En büyük ve en sade açılış sayfası
Olmazmi arama
tr
en
anasayfa siteler rssler
   
 Oyunvarmi.com'da binlerce flash oyun sizi bekliyor. Oyunvarmi.com ile tanışmadıysanız buraya tıklayınız.

Kişisel - Okunmayan Blog. RSS

Naçar Zenofobi @ 02-05-2012 23:40

*Yerkürenin etrafında döndüğünü bütün fiziki realitelerin reddiyesi ile kabul bellediğimiz bu evrende, kuşkusuz pitoresk kelimesinin raddesi kadim yegane karşılığı kadındır.
*Kıtasal batının, batının doğusu, doğunun ortası diye kabul ettiği, ne doğulu ne batılı, irrasyonel ve tutarsız bir sosyolojik harmoni içinde debelenen, kendi resmi eğitimi tarafından onyıllardır ‘doğu ile batı arasında köprü’ olarak nitelendirilmeye gayret edilip de esasen kara ve sert ‘iki ucu boklu değnek’ gerçeğinden kurtulamayan bu çoğrafyadan ister batıya, ister doğuya bakılsın; kadının ızdırabı bakidir. Edilgenlik, erkekler tarafından, yine ‘erk’ hissiyatlar ile, atfedilmiş bir benlik özellemesidir, karşının cinsine. Şemali, şekli değişir belki ama esası asla değişmez.

*Kadın, doğuya gidildikçe hükmen yenik, batıya gidildikçe hükmen galiptir. En heroik halinde bile kadın, erkek üzerindeki (ki burada yine it gibi bir erkek merkezli algılayış vardır) ‘elde edilebilme’ zorluğu üzerinden nitelenir. Çünkü doğuda kadın salt bir metadır; yine de batıdaki kadar zorbaca değil. Hükmen galip olan batıdaki kadın. Yani, erkek cinsinin çevresinde pervane olduğu, yani vajinal kualifikasyonun diğer tüm insani özelliklerinin önüne geçtiği gerçeğine dayanarak ve bunun farkında olarak ve bunun ‘kıymetini bilerek’ yaşadığı zaman daralıklarında, kadın yine edilgendir.

*Değişen bir şey yok temelde. Çok para edecek dekolteli fikirleri yine genellikle erkekler yazıyor. Kadını evlere, mahzenlere, reklam söylemlerine yine erkekler kapatıyor. Kadın, meta; kadın, eşya. Ulaşılamazlığı, aksinden bile daha karşı egemen.  Edilgen kadın bir utançsa, diğer türlü fiziken erişilmesi mecrasında her yolun mübah olduğu bir ütopya. Her şey yine kadının kendisine dair olan değil, erkeğin ona biçtiği sıfat tamlaması esasında.

*Kadın, ister batıda, ister doğuda, ister istemez kabullenip kullanılmak zorunda bırakılıyor hala.
*Kadın, erkeğin karşısında, her ne şart ve zaman ve coğrafya söz konusu olursa olsun, bizatihi ‘insan’ olarak görülmüyor hala.

-Deniz
08.03.2012 


Küçük Adisyonlar @ 01-05-2012 20:30
Anladığım ama anlamlandıramadığım şeyler var, çoktan ikili ilişkiler dünyasında. 
“Beni gördüğünde hangi maksadın alnından öpmek adına yüksek tavanlı kahkahalar atıyorsun? Kimse benden daha iyi bilmiyor senin gerçek gülüşünü; kimi ne ile kandırmaya inanıyorsun? Ne diye bu loca tavırları? Yürüyüp gittiğimde, ardımdan örnekleri ancak tribün dili ve edebiyatında bulunabilecek küfürler edeceksin üstelik. Eğersiz atlara dönüşüyor ellerin, aynı dört duvarın nefesini hisseliyorsak şayet. Söyle, bu kadar mı yok ettim vaktiyle seni de, ne zaman hayat bize habersiz bir karşılama sürprizlese gerçek bir hiç gibi davranıyorsun?

Etme. Hali hazırda seni yer yer özlerim bazen. Gözümün seyir defterinde yalnızca eskiden çıkarılmış başarısız bir mizah unsuruna dönüşme.”

-Deniz 


Mikrotiryakip Roman @ 26-04-2012 20:28

Uzun ve derin, ve az lafla çok şey anlatmak isteğini gerçekleyeceğini belli etmek isteyen, bir bakışın ardından, “nefesin kokuyor”, dedi. 
“Vaktiyle ciğerim yandı; ondandır”, dedim.
-Deniz


Kesif Ettirgen @ 22-04-2012 20:22

Sigara süründürür
1. Carpe Praeteritum
Kendiyle dertli insanların yaşadığı üç farklı zaman dilimi vardır: Bir, ızdıraplarla, yaralarla, acılarla, terk edilişlerle, düşüşlerle, yıkılışlarla, felaketlerle ama kallaviyeti sorgulanamaz raddede kıymetli hatıralarla dolu di’li geçmiş olsun zaman; bu kabullenilmiş, en azından öyle gibi yapılmış, içselleştirilmiş, hakkında gerekli zihinsel yatırlar imar edilmiş ve fakat asla unutulmamış, unutulamamış süreler toplamıdır. Bir ikincisi, genellikle olmayacak duaya değil amin türbe yaptırılan gelecek zaman; dün geçmişin tozlu ve yağlı sayfalarında yine de okunabilen kalben enfeksyonist sözlerle doludursun, her şeyin farklı, ama çok farklı, olacağına dair muhteşem bir inançla düşlenkarlığı eylenmiş fikren güzel ve genellikle eyleme reel vakıfiyet noktasında noksan  kalan umutlar toplamıdır. Gelecek zamana dair gönülsel mollalık seyahatleri, devamlı olarak insanın kendini aşması, uç hayallerini gerçeklemesi, rasyonel olarak açıklanabilir bir mutluluğun ötesinde fiziki ve kıymeterkil değerler taşıyan anlardan ibaret sessiz düşünmeleri barındırır. Bir üçüncüsü.. vardır ki işte o rahatsız insan erkinin zihninde kör sondajlar eyleyen odur: Aradalılık çıkmazı şimdiki zaman. Gündüzü ve uykusuzluğu hep geçmişbaz anılar ve gelecektrak beklentiler arasında tüketmek. Her kelamı ya olmuştan ya da henüz olmamıştan açmak; “..öyle işte, ya, neyse haydi ben kaçayım” desibel tutarsızlığı içinde yaşayarak kapatmak. Bunların hiçbiri bir diğerinden üstün de değildir. Ne geçmiş geride bırakılabilmiştir, ne şimdi doğru düzgün yaşam kılınır, ne de tüm bunlar arasında adam akıllı bir gerçek inşasına fırsat kalır. Esasında tüm bunların, her şeyi düzene sokmaktan gayri bir çıkışı daha vardır; sokmak düzene, her şeyi. Salt delilik hali. Hesap verecek hiçbir kendi-birinci tekili bırakmamak. Kendiyle yeterince derdi olan delirir; dertleri çoğunlukla üçüncül tekil sponsorluklardan ileri gelen ise; yani, gidip delirememek adıyla blog açar.


2. Nüktedan İmge


Eski çamlardan bardak olur, diye deyişi; icabında cami ile kışlanın el ele verişine şahitliği olmuş topraklarda, şahsi insan ilişkilerinin yavşaksal geçişkenliğine şaşırmak da, hadi, benim toyluğum olsun.
3. Kısa Tarih Notları


Öldürmeye üşendiğini eşek suyun içine DSİ sıçana kadar süründürmek 90’larda, hem resmi hem kontrmemuriyet olgular üzerinden yürütülen bir devlet politikasıydı. Ve 80’lerde, ve 70’lerde, ve 60’larda, ve 50’lerde, ve 40’larda ve mesela şu anda.


4. Açık Mektup


Başına getirdiğim hiçbir şeyi hak etmedin; başına gelen bütün mutlulukları hak ediyorsun. -(Vicdanen Kısaltılmıştır)-
-Deniz 


Veham Söylemler @ 20-04-2012 05:55

Okur yazar, tahsilli ve yalnız bir çiftin neticesi olmanın ileriye dönük en büyük sıkıntısı günün birinde okur yazar, tahsilli ve yalnız birine büyümsemektir.

Merhaba, Dünya'nın En Güzel Arabistanı'nın başabelakentine bahar esameli, yazdan aromalı günler uğramıyor, halen daha. Saatlerden gece, sayısal karşılığının önemi yok. Ben diyeyim günlerden resmi tatile az kaldı, siz düşleyin bu gecesabahın akşamına gebe katmer-promil muhtemeliyatların önemli bir çoğunluğu önsevişme içeriyor. Uyuyamıyorum; bir şeylerin canını yakasıya dertliyim ki ikisi arasındaki bağlantıyı boş kalmasın diye alkole boğmak gibi post-ergen alışkanlıklarım vardır. Uyuyamamanın eşisıra reflüperverim, bir de gastrit var, bir de ülser. Şayet kahve de içiyor olsam adeta öylesine modern belediye vatandaşı olurdum ki.

Kafam diyor ki, akıl ve aşk birbirine çevrilmesi çok güç iki farklı dil ile konuşurlar. Kafam diyor ki, akıl faydanın metrajına bakar, aşk ise değerin lirikliğine. Kafam diyor ki, 'delilik' ancak paylaşılmamış anlamlara verilebilir bir addır. Delilik paylaşıldığı zaman delilik olmaz, kolektif yalnızlık olur. Yani kafam diyor ki, kimseye anlatılamayan dertlerin dermanı olsun diye (bile) değildir aşkın hayata tansiyon üstünlüğü ve akıl karşısındaki hükmen malubiyeti; aşk deliliğin bizatihi kendisidir zaten. Çünkü aşk adi, puşt, acımasız ya da insafsız mıdır bilinmez ama şüphesiz şahsi bir meseledir. İnsanın bütün oluş hallerinin en bencilidir belki de aşk. Sen, onu çok seversin. O, çok sevilir, senin tarafından. O edilgendir, yar bellenmiştir, belleği kayıp şimdiki zamanlarda, senin tarafından. Sen seversin. Cümle bu kadar kısadır aslında. Senin ne kadar sevdiğinin dozajı da mühim değildir. Sen seversin. Romantik bağ fiiller üzerinden ömür tüketen ve şu kelama aykırı gitmeye her zamandan hazır olana da açık bir biçimde sorulabilir: Sen. Çok seviyorsun, uğruna ölüyorsun, hakkında denizler aşıyor, dağlar parselliyor, çöllere kafa tutuyor, adisyonlar kapatıyor, kendi paralıyorsun ya, pek muhterem sen pek muhtemel Mecnun'sun ya. Sen Mecnun'san, bu kaçıncı Leyla?


