En büyük ve en sade açılış sayfası
Olmazmi arama
tr
en
anasayfa siteler rssler
   
 Oyunvarmi.com'da binlerce flash oyun sizi bekliyor. Oyunvarmi.com ile tanışmadıysanız buraya tıklayınız.

Kişisel - Sis çiçekleri RSS

a remarkable passage from the secret dairy of a princess @ 16-07-2008 13:45
(...)

June,9

Today I wandered around the lines… the sayings… the proverbs… all those words that lasted in time. Wandered in my past, my present; then I ran into the quotation that:

There is something pleasurable in calm remembrance of a past sorrow.” (Cicero)

Where was it? Why was it not pleasurable with me now? Simple, yet to be left unanswered:

“The simplest questions are the hardest to answer” (Northrop Frye)

You had already told me that it was obvious, but just not seen. The reason was manifest, because:

“It takes a very unusual mind to undertake the analysis of the obvious”. (Alfred N.Whitehead)

What is obvious here is that it was not me who had the unusual mind.
So I thought of you.
Your unhappiness…
And mine…

“Is anyone in all the world safe from unhappiness?” asked Sophocles.

For Dr. Edward de Bono unhappiness was:

“the difference between our talents and our expectations”.


Where were my talents? What was I expecting?
From you… from myself… from my life…
I then got lost. But also been found.

“If you want to be found, stand where the seeker seeks.”
said Sidney Lanier.

You were there… and I sought you…Without knowing that I was seeking myself. Though much late, I discovered that I first found myself in your art. It was your art that:

“Distills sensation and embodies it with enhanced meaning in memorable form or else it is not art.” (Jacques Barzun)

It was you who saw things not as ‘they were’, but as ‘how you were’… A world through your eyes was where I discovered myself.
A world of art born out of unhappiness. The reason was told long before:

“If artists and poets are unhappy, it is after all because happiness does not interest them.” (George Santayana)

The truth is the result. There had to be an end to have art be erected out of the ashes of memories.
It evidently had to be sorrow to create it.
All was ironic.
While feelings gained further meaning when were left behind, they reached timelessness albeit vanished in past time.
I got lost again; wondering how a princess could be created out of darkness...

“One of the most difficult things to do is to paint darkness which nonetheless has light in it.”
said Vincent van Gogh.

Where would my light head me to?
To be lost in past and find a place in timeless works of art? Or get lost in present without meanings further uploaded for worth art?

I was taught that loving was an art, where blindness took hold of the heart.

“Love is not blind? It sees more, not less. But because it sees more, it is willing to see less.” (Julius Gordon)

Will this princess always need you to see? How many ages more will you keep holding?

“Nobody has ever measured, not even poets, how much the heart can hold.” (Zelda Fitzgerald)


I have an idea how much my heart can hold now! Just as William Blake said:

“You never know what is enough unless you know what is more than enough.”

Yet, cannot decide whether it is your ‘presence’ or ‘absence’ in my life that has never been enough..
You shall now smile my Lord, because:

“Life is a long preparation for something that never happens.” says William Butler Yeats.

Do we really all expect too much?Is it because I have more than one life to live?

“For he who lives more lives than one, more deaths than one must die.” Oscar Wilde said..

How many times did you die? Many?
How long can you last for? Eternity?

As for me; How many times did I live? Or am I dying each day already?

“One man in his time, plays many parts.”
said William Shakespeare.

My parts are being played in silence…silent screams… silent wishes…silent dreams…
All with traces no doubt, because:

“No love, no friendship can cross the path of our destiny without leaving some mark on it forever.” (Francois Mauriac)

I do not want it be left only as a mark… Not just a silent mark, but true senses that remain. But not in the past…
I believed in the unseen, the unspoken, the unheard…
How could I not?
All that remained was nothing, but deeply felt as everything… As you told me once:

“Faith is to believe what we do not see; and the reward of this faith is to see what we believe.” (St.Augustine)


Whatever it may be called…life or death of living. I guess all resemble the so-called ‘life’ of a ghost…

“True love is like ghosts, which everybody talks about and few have seen.” (Francois de La Rochefoucauld)

Even though it may never be as I dream of living and I may never be as much loved…


If there is a sin against life, it consists perhaps not so much in despairing of life as in hoping for another, and in eluding the implacable grandeur of this life.” (Albert Camus)

I owe my knowledge to you, just as Charles Caleb Colton has put it:

“We owe almost all our knowledge not to those who have agreed, but to those who have differed.”

Different was you…
Different is you…
And so my life has become…
It took long time...Was not easy...And will never be…

Knowing through the words of Josephine Tessier :

“Anything that comes easy, comes wrong”
my Lord...

I believe all this cannot be wrong…I will just follow a shadow:

“Out, out, brief candle! Life's but a walking shadow.” (William Shakespeare)



(R.H) Shebrina of Wallreign
The Royal House, Port de Marge

June,2008, A.D

(...)

...............................................................................................

Nota Gratia : Deeply appreciating thou, for these wonderful and precious lines. I hope I deserve all... thy highness... (D)


anne...neredesin? @ 08-07-2008 12:37


Genç kadın duyulması zor, yumuşak bir fısıltıyla:

"Oğlum! Uyan! " dedi, yatağında derin derin uyumakta olan çocuğa. Bir yandan da usulca onun saçını okşuyordu.

Çocuk, annesinin sesini değil, daha çok dokunuşunu hissedip, irkilerek gözlerini açtı. Ve engelleyemediği bir korkuyla ne olduğunu anlamak istercesine yarı karanlıktaki annesine baktı.

"Anne!...Ne oldu?" diyebildi küçük çocuk. Minicik kalbi gürültüyle çarpıyordu.

Kadının gülümsemekte olan mavi gözleri çok kısa bir süre oğlunun aynı renk gözlerine derin bir şefkatle bakarken, çocuğun sakin olması için işaret parmağını dudağına götürüp:

"Hişş!...Merak etme..Bir şey olmadı..Sadece sana bir şey göstermek istiyorum... Dışarıda, gökyüzünde.." dedi.

Çocuk şaşkınlıkla:

"Gökyüzünde mi?" diye sordu.
Müthiş heyecanlanmıştı. Çünkü gökyüzü onu farkettiğinden beri ilgisini çeken önemli bir şeydi ve annesi bunu çok iyi bilirdi.

"Evet" dedi kadın, gözlerindeki o anlamlı gülümseme kaybolmadan. Ve ilave etti:

"Eğer onu görmek istiyorsan acele et, yoksa bu şansı bir daha bulamayabilirsin!"

Çocuk merak ve heyecanla apar topar yatağından dışarıyla fırlayarak, annesini beklemeden kendini yalınayak biçimde çatı katının geniş terasına attı.

Temmuz gecesinin sıcak havası, dağ yönünden gelen rüzgarla çocuğun yüzüne çarparken, eski apartmanın bahçesindeki üç adet uzun kavak ağacının yaprakları aynı rüzgarın etkisiyle birbirine sürterek esrarengiz biçimde hışırdamaktaydı.

Yedi yaşındaki oğlanın soru dolu gözleri, içinde binlerce yıldızın ışıldadığı gökyüzünü merakla incelerken, genç kadın ince ve bakımlı ellerini yavaşça önünde duran çocuğun küçük omuzlarına koydu.

Anne ve oğul arasında tam bir sessizlik vardı. Çocuk kendinden geçmiş halde gökyüzüne bakıyordu.

Kadın:

"Onu görebildin mi?" diye sordu alçak bir ses tonuyla.

Çocuk, annesinin sorduğu bilmeceyi sanki kendisi keşfetmek ve cevaplamak istercesine suskundu. Kadın bir süre daha beklemenin uygun olacağını düşünüyordu ki, çocuk gürültüyle:

"Orada!!!..İşte orada!!!..Anne gördüm onu!! " diye avaz avaz bağırmaya başladı. Diğer yandan da minik işaret parmağıyla gökyüzündeki bir noktayı işaret ediyordu.

Kadın elinde olmadan gülümsedi ve çocuğun saçını okşarken:

"Evet...Ne diyorsun bakalım? " diye sordu.

Çocuk pür dikkat kesilmiş gözlerini karanlık gökyüzündeki yıldızların tam ortasında, ardında beyaz tozdan yapılmış gibi duran kuyruğu ile soğuk bir parıltı yayan esrarengiz cisimden bir saniye bile ayırmadan:

"Anne ..nedir bu?" diye merakla sordu.

Kadın sakin bir tonla:

"O bir kuyrukluyıldız..." dedi.

"Ve...kuyrukluyıldızlar gökyüzünde her zaman belirmez; öyle uzun ve geniş yörüngeleri vardır ki, bir insan, tüm yaşamı boyunca bazılarını ancak ya bir kez görebilir ya da hiç göremez. İşte bu önemli anı kaçırmanı istemediğim için seni uyandırdım..." diye ilave etti.

Küçük çocuk adeta büyülenmiş gibi kuyrukluyıldızı incelerken:

"Çok güzeeel..." diyerek, hayranlığını belli eden bir ifadeyle mırıldandı...

"Evet..." dedi kadın...ve gözlerini kuyrukluyıldızın soğuk parıltısından ayırmadan:

"Çok güzel ve çok nadir... tıpkı gerçek aşk gibi...Ve dilerim günün birinde sen, ona rastlarsın..." dedi karanlıkta kaybolan bir fısıltıyla.

