Meltem Yasar Photography - Facebook sayfasi @ 10-11-2011 12:15

Mumkun oldugunca -haftada 2-3 kez- guncellemeye calisarak Facebook`ta bir sayfa actim. Biliyorum burada tembellik ediyorum ama gelin fotograflari en azindan Facebook`tan takip edin.
Su sayfayi `begen`irseniz, guncellemeler size gelir!
Sevgiler!
Sisteki gorillerle tekrar bir araya geldik! @ 26-10-2011 09:04

6 yil sonra tekrar Ruandaya gittim! Mutlulugumu kelimeler degil su fotograf anlatsin... (Korkuyor numarasi yaptigim bir fotograf ama o kadar mutlu olunca poz moz verememisim korkar gibi!)
Eylul`de Istanbul`da sergi aciyorum sonunda! @ 02-09-2011 16:51
Bir maceraya atildim ama bakalim hadi hayirlisi...
Eylul ayinda Turkiye`ye geliyorum da hadi gelmisken bir de fotograf sergisi mi acsam demeye kalmadan kendimi sergi hazirliklari icinde buluverdim.
28 Eylul - 7 Ekim 2011 tarihlerinden Taksim Beyoglu`ndaki Yapi Kredi Sanat Merkezi`nin karsisindaki Anzanur Pasajinin 2. katinda sergi acmak icin heyecanlanmaya basladim. Simdilik heyecanliyim, ama zor da olsa hazirliklarimi da bitirecegim insallah. Su an Uganda`da cok ciddi elektrik problemi var. Tam eve bilgisayar ve internet aldim, elektrik dert oldu: Bir gun var, bir gun zifir karanliklardayim... Bildiginiz bir karanlik degil ama Afrika karanligi... Gozumun kulagimdan haberi yok, oyle anlatabilirim herhalde ancak.
Bu sartlar altinda fotograflari halledersem, dia gosterisi de yapacagim ve heyecandan yerimde duramadigim gibi sergiden de ayrilacamayacagim galiba.
O yuzden simdiye kadar tanisamadigim arkadaslar, sesli okurlar, sessiz okurlar, buyrun bakalim...
Beni doldurusa getirenler, daha cok yazmalisin, daha cok fotograf cekmelisin, aslansin, kaplansin diyenler, bakin basima actiginiz islere!
Hadi gelin de yuzyuze goruselim :)
Cok heyecanliyim!
Beni yalniz birakmayin lutfen.
not: print etme, cerceveleme konusunda hesapli is yapan tanidiklariniz varsa lutfen bana bi haber edin. 6 yil oldu Istanbul`dan uzagim, pek bi haberim yok nerde ne yapilira dair.
Ruh Halleri - ilk sergimin fotograflari @ 28-06-2011 10:59

ilk sergimi kazasiz belasiz cumbur cemaat acmis bulunuyorum. Gozum aydin, her sey problemsiz oldu. Fotograflari gormek isteyenler icin link asagida:https://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150297515465325.381116.586645324&l=564e32c23f
Serginin adi ise: Moods yani ruh halleri
nedeni ise:
`Insanlarin tek bir fotografini cekerseniz, pek cok ruh hallerinden sadece birini goreceksiniz.
Bir filin disine dokunup da `Fil tas gibi sert bir hayvan` demeye benzer bu.
Bu albumdeki ucleme fotograflarin sadece ilkini cekmis olsaydim, gorup goreceginiz utangac, sinirli, gergin insan fotograflari olacakti.
Ama onlarla iletisime gecip konusmaya basladiginizda bambaska yuzlerini goreceksiniz.
Yaklasip anlamaya calismaktan korkmayin.
Fotograf bence sadece goruntuler degil arkadasliklar yaratmaktir`
Nese doluyor insan... @ 22-06-2011 16:04
Hani su bebenin ayagi vardi ya...
Pek cok kisinin pek bi begendigi...
Iste onunla burada bir galerinin actigi yarismada birinci geldim.

Birinci gelince sergi acmama karar verdiler.
Bu Pazar gunu dansli, muzikli, yemekli, icmekli, ressamli, heykeltrasli ayda bir yenilenen ve her yenilendiginde buyuk bir kutlamayla acilan MishMash galerisinde ilk sergim var.
Cok heyecanliyim.
Azcik da gururluyum...
Bana boyle bir ilham veren Uganda`ya da -her zamanki gibi- gonulden borcluyum.
Galerinin brosurune yazdigim ozgecmisimsi bilgiyi de suraya ekleyivereyim:
`Meltem, halen 2005 yilinda goril trekking yapmak icin geldigi Uganda`da yasiyor. Eger Nairobi-Kenya`da valizindeki kucuk fotograf maiknesi calinmasaydi buyuk olasilikla sinirlenip su anki Nikon`unu alip fotografa merak salmayacakti.
Mesai saatlerinde bir firmanin Finanstan Sorumlu Genel Mudur Yardimciligini yapan Meltem, mesai saatleri disinda fotograf makinesinin diyafram ve entantane degerleri haric hic bir rakama kafasini takmaz.
Meltem`in fotografta merakli oldugu konu, insan ve ozellikle cocuklar. Cok sabirli bir fotografci oldugu icin bazen makinesini cantasindan cikarmadan once gunlerce insanlarla iletisimde bulunup ondan sonra deklansore basmaya baslar.`

not: yanagimizdaki bayrak Uganda bayragi, ama ortasindaki telli turnayi ci
zemedigimiz icin Almanya bayragi gibi duruyor yanlis anlasilmasin...
Cektiginiz fotograflar kadar iyisiniz, kacirdiklariniz kadar degil... @ 21-02-2011 09:00
Roportajin ikinci kismi... Hani benim daha cok sevdigim ikinci kisim...
Mehtap Gürbüz - Ne doğa ne hayvan fotoğrafçısıyım dedin ve insan peşinde koşmayı sevdiğini söyledin. İlerlemek, üzerinde yoğunlaşmak istediğin çekim türü portre fotoğrafçılığı mı?
Meltem Yaşar - Portre fotoğraflarında iyi olduğumu düşünüyorum. Ama daha geniş açı ve fotoğrafa konu olan kişinin etrafında olan bitenden de haber veren fotoğraflar çekmek istiyorum, deniyorum. Sadece suret değil de o anki yaptığı işi veya etrafında olan bitenin de bulunduğu karmaşıklığın içinde konunun belli olduğu fotoğraflar çekmek de istiyorum. Ama zor tabii ki…
Bir de siyah beyaz fotoğraf aşığıyım. Gözümü siyah beyaz görmeye alıştırmaya çalışıyorum. Siyah beyaz fotoğraf, soluk olduğu zaman asaleti, nezaketi, saflığı, tonlar kuvvetli olduğu zaman ise bir çığlığı, bir isyanı dile getiriyor gibi geliyor bana. Yani renklerin içinde kaybolmuş duygular ve durumlar birden bire tüm yoğunluğu ve çıplaklığı ile karşımda gibi. Renkli fotoğrafta hisler renkle boyanıyor da siyah beyazda ışıkla boyanıyor sanki. Tabii bu konuda kendini geliştirmenin de sonu yok galiba.

M.G. - Afrika’nın, orada çektiğin fotoğrafların senin üzerinde bıraktığı etki nedir?
M.Y. - Her fotoğrafın bir hikayesi var. Yani fotoğraflarımın konusu çekip çekip geçtiğim kişiler/hayvanlar/yerler değil. İnsan çekmeyi seviyorum demiştim ya, öncelikle o insanla tanışmak, biraz konuşmak, aslında nasıl bir insan olduğunu kısaca da olsa anlamak ve onu ona göre fotoğrafta – tabii ki isterse ve izin verirse- yansıtmak en büyük merakım. Çünkü ben gezmeyi ve insanlarla iletişim içindeyken fotoğraf çekmeyi seviyorum. Bu demek ki benim tüm fotoğraflarım güzel ve özenli anı fotoğrafları aslında. Bazen Afrika’da anne babalar çocuklarını önüme itiyor çek fotoğrafını diye. Çocuk utanıyor, daralıyor, tenimin renginden korkuyor, ağlıyor. Oysaki makineyi bir kenara bırakıp biraz çocukla oynamak, havalara atıp tutmak… Benim yapmak istediğim o. Ancak ondan sonra fotoğraf makinemi elime alıp bir şeyler çekmeye başlıyorum. Tamam, çok vakit alıyor o zaman fotoğraf çekmek ama hem seyahat anlamında hem de fotoğraf anlamında öyle zevkli anlar yakalanıyor ki!
Buradaki yerli halk da suretlerini sormadan, insan yerine koymadan çalıp çalıp giden turistlerden pek şikayetçi. Nasıl olunmaz ki? Kendinizi onların yerine koyun. Kendi halinizde bahçenizde oturuyorsunuz ya da bakkaldan bir şey alıyorsunuz, birisi gelip fotoğrafınızı çekip gidiyor. Olacak şey mi? İlk kez Afrika’ya gittiğimde bir Masai köyünün yanından geçiyoruz, rehbere “dur” dedim. Rehber durmuyor. Daha önce Masailerin turistlere karşı, hele hele fotoğraflarını çekip çekip kaçanlara karşı ne kadar kaba ve sinirli olabileceklerinin hikayelerini dinledim ama gözümü Masai bürümüş, illa ki durmak, inmek istiyorum. Rehber “Güvenliğini garanti edemem, hem bizi kovalarlar” dedi ama inadım inat…
Köyün on metre uzağında durduk, arabadan indim. Yolun kenarına oturdum ve cebimden sadece o an için aldığım, İstanbul’dan getirdiğim kıpkırmızı bir ojeyi çıkarıp tırnaklarıma sürmeye başladım. Biliyorum ya kırmızıya çok meraklı olduklarını, normalde oje sürmememe rağmen, hiç kimseyle ilgilenmeden oje sürmeye devam ediyorum. Rehber beni izliyor, çok şaşkın niye birden bire safarinin ortasında oje süresi geldi diye.

Önce çocuklar geldi, kim bu beyaz, ne yapıyor burada diye. Ama ben hiç oralı değilim. Ha bire oje sürüyorum. Neden sonra fark etmiş gibi kafamı kaldırdım, bir sürü çocuk başıma birikmiş, kıpkırmızı ojeye ağızlarının suyu akarak bakıyorlar.
“Siz de ister misiniz?” dedim, ya da o anlama gelecek bir şeyler yaptım. Bir anda dizimin üstünü bir sürü küçücük eller kapladı. Kaç çocuğa oje sürdüm anımsamıyorum ama bir ara bir baktım –yine sadece o an için aldığım ve ederi 19 TL olan- tek bir düğmesi olan şahane fotoğraf makinem şalvarımın cebinden düştü yere. Çocuklardan biri makineye dokundu. “Al” dedim, aldı, evirip çeviriyor. Bu arada büyükler de izlemeye başladı. Rehberin şaşkınlığını anlatmaya kelimeler yetmez.
Çocuğa makineyi nasıl kullanacağını gösterdim, dünyanın en basit makinesini… Şakır şukur çekmeye başladı. Elini, ayağını, toprağı, ağacı, arkadaşlarını, beni, köyü, ne görürse çekiyor.
Hayatımdaki en mutlu fotoğraflarımdan birini bu küçük Masai çocuk çekti. Hani benden zarar gelmez ya, onu anladılar, fotoğraflarını da çekmeye çalışmıyorum. Yani ruhlarını makineme doldurup götüren ben değilim ki kendi çocukları..! Şöyle bir kare hayal edin: şalvarlı, ağzının yettiği yere kadar gülümseyen bir bayan, yanında 15-20 çocuk, hepsinin tırnakları kırmızı ojeli, kameraya tırnaklarını uzatıyorlar…

Ne kadar kaldığımı anımsamıyorum ama rehber arabaya bindiğimde “hiç kimsenin aklına gelmemişti bir ojeyle köye girebilmek” dedi şaşkın. Aynı yoldan iki gün sonra tekrar geçerken, kafamı camdan çıkardım, baktım köye, çocuklar ellerini bana göstererek koşuşuyorlardı çığlık çığlığa… “Oje kadın” diye bağırıyorlarmış kendi dillerinde, rehberim söyledi. O anı fotoğraflamadım. İstemedim. Sanki onlara ihanet edecekmişim gibi geldi. Ama aklıma kazıdım.
Etiyopya’da Maali isimli hiç bir turistin gitmediği bir kabileye şoförümün gayretleri ile ulaştığımda çektiğim fotoğrafların komikliğini anlatmaya kelimeler yetmez. Halk daha önce hiç fotoğraf makinesi görmemiş, kulübenin içinde her flaş patlattığımdaki panik ve korkuyu anlatamam! Ağlayan çocuklar, panik anneler, “gel sen de gör” diye küçücük kulübeye doldurulan bir sürü insan…
Anlayacağınız fotoğraflarım, bana eşsiz anılar bıraktıkları için çok çok kıymetli, çok anlamlı. Hele Afrika, insanının güzelliği ve konukseverliği nedeni ile bambaşka bir diyar!