Kafam diyor ki, bu aşkı recmetme çabası değil. Sen sev onu; o da sana karşı boş olmasın. Çift olun, çiftleşin; bireysel delilikleriniz size bakidir. Sevmek ilhak edilemez. Zaman, yaşamak üzerinden, bir olur, birden fazla insanın hikayesinde.  Farklılıktan uyum değildir sevmek hali. Aşk, birinin abuk subuk taraflarını da sevebilmektir; içselleştirmek değil. Hülasa aşk, plastikarme bir şiirsellikle birbiri içinde olmak da değildir. O yüzden evvela şu derin yanlış redakte edilmelidir. Öykünmenin, takdir etmenin yeri yoktur bu öyküde. İnsanın kendinde yoksun gördüğünü bir başkasında bulması aşk değil, travmadır. Hatıratım der ki, hiçkimsenin ama hiçbir zaman ve hiçbir şekilde canını yakamayacağından emin bir kadın vardı. Sevildi mevsimler boyu. Terk edildi bir gün. O gün, o kadın, öldü. O günden beri o kadın kendine dair ne varsa paramparça etti. Şekli değişti, şemali değişti, kelamı değişti. O kadın, sahip olamadığını olmaya karar vermişti. Günümüzün çoğu aşkımtrak hikayesinin esası budur işte. Televizyon çağı çocukları. Hepimiz, sanki sürekli yetersizlik hissine sponsor bir dünya kafi değilmiş gibi, aslında iyi niyetli, ama hep ötelenen, oyuna bir türlü kabul edilmeyen, yalnız, ırak, gururlanacak pek az şeyi olduğu için yer geldiğinde (yani genellikle) ne kadar can yakabildiği ile gururlanan bir ülkede doğduk; bir türlü doğru düzgün büyüyemedik. Noksanlığı vurulmuştur yüzüne çoğu iyi niyetin buralarda. Kaçış, kendi'den büyük ve daha değerli bir eş içinde kaybolma özlemi biraz da bundandır. Ontolojik ya da pornografik arzuları, daha önce binlerce kez eskitilmiş cümlelerle kaplayıp, rüzgarda bilinçli savrulmaya aşk deniyor bu yüzden. Tüm bunlar olurken, akıl, fikre ve bedene durmasını emreder gerçek aşkın karşısında. Bir jenerasyonun kalben kompleksli ya da aklen menapoz olmasının sebebi de neticesi de aynıdır.

Okur yazar, tahsilli ve yalnız bir birey olmanın boktan yanı yani, şu saatte uykuyu bünyeye çok görmektir. Epeyce bir miktar da kırılganlık elbette. Kalbin eşref saati geldi ya, neşteri çekmek de aklın görevidir; ne kadar hızlı, o kadar sıcak. Öldürgen zamanlar bunlar. Aşk ise örgütlenmektir en sade ve metaforel anlamı ile. Bu açıdan bakılacak olursa, ne çok 'aşk' hikayesi Türk solunun veham belleğine benzer.

Krank Hali @ 26-03-2012 23:40
Akşamı gündüzden kararmış, kalbi fikrine gömülemeyen, düşünceleri nikotine dirayetsiz bir zamandı. Çekincel bir incelikle dokumaya çalışıyordum aklımdan dökülecekleri. Vazoyu yanlışlıkla kırmış ve annesi karşısındaki ifadesiz durmaya çalışan çocuğun, devrisi yaşlarda çok promilliyken yine annesi tarafından gelen bir telefonu yanıtlamadan önceki endişeli haliydim. Ki bilinir, içmek cesaretin yelkenlerini suya indirir. Oysa ben korkuyordum. O kadar çok içmiştim işte; miktarı mühim değil. Dilimin dolanmasından, söyleyeceklerimin ustaca işlenememiş dolanlar olarak anlaşılacak olmasından ürküyordum. Bir derdim vardı, belli ki anlatmadan edemeyeceğim; zaten dert olmadan içilse kahkahalar yankılanırdı şimdi beton gibi bir tıkanmanın olduğu yerde. Ben bunların hepsini hatırlayacak, hatırlayınca utanacak ama yine de yazacaktım. Ben, korkuyordum hatırlayacaklarımdan çünkü ağzım Sibirya bir ilham kokuyordu. Ve insanlar yalanları sponsoru olarak biliyorlardı alkolü. Ben gerçeği bile toparlayamacak kadar sarhoş ve birkaç saat sonra yakinen incelemek zorunda kalacağım fayanslar kadar sahiydim o esnada. Konuşmak istiyordum. Hiçbir sözü yalana banıp dolandırmadan, sade konuşmak istiyordum. Belki bütün çekincelerim hakkında haklı çıkacaktım ve yine, alışkın olduğum gibi, haklılık mutluluğa öncül olmayacaktı ama konuşmalıydım. Çünkü daha, “yoruldum” demenin düpedüz şımarıklık olacağı bir yaştaydım; benim o mavi limana çıkmam gerekiyordu.

Lafı uzatmamak gerekirse: hepimiz (tuhaf ve bir şekilde) yalnızlığın fetişine ironik bir biçimde tav olma durumundan vazgeçmek istemiyoruz. Sonra, hatırlıyorum, sınıfta bir kız vardı. Bir tane ve on dokuz tane daha, ama işte onlar işin dahasıydı; esas oğlan belli olmasa mevzu bildiğin masal olurdu. Ama öyle ben senin bildiğin masallardan olmazdık. (O kadar yüzyıl önce nereden buldularsa gymnasyumu. Bilmem. Ama Sindirella’nın, adı Mesut olan, ve yakın arkadaş çevresince kısaca Meso diye anılan epey steroidtipik biçimde saçları dökülmüş, bir body-building hocasıyla çalışan bir erkek arkadaşı olsa bence kalan on dokuz şaşırmak yerine imrenirdi. İmren diye isim bile var neticede. Sonra bu masallarda hep mutlu son vardır. Hiçbir masal menapoza kadar sürmüyor netekimde.) Ben bir masal yazacaktım ama divit ucum fazla kalın kaldı. Hadi dedim, masal değil de dümdüz şiir yazayım. Bu sefer de o kadar anlaşılır kaldı ki yazdıklarım, Tarlabaşı yokuşunu tırmanıp Pera’ya varamadı. Bence kaldırım taşlarının altında kumsal var oğlum. Tek kale maç da yaparız hem. Yenilmenliklerin alayı alnımıza yazılır. Hadi bana estağfurullah.

Lafı uzatmamak gerekirse: Size yalan söyleyemeyecek kadar alkollü olan insanlara izin verin; anlattıkları içmekten değil, içlerinden gelenlerdir.

Hoşdere @ 19-02-2012 23:39

Eli sevmediğinin elinde ama yine de mutlu-imiş-gibilerde bir adam gördüm; ki esasında çocuk. Adamlık, oğlanlığın kabuk bağlamış haline deniliyordu ya yaraların metrajından ötürü; işte o çocuk yanlışı yapıyordu çok dosdoğru bir zaman aralığında. Yanlış yer ve belki de yanlış zaman ama kuşkusuz doğru insan yoktu, doğrulayacağı yer ve zamanda her bir tekil şeyi. Yüzü gülüyordu o çocuğun; ah bizim yalanbaz yalnızlığımızın korkusu. Gördüm; sevmiyordu. Hayır, sevemiyordu elini tuttuğu sevmediği ama yine de yüzü gülüyordu bir şekilde; o esnada gözleri gece sessizliği.

Arkadaydım ben. Arka koltuğunda düşüşlerimden bir diğerinin. Seyresine dalmıştım izlemenin bir semt içine gömülü hayallerimin; çoğu çoktan ve yoktan yitik. Bir yere gidiyorduk, yol üstü diyeydi, geçip gidecektik ve ben kalacaktım çakılı; adı mühimdi, sanından çok daha fazla. Yine uğruna sarhoşken ağlanıp, ayık kafayla redakte yalanları düzülecek bir akşamın (ki gece) uğru uğrunası yine (ve evet, yine) bir kişi hakkındaydı. Bir semt, bir kent, yahut bir diğer yaşayılamamış gençlik öyküsü; hepsi ve hepsi yaşamayı edilgenliyebilmiş hakkındaydı. Bir diğer akşam, yıllar sonra, hala o’nun hakkındaydı. Ciğerimde bıçaklar doğranırken ben, lafları bulamadım hakkında edecek o’nun. Hala o’nun hakkında laf etmeden önce kelamın yetersizliğinden korkuyordum, bunca mevsimler sonra bile. Yalana, dolana lüzum yok; seviyordum. Ben, adını bir zamir ile yazarken bile tırnak işareti acaba fazla mı samimiyetsiz kaldı, hakkında düşünecek ve bu düşünsel endişenin yekpare filizini içimde ormanlar edecek kadar, yerden göğe kadar, kalbimden fikrime kadar, ne kadar varlığım varsa hepsi armağan olsuna kadar, yani çok, ve sade, ve sevmek mefrumunu başka hiçbir varlığa yakıştıramayacak kadar, çok, ama çok, seviyordum.