Çocuk,tüm dikkati gökyüzündeki görüntüye yoğunlaşmış olduğundan,annesinin dalgın bakışlarının ardına gizlenmiş bu kelimeleri anlamakta bir an zorluk çekti ve :

"Anne bir şey mi dedin?" diye sordu.

"Önemli değil canım..." dedi kadın gökyüzüne bakmayı sürdürerek:

"Zamanı geldiğinde anlayacaksın..."




Annem için, Temmuz ,2008



ikinci sayfa @ 03-07-2008 15:26


“Getirdiğim kitaba bakabildin mi?” diye sordu telefonun diğer ucundaki genç kız.

Evet” dedi adam, çalışma masasının köşesinde duran kitaba göz atarak.

Eee?” dedi kız, merak dolu bir ifadeyle.

İlk bölümü okudum…tam düşündüğüm gibi...çok hoş. Zaten sevdiğimi biliyorsun Cohen’i” dedi adam genç kıza ve ilave etti:

Bu güzel armağanın için, gerçekten çok teşekkür ederim.

Onu sormuyorum” dedi kız adama.

Ya neyi sordun?” dedi adam, kuşkulu bir ses tonuyla.

İçindekini görmedin mi dünden beri?” diye ısrarla sordu kız, sanki esrarengiz bir şeyden söz edercesine.

Adam telefonu kulağından ayırmadan, hızla doğrulup kitaba uzandı.

Alıcıyı boynu ve omzu arasına sıkıştırarak, serbest kalan iki eliyle tuttuğu kitabın sayfalarının rüzgar gibi birbiri ardına akmasını sağladı.

Nedense, gözden kaçırdığı küçük bir kağıt parçasına yazılmış bir not bulmayı umuyordu veya kurutulmuş bir çiçek … ya da benzer bir şey.

Ama hiç biri yoktu!

Neyi görmesi gerekiyordu ki?
Aynı süratle bir kez daha sayfaları kontrol ettikten sonra, kitabı tek elinde tutarak telefonu diğer eline aldı ve sordu:

Neyi görmem gerekiyor? Şimdi baktım içinde hiç bir şey yok!” dedi genç kıza.

Görmediğini anlamıştım zaten. Baştaki sayfalara baktın mı?” diye sordu genç kız. Fısıltıyı andıran sesi, hayal kırıklığına uğramış gibiydi.

Adam tekrar kitabı eline aldı. İlk sayfayı açtı; sadece eserin adı yazıyordu:

The Favourite Game

Bir sonraki sayfayı çevirdi: Boştu.

Ama son anda, boş olan sayfaya doğru dürüst bakmaya fırsat bulamadan, az önce kontrol ettiği ilk sayfaya, adeta yapışmış gibi duran başka bir sayfa daha olduğunu anladı!

Bunu bir gün önce, kitabı incelerken kesinlikle fark etmediğinden emindi.

Yırtılmamasına özen göstererek, son derece dikkatle ikinci sayfayı açtı.

İki yaprak birbirinden kolaylıkla ayrıldı.

Sayfanın sağ alt köşesinde mor tükenmez kalem kullanılarak, elle yazılmış ilginç bir not vardı:

XXXX XXX XXXXXXXXX





Lenore @ 26-06-2008 14:00


"Ve orada fısıltıyla söylenen tek kelimeydi, "Lenore !"

Buydu fısıldadığım ve mırıltılı bir yankıyla geri gelen, "Lenore !"

Başka bir şey değil, sadece bu..."


Edgar Allan Poe,"Kuzgun"



Geride kalanlar için gidenler, "ölülere" benzer.

Öyle zor unutulurlar ki.

Aradan yıllar geçse bile , gitmeden önceki biçimleriyle hep düşlerde görülür ve sonsuza dek özlenirler, içinde kaldıkları kalplerde.

Bir avuç anı bıraktıkları için geride, yoklukları acı verir yalnızca.

Tıpkı ölüler gibi...

Bazen de gidenler, gittikleri yerden geri dönerler, nedenini bilmeden.

Ama geride kalanlar için, dönenler artık, ya inanılması güç olan birer hayaldir ya da kaybolmuş ruhlarını arayan hayaletler...

Çünkü geri dönseler de, asla eskisine benzemez "ölüler".






yalnızca "s" kaldı geriye @ 12-06-2008 17:04


"Seni sevdim" son sözündü. Sonra sen, suskunluğu seçtin.

Sokaklara serpilmiş sapsarı sonbahar sabahlarının sessizliğinde, sen sadece suskunluğu seçtin.

Söylenmemiş sözler sorumsuzca sağa sola saçıldığında; simsiyah seraplar sızıyordu sebepsizce sakladığımız sevgilerden.
Sarmaşıkların sarıldığı sakızağaçları, sabah sisinin soluğunda soyunuyordu sere serpe, sen sustuğun sırada.

Sorgusuz, sualsizdi sonbahar; suçsuz sardunyalar, sümbüller, sarıpapatyalar, salkım söğütler sessiz sedasız saklanmışlardı sanki.
Serçeler, Samanyolu'nun, sedefli sulardaki sihirli sonsuzluğa süzüldüğü seher saatlerinde, sonbaharın saman sarısı sonatını söylüyordu.

Soğuk sürgünlere sarılmış sevdamız satır satır siliniyordu sen sustukça.
Sıra selvilerin serin sakinliğinde sararmış sayfalar, sel sularında savrula savrula sürükleniyordu.

Soğuktu,
Sisliydi,
Salkım salkımdı sonbahar.
Sen susuyordun, sarıp sarmaladığın sevdaları saklarcasına.
Senin suskunluğun, sonsuzluğun sonundaki son sessizlikti sanki.

Sırılsıklam sevmiştim seni;
Sebepsiz,
Sınırsız,
Savunmasızca.
Sense suskunluğu seçtin, sağanak sarı sonbaharın sisli sabahlarında…




(daha önce e-anlat için yazdığım "sen suskunluğu seçtin" isimli yazımın yeniden yorumlanmış biçimidir.)


haziran,9 @ 09-06-2008 11:28

"...
Komik:

O halde bu güzel kuvveti kullanarak, bir aşk macerasına girişir gibi, şairlik sanatınızı icra etsenize.

Tesadüfen biriyle karşılaşırsınız, ona ilgi duyarsınız, bir türlü ayrılamazsınız ve yavaş yavaş ona tutulursunuz. Mutluluğunuz gittikçe büyür, derken sorunlar belirir kendinizden geçersiniz, onu kaybettikten sonra ise acılar başlar ve insan farkında bile olmadan, başlı başına bir roman meydan gelmiş olur.

İşte biz böyle bir oyun yazmalıyız!

İnsanların hayatına iyice bakın! Bu hayatı herkes yaşadığı halde, pek çokları tanımaz. Siz onu neresinden yakalarsanız, orası ilginçtir.

Çeşitli görüntüler içinde az aydınlık, çok yanlışlık, küçücük bir gerçek kıvılcımı: İşte herkesin susuzluğunu gideren ve canlanmasını sağlayan en iyi içki böyle hazırlanır.

O zaman oyununuz karşısında gençliğin en seçkin topluluğu biraraya gelerek bu açıklamayı ilgiyle dinler. Ondan sonra ince ruhlar için eserleriniz bir gıdaya dönüşür. Kimi heyecanlanır, kimi bunda kalbinde taşıdığı canlı örneğini görür.

Hem bunlar ağlamaya da, gülmeye de aynı oranda hazır olurlar. Coşkunluğu da severler ve hayale kapılmaktan zevk duyarlar. Olgun olana hoş görünmenin yolu yoktur fakat gelişme halinde bulunan daima minnettar kalır.

Şair:

Öyleyse sen de bana, henüz benim gelişme halinde bulunduğum, bir sürü şarkının içimde bir pınar gibi çağıldadığı,dünyanın gözüme sislere bürünmüş gibi göründüğü, tomurcukların henüz bana harikalar vaadettiği ve bütün vadileri süsleyen binlerce çiçeği kopardığım zamanları geri getir.

O zaman hiç bir şeyim yoktu fakat yine halimden memnundum. Gerçeğe karşı özlem, yalandan da zevk duyardım.

Bana o coşkulu duyguları, o derin ve acılarla dolu mutluluğu, kinin gücünü ve aşkın kuvvetini ver, gençliğimi bana iade et!

Komik:

Aziz dostum, eğer bir savaş sırasında düşmanlar seni sıkıştırsaydı, eğer en güzel kızlar zorla senin boynuna sarılsaydı yahut bir yarışta erişilmesi güç olan hedefin çelengi uzaktan göz kırpsaydı ya da zor ve baş döndürücü bir danstan sonra,geceyi sefahat içinde içki içerek geçirmen gerekseydi, o zaman gençliğe herhalde ihtiyacın olurdu.

Fakat şu bildiğimiz çalgıya neşe ve cesaretle sarılmak, kendinizin bile bilmediği bir hedefe doğru, güzel kıvrımlar çizerek ilerlemek sizin gibi yaşlıların görevidir. Biz sizi bundan dolayı daha az yüceltecek değiliz.

Yaşlılık, söyledikleri gibi, insanı çocuklaştırmaz, o bizi hala birer gerçek çocuk olarak bulur..."




"FAUST", J.Wolfgang von GOETHE
("Sahnede ön oyun", Şair ve Komik arasındaki konuşma'dan)





görünmeyen birinin elini tutmak @ 03-06-2008 13:12


Adam, uzaktan denizi gören geniş pencerenin önünde,kollarını göğsünde kavuşturmuş ve sol omuzunu pervaza yaslamış olarak ayakta dikiliyordu.