M.G. - Bu duygu yoğunluğu, paylaşım, ruhlara dokunuş çok anlamlı, insanın kalbine ulaşıveriyor. Peki hiç zorluğu yok mu Afrika’nın özellikle de Afrika’da fotoğraf çekmenin?
M.Y. - Olmaz olur mu? Dil, kültür bariyerini aştınız diyelim ki, bunu aşmanın ve buzları kırmanın yolu çok kolay aslında, bir kez yavaş davranacaksınız. Her şey yavaş yavaş… Koştur koştur fotoğraf çek git diye bir şey yok. Tabi ki benim gibi para karşılığı poz verdirme karşıtıysanız… Öncelikle kibar olacaksınız. Dünyanın neresinde olursanız olun nazik tavırlar ve gülen bir yüzle başınıza çok az iş açarsınız. Hele Afrika’da her kapıyı açan altın anahtar, nezaket, gülen bir yüz ve havadan sudan sohbet… Sonrasının akışı zaten sizin bile kontrolünüzde değil.
Esas önemli zorluklar ise doğal şartlarla ilgili: Sıcak, toz, sarsıntı, ışık ve daha aklınıza/aklıma gelemeyecek her türlü faktör. Kalahari Çölü’nde aşırı sıcaktan hafıza kartım bozuldu ve rastgele fotoğrafları sildi. Pilin ömrü sıcakta daha az oluyor. Yani sıcaktan bozulabilecek her şey bozuluyor.
Sıcağın üzerine tozu da ekleyelim. Makinemin sensorunda her zaman toz olmuştur. Ne kadar uğraşsam ve özen göstersem de bu kıtanın kırmızı tozu makinemin içine girmeyi becermiştir. Bazen öyle oluyor ki o tozun nerede olduğunu artık bildiğim için fotoğrafları ona göre çekmeyi öğreniyorum çünkü burada (Uganda’da) makineme bakım yapıp da o toz parçasını çıkarmaya yetkin bir kişi yok. Yılda bir kez geldiğim Türkiye’yi beklemek zorunda o toz parçası!
Sarsıntı ise başka bir problem. Yollar çok kötü olduğu için bir yere ulaşmaya çalışmak demek sarsıntılı bir yolculuk demek. Başka türlü 200 km’lik bir mesafeyi 9 saatte almak nasıl açıklanır? Sarsıntı nedeniyle de external hard drive’ımdaki 2500 adet Tanzanya safari fotoğraflarımı kaybettim.

Mali’de Timbuktu’ya ulaştığımda şarj aletimin çalındığını anladım. Ama her on kişiden birinde Nikon D50 veya üst modeli vardır teorimi kontrol etme şansım oldu, konakladığım her yerde –Timbuktu Col Müzik Festivali zamanı olduğu için- en az 10-15 Turist vardı ve içlerinden biri mutlaka bana yardımcı oldu.
Diğer bir problem de ışık. Burada ekvatorun üzerinde olduğumuz için ışık çok sert. Günün çok uzun bir zamanı fotoğraf çekmek çok zor. Işığın eğik geldiği sabah ve akşam vakitleri haricinde fotoğraf çekmek çok daha zor bir uğraş. Hele yağmur ormanlarının içine girdiyseniz orada da durum tam tersi. Çok acı tecrübelerle bazı şeyleri öğrendiğim için şimdi her türlü backup ile yola çıkıyorum, ama Afrika yine de beni şaşırtmaya, ne kadar hazır olduğumu düşünsem de beni hazırlıksız yakalamaya devam ediyor!

M.G. - Son olarak okuyucularımıza, takipçilerimize söylemek istediğin bir şey var mı?
M.Y. - Dünyada çekilebilecek her türlü güzel fotoğraf çekilmiş zaten hissiyle yola çıkmayın. Sizin çevrenizle iletişiminiz bir fotoğrafı eşsiz kılar. Yani fotoğrafınızın içinde hem sizin, hem de çektiğiniz kişinin ruhu birleştiğinde, başka hiç bir ruhla birleştiğinde ortaya çıkmayacak bir karışım gerçekleşir. O yüzden lütfen fotoğrafınızın konusu olan ortamla ve kişilerle iletişimde olun. Bu şekilde çekilmiş fotoğraflarda kendinize rastlayacaksınız.
Binlerce kez çekilmiş klişeleri tekrar tekrar çekmeye çalışmayın. Afrika’da gözlerinde sinekler, karni şiş bebeleri çekmek iş değil. Afrika insanı kadar hem hayata, hem de ölüme bu kadar yakın ve buna rağmen bu kadar coşkulu ve gururlu insan başka bir yerde yok! Adımlarınızın sizi geri geri götürdüğü bir yetimhane ziyaretinden hayatınızın en eğlenceli anlarını geçirmiş ve en kahkaha dolu fotoğraflarını çekmiş olarak çıkmak bir tek Afrika’da olabiliyor her halde!

Mona Lisa`nın portresini kopyalamayın, o sensöre ruhunuzu da katıp kendi Mona Lisa’nızı yaratın. Her fotoğrafta o anla ilgili kendi bakış açınızı, kendi ifadenizi de dile getirdiğinizi unutmayın. Ama güzel fotoğraflara bakıp gözünüzü terbiye etmeyi de unutmayın. Benim çok beğendiğim fotoğrafları biriktirdiğim bir flash diskim var. Toplamaya da devam ediyorum. Bazen ilham vermesi için fotoğraflara slide show ile dakikalarca baktığım oluyor.
Yaklaşın… O ana, kişiye, yere yaklaşın. Fiziksel yakınlığınız fotoğrafın ruhunda fark yaratacaktır. İletişim kuvveti artacaktır.
Unutmayın, çektiğiniz fotoğraflar kadar kabiliyetlisiniz, kaçırdıklarınız kadar değil. Deklanşördeki parmağınızı korkak alıştırmayın…
1.foto: Bir bebenin ayagi, Bamako. Mali
2. foto: Iki afacan kiz, (fotograflarini cekene kadar pesimi birakmadilar, adada oldugumuz icin hic kurtulusum yoktu :) , Nijer nehri uzerinde bir ada
3. foto: Mini Tuareg Muhammed (Cok onemli sahsiyettir kendisi, Uganda`ya dondugumde beni aradi!), Timbuktu, Mali
4. foto: Bir Muhammed daha, CD saticisi, Timbuktu, Mali
5. foto: Nijer nehri kenarinda rastgele daldigim koylerden birinden bir cocuk, Bamako, Mali
6. foto: Dasanech kabilesinden bir kiz, Omo vadisi, Etiyopya
7. foto: Mursi kabilesinden bir kadin, Mayo dogal parki, Etiyopya
Sizce de Deklansore Kalbimle mi Basiyorum? - 1 @ 11-02-2011 14:33

Gecenlerde bir websitesine yazdigim bir roportajin ilk bolumu yayinlandi. Bir tasla iki kus vurmak icin onu burada yayinlayivereyim istedim.
Ozlem gideririz azcik :)
Buyrunuz....
Gerci bazi yerler tekrar olacak duzenli okuyucular icin ama...
Ikinci bolumu esas begendigim bolum, ama onu azcik bekleyeceksiniz.
Mehtap Gürbüz - Fotoğraf çekmeye ne zaman başladın?Meltem Yaşar - İlk olarak 22 yaşımda Rus pazarından aldığımız bir makine ile fotoğraf çekmeye başladım. Ama o zaman diyafram veya enstantane ne demek haberim bile olmadığı için fotoğraflar güzel çıkmayınca makineyi suçlamıştım! Ağabeyim bana o makinenin otomatik ayarlı makinelerden olmadığını, güzel fotoğraf çekmek istiyorsam, diyafram ve enstantaneyi öğrenmem gerektiğini kahkahalar atarak anlatmıştı. Oysa ki ben küçük makineler o kadar düzgün fotoğraf çekiyorsa, büyük bir makine kendi başına kim bilir ne kadar güzel çeker varsayımımla çok hayal kırıklığına uğramıştım. Aradan dört yıl geçtiğinde Hong Kong’a yaptığım bir seyahat sırasında ilk Minolta’mı satın aldım. Fotoğraf malzemeleri satan adam, öyle güzel fiyata öyle güzel anlatıp ve ikna edip satış yapıyordu ki o mağazadan koca bir çanta dolusu fotoğraf malzemesi ile çıktım. Tabii fiyatların Türkiye’dekinin üçte biri kadar olduğunu da unutmayalım. O alışverişten sonra İstanbul’a döndüğümde İfsak’ta bir kursa gittim. Bir süre düzenli olarak sergileri, dia gösterilerini, haftalık toplantıları, fotoğraf gezilerini takip ettim. Ama işlerimin yoğunluğu nedeniyle bu hobime de diğer bir kaç hobim gibi ara verdim. Ne zaman ki işimden istifa edip Afrika’ya yerleştim, o zaman çok uzun bir ara verdiğim fotoğraf çekmeye tekrar zaman ayırmaya başladım.

M.G. - Nerelere seyahat ettin? Gittiğin yerlerin nesi seni çekti?M.Y. - Daha çok Uzak Doğu ve özellikle Afrika beni en çok çeken yerler. İnsanların, kültürlerin, anlayışların çok farklı olduğu yerler daha çok ilgimi çekiyor. Yıllarca doğru diye bildiğim gerçekleri sorgulamama neden olan yerleri ilginç buluyorum. Uzak Doğu’da Tayland, Endonezya, Singapur, Tayvan ve Hong Kong’a gittim. Nepal ve Hindistan’a gittim. Ama en büyük merakım Afrika idi. Bu kıtanın kuzeyinde Tunus, Mısır ve Fas’a gittim. Sahra Altı Afrika’da ise Tanzanya, Kenya, Ruanda, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Zambiya, Botswana, Namibya ve Etiyopya’da bulundum. Zaten şu anda beş yıl önce goril trekking yapmaya, tatile geldiğim Uganda’da yaşıyorum. Uzak Doğu’nun kültürü ve yemekleri, Hindistan ve Nepal’in renkleri, Afrika’nın ise her şeyi beni çok etkiledi. Afrika’nın florası, faunası, insanı, dini, müziği, dili tutkuyla sevdiğim özellikleri. Genelde insanlar Afrika’ya gelip safari yapıp hayvanların fotoğrafını çekip geri gidiyorlar. İnsana dokunmadan gittikleri için kaçırdıkları o kadar çok şey var ki! Afrika insanı, bizim haberlerde izlediğimiz gibi karnı şiş, gözlerine sinek konmuş çaresiz çocuk fotoğraflarından çok farklı. Afrika’yı yemeğiyle, insanıyla, müziğiyle, sokaktaki yaşantısıyla deneyimlemeden bu kıtadan geçenler ben Afrika’ya gittim demesin. Zaten gittiğiniz ülkenin yemeğini yemeyecekseniz, dilini azıcık da olsa nezaketen öğrenmeyecekseniz, insanlarından korkup kaçacaksanız, bence evde kalın, hiç boşuna seyahat etmeyin.

M.G. - Afrika’yla tanışıklığın nasıl başladı? Fotoğraf turları ile mi?M.Y. - İlk kez bundan 11 yıl önce hayalim olan, belgesellerin gözbebeği Serengeti’ye ve diğer doğal parklarını görmek ve fotoğraf çekmek için Tanzanya’ya geldim. Sonra uzun bir süre iş değişikliği nedeni ile tatil yapamadığımdan Sahra Altı Afrika’ya gelemedim. Ama aklım hep oralarda kaldı. Aradan 5 yıl geçince bu kez Uganda ve Rwanda’ya goril ve şempanze trekking için geldim ki esas hayatımı değiştiren Uganda’ya yerleşme kararını bu tatil sonrasındaki çok sancılı geçen aylarda verdim.
M.G. - Afrika’ya yerleşme kararını kesin olarak nasıl ve ne zaman verdin?M.Y. - Her şey aslında bundan 18 yıl önce “Sisteki Goriller” filmini izlememle başladı. ODTÜ’de öğrenciydim o zaman. Keyifli geçecek gibi duran bir akşam öğrenci evinde izlenen o filmin 15 yıl sonra beni nerelere götüreceğini kestirmenin mümkün olmadığı karlı bir Ankara akşamıydı. Bilmeyenler için; film Ruanda’nın balta girmemiş volkanik dağlarının eteğinde sislerin arasında yaşayan soyları tükenmek üzere olan dağ gorilleri ile hayatının 20 yılını onları korumaya, izlemeye, davranış biçimlerini incelemeye adamış ve bunu hayatıyla ödemiş bir kadın, Dian Fossey arasında geçiyor. Belgesel tadında ama insan zulmünün karşısında masum doğanın çaresizliğinin boyutlarına isyan ettiren, dağ gorillerinin tüy kaplı ve insanın tüylerini diken diken eden o dev cüsseden beklenmeyen yumuşak bakışlarına hayran bırakan ve canıyla da ödese kararlı ve gerçekten seven bir insanın neler yapabileceğini gösteren, bugün benim Uganda’da yaşamama neden olan film…

Yıllar sonra Uganda’ya ve Rwanda’ya goril trekking yapmaya gittim ve hayatimin en güzel tatilini yaparak İstanbul’a döndüm. Uganda’dayken beraber safari yaptığım Emmanuel ve firmanın sahibi İtalyan turizmci –ki kendisi de Londra’daki Deloitte & Touche’da danışman olarak çalışıyordu- beni Uganda’ya dönmeye ve orda beraber iş kurmaya ikna etmeleri 7-8 ay sürdü. Şimdi biliyorum ki iş ve şartlar çok riskli… Taşı toprağı altın değil ki Uganda’nın… Baktım ki eğer toplayıp iki valiz gidip bu fırsatı değerlendirmezsem, ömür boyu pişman olacağım ve bir gün torunlarımı dizimde hoplatırken “ben gençken Uganda’yı çok sevmiştim, böyle böyle bir iş fırsatı vardı ama ben çok korktum, gitmedim” diyeceğim en fazla… Oysa şimdi onlara anlatacağım hikayelerin ve başıma gelenlerin haddi hesabı yok. Bir de Sinan Yaman’ın bir workshopuna katılmıştım. Özlü sözler edebilenlerden masallar söylemeyi sever kendisi, ben de dinlemeyi. Dedi ki “bana benden başka engel yoktur”. Dedi ki “yapmadığın atışların tamamını kaçırırsın”. Dedi ki bana “sen deli misin? mirasyedi misin?” vermek üzere olduğum Uganda’ya gitme kararını duyunca… Ama bir kez diyeceklerini de demiş bulundu. Sabah sınıfta başlayıp ertesi gün sabaha karşı kamp ateşi başında devam eden o workshopta herkes hayallerini anlatıyordu sırasıyla. Ben kararımı artık vermiştim, “Afrika`da yaşamak istiyorum” dedim. Workshoptan 1 ay sonra 1 Ağustos 2005’te, doğum günümde istifa edip işimden Uganda’ya geri geldim.

