasıl, dayı?”
“Annen de gayet iyi. Yengenle ikisi eve öteberi almak için pazara gittiler. Havaların biraz serinlemesini beklediler. Sabahtan gideceklerdi ama evden erken çıkamayınca akşam serinliğini beklemeye karar verdiler.” Mehmet annesinin iyi olduğunu duyunca biraz rahatladı.
“Bir aylık misafir olmaz ama yine de annemi misafir ettiğiniz için çok sağ olun.”
“Lafını bile etme. Senin annense benim de kız kardeşim. Hem yengene de arkadaş oluyor. Bana kalsa annen hep burada kalsın.”
“Dayı, biliyorsun... Bazen annem...” Mehmet sözünü tamamlayamadı. Onun yerine “son aradığımdan beri hiç...” diye devam etti. Bu defa da dayısı sözünü tamamlamasına izin vermeden “Kaygılanma, korktuğun şey olmadı. Her şey gayet iyi. Temiz hava, farklı ortam iyi geliyor. Annenin sağlığı yerinde. İstersen atla arabaya gel, birkaç saatte burada olursun.”
“Tamam, dayı. Bakarız... Neyse, benim kapatmam lazım. Birazdan hastam gelecek. Annemle yengeme selamımı söyle.” Telefonu kapattığında biraz rahatlamıştı. Neredeyse bir ay oluyordu annesini dayısının yanına götüreli. Bu da demek oluyordu ki annesinden bir aydır uzaktı. Annesinin bu halde olmasına sebep olan olaylara lanet okudu içinden ve onu iyileştirme konusundaki çaresizliğine...
Odasından dışarı çıktığında hemşiresi Aylin’in içeri girmek üzere olduğunu gördü. Hastasının olduğunu hatırlatmak için gelen Aylin’e kafeteryadan kendine bir şeyler alacağını söylerken yüzünün asık olduğunu gördü. Başta üzerinde durmamaya karar verdi ama yine de sormadan edemedi. Başta “yok bir şey” ile durumu geçiştirmek isteyen Aylin Hemşireden ısrarları sonunda başhekimin Aylin’e laf ettiğini öğrendi. “Bu sefer neye kulp buldu?” diye sorduğunda öğle tatilini uzun tuttuğu için demediğini bırakmadığını öğrendi. Başhekimin bu yaptığı Mehmet’i kızdırmaya yetmişti.
“Söylenmekte haklı mıydı?”
“5 dakika bile geçmemişti. Zaten 20 dakika geç gittim yemeğe.”
“Yine karşısında başını eğmedin umarım?”
“Sorunda bu ya. Şimdi beni kovduracağını söylüyor!” Bu söz üzerine Mehmet sinirli şekilde güldü.
“Demek kovduracak, ha? Galiba poposunu büyütmekten başka bir şey anlamayan adamın iş sözleşmelerinden de haberi yok. Sen sakın işinden olma konusunda tasalanma. Bu hastanede senin hayatını zehir edecek biri varsa o da benim. Başka kimsenin bunu yapmasına izin vermem. Sen de verme, tamam mı?” Aylin gülümsemekten kendini alamadı. “Olur” manasında başını salladı.
“Dinle, ben şimdi bir şeyler atıştırmaya gidiyorum. Yine yemek yemeyi unuttum. Hasta gelirse birkaç dakikaya geleceğimi söylersin.”
......
Berna ile Yelda ortaklıklarının detaylarını planlamakla meşguldüler. Sarp’ın yönetiminde olan kafe-barda yapmak istedikleri değişikliklerin üzerinde konuşuyorlardı. Konseptte birkaç değişiklik yapmayı istiyordu ikisi de. İlk etapta öğle yemeği mönüsüne daha sağlıklı eklemeler yapmaya karar vermişlerdi. Serkan’ın da ısrarıyla Yelda’nın gözetiminde sağlıklı ve lezzetli sandviç seçenekleri koyacaklardı mönüye.
“Yelda, sandviç ekmekleri için fırıncılarla görüşecektik. O konu ne oldu?”
“Serkan ile ikimiz önümüzdeki seçeneklerle görüşmeye gideceğiz.”
“Serkan?”
“Kendi ısrar etti. Hem onun gibi boğazına düşkün birinin faydası da olur.”
“Sarp gelseydi seninle...”
“İyi olurdu ama Ekin’le ikisi evi taşımakla uğraşıyorlar. Hem düğün davetiyelerini almaya gidecekler.” Berna gülümseyerek Yelda’ya baktı.
“Her şey ne kadar iyi gidiyor. Nazar değmesinden korkuyorum. Demek düğün davetiyeleri de hazır. Her şey hazır. İş neredeyse bir imzaya kaldı.” Yelda da gülümseyerek cevap verdi ve onaylar şekilde başını salladı.
......
Doktor olmak bazen hiç cazip gelmiyordu. Hayatının baharında olan birine çok ağır hasta olduğunu söylemek bu meslekte geçen yıllarına rağmen hiç kolaylaşmıyordu.Beyin ve beyne bağlı olan sinir sisteminin biraz daha kolay tedavi edilebilmesini çok istiyordu ama tıptaki tüm gelişmelere rağmen uzmanlığını yaptığı iki alanda da doktorların işi kolay değildi ve bu Mehmet’i özellikle genç hastalarına çok hasta olduklarını söylemek zorunda kaldığı zamanlarda için için yiyordu. Üzgün şekilde kapıdan çıkan hastasının arkasından bakarken tutunacak bir dayanak bulmaya çalıştı. Hayat tüm acımasızlığına rağmen devam ediyordu ve yaşama içgüdüsü tüm canlılarda olduğu gibi insanlarda da vardı. Umuyordu ki genç hastası da şu an kendisinin yaptığı gibi o dayanağı bulacak ve hayatına devam edecekti, edebildiği kadar...
Kapanan kapının sesiyle düşüncelerinden sıyrıldığında Aylin’e baktı. Hemşiresinin de kendisi gibi etkilendiğini gördüğünde duruma şaşırmadı. Aylin’i hemşiresi olarak sevmesinin sebeplerinden biri de buydu. Önemsiyordu... Duyarsızlaşmamıştı ki tıp alanında çalışanların başına gelen bir durumdu duyarsızlaşmak. Acil serviste çalışanların kanlar içinde gelen birini gördüklerinde önlerindeki manzaraya sıradan bir olaymış gibi baktıklarını biliyordu. Onların o halini anlıyordu. Belki de en doğrusu oydu. Yine de Mehmet onlar gibi olamıyordu. Aylin de ondan farksızdı. Bu sebepten çalışmaktan memnun olduğu Aylin’in canını sıkan başhekim ile yüzleşmesi şarttı.
“Aylin, bu son hastaydı sanırım. Ben başhekimin yanına gidiyorum. Bugün söylemek isteyip de söyleyemediğin bir şey varsa senin için ben söyleyebilirim. Eminim aklımdakileri söyledikten sonra senin söylemek istediğin yaz esintisi gibi kalacak.” Aylin, Mehmet’in ne yapmak istediğini anlamıştı. Her ne kadar bir anlamda patronu olan Mehmet’in onun arkasında olduğunu bilmek hoşuna gitse de işlerin daha da kötüye gitmesini istemiyordu.
“Mehmet, ortamı daha da germenin gereği yok.” diye cevap verdi yalnızken resmiyeti elden bırakmalarını istemiş olan Doktor Mehmet’e.
“Demek söylemek istediğin her şeyi söyledin. Bunu bilmek güzel. O zaman ben de gidip bir konuşayım şu başhekim denen kendini bilmezle. Sen de hastanede yatan hastalarımı son bir defa kontrol ettikten sonra çıkabilirsin. Bugün biraz erken çıkarak nişanlına sürpriz yap.”
......
Ekin ile Sarp kırılacak eşyaları kutulara koyduktan sonra mola vermişlerdi. Ekin’in yaptığı Türk kahvelerini yudumlarken Sarp huzurun böyle bir şey olduğunu düşünüyordu ama yine de aklını kurcalayan bir şey vardı. Birkaç zaman önce Serkan ile konuştukları konuyu Ekin’e anlatmamıştı. Huzur hakkında düşünmeye başlayınca nedense aklına ailelerinden sakladıkları o durum gelmişti. Bilinçaltının bu durumdan rahatsız olduğunu hissediyordu. Bu da aklında çizdiği huzur kavramından uzaklaşmasına sebep oluyordu. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra yanı başında oturan Ekin’e döndü ve bir süredir kafasını kurcalayan bir konunun olduğunu söyledi. Ekin oldukça ciddi bir ruh haliyle konuşan Sarp’a kaygı dolu gözlerle baktı. Aklına gelebilecek her türlü felaket senaryosu bir anda beynine hücum etti.
“Ne oldu Sarp? Ne kafanı kurcalıyor?” diye çekinerek sordu. Alacağı cevabın kötülüğünden korkuyordu.
“İkimiz hakkında bir konu. Aslında biz ve ailelerimiz hakkında...” Ekin’in merakı iyice artmıştı.
“Ne olmuş ailelerimize?”
“Şey... Yani nasıl desem?... Onlar hâlâ bizim nasıl tanıştığımızı bilmiyorlar. Sence onlara gerçeği anlatsak mı? Serkan bana bu konuyu sorduğundan beri bu konu üzerinde çok düşündüm. Ne yapacağımızı bilmiyorum. Sence onlara asıl hikayemizi anlatsak mı?” Ekin aklına gelen felaket senaryolarından hiçbirini duymadığına memnun olmuştu ama şimdi onun da kafası karışmıştı. Cevap vermeden önce bir süre düşündü. Ne var ki ne kadar düşünürse düşünsün kesin bir cevap bulamıyordu.
“Bilmiyorum, Sarp. Her şeyi anlatsak bir türlü, anlatmasak bir türlü. İnan, ne cevap vereceğimi bilmiyorum.”
“Yani anlatmazsak başımız ağrımaz ama...”
“...ama bu yapabileceğimiz en doğru şey değil.” diye tamamladı Ekin. Sarp başını sallayarak cevap verdiğinde Ekin’in gözlerinin içine bakıyordu. Ekin de Sarp’ın gözlerinin içine bakarak “O halde...” diye cevap verdi. Sözlere gerek kalmadan Sarp, Ekin’in ne demek istediğini anlamıştı.
“O zaman ne zaman anlatacağımıza karar vermemiz lazım.”
“Korkunun ecele faydası yok. Ne kadar çabuk anlatırsak o kadar iyi.”
“Bu akşam?...” Ekin “hı hı” diyerek cevap verdi.
......
Mehmet başhekimin odasından içeri girdiğinde iki adam göz göze geldiler. Konuşmaya gerek olmadan başhekim Mehmet’in niye odasına kadar geldiğini anlamıştı. Koltuğunun arkasına yaslanırken iki elini başının arkasında birleştirdi ve Mehmet’e bakarak “Ne bu kadar tuttu seni buraya gelmekten?” diye sordu.
“Lafı uzatmayalım. Zırvalamanın lüzumu yok. İkimiz de niye burada olduğumu biliyoruz.”
“Tabii ki! Pek sevgili hemşiren hemen yetiştirmiştir. Sen de mazlumun yanında olan büyük kahraman olarak biricik hemşireni korumak maksadıyla hemen ofisimde bitiverdin.”
“En başta, Aylin’in korunmaya ihtiyacı yok. Benden öğrendiği bir şey varsa o da haklı olduğunda hakkının arkasında durmasını bilmek. Senin derdin onunla değil, benimle... Bu sebepten başkalarına bulaşmak yerine benimle yüzleş!”
“Başkalarına bulaşmak mı? Unuttun galiba, ben buranın başhekimiyim... Derdim olan kişiyle açıkça yüzleşebilirim.”
“İnan bana, Selim Bey, bu taraftan hiç de öyle görünmüyor. Ancak sana bir haberim var. Ben bu hastanede çalışmayı seviyorum, sana rağmen ve sen de biliyorsun ki beni kovman hiç de kolay değil. Ayrıca sözleşmeme göre hemşiremi de kovman söz konusu değil. İyisi mi bir kere olsun akıllı olmayı dene ve kurusıkı atma. Senin derdin değil benim hemşiremin ne zaman öğle tatilinden döndüğü...”
“O da bu hastanenin bir çalışanı olduğuna göre beni...” Selim’in ağzına lafı tıkarcasına sert bir ses tonuyla araya girdi Mehmet.
“Anlayacağın dille konuşayım! Bırak bu ayakları! Senin derdinin benle olduğunu ispatlamam için illa kız kardeşinden mi bahsetmeye başlamam lazım? Bunu yaparken de yüzünün nasıl bir hal aldığını görmen için ayna mı koymalıyım önüne?”
“Ulan bana bak, Nilgün’ü karıştırma bu konuya!” diye gürlediğinde Selim’in yüzü sinirden kıpkırmızı kesilmişti.
“Ben de isterim karıştırmamayı ama sen profesyonel biri gibi hareket etmeyi başaramadıkça dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Sana bir kere daha söylüyorum, bana bu hastanedeki hayatı zehir etmek için başkalarına bulaşma. Kozunu benimle paylaş! Nilgün küçük bir kız değil. Kendi hayatını yaşayabilecek yetişkin bir kadın, anladın mı? Onunla aramda olanlar da -ne kadar kabul etmekte zorlansan da- Nilgün’le beni ilgilendirir.”
“O neyin oluyor senin?”
“Hiçbir şeyim. Anlamakta zorlandığın da bu! Bir süre takıldık onunla... O kadar... Gelip de şimdi bana eski Türk filmi edebiyatı yapma! Kız kardeşini paçavra gibi kullanıp atan kötü adam değilim ben! Sen ne kadar benim öyle olduğumu söylesen de kız kardeşinle ikimiz aramızda olanların ne olduğunu gayet iyi biliyoruz. Namus cinayeti işleyecek ağabey ayakları çekme bana. İyisi mi şu an oturduğun o başhekimlik koltuğunu hak etmeyi dene. Zira koca poponu büyütmek için kullandığın o koltuğu hak etmiyorsun, anladın mı? Bu özel hastanenin büyük ortaklarından biri seni, diğeri de beni bu hastanede tutmayı istediği sürece ikimiz de aynı yerde çalışmaya mahkumuz çünkü ne senin ne de benim ayrılmak gibi bir niyetimiz var. Bu şekilde beni suçladığın sürece profesyonelce hareket edemeyeceksin. Kardeşinin masum bir genç kız olmadığını anlasan iyi olur.”
Mehmet sözünü bitirip dışarı çıktığında başhekim burnundan solumaya devam ediyordu. Mehmet’ten kurtulamıyor olması içini kemiriyordu. Hırsından içmekte olduğu kahve fincanını karşı duvara fırlattı. Bir gün Mehmet’ten kurtulacağına kendi kendine yemin etti. Mehmet ise dışarı çıktığında rahatlamış olmanın verdiği huzurla gülümsüyordu. Viziteye çıkmanın en akıllıca hareket olduğuna karar verdikten sonra hastaların olduğu tarafa giderken Amerika’da olduğu günlerde tanıştığı ve iyi arkadaş olduğu arkadaşını düşündü. MBA yapmak için Boston’da bulunan arkadaşı babasından kalan hastanede çalışması için tüm şartlarını kabul etmişti. Annesinin sağlık durumu sebebiyle Amerika’da kalması mümkün olmayınca bu hastanede çalışmayı seçmesi zor olmamıştı. Eğer annesine vize alınabilseydi Baltimore’da Johns Hopkins Hastanesinde çalışıyor olabilirdi ama hayat her zaman isteneni sunmuyordu. Orada olsa alanlarındaki en iyi doktorlardan biri olacaktı ama burada en iyi doktor olduğunu biliyordu ve daha iyi olmak için elinden geleni yapıyordu.
......
Serkan kafe-bardan içeri girdiğinde gözleri Yelda’yı aradı. Uzun bir süre burayı Sarp ile özdeşleştirmişti ama şimdilerde bu değişiyordu. Yelda’yı göremeyince artık oldukça aşina çalışanlardan birine Yelda’nın nerede olduğunu sordu. Berna ile ikisinin eskiden Sarp’a ait olan ofiste olduğunu öğrenince adımlarını o yöne doğru çevirdi.
Yarı aralık olan kapıdan başını uzattığında iki kadının önlerindeki kağıtlara bakarak bir şeyleri çözmeye çalıştıklarını gördü. “Merhaba” diyerek geldiğini haber vermek istediğinde oldukça dalgın olan iki kadın korkuyla yerlerinden sıçradılar.
“Aman Serkan! Ödümüzü kopardın!” diye çıkışınca Yelda özür dilemek zorunda hissetti. Her ne kadar seslenerek varlığını belli etmesinde özür dilenecek bir durum olmasa da yine de özür dilemiş oldu. Berna söze karışarak “Senin suçun yok Serkan. O kadar dalmışız ki geldiğini duymadık. Hoş geldin bu arada...” dedi.
“Hoş bulduk. Nedir böyle, bu kadar daldığınız?”
“Yeni mönü, mönüdekileri yapmak için kullanacağımız malzemeler, onları nereden alabileceğimiz...” diye cevap verdi Yelda.
“Anladım... İşinizin ince detayları.... Daha ne kadar işiniz var? Erken mi geldim?”
“Biraz daha işimiz var.” Derken saatine baktı Yelda ve “Erken gelmedin, biz bitiremedik işimizi.” dedi. Berna ikisine de baktıktan sonra “Biliyor musun ne yapalım? ‘Bu akşamlık bu kadar yeter’ diyelim. Yarın devam ederiz. Öğleden sonra da ikiniz fırıncılarla görüşürsünüz. İkinizin planları var anlaşılan.”
“Ya aslında öyle ciddi bir plan yapmadık. Çıkar bir yerlere gideriz diyorduk. Mehmet’le siz de gelin isterseniz. Hem Sarp’la Ekin de gelecekti.” diye konuştu Yelda.
“Ee,... Sarp’la Ekin konusunda... Onlar bu akşam çıkamıyorlarmış. Sarp’ın evine uğradığımda yorgun olduklarını söylediler. Hem Sarp’ın Orhan Amca ve Feryal Teyze ile konuşacakları varmış. Düğün ile ilgili konuşacakmış galiba.”
“Ya siz?...” diye Berna’ya sordu Yelda.
“Ay vallahi benim hiç dışarı çıkacak halim yok. Mehmet de büyük bir ihtimalle yorgundur. Başka sefere artık. Siz eğlenmenize bakın... Hem burada birimizin kalması iyi olur.Daha şimdiden boşlamaya başlamayalım işimizi.”
Kısa konuşmanın ardından Serkan ile Yelda oradan ayrıldılar. Berna da kısa bir süre yarına ne kadar iş kaldığına baktıktan sonra mutfakta işlerin ne alemde olduğunu kontrol etmek için ofisten çıktı.
......
Ekin ve Sarp şehrin iki farklı yerinde aynı durumla karşı karşıyaydılar. İkisi de ailelerinin sessizliği bozup bir tepki vermelerini bekliyorlardı ama ne Teksoylar ne de Serbestler konuşmaya niyetli görünüyorlardı. Ekin o sırada Kurtuluş’un da evde olmasını dilediğine inanamıyordu. Hiç olmazsa o bir şeyler söylerdi ve ortamdaki buz gibi sessizliğin bozulmasını sağlardı ama aksi gibi evde annesiyle babası dışında kimse yoktu. Sarp’ın durumu da farklı değildi. Yelda olmadan bu konuşmayı yaptığına pişman olmuş gibiydi. Kardeşinin desteği yanında olarak bu işi yapsa çok daha iyi olacaktı ama iş işten geçmişti artık.
Aradan geçen zamana rağmen ailelerinden tepki alamayan Sarp ile Ekin ilk sözü kendilerinin etmesinin en doğru olacağını düşündü diğerinin de aynı şeyi düşündüğünden habersiz. İronik olarak her iki aile de “Ne dememizi bekliyorsun” diye cevap verdi çocuklarına. Tepkisiz olmaları en kötü tepkilerdendi ve Ekin ile Sarp iyice huzursuz oluyordu bu durumdan. İkisi de gönülsüz de olsalar kendi odalarına çekildiler sessiz kalan ailelerinin başka bir tepki vermeyeceğini anlayınca.
......
Tüm kötü olasılıkları düşündüklerini sanan Ekin ile Sarp sessiz tepkiyle karşılaşacaklarını akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi. Yönünü kaybetmiş iki insan olarak birbirlerini aramaktan başka bir fikir akıllarına gelmiyordu. Yönlerini bulmak için iki sevgilinin diğerine güvenmekten başka çaresi yoktu. Sarp bir sene kadar önce terk ettiği evde kendine ait olan odada yapayalnız dümeni kırılmış bir gemi gibi hissediyordu kendini. Ekin’in de Sarp’tan aşağı kalır yanı yoktu. İkisi de kötü olduğundan bile emin olamadıkları durumu diğerine nasıl anlatacağını bilemiyordu ama yönlerini bulabilmeleri için de birbirlerine ihtiyaçları olduğunu biliyorlardı. Dakikalar saate dönüşmeye başlayınca diğerini arama isteği zorunlu hale geliyordu.
Biraz daha hızlı davranan Sarp oldu. Ekin, telefonun ekranı aydınlandığında arayanın Sarp olduğunu görür görmez cevapladı telefonu. İkisi de aynı anda “nasıl geçti” diye sordu. Senkronize şekilde sorulan soru ikisinin de gergince gülümsemesine sebep oldu. İlk olarak Sarp cevap verdi.
“Hiçbir tepki vermediler. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim, Ekin. Yani bu durumda ne yapılır ki? Sadece ne tepki vermeleri gerektiğini sordular.”
“Bizimkiler de aynı şekilde davrandı. Sanki ailelerimiz anlaşmışlar gibi.”
“İyi mi yaptık sence, Ekin?”
“Her şeye rağmen ‘doğru’ olanı yaptık bence.” diye cevap verdi Ekin, “doğru” sözcüğüne vurgu yaparak.
“Nedense emin olamıyorum. Yani kızsalar anlardım, bağırıp çağırmalarına, fırtınalar koparmalarına bile hazırlıklıydım ama bu...”
“Bu en kötüsü oldu, değil mi? Kızsalar kendimizi savunabilirdik. Hatta öyle bir durum karşısında söyleyeceklerimi de düşünmüştüm.”
İki aşık belirsizlik karşısında iyice tedirgin oluyorlardı. Bilinmezlik ikisini huzursuz ediyordu. Telefonlarını kapatmadan öylece sessizce duruyorlarken Ekin “Kapatmam lazım, babam geldi.” dedi. Sarp telefonun ekranına bakakaldı. Konuşmanın sonlandığını belirten yazıya bakıp dururken ekran karardı. Bir dakika 27 saniyelik telefon görüşmesinin belki ancak 50 saniyesinde konuşmuşlar geri kalan kısmında susmuşlardı. Sarp, İsmet Bey’in Ekin ile ne konuştuğunu o an için bilmesinin mümkün olmadığını düşününce oturduğu yerden kalktı. Odasında içecek bir şeyler olmadığını bildiği için kendine içki doldurmak için odasından çıktı.