Sırtı salona dönük, dışarıyı seyrediyor gibiydi.

Camın içinden baktığında gördüğü iki şey vardı: Karşı kıyıdaki yanıp sönen ışıklar ve arkasında, yan taraftaki geniş koltukta oturan kadının, camın kendine bakan yüzeyinde yansıyan gri, toz rengini andıran görüntüsü.

Bir süre dalgın dalgın, iç içe geçmiş bu iki görüntünün tuhaf karışımına baktı. Karşı kıyıdaki ışıklar, kadının gri gölgesi üzerinde küçük parlak noktalar biçiminde dağılıyordu. Deniz ve sokağın koyu karaltısı ise kadının görüntüsünü yarı yarıya örtmekteydi.

Ürkütücü bir karışımdı izlediği.

Bir an camdaki yansımaların oluşturduğu görüntü değişti: Kendini, karla kaplı dar bir yaya yolunda, tam o sokak lambasının soluk ışığı altından geçerken buldu.

Karşıdan gelen öğrencilerin olması gerektiği yaya yolu bu kez bomboştu.

Ve yine, fısıl fısıl bir kar yağıyordu omuzlarına.

Sokak lambasının kirli sarı ışığı altında huzursuzca durdu.

Elinde bir iki ders kitabı vardı ve o gün alınmış ders notları.

Hava buz gibiydi.

Gözlerini kısarak, iri iri tanelerle yağan kar'ın arasından görebildiği kadar ileriye baktı:

Şaşkınlık içindeydi; çünkü ne gelen ne de giden hiç kimse yoktu.

Belki kaçırmışımdır diye başını arkaya, geldiği yöne doğru çevirdi.

Kendinden uzaklaşan beyaz bereli birini görmek istiyordu.

Ama karanlık izin vermedi bir türlü.

Çok soğuktu.

Üşümüştü.

Elindeki kitaplardan biri kayıp yere düşüverdi...karların içine.

Eğilip aldı...

Başını kaldırdığında camdaki görüntünün eski halini aldığını hissetti. Şimdi körfezin karanlık sularında bir gemi, sessizce ilerliyordu. Adam gemiyi izlerken,bir an, anlaşılmaz biçimde salona müge çiçeklerinin, o bildiği yoğun kokusunun dolduğunu hissetti ve içinde ,çok derinlerde bir sesin, belli belirsiz : "Nur..." diye seslendiğini duydu.

Arkasında oturan kadın, izlemekte olduğu kanalı bırakıp başını kaldırdı ve sanki bir şey söylemek istercesine dudaklarını araladı...ama vazgeçti. Sonra usulca ayağa kalkıp, sırtı dönük biçimde duran adama doğru bir adım atmayı aklından geçirdi...onu da başaramadı.

Kadının gri-mavi gözleri, adamın camda yansıyan ondokuz yaş görüntüsündeki gözlerine ulaşmaya çalıştı.

Bu kez adam, ne onu ne de onun kederli bakışını farketmedi.

Pencerenin önünde duran yaşlı adam yalnızdı ama o anda eli, sanki "görünmeyen" birinin elini tutuyor gibiydi.

Ve yorgun gözleri,uzaklaşmakta olan geminin ardından karşı kıyıda yanıp sönen ışıkları izlerken, kalbine soğuk bir buz parçası gibi saplanmış karanlıkta yağan kar'ı andıran bir fısıltıyla:

Neden bile bile bu yanlışı yaptım ben diye sordu kendine.

Neden?




"ilk kar ve bir ölü" üzerine denemeler




peri masalı @ 14-05-2008 15:30


"but this was a dream: the flowers were not true
until I stooped to pluck from the grass there
one of five petals and I smelt the juice
which made me sigh,remembering she was no more,
gone like a never perfectly recalled air."

"Celandine"
Edward Thomas



Siz hiç hayatınızda gerçek bir periyle karşılaştınız mı?

Ben karşılaştım!

Hatta ona dokundum!

Büyük bir olasılıkla, yüzünüzde belirmiş hafif bir gülümsemeyle bu satırları okurken bana inanmadığınızı biliyorum.

Ya, bir adım daha ileri giderek; onun beni, benim de onu akıl almaz biçimde sevdiğimi size söylesem!

Dediklerinizi duyar gibi oluyorum: "Bu ancak masallarda olur."

Haklısınız.

Belki de öyledir.

Ama sorarım size: Hayatınızdaki en güzel, en mutlu, en unutulmadık anlar aslında düş mü yoksa gerçek mi olduğunu sonradan bir türlü ayırt edemediğiniz o kısacık anlar değil midir?

Yıllar sonra kendi kendinizle başbaşa kaldığınızda, bazı yaşadıklarınızı sanki masalmış gibi hissettiğiniz hiç mi olmadı?

İşte şimdi size anlatacağım benim peri masalım da zaten buna benziyor...


Kapı

Sanırım her şey, bir sonbahar günü çalışma masamda, bilgisayarın karşısında oturmuş: “mutluluk mu yoksa hüzün mü insana daha çok ilham verir?” sorusuna yanıt aradığım sırada aniden, daha önce hiç rastlamadığım, yalnızca sıfır ve bir rakamlarından oluşan bin bir çeşit bitkinin, ağacın; ince, cam gibi saydam, uçuk mor, pembe çiçeklerin; hiç duymadığım seslerin ve daha önce hiç kimsenin görmediği bazı renklerle dolu, çok büyük, park benzeri, gizemli bir ormanın içinde kendimi bulmamla başladı.

Orada belirir belirmez ilk tepkim: "Neredeyim ben?!" olmuştu.
Bunun büyük bir olasılıkla düş olduğunu varsayarak kendimi toplamaya çalışsam da geriye dönmek için çabaladığımda ileriye mi,geriye mi gideceğimi bilemediğim bir yolun tam ortasında olduğumu anlamıştım.Ne yapmam gerektiği konusunda ise en ufak bir fikrim yoktu.Aslında ciddi biçimde korkmuştum ancak her şeye rağmen içine girdiğim bu "düş" (eğer bir düş ise) inanılmaz güzel ve çekiciydi!
Oraya nasıl girdiğimi sorarsanız: Üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen nasıl olduğunu hala bilmediğimi söylemekle yetinmeliyim.
Sanırım bir şekilde kaybolmuştum ve farkında olmadan içinden geçtiğim, belki de bizlerin anlayabileceği zamanın çok öncesindeki bir zamandan beri orada var olan, görünmez bir kapı beni oraya ulaştırmıştı.
İşte dört duvar arasında otururken, nasıl olduğunu bilmeden kendimi içinde bulduğum, o, uçsuz bucaksız tuhaf ormandaki dar, patika yollardan birinde, aklımda "mutluluk mu yoksa hüzün mü insana daha çok ilham verir?" sorusu olduğu halde, yapayalnız yürüyordum.
Yol, her iki yanındaki ağaçlardan dökülen, ateşle boyanmış, kızıl, sarı yapraklarla doluydu. Çevreyi inceleyen şaşkın bakışlarla yürürken, ayaklarıma değen kuru yaprakların benimle konuşur gibi, fakat anlaşılmaz bir dille çıkarttığı, esrarengiz fısıltıların bugün dahi, hala kulaklarımda olduğunu bilmenizi isterim.

Altın sarısı güneş ışınları, meneviş renkli, şekilsiz metal çubukları andıran yüksek dalların arasından usulca süzülerek, ağaçların çevresindeki, cam gibi saydam yaprakları olan, daha önce hiç görmediğim güzellikte eflatun çiçeklerin üzerine düşüyor ve gündüz vakti, açık denizdeki yakamozlara benzeyen, ışıltılar gözlerimi kamaştırıyordu.

Diğer yandan havada, tarif edilmesi çok zor, insanın başını döndüren, sanki milyonlarca gül, yasemin, hanımeli, leylak, mimoza gibi hoş kokulu çiçeğin, birbirine karışmasıyla ortaya çıkan, tüle benzeyen eterik bir tabaka ve attığım her adımda katmanlarının sürekli değiştiğini hissettiğim onun sihirli kokusu vardı.

Hangi yönden geldiği belli olmayan, son derece yumuşak bir esinti ise, cam yapraklı türlü türlü çiçeğin arasından geçerken ince dallar, her an kırılmaya hazır gövdeler ve yapraklar birbirine sürtüyor, bunun sonucunda sanki çok derinlerden kulağıma geldiği hissini uyandıran bir melodi, ruhumu adeta tutsak ediyordu. Rüzgar ve çiçeklerin oluşturduğu bu olağanüstü melodi, sanki binlerce yıldır orada yaşayan bir hayaletin, hüzün dolu hikayesini anlatır gibiydi.

Çevremdeki her şey,aklımın algılama ve anlama sınırları çoktan aşmış durumdaydı. Aslında ürkmüştüm, ancak o an, içimdeki merak duygusunu yenmem asla mümkün değildi. Üzerinde ne kadar zamandır yürümüş olduğunu kestiremediğim patika, tahminen yetmiş-seksen metre kadar ileride, sola kıvrılarak, beyaz, dumana benzeyen bir örtü içinde, kademe kademe yok oluyordu.