M.G. - Şimdi ne tür fotoğraflar çekiyorsun?M.Y. - Kesinlikle ne doğa ne de hayvan fotoğrafçısıyım. Güzel fotoğraf çekmekle güzel bir nesnenin, güzel bir manzaranın veya hayvanın fotoğrafını çekmek arasındaki farka inanıyorum. Şimdi ben gitsem, tripodumu açsam da Taj Mahal’in bir fotoğrafını çeksem, diğer binlerce ve zaten güzelce çekilen Taj Mahal fotoğraflarından ne farkı olacak?Diyeceğim o ki manzaraya da nesneye de ruh katanın insanın ruh halleri olduğunu düşünüyorum. Taj Mahal’in önünde kahkahalarla gülen bir yaşlı kadın olsa da Taj Mahal’in hüzünlü görkemi biraz aydınlansa fena mı olur? Ya da Taj Mahal’in hüznüne oracıkta ağlayan bir çocuğun gözyaşları daha da hüzün katsa?
Zambiya’da önümde tüm haşmetiyle çağlayan Viktorya Şelaleri’nin fotoğrafını çekeceğime köpeğiyle boğuşan bir küçük çocuğun fotoğrafını çekmeye çalışmam aslında gözümdeki perdeyi kaldırdı. Ne kadar zorlasam da doğanın güzelliği, hayvanın muhteşemliği karşısında bile ben insan peşinde koşuyorum.

M.G. - Özellikle kullandığın bir makine, lens var mi?M.Y. - Nikon kullanıyorum. Lenslerimi ve malzemelerimi bilgisine güvendiğim fotoğrafçı arkadaşlara sorarak aldım. Zaten uzmanı bulunan konularda araştırma yapmaya pek sabrım yok ne yazık ki. Canonculara da hiç bir şekilde Nikon hakkında ne düşündüklerini sormuyorum. Elimdeki makinem ile elimden gelenin en iyisini imkanları içerisinde yapmaya çalışıyorum . Hani Müslümcülerle Orhancılar gibi Nikoncular ve Canoncular var ya fotoğraf dünyasında, ben ondan hiç anlamıyorum.
-Birinci bolumun sonu-
Kavusmak uzere...
1. foto: Mali - Dogon ulkesinde danscilarla (Fotografi Cuneyt Alpguven cekti)
2. foto: Guney Etiyopya - Omo Vadisi- Arbore kabilesinden bir kiz cocugu
3. foto: Guney Etiyopya - Omo Vadisi - Dasanech kabilesinden bir kiz cocugu
4. foto: Mali - Bamako`da bir cocuk
5. foto: Guney Etiyopya - Omo vadisinda Maali kabilesinin kamera flasina alistigi an
6. Mali - Bamako batik kumas boyama atolyesinden bir cocuk
roportajin linki ise iste bu:
Birisi daha pigmelerle dansa heveslendi galiba... @ 07-04-2010 17:06

Hic bir uyari gelmeden elimden alinan www.pigmelerledans.com adresimde su an baska birisi pigmelerle dansa heves etmis galiba...
Simdilik gulumseyen bir kiz fotografi var sadece ama bakalim belki sonra dansli, pigmeli, senlikli bir yer olur eski adresim...
Kismet!
Ben pigmelerledans.blogspot.com a geri donuyorum artik.
Merak edenlere tesekkurler!
Haa bu arada Mombasa`da Hint Okyanusu`nda yunuslarla yuzmekten yeni geldim. Benim blogda birisi pigmelerle dans etmeye calisirken ben yunuslarla dansediyordum!
Normalde uzaktan uzaktan zipladiklari zaman el cirpilip sevinilen yunuslardan bes tanesi, marin parkta snorkel yaparken etrafimizda, altimizda, yanimizda oynasip hoplamaya ve yanimizda yuzmeye basladilar. Sevincimi, heyecanimi anlatmak olasi degil! Donup kaldim. Iyi de oldu yoksa elimi uzatsam dokunabilirdim o gulumseyen suratlara. Hani bu yunuslar ehli ya da sirk yunusu da degil. Birdenbire suyun icinden gecen bir karalti olarak gelip bizimle 15-20 dakika oynayip hoplayip ziplayip geldikleri gibi de gidiverdiler...
Omrumuzun en guzel gunlerinden birinin hayali kaldi sadece aklimizda.
Timbuktu`dan yeni dondum... @ 14-01-2010 13:01


Turkiye`ye gittim, geldim ve hatta baska bir seyahatin hazirliklarini yapmakla ve bir yandan da islerimi bitirmekle mesgul oldugum icin yine yazamadim.
Bugun Mali`den, Timbuktu`daki Tuareg Col Muzik Festivalinden yeni dondum. Cok cok ozel ve zor bir tecrubeydi.
Etiyopyayi da yazmadim biliyorum ama artik kitabima konsantre olmanin zamani geldi de geciyor bile. O yuzden ara ara yazi yazmiyorum bari fotograf koyayim diyorum.
Affola...
Sevgiler ve mutlu bir 2010 dilegiyle...
Turkiye`ye geliyorum... @ 15-10-2009 17:14

Biliyorum uzun suredir ihmal ediyorum yazilari ama sebebi var: Turkiye`ye gidiyorum bu ayin sonunda. Etiyopya`dan yeni geldim ve daha dogru duzgun esyalarimi yerlestirmeden Turkiye de daha fazla sogumadan bir gidivereyim dedim.
Bu arada cok korkuyorum: 5 yildir kis veya sonbahar gormedim, ne olacak halim bilemiyorum. Fotograftaki gibi ciplak gezilecek kadar sicak yerlerde 5 yil yasadiktan sonra birdenbire soguk hava beni ne hale cevircek hic bir fikrim yok.
Cok heyecanliyim...
Isleri toparlamaya devam edeyim ben...
Izninizle...
Bir sure yine olmayacagim...
Etiyopya gercek degil! @ 14-09-2009 12:27

Etiyopya`dan dondum.
Bir cabuk selam edivereyim, hikayeler daha sonra gelecek.
Ama soylemedi demeyin, ben gorduklerime inanamadan geldim, siz de yazacaklarima inanamayacaksiniz. Hayal gibi, bir film setindeymisim gibi, zaman makinesi icat edilmis de icindeymisim gibi bir 18 gun gecirdim, anlatacagim yakinda...
Selam!
Etiyopya`ya Gidiyorum @ 28-08-2009 08:59

Bir suredir fazla yazip cizmememin nedeni bir gezi hazirligi ve o geziden once isleri, evi, her bi seyi yoluna koyma telasiydi.
Bugun yola cikiyorum. Aksama Addisababa`da olacagim.
Once Kampala`da iki yil cok guzel vakit gecirdigimiz, simdi orda calisan Italyan bir arkadasim beni havaalanindan alacak. Sonra ertesi gun dogumgununu kutlayacagiz. Sonra da Etiyopya kazan, ben kepce
...
cok turistik olan kuzeyinde 4 gun gecirip, hemen kabilelerin fotograflarina agzimin suyu akarak baktigim Omo vadisine inecegim.
Yanda gordugunuz gibi fotograflar cekmeyi umit ediyorum.
Hepinize iyi Ramazanlar diliyorum simdiden. 20 gun yolarda olacagim.
Sevgiler,
Meltem
foto 1 : Mursi kabilesinden bir kadin - Mayo Dogal Parki Etiyopya
Foto 2: Namibya Iskelet Sahilinde Atlantik Okyanusunun buzzzz gibi sularinda oynasan foklarin fotografini cekerken soguktan korunmak icin sicakkayalarin arasina saklanan ben
Seda Uganda`da @ 25-08-2009 17:12

Bir gun bir email aldim:
`Selam Meltem,
Ben Seda, blogun Uganda diye google'da arattirinca karsima cikti, okudukca da icim icime sigmadi! Tam da benim yapmak istedigim seyi yapiyorsun, ama bunun benim icin sadece bir hayal olarak kalmasini istemiyorum,ve bu yaz yanina geliyorum kismetse:) cok anlatacak seyim var kendimi tutamiyorum! Mailini xxxx adresine gonderebilir misin?Sana soracak cok sorum var!(blogda mailini aradim ama bulamadim, goremedim mi acaba?)sevgiler, odtu'den, Ankara'dan! `
Hemen yanitladim:

`Merhaba Seda,
Basla bakalim sormaya :- )
Bekliyorum!
Sevgiler`
Seda`nin da yaniti hemen geldi:
`Merhaba tekrardan merhaba,
Su aralar Uganda'ya gitme hayaliyle tutusan biri olarak senin bloguna rastlamam ne buyuk sans! Siten ilk karsıma cıkıp profilini okudugumda kucuk bir cıglık bile attım! Eh, Turkiye'de Uganda konsoloslugunun bile olmadıgını, vizenin Misir'dan alinabilecegini yazan sitelerden sonra,
herhalde hic turk gitmemistir oralara yahu diye dusunurken, orada yasayan bir turkle karsılasmak! Hem de Ankara'dan, Odtu'den bir de!
Fotograflarına baktıgımda hayal gibi, sen de yazmıssın, baska bir cagdan sesleniyorsun sanki. Halbuki her ne kadar hayatımızı değiştirmek zor gozukse de, ne kadar icine gomulmussek de su anki hayatımız, farklı secimler yapmak mumkun! İste sen, bir belgesel izleyip Uganda'ya tasınan!
Benim de sanırım aradıgım dogaya yakınlasmak, ilk insanın dogdugu kıtaya, o National Geographic'in gercekten yasandıgı topraklara gelmek. Ben de ruyamda fil tarafından kovalanıp

uykumun kacmasını istiyorum, boyle kabuslar gormek istiyorum ben de,ben de!
Nitekim bu yaz oraya gelmek istiyorum; yapmak istedigimse bir yetimhanede calısmak, ya da okul oncesi kurumunda: cocuklarla beraber olmak benim bir diger tutkum. Su an psikoloji okuyorum
Odtu'de 2. sınıf mezunu olacagım bu yaz, su anda da cocuklarda calısıyorum zaten, fransızca ogretiyorum onlara dramayla karısık. Cok azcık kalifiyeyim yani:)Bunu Uganda'da da yapmak istiyorum, bu deneyimin beni cok buyutecegini hissediyorum.
Su ana kadar bazı yazısmalar yaptım internetten rastgele buldugum kurumlarla, hemen olumlu cevap verdiler, yemek ve orada kalmamı karsılayacaklar, ben de calısacagım, sasırttı bu kadar kolay olması. Biri africa initiative the needy uganda, digeri kikaaya college school, daha once adlarını duydun mu? Pek bir bilgi toplayamıyorum hakkında bu yerlerin cunku yok pek bilgi
internete konulmus, bu durumda yazısmalara guvenmek kalıyor bana, bana bir yol goster:)
Aslında universite bu yaz tercihen staj yapmamızı istiyor, Uganda'da calısmam staj yerine de gecerse beni oldukca rahatlatır,ama kabul edilmezse de problem değil yani:)
Meltem, senin bildigin gonullu olarak calısabilecegim yerler var mı bana onerebilecegin? Ozel egitim merkezleri var mı orada otistik ya da down sendromlulara yonelik?Bak geldiğimde sana yuz tane simit getiririm, bol bol kitap, istedigin cesit peynir:=) Ve vize konusunu nasıl halledebilirim?
Fiyatlar nasıl orada? Mesela bir evin kirası ne kadardır bir aylık? Böyle de soru yagmuruna bogulur iste:) Ha yagmur demişken yaz mevsimi nasıl geciyorum orada? Eh malum tropikal iklim,
pek benzemez Ankara'nınkine:)
Umarım cok bogmadım sorularımla, cevabını dort gozle bekliyorum, gercekten!!!
Sevgiler, Ankara'da gunes var bugun
SEDA`
Lafi uzatmadan hemen sonuca geleyim: Seda`nin gonullu olarak calisacagi yere gittim, baktim