Iraksak Bir Akşam @ 16-01-2012 20:43

Sonrası olur masal için fazlasıyla Samatya olmayan bir semtin, ki hava sancıyordu, en azından tahta damlı olması gereken otobüs durağında duraduruyordu damsız ile gamsız. Birbirlerinden haberdar olmayaları iki ömür geçmişti. Tek eksikleri onları hafif sol ve çok da geniş olmayan açıdan çekecek kameralardı; herhangi bir sanatın tografisi olabilmelerine yetecek. Tan vakti tandanslı bir akşamın uzatma dakikalarına tekabülmeye eğriyen saatte; hiç tanışmamışlardı bugüne kadar. Karşılaşmışlıkları, yaşanmışlıkları ve dolayısıyla ölünüp bölünmüşlükleri, müşkül hatıralardan mütevellit günleri yoktu. Uyrukları dışında tamamen iki yabancıydı damsız ile gamsız birbirine. Belki bir tanesi kelimelere takmış, bir daha da o kancayı hiç koparamamış bir deli-gibisiydi; belki diğeri yalnızca karanlığa alay sokak lambalarında görülen partiküllerini, suratına temas etmesi ile kutsayan bir güzellik. Belki, bir tanesi o esnada belkili hallere dalmıştı yine, yeniden, yenilmeye. Belki, belki kelimesi kameraların durması gereken o açının tam zıttı yönünden diğerinin suretini aydınlıyor diye, bir tanesi belkilere ne anlamlar sırtlatıyordu o anda. Kesin olan bir şey vardı ama; ikisi de gençti. Biri bariz, diğeri hala. İkisi de güzeldi. Yalnızca annesi tarafından güzel bulunan bir çocuğun çirkinliği ile bütün dünyayı peşine takabilecek o ancak teolojik olarak açıklanabilir göz alıcılığın tam ortasında, yani tam da olması gereken ayarda, güzeldi ikisi de. Biri bariz, diğeri hala. Gündelik ve ticari dertler dünyasının, hiçbir kooperatif çabanın ne çiçek ne de gayrimülk ile neticelendiği bir ülkesinde yaşıyorlardı. Yaşıyorlardı; biri bariz, diğeri hala. Annelerinin paketlediği, alüminyum folyoya sarılmış orta halliliklerinin tadı kalmıştı ağızlarında ve demirden yolların özlemi biraz da; mevsim iyice geç olmadan. Hiç tanışmıyor olsalar da, hayatta ya hep yalnız, ya hep yanlış kaldıkları ifadelerinden, ifadesiz kalmaya beygirlenen hallerinden, belli oluyordu. Belki biri henüz yollara düşemeyecek kadar küçüktü; diğeri yollara yıllarca geç kalmış yaşındayken. Sırf bir durak denk gelişi diye kesilemezdi ya, hayallere kesilecek birleşmiş milletler biletleri. Yine de sancıyan hava mono kanal oksitli karbonun yanı sıra biraz da düşlemek taşıyordu içinde. Tan vakti tandanslı bir akşamın uzatma dakikalarına tekabülmeye eğriyen saatte, havada çok fazla çaresizlik vardı çünkü. Yeganenin sevinci, damsızın düşünce balonunda giderek ağaran öykünün, örneğin mesela, hala sevmek ile ilgili oluşuydu. Ki sanılamıyordu gamsızın dert renkleri skalasında böyle bir kızıllığa rastlanması. Şayet kara katran yol bir tahmin yürütseydi, belki de barizin ilanı olacaktı. İkisi de hiç gerçekten sevişmemişti belki; biri bariz, diğeri hala.

Ya da tüm bunlar sade bir afyonlamaydı göğüs kafeslerine saplı cenbiyeleri yok saymaları için. Genç, güzel ve üstelik hiç tanışmamış iki pekkimsesizdiler. Yaralıydılar; biri bariz, diğeri hala.

Kar Damarı Fayları @ 09-01-2012 05:51
Kar yağışı hakkında olabilirdi mesela. Karasal bir plan görüntüsünün oldu olabilecek en, ve muhtemeliyatı kuvvetlere gebe ki tek, güzel beyaz dengeli hale bürünmesi hakkında. Gece de yaratıcı bir konudur. Yahut, kar yağışına eşlik oluşabilecek ihtimalli bütün kedi üşümelerinin kimsede yaratacağı vicdani halter kaldırımı ila yazmayı tamamen bir gelesiye zamana rötarlayıp kaldırımlarda yürümeye yüz vurmaya kadar pek çok yaratıcı ve yardırıcı konu olabilirdi. Biraz da bu yüzden binaların merkezi ısıtma sistemleri ve ya Paşabahçe’nin yıllık cirosu hakkında yazmamak güzel kar yağıyorken. Kar dinginliyor gibi duruyor şu pencerertesi devranı. Kar yağınca, sanki, fotoğraf oluyor dünya; kalıyor öyle olduğu ve olması düşlendiği üzerenin neredeysesi halinde. Bir de bu anonim mutluluk lapalapası gece, çoğunun uyuduğu, azının uyanabileceği bir gecenin en kör ve karanlık dakikalarına denk gelmişse. Makine gürültüleri ironiperver olur o zaman; huzur verir. Bir hastanenin havalandırma sisteminin uğultusu gibi; ki çok yaratsız edici olması gerekir diye de değil ama tuhaftır, sevinç değilse de, içten içbükeye o hafifleme. Bazen ‘tuhaf’ da güzeldir. Kar yağışı ile bakışıyoruz bir süredir; bence o da bana karşı boş değil. Hani, yerkürenin heri bembeyaz olmuş hissiyatı vardır ya, sanki bütün sapa yollar bile nazikçe bekaretlerini geri almışlardır; kar, ayak izlerini, bacağım giresiyeciye bomboş sözlerin her niyeyse dialoglara sebep olduğu ve her yalandan dialog gibi bu da yürünerek yapılsınlara hemzemin olmakla mükellef olmuş toprağı yeniden, o beyaz, o temiz tablo haline getirir. Kar, doğayı kendine getirir, bütün insani yol sendromlarını kendi nazik kot farkına gömerek. Ki, kar esasında ilk’li zaman diliminde yalnızca bir yenilikti benim düşlembaz serüverimde. Kar, alışkanlık ötesiydi; yeniydi, tadılmamıştı. Hakkıdır farkına tapan, kar ne güzel şeydir ulan idi. Sade sürpriz değeri güzelliğinde natur ama mort olmayan gök hediyesi. Tamamen bir estetik bekaret kemeri. İddiasız ama çok güzel. Sonra zaman diliminde, ki sonra zaman dilimi insanın ota boka belirli gün ve haftalar anlamı yükleme lanetinin anavatanıdır, kar üzerine düşünülür oldu. Kar güzeldi, güzel kalması yeterdi, gereği düşünülmeyeydi de varlığına devam ederdi. Ama kar, düşünüldü. Soğuk diye de değil. Bir tek kar üşütmez zira. Daha da sonra, kar yağışı bir cinnet bozumu bile oldu. Fecr-i küfür, çoğunlukla alay ile karışık, saatlerde kar yağmıyordu ama kar orada duruyordu; bilinen her şeyin ortasında, gereğinden çok daha metropol ve betonarme yaşanmışlıkların tamamının ardından nefes almaya yeltenen bir kentin, insan aklının kendisinin. Sonra’lı zamanların, ki bütün sonralar sonu hariç geçmiş olsundur, sonunda varılan şimdinin adına kar yağıyor. Öyle böyle değil tadında üstelik. Sanki bulutlar dökülüyor göğün yüzünden. Şimdi kar var ve kar şimdi, huzur veriyor. Kar yağdıkça yollar, ayakların kirli izleri kayboluyor. Kar yağdıkça ışıklar yükseliyor, gecenin o en kör ve karanlık zamanında.

Mesela binaların merkezi ısıtma sistemleri ve ya Paşabahçe’nin yıllık cirosu hakkında yazmamak bu yüzden de güzel. Kar, vazgeçmemeye mühüradım bir kalp gibi inatla ve ısrarla ve hala ve hala lapa lapa yağıyor. Saatlerden gece. Bu gecenin sabahı uyanmak öykülemeye sebep olacak, diye mesela. Kar yağışı hakkında yazmak güzeldir mesela.

Yanarken Su Bile @ 13-12-2011 22:41
Senin ihanet ettiğin zamandı. Belki diye bir kelime vardı; var olan ve kuşkusuz can yakmış, şüpheye yer yok ki seni, sevmekten men etmiş beni, bir takım zaman dilimlerini ardında kül bile bırakmayacak kadar yakacak bir kelimeydi belki. Bir kelime, bütün henüz yaşanmamışlıkları bile delilik kadar güzel eyleyecekti. Belki, belki kurtaracaktı çaresizliğimizin gereğinden geniş zaman dakikalarını. Belki de, belki bizi kurtaracaktı. Belki, inandıracaktı inanılmaz zamanların yaklaştığını, denizin ufka harman olduğu yerden görünen yağmur bulutlarının gelişi gibi. Aslolan, toprağın gelecek yağmurun şölenine hazırlığıydı. Bütün çiçekler, damlalara küskün gibi görünüp aslında çok kapalı o hava durumuna inat en parlak renklerine bürünecekti. Ki bütün çiçekler ve bütün renkler senden ibaretti. Bense yalnızca fırtınanın evveli sükunete ev sahipliği yapan bir dingin-gibisi deniz olacaktım. Yağmuru yağdıran bensem de, tevazu edip karşında susacak, susacak ve toprağı olacaktım; denizlikte bile yağmurun toprağı olmaya gayret, densizlik diye anlaşılmasın diye. Belki, belki seni bile kurtaracaktı, senden. Bulutlar sırf yağıyor ve bu sefer ağlamıyor olsa da sen gülecektin, güneş doğacaktı yeniden. Belki. Belki, sırf yazdan kalma diyeydi bu yorgunluğu doğanın bahşeder halleri. Belki bir taşlardan hallice kıyıda buluşacaktık; bulacaktık sonunda birbirimizi. Yağmur geliyordu, düş destur dinlemeden yağacaktı. Toprak neyi müjdeleyecekse ona inancı vardı. Ama yağmur inanmıştı. Belki yağmur bile inanmıştı çoraklığa inadının tutacağına. Ve biliyor musun, yağmur bir gece yağacaktı? Sırf çok burnu kalkık görünmeyeyim diye, tanrıların yanıbaşı kot farklarından geliyor olsa bile. Yine de yağmur yağacaktı. Yine de çiçekler en parlak renklerini takacaktı yapraklarına. Kurumaktaki bir ağaç bile dal yaprak yalnızlıkta kalmayacaktı o gece. Gece olmuş olacaktı. Çaresizliğin gereğinden geniş zaman dakikalarında. Çitler olacaktı belki de, kıyının ucunda. Gelişini kutlayacaklardı, çatırdamaya, büyümeye çok hevesli çocuklar gibi. Çimenler bile ilk defa küfretmiyor olacaktı üzerilerine basan yüreği fazla ağır yolcuya. Ki denizlilik misafirlik değildir, ne kadar çorak olursa olsun toprağın kendisi. Gece bitkileri bile korkmayacaktı; bizim ilk defa sanatsal sancılarımızı yenip onlardan korkmamamız gibi. Ve ilk defa, 'sadece bunun için' dememek bir keyif olacaktı. Gerçek olacaktı hepsi. Şiirler yetmeyecekti, ne natürmort, ne kalbi şahanesi sahneye. Belki, belki de ilk defa bir cenaze-i yaptırım olmayacaktı kalbin sicilinde. Sivil ve yakışıksız, aksak ve kirli, delilik ve dahiyane bir fikir olacaktı aşk; çimlerin üzerinde, gece bit bitkilerinin yanında, denizin kıyısında, bir gece vakti olur, yağmuru beklerken. İki yürek bile yetmezken dört koldan sarılmaya; bu denli doğa mucizesi yalan olamazdı ya. Değil miydi? Ama? Ya..