Kısa bir süre durakladım.
Her iki yanımda uzanan korudaki meneviş renkli ağaçlar o kadar yoğun ve sık aralıklarla büyümüştü ki, bulunduğum noktadan daha ilerisini görmek kesinlikle mümkün değildi. Elle çizilmiş gibi duran, düz bir çizgiden sonrasını net olarak seçilmiyordu.
Yolun kıvrıldığı kesimden sonra ağaçlar, çiçekler, park, gökyüzü, her şey adeta yavaşça bulanıklaşarak yok oluyordu.
Sanki ileride beni bekleyen kalın, beyaz bir sis tabakası ormanın geri kalan kısmını tamamen kaplamıştı…

Göl
Geriye dönmek istiyordum ancak dönemiyordum.
Ne olduğunu tam kavrayamadığım bir şey beni engelliyor ve içimde var olan tüm duyular patikayı takip etmem gerektiğini söylüyordu. Ben de içimdeki sese uyarak devam etmeye karar verdim ve sis perdesinin başladığı çizgiye kadar yürüdüm.O noktadan sonra yol, sis’ten yapılmış beyaz, uzun bir tünel içinde kayboluyor gibi görünüyordu.Tüm cesaretimi toplayarak sisten yapılmış tünele girdim.
İçerisi karanlık değildi.
Loş beyaz bir aydınlıkta yürüyordum.
Görebildiğim en çok üç-dört metrelik bir mesafeydi. Sağımda, solumda, arkamda dumana benzeyen bir tabakadan başka hiç bir şey yoktu;az ileride görünen ise sadece gri-beyaz bir boşluktu.

Ama daha ilginci: Ben, bu sisten yapılmış gibi görünen tünele girer girmez, evvelce size anlattığım, çevremi kuşatan doğadaki var olan tüm sesler, apansızın kesilmişti.Ayak seslerimin dahi olmadığı, çıt çıkmayan, kusursuz ve ürkütücü bir sessizlik içinde yürümekteydim.Tahminen yüz metre kadar ilerlemiş olmalıydım ki son adımımı attığımda birdenbire kendimi dışarıda buldum.

Sisten tünel şaşırtıcı biçimde bitivermişti!

Bu anlattığım o kadar ani olmuştu ki; Hani gündüz vakti,bilmediğiniz karanlık bir odada tesadüfen bir perdeye dokunursunuz ve onu ardına kadar açarak güneş ışığına kavuşursunuz ya işte aynen onun gibiydi.

Tek bir farkla:

Dışarıya son adımımı attığımda beni, içinden geçtiğim tünelin gerisinde kalan o aydınlık güneşli gün yerine, bu kez gökyüzünde milyonlarca yıldızın ışıl ışıl parladığı, olağanüstü güzel, simsiyah bir gece bekliyordu !

O denli şaşırmıştım ki ne yapacağımı bilemeden orada, donmuş gibi bir süre durdum. Gözlerim bu yeni ortama uyum sağlamak için biraz zorlandıktan sonra her şey yavaş yavaş netleşmeye başlamıştı.

Önümde gecenin kendi ışıklarıyla aydınlanmış geniş bir düzlük uzanıyordu ve galiba ben göreli olarak biraz daha yukarıda sert zeminli bir platformda duruyordum. Üzerimdeki şaşkınlığı biraz olsun atmanın verdiği cesaretle çevremi şimdi daha iyi seçebildiğim için bulunduğum geniş platformun kenarına doğru korka korka yürüdüm.

Oraya ulaştığımda gördüğüm manzara nefes kesiciydi.

Aşağıda, pürüzsüz yüzeyi simsiyah bir ayna gibi parlayan, büyük bir göl uzanıyordu.
Gölün hemen ilerisinde de yüksek bir tepeden aşağıya sessizce dökülen bir şelalelin varlığını hissedebiliyordum. Çünkü yukarıdan aşağıya düşen siyah sular, ay ışığıyla birleşerek, milyonlarca kırık cam parçasının karanlıkta dökülürken saçtığı parıltılara benzeyen bir ışık yayıyordu etrafa.

Beni buraya getiren patika yol ise, sağ tarafımda bulunan ve üstünde bulunduğum çok büyük bir terasa benzeyen platformdan aşağıya inen fildişi mermerden yapılmış merdivenlerin bittiği noktadan sonra devam ederek göl kenarını izliyor, şelaleye yakın durumdaki ağaç ve bitkilerin oralarda yok oluyordu. Geri kalan alan uzun ve sık yapraklı hiç görmediğim ağaçlarla doluydu.

Tüm bunları, gecenin ışığında hayal meyal seçebiliyordum.

Ve tabii çevrede, normalde olması gereken; ağaçların, rüzgârın, gece kuşlarının veya olası diğer varlıklardan kaynaklanabilecek hiç bir ses yoktu!

Daha önce böyle bir şeye rastlamamıştım.
Duyulmayan adımlarla merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. Patika, merdivenlerin bittiği yerden itibaren başlıyor ve takip ettiği göl kıyısı boyunca yer yer sanki uçuk mavi fosforlu bir tozla kaplanmış gibi parıldıyordu. Bunu yukarıdan görememiştim.
Göle doğru yürümeye başladım.

Bu yürüyüş esnasında hissettiklerimi size kelimelerle anlatmamın olanağı olduğunu zannetmiyorum. Çünkü orada her şey çok farklı ve kural dışıydı.

Ve ben o güne kadar üstümü örten ne böyle güzellikte bir gökyüzü, ne de böyle sessiz bir gece asla görmemiştim.
Gölün kenarına geldiğimde ilk dikkatimi çeken, su yüzeyinin kusursuz bir düzgünlükte olduğuydu. Karanlıkta ayna gibi parlayan bu siyah ve kusursuz yüzeyde, gökyüzündeki koyu-gri bulutları,ay'ı ve tüm yıldızların göz kırpan yansımalarını tek tek görmek mümkündü. Ve her şey o kadar net ve parlaktı ki insanda ister istemez gökyüzü sanki yere düşmüş hissini uyandırıyordu!

Durgun yüzeyde en ufak bir kıpırtı yoktu.

Dayanamayarak suya dokunmak istedim.
Eğilerek elimi sokup, avucuma bir miktar su aldım. Ona ilk kez dokunduğumda beni en çok şaşırtan şey, elimde hiçbir ıslaklık duygusu hissetmemiş olmamdı.

Bu tamamen acayipti.

Her şeye rağmen elimdeki suyu inceledim. Mürekkep gibi siyah,ışığı geçirmeyen bir yapıya sahipti.
Kokladım.
Tuhaf ama o anda ne olduğunu bilemediğim ve sanki eskiden duyduğum değişik bir kokuyu anımsatmıştı bana.

Avucumdaki suyu tekrar göle boşalttım. Elim akıl almaz biçimde kupkuruydu!

Su hiç bir ses çıkartmadan, gölün durgun yüzeyine çarptı ve normalde oluşması gereken, halka halka dalgalanmalar olmaksızın kaybolup gitti.

İnanılmaz bir görüntüydü…

Ve ben hayatımda ilk kez böyle bir görüntüye şahit oluyordum.

Kıyı boyunca yürümeye devam ettim. Şelaleye benzeyen oluşum (“benzeyen” diyorum çünkü artık algılarıma güvenemez olmuştum), yaklaşık yüz metre kadar ilerideydi. Normalde o yükseklikten dökülen bir suyun sesi son derece güçlü ve duyulabilir olması gerekirken ben yine hiç bir ses algılamıyordum.

Nihayet şelaleye ulaştığımda gördüğüm şey gerçekten büyüleyiciydi.

Eğer size bu manzarayı tek cümleyle anlatmaya çalışırsam, orada gördüğüm: Samanyolu’nu oluşturan yıldızlar gibi, milyonlarca küçük yıldızın yukarılardan göle, bir nehir gibi akmasıydı. Karanlıkta bu yıldıza benzeyen minik parçacıklar, serbestçe aşağıya süzülürken inanılmaz güzellikte, rengarenk parıltılar saçarak çevreyi aydınlatıyor ve gökyüzünden göl yüzeyine ulaşan dev bir ışık sütunu oluşturuyordu.

Düşen ışık parçacıkları ise gölün simsiyah sularına temas eder etmez yok oluyordu.
Büyülenmiş gibiydim…


Tapınak

Karşımda duran şelale’ nin olağanüstü görüntüsüne dalıp, uzun bir süre hipnotize olmuş gibi, yukarıdan göle dökülen bu, sessiz ışık nehrini izledim. Böyle bir manzaranın,daha önce yeryüzünde yaşayan herhangi biri tarafından görülmüş olabileceğine asla ihtimal vermiyordum.

Gölün bu kesimi, şelale’den yayılan ışıkla o kadar farklı bir şekilde aydınlanmıştı ki yakın çevresindeki tüm detayları görmek olasıydı; sahildeki gri-beyaz kumları, içlerinden mavimsi bir ışık yayılan çakıl taşlarını, göl çevresinde uzanan sık ağaçlardan oluşan ormanın koyu gölgelerle dolu ürkütücü lekesini, hemen her şeyi seçmek mümkündü.