Babasını, elinde viski ile annesiyle konuşurken gördüğünde içkinin iyi bir fikir olmadığına kanaat getirdi ama odasına dönmeye fırsat bulamadan babasının kendisine seslendiğini duydu.
“Efendim baba?”
“Gel buraya...” Belki de o anın geldiğini düşündü. Çekingen bir şekilde annesiyle babasının yanına doğru yürüdü. Müdürün karşısına çıkmış lise öğrencisi gibi hissediyordu kendini. Ayakta bir şeyler söylemelerini bekliyordu ama babası soran gözlerle kendisine bakıyordu.
“Otursana, ulan sıpa! Böyle ayakta mı dikileceksin?” Sessizce “peki” dedi ve eğreti şekilde tekli koltuğa oturdu.
“Bir saattir annenle bize anlattığın durumu konuşuyoruz. Niye böyle bir şeye kalkıştığını anlamaya çalıştık. Uzatmayacağım. Bu durumun kabul edilir bir tarafı yok. Yaptığınız hiç hoş bir şey değil. Hem bizim açımızdan hem de İsmet Beyler açısından...” Duyduklarından sonra Sarp iyice umutsuzluğa kapıldı. En azından bir tepki gelmekteydi. Ancak bu duyduğu sözlerden sonra ne cevap vereceğini bilmiyordu. Acaba Ekin gibi ne diyeceğini tasarlamış mı olsaydı?
“Ancak gelip her şeyi anlatmış olman, ki Ekin’in de şu an aynı şeyi yaptığını söylemiştin, hiç olmazsa yanlışınızın farkında olduğunuzu gösteriyor.” İşte o an Sarp tünelin sonunda ışık gördü.
Feryal Hanım, sözü Orhan Bey’den aldı. “Geçen sene yaşadığımızı tekrardan hatırlatmanın anlamı yok sanırım. Hepimiz neler olduğunu iyi biliyoruz. Bak oğlum, seni bu konuda yapmak istemediğin bir şeye zorlayamayacağımızı biliyoruz. Çok yanlış yaptın. Biz de hata yaptık. Hâlâ zaman zaman Ekin ile evlenmek istemenin hata olduğunu düşünüyorum. Bunu senden saklayacak değilim. Yine de ikinizin neler yaşadığını düşününce kararına saygı duymak zorunda olduğumuzu fark ediyorum. Bu gece anlattıklarının yarısını bilmiyorduk. Şimdi tekrar soruyorum, emin misin, oğlum? Bu kızın gerçekten evlenmek istediğin kişi olduğuna emin misin? Eğer aklından ‘anlaşamazsak boşanırız’ diye geçiriyorsan, inan bana, emin değilsin demektir.” Sarp heyecanla gülümsedi. Annesinin yanına gidip ellerini tuttu ve gözlerinin içine bakarak “hiçbir şeyden bu kadar emin olmamıştım, anne” dedi.
Orhan Bey, Serbestler’in ne tepki verdiğini sorduğunda Sarp’ın yüzü yeniden bulutlandı. “Bilmiyorum” sözcüğü zorla çıktı ağzından. “Telefonda konuştuğumuzda sizin verdiğiniz ilk tepkiyi verdiklerini öğrendim. Sonra Ekin’in babası gelince telefonu kapatmak zorunda kaldık.” diye açıklama yaptı Sarp.
Sarp’ın cebindeki telefonun sesiyle Teksoylar’ın aile toplantısı bölündü. Telefonu cebinden çıkarıp ekrana bakan Sarp “Ekin” dedikten sonra yan odaya geçti. Ekin heyecanla anlatmaya başladı.
“Sarp olana inanamazsın. Babam içeri geldi ve bana seni gerçekten sevip sevmediğimi sordu. Ben ‘evet’ cevabını verince geç de olsa doğru olanı yaptığımız için memnun olduğunu söyledi.” Kısa bir duraklamadan sonra buruk bir ses tonuyla “Yine de onları kandırdığımız için hâlâ bana kırgın olduğunu söyledi.” diye devam etti. “Bu harika!” diye tepki verdi Sarp ama sonra bir an durakladı ve “Yani, babanın kalbinin kırılmış olması değil ama doğru olanı yaptığımızı söylemesi.” diye devam etti. Sonra da az önce kendi ailesiyle olan konuşmasını anlattı.
“Şimdi ne yapacağız peki?”
“Ne mi yapacağız, Ekin? En son evlenmeyi planlıyorduk. Fikrimi soracak olursan bu harika fikri gerçekleştirelim. Bu arada da ailelerimizin gönlünü almanın yolunu arayalım.” Ekin sadece gülerek cevap verdi. İkisi de dile getirmiyordu ama üstlerinden büyük bir yük kalkmıştı.
......
Berna evden içeri girmişti ki ev telefonunun çalmaya başladığını duydu. Aceleyle ve merakla telefona doğru koştu. Telefonu açar açmaz karşıdan tok bir erkek sesi “hey...” dedi. Kısacık bir seslenme bile kim olduğunu anlamasına yetmişti. “Evde olduğumu nereden bildin? Daha yeni içeri girdim.” diye sorduğunda “Zaman çok kötü. Sapığın biri evin karşı kaldırımında senin evinin ışıklarına bakıyor olabilir.” diye cevap verdi Mehmet. Elinde telefon evin perdesini aralayan Berna karşı kaldırımda Mehmet’in kendisine el salladığını gördü. Gülümseyerek o da el salladı.
“Ne işin var bu saatte evimin önünde?”
“Düşündüm de... Sen evinde yalnızsın... Ben annemi dayımlara gönderdiğimden beri evimde yalnızım...”
“Ee?...” derken gülümsüyordu Berna.
“Diyorum ki... iki yalnız insan olarak bir araya gelsek... Belki yorucu bir gün geçiren bir doktorun yorgunluğuna çare olmak istersin?...” O an Mehmet’in sesindeki kırılganlığı hissetti Berna. İlk defa Mehmet’in ona ihtiyaç duyduğunu hissetti. Apartmanın dış kapısının açıldığını duyan Mehmet hızlı adımlarla kapıya yöneldi.
İçeri girdiğinde Berna mutfaktan seslendi. Yanına gittiğinde süt kaynatmakta olduğunu gördü. “Seni bilmem ama ben yorucu ve uzun bir günün ardından sıcak çikolata içmenin şart olduğuna inanıyorum.”
“Sıcak çikolata... Aklıma ilk önce konyak içmek gelirdi ama sıcak çikolata da olur.” Dediğinde Mehmet’in durgun sesi Berna’nın iyice yanından geliyordu. Berna’nın arkasında eğilip yanağına bir öpücük kondurdu. İkinci öpücüğü boynuna kondurduktan sonra Berna yüzünü Mehmet’e döndü. Bitap görünüyordu Mehmet.
“Neyin var? Bir şey mi oldu?”
“Şşş... Senin yanımdayım ya, artık hepsi bitti. Sadece seni görmek istediğimi söylesem?... ve senin hazırladığın sıcak çikolatayı içmek istediğimi...” Berna bir şeylerin Mehmet’in canını sıktığını görebiliyordu. Yine de fazla üstelemedi. Sadece mutfak masasını göstererek oradaki iki sandalyeden birine oturmasını işaret etti.
Çikolatanın sütle karışan kokusu önlerindeki kupalardan genizlerine geldiğinde ikisi de sessizce birbirine bakıyordu.
“Ne oldu Mehmet? Tuhaf görünüyorsun?”
“Yorucu bir gündü. Bugün gencecik birine çok hasta olduğunu söyledim. Tedavisi hiç kolay olmayacaktı. Sonra başhekimle atıştık. Yine...”
“Niye?...”
“Boş ver... O adamla olanlar önemli değil. Viziteye çıkmıştım. İyileşeceğine iyice emin olduğum senin yaşlarında bir hastam vardı. Tablosuna baktığımda beklediğim iyileşme emarelerini göremedim. Laboratuvardakilerle kavga etmek de işe yaramıyor.”
“Buraya gelmiş olmana çok sevindim Mehmet. Eğer bir ilişkimiz olacaksa paylaşmamız lazım. Sadece bunları değil. Başhekimle olanları da...” Mehmet Berna’ya baktı bir süre.
“Başhekimle olanlar...” diye başladı ama sözünü tamamlamadı. Onun yerine “Belki de konyak yerine sıcak çikolataya geçiş yapmalıyım. Şimdiden iyi geldi bile...” diye geçiştirdi. Berna Mehmet’in yaptığını fark etti ama daha fazla üstüne gitmedi. Mehmet’in şu an ihtiyacı olan sıkboğaz edilmek değildi.
“Sağ ol, Berna...”
“Ne için?”
“Her şey için, burada olmama izin verdiğin için.”
Berna iki kupayı ve sütü ısıttığı büyük cezveyi yıkadıktan sonra salona geldiğinde Mehmet’in başını geriye atmış şekilde yaslanarak oturmakta olduğunu gördü. İki avucunun içini gözlerinin üzerine koymuş öylece duruyordu.
“Mehmet, iyi misin? Canını sıkan ve anlatmadığın başka şeylerin olmadığına emin misin?” diye sorduğunda bir süre cevap alamadı. Mehmet başını kaldırıp kızarmış olan gözleriyle Berna’ya baktı ve “gel buraya, yanıma” dedi. İkisi de yatağa gitmeden önce bir süre birbirlerine sarılıp sessizce oturdular.
......
Sarp kahvaltı için aşağı kata indiğinde ailesinin gönlünü almayı denemeye başlaması gerektiğini düşünüyordu. Biraz da önceki geceki konuşmalarından sonra nasıl bir tavırla karşılaşacağını merak ediyordu. Feryal Hanım ile Orhan Bey kahvaltı masasında yalnız başlarına otururlarken buldu. İkisine de “günaydın” dedikten sonra Yelda’nın kalkıp kalkmadığını sorup çoktan çıktığını öğrenince şaşkınlığını gizleyemedi. Kardeşi ne zamandan beri sabahları erken kalkar olmuştu. “Yelda’nın bu kadar hevesle işine sarılacağını beklemiyordum.” diye kahvaltı masası sohbetine başlattı.
“Öyle ya. Ben de hiç beklemiyordum bu kadar hevesli olacağını.” diye cevap verdi babası. Annesi de başını sallayarak babasının dediğini onayladı.
“Bilseydim daha önceden Yelda’nın işin başına geçmesini teklif ederdim. Bu arada, baba, Yelda’nın haberi yok hâlâ kafe-barın ikinci ortağı olacağından, değil mi?” diye sorunca Orhan Bey tabağındaki yeşil zeytinlerden birini ağzına attıktan sonra başını iki yana salladı. Ağzındakini yuttuktan sonra da “Sen söylemediysen haberi yok.” diye cevap verdi.
“Kardeşini bu şekilde düşünmen çok hoş, Sarp. Aile dediğin böyle birlik olmalı. Kaç zamandır Yelda’nın başıboş dolaşmayı bırakmasını istiyordum ama ne zaman bir uğraş bulması konusunda konuşsam fevrileşiyordu.” diye yorum yaptı Feryal Hanım.
“Sağ ol, anne. Ben de bir senede sizleri ne kadar özlediğimi fark ettim. Sizi ve Yelda’yı. Yani, aile konusunda dediklerinde tamamen haklısın.” Sonra babasına döndü ve “Baba, farkındayım, işimin başına geçmem geciktikçe gecikiyor ama bugün de işe gelmezsem sorun olmaz, değil mi? Ekin ile davetiyeleri alacağız. Hem onlara bir uğrayıp durumun nasıl olduğunu görmek istiyorum.Bir özür dilesem iyi olur diye düşündüm.”
“İyi düşünmüşsün. İşe gelmeme konusunu da düşünme. Zaten senin düğüne kadar işinin başına tam olarak geçebileceğini düşünmemiştim. Davetiyeleri dağıtmayı kuryeyle mi halledeceksiniz?”
“Büyük kısmını evet ama yakın arkadaşlarımızın davetiyelerini kendimiz vermeyi planlıyoruz.”
“Sarp, kız tarafından kaç kişi geleceğini bilelim ama çok da abartmasınlar davetli sayısını. Sadece en yakınları davet etsinler. Biz de öyle yapacağız. Suyunu çıkartmayalım...” Sarp annesine “tamam” diye cevap verdikten sonra kahvesinden son bir yudum alıp masadan kalktı.
......
Yelda herkesten önce işe geldiğini görünce şaşırdı. Kapıda anahtarı olan birini beklemek hiç de hoş olmayacağı için anahtarını yanına almış olmasına sevindi.Tam ofisten içeri girmişti ki ardından giren çalışanların sesini duydu. Bir süre sonra da Berna’nın da geldiğini gördü.
“Aa, erkencisin Yelda?”
“Dün yapacağımız iş yarım kalınca vaktinde gelip bir an önce işe koyulayım istedim. Gördüğüm kadarıyla ben çıktıktan sonra sen biraz devam etmişsin.”
“Kızmadın umarım.” Yelda Berna’nın dediğine gülümsedi. “Niye kızayım, canım. Yapmak zorunda değildin. Beraber de yapabilirdik. Neyse, şimdi kalanını beraber hallederiz.”
“Dün sen çıktıktan sonra aklıma geldi Yelda... Sence mönüye ekleyeceklerimizin yeteri kadar iyi olup olmadığını anlamak için lezzet testi gibi bir şey yaptırsak mı?”
“Bence bu gayet iyi fikir. Özellikle de vejetaryen olanları Serkan gibi otoburlara denetmeliyiz bence.” İkisi de Yelda’nın Serkan hakkında söylediği söze güldü ve önlerinde onları bekleyen işe gömüldüler.
......
“Tüm korkumuza rağmen iyi atlattık durumu bence. Sen ne diyorsun Ekin?” Sarp’ın arabasına binerken “bence de” diye cevap verdi Ekin.
“Yani baban sadece nasihat etti, o kadar. Ben daha soğuk davranmasını bekliyordum.”
“Ne yalan söyleyeyim, ben de şaşırdım. Aman, neyse... Sert tepki vermediler diye kendimize dert etmeyelim.” Sarp Ekin’e hak verdiğini “hı hı” diyerek gösterdikten sonra arabayı çalıştırdı ve düğün davetiyelerini almak için yola koyuldular.
......
Mehmet öğle yemeği için çıkmaya hazırlanırken Nilgün’ü görmek aklından geçen en son şeydi. Öte yandan Başhekim Selim ile dünkü yüzleşmesinin Nilgün’ün kulağına gitmiş olmasına çok da şaşırmaması gerektiğini düşündü. Nilgün, “Dün abimle benim için tartışmışsınız yine. Galiba ağabeylerin olayı da bu... kız kardeşlerinin sevgilileri söz konusu olunca...”
“Daha fazla devam etmeni beklemeden hemen söyleyeyim! Biz seninle sevgili değiliz, asla da olmadık! Şakasını bile yapman hoşuma gitmiyor çünkü, işin açıkçası, senin yüzünden saçma sapan dertlerle uğraşmaktan bıktım.”
“Relaks, relaks...”
“Merak etme ‘şekerim’, yeteri kadar ‘relaks relaks’ım , senin deyiminle. İşin gerçeği iki tarafta birlikteliklerinin tek boyutunun seks olduğunu bildiği halde arkasından başka bir şeylerin çıkarılması canımı sıkıyor. Sen canımı sıkıyorsun, abin canımı sıkıyor! Bilmem anlatabildim mi?”Mehmet son sözlerini dişlerinin arasından adeta tıslayarak söylemişti. Nilgün karşılaştığı muamele karşısında Mehmet’i daha da sinirlendirmek için işi daha da ileriye götürmekte sakınca görmedi.
“Hmm, kızgın haldeyken sevişmek güzel olmaz mıydı?”
“Seninle niye vakit kaybediyorum ki? Ne kadar oldu görüşmüyorduk? 4 ay? 5 ay? İstersenbu durumu bozmayalım. Hatta mümkünse görüşmemeyi daimi kılalım. Benimle görüşmekten başka çaren yoksa karşıma çıkmamaya ne dersin? Başını beladan kurtarmak için eskiden olduğu gibi bana gelmek yerine, mesela, abine gidebilirsin.” Nilgün “bela” sözcüğünü duyar duymaz suratındaki ifade değişti. Mehmet bu değişimi fark etmekte gecikmedi.
“Yine ne var? Yine mi kumarda altından kalkamayacağın kadar para kaybettin?” Nilgün yapay gülümsemeyle “Aramızda sekse dayalı bir ilişki dışında bir şey olmadığını söyleyen biri için beni fazlasıyla iyi tanımıyor musun?” diye cevap verdi.
“Uzatma Nilgün! Son defa seni bu dertten kurtaracağım. Bir daha da karşıma çıkmayacaksın, tamam mı?” Nilgün tüm yapaylığıyla masum bir ifade oturtmaya çalıştı yüzüne.
“Yarın öğle saatinde buluşuruz ve hangi batakhaneye borçlandıysan bu sefer, borcunu kapatırız. Ne kadar borçlandın?”
“13 bin dolar kadar.”
“Tanrı aşkına kadın! Aklın nerede senin? Bu parayı ödeyeceğim ama bilmeni istiyorum ki bundan sonra senin için kılımı kıpırdatırsam...”
......
Sarp ile Ekin hastane yakında diye ilk olarak Mehmet’in davetiyesini vermeye karar vermişlerdi. Mehmet’in olduğu kata çıktıklarında onu bir kadınla konuşurken gördüler. Yaklaştıkça olanın konuşmadan çok tartışmayı andırdığını fark ettiler. Sarp seslendiğinde Mehmet’in kılını kıpırdatmakla ilgili bir şeyler söylemeye başladığını duydu ancak Ekin’le ikisinin geldiğini görünce doktor susup onların, yanına gelmesini beklemişti.
Ekin’le ikisinin meraklı gözlerle yanındaki kişiye baktığını gören Mehmet, “Bu eski bir arkadaşım, Nilgün... Tam da gidiyordu.” diye açıklama yaptı. Nilgün “tanıştığımıza memnun oldum” dedi ve Ekin ile Sarp’ın kendilerini tanıtmalarını bekledi. Mehmet Nilgün’ün gitmediğini görünce derin bir ve sıkıntılı bir nefes aldı ve “Hayırdır? Hangi rüzgar attı sizi buraya?” diye sordu.
“Düğün davetiyelerini aldık da... Az daha bir aksilik çıkıyordu ama Tanrı’ya şükür her şey yolunda ve hâlâ 17 Eylül’de bizim evin bahçesinde evleniyoruz.” Mehmet soran gözlerle baktı ama Sarp “Sonra anlatırım.” Diye geçiştirdikten sonra “Yolumuzun üstündeydin. Biz de gelip sana davetiyeni verelim istedik. Buradan da Berna ile Yelda’nın yanına gideceğiz.” dedi. Mehmet, Ekin’in uzattığı davetiyeyi alırken “Selam söyleyin, ben de gelmek isterdim ama vaktim yok.” diye açıklama yaptı. Ekin “söyleriz” diye Mehmet’e cevap verdikten sonra Nilgün’e dönüp “tanıştığımıza tekrardan memnun oldum” dedi. Sarp da aynı şekilde hareket ettikten sonra ikisi de vedalaşıp hastaneden ayrıldılar. Onların gözden kaybolduğunu gören Mehmet, Nilgün’e dönüp “istersen artık git” dedi ve Nilgün’ün yanından hızla uzaklaştı.
......
Serkan kafe-bara geldiğinde Yelda’nın henüz fırıncılarla görüşmek için hazır olmadığını gördü. Aslında buna biraz da memnun oldu çünkü öğle yemeğini orada yemeyi istiyordu. Berna ile Yelda’nın o gelmeden önce bir şeyler atıştırmış olduklarını öğrenince onlar içeride kendi işleri ile meşgulken tek başına kendi yemeğini yemeye başladı. Önündeki yemeği yemeye o kadar dalmıştı ki Ekin ile Sarp’ın yanına yaklaştıklarını duymadı bile. Sarp boşta duran sandalyelerden birine otururken “afiyet olsun” deyince şaşırmış bir şekilde başını kaldırdı ve en yakın arkadaşı ile evleneceği kadının yanında durduklarını gördü. Ekin de Sarp’ın yaptığı gibi boş olan diğer yere otururken Serkan “sağ ol” diye cevap verdi.
“Berna ile Yelda yoklar mı? Yoksa içeride bir şeylerle mi meşguller?”
“Yelda’yla fırıncılarla görüşmeye gideceğiz ama Yelda’nın biraz daha işi varmış. Ben de onu beklerken öğle yemeğini aradan çıkarayım istedim. Onlar bir şeyler atıştırmışlar bile.” Ekin, “Ben bir içeri gidip onlara geldiğimizi haber vereyim.” Dedikten sonra az önce oturduğu yerden kalkıp şimdilerde Berna ile Yelda’nın ofisi olmuş olan yere doğru yöneldi. Serkan Sarp’a döndü ve “Davetiyeleri aldınız mı?” diye sordu.
“Aldık. Zaten buraya gelme sebebimiz de Berna’nın davetiyesini vermek. Hazır sen de buradayken senin davetiyeni de verelim. Gerçi davetiyeleri arabada bıraktım ama siz çıkmadan önce veririm.” Serkan şaşırmış bir şekilde “Bana da mı davetiye var?” diye sordu.
“Tabii ki... En yakın dostuma davetiye vermemek aklımdan bile geçmedi. Davetiyeye lüzum olmadığını biliyorsun ama olsun, adettendir.”
......
“Kolay gelsin hanımlar...” diyen Ekin’in sesiyle Berna ve Yelda bakışlarını bilgisayar ekranında baktıkları sayfadan Ekin’in olduğu tarafa çevirdiler. “Aa, Ekin? Hoş geldin.” diye seslendi Berna heyecanla.
“Bu ne çalışkanlık böyle? Bakıyorum arı gibi çalışıyorsunuz. Yoksa çalışır gibi görünürken internette gezinerek vakit mi öldürüyorsunuz?”
“Aşk olsun, Ekin.” diye cevap verdi Berna. Yelda gülümseyerek “Olur mu müstakbel yengeciğim, tamamen işle ilgili yaptığımız. Hazır sen de buradayken şu mönü dizaynlarından hangisini daha çok beğendiğini söylesene...” diye teklifte bulundu.
Ekin onlarla birlikte bir süre seçeneklere baktıktan ve fikrini söyledikten sonra Yelda “abim yok mu?” diye sordu. Ekin, onun içeride Serkan’la olduğunu söyledikten sonra Berna’ya davetiye vermek için geldiklerini anlattı. Sonra da Mehmet’in onlara selamı olduğunu hatırlayınca selamını iletti.
“Mehmet’in yanına mı gittiniz? Günü nasıl geçiyormuş?” diye sordu Berna, Mehmet’in bir önceki gün ne kadar yorgun ve sıkıntılı olduğunu hatırlayarak.
“Davetiye vermek için gittik . Yolumuzun üstündeyken aradan çıkaralım istedik. Sanırım öğle yemeği için çıkıyordu. Koridorda bir arkadaşıyla konuşurken bulduk onu. Tartışıyorlar sandım ama pek emin değilim.” Berna’nın merakı artmıştı.