gercekten var mi oyle bir yer diye, fotograflarini cekip gonderdim hem kurumun hem de yazistigi calisanlarinin. Veeee bir gece ansizin cikip geliverdi Seda!
Fotograflarinda da goreceginiz gibi piril piril, sevimli mi sevimli, akilli,
uyumlu, sikayet etmeyen, dunya tatlisi bir surat ve lekesiz bir kalp!
Ben bir sureligine Etiyopya`ya gidiyorum. Ben yokken Seda`nin hikayelerini okuyun diye de onun adresini veriyorum. http://www.sedaugandada.blogspot.com/
Bana `helal olsun` diyenler bu kucuk ama altin kalp icin neler diyecekler cok merak ediyorum… Ben kendisine hayran oldum cunku! Evimde bir 10 gun kaldi, kendisine hayran birakti beni ve gitti.
Catherine bile o kadar sevda ki devamli gonullu olarak tasraya gittigi zaman icin `Seda ne zaman gelecek, Meltem?` diye sorup durdu.
Iki ayligina burada oyle her Turk kizinin kalamayacagi sartlarda kalip cocuklara unutamayacaklari anlar yasatti. Bir de giderken bana yazip biraktigi notta demis ki `Bu kadar sefaleti gordukten s
onra hic bir sey olmamis gibi davranmak cok zor`
Cok zor Sedacim, cok zor… Ama ben seni tekrar buralarda gorecegime cok eminim!
Fotograflarin tamami -en alttaki haric Seda`dan arakladigim fotograflar...
Cehreler kesik ama kahkahalar on numara! @ 12-08-2009 17:10

Ortaokula baslayana kadar dogumgunlerim hep senlik havasinda gecti.
1 Agustos yazin orta yerine denk geldigi ve o zamanlar da Kozan`in sicaklarina dayanamayan tum mahalle ve aile efradiyla yaylaya tasindigimiz icin coluk cocuk, anne, baba, amca, teyze, komsu tum yayla sakinlerinin calip soyledigi bir buyuk solene donusurdu dogumgunum. Yalniz ilkokula basladiktan sonra sinif arkadaslarimin da hepsi yazin baska bir yerde oldugu icin biraz daha keyifsiz gecmeye basladi.
Ortaokul icin Kozan`dan Adana`ya gectigimde ise tum yakin arkadaslarimdan ayri oldugum icin, kalan arkadaslarimla da elimde olmadan farkli okul, farkli ortam, farkli sehirleri paylastigim icin biraz issizlasti.
Bir de dagin basinda oldugumuzdan hic dogru duzgun hediye almazdim. Cerden copten seyler ama nasil guzel gelirdi bana… Malum, yaylada elektrik yok, su yok, hediye nerden olsun!
Bir dogum gunu pastam bile zar zor olurdu firin veya pastane olmadigi icin.
Maharetli ablam, once daha gencken ve daha maharetsizken koca bir karpuzu alir, portakal soyar gibi soyar, usutune mumlari dikerdi: Al sana dogum gunu pastasi… Sonralari pu
dding ve biskuvi ile dogumgunu pastasi yapmaya basladi. Gercek bir dogumgunu pastam ilk kez
kac yasimda oldu ben animsamiyorum.
En buyuk abim Adnan saz, ikinci abim Ataman mizika, Levent abim gitar calar, ablamla Ertan abim de sarki soylemeye basladi mi senlikler baslardi. Atesler yakilir, calinir, soylenir, uydurma pastanin mumlari sondurulur, cerden copten hediyeler acilir, buyuk eglence olurdu her 1 Agustos gunu yaylada.
Sonra universiteye baslayinca ve yazlari da degisik degisik yerlerde calismaya baslayinca tanimadik, bilinmedik, iki-uc aylik arkadaslarla kutlar oldum dogumgunlerimi. Bir yaz Cesme`de, bir yaz Fethiye`de, bir yaz Bodrum`da hic de dogru durust tanimadigim insanlarla yuzeysel kutlamalar yaptim, keyif almadim.
Sonra supriz partiler yapilmaya basladi benim hic bir seyden haberim olmadan . Bazilari fena degildi, simdi kimsenin hakkini yemiyeyim. Yapanlara tesekkurler, gelenlerin ayagina saglik. Bazilari cok keyifli gecti ama el elin esegini turku soyleye soyleye arar, bu da bir gercek!
Tum bunlari dusune dusune bi tane ben kendim dogumgunu yapsam nasil olur diye bir dusunce aldi beni gecen ay sonu. Hani soyle kendi keyfime gore, kendi ayarlayacagim muziklerle, yemeklerle, kendim sevdigim arkadaslarimla, herseyi benim istedigim gibi ve ben istedigim icin oyle yapilan bir dogum gunu yapsam… Yapmasam mi? Yapsam mi? derken Catherine`e de danistim, `Yapalim, Meltem. Cok guzel, buyuk bir dogum gunu partisi yapalim` dedi. `Ama cok yorulcaz` dedim. `Hic dert degil` dedi.
Once Danseden Bulut`uma (a.k.a Ahmet) bir email gonderip tam istedigim gibi bir davetiye siparis ettim, fistik gibi oldu.
Sonra emailler gonderildi bakalim kac kisi ulkede, kac kisi tatilde diye haber alindi. Malum, Avrupa`da yaz ya, burdakilerin hepsi tatilde. Ordan bayagi bir fire verdik ama kalan saglar benimdir! Kac kez olduguna hic deginmeden bir kez daha 30uma girdigimi, `Geleneksel 30. Yas dogumgunu kutlamamdan hala bikmadiysaniz gelin` yazan dogumgunu davetiyelerimi gonderdim.
DJ, muzik ve isik sistemi kiralandi, DJ ile oncesinde bulusulup sevdigim sarkilarin listesi verildi. Cok saglam hatun ama benim Ugandali DJ`im Rachael, isini hakkini vererek yapacagina eminim!
Yemekler burdaki Turk Restoranti` Efendy`s`in sahibi Melih tarafindan halledildi. Dogum gunu pastasi da Melih`ten hediye.
Icki icin de fici bira, sise bira, alkolsuz, alkollu vs tum icecekler de halledilip satin alimlar yapildi, depozitolar odendi.
O kadar heyecanli bir telasti ki anlatamam!!! Ilk kez kendim kendime bir dogum gunu yapacagim ve ilk kez –yayladaki dag kutlamalari sayilmazsa- buyuk bir dogum gunum olacak! DJ, muzik, isik sistemi diyorum yaa daha ne olsun! Cocuklar gibi, bayrami bekleyemeyen cocuklar gibi heyecanliydim.
31 Temmuz Cuma gecesi saat 12yi 4 gece Mehtap`im aradi! Uyumayip satin 12yi gecmesini beklemis. Havalara uctum. Ayni incelikteki Iskoc arkadasimdan, Brian`dan da ilk dogumgunu mesajini Mehtapla telefonda konusurken aldim. Ertesi gunun organizasyon heyecani beni sarmaya basladi.
Daha once tabak, canak, mum, tum ivir zivirlari da aliverip arabama ativermis olmam nedeniyle cok yavas bir Cumartesi gecirdim. Ne garip di mi? Sanki dunyanin en onemli gunu de sakin gecmesi cok anormal…
Ogleden sonra saat 4te aslan DJim Rachael geldi kamyonetiyle, speakerlar, deck, yanar doner isiklar vs her seyi getirdi. Evin her tarafinda rengarenk kablolar, sunlar, bunlar, Rachael teknisyen edasiyla masalarin altinda, duvarlarin tepesinde herseyi ayarliyor. Bir yandan da bir kac tane Tarkan sarkisinin kayitlarini yapiyor, bir tane de Ozcan Deniz calalim dedik, Uganda`nin baskentindeki Naguru mahallesine `Sen beni oldurcen miiiiii, Cildirtcan mi Canimmmmm!!!!` diyerek keyifli keyifli hazirliklara devam ettik.
Haaaa, bu arada 3 gun oncesinden tum komsularima birer mektup gonderdim Cumartesi gunu biraz gurultu patirti yapacagiz, lutfen kusura bakmayin, gelin katilin, sabaha kadar eglencez, ona gore diye… Bir de ulkede yeteri kadar polis kuvveti olmadigi icin sokakta birikecek arabalara bakmak uzere de okul masraflarini karsilamaya calisan Francis adinda Ugandali bir cocugu bir geceligine guvenlik olarak ayarladim. `Dogmaz olasica, arabanin dikiz aynalarini calmislar. Tuh sana` demesin arkadaslarim diye…
Saat 5te Esther –hani Hollandali cok yakin arkadasim- buzlarla geldi. E malum, icecekleri soguk tutmak lazim! `Ice ice baby` yi soyleyerek buz isini de hallettik.
Bu arada benim bahcenin asma kilidi Esther`in arabasi cikmaya hazirlanirken kirildi. Yani anahtar kilidin icinde kirildi! Esther`in arabasi, Rachael`in arabasi dans pisti olacak bahcenin icinde mahzur kaldi! Hay seytanin kulagina kursun deyip Esther`e disarda parkettigim kendi arabamin anahtarini verdim ve gonderdim. Son dakika aksiligi iste! Francis hemen bir boda bodaya atlayip kiliti kesecek birini getirip bizi azat etti, bahceyi bosalttik!
Kedileri bir odaya kilitledim. Kopekleri bahceye zincirledim. Catherine krimizi giyinmis, ona bir de kirmizi kupe bulduk, keyfi yerinde. Torunlari ile bahcedeki mumlari yerlestirdik.
Bir gece onceden 3 saat uykuyla tum gunu ayakta gecirmeye calisirken saat aksamin 8i oldu. Parti 9da baslayacak. Bari yarim saatcik uyuyayim diye odama ciktim, ama mumkun mu? Rachael muzigi test etmek icin ver yansin basiyor volumu! Tam yatagima uzanmisken basimin altindaki yastigin muzigin ritmiyle bum bum bum oynadigini farkedince yerimden kalkacak halimin kalmadigini anlayip yattigim yerden bahcedeki Rachael`e bir sms gonderdim `noolur, azcik kis sesi de uyuyayim` diye…
Yarim saat sonra alt kata sac bas darmadagin, uzerimde yirtik bir kot sortla indigimde iki tane misafiri salonda gorunce ocu gormus gibi irkildim: `Naapiyorsunuz burda yaaa????!!!` diye. Neyse ki yakin arkadaslarimdi da onlara DVDye bir cizgi film koydum, `Siz bunu izleyedurun ben de hazirlanayim bari` diye J
Ates grubu burcumun renklerie uygun saridan turuncuya, turuncudan kirmiziya uzanan renkleri giymelerini rica ettigim arkadaslarim teker teker gelmeye baslayinca esas gunun anlam ortaya cikmaya basladi… 1 saat icinde bahcedeki insan sayisi 100e ulasinca muzik de kivamina varip sabahin erken saatlerine kadar surecek olan muhtesem bir dogum gunu partisi baslamis oldu. Yani bana gore!
Benim dogumgunum, ben eglenmezsem kim eglenecek! Ki hayatimda bu kadar eglendigim bir parti daha olmus mudur???!!! Belki ama emin degilim! O kadar endiseleniyordum ki bir aksilik cikar, Dingonun ahirina doner, sarhos olup dagitan olur, kusan olur diye! Hic bir aksilik olmadi!
Sadece bir arkadasin yaninda gelen Guney Afrikali biri, parti oncesi rugby maci izlerken cok ictigi icin daha saat 10:00da kapinin onunde cimenlerde sizmis. Onun basina da Francis`i diktik, yoldan gelen gecen bi seyini calmasin, sahip ciksin diye. O kadar!
Cicekler, hediyeler, arkadaslar, muzik, dans darken saat sabah 3:30ta komsularima soz verdigim uzere muzigi kisip partiye de burada bir son vermis olduk.
Parti boyunca tum fotograflari kendim cektim. Cunku bir daha bu kadar sevdigim insani nerde bulacagim diye, tum fotograflarda olmak isitiyorum diye tum fotograflari kendim cektim. O yuzden sag kolum hic bir fotografta yok ve yine o yuzden cehreler kesik ama kahkahalar on numara!
Ps: ne kadar eglenildigine dair ben degil fotograflar konussun!
foto 1: Ben
foto 2: Kim (Kenya), Anja (Hollanda)
foto 3: Catherine -elim, kolum, herseyim-
foto 4: Kamsum Tracey (Guney Afrika)
foto 5:Delphine (Fransiz), Michael (Kongo)
foto 6:Turklerrrrr :Mithat, Azize, Nevin, Lale, Nadia (Cezayir-Belcika)
foto 7: Sarah (Kanada)
foto 8: Christopher, Claudia (Almanya)
foto 9: Eshter (Hollanda)
foto 10: Cok kalabalikkkkk: Debbie, Mark, Alex, Abigail, Keagen
foto 11: Etienne (Guney Afrika), Andie (USA)
foto 12: Aslan DJim Rachael (Ugandaaaa!!!)
foto 13: Ben (Avustralya)
Erovizyon yarismasi gibi degil mi?????