Beni kıyı boyunca şelale’ye getiren yol, ileride, göle kıyasla daha yüksekte bulunan bir düzlüğe tırmanarak kayboluyordu. Bulunduğum noktadan görebildiğim kadarıyla, genel yapıyla kıyaslandığında, orada, doğal olmayan bir karaltı vardı.
Şelale’yi arkamda bırakarak yolu izlemeye devam ettim.
Düzlüğün alt kısmına ulaştığımda, bu yükseltinin doğal değil, aslında duvara benzeyen,insan eliyle yapılmış büyük bir setten oluştuğunu hayretle gördüm.Set boyunca çeşitli noktalarda ,yukarıya çıkan, iyice aşınmış, yekpare taş bloklardan yapıldığı belli, her biri on iki adet basamaktan oluşan merdivenler bulunuyordu. Şelale’nin azalarak buraya kadar ulaşan ışığının yardımıyla en yakınımda bulunan merdivenin basamaklarını tırmanırken, merdivenlerin başlarında, kim bilir ne zaman ve kim tarafından sert taştan yapılmış heykellerin korkutucu gölgeleri önüme düşüyordu.
Düzlüğe ulaşan son basamağı tırmanınca, aşağıdan bakıldığında görüntüyü engelleyen ağaçların arkasında , çok eski olduğu her halinden belli bir yapının yıkıntılarının uzanmakta olduğunu hayretle gördüm.
Karanlık gökyüzündeki ay’ın gümüş mavisi ışığı, iri mermer plakalardan yapılmış zemin üzerinde, yıkılmış taş duvarlar, devrilerek parçalanmış sütunlar, üstü otlarla kaplı mermer basamaklar, yarısı dik yarısı yerde onlarca heykelin arasında uzanan binlerce yıllık bir tapınağın yıkıntılarını sessizce aydınlatmaktaydı.
Karşı karşıya kaldığım her görüntü sanki beni,yeni ve başka bir inanılmaza sürüklüyordu.

Yıkıntıların içinden ürkek adımlarla, çevremi kontrol ederek, tapınağın ana bölümü olduğunu tahmin ettiğim kısma doğru ilerlerken zaman kavramını tamamen yitirdiğimi düşünüyordum. Kafamdaki her şey karma karışıktı.

Binlerce soru aklıma hücum etmiş halde sakinliğimi korumaya çalışıyordum ama olmuyordu.

Neredeydim ben?
Burada neler oluyordu?
Neden buraya gelmiştim?

Tapınağın çevresinde, yüksek duvarlardan ayrılarak düştüğü belli olan taş levhaların bazılarına, çeşitli bitki, çiçek ve hayvan süslemeleri işlenmişti. Bazılarında ise daha önce hiç rastlamadığımı bir dilde, oyulmuş yazılar bulunmaktaydı.

Yıkıntıların arasında, mimozalara benzeyen, üzerinde minik, sarı çiçekler olan ağaçlar büyümüştü ve bu sarı çiçeklerden yayılan baş döndüren yoğunlukta ,tatlı bir koku tüm ortamı dolduyordu.
Ana yapının nispeten sağlam kalmış mermer basamaklarından yukarıya tırmandığımda, tapınağın o zamanlar üzerine oturduğu platformda, bir kısmı ayakta kalabilmiş taş duvarlardan birinin önünde, açısı bozularak,yan yatmış lahit’e benzeyen bir yapı olduğunu anladım.
Taş duvarın üzerinde ayrıca, daha önce yerdeki taşların üzerinde gördüğüm karakterlerle yazılmış bir yazıt da bulunuyordu. Lahit’in yerde yatan, köşesi kırık kapağının üzerinde ise yan yana dizili olarak üç grup halinde kazınmış, on altı adetx” işaretine benzeyen simge vardı.
Gerek taş duvar gerekse lahit tuhaf bir biçimde aydınlanmıştı.

Ancak bu aydınlığa neden olan ,arasıra siyah bulutların perdelediği, gümüş renkli ay’ın ışığı değil, lahit’in çevresinde bulunan ve evvelce hiç görmediğim çiçeklerden yayılan pembe-eflatun bir ışıktı!

Böyle bir şeyi ne daha önce duymuş ne de okumuştum!

Yaklaştıkça gördüğüm bu tuhaf çiçekler muhteşem bir güzelliğe sahipti. Tüm ilgimi odaklayarak lahitin yanında diz çöktüm ve hayatımda ilk kez gördüğüm bu doğa harikasını incelemeye koyuldum.

Boyları kırkbeş-elli santim kadar olan bitkilerin ,ince dalları üzerinde onlarca, minicik uçuk pembe ışık topu bulunuyordu. Bazıları diğerlerine göre sanki henüz tomurcuk olduğu için daha koyu mor ve küçük görünüyordu. İlgi dolu bir hisle çekine çekine çiçeklerden birine dokunduğumda (o ana kadar tüm seslerin kaybolmuş olduğu hatırlarsak) sanki çok derinlerden gelen, arp teline dokunulduğunda duyulan ve notaya benzeyen bir ses duyduğumu sandım.

İnanmayacaksınız ama; duyduğum ses, şimdiye kadar yeryüzünde duyduğum tüm seslerden çok daha güzeldi!
Dayanamayarak, bir grup ışıksı çiçeğe tekrar dokunduğumda bu kez kısacık ama oldukça yumuşak bir melodi duydum.

Elimi korkarak çektim.
Aklım bana kötü bir oyun oynuyor olmalıydı !
Lahit çevresinde ve duvar dibinde bu çiçeklerden yüzlerce vardı ve bulundukları ortam, harikulade güzel, eflatun-pembe bir renkle aydınlanmış durumdaydı.
Merakla çevreme bakınırken gözüm bu kez taş duvardaki yazıt'a takıldı.
Metin dört bölümden oluşmuştu ve en sonuncusu tek satırlık bir ifade içeriyordu.
Uzunca bir süre merakla yazıtı inceledim. Ayağa kalkarak, parmaklarımla soğuk taşa oyulmuş sembollere dokunduğum sırada:
Kim kazımış acaba bunu taş duvara diye düşündüm kendi kendime…

Hangi nedenle yapılmıştı?

Ne anlatıyordu ?

Daha çok, kısa bir kitabe olabileceğini tahmin ettiğim bu yazıt her neyse, herkesin okuyabileceği, görünür bir yere, bir duvara yazılmıştı.

Ve yazıtta anlatılan önemli olmalıydı…
Ben soru dolu gözlerle karşımdaki yazıta dalgın dalgın bakarken, birden tam arkamda beliren güçlü bir ışığın, duvara kendi gölgemi düşürmesiyle irkildim.

Korkarak, başımı yavaşça geriye çevirdim.
Gördüğüm şey aklımı başımdan almak üzereydi.
Çünkü lahit’in bir kaç metre yakınında, çiçeklerin arasında, onların yaydığına benzeyen, ancak daha güçlü bir ışık yayan, tanımı zor, bulutumsu bir varlık belirmişti!

Duvardaki Yazı

Adeta donmuş gibiydim.

Ne yapacağımı bilemez halde, karşımda sessizce duran bu tuhaf nesneyi seyrederken bir yandan da ne ile karşı karşıya olduğumu anlamaya çalışıyordum.

Aklım zaten en başından yerinde değildi; yaşadıklarım,gördüklerim,hissettiklerim kesinlikle gerçek yaşamdan kaynaklanan bir tarafı olmadığı için, yarı kabusu andıran bir düş içinde gezinmenin verdiği rahatlıkla davranıyordum…

Nasıl olsa uyanacaktım.
Ancak her şeye rağmen, gördüklerim o kadar etkileyici ve sahiciydi ki ürkmemek elde değildi.

Şeklinin sürekli değişmesi nedeniyle beyaz bir dumana da benzeyen bu varlığa, dikkatli bakıldığında, içinden zaman zaman pembe bir ışık yayıldığını görmek mümkündü. Ve bu ışık tüm çevreyi aydınlatıyordu.

Dayanılmaz bir sessizlik vardı.

Varlığın bulutumsu yapısı bir anda yok olarak, bu kez, kesme camdan yapılmış normal insan boyutlarında, kristal bir heykeli andıran, her yüzeyinde farklı bir rengin yansıdığı muhteşem bir genç kız figürüne dönüştü ve insanın ruhuna işlemesi kaçınılmaz güzellikte bir ses tonu ile:

Merhaba !” dedi.

Dilim tutulmuştu.
Sesin gerçekten o nesne’nin içinden mi geldiğini anlamaya çalışırken diğer yandan hayal görüyor olma olasılığını tartmaya çalışıyordum.

Kalbimin büyük bir gürültüyle attığını duyabiliyordum. Korku ve heyecan baskısıyla en üst düzeye tırmanmış duygularım beni resmen paralize etmiş durumdaydı.
Ne diyebileceğimi bilemez halde bakarken ,dudaklarımın arasından zorlukla :

Kimsiniz...?” sorusu çıkabildi.

Devamını getiremedim.

Kristalden yapılmış gibi görünen kız figürü, sağ elini hafifçe kaldırıp tekrar konuştu :

Adım Mysrna…” dedi ve ilave etti:

Sizi bekliyordum…”

Çok şaşırmıştım.

Karşımdaki her neyse beni beklediğini söylüyordu. Ve bu tamamen mantık dışı bir durumdu.

“Neredeyim ben..sen nesin?” diyebildim.

Genç bir kız olduğunu varsaydığım nesne o güne kadar duyduğum en güzel ses tonuyla:

Siz bir soruya cevap ararken geldiniz buraya…Ben de aynı nedenle geldim ve size göre daha uzun zamandır buradayım” dedi.

“Ne sorusu?” dedim, merakla.

“Mutluluk mu yoksa hüzün mü daha çok ilham verir sorusu …” dedi, sakin bir ifadeyle.

Büyülenmiş gibiydim ve kendi kendimi bir düş gördüğüme ikna etmeye çalışıyordum. Çünkü yaşadıklarım tek kelimeyle inanılmazdı; ben, tamamen hayal ürünü olduğunu bildiğim bir dünyada, kristalden yapılmış heykele benzeyen çok güzel bir kızla konuşuyordum!