Çiçekler bekliyordu. Gece bitkileri yorgun, bitkin, umutsuz gibi ama heyecanbazdı. Çimenler ilk defa küfretmiyordu. Çitler oralı değil olmaya çalışırken nasıl da mizah unsuruydu. Deniz dingin ve hazırdı; toprak en kızıl renklerine bürüyordu, çiçeklerin hazırlığının esnasında. Bir yağmur bekleniyordu. Yağmadı, yağmayacak. Sen, her günün sonbaharında özleniyordun gibiydi. Sonra hepimiz beraber gökyüzüne baktık, bir falez hizasından. Yağmur yağacaktı; öyle söylenmişti hepimize..

Hepimize çok geç fark ettirdi kirli ve mantıklı ve haklı gerçeklik kendini. Senin ihanet ettiğin bir zamanmış. Belki'ye. Ve hepimize.

Sen bizimle, hepimizle, aynı gökyüzüne bakmıyordun ki.


Aşk-ı Güzaf @ 06-09-2011 02:02
İşbu devrik bu irisi, ilk defa yazanının kendisi ile ilgili olamayan bir şey yazma örneğidir. Bir nevi mikrososyal yergi maksatlı.

Raflara dizilmişiz
Hepimizin ego ambalajı parıldıyor
Dev bir maske ambarı içindeyiz
Harikuladeyiz
Hemen her konuda
İki yaprak sayfa edemeyen akıllarımız
Ve iki yaprak kadar bile olmayan
Natürmort çirkinliğimizle
İnat ve reddiye içinde
Hemen piriyiz
Hemen her konunun
Özellikle aşkın
Özellikle anlaşılamamanın

Raflardayız evsiz
Dünya kocaman bir insan marketi
Şarküteri sevdalar derdine
Parıldayan yalanlar söyleniyor
Ürolojik devalüasyonlar içinde

Raflarda dizili insanlar
Sevimsiz bir sevmek arayışı var
Sanki ve daima
Herkesin ortak fiili
Romantizm katilliği

Biz çok büyüğüz
Çok güçlüyüz
Çok gururlu ve çok hüzünlüyüz
Hemen her konuyu anlarmış gibi yapıp
Raflardan bekliyoruz
Çocuklar gibi saf bir sevgiyi
Güçlü olmak meziyet
Ödülü çocuk muamelesi görmek

Hele ki konu aşksa
Bizden daha alimi yok koca dünyada
Nasıl da zavallı bir kılıf bulmuşuz yaşamaya
Sevmekten bile fazla
Anlaşılamamakla gururlanırken
Yani oyunun herkes farkında
Artık kimse hiç kimseyi
Toprağın çiçeği sevdigi gibi
Sevmeyecek nasılsa
Mağrur ama mağduruz bu yolda
Her zaman ve her durumda
Hani herkes çok sevmiş
Ama çok yanlış birileri sevmiş de
Kalbi delik deşik edilmiştir ya
İşte o an yalanlarımız en büyüğünü söylüyoruz
Aşka inanmıyorum!
Aşk yoktur
Varsa yoksa delice bir aptallıktır!
Derken aslında
Yine bir yerlerden biri çıkagelsin de
Çıkarıversin bizi bu dipsizlikten diye
Umaradım ve avaz avaz
Susuyoruz
Aşk da aşıklık da ve aşktan canı yanmışlık da
Rafa konulmuş benliğimizin
Kendini satabilmesi için söyleniyor
Yalnızca olabilmek için
Yeniden birinin
Yeniden yenilmenin

İçinde aşk olmayan bir müddete yaşamak denebilir mi sanki
Süre, bir ömür kadar uzun metraj olsa bile
Herkes mağdur, herkes mağrur
Herkes muğlak, herkes mağlum

O zaman gecenin kör ve karanlık ve anonim şu saatinde
Biri cevap versin şu cevabını çok merak ettiğime
Bir beden
İçine girilecek ya da içine alınacak
Bir et için mi
Bu kadar çok sevda yalanı söylemek
Yoksa yalnızca yalnız kalmamak için mi
Gerçek fahişeliktir?

Rengareddiye @ 05-09-2011 23:30

Aşk siyah ve beyazdır.

Aşk siyah ya da beyazdır. Aşk yalnıza siyahtır ya da yalnızca beyazdır.

Aşk ancak siyahtır. Kapkara bir sevdadır. Gece ve gündüzü kör edecek kadar. Her günahı affedecek kadar kör, her hatayı unutacak kadar kararlı ve diğer bütün güzellikleri reddecek kadar inançlı. Öylesine bir siyahtır ki geceyi aydınlatır. Öyle siyahtır ki sevene sevdiğinden başka kimseyi göstermez. Aşk siyahtır, inattır, kör kuytularda olmaktır. Aşk, kapkara bir sevdadır.

Aşk ancak beyazdır. Ölüm kadar soğuk bir nefret. Ancak katıksız bir kinin alabileceği kadar beyaz, ateşin en sıcak hali gibi. Aşk, sevdiğinden öldürmeye yetecek kadar nefret edebilecek raddede beyazdır. Bütün sesleri susturacak kadar gürültülü bir sessizlik. Her yeni geceye yeni ve kelimelerin kanla yazılacağı sayfalarla başlatacak, bembeyaz. Ufuğu olmayan bir buz çölü gibi. Sessiz, öfkeli ve gururlu. Aşk, beyazken, seven sevilenden başkasını görmez, sevilenden başka her şeyi görürken. Aşk, öldüresiye bir nefret kadar beyaz.

Ve eğer bir aşk siyah ya da beyaz değilse artık o aşk olamayacaktır. Gurur mübadelesi, ego mücadelesi ve ya esas derdi aşkın kendisi olmayan herhangi bir insanlık hikayesi. Gri olamaz bir aşk. Süremez hem nefret hem sevda. Haklılığın da mutluluğun da salt aşkın içinde esamesi yoktur. Aşk, aşktan ötürü ve aşktan ziyadedir.

Aşk siyah ya da beyazdır. Bunun dışında adına aşk denilme ayıbı edilmiş diğer her şey ise yalnızca birbirinden lacivert.

Geçmiş Zaman @ 10-02-2011 00:43

İşbu yazılanlar, bazı defterlerin, bazı sayfalarından rastgele seçilmiş olup, yazanını keder zengini yapmaktan başka herhangi bir maksat taşımamaktadır.

"Bazen bir ses yeter
Kaçak yaraları tekrar açmaya
Onun olması gerekmez
Müziğin neşeli olması fark etmez
Tanıdık bir ses olsun yeter
Hemen de başlar
Duyuların, duygularınla kooperatif
Seni ardından bıçaklamaya

Bir koku duyarsın gayipten
Sonra bir çift gülen göz
Ki onlar sana muhtemelen
Tarifi sayfalarca bir kin kusuyordur

Yalnızlığın başı ve sonu katlanılır da
Gelişmesi içine koca bir ağaç diker
Ve büyürken
Kökleriyle canını söker
Sana açan yaprakların güzelliğini dikizlemek kalır
Can yakar ama bu güzellik
Her yaprakta onu görürsün
Birer birer

Fazla güzeldir hep
Fazla özlersin hep
Sonra düşünürsün

Sen onu artık
Ancak serbest çağrıştığı anlarda
Haddinden güzel bir imge olarak görebiliyorsundur
Kim bilir hangi godoş şimdi
Hatta belki de tam şu anda
O ağacın dibine uzanmış
Onun olmanın paha biçilmezliğinden mütevellit
Herhangi bir şeyler söyleyip
Şair muamelesi görüyordur
Diye sormaya gör sen
Ama sormuşsundur çoktan
Halefini merak eder erkek cinsi
Bok sürdürmediğin egon
İtin götüne ring servisi yapadursun
Toparlarsın kendini
Ağaç yok olur
Yerine çok ülser bir boşluk gelir
Biraz da gözlerine sigara dumanı
Özlersin
Bazen çok fazla özlersin
Bazen hatta
Şimdi çağırsa beni
Kollarına koşsam, dersin
Sonra müzik susar
Sen gönlünün acısını eline vuruyorsundur
Aslında güzel olabilirdi desen de
Di'li geçmişe çare yoktur
Ki sen çoktan beri
Artık istenmez zamanların
Lezzetsiz bir anısı olmuşsundur
O bunları okusa keşke dersin
Sebebi yoktur, zannedersin
Ama vardır
Sebep, seni en iyi tanımasını istediğine
Kendini sorabilmeyi istemektir
Kağıt bitmiştir
Kelimeler susmaya başlar
Bir nefes daha çekersin sigarandan
Gecenin ortasında
Güneş bile kül olur
Gözlerin dolar
Ve aşkın tek taraflı feshedilir."

17.09.2010
Ankara


"Siz yokken, her şeyin tek bir sıfatı var, her şey sizsiz. Bırakalım bu, sen denilmesi gereken çok güzele siz demek idari başkent resmiyetini. Size sadece sen diyelim. Karşımıza alıp seni, seviyorum, diyelim. Bizi, bizlikten kurtarıp ben yapsan. Bak hazır senin sayende var oluyorum ben. Varlığım, armağanlığını geçtim, varlığınızdandır hanımefendi. Sen gelmeyeceksen, size de razıyız. Alkol sizden razı olsun. Gene defterine veresiye bir aşk gönlün. Sensizken, sevmek, ha veresiye ha hiçesiye, ne fark eder. Sen, siz yoksunuz esasında. Yalnızım ben. Ama yanlış anlamayınız, sizi suçlamıyorum. Daha tam olarak tanışamadık bile. Ama oradasınız biliyorum. Tanısam daha bile çok severdim sanırım sizi. Yine de birbirimizleri kandırmayalım. Sizinle hem tanışıklığım, hem tanışabilme ihtimalim hem de ilişkim yok denecek kadar yok."