“Tartışıyor muydu? Hastanenin psikiyatrisiyse gördüğünüz, olabilir. Onunla yaptıkları tek iş tartışmak.”
“Bilmiyorum, bana arkadaşı doktor gibi gelmedi. Adı Nilgün’müş,”
“Nilgün mü? Tanımıyorum... Demek başka birisiymiş.” O sırada Yelda söze karıştı.
“Ekin’in de fikrini aldığımıza göre ben artık çıkabilirim. Kesin kararı ben döndükten sonra veririz. Ne dersin, Berna?”
“Tamam, öyle yaparız. Hadi ön tarafa geçelim.”
......
İsmet Bey gazetesini okurken Gülser Hanım elinde iki çay bardağıyla eşinin yanına geldi. İsmet Bey başını gazeteden kaldırıp Gülser Hanım’ın elindeki çaylara baktı ve “İyi akıl ettin bunu.” deyip karısının elinden kendi bardağını aldı.
“İsmet, Ekin’in anlattıklarına hâlâ inanamıyorum.”
“Ondan beklemezdim böyle bir şey ama en çok da Kenan’ın yaptıklarına şaşırdım. Hiç tanıyamamışız onu. Kurtuluş’tan ayrı görmedim Kenan’ı.”
“Ya... Hiç aklıma gelmezdi o şeyleri yapacağı.”
“Şimdi daha iyi anlaşılıyor neden Kenan’ın ortalıklarda olmadığı.”
......
Ekin eve doğru yaklaşırken Sarp’ın aklına gelen fikre daha da ısınıyordu. Dikkati yoldaolan Sarp’a dönüp “İyi aklına geldi Feyzo Baba’nın orada aileleri bir araya getirmek. Gönüllerini almak için bir şey yapmamız lazımdı.” dedi.
“Feyzo Baba’ya ne olduğunu anlattığımız zaman sen düşündün aileleri bir araya getirmenin iyi olabileceğini. Yani fikir benim olduğu kadar senin fikrin de.” diye konuştu Sarp, gözünü yoldan ayırmadan.
Ekin arabadan inmeden önce Sarp’a saat kaçta buluşacaklarını sordu. “Ben gelip sizi alırım diye düşünmüştüm.” diye yanıtladı Sarp.
“Gerek yok Sarp. Biz gideriz. Benim asıl derdim bunun sadece anne-babalar için bir yemek olduğunu Kurti’yle Gönül’e nasıl anlatacağım.”
“Onları tanıdığım kadarıyla anlatamayacaksın hayatım.” dedi Sarp gülümseyerek. Ekin umutsuzca başını salladı ve “haklısın” dedi.
“Neyse, sen o konuyu kafana pek takma. Buluşma saati de 8:00, 8:30 gibi nasıl olur?”
“Peki, orada görüşürüz o zaman.”
......
Fırıncılarla görüşmenin ardından birlikte kafe-bara dönen Serkan ve Yelda, Berna’yı bir zamanlar Sarp’ın sıklıkla kullandığı kuytudaki masalardan birinde buldu. Önünde kahve fincanı dururken kendiyle baş başa vakit geçiriyor gibi bir hali vardı. Yanına yaklaştıklarını görünce gülümseyerek yanına gelmelerini bekledi. Karşılıklı selamlaşmadan sonra Yelda görüşmelerin nasıl gittiğini anlattı.
“...uzun sözün kısası, Bernacığım, iki yer arasında seçim yapmamız gerekecek gibi görünüyor. O iki yerden biri zaten Sarp’ın da alışveriş yaptığı yer. Bu sebepten orayı seçmeye biraz daha meyilliyim ama senin de fikrini almak istedim.” Berna Yelda’nın teklifini mantıklı bulduğu için kahvesinden bir yudum aldıktan sonra Yelda ile aynı fikirde olduğunu söyledi.
Onlar bu konu hakkında konuşurken Serkan sağa-sola bakınmaya başlamıştı. Başlarda bunu göz ardı eden Yelda, sonunda dayanamadı ve ne olduğunu sordu Serkan’a. Yerinde duramadığı için azarlanan haylaz çocuk gibi masumca karnının zil çaldığını söyledi, Serkan. Bunun üzerine kendilerine hiç de azımsanmayacak kadar güzel bir akşam yemeği ziyafeti çekmek için gereken yemekleri ve içecekleri sipariş ettiler, kendi aralarında konuşmaya devam ederken.
......
“Bugün Feyzo Baba’ya davetiyesini getirdiğimizde Ekin’in de, benim de düşündüğümüz sizlerin gönlünü nasıl alacağımızdı. Özellikle sizler korktuğumuz gibi sert bir tepki vermeyince yaşadığımız vicdan azabı daha da arttı. Samimiyetimize inandırmak için sizleri buraya çağırdık. Annem dün gece ailenin öneminden bahsetmişti. Galiba gerçek bir aile olmanın yolu biraz da aile bireylerimizi kendi dünyamız içine sokmaktan geçiyor. Bu sebepten sizleri buraya getirdik. Feyzo Baba’yla tanıştınız. Kendisi son bir senedir dostum ve Ekin ile ikimizin hayatında yeri büyük. Sizlerden bir şeyleri sakladık ve hatalıydık. En azından bundan sonra sizleri dışlamadığımızı göstererek kalbinizi kazanabileceğimizi umut ediyoruz.” diye sözlerini tamamladı Sarp. Ekin o sözlerini bitirince kendi annesiyle babasına ve müstakbel kayınpederiyle kayınvalidesine baktı. Sarp bu tür konuşmalarda daha iyiydi ama kendisinin de bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu.
“Belki bu havadan düşme gibi gelecek ama biz bir adım daha atmaya karar verdik. Birbirimizin anne-babasına ‘amca-teyze’ diye hitap etmek yerine ‘anne-baba’ diye hitap etmek istiyoruz artık. En azından bu şekilde niyetimizin ciddi olduğunu bir kere daha göstermiş olacağımızı umuyoruz.” Ekin sözlerinin nasıl bir etki bıraktığını anlamak için herkesin yüzüne teker teker dikkatlice baktı. Herkes bundan memnun görünüyordu ama Feryal Hanım’ın yüzünden ne düşündüğünü anlamak imkansızdı.
“Feryal...” Ekin “anne” demek istedi ama bir türlü ağzından o söz çıkmayınca “...Hanım” diye devam etti. Feryal Hanım, “Anne demekten vazgeçtin galiba?” diye sorunca Ekin’in üzerinden büyük bir yük kalktı. “A..alı... alışmak bi.. biraz zaman alacak galiba Feryal... Anne.” diye kekeleyerek cevap verdi Ekin. Sonrasında da aradaki buzlar biraz eridi.
Gece ilerledikçe İsmet Bey ve Orhan Bey karşılıklı olarak rakı içmeye devam ediyorlardı. Eşlerinin uyarılarına rağmen o gece kendilerini kısıtlamadan demlenmekte sakınca görmedi ikisi de. Feyzo Baba da onlara eşlik etmekte sakınca görmedi. Annesinin katı tavrını gören Sarp takılmaktan kendini alamadı. Annesinin kulağına eğilip “Hadi anne, itiraf et. Dürüm kebapları, Feyzo Dayı’nın harika pilavını sevdin. Boşuna suratını ekşiterek beğenmemiş numarası yapma.” dedi. Feryal Hanım Sarp’a önce sert sert baktı ama sonra yüzündeki ifadeyi bozmadan oğlunun kulağına eğilip “Haklı olabilirsin ama bunu başkasına söylersen inkar ederim.” dedi. Sarp annesinin yüzüne baktığında gülümsememek için annesinin kendini tuttuğunu gördü.
Öte yandan Orhan Bey ile İsmet Bey arasında düğün organizasyonu konuşmaları geçiyordu. İsmet Bey kız tarafının yatak odasını yapması konusunu tekrar açınca Orhan Bey yatak odasını hazırlamaya gerek olmadığını yineledi. İsmet Bey bunu duyduğunda ortam biraz gerildi. Bu şekilde dışlanmak gururuna dokunmuştu ve bunu da “Sizin kadar paramız olmayabilir, Orhan Bey, ama biz de elimizden geldiğince kızımızın mürüvveti için katkıda bulunabiliriz.” Diyerek dile getirmekten çekinmedi.
“Beni yanlış anladın dünür. Yatak odasını kız tarafı yapar ama dedim ya, bizim Feryal yatak odasını hazırladı bile. Şimdi o yatak odasını atalım mı? Eğer bunu yapmamızı istersen, senin hatırın için, yaparız, dünür ama bana soracak olursan buna gerek yok.”
“Tamam boşuna masraf olur ama böyle de olmaz ki Orhan Bey. Biz de elimizden geldiği kadar katkı da bulunmak isteriz.”
“Peki dünür, demek ilk konuştuğumuz balayı masraflarını karşılama fikrini beğenmedin,madem âdet yerini bulsun istiyorsun. Sana bir teklifim daha olacak…Erkek tarafı hazırladığı için yatak odasını yapamıyorsanız, siz de doğacak ilk torunumuzun odasını yaparsınız. Bak, bu öyle kolay kolay dünürüme bırakacağım bir şey değil. Torundan bahsediyoruz be İsmet. Sende bir tane var, bilirsin nasıl bir şey olduğunu.” Bu noktadan sonra kısa bir süre gerilime sebep olmuş olan yatak odası konusu unutulup gitti.
Öte yandan Orhan Bey ile İsmet Bey arasında düğün organizasyonu konuşmaları geçiyordu. İsmet Bey kız tarafının yatak odasını yapması konusunu açınca Orhan Bey yatak odasını hazırlamaya gerek olmadığını söyledi. İsmet Bey bunu duyduğunda ortam biraz gerildi. Bu şekilde dışlanmak gururuna dokunmuştu ve bunu da “Sizin kadar paramız olmayabilir, Orhan Bey, ama biz de elimizden geldiğince kızımızın mürüvveti için katkıda bulunabiliriz.” Diyerek dile getirmekten çekinmedi.
“Beni yanlış anladın dünür. Yatak odasını kız tarafı yapar ama bizim Feryal aylar öncesinden yatak odasını hazırladı bile. Şimdi o yatak odasını atalım mı? Eğer bunu yapmamızı istersen, senin hatırın için, yaparız, dünür. Bana soracak olursan buna gerek yok.”
“Tamam boşuna masraf olur da böyle de olmaz ki Orhan Bey. Biz de elimizden geldiği kadar katkı da bulunmak isteriz.”
“Biliyor musun, dünür, sana bir teklifte bulunacağım. Madem kız tarafı olarak yatak odasını yapamıyorsunuz çünkü erkek tarafı yapmış, siz de doğacak ilk torunumuzun odasını yaparsınız. Bak bu öyle kolay kolay dünürüme bırakacağım bir şey değil. Torundan bahsediyoruz be İsmet. Sende bir tane var, bilirsin nasıl bir şey olduğunu.” Bu noktadan sonra kısa bir süre gerilime sebep olmuş olan yatak odası konusu unutulup gitti.
Ekin ile Sarp, o gece uzun bir aradan sonra ilk defa, birbirlerine baktığında son engeli de aşmak üzere olduklarını anlattılar sözlere ihtiyaç duymadan. İkisi de gerçekleri açıklayarak doğru olanı yapmanın huzuru ile gülümsüyordu. Aileler yavaş da olsa birbirine ısınıyordu. Sarp, annesine göz ucuyla baktığında Feryal Hanım’ın bile konuşmalara ucundan da olsa katıldığını gördü. O zaman annesini sevme sebeplerinden birinin de tüm katılığına rağmen annesinin açık fikirli olmaya çalışması olduğunu anladı.
Gece bitip de herkes evinin yolunu tuttuğunda Serbestler’in ve Teksoylar’ın aklında düğün hazırlıklarından başka bir düşünce yoktu. Davetiyeler bastırılmış, hatta dağıtılmaya başlanmıştı bile ama daha yapılacak çok iş vardı. Orhan Bey’in içi biraz daha rahattı çünkü eşinin bu konuda harika bir iş çıkaracağını biliyordu.
......
Berna yaptığı yolculuğa değdiğini düşünüyordu. Yelda ile ortaklıklarının yarattığı sinerji ile yeni işlerinde başarılı olacaklarına olan inancı artıyordu. Kırmızı ışığın yanmak üzere olduğunu görünce gaz pedalından ayağını çeken Berna bir an önce yeşil ışığın yanması için sabırsızlanıyordu. Ne kadar çabuk işe geri dönerse o kadar çok yapması gerekenlerle ilgileneceğini biliyordu. Yollarda vakit kaybederek tüm işi Yelda’ya bırakmak istemiyordu.
O, bu düşüncelerle yeşil ışığın yanmasını beklerken telefonu çaldı. Arayanın Yelda olduğunu görünce merakla telefona cevap verdi. Yelda “alo” bile demeden Sarp ile Ekin’in onlardan habersiz aileleri bir araya getirdiğinden bahsetmeye başladı. Berna, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu ama Yelda nefessiz konuşmaya devam ettikçe kafası daha da karışıyordu. O sırada yeşil ışık yanar yanmaz arkadaki arabaların klakson sesleri gelmeye başlayınca Berna’nın dikkati tümden Yelda’dan uzaklaştı. Yelda ise konuşmaya devam ediyordu.
“... her neyse, sen yoldasın galiba. Gelince konuşuruz. Ha sahi, Serkan bu akşam için tiyatroya bilet almış ama annem aradı ve akşama mutlaka evde olmam gerektiğini söyledi. Sanırım Ekin’in düğün alışverişi hakkında konuşacak. Mehmet ile ikiniz gitmek isterseniz Serkan’a haber vereyim biletleri kafeye getirsin.” Berna trafik akmaya başladıktan sonra Yelda’nın ne söylediğini anlayabilecek kadar dikkatini telefon konuşmasına verebilmişti. Teklif üzerinde düşündü ve Mehmet ile konuşmadan bir cevap veremeyeceğini söyledi.
Tiyatroya gitme fikri oldukça cazip geliyordu. Uzun süredir bir oyun seyretmemişti ve eksikliğini hissediyordu. Mehmet’i arayıp plandan bahsetmek istedi ama telefonu kapalıydı. Buna benzer bir durum daha önce de başına geldiği için üzerinde fazla durmadı. Ani bir kararla hastaneye gidip yüz yüze konuşmak için yönünü Mehmet’in iş yerine doğru çevirdi.
Hastaneye vardığında Mehmet’in telefonunu bir kere daha aradı ama durum aynı idi. Mehmet’in olduğu kata doğru çıkarken merdivenlerde Aylin Hemşire ile karşılaştı. Karşılıklı hal-hatır sorduktan sonra Berna, Mehmet’in nerede olduğunu sordu.
“Kendisi burada değil. Çıkarken birkaç saat sonra döneceğini söyledi. Ben sizinle buluşacağını düşünmüştüm.”
“Ne kadar oluyor çıkalı? Beklesem anlamı olur mu?”
“Bir saat oldu, olmadı. Kesin bir saat söylemediği için bir şey diyemeyeceğim Berna Hanım.” Berna kısa bir süre düşündü ve beklemektense kafeye dönmenin daha iyi bir fikir olduğuna karar verdi.
“Uğradığımı söyler misin, lütfen? Bir de gelince beni arasın. Akşam için bir planı olup olmadığını öğrenmem lazım.”
“İletirim, Berna Hanım.”
“Çok sağ ol, Aylin. Görüşmek üzere...”
......
Mehmet bankaya uğradığında niye bunu yaptığını sorguluyordu. Önceden bankayı arayıp yüklü miktarda para çekeceğini söylediği için işi uzun sürmedi. Parayı alıp bankanın hemen önüne park ettiği arabasına bindi ve Nilgün’le buluşacağı yere doğru arabasını sürdü.
İşi fazla uzatmak istemeyen Mehmet, Nilgün ile sözleştikleri gibi ödemeyi yapacakları mekanın yakınında buluştu. Birlikte gidip Nilgün’ün kumar borcunu ödedikten sonra Mehmet Nilgün’ü bir daha hiç görmeyeceğini umuyordu ama öte yandan bunun pek de mümkün olmayacağını biliyordu. Nilgün’ün ağabeyi ile aynı yerde çalıştığı sürece yeniden karşılaşma olasılıkları hep olacaktı. Arabasının sürücü tarafına doğru yürüdü ve kapıyı açmadan önce diğer tarafta bekleyen Nilgün’e baktı.
“Artık seninle bir işim kalmadı. Karşıma olur olmaz zamanlarda çıkmazsın, değil mi?”
“Beni bilirsin, sözümü tutarım.” diye cevap verdi, Nilgün, gülümserken. Oysa Mehmet hiç de emin olamıyordu Nilgün’ün sözünü tutacağından.
“Umarım, Nilgün... Umarım...” dedi ve arabasına bindi. Yapması gerekeni yaptığına göre hastaneye geri dönme vakti gelmişti.
......
Ekin odasından içeri girdiğinde Sarp’ın yüzü aydınlandı. O gün holdingdeki işinin başında olmak istemişti ama işten bunca zaman uzak kalmasının etkilerini hissediyordu. Eski işine alışması zaman alacaktı.Bunu o sırada anlamaya çalıştığı raporu okurken daha iyi fark ediyordu. Bu sebepten, Ekin, bir anlamda kurtarıcısı oldu.
“Ekin? Ne güzel bir sürpriz bu...” Ekin, Sarp’ın sesindeki heyecanı duyunca gülümsemekten kendini alamadı.
“Bu kadar sevineceğini bilseydim daha erken gelirdim.”
“Sakın yanlış anlama, ziyaret etmene çok sevindim ama sebebi ne ziyaretinin?”
“Evine gidip kalan ufak tefek eşyaları toplamaya karar verdim. Senden anahtarı almaya geldim.”
“Ben daha sonra hallederdim veya ikimiz bir ara toplardık kalan eşyaları...”
“Benim nasıl olsa işim gücüm yok. Böylece bütün gün evde oturmaktan kurtulurum.” Sarp’ın “evet” demekten başka seçeneği kalmamıştı.
......
Feryal Hanım akşam yemeğinden önce okumakta olduğu kitabı kütüphaneden almış oturma odasına doğru ilerliyordu ki Yelda’nın sesini duydu. “Erkencisin?” diye seslendi Yelda’ya.
“Berna ile Mehmet bu akşam tiyatroya gidecekler. Ne kadar uzun konuşacağımızı bilemediğim için biraz erken gelmeye karar verdim. Uzun süre kafeyi boş bırakmak istemiyorum. İkimizden birinin mutlaka orada bulunmasına çaba gösteriyoruz.” Feryal Hanım duyduklarından çok memnun olmuştu. Kızı bu iş sayesinde hiç olmadığı kadar olgun davranıyordu. Kim derdi ki bir kafenin işletmeciliğine soyunmak Yelda’yı bu kadar kısa sürede geliştirecek?
“Babanlar daha gelmedi. İşleri uzayacakmış. Toplantıları varmış.”
“Biliyorum, Serkan söylemişti.” Feryal Hanım’ın dikkatinden Serkan’ın haber vermiş olması kaçmamıştı. Eğer annelik içgüdüsü diye bir dürtü gerçekten varsa Feryal Hanım kızıyla bahsi geçen erkek arasında bir ilişki olduğundan emindi. Serkan’ın, Yelda’nın önceki sevgililerine göre çok daha iyi biri olduğuna şüphe yoktu.
“Açsan babanla abini beklemeden yemeğe oturalım. Hem o sırada da konuşuruz. Düğün alışverişinden bahsederiz bu arada.” Yelda akşam yemeği teklifine sıcak bakınca Feryal Hanım akşam yemeğinin servis edilmesini söyledi çalışanlara.
Yelda masaya oturduklarında annesinin konuşmaya başlayacağını düşünmüştü ama Feryal Hanım’dan ses çıkmayınca annesine bekler gözlerle bakmaya başladı. Feryal Hanım kızının kendisine baktığını görünce alışveriş konusunda aklında olanları anlatmaya başladı.
“Gelinlik almaya Ekin’le beraber gidersin.”
“Aman anne, sen söylemesen de gidecektim zaten.”
“Gelinlik alışverişi yaparken başka ne lazımsa alırsınız. Hatta evlendikten sonra giymesi için gündelik kıyafetler de alın. Ne bileyim, gece kıyafetleri, ne lazımsa alın. Ancak mesele sadece alışveriş de değil. Ekin bu ailenin gelini olacaksa ona göre giyinmeli. Gidip de zevksiz kıyafetler almasına izin verme sakın.” Duydukları Yelda’nın canını sıkmaya yetmişti.
“Anne, bazen seni anlamıyorum. Nedir bu takıntın? Bırak istediği gibi giyinsin! Ne zaman vazgeçeceksin insanları kılık kıyafetleriyle yargılamaktan?” Feryal Hanım kaşlarını çattı. Kızının suçlamalarını dinleyecek hali yoktu.
“Bunun, kılık kıyafetlerine göre insanları yargılamakla ilgili olduğunu mu sanıyorsun? Ne kadar anlamak istemesen de bizim bir saygınlığımız var ve bize yakışan şekilde hareket etmeliyiz. Gece kıyafetiyle gidilecek bir kokteyle kot pantolon ve tişörtle gidilmesine göz yummak insanları kılık kıyafetlerine göre yargılamamak değildir. Tanrı biliyor ya kaç defa nasıl giyineceğini bilmeyen görgüsüzlerle muhatap oldum. Benim ailemin o görgüsüzlerden olmasını istemiyorum, tamam mı? Babanın ve benim bu saygınlığı kazanana kadar ne kadar uğraştığımızı biliyor musun? Şimdi abinin eşinin de bizlere uyum sağlamasını istemem yanlış mı? Ekin hem bizim çevreden olmadığı için hem de bu aileye yabancı olduğu için kendisini bekleyen hayatın dayatacağı koşulları bilemeyebilir. Senin onunla alışverişe gitmeni istemem de bu yüzden. Hem sen de gayet iyi biliyorsun ki dış görünüşle birini değerlendirmeyi herkes yapıyor.” Yelda bir şeyler söylemek istedi ama aklına söylenecek söz gelmedi. Ne kadar kabul etmek istemese de annesinin haklı olduğu noktalar vardı.
“Peki anne, ne gerekiyorsa alırız.”
......
Tiyatrodan çıktıklarında ikisi de mutluydular. Oyunda neleri beğenip neleri beğenmediklerini konuşarak arabayı park ettikleri yere doğru ilerlemekteydiler.
“Oyun güzel olmasına güzeldi de biraz fazla kadınlara yönelikti sanki.” dedi Mehmet.
“Ne demek şimdi bu?”
“Kadın-erkek ilişkilerini sorgulamak, nasıl desem, kadınların daha çok yaptığı bir iş. Biz erkekler bu gibi konulara fazla kafa yormuyoruz kadınlar kadar.”
“Belki de kafa yorsanız daha iyi olurdu. Hem oyunu yazanın bir erkek olduğunu da hatırlatayım. Demek ki kadınca olan bu sorgulamayı layıkıyla yapabilen erkekler de varmış.”
“Sence iyi bir sorgulamaydı yani?”