Bu ancak bir hayal olabilirdi…

Çocukluğumdan aklımda kalmış masalların etkisiyle; ağaçların, çiçeklerin arasında aniden belirmiş bu olağanüstü güzel genç kız da, olsa olsa bir peri’dir herhalde diye aklımdan geçiriyordum. Biliyorum son derece saçma ama aklıma ilk gelen düşünce buydu işte!

Üzerinde her türlü rengin yansıdığı genç kız figürü:

“Burası, her ikimizin yan yana gelmesini sağlayan, aslında olmayan bir dünya; gördüklerinin birazı senin, birazı da benim…ve sanırım bir şey ikimizin,burada,bu dünyada karşılaşmasını istedi!” dedi.

İyice şaşırmış durumdaydım. Kızın anlattıklarını normal akıl yoluyla anlamak kesinlikle mümkün değildi.

“Gördüklerimin bir kısmının bana ait olduğunu söyledin…” dedim.

“Evet” dedi.

“Hangisi mesela ?” diye sordum. Çünkü merak etmiştim ve belki bazı şeyleri anlamama yardımcı olabilirdi.

Genç kız figürü son derece yumuşak bir hareketle, boşlukta kayar gibi duvardaki yazıya doğru yürüdü. Elini kaldırarak orada bulunan ve daha önce hiç görmediğim bir dille yazılmış olan yazıt’ı gösterdi:

“Bu yazıt” dedi ve ekledi : “Senin… sen yazdın onu!”

Boş gözlerle duvardaki yazıt’a baktım.

“Öyle mi?” diye sordum biraz alaycı bir tavırla.

“Evet” dedi genç kız.
“Orada ne yazdığını okumamı ister misin?”

Ben şaşırmış bir halde:

“Sen o yazıyı okuyabiliyor musun?” diye sordum genç kıza .

Genç kız cevap vermeden yazıt’ı okumaya başladı:

…Ve prensesim, iki bin yıl sonra üzerimizdeki bu gökyüzü balık burcuna yeniden girdiğinde artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Ne yukarıda ışıldayan yıldızlar, ne birlikte paylaştığımız bu sıcak yaz gecesi ne de görkemli taş tapınakların karanlığın içinden gökyüzüne doğru yükseldiği bu eski kent.

Ve biliyorum ki aradan geçen bin yıllara rağmen, gelecekte bir gün siz ve ben, farklı bir ülkede,farklı isimler altında yine karşılaşacağız elimizde olmadan.

Binlerce yıl sonra göz göze geldiğimizde prensesim, beni hatırlamayacak ve kalbimi hala, derinlerde uyuyan ölümsüz sevgimin ışığının ısıttığını hiç bilmeyeceksiniz.

O gün geldiğinde siz,bir başkasının yanında beni ve her şeyi çoktan unutmuş olacaksınız.

Çünkü kaderim böyle yazıldı benim…”

Işıltılarla dolu olan genç kız figürü yavaşça geriye dönerek, sanki üzgün bir ifadeyle bana baktı.

Buz gibi olmuştum. Kanımın çekildiğini hissediyordum. Çünkü kızın söylediği doğruydu: Bunu yıllar önce ben yazmıştım!

“Ama…nasıl olur?...” diye hayretle sordum.

Kristalden yapılmış gibi görünen genç kız yanıma geldi.

O yaklaşınca ben korkuyla bir adım geriye çekildim. Başıma neler geleceğini bilememenin verdiği heyecanla kaskatı olmuştum.

Korkma!” dedi kız. “Senin gibiyim! Sadece buradaki görüntülerimiz farklı. Ben de seni bir hayalet olarak görüyorum şu an…ve korkmuyorum…senin de korkmana gerek yok!”

Kız yavaşça elini uzatarak, elime dokundu.

Ve asıl sorumu cevapladı:

Tüm bunların nasıl olduğunu ben de bilmiyorum…Ancak emin olduğum bir tek şey var : Her şeyin cevabını öğrenmek için seni çok uzun zamandır beklediğim!”

Kuzgun

Kızın kristalden yapılmış gibi görünen eli, bana dokunduğu anda tüm benliğimi saran bir tek duygu vardı: Sevgi !...Katıksız, güçlü ve derin bir sevgi!

Bunun nasıl olduğunu anlamamıştım ama hissettiğim tek duygu kesinlikle buydu. Bu duygu onun dokunduğu noktadan tüm ruhuma adeta ışık hızıyla yayılıp, beni anında tutsak etmişti.

Onun gözlerine bakmaya çalıştım ama hiçbir şey göremiyordum. Tarifi çok zor olan, değişik bir varlıktı ve bana verdiği duygu tıpkı, çevredeki camdan yapılmış gibi görünen olağanüstü çiçeklerin, ışıktan oluşmuş şelalelin, kıpırtısız gölün siyah sularının verdiği huzur dolu, gizemli güzelliğiyle birebir aynıydı.
Dayanamayarak sordum:
“Duvardaki bu yazının benim tarafımdan yazıldığını nasıl ve nereden biliyorsun?”
Kız kelimeleri seçiyormuş gibi dikkatle cevap verdi:
“Daha önce okudum; Seninle burada karşılaşmadan çok önce.” dedi.
“Benimle karşılaşmadan önce mi?” diye sordum. İyice afallamıştım.
Devam etmeye karar verdim:

“Buranın tamamen hayali bir dünya olduğundan eminim; üstelik gerçekte ne sen varsın ne de ben!
Her şeyi aklımdan, tümüyle kendim uyduruyorum. Çünkü var olması imkansız olan o kadar çok unsur var ki burada… O nedenle şimdiye kadar yaşadıklarımın hepsi mutlaka bir düş olmalı ve sen de bu düşün önemli bir parçasısın…Bildiklerimi bilmen o yüzden normal..Belki de seni hayalimde ben yarattım..Çünkü gördüklerim kesinlikle bir masalın içinde anlatılanlara benziyor…Çocukluğumda okuduğum ve hafızamda yer etmiş peri masallarına benzeyen bir masal”
Aramızda kısa bir sessizlik oldu.
Bir an yüzünde gülümsemeye benzer bir ifade gördüğümü zannettim.
Sonra, ruhuma işleyen güzellikteki ses tonuyla:

“Keşke…” dedi.

Ve devam etti:
“İçinde bulunduğumuz bu tuhaf dünyada, farklı olan tüm güzellikleri görebildiğimiz halde sadece birbirimizi doğru olarak göremiyoruz. Ve ben seni bir hayalet biçiminde değil, gerçek halinde görmek istiyorum. Çünkü ancak o zaman, bu “düş” bir gerçeğe dönüşebilir…” dedi.
Kendimi tutamayarak güldüm:
Görüyorsun işte; Ben zaten buyum” dedim.
“Evet, doğru…gerçek “sen”, burada gördüğüm varlık…Bunu biliyorum. Ancak ben asıl, dış dünyadaki “sen”i merak ediyorum. Çok uzun zamandır tanımak istediğim, benim ruhuma bu kadar yakın olan,düşündüklerimi düşünebilen, hissettiklerimi hissedebilen kişiyi. Peki ya sen? Sen beni hiç merak etmiyor musun?” diye sordu.
Aslında iş iyice çığırından çıkmaya başlamıştı. Öte yandan, düş bile olsa böyle olağanüstü güzel bir varlığın gerçek yaşamda karşımda olmasını ne kadar çok isteyebileceğimi düşünmüyor da değildim. Biraz alaycı bir tavırla:
Bir periyle gerçek yaşamda kim karşılaşmak istemez ki…ama,hayır, olmaz!” dedim.
Birden ilgisiz bir biçimde:
“Edgar Allan Poe’nun “Kuzgun” adlı şiirini bilir misin?” diye sordu.
Tokat yemiş gibi oldum. Ben daha sorusuna yanıt veremeden ekledi:
“Poe’yu ve şiirlerini sevdiğini biliyorum… Ben de çok beğenirim o şiiri ve özellikle orada anlatılanı. Şimdi elini aç, sana bir şey vereceğim” dedi.
Dilim tutulmuştu.
Konuşamıyordum. Dediğini yaparak usulca elimi açtım.
Elimde aniden üzerinde Poe’nun “Kuzgun” adlı şiirinin yazılı olduğu kar beyaz bir kağıt belirdi. Ben şaşkın bir halde kağıdı incelerken genç kız acelesi olduğunu belli eden bir tavırla:
“Şimdi gitmem gerekiyor; beni bekleyen var. Ama, unutma, seni yine bulacağım, istesen de istemesen de…Ve bunun kaçınılmaz olduğunu da biliyorum.” dedi.
Ben uyuşmuş gibi genç kıza bakarken son anda, ileride bulunan lahit’i işaret ederek:
Ya bu lahit ve üzerindeki işaretler?!” diye sorabildim.
Kız uçuk pembe bir ışık yayan bulutsu forma doğru yavaşça dönüşürken, çok derinlerden gelen bir sesle:

Onu henüz ben de bilmiyorum! Ne olduğunu ise birlikte bulacağız! On altı gün sonra, akşamüstü…” dedikten sonra tamamen yok oldu.
Şimdi peri kızının bulunduğu yerde simsiyah bir boşluk vardı.
Ve imlecin belirli aralıklarla yanıp sönen, dikey çizgi biçimindeki ışığı…
Gözlerimi açtığımda veya açtığımı sandığımda çalışma masamdaydım.
Her şey yok olmuştu!
Her şey…
Sanki aniden uykudan uyanan biri gibi şaşkın gözlerle çevreme bakındım.Yan duvarda bulunan saat neredeyse yediyi gösteriyordu ve dışarıda karanlık bir kış gecesi usulca sokakları kaplamaktaydı.
Pencereden dışarıya inen geceyi seyrederken, kaşla göz arasında nasıl böyle yarı gerçek bir düş görebildiğimi sorgulayarak kendi kendime gülümsedim.
Her şey o kadar sahiciydi ki!
Hele bana dokunduğu anda tüm ruhumu kaplayan o “saf sevgi” hissi!
Gerçekten mükemmel bir düş’tü.
Çantamı toparlayıp, bilgisayarı kapattıktan sonra, görmediğim halde, olağanüstü güzellikte olduğunu hayal ettiğim o peri kızını düşünerek evin yolunu tuttum…

Işığa dokunmak

Ertesi gün ve daha sonraki günler boyunca,aklımda sadece o peri kızının olağanüstü görüntüsü ve kulağımdan bir türlü gitmeyen sesi vardı. Başımdan geçen,bu açıklanması güç olay beni kesinlikle çok derinden etkilemişti.