24.09.2010
Ankara


Günün Özetleri @ 17-01-2011 01:31


Bir

Yaman bir acı var içimi boydan ene saran. Müziğe, seyre dalınan sanata eğlence derler Kapıkule ardı ülkelerde. Eh, tabii. Adamların genel kültüründe hicaz yok örnekse. Eğlenmek için miydi ki sanat? Tanımlarla derdim var benim bu akşam. Mesela, kafa dağıtmak deriz biz. Kafa dağıtmak, var olan stresi atmak anlamında kullanılır bizde. Oysa ben grameradım gidiyorum bu akşam ve kafamı gerçekten dağıtıyorum. Toplu durunca bir boka yaradığını görmedim henüz. Dağıttım kafayı ve hatta darma dağın ettim, paramparça oldu. Çok da güzel değilse de eskisinden daha iyi oldu. En azından, belki artık şimdi inanılır yaralı olduğu. Kafayı fikren dağıtmama gerek yoktu. Hali hazırda o süreç zaten tamamlanageliyordu. En nihayetinde aşk bu. Mantığı, doğrusu, düsturu olmaz ki. Çünkü aşk mantıklı değildir hocam. Bu sanılmasın aşkı kötülemek adına. Bilakis. Aşk iyi ki mantıksız, iyi ki kontrolsüz, iyi ki bu kadar akıl dışı. Mantıklı sebepler denen şeyden iyi ki bu kadar uzak ki sevmeye kılıf bulmaya gerek kalmıyor; şevişmede mecburen olsa da. Bütün mantıklı sebeplerimi unuttum. Bütün aklımı yitirdim ve ben, deliler gibi sevdim. Mutlu etmek gibi insan üstü bir görev de yüklemedim kendime. Sade sevdim. Gel dedim, gel, mutsuz da olalım. Yani bütün insanlar gibi bazen mutlu, bazen mutsuz ama birlikte olalım. Gelmedi. Dedim ki, sen gelmezsen çorak kalır, yıllarca nadas kurtarmaz bu yüreği. Gelmedi. İnat ettim ki, yapabiliriz, sen ve ben yapamayız ama biz olunca hallolur her her bir korkunun altındaki sebebi yok etmek. Gelmedi. Oysa bir gelseydi. Kötü bir niyetim de yoktu. Yalnızca seyredalacaktım onu. Yani, benim bildiğim en güzel manzarayı. Ama gelmedi işte. Sanat demiştim hani. Bana artık her şarkı hicaz. Ve şarkının herhangi bir dakikası, her şeye ancak seyirci kalabilecek kalbim, çıldır bakalım kendi başına. Pilli Bebek çalıyor mesela. Eğlenti olacaktı değil mi? İcabında bu müzik de hicaz olur, yürek yakar. Behzat Ç. mesela, o da eğlenmek içindi hani? Polisiyenin, polisle alakasını izleyen kimmiş! Orada da yürek yaraları var pek kanayan. Bağlandık, kurulduk ekranın karşısına kalbimizin kadını oynadığı bu pornoyu izliyoruz işte. Ve alkol eşliğinde. Rakı kadehinde bira ile. Ne yapalım hocam, para yok ki rakının kendisine hak ettiği muameleyi çekmeye. Alkolik olmak bir tercih şansı değil ki. Mantıklı sebepleri vardı hep o karşı tarafların. Ben, sen, biz daha ne kadar aşk mantık işi değildir diye gitsek nereye kadar ki? Karşı taraflar hiç aşık olmadı ki. Mantıklı sebepler vardı. Oysa bende azıcık bile akıl kalmamıştı. Bir hayalim vardı, kalbimdeki halklara dair, yani sana. Olmadı. Gelmedin. İçince her yerde deniz var, sözü çoğrafi acıları dindiriyordu belki. Ama içince sen yoksun diye içmekten vazcayacağım zannedilmesin. Sızana kadar aşk acısı çekmeye devam. Sonra bir gün daha ve bir gün daha ve bir gün daha. Bu günler ya seni getirecek ya beni siroz edecek ya da seni unutturacak. Sonuncu seçenek hakkında hiçfikir olduğumuza göre içmeye, Pilli Bebek'e ve Behzat Ç.'ye devam. Sen eğlenmene bak. Nasılsa, "ah neşesi yeter".

İki

Bomboş bir zihin, bombok bir kalp ve tarifi imkanlar dışı bir ruh hali, ruh halimin halet-i ruhiyesini anlatır. Bir sana anlatır ama gel ve görmemeyi tercih et ki sana ulaşmaz. Ben demiştim sana, artık ne anlatırsam sana anlatırım ama sen orada olmazsın, bilsen bile oralı bile olmazsın diye. Oralılık diye bir şey var. Ben senin yanınlı olmayı isterdim mesela. Düşünsene bir kere. Dünyanın en güzel ülkesidir, senin yanın. Düşün bir, ben ki dünyanın en güzel yeriliyim, hem de şüphesiz. Şahsi egom da değil. Mustafa Kemal öyle demiş. Şu gün yaşadığımız bütün bu über-sünni kabine zamanlarda bile bir değeri olmalı değil mi bu sözün ve sözü edenin. Senin yanınlı olmak kimliğime gururla yazacağım bir hane olurdu. Beklentim de çok olmazdı. Senin yanın ülkesinde bir hane, bir göz odam olsaydı. O odada da sen olsaydın. Cidden bak istediğim bu. İstediğim çok değil, diyemem. Nihayetinde istediğim sensin. Ve o ülkede hem sarhoş hem halvet olmak özgür aklın hakkı olurdu. Hesabı tutulan fiziki tatminlerde olmazdı. Beni bilirsin. Ben saçlarını okşarken bile tatmin olurum. Ama bu bir gereğinden fazla sevmenin gereğinden erken boşalmasına metaforik bir kılıf değil, varsa yoksa seni nasıl da çok sevdiğime dair yapılmış başarısız bir benzetme.

İki Yıl Önce Bugün @ 27-12-2009 04:10

Geriye dönüp baktığımda, o zamanlar ne denli yazabiliyor oluşuma bakmak artık hiç yazamadığım için safi acı veriyor. Esasında yazamamak değil beni hüzünbaz eden, yazabiliyor olacak kadar düşünebilme kapasitesine sahip olmamak artık. Giderek zihnen hantallaşmak. Yoksa iki sene öncesine göre yazabileceğim çok daha fazla şey, benim canıma tak eden çok daha fazla mevzuu var ama, ama işte.. Yine de buna bile neyse diyebilirim. Çünkü, şimdi geriye dönüp baktığımda iki yıl önce tam da bugün yazdığım şeylerle reel hayatımı karşılaştırınca sadece elimin kalem tutabilirliğini değil çok dahasını yitirdiğimi görüyorum.

"Olduramamak

Pekala bayım. İzin verin şunu baştan anlatayım. Zira olanları olduğu gibi anlatmak dışında hiçbir şeyi yapabilecek durumda değilim, özellikle yazılmış mantıklı bir tümce bile ortaya koyamıyor bakirliğini çok önce kaybetmiş beynim. Bunca zaman sonra başlığındaki olumsuzluk eki ile kendini en başlangıçtan ele veren bir ağıtımsı "yaratıyor" oluşum da yeterince rahatsız edici zaten. Ancak bayım, buradan kendimle ilgili herhangi bir notu düşmediğim son haftalarımın yayını gece saat 02:20'de başlayan bir TRT 2 dramı tadında geçiyor olduğu manası çıkmasın. Hele ki az aşağıdaki sözleşmemle hiç ilgisi yok. Zaten onun yayınlandıktan sonra bende yarattığı değişikliklerden uzun uzun bahsetmek isterim daha sonra, belki yazdığım ilk anti-depresif şey olur bu. İfadesini başaramamış olsam da tam ortadan ikiye ayrıldığımı söyleyebilirim. Evet bir yanım gerçekten önceye göre çok daha mutlu. Bu bir yandan ziyade kalp ve çevresi organları oluyor. Benim derdim kendi zihnimle ilgili. Bugüne kadar hep yenmeye çalıştığım ve az kalsın başarılı olduğum kimi korkuların tekrardan (ve hep birlikte) ortaya çıkışı. Farkındalık takıntımda artık durgunluğa erişecek seviyeye geldiğimi zannettiğim bir anda kafamda bir yolculuğa çıkmaya karar verdim.. ve kayboldum.

Baştan anlatayım diyordum. Bundan tam üç ay önce hayatımda isteyebileceğim her şeye sahiptim. Umutlarım, hayallerim, yenmeyi nice güçlükler ve korkunç uzun zaman periyodları sonunda başardığım yok olmuş korkularım, planlarım ve beklentilerim vardı. Asla aşamadığım bazı engellerimi ortadan kaldırabileceğime inanıyordum. İnanç konusuna sırtını dayamayı sevmeyen biriyimdir. Buna rağmen umut etmekten gelen bir şevk hali ile kafamda kümeler halinde gezen hayallerin o kadar da imkansız olmadığını hissediyor olmak harkuladeydi. Sonunda ne b.k olacağını bilmeden kişisel Berlin Duvarı'mı yıkmak zorundaydım. Çünkü arkasında diyarı görüyor ama dokunamıyordum. Belki de en sonunda en büyük isteğimi gerçekleştirebilecektim. Buna birazdan dönerim. Her şey bu kadar potansiyel değildi elbette. Hayatımda ilk defa gerçekten sonsuz güven duyduğum biri vardı. Hiçbir zaman o "en harbi dost" sıfat tamlamasını doldurabilecek birine sahip olacağımı zannetmezdim. Böyle bir beklentim bile kalmamıştı. Tesadüflerin bana iyi davranacağına katiyen ihtimal vermezdi ama olmuştu. Kendime geri dönüşü olmayan bir bağımlılık kazandırmıştım. İlk defa dolaylı yoldan kendi kontrolümü bir başkasıyla paylaşıyordum ve bu son olmayacaktı. Bunların yanında epeyce sancılı olmakla beraber cidden hoşlandığım da biri vardı. Gerçi varlığına hiçbir zaman tanık olmadım. Zaten burada ne kişi ne de durum hakkında özlediğim bir şey var. Sadece, tıpkı diğer sözünü ettiklerim gibi, hayatımda boşluğunu uzun zaman hissettiğim bazı rollerin dolmuş olması sevindiriciydi. Bütün bunlar o zamanlar sahip olduğum güven duygusunun sebepleri içinde nicel olarak çoktular ama nitel olarak işin aslı benden kaynaklanıyordu. Hemencecik bir paranteze sığınıp bu üç ay öncesine kadar sürekli kendimde türlü eksiklikler hissettiğimi söyleyebilirim. Bilinir ve tahmin edilebilir bir durumum vardı benim. Hani şu başkalarının üzerine süper-müthiş duran kıyafetlerden giyince bir b.ka benzeyemeyenlerdenim ben. Bu ufak ve yüzeysel bir örnek. Asıl olanda ben, nihayet kendime olan (ve bitmeyen) kavgamı durgun hale getirmiştim. İlk defa olduğum kişiden her yönüyle mutluydum. Artık ne aşırı muhalif karakterimi ne de fiziksel noksanlıklarım üzerinde duruyordum. Benim gibi normal cümleler kurmayan biri için ulaşılabilecek tepe noktasında duruyordum çünkü. İlk defa deliliğim "ne tuhaf bir herif lan" yerine "ahaha manyak ya bu" olarak reakte ediliyordu. İnsanları güldürebiliyor olmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğreniyordum. Üstelik bunun yanında ancak hayal edebileceğim bir şey daha gerçekleşiyordu; aynı zamanda ciddi şeylerden konuşunca insanlar sıkılmıyor, dediklerimden bir şeyler öğrenmeye çalışıyorlardı. Onca zaman yaşadığım iç çatışmaların bir şeye değdiğini görmek müthiş bir duyguydu. Kendime dışardan bir gözle bakınca gördüğüm şey değil gördüğüm süreç hoşuma gidiyordu. Basbaya kurguladığım adam olmaya doğru gidiyordum. Yılların götürdüklerinden sonra. Mutluydum, sanırım. Pek aşina değilim buna."