“Bence gayet iyi bir sorgulamaydı. Mistik öğeler barındırıyordu. Düşünsene, birinci perdede Maria ile Daniel’in aşkını kahin öngörüyordu. İkisinin de başka biriyle ilişkisi var ve ikisi de çok mutlu ama kahin bunun sona ereceğini söylüyor. Ayrıca Maria ve Daniel’in duymayacağı ama seyircinin duyacağı başka kehanetlerde de bulunuyor ve biz bunların olduğunu gördük.”
“İkinci perde de kehanetlerin ortaya çıkışını ama kaderleri ortak yazılan iki karakterin nasıl her şeyi mahvettiğini gördük. Biliyorum, ben de oyunu seyrettim. Bence bu tür konuları yazanlar fazlasıyla romantikler. Oyunun sonuna ne demeli? Maria ve Daniel kendi salaklıkları yüzünden, deyim yerindeyse, yıldızlarda yazılı olan ilişkilerini devam ettiremiyor ama kader onları başka bir hayatta bir araya getiriyor...”
“O kısım sadece bir ayrıntıydı bence, Mehmet. Sence de önemli olan Maria ve Daniel’in yaptığı hataların etkilerini görmek değil miydi?”
“Kısacası, yazara göre, küçük şeyleri saklamak yıldızlarda yazılı olan ilişkileri bile bitirebilir.”
“Aynen öyle, mesela bugün nerede olduğunu sorduğumda annenin ilaçlarını dayınlara yollamak için çıktığını gizleseydin bu ileride sorun olurdu. Annenin hastalığını bana ne kadar geç anlattığını düşünürsek pekâlâ bu konuyu da geçiştirebilirdin.” Mehmet, Berna’nın dediklerini duyunca huzursuzlandı. Berna hastaneye uğradığında onu bulamadığından konuşurken nereye gittiğini sormuştu ve Mehmet gerçeği söylemek yerine annesinin ilaçlarını yollamak için çıktığı yalanını uydurmuştu. Aslında kısmen doğruydu söylediği. Sorun olan, bu dediğini hastaneye geri dönerken yapmıştı. Annesinin ilaçlarını göndermek için çıkmamıştı. Berna ise Mehmet’in birden neden suskunlaştığını merak etti ama üzerinde fazla durmadı.
*** ***
Ekin bir alışverişin bu kadar ürkütücü olabileceğini hiç düşünmemişti. Yelda ve Berna düğün alışverişini beraber yapacaklarını söylediklerinde, daha doğrusu buyurduklarında “hayır” diyememişti. Gönül de onlarla gelmişti ama her zaman, her yerde konuşabilen Gönül bile Yelda’yla Berna’nın alışveriş çılgınlığı karşısında diyecek söz bulamamıştı. Sabahtan ilk iş olarak gelinlik işini halletmişlerdi. Kaç farklı gelinlik denediğini hatırlamıyordu bile. En sonunda herkesin hemfikir olduğu bir gelinlikte karar kılınca rahatlayacağını düşünmüştü ama akşam saatlerinin yaklaştığı şu anda ne kadar yanıldığını fark ediyordu. Gönül bile düğünde giyeceği kıyafetini bulmuştu, ki Gönül, Ekin’e göre, alışveriş sırasında bir türlü karar veremeyen biriydi.
Birkaç saat daha alışveriş merkezinde mağazaları dolaştıktan sonra evin yolunu tutmuşlardı ama Ekin bir daha alışveriş sözcüğünü bile duymak istediğinden emin değildi. Dört kadın Yelda’nın arabasına doluştuklarında Ekin ayaklarına gerçekten kara suların indiğine yemin edebilirdi. Gözlerini kapatıp dinlenmeye çalışırken Yelda’nın “Sınav sonuçları hâlâ açıklanmadı mı?” diye sorduğunu duydu. Ekin’in cevap vermesine fırsat vermeden Gönül atıldı.
“Ay, sizin haberiniz yok mu? Ekin pişkolojik şeylik ve bi’ şeylik... ay Ekin neydi kız kazandığın bölümün adı?”
“Psikolojik rehberlik ve danışmanlık...”
“Hah, o dediği bölümü kazandı.”
“İnanmıyorum Ekin! Ne sen ne de abim haber verdiniz.” diye sitemde bulundu Yelda. Berna da Yelda’ya hak verdiğini söyledi. Ekin üzgün bir şekilde ikisine de baktı ve “Kusura bakmayın, düğün hazırlıkları filan derken aklımdan çıkıvermiş. Bunu söylediğime inanamıyorum ama sınavı kazandığımı fark edemedim bile. Evliliğe hazırlanmak insanın aklını başından alabiliyormuş, haberiniz olsun.”
“Eh, düğüne pek bir şey kalmadı. Düğünden sonra rahatlarsın.” diye konuştu Berna.
*** ***
“Bu gülleri nereye koyalım Feryal Hanım?” Gün içinde kaç defa benzer sorularla karşılaştığını sayamıyordu bile. İçinden “hepsi geçecek Feryal” diye geçirdi ve kendisinden cevap bekleyen oğlu yaşlarındaki adama “Her masada bir gül bulunsun. Her birinin aynı tür ince vazoda olmasını istiyorum. Masaların tam ortasında bulunduklarına emin olun.” dedi. Etrafında koşuşturan insanlara baktı ve catering firmasının nerede kaldığını merak etti. O sırada Orhan Bey’in elinde gazetesi oturma odasına doğru yöneldiğini görünce hızlı adımlarla eşini takip etti.
“Orhan! Burada oturup gazete okumayı planlamıyorsun değil mi?” Feryal Hanım’ın ses tonunu duyan Orhan Bey her ne kadar doğru olsa da “planlıyordum” demeye cesaret edemedi.
“Orhan, daha giyinmemişsin bile. Bütün her şeyi ben mi yapacağım?”
“Giyinmek dediğin nedir ki, iki dakikada hazırlanırım.”
“Orhan, Sarp’la Serkan, Ekin’i almaya gittiler bile. Gelmeleri uzun sürmez. Oysa catering firması bile ortalıkta yok.”
“Arayayım onları istersen...” Feryal Hanım derin bir nefes aldı ve eşinin gözlerinin içine bakarak “Sen derhal giyin, ben Yelda’ya aratırım onları” dedi.
......
Sarp ile Serkan evin önünde beklemekteydi. Sarp’ın heyecanı her halinden belli oluyordu. Serkan en yakın dostunu sakinleştirmeye çalışsa da pek başarılı olamıyordu.
“Serkan, nerede kaldı bunlar yahu?”
“Abicim, çıkarlar birazdan, merak etme.”
......
Evin içinde ise tamamen farklı bir hava vardı. Serbestler iki zıt duyguyu aynı anda yaşıyorlardı. Hem hüzün hem de mutluluk tüm evi sarmıştı. İsmet Bey bir mutluluğun bu kadar hüzün vereceğini hiç bilmiyordu. Galiba böyle bir çelişkinin çelişki olmaması için kız babası olmak şarttı. Elinde kırmızı kurdele ile kızının yanına yaklaştı.
“Kızım, bu güne kadar seninle hep gurur duydum. Bir gün bu anın geleceğini biliyordum ama ne kadar bilsem de kendimi hazırlayamamışım. Evlendiğini göreceğim için çok mutluyum ama biricik kızım yuvadan uçuyor diye de içim hüzünle dolu. Bu kırmızı kurdele ile seni tertemiz olarak eşine veriyorum. Bizi hiç utandırmadın, kocanı da utandırma, canım kızım.” İsmet Bey biraz da elleri titreyerek kurdeleyi Ekin’in beline bağladı. Baba-kız karşılıklı olarak bir süre bakıştılar ve sonra ikisi de sıkı sıkıya sarıldı. Daha sonra ev ahalisi teker teker Ekin’le vedalaştı. Gülser Hanım ile Gönül, Ekin’in gelinliğini düzelttikten sonra herkes kapıya yöneldi.
......
Serkan hâlâ Sarp’ı sakinleştirmeye çalışıyordu. Ne kadar çalışsa da başarılı olamıyordu. Serkan tam farklı bir şekilde Sarp’ı sakinleştirmeyi deneyecekti ki Ekin’in kapıdan çıktığını gördü. Dili tutulan Serkan’ın bakışlarının arkasında bir noktaya takıldığını gören Sarp başını çevirdiğinde Serkan’ın dilinin neden tutulduğunu anladı.
Ekin’in güzel olduğunu biliyordu ama bu bambaşka bir şeydi. Karşısında gerçekten çok güzel bir gelin vardı. Ekin’in ince askılı gelinliğinin üst kısmında küçük taşlardan işlemeler vardı ve ışık belirli bir açıdan vurduğunda taşlar göze hoş gelen bir şekilde parlıyordu. Gelinliğinin etek kısmı ise Avrupa aristokratlarının balolarında giyilen balo kıyafetlerindeki gibi ihtişamıyla göz kamaştırıyordu. Yelda o uzun alışveriş sırasında bu gelinlikle gidecek inci küpeleri bulmakta gecikmemişti ama Sarp’ın Ekin’e takması için gözüne kestirdiği inci kolyeyi sonradan gelip almak için ayırttığından Ekin’in haberi olmamıştı. Sarp o an daha iyi anladı neden Yelda’nın o inci kolyede ısrarcı olduğunu. O kolyenin Ekin’in boynunu süsleyeceğini düşününce kardeşine teşekkür etmesi gerektiğini anladı. Ekin, damat ile sağdıca yaklaşırken sağdıç damadın “çok güzel” diye tekrar tekrar mırıldandığını duydu.
......
Berna, davetlilerin bir kısmının Sarp’la ortak geçmişlerinden haberdar olacağını biliyordu ama ne kadar hazırlıklı olsa da o bakışları üzerinde hissedince Mehmet’in eline sıkı sıkıya sarıldı. Mehmet de sanki Berna’nın sıkıntısını anlamış gibi elini sıkıp destek veren gözlerle kendisine baktı. Uzakta Feyzo Baba’yı Yelda ile konuşurken görünce Mehmet’i onun yanına sürükledi. Tanıdık biriyle aynı masada olmak çok daha iyi olacaktı.
Yelda, Berna ile Mehmet’in geldiğini görünce Feyzo Baba’nın yalnız kalmayacağını düşünüp gelinle damadın ne durumda olduğuna bakmaya gitti. O sırada Orhan Bey ve Feryal Hanım ile İsmet Bey ve Gülser Hanım onların olduğu masaya gelip ayaküstü muhabbet ettiler.
Sarp odadan çıkmadan önce kolyeyi koyduğu yerden çıkardı ve Ekin’in boynuna taktı. Ekin aynadaki görüntüsüne baktığında kendini prensesler gibi hissetti. Bir peri gelmişti ve bu masalın prensesi olması için tılsımlı asasıyla Ekin’e dokunmuştu ve beyaz atlı prensi de yanında bitivermişti. Sarp, Ekin’in elini tutup “Hazır mısın?” diye sordu. Üzerinden heyecanını atamayan Ekin “Hayır” diye cevap verdi.
“Güzel, o zaman çıkabiliriz.”
Yelda ile Serkan el ele tutuşarak merdivenlerden inen gelinle damadı görünce birbirlerine baktılar. İkisi de aynı şeyin özlemini duyduklarını biliyorlardı. Yelda Ekin’e doğru dönüp “Çok güzel olmuşsun, Ekin” dedi. Ekin de gülümseyerek “Darısı sizin başınıza” diye yanıt verdi.
.......
Ekin, Sarp’ın kolunda görününce davetliler arasında fısıltılar yükseldi. Herkes gelinin ne kadar güzel olduğunu fısıldıyordu yanındakine. Gülser Hanım ise Gönül’e Ekin’in gelinliğinin iç kısmına nazar boncuğu dikmekle ne kadar akıllıca bir iş yaptıklarını fısıldıyordu. Bu kadar güzel bir geline o nazar boncuğu olmasa kesin nazar değerdi. Gönül de kaynanasına hak verdiğini söyledi.
Evetleri söyleme vakti geldiğinde ne Ekin ne de Sarp ne durumda olduklarından haberdardı. İkisi de sürreal bir dünyada gibiydiler. Alkışları duyduklarında doğru cevapları verdiklerini düşündüler.
Gelin ile damat ilk dansı yaptıklarında ilk defa ayakları yere basmaya başladı ikisinin de. Sarp, Ekin’e sıkı sıkıya sarıldığında artık onu bırakamayacağını gayet iyi biliyordu. Ekin sevdiği adamın gözlerine baktığında kendi mutluluğunun yansımasını gördü. Onların dansından sonra davetliler de yavaş yavaş eğlencenin içine dahil oldular. Daha sonra Sarp mikrofonu eline aldı ve bir duyuru yapacağını açıkladı.
“Sevgili konuklar, yaklaşık bir senede hayatım çok değişti. Geçen yaz burada bir hatadan dönmüştüm ama az daha çok yakın bir dostumu tamamen kaybediyordum. Şükürler olsun ki o dostum hâlâ hayatımda. Bu sebepten sanırım gönül rahatlığıyla iyi ki geçen yaz o olayı yaşamışım diyorum çünkü bu sayede sevgili karımla tanışmış oldum. Sadece bu da değil. Bu süreç içinde daha olgun biri olup çıktım. Gerçi bu dönem içinde de başka hatalar yaptım ama sonunda her olay tatlıya bağlandı. Bir konu var ki hâlâ düzeltmek için yapabileceğim bir şey var diye düşünüyorum. Kız kardeşim Yelda ile yakın dostum Serkan arasındaki ilişkiyi öğrenince düşüncesizce davrandım ve ikisinin de kalbini kırdım. Hatamı anlayıp özür dileyince ikisi de beni affetti ama ben yine de bir şey daha yaparak kendimi iyice affettirmek istedim. Yelda, senden habersiz bir iş yaptık. Şu an idaresinden sorumlu olduğun o kafe-barın aslında Berna’dan sonraki diğer sahibinin sen olduğunu sana söylemek istiyorum. bunu abinden daha olgun biri olmayı başardığın için bir teşekkür olarak kabul et, lütfen.”
Yelda şaşkınlıktan küçük dilini yutuyordu. O şaşkınlıkla Sarp’ın henüz ailesine açıklamadıkları ilişkisini açıkladığını bile fark etmedi. Orhan Bey şaşkın bir şekilde bir Feryal Hanım’a, bir Sarp’a, bir Yelda’ya bakıyordu. Gördüğü kadarıyla herkes olanın farkındaydı. Eşinin kulağına eğilip “Ne zamandan beri Serkan’la Yelda’nın ilişkisini biliyordun?” diye sordu.
“Ben de şimdi öğrendim ama uzun bir süredir aralarında bir şey olduğunu seziyordum. Sonunda geceleri uykusuz kalmama sebep olmayacak bir ilişkisi oldu.” Orhan Bey bir süre eşinin dediklerini aklında tarttı ve Feryal Hanım’ın haklı olduğunu gördü.
Gecenin ilerleyen saatlerinde biraz da Kurti’nin marifetiyle, oyun havalarına geçildi. Aslında işin bu noktaya geleceğini Kurtuluş’un takı işini organize etmesi sırasında anlamaları gerekirdi. Oyun havalarının bir yararı olmuştu. Davetliler için halay çekilmesi düğünün sona erdiğini gösteren bir işaret olmuştu. Ekin ile Sarp el ele gelin arabasına doğru yürürken Mehmet ile Berna da dışarı çıkıyorlardı. Kapının önüne çıktıklarında Mehmet gördüğü karşısında olduğu yere çakıldı kaldı. Berna bir Mehmet’e bir de önlerindeki kadına baktı ve ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kadın elini uzatıp “Merhaba, ben Nilgün.” dedi. Berna bu ismi nereden hatırladığını bulmaya çalıştı ama bir türlü bulamadı. Nilgün “Ben Mehmet’in bir arkadaşıyım. Aslında arkadaştan fazlası var diyebilirim ama neyse... Kendisine teşekkür etmem lazımdı ama nedense telefonlarıma cevap vermiyor. Neyse ki bu düğünün davetiyesi kendine verildiği sırada yanındaydım da bu akşam burada olacağını biliyordum.” dedi. Berna o an Nilgün ismini nereden hatırladığını buldu.
“Mehmet gibi iyi birini bulmak çok zor bu günlerde. İnanabiliyor musun, çalıştığı hastanenin başhekimi olan abim ile arası çok kötüdür ama buna rağmen bana yardım etmekten kaçınmıyor. Geçenlerde kumar borcumu ödemek için kaç para verdiğini tahmin edemezsin. Gerçi senin haberin vardır...” diye devam etti Nilgün. Mehmet ölümcül bakışlar atıyordu Nilgün’e ama onun umurunda bile değildi bu durum. Berna ise gözlerinde donuk ama katı bir bakışla önce Mehmet’e sonra Nilgün’e baktı ve “Haklısın, haberim vardı ama bir teşekkür için bu kadar uğraşmana gerek yoktu. Mehmet’in bunları teşekkür için yapmadığını biliyorsundur.” diye konuştu monoton bir ses tonuyla. Nilgün beklediği tepkiyi almamıştı. Ne Mehmet onu susturmaya çalışmıştı ne de hiçbir şeyden haberi olmadığına emin olduğu Berna olay çıkarmıştı.
Nilgün gittikten sonra Mehmet’e baktı Berna. İkisinin de yüzünde ciddi bir ifade vardı. “Neden” diye sordu Berna. “Neden?...”
“Sandığın gibi değil... Onunla aramda...”
“...bir şey yok, değil mi?” diye tamamladı Berna. “Bunun, ‘bir şey’ olup olmamasıyla mı alakası olduğunu sanıyorsun? Lütfen Mehmet... O kadın kadar aptal değilim. Her şeyi yap ama beni aptal yerine koyma. Buraya geldiğinde amacının ne olduğunu anlamak hiç de zor olmadı. Eğer amacı sadece teşekkür etmek olsaydı bunu başka zaman, başka yerde yapabilirdi. Amacı senden şüphelenmemi sağlamaktı. ‘arkadaştan fazlası’ diyerek başka şeylerin de olduğunu ima edince eline ne geçecek sandı, inan bilmiyorum. Ona geri döneceğini düşünmemiştir herhalde.”
“Berna...” diyerek araya girmek istedi Mehmet ama Berna onu susturdu.
“Niye Mehmet? Niye?...”
“Söyledim ya Berna... Onunla aramda bir şey yok...” O an Berna için bardak taştı ve daha fazla kendine hakim olamadı.
“Bunun hâlâ onunla aranda bir şeylerin olduğuyla alakalı mı olduğunu sanıyorsun? Anlamıyorsun, değil mi? Benden önce onunla ne yaşadığın beni hiç ilgilendirmiyor. Bunu benden gizlemiş olman, öte yandan, fazlasıyla ilgilendiriyor. Şu an geldiğimiz düğün eski nişanlımın düğünü! Sence ben eski sevgililerin olduğunu anlayamayacak biri miyim?” Mehmet bir adım atıp Berna’ya sarılmak istedi ama Berna Mehmet’i iterek tepki verdi.
“Aklının ucundan bile geçirme! Tiyatroya gittiğimiz gün bana yalan söyledin, değil mi?” Mehmet’in sükut etmesi Berna’nın aradığı son cevap olmuştu. “Sana kaç defa doğrudan veya dolaylı, paylaşmanın benim için ne kadar önemli olduğunu söyledim. O gece kapıma gelip beklediğinde de bunu söylemiştim. Bu mu senin paylaşma anlayışın? Artık bitti, Mehmet. Sarp’tan sonra hiçbir erkeği değiştirmeye çalışmamaya karar vermiştim. Benim için nelerin önemli olduğunu bildiğin halde bunu umursamadın. Bu sebepten, Mehmet, sen ve ben diye bir şey kalmadı. Bitti, anlıyor musun?” Mehmet arkasını dönüp giden Berna’nın arkasından bakakaldı. Bir elin omzuna dokunmasıyla irkildi. Dönüp baktığında Feyzo Baba’nın kendisine üzgün gözlerle baktığını gördü. Belliydi ki tüm konuşmaya kulak misafiri olmuştu. Mehmet üzgün gözlerle tekrar Berna’nın gittiği yöne baktı. Köşe başında bir taksi çevirmeye çalışan Berna her zamankinden daha güçlü görünüyordu ve Mehmet ilk defa o gece Berna’ya gerçekten aşık olduğunu anladı ama ironik olan aşık olduğunu anladığı gece Berna’yı kaybettiği gece olmuştu.
......
Sarp arabayı sürerken dikkatini yolda tutmakta zorlanıyordu. Gözü sürekli yanı başında oturan sevgili karısına kayıyordu. Köşe başından caddeye çıktıklarında gördüğü Berna’nın yüzünün, allak bullak olduğunu düşündü bir an. Geri dönüp Mehmet’in yakınlarda olup olmadığını anlamaya çalıştı ama hiçbir şey göremeden Berna gözden kayboldu.
İstanbul’da ön balayı fikriyle Serkan’ın organizasyonu olan balayı odası, içeri girdiklerinde Sarp’ı etkilemişti. Serkan’dan bu kadarını beklememişti. Ekin de şaşkın şekilde odaya bakıyordu. Her taraf gül yapraklarıyla kaplıydı, şampanya şişesi ve iki kadeh de uygun şekilde odaya bırakılmıştı. Sarp yaka düğmesini gevşetirken aklından Berna’nın yüz ifadesi geçti. Sarp’ın aklını bir şeylerin meşgul ettiğini Ekin’in fark etmesi uzun sürmedi. Başta ne olduğunu anlatmak istemeyen Sarp sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Duyduklarından sonra Ekin de meraklanmıştı.
“Sarp, istersen Serkan’a sor. O da bizimle gelmişti otele.”
......
Sarp, Ekin’in de önerisiyle Sekan’ı bulmak için odadan dışarı çıktı. Lobiye indiğinde Serkan’ı ortalıkta göremeyince telefon etmenin daha akılcı olacağına karar verdi. Arabasında bıraktığını hatırladığı cep telefonunu almak için otel çalışanlarından birini arabaya yolladığında Serkan’ın yeni telefon numarasını ezberlemediği için kendine kızdı. Belboy elinde telefonla geldiğinde Berna’yı aradı önce ama telefonu kapalıydı. Mehmet’in telefonu ise meşgul çıkıyordu. Serkan’ı aradığında ise dişe dokunur bir cevap alamadı.
......
Sarp odadan çıkınca yalnız kalan Ekin ne kadar heyecanlı olduğunu fark etti. Bu geceye hazırlıklı olduğunu sanıyordu ama kalbi deli gibi çarpıyordu. Duvağını çıkarırken gözü odadaki şampanya şişesine takıldı. Heyecanını yatıştırmak için kendine bir kadeh doldurdu ve bir dikişte bitirdi. İkinci kadehi de aynı şekilde bitirince hafiften başı dönmeye başlamıştı. Başının dönmesi geçsin diye öylece yatağa uzandı. Sarp’ın gelmesini öyle beklemek en iyisi olacaktı.
......