Kirisiklar sadece gulumsemelerin izidir: Mutlu Yillar Bana! @ 31-07-2009 16:08

Yarin dogum gunum. Son bir yilda ya bir turlu ogrenemedigim icin ya da ogrendigimi sandigim icin aklimdan sık sık gecenleri bir listeleyeyim dedim uzun oldu …
Bertrand Russel`dan `Hayatta baskalarinin mutsuzlugu yerine kendi mutlulugumuzu dilemeye baslarsak, 1-2 yil icinde cenneti dunyada yasayabilecegimizi` ogrendim.
`İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa, payın gerçek kişiligini gösterdigini, paydası da kendisini ne zannettiğini, payda büyüdükçe kesrin değeri küçüldügunu" (Tolstoy) animsadim.
Kimseye uçüncü bir şans, hele hele dorduncu ve besinciyi asla vermemek gerektiğini öğrendim.
Mark Twain`den ac bir kopegi alip doyurursan, seni isirmayacagini, bunun insan ve kopek arasindaki en buyuk fark oldugunu ogrendim.
Dostoyevski`nin bir insani kahkahasindan tartabilecegimi, kendisini tanimadan once kahkahasini sevdigim bir insanin buyuk olasilikla iyi bir insan oldugunu soyledigini animsadim.
Napoleon`dan dusmanlarim hata yaparken onlari rahatsiz etmemek gerektigini ogrendim.
Insanlarin aslinda bana izin verdigim kadar kotu davranabildiklerini ve bazen cok fazla izin verdigimi ogrendim / animsadim.
Ralph Waldo Emerson`dan yanlis anlasilmanin hic de kotu bi sey olmadigini, Sokrates, Hz Isa, Galileo, Newton, hepsinin zamaninda yanlis anlasilmis insanlari oldugunu ogrendim. Ama ben onlardan biri olmadigima gore yanlis anlasilirken bu buyuk insanlarin isimlerinin arkasina saklanmamam gerektigini de karar verdim.
Oscar Wilde`dan iyi bir arkadasin seni arkadan degil de onden bicaklayacagini, ama onumden bicaklayacak cesarette bir tane bile arkadas bulmanin hic kolay olmadiginda kara kildim.
Henry David Thoreau`nun `yardim almaya alisanlar gun gelir buyruk almaya da alisirlar` deyisine cok abartarak sadik kaldigimi animsadim, azcik degismeye karar verdim. Ayni kisiden hayatta ayaga kalkip bi sey yapmadan oturup yazi yazmaya kalkilmayacagini da ogrendim ama.
Baskalarinin benim hakkimda ne dusundugunun ne kadar az umurumda olduguna, ama zaten hayatta anneme aciklayamayacagim bi sey yapmadigim surece iyi bir insan olduguma karar verdim.
Martin Luther King`in insanlarin refah ve rahat icindeyken degil, tehdit ve celiskiler icindeyken nasil davrandiginin esas kisiligini gosterdigini soyledigini animsadim.
Annemin beni gormekten her zaman en fazla mutluluk duyan kisi oldugunu gecen Haziran beni gordugundeki bakislarindan anladim.
John Lennon`dan herkesin yeni bir TV seti yerine dunyada baris isteseydi, o zaman dunyada baris olacagini ogrendim.
Nietzsche`nin kendisine yalan soylenildigi icin degil, artik o kisiye guvenemeyecegi icin sinirlendigini ogrendim.
George Carlin`den muzigi duyamayanlarin dansedenlere deli dedigini ogrendim. Dansetmeye devam etmeye karar verdim!
Baskalarina degil de kendine yalan soylemenin en ciddi yalan oldugunu ogrendim. Ara sira kendime yalan soyleyip, kendimi kandirmaya calistigimi anladim.
Bernard Shaw`dan hayatin kendini bulmakla degil, kendini yaratmakla ilgili oldugunu ogrendim.
Khaled Hosseini`den bir yalanla avutulmaktansa, gercekle incinmenin daha iyi oldugunu,
Andre Gide`den olmadigin bir sey icin sevilmektense, oldugun sey icin nefret edilmenin daha iyi oldugunu,
Mark Twain`den agzini kapali tutup salak sanilmanin, konusmaya baslayip tum supheleri ortadan kaldirmaktan daha iyi oldugunu ogrendim.
Laurel Thatcher Ulrich`den edepli, hanim hanimcik kadinlarin nadiren tarihe gecebildiklerini ogrendim.
Baskalarinin yenilgilerini kendi zaferim sayamayacagimi animsadim.
Elie Wiesel`den sevgininin ziddinin nefret degil, umursamazlik oldugunu ogrendim.
Yazi yazmayi bilmeyenlere, imla hatasi yapanlara, kendini bir kalem, bir kagitla ifade edemeyenelere asla guvenilmeyecegini ogrendim.
Sabirli olmanin salak olmakla neredeyse ayni kefeye koyulabilecegine karar verdim.
Ve Mark Twain`den kirisiklarin sadece gulumsemelerin biraktigi iz oldugunu ogrendim.
Cok cok daha fazla kirisarak bir omur gecirmeniz dilegiyle Mutlu Yillar bana!
Oglakli fotograf: Karin Kallender
Oglaksiz fotograf: Nina Wessel
Balikci @ 23-07-2009 08:26
Dun aksam Lahav adinda bir arkadasimla konusuyordum.
Kendisi 30larin ilk yarisinda, sakin, gulec yuzlu, huzurlu bir genc adam.
`Lahav, seni ne zaman everecegiz?` diye saka yaptim.
`Acelesi yok, ben balikciyim.` dedi.
Anlamayinca anlatmaya basladi:
`Erkekler uce ayrilir:
1-Avcilar,
2-Les yiyiciler,
3-Balikcilar.
Avcilar, hedef belirleyip devamli taarruz halindedir.
Her hedefi olmasa da on hedeften birini avlarlar.
Les yiyiciler, avcilari takip edip onlardan arta kalanlarla veya avcilarin yaralayip olduremedikleri ile idare ederler.
Balikcilar, oltaya bir yem takip saatlerce bekleyebilirler.
Onlar icin onemli olan, keyifli olan balik degil, balik tutmanin kendisidir.
Bazen sardunya vurur yeme, bazen ton baligi,
orasi da artik kismet.`
O kadar hosuma gitti ki anlattigi...
Bir de aklima Ozer Bal`in bir siiri geldi:
`sana yukledigim anlamlari
senmissin gibi dusunme
aldanirsin
sen o anlamlarla
sadece bende varsin.
ben seviyorsam,
sen bahanesin.`
Lahav da buna benzer bi seyler soyluyor gibi geldi...
Yani `Baligin cinsi onemli degil, ben sevmeyi seviyorum` demiyor mu ikisi de?
Eskiler aliyorum, alip yildiz yapiyorum bazen @ 20-07-2009 12:55
Hic bu kadar paylasimci bir yasamim olmamisti benim.
Devamli bir eskileri alma, eskileri verme kulturu var burada yasayan ve yerli olmayan halk arasinda. Expatler (anavatanindan baska bir yerde yasayan kimse diye cevirebiliyorum bu kelimeyi) arasindaki kadar paylasimci bir hayat daha gormedim simdiye kadar. Gecici olarak gelenler giderken diger gecici olarak gelenlere herseylerini birakiyorlar ya da satiyorlar.
Mesela 3 yilligina burda kalan Nina, Misir`a yerlesirken arabasini buraya 2 yilligina gelen Gerold`a satti. Arabayi her gordugumde Nina`nin ozlemi icimi sizlatti. Ama simdi Gerold da gitti. Arabasini kim bilir kime satti ve ben arabayi gorunce bir yerlerde sizlayiverecegim. Bu kez hem Nina`yi hem de Gerold`i ozleyip...
Kasper giderken kopeklerini baska bir expate birakti. Mango ve Posho adindaki kopekler simdi baska bir expatin kopekleri. Buyuk olasilikla o baska expat, giderken kopekleri baska bir expata birakacak. Ya da daha garibi kopekleri eve birakacak. Yani bir ev bahcesindeki kopeklerle kiralanabilir. Yani kandirabilirsin `evi tutyorsan kopeklere de bakacaksin, sen gidince de eve yeni tasinan kisi bakacak onlara` diye.
Hollandali arkadasim Esther burda bir eve tasininca evi bir kediyle beraber kiraladigini anladi. Adi bu kez Kelele (Swahili dilinde soz, kelime demek, cok konustugu icin kedinin adi Kelele kaldi) olan dunyalar guzeli, gayet evcil ve bakimli olan kedi, sanki Esther`e `Sen de kimsin? Bu ev benim` der gibi davranip keyfine gore yerlesti eve. Ama simdi Esther`in de burdaki suresi dolup bu kez calismak icin Almanya`ya gidecegi icin ve Kelele`ye de baglandigi icin bu kez Kelele`ye de Almanya yolu gozuktu.
Expatler genelde konsolosluklarda veya Birlesmis Milletler`de calistiklari icin sureleri doldugunda deniz asiri tasinma masraflari karsilaniyor. O yuzden pek cogu artik ici dunyanin dort bir yanindan alinmis esyalarla dolu evlerini hani boyle pit pit patlatmayi sevdigimiz balonlu ambalaj plastiklerine sarip ya da straforlarin icine yerlestirip goturuveriyorlar. Ama bazen oyle bir an geliyor ki dunyanin etrafinda suruklene suruklene evde dunya kadar ivir zivir esya birikmis. Hadi bakalim satis zamani o zaman! Dogru duzgun bir kanepe yaptiramayacagin Kampala`da Tayland`dan, Japonya`dan alinmis ve artik yol yapasi kalmamis envia cesit esya satisi baslar.
Daha once bir arkadasinin oturdugu evde bu kez baska tanimadik, ama mutlaka tanisilacak birini gormek anilara sadik kalmayi da alip goturuyor beraberinde. Justin`in evinde cocuklari ile oynadigim balkonunda artik Tracey, esi, kizlarive kedileri ile oturuyorum artik. Tony`nin evine de ben yerlesecegim buyuk olasilikla. Benim evime Betty tasinacak o zaman. Charlie artik Nari ile degil, Sybelle ile oturuyor. Nari`nin evine de eskiden Nina ile oturan Helen yerlesti. Sarah da artik Nari ve Charlie ile degil, benimle oturuyor. Yani her ev benim ya da hic biri benim degil. Ya da her evde yakin bir arkadasim var. Yakin arkadasim o evden tasininca da yakin bir arkadasim olacak o evde, cunku diger expatle de zaten yakin arkadas olmusumdur gide gele bu arada.
Kiyafet de oyle hic sorun degil. Siobhan giderken eteklerini Antonella`ya birakti, Patricia kemerlerini ve pantolonlarini bana. Nina ayakkabi ve eteklerini bana birakti, televizyonunu Jane`e. Valizlerde kilo limiti oldugu icin boyle seyler o kadar dogal ki…
Ev, araba, elbise, ayakkabi bir derece….
Asklarini birakanlar da var.
Her sey ikinci el…
Sevgiler de, iliskiler de.
Jenny onceden Jason ile beraberdi. Ayrildilar. Linda Jason ile beraber olmaya basladi. Jenny de Peter`a sirilsiklam asik simdi. Bir ara aralari o kadar iyi degildi, ayrilir gibi oldular, Sarah Peter`a asik oldu azcik. Ama Peter Jenny`ye geri dondu. Sarah bu askin arasina giren kucucuk bir parazit olarak kaldi. Cesur ve Zengin`i bir yil izlemezsen yani kisileri `recycle` edip edip kullanmak zorunda kaldiklari icin garip diyaloglar olusur ya… Ornek:
-Ay anne, bu cocuk bu kizin kardesiydi hani, opusuyorlaaarrrrr…
-Yok kizim. Aslinda kardes degillermis. Annesi aslinda amcasinin oglunun isim babasindan hamile kalmis o aralar.
-E bu kadin su adamla beraberdi hani… Adama obur kadinin cocugu baba diyor????
- Megersem obur kadinla adam cok kisa bir sure bribirlerinden hoslanmislar, o arada cocuk oluvermis.
-E anne ne kadar dogalmis gibi anlatiyorsun. Ben birisinden kisa bir sure ama cocuk yapacak kadar hoslansam da boyle mi anlatcan?
-Film icabi kizim bu…
-Yaaa sen oyle san!
-Ne yani? Sue Ellen gercek mi?
-Belki dunyanin baska bir yerinin gercekleri boyle. Bizde degil diye yani…
- Deme kizim! Gercekten mi????
Henuz ev devralmadim, ama ufukta oyle bir plan var.
Ev esyasinda ufak tefek devirler oldu.
En cok kitap ve baharat (Nina`dan almistim hani) devraldim
Kedi kopek devri olmadi, olmasin da. Ufaciktan beri evlat gibi baktigim Lokum, Sutlac, Moshi ve Seven`i birakmam gerekecek sartlardan Allah korusun beni.
Gonul islerinde de `geridonusum` islerine bulasmamak icin cok cok dikkatli olmak lazim.
Basindan sonuna kadar arkadasinin neler hissedip karninda kelebeklerle dolastigi anlari paylastiktan sonra gidip de arkadasin ulkeyi terkedince ayni kisiye bi seyler hissetmek ters geliyor yarimizin gul yanagini paylasmayi biz de sevmedigimiz icin galiba…
`yarin yanagindan gayri
her şeyde her yerde
hep beraber hep beraber` diyen filozoflarin, sairlerin cocugu, okuyucusu oldugumuz icin her turlu geridonusume evet, ama yarin gul yanagi haric…
Deltaya ulastik @ 08-07-2009 14:32