27.12.2007

Sanırım @ 14-01-2009 01:18
Bir yandan insan olmanın en olan temel gerekliliği duygular sahibi olmaktır diye bas bas ve cinsiyet gereği bariton bariton bağıran, diğer yandan reel -ki hepsi ekonometriktir esasında- sorunların ucuz, karın doyuran tadından mütevazi, ben diyeyim rezil tarzında siz diyeyin tavuk dönerlenmiş hamur, ağırlığını bilmek zorunda olmanın verdiği memuroğlumemur algısı sahibi olan, bir yandan da olmadığından kelli kalan yer kıçtan ise 'bu duygusal dertler hep fasa fiso arkadaş' diyen bir takım kimilerden benim. Çoğu kimse için kimse değilim. Hayır, konu bir anonim sıfatlı onlar değil. Hayır, uzun ve karmanşık yazmaya da uğraşmıyor. Siz deyin gönül eğlendiriyorum, gönlüm desin göt eğlendiriyorum. Bilemiyorum da bir yandan. O kadar çok şey birikti ki bilmediğim, bildiklerimin keyif vermesine fırsat kalmıyor pek. Anca, çok olsa ki o da cepte fazladan nasıl kaldığı bilinmiyormuş ayaklarına yatılan bir beş milyon en eski lira varsa mütevazi bir alkol günübirliği. Çok şükür ediyorum en anonim sıfatlıya. Ne bir derdim var ne bir tasam, ne fakir ne de zengin olmaktan. Hikayesini yazmayı çok istediğim bir şey memur çocuğu. Kah 222'de, kah bir kaç ayın ardı sanırım 034 sanırım 006 haneli bir şeylerin ifade edeceği ufak bir öğrencihanesinde ketılda makarna ile doyan. Ama bu da kalacak bir başka sefere. Çok seçmeli eğitilegelmiş, çoktan arkalı önlü üzerine sıçılmış, boktan bir takım hallerin püsürünü temizleyebilme uğraşı aslında -sanırım-. Herhalde çok geç olduğunda, siz deyin belli bir ergenlik sonrası ben diyeyim emeklilikte, farkına varacağız ne oldu ne bitti. Ama beni en çok üzen uğraşın nereye gittiği. Kimilerince servetler biçilmiş -ki bütün o servetler aslında insan satın almaya yarayan sabit maaşlardır- kimi etiketlere vakıf olma uğraşı. İyi bir okulda eğitim görmek, iyi bir işte çalışmak, iyi -zengin- bir hayat sürmek, iyi bir emeklilik, herhalde bu nesilden nesile geçen aristokratik paradan sonra 'baaak dede, bu benim boyfirendim elitcan!' gibi cümleler sıçan torunlar, en sonunda da 'nasıl bilirdiniz?' sorusuna da iyi! cevabını alıp, iyiden geberip gitmek. Peki ne için? Bütün bunlar ne için? Bugün akıllısının embesilinin vicdanları henüz erekte olmuşken küfürler saydırdıkları şey için. Kar marjından daha büyük bir krema tabakası değilse de tabak sıyırışı alabilmek için. Bir biçimde global mermi üretimine dolaylı -hı hı- destek olmak için. Sade anahaber bültenlerine sızlayan vicdanları hayat standardının yüksek katından aşağı bakarken yapılan bir ego sıvazlaması ardından unutmak. Çok olsa budur. Bütün bu uğraş, git git daha da kirli mecralar arayan bir dünyanın aktığı yolda daha çok bok lekesine sahip olabilmek için. Dikkatinizi cezbederim cümlelerim kısaldı. Ama sanmayın ki bu kendine anarko son pasaj asıl mesajımdı. Taa en başta demiştim ya. Aslında dememiştim ama anlaşılmıştır. Duygulardan yana da yanar haldeyim, siz deyin dertli ben diyeyim çaresiz. Belki de en kötüsü an itibariyle bomba yağarken bunu düşünmek. Yoksa değil mi? Bilmiyorum. Ergenliğe verelim geçelim, ve beş yılda bir asır daha yaşlansın her şey. Bilemiyorum. Tüm kelime bundan ibaret. Ama hayalci makroluk derecesince -ki evet hadi artık delice yazarına da deli diyelim- uğraş vermek yapmak isterken sabah nasıl uyanacağınım da cevabı pek lezzetli değil.

Yok bir bitiriş falan. Bu.

TK 428: Kapanış @ 08-02-2008 20:29
Hava soğuk ve karanlıktı. Herhalde daha önce de üzerinden geçtiğim bir sahil yolunda normalde sorun edilmeyecek ama böyle bir araca göre korkutucu bir süratle ilerliyordu otobüs. Rahatsız bir koltuk ve loş ışıklar altında dinlediğim Radiohead şarkılarının etkisiyle giderek kendimden geçiyor, hızla önünden yol aldığımız dalgalara göz yaşları eklemek istiyordum. Bu hüzünlü İETT vagonunun tam ortasında o gün orada olan herkesin gözüne güzelliksizliğimi sokacak kadar belirgin derecede büyük, bir o kadar da yorgunluktan kambur ve yüksek sesle müzik dinleyen adam bendim. Artık insanlar gözünde iyi anlamda değil kötü anlamda bile s.kleniyor olduğumu sanma fikrinin yarattığı yıkılmayı tam içselleştiriyordum ki, genç, genç olduğu kadar güzel bir kız "ayy çeker misiniaz beyfendi şu valiziniziee" diye çemkirdi bana. Bunu işitir işitmez kafamı hızla yukarı kaldırıp karşımdaki kızceğize gayet yüksek bir oktavdan "s.kerim senin belanı lan! kaldır kıçını geç işte. durmuş name yapıyor bana, s.ktir bok!" diyecek gibi baktım. Herhangi bir tepki göstermedim. Zaten o da yüzümün kozmetiksizliğinden etkilenmiş olacak ki çok da fazla s.klemeden çıkıp gitti. Yine dalıp giderken otobüs bir kavşağı döndü. Soluma baktım, İstanbul'da bu kadar büyük bir katsız arazinin var olmasının ancak tek bir olasılığı olabilirdi. Varmıştık işte. Bir zamanlar hakkında cümleler bile kuracak kadar bana umut pomplalayan AHL'ye. Daha önce izlediğim ve çok sevdiğim filmin bitişine gelmiştim yine.

Alana indiğimde hava iyiden iyiye acımıştı. Radiohead dinlemek beni terörize ettiğinden kelli karışık karışık müzik çalmasını emrettim cihaza. Daha ilk şarkı The Silent Man'di. Küfrettim. Hızla içeri girdim. Yaklaşık yirmi dakika ve iki zorunlu legal striptizden sonra sanki b.k varmışcasına beni buradan götürecek TK 428'i beklemeye başladım. Havaalanları her zaman bana anlamsız bir mutluluk vermiştir. Belki sırf görüntülerinden dolayı. Belki yıllar yılı klişe filmlerden zihnimi doldurmuş ve mutlaka her biri iki ila yetmiş yedi dakika sonra sevişmeye varan havaalanı kavuşma sahnelerinden. O zaman oradayken de, şimdi buradayken de bunun hakkında neden diye sorulsa verecek herhangi bir yanıtım yok. Çok olsa "gidebiliyor olmak" denen şeyin bende çağrıştırdığı güzelliklerdendir. Bunları bir çırpıda akıldan geçirdikten sonra oturmayı sürdürdüm. Yapacak bir uğraş yaratamadığım her halimden belli oluyordu. Bir süre oturduğum yerden tatmin edici bir görüntü kesilemediği için bu boşluk ve anlamsızlık halimin yanında genellikleki yeri pek değişmeyen parasızlık pürmelalimi de ayyuka çıkaran şekilde türlü mağazaların önünden geçtim. Bir pet şişe içinde suyun iki hatta artı sıfır virgül yetmiş beş liradan satıldığı bir yerde hiçbir şekilde alıcı rolü oynamama imkan yoktu zaten. Bir an göze hitap etmiyor oluşumu Tom Hanks olmak zannedip bir fincan kadar filtre kahve içmeye yeltenir gibi olsam da sonra o parayı taksiye vereceğimi hatırlayıp vazgeçtim. İşte, tamamen başladığım noktaya geri dönüyordum. Gitmiş, görmüş, üzülmüş, saçma sapan şeylere b.k gibi para harcamış ve geri dönerken yine elinde gerçekten başarılmış hiçbir şey bulunduramayan biri olarak infaz saatimi bekliyordum. Bir an durup "b.k var .mına koyim istanbulda zaten" dedim. Bunu takiben dışarıdaki isli karanlığı seyredebileceğim bir yere geçtim. Birilerine anlatsam herhalde hüzünlü görüntümün tamamen buranın bir takım insanlarıyla ilgili olduğunu düşünürdü. Ben de öyle düşünüyordum gelirken. Gerçekten de birinci maksadım kişilerdi en başta. Yoksa hangi insan sıfıt derece hava sıcaklığında kalkıp Ayazağa diye bir yere gider? Halim kalmamıştı hiçbir yarım cümleyi tamamlaya. Hem kim yüzünden üzülecektim; eski yakın arkadaşım için mi? Eski hoşlandığım kiz için mi? Bunların aynısı bir buçuk saat sonra varacağım b.k deliğinde de vardı. Aslında Antalya ile İstanbul arasında o kadar da çok fark olmayabilir diye düşündüm. "Çakayım hepsine" reaksyonuna takiben neyse dedim. Zaten ben de bencil ve moralsiz bir hayvan olarak düşünmekten kaçmak ilk yapacağım şeydi. Kendi kendimden başka birinin sesi yankılandı bina boyunca. 102 numaralı kapıya doğru gitmem emrediliyordu. Gidiyordum. O uçağa son binen olacaktım ama en nihayetinde gidiyordum. Kendimi bir savaş kaybetmiş ve dönecek hiçbir yeri olmayan biri gibi hissettim. Aheste adımlarla en az kendisi kadar anlamsız bir kısaltması olan AYT'ye beni götürecek kahrolası 428 sefer sayılıya bindim.