Yalnız kaldığım anlarda en büyük dileğim, orayı ve onu tekrar görmekti ama ne yazık ki tüm kalbimle istememe rağmen aynı düş ikinci defa tekrarlanmadı.

Onu gördüğüm günün hemen sonrasında, elektronik posta kutumda bulduğum Edgar Allan Poe’nun “Raven” (Kuzgun) adlı şiirini şaşkınlıkla defalarca okumuş ve gördüğüm her şeyin, aslında gerçeğin farklı bir görüntüsü olduğuna kanaat getirmiştim.

Takip eden zaman diliminde benimle yine bu yolla temas kurmuştu. Bu inanılmazdı ama oluyordu işte. Hemen hemen her gün,ondan geldiğini bildiğim esrarengiz ancak son derece güzel yazılmış iletiler alıyordum ve okuduğum her satır beni biraz daha ona yakınlaştırıyordu. Çok derin ve ifadesi güç bir duygu tüm benliğimi esir almak üzereydi.

Artık biliyordum ki; O vardı!

Aradan tam on altı gün geçti.

Masamda çalışıyordum. Aklımda hep onun : “on altı gün sonra…” dediği cümle yankılanıyordu.

Birden kapının zili çalındı.

Saat akşamüstü beş’e geliyordu.

O gün zaten hep huzursuzdum. Başıma gelecek olanları sanki önceden hissetmiş gibi bütün gün boyunca kendimi gergin hissetmiştim.

Yerimden kalktım ve kapıyı açtım.

Merdiven boşluğu karanlıktı, otomat henüz yanmamıştı. Bir süre bekledim. Sonra, hafif bir homurtu eşliğinde, asansör boşluğu, derinlerden gelen ve her an parlaklığı biraz daha artan sarımsı bir ışıkla aydınlanmaya başladı. Saniyeler sonra asansör kabini tam benin olduğum katta durdu. Çok kısa bir beklemenin ardından kabinin ışığı tam söndüğü anda kapı açıldı ve tekrar yanan sarımsı ışık merdiven boşluğunu aydınlattı.

Gözlerim, sadece kabinden dışarıya akan zayıf ışıkla aydınlanan loş merdiven sahanlığına çakılı olarak nefesimi tutmuş bekliyordum.

Ve içinden o çıktı…

Görür görmez anlamıştım o olduğunu.

Çünkü ancak masallarda anlatılan periler bu kadar güzel olabilirdi.

Aramızda en fazla iki metrelik bir mesafe bulunuyordu. Soluğum kesilmiş biçimde, onun gerçeğe dönüşmüş yarı karanlıktaki inanılmaz görüntüsüne bakıyordum.

Üstünde kahverengi, kapitone uzun bir kaban vardı. Sık dalgalı koyu kestane tonundaki saçlarını serbest bırakmış, yüzüne ise çok hafif bir makyaj yapmıştı. Nasıl davranacağını önceden kestiremediği her halinden belliydi.
Hiç konuşmadan bana doğru yürüdü ve biraz geride beklediğim kapıdan içeriye girdi.
Kapıyı yavaşça kapattıktan sonra, aynı olağanüstü güzellikteki ses tonuyla:

“Merhaba” dedi.Göz göze gelmemeye dikkat ederek sarıldı bana ve bir süre öylece kaldı.

Kollarımdakinin, kim olduğunun, ne olduğunun hiçbir önemi yoktu, onu ilk kez gördüğümde hissettiğim saf sevginin altın parlaklığındaki ışıltısı büyük bir güçle yeniden içimi dolduruyordu. Daha önce böyle bir şey hiç başıma gelmemişti ve yemin ederim böyle derin bir duyguyla tüm yaşamım boyunca hiç karşı karşıya kalmamıştım.

İlk defa görülen biri bu kadar ani ve nedensiz olarak sevilebilir miydi?

İşte aynen böyle olmuştu.

İkimizin arasında,belki tesadüfen karşılaştığımız, sıfır ve bir'lerden oluşan o karmaşık dünyada, akıl almaz bir yakınlık doğmuştu.

Birbirini yıllardır tanıyan ve sanki birbirinden yüzyıllardır ayrı iki özlem dolu insan gibiydik. Bu kesinlikle açıklanması çok zor bir durumdu.

O yanımdaydı ve onu gerçek biçimiyle, yakından ilk kez hissediyordum. Bir taraftan da aklımı zorlayarak tüm bu olanlara inanmaya çalışıyordum.

Dokunduğum, ancak masallarda rastlanabilecek bir motifti.

O kadar güzel,o kadar masum ve o kadar kırılgandı ki...

Dedim ya sanki çocukluk düşlerimden fırlamış bir peri vardı yanı başımda. Sihirli ve gerçek ötesi bir figür gibiydi görüntüsü.

Bense,sanırım bir hayalettim onun için.
Hiç var olmamış birinin hayaleti. Yabancı, alışılmadık ve alabildiğine ürkütücüydüm herhalde.

Ne yapacağını, ne diyeceğini bilmiyordu.
Bir yanında korku, diğer yanında ise tutku duvarlarının yükseldiği simsiyah uçurumun üstünde,tam bir taraftan diğerine atlarken boşlukta asılı kalmış gibiydi. Sanki bir süredir donmuş bir zaman diliminde, hareketsiz biçimde yaşıyordu .
Ve sanki "gerçek" yaşamdan,"gerçek olmayan" bir diğerine geçiyormuş gibi hissediyordu kendini.

Ya da..kim bilir... belki de tam tersi oluyordu !

Önce geniş koltuğa oturdu. Rahat davranmak istiyordu. Tedirgin olmadığını anlatmaya çalışan bir tavrı vardı. Ama gözleri asla gözlerime bakamıyordu. Onu asıl korkutan da galiba buydu. Ben ise gözlerimi ondan ayıramıyordum.Uzun bir süre konuşmadan oturduk,sonra ayağa kalktı,evin içinde dolaştı,masama oturdu, kitaplarıma dokundu, yazdıklarıma baktı. Ben hariç, benimle ilgili herşeyi inceledi.Onu yaptıklarından alıkoyacak veya rahatsız edebilecek hiç bir şey söylemedim.Sessizce izlemekle yetindim.

Sadece yarı karanlıktaki o büyüleyici görüntüsünü seyretmekle meşguldum.

Yüzünde doğmamış güneşinin ilk ışığına benzeyen,uçuk pembe bir gülümseme vardı tüm bunları yaparken. Olanlara kendisinin de inanamadığı o kadar belliydi ki.

Bir süre sonra yanıma geldi.
Geniş kırmızı koltuğun kenarına oturdu.

Ellerini dizlerinin üstüne koydu.
Uzun uzun yere baktıktan sonra,sanki bir şey söyleyecekmiş gibi aniden başını kaldırdı ve ilk kez gözlerimin içine baktı.

Kahverengi'nin bu kadar güzel olabileceğini kim bilebilirdi ki?

O anda herşeyi anlamıştım artık. Arkamda bekleyen hiçliğe geri dönmektense, önümde duran bu simsiyah boşluğa bir adım atmaktı en doğrusu...




("Işığa dokunmak" ile devam ediyor...)





kaybolmak @ 03-05-2008 11:00


Ara sıra size de olur mu bilmem!

Ben ruhumu, sanki zamanın belirli bir diliminde kaybetmiş gibi hissediyorum.
Benden yıllarca geride kalmış ve bir türlü kopamayan bir parçam var çok uzaklarda.

Yalnız kaldığım gecelerin geç saatlerinde, gözlerimi ne zaman kapatsam; ya omuzlarıma fısıl fısıl bir kar yağmaya başlıyor ya da eski zaman tüllerini anımsatan, fildişi beyazlığında bir sis içinde yürürken buluyorum kendimi.
Üzerimde hep eski, haki yeşil bir parka, incecik boynumu saran, elde örülmüş koyu kahverengi bir atkı ve soğuktan berbat üşümüş ellerimle, kampus içindeki o dar yaya yolunda, kendimi hüzün dolu ve yapayalnız yürürken görüyorum.
Henüz inmekte olan soğuk ve puslu kış akşamının karanlığında, sokak lambalarının kirli sarı ışıkları dökülüyor, üzerine kar birikmiş ondokuzyaş saçlarıma.
Elimde ise; bir-iki kitap ve o gün alınmış ders notları...