Sarp odaya girdiğinde içerisi oldukça loştu ve yatağa uzanmış Ekin’i görünce kalp atışları duruyor sandı. Hayatında daha güzel bir manzara görmediğinden emindi. O an Ekin’le tanıştıklarından beri ona kaç defa aşık olduğunu düşündü. Sessizce ceketini çıkardı. Ekin’in yanına yaklaştı ve eğilip yanağından öptü. Ekin hafifçe kıpırdandı. Sarp kendine hakim olamadı ve bu defa Ekin’in dudağına bir öpücük kondurdu. Ekin bir anda olduğu yerde sıçradı ve gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde yatakta doğruldu. Nerede olduğu ve neden bulunduğu yavaş yavaş aklına gelince sakinleşti.
İki sevgili göz göze geldiğinde ikisi de diğer herkesi ve her şeyi unutmuştu. Ekin, Sarp’ın tutku dolu bakışlarını hissettikçe kalp atışları hızlanıyordu. Sarp’ın kendisini gözleriyle soyduğunu fark edebiliyordu. Sonunda bekleyiş sona ermişti. Kimin ilk hamleyi yaptığını bilmiyordu Ekin. Belki ikisi de aynı anda dudaklarını birbirine değdirmişti.
Öpüşmeye başladıklarında Ekin hâlâ yatağın üzerinde doğrulmuş haldeydi ama bir süre sonra Ekin kendini yatağa uzanmış şekilde buldu. Sarp’ın vücudunu üzerinde hissediyordu. Ne kadar zaman geçmişti bilmiyordu ama bir süre sonra artık korkmadığını fark etti. Aksine devam etmek istiyordu. Önceden yaptıkları gibi sadece öpüşerek işi bitirmek istemiyordu.
Sarp nefes almak için ara verdiğinde Ekin’in gözlerinin içine baktı. Kelimelere gerek kalmadan sevdiği kadının gözlerinden hazır olduğunu anladı. Elleri yavaşça gelinliğin askılarına kaydı. Gelinliğin askıları Ekin’in omzundan düşünce Sarp’ın elleri elbiseyi çıkarmak için gelinliğin arkasındaki fermuara gitti. Yavaşça fermuarı açtığında Ekin’in teni daha da heyecan vermeye başlamıştı. Elleri rüyalarını süsleyen kadının sırtında dolaşırken yavaşça gelinliği de çıkarıyordu.
Ekin de Sarp’ın gömleğinin düğmelerini açmaya başlamıştı. İki eliyle gömleğin önünü açtığında Sarp’ın geniş göğsünün üzerinde elini gezdirdi. Sarp ayağa kalkıp gömleğini çıkardığında Ekin gözlerini ondan ayırmadan üzerindeki gelinliği çıkarmaya başladı. O, gelinlikten kurtulduğunda Sarp sadece boxer ile kalmıştı bile. İkisi tekrar bir araya geldiklerinde bu defa arada çok daha az engel vardı. Dudakları tekrar birleştiğinde ikisi de nefes nefeseydi. Sarp aradaki son engelleri de ortadan kaldırmak için Ekin’i öperken kalan iki parça eşyayı yavaşça çıkardı. Ekin de Sarp’ın üzerindeki son parça eşyayı çıkarınca iki sevgilinin arasındaki tüm engeller kalkmıştı. İkisi de bu an için çok beklemişti ve ikisi de bu kadar çok beklemiş olmanın acısını bu gece çıkarmaya kararlıydılar.
Yolun yarısındayken ne kararını değiştirdi, bilmiyordu. Hastaneden çıktığında gitmeyi planladığı yer şu an vardığı yer değildi. Neden korktuğunu anlayamıyordu.Aldığı bu tür bir karardan hiçbir zaman caymamıştı. Doktor olarak kritik kararlar almaya alışmış biri olduğundan içinden gelen sesi dinlemeyi öğrenmişti. Arabasına bindiğinde o ses şu an olduğu yere gelmesini söylemiyordu. Ne var ki sesin söylediği yere gitmekten korkmuştu. Dr. Mehmet Eralp korkak bir tavuk gibi yüzleşmekten kaçmıştı!
Arabasını park ettikten sonra Feyzo Baba’nın yanına gidip selam verdi. Feyzo Baba’nın “Oo, doktor, hoş geldin. Hayırdır? Hangi rüzgar attı seni?” diye içten karşılamasından sonra karşılıklı hasır masanın etrafındaki hasır taburelere oturdular. “Bilmem, boğaz esintisi getirmiştir belki.” diye cevap verdi Mehmet. Yılların tecrübesinden olsa gerek Feyzo Baba işin arkasında başka şeylerin olduğunu sezmekte gecikmedi. Tam Mehmet’in ağzından laf almaya çalışacaktı ki birkaç müşteri ile ilgilenmesi gerekti. “Kusura bakma, doktor, seni biraz yalnız bırakacağım. Birazdan laflamaya devam ederiz. Sen kendine bir şeyler söyle, bizim çocuk getirir sana. Bir pilav verelim sana istersen.” “Sağ olasın, baba. Sen işine bak...” ......
Kurtuluş eve geldiğinde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Çok sağlam bir altılı yapmışlardı ve paranın ceplerinde olacağına dair şüphesi yoktu. Salonda oturmuş onu bekleyen ve sinirden köpürdüğü her halinden belli olan Gönül’e şaşkın şaşkın baktı. Neyi yanlış yaptığını bulmaya çalıştı ama aklına son zamanlarda yaptığı kötü bir şey gelmedi. Bu sebepten Gönül’ü neyin sinir ettiğini daha da bir merak etti. Yani Gönül’ün kızgınlığının biraz gecikmiş olması olamazdı. “Ben geldim, Gönül.” dedi Kurtuluş. Ancak “Nerdesin sen, Kurti?” diye azarlanmak oldu aldığı cevap. Bir “hoş geldin” bekleyen Kurtuluş’u bu tepki doğal olarak şaşırttı. Evleneli o kadar süre olmasına rağmen karısını çoğu zaman anlayamadığını düşündü. Bu kadar kızacak ne olduğunu hiç bilmiyordu.
“Ne var, Gönül? Niye bu kadar kızgınsın?”
“Ay, sana inanmıyorum Kurti! Bir de ‘niye’ diye soruyorsun. Kaç saattir seni bekliyoruz, biliyor musun?” Kurtuluş saatine baktı. Evet, biraz geç kalmıştı ama bunda büyütecek bir şey olmadığını düşünüyordu.
“Boşuna saatine bakma! İki saat! İki saattir seni bekliyoruz.”
“O kadar da değil Gönül. Bir buçuk saatten birazcık fazla.”
“Ha, şimdi bu her şeyi değiştiriyor yani!” Kurti ne cevap vereceğini bilemedi. İçinden bir ses ne cevap verirse versin Gönül’ün cevaptan memnun olmayacağını söylüyordu. Bu sebepten aklına gelen akıllıca yolu denemeye karar verdi. Konuyu değiştirmek için “Sahi, millet nerede?” diye sordu. Bu Gönül’ü nedense daha çok kızdırmıştı sanki.
“Annemle babam Hacı Teyze’ye gittiler. Muzo ise içeride güya ders çalışıyor.” diye bıkkın bir ses tonuyla yanıtladı Gönül. Kurtuluş “Ya, Ekin ile Sarp?” diye sorunca karısı dik dik bakmaya başladı. Kurtuluş’un ciddi şekilde bir cevap beklediğini gören Gönül daha fazla kızmamaya çalışarak “Nerede olacaklar, sen gelmeyince çıktılar.” diye söze başladı.”
......
“Kurtuluş’un bu yaptığına inanamıyorum. Aslında buna hiç şaşmamam lazım ama her seferinde bir şeyler yapıp beni şaşırtmayı başarıyor. Ya, inanabiliyor musun, Sarp? O kadar bekledik ama beyefendi ortalıklarda yok.”
Arabaya bindiklerinden beri Ekin’in söylenmesini dinliyordu Sarp. Onun da canı sıkılmıştı ama Ekin’den kendisine sıra gelmiyordu sıkıntısını dile getirmek için. Ne diyeceğini tam da bilememesine rağmen “Boş ver Ekin, hiç olmazsa baş başa bir şeyler yapıyoruz.” diye sakinleştirmeyi denedi. Oysa Ekin’in kolay kolay sakinleşmeye niyeti yoktu. “O kadar süre boşu boşuna bekledikten sonra. Saate baksana Sarp! Bu saatten sonra nereye gideceğiz?”
“Bildiğim çok iyi bir pilavcı var.” dedi Sarp ve “Rezervasyon yaptırdığım kadar lüks bir mekan olmasa bile ortamı seveceğine eminim. Hele ki sahibi... Çok hoşsohbet bir zattır kendisi.” diye devam etti. Ekin, Feyzo Baba’nın yerine gittiklerini duyunca biraz sakinleşti. O kızgınlık haliyle nereye gittiklerine hiç dikkat etmemişti. Koltuğuna yaslanıp dışarıya baktığında Feyzo Baba’nın minibüsten devşirme yarı seyyar mekanına yaklaştıklarını gördü.
......
Mehmet yalnız başına kaldığı süre zarfında burada ne aradığını sorguladı. Beynindeki her hücre korkaklık yaptığını haykırıyordu. Çözümü yanlış yerde aradığını biliyordu. Ne olursa olsun çözüm için yüzleşme gerekliydi ve bu yüzleşme çok da uzun olmayan bir süredir tanıdığı Feyzo Baba’nın mekanında, hasır taburede otururken gerçekleşmeyecekti. Ani bir hareketle oturduğu yerden kalktı. Kalkarken hasır tabure de devrilmişti ama aceleyle oradan ayrılırken Feyzo Baba’ya bir “hoş çakal” bile demediği gibi devrilen tabureyi doğrultmakla da uğraşmamıştı.
Arabasına yaklaşırken karşıdan gelen tanıdık iki silueti fark etmedi o haliyle. Tam yanlarından geçip gidecekti ki erkek olanın “Merhaba” dediğini duydu. Selam veren kişinin yüzüne baktığında o kişinin Sarp olduğunu gördü. Hemen yanı başında da Ekin vardı. “Aman ne büyük sürpriz!” diye düşündü Ekin’i Sarp’ın yanında görünce, hiç şaşırmamış olmasına rağmen.
“Merhaba, Sarp. Ekin...” diye cevap verdikten sonra lafı hiç uzatmadan “Görüşürüz” diye devam etti ve yanlarından geçip biraz ötede duran arabasına yöneldi.
Sarp ile Ekin arkasından bir süre şaşırmış şekilde baktılar. Sarp başını iki yana sallayarak “Bazen garip biri olduğunu düşünüyordum ama bu hareketiyle tüm o gariplerini aşmış oldu.” diye mırıldandı. Ekin ise “Bu neydi şimdi?” diye sordu Sarp’a. Sarp, “bilmem” dercesine omuzlarını kaldırdı.
Kafalarının bir köşesinde Mehmet’in hareketinin manasını çözmeye çalışırken biraz önce Mehmet’in oturduğu masaya yaklaştılar. Sarp devrilmiş olan hasır tabureyi doğrultup otururken Ekin tam karşısına oturdu. O sırada yanlarına gelen Feyzo Baba ise hayalet görmüş gibi onlara bakıyordu. “Ya çocuklar, hoş geldiniz de, az önce burada bizim doktor oturuyordu. Nereye gitti bu adam?” diye sorduğunda Ekin ile Sarp karşılaştıkları durumu anlattılar. Feyzo Baba hâlâ ayakta dururken karanlığa doğru bakarak “Aklını kurcalayan bir şeyler olduğu belliydi” diye söylendi. Sonra da nasıl olsa ne olduğunu daha sonra öğrenebileceğini düşünüp dikkatini yeni gelen misafirlerine çevirdi.
......
Berna’nın kapısına geldiğinde onu evde bulacağını umuyordu. Ne var ki kapıyı açan olmayınca yanlış düşündüğünü anlamış oldu. Bir süre telefon edip etmeme arasında gidip geldi. En sonunda telefon etti ama Berna’nın telefonu da kapalıydı. Telefonun kapalı olmasına bir anlamda sevindiğini fark edince kendisine şaştı. Sanki Berna ile konuşmasının gecikmesi onu rahatlaşmış gibiydi. Bir süre ne yapacağını düşündü. Eve gidebilirdi ama bu gece Berna ile konuşmasının en doğru adım olacağını biliyordu. Aklından sürekli “bugünün işini yarına bırakma” sözü geçiyordu. Çok akıllıca olmasa da arabada oturup Berna’nın eve dönmesini beklemeye karar verdi, eğer dönerse... Ne kadar gecikeceğini bilemediğinden annesine gecikeceğini haber vermek için bir arama daha yaptı.
......
Sarp gecenin her şeye rağmen iyi geçtiğini düşünüyordu. Ekinler’in evinin önüne geldiklerinde arabadan hemen inmediler. Ekin, Sarp’a ne yapacağını sorunca Serkan’a gideceğini söyledi. Ekin, nedenini sorunca Sarp “Yemekte olanlardan sonra gidip baş başa konuşmak istiyorum. Her ne kadar sorunu aşmış olsak da her şeyin yolunda olduğunu görmek istiyorum.” diye cevapladı. “Belki bu gece onda kalırım.” diye de ekledi. Ekin’i kapıya kadar bıraktıktan sonra arabasına döndü ve Serkan’ı aradı. Hâlâ uyumamış olduğunu öğrenince de muhabbete gelip gelemeyeceğini sordu. Olumlu cevabı alır almaz arabasını çalıştırdı ve en yakın dostunun evine doğru yola çıktı.
......
Berna geceyi anne-babasıyla geçirmiş olduğu için mutluydu. Hastaneden çıktığından beri ilk defa kendi hayatıyla ilgili sebeplerden dolayı mutsuz hissediyordu kendini. Ne yazık ki bunun sebebi de Mehmet idi. En başından beri ilişkileri yavaş yavaş ilerlemiş ve belirli bir noktaya gelmişti. Ancak önceki gece yaptıkları konuşmada sarf edilen sözlerin söyleniş tarzı Berna’yı mutsuz etmişti. Biraz da bu sebepten, aklını dağıtmak için ailesinin evinde vakit geçirmişti.
Evinin kapısını açmaya çalışırken arkadan adının seslenildiğini duyunca yüreği ağzına geldi ama sesin tanıdığı birine ait olduğunu anlaması uzun sürmedi. Arkasına dönüp Mehmet ile yüz yüze gelene kadar geçen kısa sürede onun sesini duymayı bekleyip beklemediğinden emin olamadı. Aralarındaki o küçük anlaşmazlıktan sonra Mehmet’in gelip konuşmasını istiyordu ama bunun gerçekleşeceğini bekliyor muydu, bunu bilmiyordu. Durum ne olursa olsun, Mehmet karşısındaydı ve beklesin ya da beklemesin bu konuşma olacak gibi görünüyordu.
“Selam” diye söze başlayan Mehmet oldu. Berna hiçbir şey söylemedi, sadece başını hafifçe sallayarak selam vermekle yetindi. Mehmet’in gözlerinin içine bakıyordu. Mehmet ise karşısında donuk bir yüz ifadesiyle kendisine bakan kadının güçlü bakışları karşısında tedirgin oluyordu ki bu hiç de Mehmet’in alışkın olduğu bir durum değildi. Birinin bakışları karşısında tedirgin olduğu zamanı hatırlamaya çalıştı ama öyle bir zaman aklına gelmedi, düşündüğü kısa süre zarfında.
Berna’nın hiçbir şey söylemeden durması, devam etmemesi üzerine konuşmasının gerektiğini düşünen Mehmet “Buraya dün geceki konuşmamızda söylenen sözler için geldiğimi tahmin ediyorsundur.” diye devam etti. Berna konuşmama inadını sürdürürcesine sadece başıyla onaylayarak cevap verdi.
“Bak Berna... Bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Galiba en iyisi sözü dolandırmadan konuşmak. Dün gece bana söylediklerini çok düşündüm. Bu sürede çok ilginç bir gerçeği fark ettim. İnsanların hakkımda ne düşündüğünü umursamam. Ancak senin hakkımda ne düşündüğünün benim için önemli olduğunu fark ettim. Hem de çok...” Sözlerinin etkisini anlamak için Berna’nın yüz ifadesini okumaya çalıştı ama pek de başarılı olamadı. Gerginliği iyice artmasına rağmen konuşmaya devam etti.
“...Nasıl yaptığını bilmiyorum ama yaptığım işleri sorgulayışın, düşüncelerime meydan okuyuşun sana hayranlığımın artmasına sebep oluyor. Başkalarını basmakalıp olmakla suçlarken seni değerlendirme konusunda benim de aynı hataya düştüğümü anladım. Şu zamana kadar çok kadın tanıdım. Bir kısmı sevgilim oldu, bir kısmı arkadaşım, bir kısmı ise sima olmaktan öteye gitmedi. Ancak sen, Berna, özel bir çaba sarf etmeden beni kendine hayran bırakmayı başardın. Durum buyken ben senin ne kadar harikulade biri olduğunu göz ardı ettim. Bunun için senden özür diliyorum. Bizim ilişkimizin başlaması kendiliğinden oldu. Sanki hiç konuşulmamış bir anlaşmamız var gibi oldu. Peşinden koşulan taraf yoktu. Şunu bilmeni istiyorum ki son 24 saat içinde daha da iyi anladığım bir gerçek var. Sen peşinden koşulacak kadar özel bir kadınsın ve ben bunu yapmayı istiyorum.”
Berna içten sözlerden etkilenmişti. Mehmet konuşmaya devam ettikçe takındığı maskeyi yüzünde daha fazla tutamayacağını anladı ve yüz ifadesi yumuşamaya başladı. O da geleceğin ikisine ne getireceğini merak ediyordu. İntihar teşebbüsünden sonra belki de ilk defa olgun bir birey olmuştu ve Mehmet ile olan ilişkisi de ilk olgun ilişkisi olacaktı. Berna aklındaki düşüncelerle boğuşurken Mehmet’in dün hastanede yaşanan olayı açıklamak istediğini duydu.
“Aslında olay çok basit. Güçsüz, aciz insanlardan nefret ediyorum. Hemşirem de haklı olmasına rağmen aciz duruma düşmüştü. Buna dayanamadım. Başhekim ile kozumu paylaştım ama hemşireme de güçlü olmayı öğretmem lazımdı. Bu sebepten onun üstüne o kadar gittim. Bilirsin, fareyi köşeye sıkıştırınca aslan kesileceği söylenir. Sanırım benim yapamaya çalıştığım da aynısıydı. Zaten sonunda dayanamayıp bana tavır koyunca gülümsemeye başlamıştım. Ezilmemeyi öğrenmesi içindi her şey.” Berna duyduklarından memnun olmuştu. Mehmet, geç de olsa, bir şeyleri açıklamıştı. “Bunları anlatmana çok sevindim, Mehmet. Yalnız bir şey daha var. Dün amacımın seni sorguya çekmek olmadığını anlamını istiyorum.” diye konuştuğunda Mehmet “İstemek deyince...” diye karşılık verdi.
“Evet?”
“Benim de seni gördüğümden beri yapmak istediğim bir şey var.” Berna “Neymiş o?” diye sorunca Mehmet aralarında az olan mesafeyi iyice kapattı ve yolun önce sağına sonra soluna baktı. Berna da onun baktığı yerlere baktı. Başını çevirdiğinde neredeyse Mehmet ile burun buruna geldi. Aralarındaki çekim yüzünden havadaki gerilim artmıştı sanki. Mehmet, Berna’nın belini sağ eliyle kavradıktan sonra “bunu” diye yanıt verdi ve Berna’yı dudaklarından öpmeye başladı. Bunu yaparken de sol eliyle önünde durdukları binanın duvarından destek almaya başladı. Öpüşmenin sıcaklığı iyice yükselmeye başladığında Mehmet “Belki... aa... beni kahve içmeye içeriye davet edebilirsin.” diye konuştu. Sesinde imalı bir ton vardı. Berna da gülümseyerek “Kahve içmek ister misin?” diye sordu.
İçeri girdiklerinde Berna gülümseyerek birazdan geleceğini söylemişti. Mehmet kanepede oturmuş onun gelmesini bekliyordu. Aklından Berna’nın bir film klişesi olan birazdan geleceğini söylemesi üzerine seksi bir kıyafetle geri dönüp dönmeyeceğini geçiriyordu. O düşüncelere dalmışken önündeki sehpaya büyük bir kahve fincanının konduğunu gördü. Şaşkınlıkla Berna’ya baktı ve “Bu ne?” diye sordu.
“Kahve... Nescafe Gold... Tek şekerli... Tam sevdiğin gibi...” Berna gülmemek için kendini zor tutuyordu. Mehmet’in yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Hemen Mehmet’in yanına oturdu ve bozuntuya vermemeye çalışan Mehmet’e “İçmeyecek misin?” diye sordu. Sonra da kahkahayı patlattı. Kanepeye uzanmaya başlarken Mehmet’in gömleğinin göğsünün üzerine gelen iki yanından iki eliyle tutarak onu kendine doğru çekti. Nasıl bir oyuna geldiğini anlayan Mehmet gülümseyerek evin önünde başladıkları işe devam etmek üzere Berna’nın dudaklarına yaklaştı.
......
İki dost gece ilerlemiş olmasına rağmen konuşmaya devam ediyorlardı. Konuştukça da Sarp daha bir emin oluyordu aradaki buzların erimiş olduğuna. Dostluklarının sağlam temellere dayandığını daha bir anlıyordu. Konu konuyu açmış ve en sonunda Sarp ile Ekin’in kesişen hayatlarını ve tarihinin ne olacağının düşünülmeye başlanılan düğünlerini konuşmaya başlamışlardı. Serkan bu konuları konuşmaya başladıklarından beri sormaya meylettiğini sordu.
“Ee, bundan sonra ne olacak Sarp?”
“Nasıl yani, ne olacak? Bu kadar süre ne olacağını konuşmadık mı?”
“O değil, yani biliyorsun... Ekin ile nasıl tanıştığın filan...”
“Siz biliyorsunuz ya gerçeği... Daha neyi merak ediyorsun?”
“Benim de söylemeye çalıştığım bu! Biz biliyoruz ama ailelerin bundan haberi yok.”
“Bilmeleri şart mı?”
“Değil de... Ya öğrenirlerse?...”
“Nasıl öğrensinler ki? Hem öğrenseler bile ne olur ki?” Serkan cevap vermeden önce bir süre düşündü.
“Diyelim ki evlendikten sonra öğrendi aileler. Ya gazetelere düşerse bu haber?”
“Nasıl yani?”
“Öyle deme be kanka. Neydi şu adamın adı? Hani başınıza bela olan adamın adı? Kenan mıydı?” Sarp başını salladı. “Diyelim ki bu adam bir şekilde öğrendi ve gazetelere haber verdi. Bu da gazetelerde çıktı. Skandal olur bu. Orhan Amca’yla Feryal Teyze çok büyük hayal kırıklığına uğrarlar. Sonra Ekin’in ailesi... Ekin’in babasının kesin kalbi vardır. Türkiye’de kalbi olmayan işçi emeklisi yoktur sanırım. O da haberi duyunca kalp krizi geçirir. Ekin de ailesiyle senin aranda bir seçim yapmaya zorlanır ve ailesini seçer...” Sarp arkadaşının yazdığı hayali senaryoyu şaşkınlıkla dinliyordu. Bu saçmalığın nereye kadar gideceğini merak ediyordu. “...Kaderin cilvesi ya o sırada hamiledir. Ancak siz boşanmışsınızdır ve sen de o acıyla başka biriyle ilişkiye girip onunla da yurtdışına çıkmışsındır. Ekin sana geri dönemeyeceğini anlayınca o Kenan denen adamla evlenmek zorunda kalır. Sen seneler sonra ülkeye dönersin. Tesadüfen Ekin’le karşılaşırsın ve çocuğu olduğunu öğrenirsin. Çocuk sana benzediği için şüphelenirsin ama seni, çocuğun senden olmadığına ikna ederler...”