"İnsanoğlunun yarattığı en büyük transportatörlerden birinin için nasıl da bu kadar dar olabilir?" diyerek ilerliyordum uçakta. Yerimin neresi olduğunu bilmiyordum. Zira havaalanına vardığım ruh hali içerisinde "yalnızca beş boş yermiş kalmış beyefendi nereyi istersiniz?" sorusunda "fark etmez" diye yanıt vermiştim. Bir dakika içinde yerimi buldum, pencere kenarıydı. Yalandan gülümsedim. Böylece yalnızca buradan s.ktir olup gitmek zorunda kalmayacak aynı zamanda giderken arkamda bıraktıklarımı da gecenin karanlığını eşşiz güzellikteki kılıçlar olarak yarıp geçecek ışıklarıyla görecektim. Bekleyemeye başladım. Bu esnada pek sevgilimi cihazımın yapacağı itlikten habersiz "yeterince" morali bozuk halde dışarı bakıyordum.. ve Packt Like Sardines In A Crushd Tin Box çalmaya başladı. Negatif ahengi insanın g.tünde şırıngayla basan bir giriş kısmı yetmiyormuş gibi Thom Yorke irrasyonel-mekanik sesiyle "after years of waiting, nothing came" sözlerini vuruyordu kulaklarıma. Birkaç dakika dayanabildim buna. Akabinde yapacağım şey bir pek yüzeysel örneğin daha beni o anlardan herhangi birinde nasıl da paramparça edebildiğine örnek teşkil edecekti. Radyoyu açtım, Radyo Eksen'i. İstanbul'da geçen tam dokuz günden sonra bu süre zarfında hiç olmadığı kadar temiz bir şekilde cayır cayır alternatif rock çalıyordu. Bunu da geride bırakacaktım. Bir an çok dehşetengiz sert şeyler dinleyerek bu ruh halini aşabileceğimi düşündüm. Yanımda o kadar da dehşetengiz hiçbir şey bulunmadığından gele gele Megadeth'in Addicted to Chaos'una gelebildim. İstanbul'a gelirken de bu şarkı çalıyordu. Aynı şarkı, aynı uçak, aynı mekan. Yalnızca farklı olarak ilk seferde bir gazlanma marşı olan şey benim için an itibariyle bir çıkış ağıtıydı. "Hay s.keyim be" şeklinde hönkürdüm kendi içimde. Beni paklayacak bir tane ses vardı sadece. O da buraya gelirken yolda kazara bulup ilerleyen gelecek zamanda mütemadiyen dinlediğim Skid Row'un Cats in the Cradle cover'ıydı. Gözlerimi kapattım. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Kabullenemesem kaç yazardı ki? Biri çıkıp da "beyfendi haydi gelin, s.kerttik uçuşu da gidişi de. gelin sittin sene burada olabilirsiniz hatta kalışınız için de her taksimden beşiktaşa inişinizde görüp 'vay .mına koyim' dediğiniz swiss ötel'i ayarladık" mı diyecekti? Uçak hareket etmeye başladı. Birazdan anesteziyi yiyecektim. Eğer o zaman yalandan moralimi düzeltmeye uğraşacak olsaydım bütün bu b.ktan mevzuları yanımda götürecektim. O yüzden de üzerine gitmeye karar verdim. Show Must Go On'u açtım. Benim için kah bestesi, kah güftesi, kah biraz evvelde bahsini geçtiğim ve kendisini tanımlayan sıfat öbeğini yazarken dahi hakkında yediğim b.ka küfürler yığdığım eski yakın arkadaşımı bana en çok hatırlattıran eser olması olsun epey kederlendirici, adeta hüzünlü bir Gönül Akkor şarkısıydı. Giderek hızlanıyorduk. Bir zamanlar adını bilmediğim sokaklarına onlarca anlam yüklediğim eninde sonunda adını sanını bildiğim manasızlıklar yumağına dönüşen bu kente bir şekilde ayak basıyor olduğum son anlardı.. ve havalandık.

Yerden yükseldikçe aklım çatallanıyordu. Sonradan ne olduğunu bile hatırlayamayacağım yüzlerce moral bozgunluğu doldurmuştu içimi. Kafamı çevirmeden gözlerimle son kez bakıyordum rüyalarımı parselleyen şehre. Birkaç dakika içinde İstanbul'un tam tepesindeydik. Daha birkaç gün önce üzerine yürüdüğüm caddeleri algılarımın bana sunabileceği en güzel kombinasyonla görüyordum. Müzik durmuştu, kalbim de durmuş gibi geliyordu. Hiçbir şey hissedemiyordum. Bu sağır edici sükuneti yanımda oturan kızın sesi bozdu. "Şey, peçete ister misiniz?" dedi. "Ne, ne için?" diyebildim. Nazikçe gözlerimi işaret etti. Sırılsıklam olmuşlardı ve farkında bile değildim. Teşekkür ettim. Seyre dalmış hale geri döndüm. Bir süre daha usulca geçip gidişleri izledim. Yapmak zorunda olduğum bir şey vardı, hem de tamamen kendi yolumla. Yine bir şarkı ve beni s.kertmesi olacaktı hikaye. En son kafamdaki şeye cesaret edebildiğimde dört gün önceydi ve beni hayatımda ilk kez gerçek olarak Taksim metrosunun yürüyen zeminlerinde dizlerimin üzerinde ağlatmıştı. Yine de bu seansı tekrarlamalıydım. Ya da başka bir yol bilmiyordum. Born on a Different Cloud çalacaktı Oasis'ten. Nereye gideceğini bilmiyordum. Bir süreç, bir keder yürüyüşü. Belki yalnızca kendi kendimin moralini s.kecek olmama yapıştırabildiğim özellikten uzak etiketler. Şarkı çalmaya başladı. Tam olarak bir kapanış şarkısıydı bu. Altı buçuk dakika içinde bu orta Avrupa “sertbest” dram filmi post modern bir bitişe sahne olacak ve siyah ekran üzerine yazılar akacaktı. Bitemeyen film tanımını düşündüm. Bitemeyen film, yazılmayan blog.. Yıllardır tek yaptığım dahil olduğum bütün fiillere olumsuzluk ekleri koymaktı. Sordum kendime, "biri ne kadar zaman boşa kürek çekebilir?" diye. Yine kendimden gelen cevapla yüzleştim yanaklarımdan yaşlar bir bir akarken, "beş yıl ve devam ediyor.." Şarkı derimin altını paslı bir bıçakla deşerken fark ediyordum neden bu hale geldiğimi, neden gözlerimin şiştiğini, neden mutlu olamadığımı. Bunun İstanbul'la, insanlarla, durumlarla hiçbir ilgisi yoktu. Aslında benim dışımdaki her şey gelip benim çözümsüzlüğümde düğümleniyordu. Çok uzun zamandır yüzleşmekten kaçtığım bir şeydi kendimle olan kavgam. Yaşamımda bir şey oluyor, bir şeyler bitiyordu. Bunlara nasıl bakıyor olduğum olan biteni zerre değiştirmiyordu ama beni gebertiyordu. Üstelik kendimi koyuverdikçe içinde var olmak zorunda olduğum sınırlara umutsuzca saldırıyordum. Bedenime, aileme, şehrime, ülkeme, toplumuma.. "Deniz gerçekten mutlu olmayı beceremedin mi?" diye sordum dolmuş gözlerle. O güne kadar yaptığım bütün hatalar, yarım bıraktığım her şey, geçmişte bir yerlere soktuğum herkes aklıma geldi bir anda. İlk defa kendimi diğer hepsinin yanında olumsuz anlamda marjinal görüyordum. Narsizmden eser kalmamıştı. Harap sinirlerle kaçtığım şeylere geri dönüyordum son sürat. Belki de İstanbul her şeyden çok bu yüzden bana hep bir vaha gibi gelmişti. Gerçek yaşama dair bütün sorunlar aynı şekilde, hatta daha sert olarak, orada da vardı ama başka bir yaşamdı. Bana ait olmayan, o yuzden de her şeyiyle benimseyebileceğim bir başlangıç. Bugüne kadar b.k etmemeyi başardığım birkaç şeyden biriydi İstanbul fikri. Orada da bir daha yüzünü görmek istemediğim insanlar ya da bir daha benim yüzümü görmek istemeyen insanlar vardı. Her ne olursa olsun yaşayanların gayet iyi bildiği bir hiçbir yere ait olamama duygusu vardır. Bunu kırabildiğim, içinde kendimi eğreti görmediğim tek mekandı Şehr-i İstanbul. Düşünceler birer birer akarken zihnimden çok uzun bir süreden sonra ilk defa kendimi çevremdekiler olmadan görüyordum. Hem de ironik olarak kronik bir yalnızın sıfatlarıyla. Elimde en güzel ve iğrenç yanlarıyla bir ben vardı. "Mütemadiyen iyi olacağım diye çok façalar yemiş, bir kez hata edince hepten yenik sayılmış, elinde elle tutulur hiçbir şeyi olmayan bir ben." olarak kendimi tanımlayacak kadar sinirlerim bozulmuştu. Mutlu olamadım bari adam gibi üzüleyim dedim. İstanbul'un ışıkları hala altımdayken beni her zaman karaciğerimden vurmayı başarmış son iki buçuk dakikası başladı şarkının. Kulaklarımı acıtacak kadar yüksek bir ses seçmiştim. Hayatım gözümün önüne geliyordu. Sözler ve düşünceler. Benim ibaret olduğum şey bunlardı. Havaya karışıp sonsuzlukta önemsiz ekolara dönüşmüş soyutluklar. Somut hiçbir anım yoktu hissedebileceğim. O an hayatımda hiç olmadığı kadar nefret ediyordum her şeyden, herkesten ve en çok da kendimden. Ağlamaya başladım. Titreyerek, yer yer nefes alamadan ağlıyordum. (Sonradan Liam Gallagher gibi bir kıronun yazdığı şarkının beni nasıl bu hale getirebildiğini idrak etmeye çalışıp başaramayacaktım.) Ekranlardan okudum, giderek uzaklaşıyorduk İstanbul'dan. Ne kadar sürdü, şarkı kaç kere çaldı hatırlamıyorum. Kafamı sola çevirebildiğimde uçuşun başında bana üzülen gözlerle bakan kız şimdi bana korku dolu bakışlar atıyordu. "Tabi .mına koyim. b.k var ya kork. tipli olsam içten içe nasıl da üzülür nasıl da 'veriyim de geçsin' derdin di mi. biz insan değiliz zaten god.ş!" diye kükreyecek gibi baktım. Gözlerini kaçırdı. Neredeyse tamamen mahvolmuştum. Müziği kıstığım sırada alçaldığımıza dair bilgiler veriliyordu. Sert şekilde indi uçak Antalya Havaalanı'nın tanıdık sıfatsızlığına. Ne olacak yani, indirmişlerdi bir hafta kadar kalkık olan g.tümü en sonunda.