Okavango Deltasina gitmek uzere ulastigimiz koyun rengi hani daha once Namibya`daki gordugum fillerinki gibi gri. Boyanmamis duvar gibi, yeni dokulmus cimento gibi, eski Sovyetler Birligi ulkelerindeki lojmanlar gibi gri… Ve kum. Sanki kumsaldayiz.
Bizim geldigimizi goren koyun cocuklari yanimiza toplandilar ve uzayli seyreder gibi bize bakmaya basladilar. Arkada iki-uc cocugun top oyanidigini gorunce iki dakika oynayivereyim su cocuklarla dedim. Oynamaya basladik. O sirada Wilfred – hani Fransiz olan arkadas- gelip topu benden celip
cocuklarla kendisi oynamaya basladi. Hoslanmadim ama aldirmadim da tavrina.
Bir sure sonra yine cocuklari siraya sokup bizim stoklardan aldigi bir paket ekmegi dilim dilim cocuklara paylastirmaya basladi. `We are the worldddd, we are the childreennnnn` sahnelerini kendi capinda cevirmek icin Afrika`ya gelmis sanki. Daha once bu konuda yazdigim icin yazacak bi seyim yok ama sinirlerimin tepeme ciktigini tahmin edebilirsiniz.
Wilfred`le supermarket otoparkindaki kadina kufrettiginden bu yana fazla konusmamaya calisiyorum. Cunku iletisimi kolay olmayan ve nerde ne zaman patlayip ne soyleyecegi, sagi solu da belli olmayan bi insan imajini hemencecik kafama kazidigi icin, enerjisini sevmedigim icin, dinlemek degil ama hep konusmak istedigi icin, ogrenmekicin degil ogretmek icin konustugu icin

kendisi ile iletisime gecmemeyi tercih edip diyaloglarimi minimumda tuttum.
Hay dilim tutulsaydi da `Bunu yapacagina kesin koyun buralarda bir dayanisma dernegi vs vardir, oraya yardim etsen ya. Hani bu kadar terbiyeli, utangac cocuklari turist yolu bekleyen dilencilere cevirmemek icin hani` demeseydim. Der demez pisman oldum. `Sen anlamazsin` gibisinden bi sey mirildandi. Ucuz atlattim ve karar kesinlesti. `Selam, naaber, aman ne guzel gun, ay ne guzel aksam, filler de pek buyukmus vs` haricinde ben bu adamla bi sey konusmam.
Kendi kiz arkadasi bile konusmuyor cocukla, bana mi kalmis anlasmak! Pes ediyorum!
Az sonra bir pikap geldi, arkasina cok pratik bir sekilde koltuklar yerlestirildi ve kumlarin uzerinde kayarak deltaya dogru ilerlemeye basladik. Baslar baslamaz filler yolumuzu kesmeye basladi. Yukumuz agir oldugu icin hizli hareket edemeyince bazilarimiz yuruyerek gitmek zorunda kaldik.
Colden her tarafin suyla kapli oldugu deltaya girmek –hele hele gunlerimi collerde gecirdikten sonra- cok ferahlatici l bir histi. Kamp yerimiz ise suyun kenarinda ayri bir cennet kosesi. Esyalari indirip cadirlari kurmaya giristik.
Aksam yemegi yine bir ziyafet ve o masa etrafindaki sohbetimiz cok guzeldi. Bu arada ben Afrika`da yasadigim icin Wilfred devamli bana bi sey sorup sonra ben nezaketle yanitlamaya daha baslarken `Hayir oyle degil ` deyip kendi bildiklerini siralamaya basliyordu. Bir sure sonra
dayanamayip `Wilfred, sen niye devamli bana soru soruyorsun? Belli ki ben hic bi sey bilimiyorum ama sen biliyorsun. Dogrudan anlatsan daha kolay olmaz mi?` deyip guldum. Hani `Benimle ugrasma, al sazi eline, ne biliyorsan soyle` nin kibarcasi idi. Ama susmuyor, ha bre `Kenya`da soyle oldu. Niye? Uganda`da bu boyle? Niye?` gidisinden sorularinin ardi arkasi gelmiyor. Cok ender olsa icimden susmak gelmis, rahat birakmiyor.
Dolunaya denk geldik deltada. Ve suyun kenarindaki koltuklara serilip
suyu, ayi, sudaki renklerin oynasmasini izleyerek cok guzel bir gece gecirdik.
Bu arada kamp yerinin sahibi gelip `Aranizda Turk var mi?` dedi. `Hay Allah, yine ne oldu?` diyerek `Benim` dedim. Kamp sahibi `Ben daha once hic Turk gormedim ve sen vize alasin diye Botswana Hukumetine yazi yazmak zorunda kaldik. Neden ki?` dedi. Guldum, `Biz Turkler her gittigimiz yerde uzerimizdeki bombalari patlatip halki terorize ettigimiz icin olsa gerek!` dedim, hepimiz gulustuk. `Hic de canli bombaya benzemiyorsun ama` dedi.
Sonra kamp sahibi `Ben erken uyuyacagim, o yuzden bari siz kendiniz isletin bu aksam. Herkes adini bu deftere yazip ne ictigini de yazarsa yarin hesabi cikartirim.` deyip cadirina cekildi. Barin adina o zaman dikkat ettim: Honesty Bar (yani Durustluk Bari) Cok hosumuza gitti misafirlerine bu kadar guvenmesi. Tuvaletin cadirlara yakin olmasina guvenip ben de 2 tane bira ictim.
Gece yarisi uyanip tuvaletlere dogru elimde fenerle giderken calilarin arasindan kuvvetli nefes sesleri geldi. Bir hayvan soluk soluga gibi nefes alip veriyor. Dolunayda her yer aydinlik ama agaclarin altinda ve yogun bir bitki ortusu icinde bulundugumuz icin yine de herseyi goremiyordum. Aniden gelen bu homurtu sesiyle korkup kucuk bir ciglik atinca elince feneriyle kamp yerinin guvenlik gorevlisi gelip bana eslik etti.

Sanirim bu tatil boyunca yeterince su icemedigim icin tum uykum, her seyim alt ust oldu. Gunduz devamli colde, savanda gezdigimiz icin, gece de vahsi hayatin ortasinda oldugumuz icin bi sey icmeye cesaret edemeyip yeterince su icemiyorum. Benim kadar cok su icen birisinin birdenbire suyu kesmek zorunda kalmasinin bu kadar rahatsiz edici oldugunuz bilmezdim. Gece yarilari susuzluktan uyanip su icememek bambaska yeni huylar edinmeme neden oldu: Dua etmek… Ya da olmayacak seylerin hayalini kurmak diye de yorumlayabiliriz bu dualari… Dilimin damagima yapismasi haricinde cadirimin icine giren dolunayin aydinliginda dua etmek veya hayal kurmak cok keyifliydi. Bazilarinin da geziden sonra gerceklestigini dusunursek, daha cok dua etmek veya
hayal kurmak gerek sanirim hayatta!
Simyaci`da dedigi gibi `Ve sen bir sey istedigimiz zaman, evren onu gerceklestirmek icin sana yardimci olur*`
*when you want something, all the universe conspires in helping you to achieve it.
foto 1: Delta`da gunes batimi
foto 2: Pikapimizla kamp yerine dogru yola cikarken
foto 3: Wilfred cocuklarla top oynamaya calisirken
Okavango Deltasina Dogru @ 07-07-2009 14:41

Botswana`daki ilk kamp yerimizde cadirlarin kurulmasi, Avurtralyali kizkardesler icin cok buyuk bir asamaydi. O kadar hevesliydiler ki ve bir o kadar da ozenli! Bayildim hallerine. Bir de uzerlerine toz bulasmasin diye titiz halleri cok sevimliydi. Rachel, hemsire. Bildiginiz uzere Ozon tabakasinin en asinmis yeri Avustralya`nin uzerinde oldugu icin orada gunes tu kaka, cisssss!!! Rachel herhalde hayatini 50 koruma faktorlu kremlerle gecirdigi icin yogurt kadar beyaz. Agirbasli, hanim hanimcik, temiz temiz etekler giyip, devamli tirnaklarinin icine dolan tozu topragi temizleyen, son derece kibar bir abla. Ruth, daha yanik tenli, daha sportif, biraz daha heyecanli, ama ayni derecede kibar, kucuk ve yaramaz kardes rolunde. Ikisinin heyecanli hallerini izlemek buyuk keyif. Ara sira sicaktan, tozdan, pislikten keyifleri kacip suratlar asilsa dag oz goze geldigimiz an aydinlanan yuzleridnen aslinda keyiflerinin yerinde oldugunu anlayiveriyoruz.
Sabah, yola cikmadan once kaldigimiz kamp yerinin ofisinde durduk. Ben, aksam Bushman dansini izleyenlerin paralarini odemelerini rica etti. Kimse yerinden kipirdamadi. Ben zaten dogrudan kendilerine verdigimi soyledim, Rehberimiz Ben de `problem yok o zaman.` dedi. Aslinda bizim grubun tamami dans