“Serkan, istersen bir de sonunda yeniden kavuşursunuz ama kavuştuğunuzun hemen ertesinde Ekin’in beyninde ölümcül bir tümör peyda olur diye ekle de tam olsun.” Serkan bir süre kendi dediklerini ve Sarp’ın dediklerini düşündü. Sonra Sarp’a bakarak bir süre daha düşündü ve “Haklısın abicim. İyice saçmaladım, değil mi?”
“E, yani... Öte yandan bir konuda haklısın. Belki de evlenmeden önce ailelere her şeyi anlatsak iyi olur.”
…
Sarp bir süredir eski işine, holdinge geri dönmenin hazırlıklarını yapıyordu. Berna ile kafe-barın devir-teslimi üzerine konuştuktan sonra ve barın sahibi olan liseden arkadaşları ile para konusunda anlaştıktan sonra işin zor kısmına sıra gelmişti. Yine de yapılması gerekenden kaçamayacağını bilen Sarp, babasıyla konuşmaya karar verdi. Ne olursa olsun babasının desteği olmadan bu işin altından kalkamazdı. Orhan Bey’in odasına girdiğinde söze nasıl başlayacağını düşünüyordu. “Baba, seninle bir konuda konuşmam lazım.” diyerek gergin bir şekilde söze başladı. Daha sonra yapmak istediğini teker teker babasına anlatarak devam etti. Orhan Bey başlarda parlar gibi olmuştu ama Sarp’ı dinledikçe yüz hatları değişti ve gülümsemeye başladı. Sarp her şeyi anlattıktan sonra babasının tepkisini anlamak için yüzüne baktı.
“Aferin ulan! Ben gelinimi daha şimdiden çok sevdim. Seni adam etti bu kız. Kız kardeşini düşünmen çok iyi olmuş. Yelda’nın holdinge gelip de çalışacağı yok. Madem Berna ile konuştunuz bu konuyu ve Yelda da çalışmak istiyor o kafe-barda, ben de gerekeni yaparım.”
“Yalnız, baba, Yelda’nın haberi olmasın bundan. Barın diğer ortağının Yelda olduğunu ona ben söylemek istiyorum.”
......
Berna yeni işi konusunda oldukça heyecanlıydı. Bir süredir Yelda ile işi nasıl idare edeceklerini konuşuyorlardı. Yelda’nın diğer ortak olacağı haberinin en son söylenmesi konusunda Sarp ile anlaştığı için hiçbir şey söyleyemiyordu. Kendisini oldukça heyecanlandıran bu konuda sır tutmanın ne kadar zor olduğunu çok iyi anlamıştı ve biran önce Sarp’ın gelip Yelda’ya haberi vermesini istiyordu. Sır saklayarak geçen bu son dakikalar diğer zamanlara göre daha zor geçiyordu.
Sarp kafe-barın kapısından içeri girince hayatının farklı bir döneminin geçtiği mekana melankolik gözlerle baktı. Hayat çok tuhaftı. Bu mekanda çalışmaya başlamasına yol açan zincirleme gelişmelerin başlamasına sebep olan kadın, şu an kardeşiyle buranın işletilmesinde ortak oluyorlardı. Sevgili olmayı başaramadığı kadınla çok iyi dost olmuştu ve aynı dost, aşık olduğu kadınla hayatının birleşmesinde itici kuvvet olmuştu. Öyle ya da böyle...
Yelda ile Berna’nın yanına yaklaşıp “Hey, hanımlar...” diye seslenerek geldiğini haber verdi. Berna elinde kağıtlar olduğu halde başını Sarp’a çevirdi. Sarp’ın bakışlarından her şeyin yolunda gitmiş olduğunu anlayınca yüzündeki gülümseme arttı. Yelda’ya dönüp “Abinin sana söylemek istediği bir şeyler var sanırım” dedi. Dikkati daha çok Berna ile üzerinde konuştukları kağıtlar üzerinde olan Yelda meraklı gözlerle Sarp’a baktı. Sarp, sürprizinin ne olduğunu anlatmaya başladığında Yelda duyduklarına oldukça şaşırdı. Berna ise heyecanla Sarp’ın sözlerini bitirmesini bekledi. Bitirince de Yelda’ya “Ee, ne diyorsun?” diye sordu.
“Ne diyeceğim, asıl sen ne diyorsun?”
“Bence iki kadın burayı çok iyi işleteceğiz, diyorum.”
“Gerekirse, ki gerekeceğini hiç sanmıyorum, ben her zaman yardıma hazır olacağım.” diye ekledi Sarp. Bunun üzerine Yelda ile Berna birbirlerine sarılarak yeni ortaklıklarını kutladılar.
......
Kurtuluş içeri söylenerek girdi. Ev ahalisi ne olduğunu merak etmişti. Bir açıklama yapacağını umarak Kurti’nin ne diyeceğini beklemeye başladılar.
“Bu Tanju’yu bir yakalarsam kafasını kıracağım. Kenan’ın kaybolduğu yere kaçıp saklansa iyi olacak, yoksa benden çekeceği var. Onun yüzünden hem klas bir yemek davetinden oldum hem de garanti dediği altılı uğruna kaç para kaybettim. Şimdi de gelmiş tüyo aldığını söylüyor. Kaç kere kandırdı beni ama bu defa kanmayacağım.” diye söylenmeye devam etti Kurtuluş. Oturma odasının ortasında annesiyle karısına söylenmekteyken “Sen adam olmazsın, Kurtuluş” diyen babasının sesiyle irkildi.
“Sen burada mıydın baba?”
“Buradaydım ya. İçeride üzerimi değiştiriyordum. Orhan Bey ile şu düğünü nasıl yapacağımızı konuşacağız.”
“Ben de geleyim mi, baba?”
“Sen şimdi onu bırak da Kenan’dan hâlâ haber yok mu, onu söyle.”
“Yok baba. Sanki yer yarıldı içine girdi. Bir kere de Tanju’yu aramış ve iyi olduğunu haber vermiş galiba.”
“Bu Kenan’ın yaptığına akıl sır ermiyor. Neyse, ben çıkıyorum.” İsmet Bey kapıya yönelmişti ki Kurtuluş son bir kere daha şansını denemek istedi ama yine babasının ret cevabı ile karşılaştı. Bu kadar süredir fırsat kollamasına rağmen hâlâ istediği iş ortaklığını kuramamıştı. Teksoy Holding ile Kurtuluş iş dünyasında zamanın para olduğunu gayet iyi biliyordu. Kendi kendine Teksoy Holding’in kaybettiğini söyledi ve ne yemek olduğunu sordu Gülser Hanım’la Gönül’e.
......
“Bak dünür, ben dobra konuşan bir adamım.” diyerek söze girdi Orhan Bey.
“O zaman seninle iyi anlaşacağız demektir.” diye karşılık verdi İsmet Bey. Bir süredir evlatlarının evliliği üzerine konuşuyorlardı ve Orhan Bey nasıl söyleyeceğini bilemediği şeyi söylemek için yol arıyordu. İsmet Bey’in cevabından aldığı cesaret ile konuşmaya devam etti.
“Seni tanıdığım kadarıyla bizim çocukların düğününe kendince katkı yapmayı planlıyorsundur. Kız tarafının yatak odasını yapması adettendir ama bizimkiler evlenince kendi evlerine çıkmayacaklarına göre, en azından bir süre, ben diyorum ki, yatak odasını dert etmesen. Bizim Feryal bir senedir her şeyi hazır tutuyordu. Yani hiç gerek yok boşuna masrafa.”
“Ama dünür, böyle hiçbir şey yapmadan da olmaz ki...”
“Ya buluruz bir şeyler. Ona da gerek yok ama illa bir katkım olsun diyorsan balayı senin hediyen olsun. Başka bir şey de olur. Ancak bana sorarsan, dediğim gibi, buna da lüzum yok.”
Bir süre daha bu konu üzerine konuştuktan sonra İsmet Bey ikna olur gibi oldu. Balayı masraflarını karşılamak fikri aklına yatar gibi olmuştu.
…
Ekin için heyecanlı günlerden biri gelip çatmıştı. Üniversite hayaline bir adım daha yaklaşıyordu ve bu defa onu bu hayalden uzaklaştıracak bir engel görünmüyordu ufukta. Daha da güzeli gerçek olacağını asla düşünmediği beyaz atlı bir prens sayesinde tüm bunlar gerçek oluyordu. Hiç beklemediği anda hayatına girmişti ve hayallerinin peşinden koşması için cesaret vermişti. Aylar önce ilk tanıştıkları günü düşündüğünde gülümsemekten kendini alamadı. Şimdi çok daha iyi biliyordu ki oldukça kaba davranmıştı ama Sarp yine de bir şekilde o kabalığına rağmen uzaklaşmamıştı. Beyaz atlı prensi Ekin’e rağmen prensliğini yapmıştı.
Sarp’ın yanında yapmıştı tercihlerini ve biliyordu ki sıralamayagöre en iyi ihtimalle psikolojik rehberlik ve danışmanlık okuyacaktı. Eğer ilk tercihleri gelmezse, en kötü ihtimalle Türk dili ve edebiyatı ki bu Ekin’e hiç de kötü ihtimal olarak görünmüyordu. Sarp elini tutmaya devam ederken uzandı ve Ekin’in dudağına küçük bir öpücük kondurdu.
“Farkında mısın Ekin, hayatlarımız nasıl değişiyor. Sanki bambaşka bir hayatı yaşamaya başlıyoruz.”
“Biliyorum Sarp, sanki birçok şeye yeniden başlıyoruz.” Sarp, Ekin’in neyi anlatmaya çalıştığını anlıyordu. Başını sallarken Ekin’in ne kadar da haklı olduğunu düşünüyordu.
Yelda her şeye hazırdı. Yıkıcı bir kavgaya bile... Ancak bu? Bu beklenmedik bir gelişmeydi. İki cevap da onu korkutuyordu. Böyle bir durumda ne yapılırdı ki? Gözleriyle masada oturanları taradı. Heyecanlı olduğu için yüz ifadelerine dikkat etmiyordu ama yine de herkesin merakla cevabını beklediğini biliyordu. “Evet” mi, “hayır” mı? Basit bir soru cümlesiydi “Benimle evlenir misin?”, hatta olası iki cevabı da çok basitti.Ama ya o cevapların sonuçları?Er ya da geç seçim yapması şarttı.Doğru cevabı nasıl bulacağını düşünürken aklının derinlerinden kalbinin sesini dinlemesini söyleyen bir ses duydu. Bilinçaltı Yelda’ya yardımcı oluyordu. Gözlerini kısa bir süre kapattı. Açtığında cevabını biliyordu. Bakışlarını Serkan’a çevirmeden önce kısa bir an Sarp’a takıldı bakışları. Çok kısa bir süre takıldı ama o bile yetmişti şimdiye kadar Serkan’ı neyin korkuttuğunu anlamaya. Sarp’ın bakışlarında kızgınlık vardı. Daha da kötüsü hayal kırıklığı... Boğazına bir şeyler düğümlendi ve Yelda cevabını seslendiremedi.
Sarp en başta duyduklarına inanamadı. Yemek daveti gayet iyi gidiyordu. Ta ki Serkan gelip de ergenlik çağından kalma o geleceğe mektubu Yelda’ya verene kadar. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü kız kardeşine hitap etmesi için mektubu ona verdiğini anlayınca. Gözünün önünde en yakın dostu bildiği Serkan ile biricik kız kardeşi... Nefes bile almadan Yelda’nın tepkisini gözlüyordu. Kız kardeşinin masadakilere göz gezdirmesinden sonra gözlerini kapattığında cevabın ne olacağını sezmişti ama gözlerini açtıktan sonra kardeşiyle çok kısa süre bakışları buluştuğunda cevaptan emin olmuştu. Yelda “evet” diyecekti. Karnına kramplar girmeye başladığını hissetti. Boğazındaki düğüm de nefes almasını zorlaştırıyordu. Bakışlarıyla “yazıklar olsun” diyebilmek için tüm gücünü harcadıktan sonra oturduğu yerden kalktı. Dışarı çıkıp temiz hava alması lazımdı. Derhal oradan uzaklaşmalıydı.
Ekin olayın heyecanı ile Sarp’ın sert tepki verebileceğini unutmuştu. Kendini kaptırmış heyecanla gülümsüyordu. Kadınca hayaller bile kurmaya başlamıştı. Kendisine edilen teklifin bir benzeri sevdiği adamın kız kardeşine de edilmişti. Bu sebepten çok mutlu olmuştu. Yelda’nın da hemen olmasa bile “evet” diyeceğini biliyordu. Ancak bilmediği, daha doğrusu, göz ardı ettiği Sarp’ın tepkisiydi. Nitekim Sarp’ın ayağa kalktığını hissedince Sarp’a doğru döndüğünde sevdiği adamın yüzünü gördü. O bakışları görünce yüreğinde bir acı hissetti.
“Sarp! Nereye gittiğini sanıyorsun?”
“Burada duracak olursam hiç istemediğim şeyler olacak, Ekin!”
“En yakın dostum, sırdaşım olan bu adam...” derken Serkan’ı gösterdi parmağıyla ve “...hiç utanmadan arkamdan kız kardeşimle gönül eğlendiriyormuş.” diye devam etti.
Serkan, Sarp’ın sözlerini duyunca en büyük korkusunun başına geldiğini anladı. Uzun seneler önce başlayan arkadaşlıkları belki de en büyük testte yeniliyordu. Aynı kızdan hoşlandıklarını anladıkları lise sonun başında bile dostlukları ayakta kalmıştı. Oysa şimdi her şey çatırdıyordu. Sarp’ın ne söylediği kadar nasıl söylediği de etkili oluyordu Serkan’ın bu şekilde düşünmesinde.
“Gönül eğlendirmek mi? Sen buna gönül eğlendirmek mi diyorsun? O zaman bana evlenme teklif ettiğinde sen de gönül eğlendiriyordun? Yoksa bu şekilde mektuplarla gözüne kestirdiklerinizi tavlamak sizin her zaman yaptığınız iş mi? Bu sebepten mi Serkan’ın gönül eğlendirdiğini söylüyorsun?” Ekin’in sözleri Sarp’ı sarsmıştı ama kızgınlığı ve hayal kırıklığı o kadar büyüktü ki mantıklı tepki vermediğini kabullenemiyordu. “Aynı şey değil!” diye cevap verdiğinde Mehmet diğer görgü tanıklarının aksine daha fazla sessiz kalmadı.
“Kesinlikle haklısın, Sarp.” Sarp duyduğu karşısında oldukça şaşırdı. “Efendim?” diyerek şaşkınlığını belirttiğinde Mehmet devam etti.
“Evet, doğru duydun. Sonuna kadar haklısın. Senelerdir en yakın dostun olan bu basit yaratık kim bilir ne kadar uzun süredir küçük kız kardeşinle gönül eğlendirmeyi planlıyordu. Berna’dan öğrendiğim kadarıyla Yelda yurtdışındaymış. Düşünebiliyor musun, bu dostum dediğin herif kız kardeşin yurtdışındayken bile kesin bunları planlıyordu!” Berna başlarda Mehmet’in söylediklerinde ciddi olduğunu sanıp şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı ama Mehmet konuşmasına devam ettikçe amacının ne olduğunu anlamıştı.
“Yani düşünebiliyor musun, senelerdir sırlarını paylaştığın bu adam... Söyleyecek söz bulamıyorum. Haklısın Sarp! Ben senin kadar bile soğukkanlı olamazdım.”
Mehmet’in hafif alaycı sözleri Sarp’ı kızdırmıştı. Bir şeyler söyleyerek Mehmet’e ağzının payını vermek istedi ama sözcükler ağzından çıkmadı bir türlü. “Sen de kim oluyorsun” diye başlayıp Mehmet’i iyice paylamak istedi ama Mehmet’e o kadar çok kızmıştı ki konuşamadı. Sadece hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve çıkış kapısına doğru yöneldi. Arkasından seslenen Ekin’e aldırmadı bile.
Masada soğuk bir hava esiyordu. Herkesin tadı kaçmıştı. Feyzo Baba, Mehmet’e dönüp “Sarp’ın üzerine fazla gittin be oğlum.” dedi. Mehmet sadece “Biliyorum” dedi.
“Herkes için böyle bir şeyi kabullenmek kolay değil. Doğruyu bulacaktı benim tanıdığım Sarp.”
“Feyzo Baba... Yine doğruyu bulacak. Şu an o kızgınlığı bana. Serkan’a olan kızgınlığını unuttu bile. Biraz sakinleşsin akılcı davranmadığını anlayacaktır.” Sözlerini bitirdikten sonra Sarp’ı daha iyi tanıyan diğer davetlilere baktı ve “Değil mi?” diye sordu.
Serkan, Mehmet’in sorusunu cevaplamak yerine Yelda’ya iyice sokuldu ve “Özür dilerim” dedi. “Eğer bu olanlardan sonra ‘hayır’ dersen anlarım.”
“Ben de özür dilerim Serkan. Keşke ‘evet’i daha mutlu bir ortamda söyleyebilseydim. Galiba bu durumla her hâlükârdakarşılaşacaktık. Sadece şunu bil, şimdi çok iyi anladım niye Sarp’a aramızda olanları anlatmaktan çekindiğini.” Serkan’ın bakışları Yelda ile buluşmakta güçlük çekiyordu. Ancak “evet” sözcüğünü duyunca yapmakta zorlandığı işi yaptı ve Yelda’nın gözlerinin içine baktı. “Yemin ederim, sanki ‘evet’ dedin gibi geldi.”
“E, dedim.” Herkes buruk şekilde de olsa bu tepkiye güldü. Serkan diğerlerinin gülümsemesindeki burukluğu fark etmekte zorlanmadı. Az önce yaşanan dramatik ana kaydı aklı yine. Bir şeyler yapması gerekiyordu. Ancak Yelda’nın yanından da ayrılmaya tereddüt ediyordu. Yelda bunu sezip “git” deyince Serkan aradığı icazeti almış oldu. Dışarı çıkarken tamamen kaybetmemiş olduğunu umduğu dostunun yakınlarda olmasını diliyordu.
Ekin ise Sarp’ın yaptığından dolayı Yelda adına üzülüyordu. Yelda’dan özür dilemekten kendini alamadı. Yelda “Neden özür diliyorsun?” diye sorunca “Sarp’ın öyle bir tepki vermeye hakkı yoktu. Mutlulukla hatırlaman gereken bir anı mahvetti. Böyle bir bencillik yaptığı için ona çok kızgınım.” diye cevap verdi.
“Özür dilemenin hiç gereği yok, Ekin. Yine de çok sağ ol.” İki kadın bir anlamda aralarında bir süredir oluşmaya başlamış dostluğu kuvvetlendiriyordu.
Berna, Mehmet’e ve Feyzo Baba’ya baktıktan sonra Mehmet’in de Sarp’ın yanına gitmesi gerektiğini söyledi. Mehmet orada ne işinin olduğunu bilemediği için şaşırmıştı.
“Ben mi?”
“Tabii ki sen, Mehmet!”
“İyi de ben ne yapacağım ikisinin yanında?” Feyzo Baba gülümseyerek Mehmet’in omzuna elini koyduktan sonra hafifçe sıktı ve “Doktor, bu yaşa geldin hâlâ böyle zamanlarda kadın kısmıyla tartışılmayacağını öğrenemedin galiba.” diye takıldı. Mehmet biraz söylenerek de olsa oturduğu yerden kalktı ve az önce Serkan’ın çıktığı kapıya doğru yöneldi. Feyzo Baba masadakilere dönüp “Bu çocukların başları sizlerle belada, değil mi, hanımlar?” dedi ve ardından ettiği lafa güldü. Kendisine doğrultulan ok gibi bakışları görünce kendi kendine “Ya, kesinlikle dertte.” diye mırıldandı.
......
Orhan Bey elinde gazetesiyle karısının yanına geldiğinde Feryal Hanım’ı bir işle uğraşırken gördü. Feryal Hanım’ın varlığından habersiz olduğunu fark eden Orhan Bey eşinin yanına yaklaştı ve Feryal Hanım’ın gelinlik modellerine baktığını görünce gülümsemekten kendini alamadı. “Ne o, Feryal? Yoksa nikah tazelemeye mi karar verdin de gelinliklere bakıyorsun?..” diye seslenirken parmağıyla gelinliklerden birini rastgele gösterdi. Ardından da “Eminim bu gelinlik sana çok yakışır.” dedi. Feryal Hanım’ın ise kocasının akşamın o saatindeki muzipliğini kaldıracak hali yoktu. “Aman Orhan, sanki bunlara Ekin’in düğünde ne giyebileceğini görmek için baktığımı bilmiyorsun!” diye kocasını başından savmaya çalıştı.
“Bakalım Ekin senin seçtiğin gelinliği giymek isteyecek mi? Sonuçta bu düğün Ekin ile Sarp’ın evliliği için olacak.”
“Ay Orhan, sanki ben ona ‘şu gelinliği giy’ mi diyeceğim? Şuradan üç-beş gelinlik modeli bulup ona göstereceğim. Annesinin düğününden kalan gelinliği elden geçirip giyecek hali yok ya. Ayrı bir nişan istemiyorlar madem, hiç olmazsa oğlumun düğününde her şeyi dört dörtlük olmalı, anladın mı?”
“Anlaşıldı Feryal, bugün gününde değilsin. Ben şuracıkta sessizce gazetemi okuyacağım. Sana kolay gelsin sevgili karıcığım.” Feryal Hanım bir süre Orhan Bey’in arkasından ters ters baktı. Orhan Bey ise gülümsemekten kendini alamıyordu. Bunun Feryal Hanım’ı kızdıracağını çok iyi bilmesine rağmen...
......
Serkan dışarı çıktığında Sarp’ı kaldırımın kenarındaki kaldırım saksısının yanında buldu. Bir ayağını çok da yüksek olmayan saksının kenarına koymuş düşünüyordu, Sarp. Ne diyeceğini, Sarp’a nasıl yaklaşacağını bilemiyordu. Çekingen adımlarla dostunun yanına geldiğinde Sarp’ın, geldiğini fark ettiğini ama sessizliğini koruduğunu fark etti.
“Amacım asla gönül eğlendirmek olmadı.”
“Biliyorum.” Sesinin tonundan hâlâ kızgın olup olmadığını anlamak imkansızdı.