Bazen sesler duyuyorum:

Yüzlerce,belki de binlerce genç insanın anlaşılmaz uğultusu kaplıyor ortalığı.
Öfke dolu sloganlar...
Kirli,gri panzerlerin ölümsü homurtuları...
Tabak,çatal ve kaşıkların metal takırtıları...
Yere düştüğü anda yüz bin parçaya bölünen bir cam bardağın sesi...
Bildiri basan makinelerinin tek düze ritmleri dolduruyor kulaklarımı.

Sonra, dışarıda yağmaya başlayan o ilk karın, tüm bunları usulca örten, huzur dolu beyaz fısıltısı kaplıyor içimi...

Bazen binlerce yıldızın aydınlattığı sakin bir yaz gecesinde, iğde ağaçlarının yeni doğmuş çiçeklerinin bayıltıcı kokusu geliyor burnuma.
Bazen de; karanlık bir kuytuda içilen filtreli Samsun sigarasının, umutsuzluğa karışmış, keskin tütün kokusunu ya da bütün gece yağan yağmurda ıslanmış kestane ağaçlarının, yorgun kavak yapraklarının, kütüphane binasına yakın bir köşede, sımsıcak yaz gecelerini düşleyen hanımelinin saten beyazı kokusunu duyuyorum nedense.

Sonra aniden aklıma o geliyor...

Bal köpüğü saçlarını örten beyaz beresi, zarif boynuna dolanmış aynı renkten atkısı ve uçuk mavi kabanı içinde onu ilk gördüğüm an gözlerimin önünde canlanıyor , etrafımı yoğun bir sis tabakası sararken.

İhtimal, soğuk bir Aralık akşamıydı ve dışarıda lapa lapa kar yağıyordu.

Yurtlar ile kafeterya arasındaki yaya yolunda, tam bir sokak lambasının soluk ışığı altından geçerken karşılaşmıştım onunla. Soğuktan korunmak için sıkıca sarılmış atkısı ile beyaz beresi arasından, geceye bakan gözleri gri-maviydi.

Yalnızdı... ama, o sırada eli sanki "görünmeyen” birinin elini tutuyordu yürürken...

Yanımdan geçti gitti.

Tıpkı; havada uçuşan, kristal bir kar tanesi gibi sessiz ve güzeldi.

Beni fark etmedi bile. Ne o anda, ne de daha sonraki yıllarda.

O, ardında sadece ayak izlerini bırakmıştı, karla kaplı incecik yaya yolunda. Oysa ben, sert dikenli bir çalıya takılarak yırtılmış gibi olan ruhumu.

Dönüp bakmak istedim ona, ama karanlık izin vermedi bir türlü...

Çok soğuktu.
Üşümüştüm.
Elimdeki kitaplardan biri kayıp yere düşüverdi... karların içine.
Eğilip aldım…
...

İşte bütün bunları unutamıyorum bir türlü.

Ne, hüzün dolu, karlı bir Aralık akşamı o yolda kaybolmuş olan ruhumu,
Ne, yıldız dolu yaz gecelerini saran iğde ağaçlarının bayıltan kokusunu,
Ne, uzakta bir yerde, gerçekleşmeyeceğini bildiğim halde kurduğum o ışıl ışıl hayalleri,
Ne de, çoktan kaybolup gittiğine inandığımız sevginin kalbimi ısıtan ışığını...

Buna ne derseniz deyin!
İster eskiye özlem…ister yaşlılık.
Belki de hiç bir zaman bir adı olmamıştır bunun!

...

Bilmiyorum, sizin de başınıza geldi mi?
Hani bazen elinizde olmadan kaybolursunuz ya yıllar öncesinde;
İşte ben hep öyle hissediyorum.

Kaybolmuş.

Yapayalnız.

Ve fena halde üşümüş...




"ilk kar ve bir ölü" üzerine denemeler...




karşı kıyı @ 24-04-2008 14:07


Bugün yağmur yağdı burada.

Yavaş yavaş, sindire sindire; sabahtan akşama kadar üstelik.

Kıyı boyunca uzanan kentin gri-siyah çizgileri, olanca netliğiyle belirginleşerek, sarındığı hastalıklı örtüden kurtulmuş gibi görünüyor şimdi. Tıpkı kristal eşyalar, üstünde biriken tozlar yıkandıktan sonra nasıl ışıldarsa öyle ışıldıyor sanki koskoca kent.

Vakit gece yarısını çoktan geçmiş durumda.

Sahil boyunca uzanan, alçak duvarın üstünde oturuyorum...

Kimseler yok gecenin bu saatinde. Uzakta yürüyen bir iki kişi dışında etraf alabildiğine sessiz ve yalnız. Karşı konulmaz çekicilikte bir siyahla cilalanmış gibi parlayan deniz, neredeyse kıpırtısız denilecek kadar sakin. Karşı kıyıda sahil yolunu aydınlatan güçlü halojen lambalardan yayılan sarımsı ışıklar, karanlığı diklemesine, çizgi-çizgi bölerken, kıyı boyunca, hareket eden araçların farları ateş böcekleri gibi yanıp sönüyor karanlıkta.

Hava soğuk.

Yağmur sonrasında gelen o tanıdık serinlik, yüzüme denizden usul usul esen rüzgârla birlikte dokununca, ürperiyorum elimde olmadan. Bu nisan gecesi, bir an rüzgârın içinde, çok uzaklarda açmakta olan erik, kiraz ve badem ağaçlarının pembe-beyaz çiçeklerinin kokusunun gizlendiğini hissediyorum. Derin derin soluyorum yağmur dolu havayı; ama yalnızca koyu yeşil bir yosun kokusu kaplıyor içimi.

Gözlerim karşı kıyıdaki, yamaçlara doğru tırmanmış yerleşimin pencerelerinden dışarıya akan sarı-beyaz ışıklara takılıyor. Karanlık gece gökyüzünde ışıl ışıl göz kırpan bir yıldız kümesini andırıyor gördüğüm. Arkadaki silueti fark etmesem, sanki yıldızlar, denizin içinden yukarıya doğru yükseliyorlar.

Senin, orada, tam karşı kıyıdaki ışıkların biri içinde olduğunu düşününce, hüzünlü bir gülümsenin izi beliriyor dudağımın kenarında. Kalbimdeki uçsuz bucaksız boşlukta binlerce gelincik, unutulmuş bir duygunun sihirli dokunuşuyla birer birer açmaya başlıyor aniden.

Gözlerin geliyor aklıma.

Sonra... bir sonbahar akşamını andıran durgunluğun ve saçlarına gizlediğin leylaklar.

Bunları anımsadığımda, koyu kırmızı fısıltılar yankılanıyor ruhumu çepeçevre kuşatan taş duvarlarda.

Gecenin kederli ışıltıları, simsiyah suyun içinde kırık ayna parçaları gibi parıldayıp sönerken, son bir gemi geçiyor sakin denizin orta yerinden karşıya doğru. Sessizce süzülüyor karanlık denizin üzerinde.

Karşı kıyıdaki ışıklara bakıyorum; senin, o ışıklardan birinin içinde olduğunu bilerek.

Nedenini düşünmeden, pencerenin tam önünde, kollarını göğsünün üzerinde kavuşturmuş biçimde dalgın dalgın dışarıya baktığını hayal ediyorum; benim bulunduğum kıyıya doğru. Hatta öyle olmadığını bile bile, sanki uzaklarda duvar üstünde oturan birini görürcesine baktığını düşlüyorum umutsuzca.

İçim ürperiyor.

Üşüyorum.

O pencereden karanlığa doğru, zaman zaman uçuk pembe parıltılarla yayılan ışığın o kadar güzel ki…Bazen elimi uzatsam değecek kadar yakın, bazen de gökyüzündeki bir yıldız kadar uzak...






ışık suya düşünce @ 27-03-2008 18:28


Biliyorum, bir gün karşılaşacağız.

Belki aylar, belki yıllar, belki de asırlar geçecek aradan, ama o an geldiğinde mutlaka karşılaşacağız, biliyorum. Ve ne yaparsak yapalım ne sen ne de ben,asla kurtulamayacağız bu karşılaşmadan.

O gün pespembe bir baharın yeni açmış, demet demet çiçeklerle süslü esintisi dolaşıyor olacak kalabalık caddelerde. Saat, ihtimal, yine akşamüstü 5:12'yi gösterecek.

Ruhu çoktan kaybolmuş bir kalabalığın içinde, elimde sımsıkı tuttuğum beyaz, minik bir deniz kabuğu ile ben, seni düşüne düşüne yürürken aniden çıkıvereceksin karşıma.

Kimbilir kaç yüzyıl geçmiş olacak aradan!
Kimbilir kaç kez doğmuş olacağım!
Kimbilir neye benzeyecek o sıralar yüzüm!

Oysa sen hiç ama hiç değişmemiş olarak, yine aynı yaşta ve aynı çocuksu güzelliğinle belireceksin tam karşımda. Dalga dalga saçların omuzlarından aşağıya doğru, giydiğin koyu mor bluzun üstüne dökülecek her zamanki gibi.

Ve sol elinin yüzük parmağında yine ince,altın bir alyans taşıyor olacaksın.

Gözlerim, koyu kahverengi gözlerine değecek bir an için.

Yıllar önce seni gördüğüm o ilk gün olduğu gibi bir kez daha, binlerce, rengarenk kelebek sessizce havalanacak kalbimdeki uçurumun sarp kayalıklarından ve binlerce yıldız aynı anda ışıldamaya başlayacak, bunca zaman üstümü örten o sonsuz ve simsiyah g