gosterisine geldi ama pek sarmadigi ve yorgun olduklari icin sonuna kadar kalmadilar. Ama bir dusunun: Sinemaya gidiyorsunuz, sarmadi deyip cikmaya kalksaniz kimse size paranizi geri verir mi? Kamp yonetiminin de umurunda olmadigi icin kim izliyor, kim oduyor kontrol eden olmadi. Oysa ki 1000lerce dolari bu gezi icin buyuk safari firmalarina sayip o kadar yolu gelip yerli halka bu kadar dogrudan bir el uzatmadan gitmek bence cok buyuk haksizlik.
Bugunku yolumuz artik dunyada en cok gormek istedigim yerlerden biri olan Okavango Deltasina dogru. Yine icim icime sigmiyor.
Hayvanciliga cok dayali bir ekonomisi olan Botswana`da bir problem Sap hastaligi. Hani toynakli hayvanlarda agizlarinda ve toynaklarinda su toplamis kabarciklarla ortaya ciktigi icin Ingilizcesi Agiz-Ayak hastaligi (Foot to Mouth Disease). Botswana`ya girdigimiz andan itibaren devlete bagli saglik gorevlilerinin yol kenarlarinda kurdugu kontrol noktalarinda devamli durdurulup aracimiz, ici dezenfektan suyla dolu kucuk bir havuzdan gecip aracin lastikleri araciligi ile bulasabilen viruslerin olmesi saglandi. Biz ise tum ayakkabilirimizi ellerimize alip yine dezenfektan bir siviyla islatilmis paspaslarda ayakkabilarimizi silerek yola devam ettik. Henuz Botswana`da ikinci gunumuz ama sanirim 5 kez bu noktalardan gectik. Daha ne kadar paspaslar uzerinde ayakkabilarimiz temizlemek icin twist yapacagiz bilemiyorum.
Okavango Deltasi hakkinda bilgilenelim: Dunyanin en buyuk kara ile cevrili deltasi burasi. Kalahari colu ile cevrili ama. Ne tezat! Bir yanda dunyanin en acimasiz colu ile cehennem, ortasinda dunyanin en buyuk deltasi ile cennet. Ustelik akip gidebilecegi hic bir deniz, okyanus olmadan, colun icinde sularini kuma gomen bir delta.
Delta dediysek oyle tum yil sakir sakir sularin aktigi sanilmasin. Mevsimsel yagmurlarla bir anda amazonlari andiran bir goruntuye sahip oluverse de kurak mevsimi de var. Oncelikle deltanin dinamiklerini anlamak icin taaaa 1250 km yukarisina, Angola`ya bakmak lazim. Angola, Botswana`dan uc kat fazla yagmur alan bir ulke. Aliyor almasina da aldigi gibi sulari Botswana`daki deltaya sel olarak gonderiyor her yil. Sel bizim anladigimiz gibi olduren, surukleyen, sefil eden sellerden degil ama. Hayat veren, doguran, besleyen, yeserten, beklenen bir sel.
Ocak`ta Angola`da baslayan yagmurlarin Botswana`ya ulasmasi Haziran-Agustos aylarini buluyor. Ve delta kurak mevsimdeki yuzolcumunun uc katina cikip kilometrelerce otedeki hayvanlari kendine cekip bir andan Afrika`nin dogal yasaminin en yogun oldugu bir cennet bahcesine donusturuyor Botswana`yi. Delta o kadar duz ki en uc noktalari arasindaki yukseklik farki en fazla 2 metre olunca yayildigi alan ve toplanabilen hayvan yogunlugunu tahmin etmek dudak ucuklatici rakamlara ulasiyor.
Bu duzlugun bir de bedeli var tabii ki… Egim olsa, nehir yatagi olsa, belki akip gidecek, daha fazla yol alacak ve pek cok ulkeye ulasacak ama engebe, egim ve yukseklik fark olmayinca her yil bu deltaya ulasan 90 milyon litre suyun yaklasik yarisi Kalahari colune yenilip kumlarin altinda yok oluyor. Kumlarin derinliginin 200 metreye ulastigi dusunulurse, sadece kuyu suyu olarak ulasilabilecek bu yogun su birikintisi hayvanlarin ulasamayacagi bir sekilde yok olup gidiyor.
Tabiat anneye bosuna Anne demiyoruz tabii ki. Suyun tamaminin kumlarin dibinde yok olmasi tabiat annemizin anneligine yakismadigi icin suyun atmosfere en narin yolda donmesi su sekilde oluyor: Kuma gomulen sularin %60i suyu ceken bitkilerin terlemesi ile tekrar kum ustune cikip geri donusumune devam ediyor.
Deltada ufak tefek ada olusumlarini da anlayalim: Kumdaki mineraller, tuzlar suyla beraber gelip deltanin egimsiz duzlugunde duraganlastiginda agaclar suyu emmeye basliyorlar ve kendi etraflarinda bir tuz halkasi olusturuyorlar. Kokler tuzu cekmedigi icin git gide yogunlasan tuz tabakasi yukselip kucuk adaciklar olusturuyor. Adanin ortasi tuz acisindan cok yogun oldugu icin ya kel ya da tuza dayanikli Palmiye agaci yetisebiliyor. Adanin kenarlari henuz tuz acisindan daha zayif oldugu icin oralarda agac, bitki yetisince ortaya merkezi kel garip bir ada gorunumu cikiyor.
Sellerden sonra buyuklugu Suriye boyutlarina gelen Okavnago havzasi, kurak mevsimde 200,000 memelinin yan yana yasamasi gereken kucukluge geldiginde avcilarin ev heyecanli av goruntulerine sahne oluyormus. Ben gormedim, gormek de istemedim. Aslan, leopar, fil, her turlu antilop, timsah, buffalo, vahsi kopek burada bulundugu icin suyun azalmasiyla `tavsan kac, tazi tut` sahnelerini tahmin etmek zor degil. Ama dedim ya, gormedim, gormek de istemedim.
Okavango deltasinda kalacagimiz yere gitmek uzere yola ciktiktan bir sure sonra bir koyde durduk. Deltanin zemini o kadar kumlu ki bizi delat kenarindaki kalacagimiz yere baska bir arac goturecekmis, onu beklemeye basladik.
Foto 1-2: Sap hastaligi icin arac ve ayakkabilar dezenfekte olurken
Foto 3: Koyde deltaya gitmek icin diger araci beklerken
Arkasi belki yarin J
There is a dream dreaming us! @ 30-06-2009 13:20

Ahcimiz Job ve rehberimiz Ben, biz kamp atesimizin kenarinda oturup ufaktan sohbet ederken yine birbirinden guzel yemeklerle masamizi donativerdiler. Kamp yerine nereden cikiverip geliverdikleri anlasilmayan, araclarinda Brezilya bayragi bulunan ve devamli kocca bir kamera ile cekim yapan bir grup geldi. Ortalik bayagi kalabaliklasti.
Bushmen dans vakti geldiginde kamp yerinin meydanina gidip onlerde kendime bir yer ayarlayip beklemeye basladim.
Bushmen, San kabilesinin Avrupalilar tarafindan verilmis ismi. Renkleri hic de oyle benim Dogu Afrika`da alisik oldugum gibi koyu degil. Hatta sari-turuncu arasi bir tonda ciltlerinin rengi. Cok garip bir ton.
Aslinda San kabilesini hepimiz taniyoruz `Tanrilar Cildirmis Olmali` filminden. Hele N!xau, zamaninda hepimizi kahkahalara bogmus bir Bushman. Hem de Namibya`nin en meshur aktoru aslinda. Bu filmde rol almadan once sadece 3 beyaz adam goren N!xau`nun aslinda filmde cok da fazla rol yapmaya gereksinim duymamistir. Paranin da ne demek oldugunu henuz bilmeyen bu meshur Bushman, ilk filminden sadece bir kac yuz dolar kazanmis, onunla da ne yapacagini bilemedigi icin hic para almasa daha iyi olurmus belki. Ama filmin 2.si cekilecekken birileri O`na akil vermis olsa gerek, daha fazla para kazanmis.

Ama yine de para O`nun icin cok yeni bir kavram oldugu icin elektrigi ve suyu olan tugladan bir ev yaptirmis, paranin kalaninin nereye gittigi yine buyuk bir bilinmez. Film kariyeri sona erdiginde tekrar evine, kabilesine donen N!xau, tarim ve ciftcilikle ugrasip 20den daha fazla sayamadigi icin (el ve ayak parmaklarinin sayisi olsa gerek) en fazla 20 sigirdan olusan bir de suru edinmis. 58 yasinda keklik avlarken de vefat etmis.
Tanrilar Cildirmis Olmali I ve II`de hep sefkatli, hep sakin, guldugu zaman yok olan cekik gozleri ile beni cok cok gulduren N!xau`nun hayali ile dans gosterisi alanina gittim. Gercekten de hepsi biribirine benzer Bushmanlarin –ilk kez Tayvan`a, Tayland`a ya da Tanzanya`ya gittigimdekine benzer bir hisle- dansa hazirlanmalarini izlemeye basladim.
Erkeklerin uzerinde bellerine bagladiklari bir kucuk kumas, kadinlarin ise daha edepli bir kac kumas parcasini da eklemeleri ile olusmus elbise gibi kiyafetleri vardi. Yaktiklari atesin etrafinda hani o dillerini damaklarina yapistirp da cekiverdikleri seslerin bolca duyuldugu dilleri ile miril miril konusup duruyorlardi. Bir tanesi artik hazir olduklarinda ortaya cikip hangi dansi yapacaklarini ve bu danslarinda hangi hayvani temsil edeceklerini anlatti. Zebra olacaklarmis. Bir ciglik, bir homurtu, bir garip ugultu ile ayaklarini yerde suruyerek ve kucuk adimlarla atesin etrafinda donmeye basladilar. Ben zebra ile benzerliklerini anlamadim. Sonra yine Ingilizcesi olan ayni kisi cikip simdi devekusu olacaklarini soyledi. Ayni yuruyus, ayni ritm ile yine atesin etrafinda dolandilar. Sonra oriks, sonra fil, ama ben hic bir fark goremiyorum. Fil dansi yaparken cok yasli gorunen bir kadin, Ingilizcesi olan Bushman`i yanina cagirip kulagina bi seyler fisildadi, Bushman dansi yarida kesti. `Ozur dileriz, bu fil degil zurafa dansiydi.` dedi. Ben gostermeden gulmeye basladim. Onlar icin ne kadar onemli bir detay olsa gerek dansi kestiklerine gore ve o kadar ince detaylari biliyor olsalar gerek ama ben hic bi sey anlamadim, hic bir fark gormedim.
Bu arada ilgisini kaybeden kalabalik yavas yavas cadirlarina cekilmeye basladi. Kalan bir elin parmaklarini gecmeyen izleyici ile ben –uykudan gozlerim kapansa da, esnemekten gozlerimden yaslar aksa da- izlemeye sonuna kadar devam ettim. Sonunda cebimden 20 dolar para cikarip ates basinda dinlenen Bushman`a verdim. `Cok tesekkur ederim, cok guzeldi` dedim. Paraya bakti, bana bakti, `Bana mi veriyorsun bunu?` dedi. `Hayir, hepiniz icin.` dedim. Para veren tek kisi ben oldugum icin hem ben hem de onlar saskin. Iyi mi yaptim, kotu mu yaptim, daha fazla

dusunmeden uyumaya gittim.
Su an dunyada 90,000 adet kaldiklari tahmin edilen San Kabilesi, Botswana, Namibya ve Guney Afrika Cumhuriyeti arasinda kalan Kalahari Colunun ilk yerlilerinden. Ve aslinda Onlardan baska da kim Kalahari Colunda hayatta kalabilir bilinmez. 1950lerden itibaren yasadiklari alanlarin dogal parka donusturulmesi ve elmas madeni cikarmak icin yerlesim alani haline getirilmesi ile colden atilmis ve yerlesik bir hayata zorlanmislar. Birkac aileden olusan topluluklar halinde yasayip hic bir sekilde de liderleri olmadiklari icin haklarini savunamamislar. O kadar uzun suredir yeryuzunde bulunup Kalahari`nin esas sahibi olan bu kabile hakkinda yapilan arastirmalarda ortaya cikan gercek cok ilginc: genetik yapilarinda, 113 topluluk icinde atalarimiz ilan edilen 14 kabileden bir tanesi de San kabilesi. Ama gel gor ki Botswana hukumeti atalarimizdan sayilan bu kabileyi yurtlarindan atip baska alanlara yerlestirmeye baslamis. 2006`da Bushmanler, actiklari dava neticesinde Kalahari colune tekrar yerlesme hakkina sahip olmuslar. 1000 Bushmen yavas yavas cole donmeye baslamis ama devletin yasa disi sinirlamalari neticesinde bu sayi cok yavas artiyormus. Birlesmis Milletler Insan Haklari Konseyi Botswana hukumetini kazandiklari dava neticesinde cole donmeye calisan Bushmanleri engelledigi icin hukumeti elestiren bir bildiri yayinlamis.
Gecmisleri ile beraber gelecekleri de yok edilen bu kabile ile beraber bilgelikleri de yok olacak.
Bilgi satin aliniyor da bilgelik atadan, dededen gelen, bir egitimle ediniliyor sadece bana sorarsaniz. En iyi okullara gondermeyi becerebilecegimiz cocuklarimiza bilgeligi sadece evde, ailede – yani kendi kabilemizde- ogretebiliriz gibi geliyor.
Farkliliklarindan bazilarina deginirsek, colde hayatta kalma becerileri bunlarin en basinda geliyor. Bir belgeselde izlemistim, Yakaladiklari maymuna tuz veriyorlar. Maymun tuzu cok sevdigi icin tuzu bir guzel mideye indiriyor. Fakat cok susadigi icin eziyet cekmeye baslayinca

Bushman, maymunu serbest birakiyor. Maymunun su bulma kabiliyeti Bushman`dan daha gelismis oldugu icin Bushman maymunu takip edip nereden su ictigini buluyor ve kurakligin en can alici oldugu mevsimde maymunla o suyu paylasiyor. Ya da bize bir kuru dal gibi gorunen bitkinin aslinda kokunun bir su haznesi oldugunu biliyor. Ya da San kavunu denen meyve ile uzun sure susuzlugunu giderebiliyor.
Yag acisindan zayif olan diyetleri neticesinde kizlar gec ergenlige ulastigi icin erken yasta gebelik olusmuyor. Annelerin fazla sutu olmadigi ve gocebe usulu bir hayat yasadiklari icin cok fazla cocuga ayni anda bakamayacaklarindan cok kalabalik degil aileler. Cocuklar ozenle, nazik ve anlayisli bir ortamda buyuyup anne babalari gibi nazik insanlar olmayi ogreniyorlar.
Ticaret diye bir sey yok. Hediye verme var bu kabilede. Yani sen bana bunu ver ki ben de sana sunu vereyim degil ara sira komsusunda olmayan ve kendinde bulunan gereksinimleri paylasarak yasiyorlar. Paranin gecmedigi bu kabile bir Coca Cola sisesi ile tanisinca ne hale gelmislerdi, kocca bir supermarket girseler, olacaklari ben hayal edemiyorum.
Yerlesik duzene gectiklerinde col avci-toplayicisi olmalari nedeniyle bedenlerinde ve ruhlarindaki farkliliklar da birer birer yok olurken belki hukumet yetkilileri de daha huzurlu

uyku uyuyacaklar `dunyanin bir rengini daha yok etmeyi, ticaret icin satmayi basardik.` diye.
Bir radyo kanalinda Bushman muzigi kayiti dinletilmis. Programin konugu Bushman`a sozlerin anlami soruldugunda verdigi yanit cok ilginc: `Onlar sarki sozu degil, anlamlari yok. Kelimelerin olmadigi bir zamandan beri soylenegeldigi icin bu sarkinin kelimeleri yok ama miriltilari, homurtulari var. Onlarin ne tur bir duygu icerdigini soyleyebilirim ama`
Avciliktaki ve iz surmedeki kabiliyetleri ile efsane olan bu kabile, artik sadece otomobil lastik izlerini takip edecek cok yakin gelecekte. Bir toynak izinden o hayvan ile ilgili ne kadar farkli ve sasirtici bilgiler edinmeyi bilen bu kabile, artik siradan insanlarin arasinda bogulmaya, yok olmaya ve unutmaya mahkum.
Gercekligin nerede baslayip hayalin nerde bittigi konusunda inanclari ise soyle: `Bizim ruyalarimizdakiler de bizleri ruyalarinda goruyorlardir*`
*There is a dream dreaming us
Foto 1 - 2 : Tanrilar Cildirmis Olmali - N!hau
Foto 3: Ates basinda dans hazirliklari yapilirken
Foto 4: Hangi hayvanin dansi oldugunu anlamadigim danslarindan biri
Foto 5: Bebegini emziren bir anne (bebegin agzindaki annenin memesi!)
Trans-Kalahari Otoyolu @ 25-06-2009 13:01