“Keşke işler bu noktaya gelmeseydi. Keşke bunu dostluğumuza ihanet olarak görmeseydin.” Sarp ilk defa Serkan’ın yüzüne baktı bu sözün ardından. İhanet? Kendini dışarı attığından beri niye o kadar sert tepki verdiğini düşünüyordu. Cevabı bulamamasına rağmen bildiği bir gerçek vardı. Tüm o söylediklerine rağmen bildiği bir şey vardı. Ne Serkan’ın ne de Yelda’nın ilişkilerini hafife alıyordu. Yine de duyduklarında bir şeyler canını sıkıyordu. Ancak dostluğa ihanet? Aklından bu geçmiyordu. En azından dışarıya çıkıp düşünmeye başladığından beri.
“Evet, haklısın. Keşke işler bu noktaya gelmeseydi. Diğer konu da ise yanılıyorsun. Dostluğuma ihanet ettiğini düşünmüyorum. En azından artık düşünmüyorum.”
“Yani?...”
“Yani... özür dilerim.”
“Ben de...” İki dost bir süre bakıştılar ve sonra bir içgüdüyle birbirlerine sarıldılar. Bu sarılma sırasında birisinin boğazını temizleyerek varlığını haber vermeye çalıştığını duydular. Serkan ve Sarp sesin geldiği kişiye baktıklarında Mehmet’i yanlarında gördüler. Sarp, “Ne kadar süredir buradasın?” diye sorduğunda Mehmet’in cevabı “Barıştığınızı görecek kadar uzun bir süre” oldu. Kısa bir sessizlikten sonra Mehmet içeri girmeyi teklif etti.
“İkinizi de sağ salim görmezlerse başım dertte demektir. Zaten burada Berna’nın emri üzerine bulunuyorum.” Mehmet’in sesinde şakacı bir tonla söylediği söz üzerine Serkan’la Sarp gülümseyerek içeri yöneldiler.
......
Gönül ile Kurtuluş’un gündemlerindeki ana konu Ekin ve Sarp ile birlikte yiyecekleri yemekti. Kurtuluş’un öngörüsüne göre gidecekleri yer birinci sınıf olacaktı. Bu sebepten iyi giyinmeleri gerektiğini anlatıyordu Gönül’e.
“Git tabii be Gönül’üm. Bundan sonra bu tür yerlere gitmeye alışmamız lazım. İş yemeklerinde sevgili kocana eşlik ederken şık görünmelisin.”
“Ne yani Kurti, ben normalde şık değil miyim?”
“Öylesin de, Gönül’üm, daha da şık olman gerekir bu iş yemeklerinde. Sen bilmezsin ama çok önem verilir şık olmaya.”
“Ay o zaman ben yarın ilk iş kuaföre gideyim. Akşama ancak hazırlanırım.”
......
Yelda, Sarp’ın Serkan’la yan yana içeri girdiğini gördüğünde biraz tedirgin oldu. Sarp’ın yüzünü okumaya çalıştı ama Sarp donuk bir ifadeyle masaya doğru geliyordu. Dışarıda neler konuşulduğunu çok merak ediyordu ama merakını giderecek cevapları hemen alacağından emin değildi. Sarp yanlarına geldiğinde ilk önce Yelda’dan özür diledi. Yelda’nın hissettiği burukluk biraz olsun azalmıştı. Hiç olmazsa abisi az önce yaşananlardan dolayı oldukça üzgün görünüyordu.
“O kadar tepki verecek bir durum olmadığını görmene sevindim abi. Keşke biraz farklı olsaydı her şey.”
Mehmet yerine oturduğunda masada hâlâ biraz soğuk hava esiyordu. Ortamı yumuşatmak için Berna’ya dönüp “Hayatım, beni boşuna göndermişsin dışarıya. Serkan ile Sarp gayet iyi idare ediyorlardı durumu. İkisi de birbirinin boğazına sarılmamıştı. Hatta inanmayacaksın, küfürler de havada uçuşmuyordu.” diye söze başladı. Herkes Mehmet’e tuhaf bir şekilde bakmaya başlayınca “Anlaşıldı, kimse zırvalık dinleyecek durumda değil.” diyerek geri adım attı.
Feyzo Baba ise gözünü Sarp ile Serkan’dan ayırmıyordu. Mehmet sessizliği bozduktan sonra Sarp’la Serkan’a hitaben “Eski dostlar düşman olmaz. Aranızdaki husumet bile değildi. Fazla uzatmamanıza çok sevindim çocuklar.” dedikten sonra “Madem aradaki sorunu çözer gibi olduk, yemeğe devam edelim. Tadımızı bozmanın lüzumu yok, değil mi, gençler?” diye söze devam etti. Herkes Feyzo Baba’yla hemfikir görünüyordu.
Berna, ortamın yumuşamasından sonra Serkan’ın evlenme teklifinin detaylarını öğrenmeyi çok istiyordu.
“Ya Serkan, sen şu evlilik teklifinin detaylarını bir anlatsana. Antalya’ya gitmeler, mektubu bulmalar... Açıkçası ben işin detaylarını anlamadım.” Feyzo Baba da başını sallayarak Berna’ya destek oldu.
“Dediğim gibi, Sarp ile lisede olduğumuz zaman yazmıştık o mektupları. İkimizin mektubunu da özel olarak sardık ve sonra ikisini de bir kutu içine koyup Sarplar’ın Antalya’daki yazlıklarının bahçesinde olan dut ağacının dibine gömdük. Dostluğumuzun ilk zamanlarıydı ve beni yazlıklarına davet etmişti. Aylaklıktan mıdır, Sarp’ın tedavi edilmez romantikliğinden midir, bilemiyorum; aklına böyle bir fikir geldi. Geleceğe yazacağımız mektup fikrine gönülsüz olarak da olsa bulaştım böylece.”
“Ee, sonra?” diye dinlediğini gösterdi Berna.
“Sonra, Yelda bir süre önce Sarp’ın gizemli tavırlarından şikayet ediyordu. Ekin’e bir sürpriz hazırladığını ama ne olduğunu ona bile anlatmadığından yakınıyordu. Geçen pazar Sarp’ın Ekin’i Antalya’ya götürdüğünü ve orada ona evlenme teklif edeceğini sandığını bana haber verdi. Tabii ben bunu duyunca birden aklıma seneler önce yazdığımız mektuplar geldi. Sarp’ın mektubunu Ekin’e vereceğini anlayınca benim de aklıma bir fikir geldi. Bir süredir Yelda ile aramızdaki ilişkiyi Sarp’a açıklamanın planlarını yapıyorduk ama ben Sarp’ın tepkisinden korkuyordum.” Sarp bunu duyunca kendini çok kötü hissetti. Verdiği tepkiyle Serkan’ın korkmakta haklı olduğunu göstermiş oluyordu. Tekrar Serkan’a özür dileyen gözlerle baktı.
“Geleceğe yazdığım mektubu Yelda’ya verirsem Sarp’ın ciddi olduğuma inanacağını düşündüm. Ancak kimseye haber vermeden gittiğim ve Yelda’ya sürpriz yapmak istediğim için nerede olduğumu Yelda’ya anlatamadım. Bu da Yelda ile aramızın açılmasına sebep oldu. Biraz da bu sebepten geç kaldım bugünkü yemeğe. Nasıl hareket edeceğimi bilemedim.” Sarp, “En azından şimdi işler yoluna giriyor. Eğer beni affedebilirseniz tüm o tatsız ayrıntıları geride bırakabiliriz belki.” diye söze karıştı.
“Merak etme abi, unutacağız.” dedi Yelda.
“Peki, senin aklına Antalya’ya gidip evlenme teklif etmek nasıl geldi, Sarp?” Yelda’nın sorusu üzerine Sarp hafifçe gülümsedi.
“Hani şu Ekin’le beni barıştırmaya uğraştığınız günler vardı ya. İşte o günlerde aklımdan hep Ekin ile bir ömür geçirmek geçiyordu. Lise zamanından beri hayalini kurduğum bir şeyin parmaklarımın ucundan kayıp gitmekte olduğunu düşünüyordum. Bir gün nasıl olduysa ‘o mektubu’ birine veremeyeceğimi düşündüm. Ekin olmayacaksa kimse olmayacaktı. Galiba o zaman karar vermiştim Ekin’e evlenme teklifini o şekilde edeceğimi.”
“İyi de, sen zaten evlenme teklif etmemiş miydin?”
“Bu uzun bir hikaye...” diye söze girdi Sarp ve Ekin’e baktı. Ekin de tüm ayrıntıları anlatmasını onaylar şekilde başıyla “devam et” diye işaret etti. Sarp yaşadıklarını teker teker anlattıkça herkes duydukları karşısında şaşkına dönüyordu. Bildikleri kadar bilmedikleri ayrıntılar da vardı ve bir anlamda Sarp ile Ekin günah çıkarıyordu tüm her şeyi anlatarak.
“...hafızam yerine geldikten sonra Ekinler’de yemeğe gidebildim. O yemekten sonra eve dönerken aklımdan bir şeylerin eksik olduğu düşüncesi geçiyordu. O gece Yelda ile uzunca sohbet ettik. İşte o gece Ekin’e gerçek bir evlilik teklifi etmem gerektiğini fark edebildim. Ancak araya malumunuz olan olaylar girdi ve o süre içinde de Antalya’da evlenme teklifi etme fikri gelişti. Ekin sınavdan çıktıktan sonra da benimle bir gün geçirme sözü alınca planımın detaylarını oluşturdum.”
Berna o noktada Ekin’e döndü ve “Sahi, Ekin, sınav nasıl geçti?” diye sordu. Ancak Ekin yerine Sarp cevap verdi.
“Göstermiyor ama karşımızda bir cevher var. Benim umduğumdan da iyi sonuç çıkardı. İyi bir bölüme girmemesi için hiçbir sebep yok. Umuyorum ki İstanbul’da bir üniversite tercih edecek.”
“Saçmalama Sarp, tabii ki İstanbul’daki yerleri tercih edeceğim.”
Konuşmalar Sarp’ın saçma tepkisinden uzaklaştıkça ortam daha da yumuşuyordu. Konu dönüp dolaşıp Sarp’ın işletme müdürlüğünü yaptığı yemek yedikleri mekana geldi. Sarp burayı devretme fikirlerinden bahsetmeye başladı. Serkan o sırada söze girdi.
“Sarp, madem Berna ile ortak olacaksınız, neden Yelda da Berna ile birlikte çalışmıyor? İkisi burayı birlikte işletebilirler.”
“Bilmem ki Serkan, ben ne anlarım böyle bir yeri işletmekten?”
“Canım, sen de öğrenirsin. Sırf senin sandviçlerini satsanız burada, o bile yeter.” Herkes “Sandviçleri mi?” diye sordu.
“Evet, o kadar lezzetli sandviçler hazırlıyor ki parmaklarınızı yersiniz.”
Bu noktadan sonra muhabbet Yelda’nın nasıl Berna ile birlikte çalışabileceğine kaydı. Berna bu fikri çok sevdiği için şimdiden planlara başlamıştı bile. Her şey çok güzel olacaktı.
Gece ilerleyip sona yaklaştığında tatlının yanında içilen tatlı şarabından sonra kahveler de gelmişti. İşler yavaş yavaş yoluna giriyordu. Sarp’ın içinde hâlâ yaptıklarının üzüntüsü vardı. Keza Serkan ile Yelda da bir şeyi daha farklı yapmış olsalardı olayların o noktaya gelmeyebileceğini düşünüyordu. Kırgınlıkların daha da büyümesi önlenmişti. Şimdi gereken kalan kırgınlık kırıntılarını zamanın iyileştirmesini beklemekti.
......
Mehmet ile Berna yemekten sonra eve giderken Berna’nın aklında birbirinden farklı düşünceler vardı. Bir süredir yapmayı düşündüğü işle ilgili yemek süresince konuşulanların yanı sıra Sarp’ın fevri davranışıyla mahvolma noktasına gelen yemek ve hepsinden önemlisi bütün gece aklına getirmemeyi başardığı Mehmet’in hastanedeki tepkisi...
“İlginç bir geceydi. Sadece yemekte olanlar açısından demiyorum. Hastaneye geldiğimde karşılaştığım da ayrı bir ilginçlikti.” Mehmet bu sözlerin ardındaki anlamı görebiliyordu. Berna, yemekten önce yaşananları unutmadığını ima ederek halı altına atılmadığını belli ediyordu.
“Ne dememi bekliyorsun? Neden o şekilde davrandığımın cevabını, eminim, sen bulmuşsundur.” Mehmet’in ses tonunda hafif bir agresif ton seziliyordu. Berna bunu görmekte gecikmedi.
“Yanılıyorsun, Mehmet! Senin gerekçeni duymadan da neden öyle davrandığına bir cevap bulmayacağım. Bence sen kafanda benim nasıl tepki vereceğimi tasarlamışsın ve ben ne yaparsam yapayım vereceğimi düşündüğün tepkiyi verdiğimi düşüneceksin. Kim önyargılı hareket ediyor acaba? Bu kadar süre içinde herkesten farklı olan sendin ama hiç benim de farklı hareket edebileceğimi düşündün mü?” Mehmet’ten bir cevap gelmeyince “Ben de öyle düşünmüştüm. Belki o süper zeka beynin, bir ara, alıştığın kadınlardan olmadığımı anlar. Artık olmadığımı anlar...” Berna’nın canı sıkılmıştı. Ayrıca oldukça üzülüyordu. Elinden geldiği kadar doğru olduğunu düşündüğü şekilde yaklaşıyordu Mehmet’e ama bu gece beklediği tepkiyi görmemişti Mehmet’ten.
“Burada ineyim ben. Bıraktığın için teşekkürler.” Mehmet, Berna’nın arkasından bakakaldı. Bir şeyler Berna’ya çekiyordu onu ve Mehmet beklemediği kadar bağlandığını hissediyordu. Tartıştıkları şu anda Berna’ya olan saygısı ve hayranlığı artıyordu.
......
Serkan ise Yelda’yı eve bırakırken Yelda’nın nasıl olduğunu anlamaya çalışıyordu. En kestirme yolun doğrudan sormak olduğuna karar verince “Nasıl hissediyorsun kendini?” diye sordu. Yelda bir süre düşündükten sonra “Daha iyi, sanırım daha iyi hissediyorum.” diye yanıtladı Serkan’ın sorusunu.
“Sana haber vermeden böyle bir işe kalkıştığım için özür dilerim. Biraz da benim suçum oldu işlerin o noktaya gelmesi.”
“Bence hepimizin biraz suçu var. Sarp’tan gizlediğimiz için biz de suçluyuz biraz. Tabii ki Sarp da aşırı tepki verdiği için suçlu. En iyisi bunları zamana bırakmak, ne dersin?”
“Haklısın, derim.”
......
Ekin, emniyet kemeriyle oynamayı bırakıp Sarp’a baktı. Feyzo Baba’yı evine bıraktıklarından beri arabada sessizlik hakimdi.
“Sarp!...”
“Efendim?” diye cevap verdi genç adam, gözlerini yoldan ayırmadan.
“Bu gece o şekilde davrandıktan sonra Yelda adına çok üzüldüm. Eğer senin bana evlenme teklif ettiğin zaman birisi senin yaptığın şekilde davranarak o anı mahvetseydi çok üzülürdüm.” Ekin’in söylediklerinden sonra Sarp, tüm vücudunun gerildiğini hissetti. Azalmakta olduğunu düşündüğü vicdan azabı yeniden tüm benliğini sarmaya başladı. Öfkeyle hareket ettiği için büyük pişmanlık duyuyordu.
“Ben de pişman oldum ama iş işten geçmişti Ekin. Özür dileyip affedildiğimi, affedileceğimi ummaktan başka bir seçeneğim yok.”
“Neyse, fazla uzatmayalım. Bu arada, Kurti ile Gönül konusunda ne yapacağız? Yarın onlarla yemeğe gideceğimize söz verdik.”
“Merak etme, ben bir restoranda yer ayırtırım. Yarın size gelirim. Beraber gideriz sizden.”
…
Kurti akşam üzeri kahveye girdiğinde yüzünde tepeden bakar bir gülümseme vardı. Küçük dağları ben yarattım edasıyla arkadaşlarının yanına oturdu. Tam akşama gidecekleri yemekten bahsedecekti ki içeriye Kenan’ın çalıştığı tamirhanede çırak olan Tanju girdi. Hemen Kurti’nin olduğu masaya geldi ve “Abicim, yarınki koşular için acayip iki tüyo var. Tabela ayağıyla 6. ayağı tek geçebiliriz.”
“Ulan Tanju! Şurada iki laf edecektik, ona da izin vermedin. İşin adabını öğrenemedin gitti. Senden ne köy olur ne kasaba... Bizim Kenan da bir şey öğretemedi sana...” Sonra bir süre sustu ve tek kaşını kaldırıp Tanju’ya baktı.
“Tabela ayağıyla 6. ayak mı, dedin?”
“Evet abicim. Garanti...”
“Yapma ya! Ben biraz çalışmıştım. Tabela ayağı çok zordu. O ayağı tek geçersek köşeyi döneriz.” Kurti ile Tanju altılı ganyan muhabbetine daldıkları sırada kahveci Mevlüt Abi Tanju’ya Kenan’ın nerede olduğunu sordu.
“Bir haftadan fazla oldu yok ortalıklarda... Nerede bu Kenan?”
“Vallahi ben de bilmiyorum Mevlüt Abi. Bizim ustaya sorduğumda bilmediğini söylemişti. Bugün geldi ve Kenan Abi’nin telefon ettiğini, bir daha gelmeyeceğini haber verdiğini söyledi.” Tanju’nun bu sözlerinden sonra Kenan’ın neden bu şekilde ortalıktan kaybolmuş olabileceği üzerine konuşuldu. Ortak düşünce, Ekin’i Sarp’a kaptırmayı kendine yediremeyen Kenan’ın çekip gittiği yönündeydi.
Tanju tam kalkıyordu ki Kurti kolundan tuttu. “Nereye gidiyorsun?” sorusunu duyunca da şaşırdı.
“Nereye olacak, eve...”
“Gel otur şuraya da şu altılıyı yapalım. Ev kaçmıyor ya.” Tanju tekrardan yanına çöktüğünde Kurti “Buraya değil, şu boş masaya gidelim” diye yan masayı işaret etti. Tanju ile ikisi yan masaya geçtiklerinde Kurti cep telefonunu cebinden çıkarıp kapattı.
“Böyle ciddi bir işle uğraşırken rahatsız edilmeyelim, değil mi? Sen de kapat telefonunu bakayım.” Ardından Mevlüt’e dönüp “Mevlüt Abi, bizi arayan olursa biz burada yokuz. Şu altılıyı çalışırken rahatsız edilmek istemiyoruz.” dedi. Mevlüt gülerek, “Ulan, gören de işadamı sanacak.” dedi.
......
“Ya inanamıyorum. Kahveyi de aradım. Mevlüt Abi, Kurti’yi görmediğini söyledi. Nerede bu adam?” Ekin’le Sarp boş gözlerle Gönül’e baktılar. Sarp biraz gecikmişti ama geldiğinde Kurti’nin evde olmadığını öğrenince şaşırmıştı. Son bir saattir Kurtuluş’un nerede olduğunu bulmaya çalışıyorlardı. Cep telefonu cevap vermeyince kahvede olabileceğini düşünüp orayı aramıştı Gönül, ama orada da yoktu.
“Ah Kurti, bir kere de bir işi doğru düzgün yap.” diye söylendi Ekin.
......
Mehmet hastanede yine uzun ve yorucu bir gün geçirmişti. Hastalarıyla meşgul olmadığı her an bir önceki gecenin sonunda Berna ile olan konuşmasını düşünmüştü. Özellikle de Berna’nın söylediği sözleri... Gün içinde ameliyatı olmadığı için şanslı olduğunu düşünüyordu çünkü aşırı konsantrasyon gerektiren ameliyat gibi önemli bir işe odaklanmakta zorlanacağını biliyordu. Bu işkenceye daha fazla katlanmamak için son bir defa viziteye çıktı. Sonra da hastaneden ayrıldı ve gitmesi gereken yere yöneldi.
“Eve gittikten sonra ne oldu?” diye sorduğunda Sarp gerçekten de annesiyle babasının kız istemeden sonraki tepkilerini merak ediyordu. Birkaç gündür işlerle meşgul olduğu için ziyaret de edememişti onları. Yelda’ya telefon ettiğinde aklındaki soruların cevabını kız kardeşinin verebileceğinden emindi.
“Ne olacak, konu, harika çocuğun evlenmesi için yapılması gerekenlerdi. Haberin olsun, başın büyük belada.”
“Niye?” diye sorduğunda aklında neden dolayı başının belada olabileceğini bilmiyordu. Yelda cevap vermeden önce güldü ve “Neden olacak, annemin iki ayağını bir pabuca soktun Ekin’i isteme konusunda. Şimdi nikah ve düğünün her ayrıntısını planlamayı kendine vazife saydı. Babam Ekin’le ikinizin de söz söylemesi gerektiğini hatırlatacak oldu ama annemin tehdidiyle karşı karşıya kaldı.”
“Ne tehdidi?” Sarp’ın sorusundan sonra o gece eve giderken annesiyle babası arasında geçen konuşmayı hatırlayan Yelda yine gülmekten kendini alamadı. “Ne tehdidi mi? Annem sadece seni evlatlıktan reddedeceğini söylemekle kalmadı, aynı zamanda babam o şekilde konuşmaya devam ederse ve annemi susturmaya çalışırsa babamı gözünü kırpmadan boşayacağını da söyledi.”
“Yapma ya, demek o kadar ciddiydi.”
“Görmen lazımdı. Görmeden durumun ciddiyetini anlaman zor. İşte bu sebepten, abicim, senin başın büyyüüük belada.” Yelda yine gülmeye başladı. Sarp’ın bu durumu hiç olmazsa içinde bulunduğu sıkıntılı durumu unutmasına yardımcı oluyordu. Ekin ile Sarp’ın Antalya’ya gittikleri günden beri Serkan’ın bir şeyler sakladığından emindi. Tüm ısrarlarına rağmen Serkan’ın ağzından bir laf alamamıştı. Çabalarının tek sonucu Serkan’ın bir şeyler sakladığından emin olması olmuştu.
“Ne yapalım, biz de annemin istediği gibi işi organize etmesine razı oluruz. Bu arada, az önce Berna ile de konuştum. Ekin ile ben sizleri yemeğe davet etmek istiyoruz. Zor zamanlarımızda bize destek oldunuz. Bizim yapamadığımızı yapıp bizi bir araya getirdiniz ve sefaletimize son verdiniz. Bunu hem evlilik kararımızı kutlama hem de size minnettarlığımızı ifade etme yemeği olarak algılayın.”
“Ne zaman?...”
“Haftaya pazartesi, bizim kafe-barda. Saati de daha sonra konuşuruz.”
“Tamamdır, bana uyar.”
......
Mehmet hastanenin yakınlarındaki kafeden içeri girdiğinde gözleri o tanıdık yüzü aramaya başladı. Kendine el sallayan Berna’yı gördüğünde tebessüm etmekten kendini alamadı. Kahvesini yudumlayan kadının yanına yaklaştığında Berna “Sen gelmeden kahvemi söyledim, kusura bakma” diye söze girdi. Mehmet’in tebessümü kocaman bir gülümsemeye dönüştü ve “Sana da merhaba” dedi.
“Ah, pardon. Merhaba, canım. Dediğim gibi, kusura bakma sen gelmeden kahve söyledim kendime.”
“Aşk olsun, kahveni ısmarladığın için surat yapacak halim yok ya. Ee, ne için buluşmak istedin? Telefonda söylemedin. Sadece bir kahve içmek için vaktimin olup olmadığını sordun.”
“Aslında çok da önemli bir şey yok. Telefonda da anlatabilirdim ama görüşmek için bahane yarattım. Sen değil miydin, arada hastanenin dışına çıkmak iyi oluyor diyen? Ben buluşmak istemesem yine hastane kafeteryasında karnını doyurup odana çıkacaktın, Tanrı bilir.” Berna’nın söylediklerinin ardından Mehmet suçlu gözlerle baktı ama dudaklarının hafifçe yukarı kıvrıldığı da gözden kaçmadı.
Uzaktan gördüğü garsona bir kahve de kendine istediğini işaret eden Mehmet Berna’ya döndü ve “Seni dinliyorum.” dedi. Berna kahvesinden bir yudum aldıktan sonra Sarp’ın kendisini aradığını ve yemeğe davet ettiğini söyledi. Mehmet ciddi bir ses tonuyla “Benden izin alman gerekmiyor. Kimin davetine gideceğine karar verebilecek bir kadınsın.” diye konuştu. Berna Mehmet’in sözleri karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Mehmet’in Sarp ile olan arkadaşlığından rahatsız olmaya başladığı kanısına varınca durumu açıklama gereği duydu.
“Mehmet... Sarp ikimizi de yemeğe davet ediyor. Ekin ile ikisi bizlere teşekkür etmek istiyorlarmış. Onların bir araya gelmesi için uğraştık ya minnettar olduklarını göstermek için böyle bir karar aldıklarını söyledi. Yani Sarp’ın adını duyunca gerilmen gerekmiyor.” Şaşırma sırası Mehmet’e gelmişti.
“Adını duyunca gerilmek mi?”
“Sarp’ın varlığından rahatsız mısın? Yani rahatsız olman...” Mehmet Berna’nın sözünü tamamlamasına izin vermeden elini Berna’nın elinin üstüne koydu ve “Berna, Sarp’ın varlığından rahatsız olmama sebep olacak bir davranışın olmadı. Kendine güven sorunu olan erkeklerden değilim. Belki biri beni seçim yapmaya zorlasa Sarp ile arkadaş olmamanı seçerim ama kimsenin beni veya seni böyle saçma bir seçim yapmaya zorladığı yok. O ciddi halimi görünce yanlış anladın. O davete bir tek senin çağrıldığını ve bu sebepten benim onayımı istediğini sandım. Bu da beni rahatsız etti.”
“Senin onayını mı? O kadar da uzun boylu değil, Mehmet.”
“Olmamalı da zaten.” Sonra Mehmet Berna’ya bakmaya başladı. Mehmet’in bakışlarını üzerinde hisseden Berna bir süre sustu ama Mehmet bakmaya devam edince “Ne var?” diye sormaktan kendini alamadı.
“Sen inanılmaz bir kadınsın, Berna. Biliyorsun, değil mi? Bazen ufacık bir tepki veriyorsun, yüzündeki küçücük bir mimiği görüyorum, ses tonundaki ayrıntıyı fark ediyorum ve ne kadar inanılmaz bir kadın olduğunu anlıyorum.” Sözünü tamamladıktan sonra Berna’nın elini dudaklarına götürdü. Berna utangaç olduğunu düşünmezdi ama Mehmet’in sözlerinden sonra yanaklarının kızardığından emindi.
......
Ekin yaptığı koca ağızlılık yüzünden kendine çok kızgındı. Sarp’ı beklerken Gönül ile çene çalıyordu. Kurtuluş da onlara katılınca çapraz sorguya çekiliyor gibi olmuştu. Art arda Sarp’la ikisi hakkında sorular sorunca bunun olması kaçınılmazdı. Hiç düşünmemişti ki Gönül’le Kurtuluş’un yemeğe davet edilmemelerine bozulacaklarını. Bir anda söyleyivermişti. İşin kötüsü durumu nasıl kurtaracağını da bilmiyordu. O sırada kapının zili kurtarıcısı oldu.
Sarp’a kapıyı açtığında durumu anlattı hemencecik. İçeri giren Sarp, Gönül ile Kurtuluş’u sessizce otururken gördü. Onları hiç tanımayan biri için bu o kadar da garip bir durum değildi ama bu ikisiyle bir kere bile karşılaşan biri bir şeylerin ters gittiğini hemen anlardı. Sarp karı-kocayı daha önce hiç böyle sessiz otururken görmemişti.
“Merhaba Kurti, merhaba Gönül. Nasılsınız?”
“Nasıl olsun Sarp? Gördüğün gibi oturuyoruz. Evden işe, işten eve... Yok ki şöyle bizi yemeğe davet edecek bir arkadaşımız ya da akrabamız.” diye imalı şekilde cevap verdi Kurtuluş. Gönül de “Hıı, öyle vallahi.” diye eşine eşlik etti. Sarp ile Ekin birbirine baktılar. İkisinin de aklından geçmemişti Gönül’ü veya Kurtuluş’u da yemeğe davet etmek. Ekin omuzlarını hafifçe yukarı kaldırarak ne yapacağını bilemediğini anlattı Sarp’a. Nasıl olduysa Sarp’ın aklına birden “Aa, Ekin, ben artık dayanamayacağım, sürpriz yapacaktık ama bence şimdi söyleyelim Kurti’yi ve Gönül’ü yemeğe götüreceğimizi. Baksana ne kadar üzülüyorlar. Sen ısrar ettin sürpriz olsun diye ama ben daha fazla dayanamayacağım.” demek geldi. Ekin’in duyduklarından sonraki şaşkınlığı seyre değecek boyuttaydı. Sadece “e.. e.. ev.. evet”diye kekeleyebildi.
“Aşk olsun, kız Ekin, iyi kandırdın bizi. Ben de az daha Kurti’yle beni unuttun sanıyordum.”
“Aa, öyle deme Gönül, benim kız kardeşim bi’tanedir. Yalnız bu yaptığın da çok gaddarcaydı, kalbimi kırdın Ekin. Sürpriz yapacaksın diye değer miydi yani?” Ekin hâlâ şaşkınlıktan konuşamıyordu. Belli belirsiz bir ses çıkardı ama kendisi bile ne dediğini anlayamadı. Sarp hemen duruma müdahale etme gereği duydu.
“Neyse, size doyum olmaz ama bizim çıkmamız lazım. Daha sonra görüşürüz.”
Ekin, kolundan tutan Sarp’ı takip etti ve onunla birlikte dışarı çıktı. Arabaya vardıklarında Ekin ancak kendine geliyordu. Sarp’a döndü ve “Senin yüzünden şimdi kötü kız oldum Kurti ile Gönül’ün gözünde. O şekilde davranman şart mıydı?” diye sitem etti. Sarp şaşkındı.
“Ne yapsaydım Ekin? Kendin demedin mi çok kırıldılar diye? Onları yemeğe davet etmediğimizi ağzından kaçıran sensin, ben değilim. Durumu kurtarmak mı suç oldu şimdi?”
“Ee, şimdi ne yapacağız?”
“Konuşmuştuk ya Ekin. Feyzo Baba’nın yerine gidecektik. Hem onu yemeğe davet edecektik hem de karnımızı doyuracaktık.”
“Öff, onu demiyorum Sarp. Gönül ve Kurtuluş ile yemeğe çıkmayı diyorum...”
“Ha, yapılacak iş belli hayatım. Yemeğe çıkacağız. Büyütecek bir şey yok. Bildiğim bir balık lokantası var, oraya gideriz.”
......
İsmet Bey ile Gülser Hanım içeri girdiğinde Gönül ile Kurtuluş nerede yemeğe gidecekleri üzerine tahminlerde bulunuyorlardı. Gülser Hanım “Ekin nerede?” diye sorduğunda Kurtuluş’tan “Nerde olacak, enişteyle dışarı çıktılar” cevabını aldı. İsmet Bey hemen söze karıştı.
“Ne eniştesi, daha sadece söz kesildi. İmzalar atılana kadar hiçbir işin garantisi yok.”
“Öyle deme, baba, Teksoylar Ekin’den iyi gelin mi bulacaklar? Sahi, biz nişanla düğünü nasıl yapacağız? Gerçi Orhan Bey yapar bir babalık artık. Koskoca holdingin varisine kıytırık bir düğün yapmaz.”
“Ne demek Orhan Bey yapar, biz de elimizden gelen katkıyı yaparız.”
“Öyle de, baba, ne gereği var? Holding sahibi birine dokunmaz o kadarcık masraf.”
“Kurtuluş! Sen başka bir şeyden anlamaz mısın? Her şey para değil. Kız kardeşinin düğününde misafir gibi mi durmak istiyorsun?” Gülser Hanım eşinin kaygısını anlıyordu. İşçi emeklisi İsmet Bey kızının mürüvveti için bir şeyler yapmak istiyordu, dünürü Teksoy Holding sahibi Orhan Teksoy bile olsa.
------
Serkan evine geldiğinde kesin kararını vermişti. Korkunun ecele faydası yoktu. Yelda ile içinde bulundukları tatsız durumu atlatabilmeleri için en uygun ortam Sarp ile Ekin’in birkaç saat sonraki yemek daveti olacaktı. Yelda da orada olacaktı ve umuyordu ki her şeyi anlattıktan sonra saçma sorunları ortadan kalkacaktı. Tabii ki Sarp’ın tepkisi de ayrı bir muammaydı ama aklındakini Sarp’a rağmen yapması lazımdı. Ödlekliğin zamanı değildi.
......
Mehmet’in odasına yaklaştığında sesleri duydu. Mehmet’in kızgın bir şekilde bağırması Berna’yı ürkütmüştü. Kararsız adımlarla Mehmet’in odasına yaklaşırken birinin kendisine seslendiğini duydu. Başını çevirdiğinde Mehmet ile ilk tanıştıkları gün Mehmet’in yanında olan Dr. Alpay’ı gördü. Meraklı gözlerle ona bakıyordu. Bir açıklama yapmasını bekliyordu. “Ne... neler oluyor içeride?” diye sordu. Alpay seslerin geldiği yöne baktı ve “Mehmet’in hemşiresiyle başhekim arasında bir durum oluşmuş galiba. Hemşire de haklı olduğu halde özür dileyen taraf olmuş. Mehmet bunu öğrendiğinde çok kızdı.”
“Ama niye? Kızmasını anlarım da niye bu kadar büyüttü bu olayı?”
“Bak Berna, bunu söylemek bana düşmez. Mehmet’e sor ama sakın cevap almak için onu zorlama. Bırak o sana gelsin. Tabi eğer Mehmet ile ilişkinin uzun soluklu olmasını istiyorsan. Mehmet zor bir insandır.”
Berna’nın iyice kafası karışmıştı. Mehmet’in bu yüzünü hiç görmemişti ve ne düşüneceğini bilemiyordu. Yoksa bu ilişkisi de hüsranla mı sonuçlanacaktı? Mehmet’in odasına yaklaştıkça sesleri daha iyi duymaya başladı.
“...isen niye haksız duruma düşmeye razı oluyorsun. Sana kaç defa dedim doğru bildiğin karşısında geri adım atma diye? Kaç defa? Değil başhekim, padişah olsa fark etmemeli.” Belli belirsiz bir ses geldi. Berna hemşirenin konuştuğunu düşündü ama ne dediğini anlayamadı. Ardından yine Mehmet’in sesi gelmeye başlamıştı.
“Beni ilgilendirmez. Sana öyle bir durumda arkanda olacağımı söylemedim mi? Kimse ama kimse haklı olan birini haksız durumuna koyamaz, anlıyor musun? Sesi daha çok çıkıyor diye kimsenin haklı çıkmasına izin verme. Anlıyor musun?” Mehmet’in sesi hâlâ yüksek ve kızgın çıkıyordu. Kısa bir sessizlikten sonra Mehmet yine “Anlıyor musun?” diye bağırdı. Bu defa bir kadın sesinin “Eğer durum buysa Dr. Mehmet Bey, lütfen kullandığınız ses tonuna dikkat edin. Başhekim karşısında yanlış davranmış olmam size beni bu şekilde azarlama hakkı vermez!” dediği duyuldu. Az önce ne dediği anlaşılmayan kadın bu defa gayet oturaklı konuşmuştu. Kapı bir anda açıldığında 25 yaşlarında kendisinden biraz daha kısa boylu, siyah düz saçlı bir hemşireyleyüz yüze geldi Berna. Kısa süre gözleri kesişti ve sonra hemşire çekip gitti. Berna çekinerek içeri girdiğinde Mehmet’in yüzünü okumakta güçlük çekti. Boşluğa bakıyordu. Sonra hafifçe gülümsediğini fark etti. Önce kendisine gülümsediğini sandı ama Mehmet’in bakışları boşluğa bakıyordu.
Geldiğini belli etmek için hafifçe öksürdü. Gelen ses üzerine Mehmet içinde bulunduğu trans halinden çıktı.Berna’nın yüzündeki ciddi ifadeyi görünce “Ne kadarını duydun?” diye sordu. Ses tonunda hiçbir duygu ifadesi yoktu. Oldukça monoton bir tonda sormuştu. “Yeteri kadarını...” diye cevap alınca “Suçlamaya şimdi mi başlayacaksın, yoksa daha sonra mı?” diye karşılık verdi.
Berna’nın canını yakmıştı Mehmet’in son söylediği. Kalbinin kırıldığını hissediyordu. Soğuk bir ses tonuyla “Suçlamaya niyetim yok. Sadece neden o şekilde davrandığını soracaktım. Senin açıklamanı duymak istiyordum ama sen o kadar eminsin ki seni suçlamaya başlayacağıma...” diye konuşmaya başladı ama sözünü bitirmedi. Sadece Mehmet’in gözlerinin içine bakıyordu.
“Benim hemşiremin haklıyken haksız duruma düşmüş olmasına çok kızdım. Bunun bir suçlusu da Aynur’du. Aynur’a kaç defa söyledim, güçlü bir şekilde durmayı bilmesi lazım geldiğini. Ancak gidip o başhekim bozuntusundan boş yere özür dilediğini duyunca kan beynime sıçradı.”
“İyi de, Mehmet, niye? Niye bu kadar kızıyorsun?”
“Kadınların güçsüz birer varlık gibi hareket etmelerinden nefret ediyorum. Kadınlar güçlü olmayı bilmeliler bence.”
“Böyle düşünmen güzel de niye?... Niye bu kadar büyütüyorsun bu konuyu?” Mehmet bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sustu. Sadece “Sarp ile Ekin’in yemeğine gidelim mi” diye sormakla yetindi. Berna bu sorunun daha fazla ısrar etmemesi için bir işaret olduğunu anladı.
“Tamam, gidelim. Yalnız, Mehmet, bu konuyu bir ara konuşmamız iyi olur. Bana bir şey anlatmazsan yaptığının abartılı olduğunu düşünmekten başka seçeneğim olmaz.” Mehmet Berna’ya baktı ve başını sallayarak onayladı.
.......
7 kişi için hazırlanan masanın iki konuğu ve iki ev sahibi hazırdı. Ekin ile Sarp Feyzo Baba’yı almaya kendileri gitmişlerdi. Yelda da kısa süre önce gelmişti ama Serkan, Berna ve Mehmet henüz gelmemişlerdi. Feyzo Baba ile işler üzerine konuşmaya dalınca Ekin Yelda’nın kulağına eğildi “Serkan ile geleceğini sanıyordum.” dedi. Yelda beklenmedik bu söz karşısında gözleri kocaman açılmış şekilde Ekin’e sanki ikinci bir baş çıkarmış gibi baktı.
“Bunu da nereden çıkardın Ekin? Niye onunla birlikte geleyim ki?” Ekin gülmekten kendini alamadı. “Bilmem, niye gelesin ki?” diye imalı şekilde Yelda’ya cevap verdi.
O sırada Sarp saatine baktı ve “Nerede kaldı bunlar? Açlıktan ölüyorum.” diye söylendi. Yelda abisine baktı ve “Ne söyleniyorsun abi? Feyzo Baba’yla ne güzel iş konuşuyordunuz. İşlerin ne kadar iyi gittiğini konuşmaktan sıkıldınız mı?” diye söylendi.
“Öyle ama bir süredir buradaki işimi bırakmayı düşünüyordum. Tek derdim çalışanların ne olacağıydı. Buranın sahibi arkadaşım benim hatırıma burayı açık tutuyordu. Ben bırakırsam burayı satmaya niyetliydi. Biz de Berna ile konuştuk ve burayı o alacak. Aslında ortak olmamız gerekecek çünkü tek başına alacak gücü olmadığını söyledi bana.” Bu defa şaşırma sırası Ekin’e gelmişti. Sarp’ın buradaki işini bırakacağını biliyordu ama işlerin bu boyuta geldiğinden haberi yoktu. “Ee, Sarp Bey, ne zaman söyleyecektin bana bunları? Benim hiçbir şeyden haberim yok!” diye hafif sert bir tonla söylendi.
“Ekinciğim,inan büyütülecek bir durum yok. Anlatmıştım sana bunları.” Sarp’ın bu kılıbık hallerini gören Feyzo Baba gülmekten kendini alamadı. “Sarp, yeğenim, sen dizginleri daha şimdiden kaptırmışsın. Bile bile lades oluyorsun, haberin olsun. Yol yakınken vazgeç, istersen.” diye de takıldı. Sarp, Feyzo Baba’nın dedikleri hakkında kısa bir süre düşündü ve Ekin’e bakarak “Her zaman lades olmaya razıyım, yeter ki lades olduğum kişi Ekin olsun” dedi. Bu sözler Ekin’i de yumuşatmıştı.
Onlar konuşurken içeri Mehmet ile Berna girdi. Kısa bir selamlaşma faslından sonra herkes yerine oturdu. Ancak bu selamlaşma sırasında Feyzo Baba ile Mehmet’in samimiyetleri gözden kaçmadı. Herkesin kendilerine baktığını gören Mehmet “Ne? Ne var?” diye sordu. Feyzo Baba da fark etmişti meraklı gözleri.
“Ee, ne oluyor size gençler? Doktorla tanıştığımızdan beri en iyi müşterilerimden. Diğer doktor arkadaşını da getirdi kaç kere. Doktor da benim dostlarımdan biri artık.” Mehmet Feyzo Baba’nın sözlerini duyunca gülümseyerek “Sağ olasın, baba, duygular karşılıklı” diye cevap verdi. Masadaki herkes şaşırmıştı ama en çok Berna şaşkındı. Demek Mehmet, Feyzo Baba’nın yerine gidiyordu. Buna çok memnun olmuştu.
Sarp etrafına bakındı ve “Serkan nerede kaldı yahu?” diye sordu. Eline cep telefonunu aldı ve Serkan’ı aradı ama telefonun kapalı olduğu mesajını alınca “Telefonu da kapalı” diye söylendi. Sonra masadaki muhabbete daldı. Yelda Berna’ya iş kadını olmak üzere olduğunu soruyordu.
“Ne iş kadınlığı Yelda? Abin burayı bırakacağını söyleyince aklıma burayı benim işletebileceğim fikri geldi. Ancak satın almak lazım gelecek.” Sözünün burasında Sarp’a döndü ve “Ha, sahi! Sarp, Göp Göp ile konuştum. Biraz daha indirim yaptı fiyatta ama hâlâ beni aşıyor. Ortaklığımız kesinleşti gibi. Gerçi tek başıma bu işin altından nasıl kalkacağımı da bilmiyorum.” diye konuştu.
“Aman Berna, en azından senin bir işin olacak. Ben daha ne iş yapacağımı bile bilmiyorum. Holdingde çalışmak istemediğimi biliyorum ama ötesi hakkında diyebileceğim bir şey yok.”
“Sen de Berna ile birlikte Sarp’ın yerine geç.” Tüm bakışlar bir anda fikri veren sese çevrilmişti. Serkan’ın geldiğini kimse fark etmemişti. Muhabbete daldıklarından mıydı, yoksa Serkan özellikle mi sessiz gelmişti, kimse bilmiyordu. Yelda Serkan’a baktı ve “Ne işin var burada” diye sordu. Kendi de sorduğu sorunun saçmalığını fark etmişti ama iş işten geçmişti.
“Ben de yemeğe davetliyim, unuttun mu?” Tüm herkese başıyla selam veren Serkan derin nefes aldı ve Sarp’ın yüzüne bakarak “Özür dilerim dostum ama bunu yapmak zorundayım” dedi. Sonra da cebinden bir mektup çıkardı.
“Yelda, Sarp ile Ekin Antalya’ya gittiğinden beri senden bir şey gizlediğim için bana kızgın olduğunu biliyorum. Haklıydın, senden bir şeyler gizledim. Onların Antalya’ya niye gittiğini anlatınca bir şeyi hatırladım, aklımdan tamamen çıkmış bir şeyi... Onların ardından ben de Antalya’ya uçtum ve onlar sizin yazlıktan ayrılınca unuttuğum o şeyi aldım. Sabah uçağıyla da geri döndüm. O sebepten bana ulaşamamıştın. O sebepten ancak pazartesi öğleden sonra şirkete ulaşabildim. Şimdi bu mektubu okumanı istiyorum senden. Hatta sesli okursan daha memnun olacağım.” Yelda kendisinin bile inanamadığı şaşkınlıkla mektubu eline aldı ve okumaya başladı. Sarp “Neler oluyor” demeye yeltendi ama Ekin onu susturdu.
Ben öyle romantik biri değilim. Bu mektubu da kankamın gazıyla yazıyorum. Bu adam pırlanta gibi biri. Sınıf arkadaşıyız. Bir kere dersi kırdık ve okulun duvarlarına yazı yazdık. Sonra yakalandı ama beni gammazlamadı. Müdür ikimizden bir tek onu tanımıştı. O ikinci kişinin ben olduğunu hiç ispiyonlamadı.
Bunları anlattım çünkü bu işe niye kalkıştığımı anlatmak istedim. Bu adam için canımı veririm ben, çünkü o benim can dostum. Onun aklına geleceğe mektup yazmak gelince ona uydum. Birime bu mektubu vereceğimden değil ya. Ancak bunu okuyorsan fikrimi değiştirmişim demektir. Sen, evlenmek istediğim kişi, o kadar iyi olmalısın ki seni hak etmediğimi düşünüyor olmalıyım bu mektubu verdiğime göre. Benim gibi beş para etmez biriyle evlenir misin? Bu beş para etmez biri seni mutlu etmek için tüm hayatını adayacak bile olsa?
Serkan
Yelda kadar diğerleri de şaşkındı. Serkan’ın çok gergin ve tedirgin olduğu her halinden belli oluyordu. Önce Sarp’a sonra Yelda’ya baktı ve “Bu defa ödleklik yapmayacağım Yelda, seni hak etmediğimi biliyorum ama bana şans verirsen denemek istiyorum.” dedi. Yelda şaşkındı. Masadakilere baktığında herkesin onun ne cevap vereceğini beklediğini gördü.