10 Ekim 2008`de baslayan Botswana ve Zambiya gezisi kadrosu soyle:
1- Gordugu herseyin fotografini cekmeye calisan, cok yasli, cok paylasimci, onceden (1970lerde) Kenya`da 3 yil yasamis, Loius adinda Hollandali bir kadin,
2- 50li yaslarda Hollandali sessiz sakin bir cift,
3- 2 Avustralyali kizkardes, Ruth ve Rachel,
4- Orta yaslarda, Isvicreli Evelyn adinda bir kadin,
5- Evelyn`in daha genc duran Fransiz erkek arkadasi Willfred
Rehberimiz bu kez Ben ve ahcimiz ise Job adinda cok sevimli iki Namibyali.
Daha once Namibya`da iki ayri grupla gezip bi suru insanla tanisip kaynastigim icin bu gezide azcik icime kapanayim dedim. Malum, 10 gundur yeni yeni insanlarla tanisinca azcik kafam doldu. Huylusu, huysuzu (ki azinliktaydi ve sadece Helen`di aslinda huysuz ve kil kelimesinin icini dolduran tek kisi) Ama Louis tatli dilliligiyle, hele de ben Afrika`da yasadigim, kaldigi, gittigi yerleri gordugum icin yan yana ama ayri siralarda koltuklarda otursak da, uyusam da dayanamayip ikide birde durtup `Mel, ben Kenya`dayken…` diye baslayan sonu gelmez (gelmezse gelmesin, o kadar tatli bir kadin ki!) anilarini anlatip gozleri isildayarak anin heyecanini hem bana hem kendisine tekrar tekrar yasatti.
Ruth ve Rachel`in bu gezideki rolleri, Namibya gezisindeki Alman seker hemsirelerin rolu ile ayni: Ilk kez Afrika`ya gelmisler ve hresey o kadar heyecanlandirip o kadar sasirtiyor ki onlari yerlerinde olmak isterdim.
Hollandali cifti cozmek o kadar kolay degil. Zaten cok fazla cozulecek bi sey de yok gibi: Gorundukleri gibi sakin, huzurlu, edepli bir cift.
Gezinin en enigmatik kisisi Fransiz Willfred… Ilk durdugumuz supermarkette bi suru bira alip sogutucuya doldurdu. Sonra da supermarketin otoparkindaki cocuklara Evelyn`in kendisi icin satin aldigi cikolatalari dagitmaya baslayinca bizim aracin onunde hafiften bir kuyruk olustu. Ben `Yapma ne olur? Cocuklari okula gitmek yerine bu marketin otoparkinda turist bekleyip dilencilik yapmaya tesvik ediyorsun` dememek icin dudagimi isirirken beyaz bir kadin hisimla bizim araca dogru gelip Wilfred`e cikismaya basladi. Kadinin sozunun ozu benim aklimdan gecenlerle ayniydi: `Iyilik yaptigini dusunuyorsun 2-3 tane fotograf cekmek adina ama kasabamizin cocuklarini dilencilige alistiriyorsun.` Wilfred ise kadinin demek istediklerini anlamaya calisacagina `Xtir git! Sana ne benim ne yaptigim?` diye kadina cikisti. Ben de korktum bu is butun gezi boyle mi devam edecek diye.
Dostoyevski demis ki: `Bir kisi, kahkahasindan taninabilir ve bir kisiyi henuz tanimadan kahkahasini severseniz, iyi bir insan oldugunu soyleyebilirsiniz.` Sevmedim! Wilfred`in kahkahasini sevmedim! Once kesik kesik disari saldigi tikanmis bir bogazdan gelen hiriltiyi sonra daha yuksek tondan bir hiriltiyla icine yine kesik kesik cektiginden midir nedir kahkahasini da

kendisini de sevmedim. Ileriye dogru uzattigi boynunu da ayni kesiklikle salladigi icin de olabilir. Ya da ara sira suratina yapistirmaya calistigi ama siyrilip geri dusen gulumseyisinden de olabilir. Kiziyorum kendime boyle pesin fikirli oldugum zamanlar ama zorla degil ya??? Sevmedim!
O gun dogru duzgun baska bir aracla karsilasmadan Trans-Kalahari yolunda 600 km yol yaptik. Kah elimdeki kitabi okumaya calisarak, kah Louis`in hikayelerini dinleyerek Botswana`ya gectik.
Ghanzi kasabasindaki kamp yerimize ulastik ve hemen cadirlarimizi kurduk. Kamp yerinin banya-tuvaletine gittigimde sabun degil ama prezervatif bulunmasi AIDSin ne kadar yaygin oldugunun bir gostergesi gibi geldi bana.
Kampin arkasinda Kalahari coluna dogru acilan bolgesinde bir yuruyus yapayim dedim. Malum tum gun yolda gecti. Hayvanlarin gelip icmesi icin bir kucuk havuz yapilmis. Havuza gelen ve giden hayvanlarin ayak izleri beni azcik korkuttu ama cogu toynak seklinde olunca rahatladim. Sonra da dedim ki kendi kendime :`E Meltem simdi de iz surucu mu oldun basima?` Fazla oyalanmadan kamp yerine dondum.
Aksam Bushmen dans gosterisi olacakmis. Onu izlemeye karar verdim. Gercek Bushman neymis bir goreyim bakalim!
Foto 1: Sagdan sola Louis, Rachel, Ruth, Wilfred, Evelyn, Marian ve Ben. Fotografi Marian`in kendisi ile ayni isimdeki esi cektigi icin O`nunla sonra tanisacagiz.
Foto 2: Trans-Kalahari otoyolunda mola yaptigimiz yerde ogle yemegimizi hazirlarken.
Dinlenmek istiyorum... @ 29-05-2009 10:14

Dinlenmek istiyorum...
Su maymun gibi -yesil bir ormanda bir dalda sanki en ergonomiginden ikiz bir yatakta yatmis gibi huzurlu ve rahat- dinlenmek istiyorum...
Isler yogun, yoruldum biraz...
Isleyen demir isildar, pek bi isildadim bu aralar...
Azcik dinlenmek istiyorum...
Foto: Tanzanya Manyara Golu Dogal Parkinda uykucu bir babun
Botswana Gezimize Baslayalim @ 21-05-2009 08:29

Madem Botswana`ya dogru yola cikiyoruz, azcik bilgilenelim bu ulke hakkinda.
Botswana Cumhuriyeti, Batswana`larin yasadigi (milliyet veya kabile ayrimi yapilmaksizin ulke vatandaslarinin tamami bu sekilde aniliyor ki bu, kabile kulturunun hakim olup milliyetin onemsizlestigi Afrika icin cok onemli bir ifade.) eski adiyla Bechuanaland olan ulkenin 1966daki bagizsizligindan sonra aldigi isim.
Simdi tekerleme tadinda bilgiler vereyim: Botswana Cunhuriyetinin resmi dili Setswana ve Ingilizce. Tswana kabilesinin agirlikli oldugu ulkede `Bo` oneki ulke demek: Botswana. `Se` dil: yani Setswana konusuluyor. `Mo` tekil sahis, yani Motswana bir Botswanali demek. `Ba` ise cogul, yani Batswana, Botswanalilar demek. Hepsini bir cumle icinde kullanmaya kalkarsak, cunlu soyle: Botswana Cumhuriyetinde Tswana kabilesinden olan Batswana Setswana konusur! Semsi Pasa Pasajinda buzus buzus buzusesiceler, baska kelime bulamamislar mi???? Kafam karisti!
Botswana, Afrika`nin en modern ve az rusvet yenilen ulkesi. Tabii ki modernlik konusundan Guney Afrika Cumhuriyetini Avrupadaki pek cok ulkenin bile gecmesi zor ama o ulkenin tarihi bambaska bir yazinin / gezinin konusu olur. Onu gecelim simdilik.
Kisi basi milli gelir seviyesi Turkiye ve Meksika kadar. Gelismislik seviyesi de Turkiye kadar diye bir kistas okudum Wikipedia`da ama kendi gozumle kanitini goremedim. 1966dan 1999a kadar her yil ortalama %9 buyuyen bir ekonomi ile Afrika`nin en yuksek kredi reytingine sahip ulkesi. Tabii ki bunda en buyuk pay, elmas ticareti. Diger elmas ticareti yapan ulkelerden farki ise Debswana`nin –Botswana`da elmas ticareti yapan en buyuk firma- %50sinin devlete ait olmasi. Yani gelismis ulkeler ulkeye girip altini ustunu kazip ulkeyi elmaslarindan siyirip sogana cevirecegine devlet, sirketin %50sini elinde tutup kendi halkina da bu isi ogretmis, kalifiye personel yetismis, ulkenin gelirlerinin de %50si de bu sayede garantilenmis. Bunun yanina uranium, bakir, altin ne arasaniz var. Ama devletin akilli girisimleri sayesinde bu kaynaklar da halk icin gelir yaratacaga benzer.
Ulkenin cofrafyasi asiri uclar arasinda gidip geldigi icin Afrika`nin en heyecan verici manzaralarini sinirlari icinde gozlerimize ziyafet olarak sermis. Turkiye`den kucuk, %80imiz kadar bir alani var ama nufus 1.8 milyon civari. Yani kimse yok, in cin top oynuyor! Haaa, AIDSi unutmayalim. Swaziland`dan (%54) sonra en yuksek HIV orani Botswana`da. Bana oradayken %50yi gectigini soylemislerdi de etrafima bakisim degismisti. Yani her iki kisiden biri HIV pozitif! 2006 yilinda yapilan bir tahmine gore yasam beklentisi 65 yildan 35 yila dusmus!!!! Devletin bu pandemik hastalikla savasmak icin yaptiklari arasinda ARV ilaclarinin saglanmasi ve ozellikle anneden cocuga HIV tasinmasini engelleyici projeler uzerine yogunlasmasi ilk siralarda. Hem saglik harcamalari topluma yuk, hem de hastalik uretici yasta olan nufusu –cinsel hayatlari aktif oldugu icin daha riskli yas grubu bu- daha cok etkiledigi icin ekonominin ve sosyal yasamin belini buken en onemli etken.
Ulkenin %70 Kalahari Colu olunca kimse yasayamiyor tabii ki. Bir yanda col, bir yanda dunyanin en buyuk karayla cevrili deltasi –Okavnago Deltasi- olunca flora ve faunanin cesitliligi gozlere senlik. Yetmedi mi? Bir de Makgadikgadi Ovasi var, tamami tuzla kapli… O da yetmedi derseniz, o zaman baska yere gidin!
Cografya bu kadar cesitli olunca kurak alanlari sevenler, sulak alanlari sevenler, her turlu hayvanat da burada bulunuyor. Ama beni en cok heyecanlandiran Afrika Vahsi Kopegi`nin hala Botswana`da bulunmasi.
Ulkenin %70i Hiristiyanlastirilmis. %10 cok karisik, Mormonlar bile var Botswana`da. Kalan %20 ise dinsizmis. Saygisizligin bu kadari! Bizim bilmedigimiz dinleri olunca dinsiz mi oluyor simdi bu kadar insan?????

Foto 1: Botswana haritasi
Foto 2: Botswana bayragi
Yastik öldü... @ 15-05-2009 08:32
Uganda`ya gelirken yanimda getiremedigime en cok uzuldugum, 8 yil beraber uyuyup, yanagimda patisi, kulagimda huzurlu miriltisi ile uyandigim kedim Yastik dun Istanbul`da
öldü...
Turkiye`ye gittigimde sabahlari cikardigi o huzurlu miriltisini cep telefonuma kaydetmistim, sabah sabah duyabilecegim en guzel ses diye, uyanmak icin alarm olarak kullanayim diye...
Kendi gitti, miriltisi kaldi 8 yil boyunca bana huzur vererek uyandirdigi...

Moshi - Seven kus gozlemciligi yaparken @ 14-05-2009 11:38
Oyle gorunuyor ki bi sure daha yazamayacagim...
Isler yogun.
Bari goruntu degisikligi olsun diye bi fotograf koyayim dedim.
Benim kedilerin sabah banyo penceresinden kus (g)ozlemciligi yaptiklari ani yapistirivereyim bari...
Pencereden gorunen agaclara sabahlari ufak ufak bi suru kus konup agacin yemislerini yerken benimkiler de pusuya yatip ornitologluga heves edebiliyorlar ancak. Avlanmak yasak cunku!