Uçaktan inen son yolcu bendim. Yine Cats in The Cradle çalıyordu. Artık çok fazla şey fark etmezdi. Kaybedecek bir şeyi olan adam korku duyardı. Benim duyumlarımsa çoktan körelmişti. Sorun İstanbul'da ne olup ne olamadığı değildi. Büyük hikayenin bir kısmıydı o. Büyük hikaye de yazarı tarafından b.k ediliyordu. Antalya'ya ayak basışımla birlikte önce otoparkta var sesimle "ağzına s.çayım lan senin" dedikten sonra yüzeysel düşünmeye başladım tekrar. Antalya ile İstanbul arasında ne fark vardı ki? Aynı ben, aynı düşüncelerim, aynı kişiler, aynı şeyler. Kafeinini alamadığım gibi bayılacağım paradan ötürü de sinir duyduğum takside giderken sorumun cevabı karşımda apaçık duruyordu. Baktığım her yerde aradaki farkı görebiliyordum. Birinin kılıfı gerçekten çok daha iyiydi ve inanılmaz bir fark yaratıyordu gibi görünüyor olsa da aslen biri bir diğerinin "olmuş" haliydi. Antalya bir devlet müzesiyse, İstanbul bir modern sanat galerisi, Antalya TV8'se, İstanbul CNBC-E', Antalya Memurevleri Mahallesi'yse, İstanbul Maslak, Antalya bensem, İstanbul Kemalcan Aygül'dü. Güldüm. "Belki bir gün buradan kurtulabilme ihtimali dışında sevdiğim hiçbir şeyi yoktur Antalya'nın" dedim. Uçuş sırasında gelmiş bir mesaj olduğunu fark ettim. Gelişime sevinen bir takım kelimeler vardı sevgilimden gelen. "Hay s.keyim komple İstanbul'u ulan!" dedim. O yolculuk sırasında iflağımı s.ken bütün şarkılara ve düşüncelere inat She is Love’ı açtım ve gülümsedim. Bu sefer alaycılık gütmeden yalnızca gülümsedim.
[MP3] Radiohead - Packt Like Sardines In A Crushd Tin Box
[MP3] Skid RowCats in the Cradle
[MP3] OasisBorn on a Different Cloud
[MP3] OasisShe is Love


Se Terminant le Parfait @ 19-11-2007 19:32
Yazamıyorum. Olmuyor, olamıyor. Çünkü dibini görmeye çalışıyorum. Bunu bir takıntı haline getiriyorum. Bari bunca şeyden sonra diye bir düşünce kaplıyor içimi. Çünkü biliyorum. Biliyorum ki ne yazarsam yazayım, ne kadar yazarsam yazayım tatmin etmeyecek beni. Bu yüzden de tıkanıyorum. Hala sana karşı bir seviye sorumluluğu hissediyorum. Hala hakkında cümle kurmadan önce ürküyorum. Bu çocuksu bir şey değil, değerle alakalı. Değer vermekle, benimle, seninle değil. Sana sonsuza kadar yazılar yazabileceğimi zannederdim ama gel gör ki şimdi başaramıyorum. Nedir ama yani! Benim sana kolayca yazıp bir solukta sonunu getirdiğim şeylerim de olmuştu. Onların da bazılarında bu tuhaf Fransızca başlıklar vardı. Her biri senin hakkındaydı. Hepsi de birer ağıttı. Biliyorum sonradan aklıma keşke bunu da ekleseydim dediğim çok cümle gelecek. Kolay değil insanın bütün birikimini bir anda kullanması. Hele insanın hayatının en uzun ikinci perdesini anlatması hiç kolay değil.

Senden önce de tesadüf, talihsizlik, günlük fal, milli piyango gibi şeylere inanırdım, ama iyi şans denen şeyin varlığını kabullenmem senden sonra oldu. Ya da ben öyle zannediyordum. Bakma hala düşününce aralarında okyanuslar olan iki insanın bir asosyal vasıtasıyla tanışıp bu noktaya gelebilmiş olmasına muazzam derecede şaşarım. Zaten hep bir tesadüf, tuhaflık ve ironi karmaşası olmuştur sen ve ben olan hikayeler. Eh, kolay değil tabi. Onca ay, onca zaman. İyi kötü anılar oldu. O kadar yaşanmamışlığa bu kadar anı sığdırmak da en başta gelen ironilerdendi. Ama bu hikayedeki en büyük ironi bendim. Kabul edersin biraz olsun aptallığımı gizlemek için böyle diyorum. Benim hep, her şeye rağmen, en başta sana rağmen sabit kalmış olmam ve bütün bunlar olurken senin beni "nasılsa geri gelir" diyerek tekmelemiş olmanı görmezden gelmem ancak bir ironi olabilirdi, en edepli tabirle. Gerçi görmezden gelmek konusunda seninle aşık atabilmeme olanak yok. Kimi kandırdığını sanıyordun ki? Ortada duran en belirgin gerçeği hep yok saydın; sana aşık olduğumu. Olmamalıydı, yaşanmamalıydı ya. Sen hep böyle derdin. Çok da başarılı oyaladın durdun beni. Kah hayatından, kah insanlardan, kah şansından dert yandın bana. Benim nasılsa hep aynı noktada sabit kalacağıma inandın. Bu oldu üstelik. Ben yalnızca kalmadım. Ben olduğum her şeye, fikirlerime, birikimime, felsefi meraklarıma, yani beni şu bahsetmelere doyamadığın diğerlerinden/g.teleklerden ayıran her şeye rağmen kaldım. Çünkü acıyordum haline. Dert yandığın zaman, şikayetçi olduğun zaman. Sana kıyamazdım, yapamıyordum. Güzelim İstanbul'u bile suçlardın kendi noksanlıklarına kılıf olsun diye. Ona bile ses çıkartmazdım. Zaten ilk bu konumlarda koymaya başlamıştı bana olanlar. Beni zaten hiç haz etmediğim bir şey yapıp bir grubun içinde kategorize etmekle kalmıyordun, alenen "sana aşığım" diyen birine "sen tek değilsin" de diyordun. Bunun ne kadar acı verebildiğini hiç düşündün mü? Ya da kendimden defalarca nasıl da iğrendiğimi?! Bana bazı adamları anlatırdın, seni nasıl üzdüklerini. Çok benzer bir sebepten, seni sevdikleri için. Onları bana anlatıp moral bulurken hiç benim ne hale geldiğimi aklına getirdin mi? Böyle b.ktan bir kitle var ben bunun içinde görülüyordum. Ama kabul et ben tektim. Şu .mına koduğumun diğerleriyle olan hikayelerini bile dinledim ben bizzat senin ağzından. Hatta çözüm ürettim, hatta "böyle mutsuz olmandansa biriyle mutlu olmanı tercih ederim" bile dedim. Bir şey çok açık; ben senin bugüne kadar tanıdığın hiç kimseye benzemiyorum! Bunu neredeyse sen de söylüyordun. Hani şu bana "hayatımı kurtardın/iyi ki varsın" dediğin zamanlar. Ah senin ucuz lafların yok mu.. Ama işe yaramadığını söyleyemem. Bunun sen de farkındaydın. Beni kullanıp kullanıp atarken. Oysa ben rasyonel bir adamdım. Gayet de durumun gerçeklerinin farkında olup "evet ikimizin de hayatında birileri olabilir, bunu anlayışla karşılarım" diyordum. Senden tek istediğim vardı oysa, dürüst olman. Sen bunu yapmadın. Üstüne üstük beni bir köşede kısıtlı bir hayat sürmeye mahkum edip kendini özgür bıraktın. Ne zaman oldu ki ben bunun üzerine gidip seni sorguladım o zaman bana yepyeni sıfatlar yapıştırdın. Abartan Deniz, saçmalayan Deniz, öff Deniz.. Gülüyorum ağlanacak halime. Asla "seni seviyorum, lütfen gel" dediğinde bunu kastedip kastetmediğini bilemeyeceğim. Bir daha asla'lı çok fazla cümle kurabilirim şu anda ama yapmama luzum yok. Nasılsa bunu da umursamadan köşeye iteceğini biliyorum. Ancak bana zor gelecek. Kolay değil, ben bir zamanlar senden ibarettim. Fedakarlık göstermekten, gösterdiğim fedakarlıktan asla pişman olmadım. Ben bir ömrü sana adayabilecek durumdaydım, oysa sen hep bana 6 dakikayı çok gördün. Kaldı ki aslında sen de benden ibarettin. Ben defalarca kendimle konuşuyormuş gibi hissettim senin karşında. Çünkü benim kurduğum cümlelerden öteye geçemiyordun. Belki fark etmedin ama üslubun, vurguların, cümlelerin bile aynıydı. Bundan rahatsızlık duyuyordum ben. Çünkü zamanında senin için ettiğim lafları senin sadece benim için ettiğini söylemek yalan olurdu. Hayallerim vardı, seninle dolu olan. Bir sürü şey. Hayatımın olgunluk çağını yaşayacaksam böyle ve seninle yaşayayım diyordum. Bizi gerçek anlamda biz olarak düşünmeyi denedim. Sonra biraz empati yaptım, senin tarafından bakmaya çalıştım, senin baktığın gibi. İşte bu hikayeden ilk iğrendiğim anlardan biriydi o. Hem kendimden, hem de senden. Sen beni diğer yarın olarak görüyor olamazdın, benim seni gelecek bütün yarınlarım olarak görmeme tezat. Ortada sevgiye dair bir şey yoktu. Hep bir boş beklentiydi yalnızca. Bir gün gelecekler sardı her yerimi. İki kişinin birbiri hakkında seksüel düşünce geliştirememesi iyi ihtimalle, ve keşke, çok saf bir aşktan dolayıdır. Oysa bizde düşüncesi bile iğrenç geliyordu. Bu yalnızca bir örnek. Belki geriye baktığında sırf bu yüzden beni sapık olarak da nitelendirirsin. Sonuçta ne yaparsam yapayım senin için hep son 15 dakikadaki halim oldum ben. Ben senin ettiğin her lafı, yaptığın her hareketi zihnime kazırken.

Böyle olsun istemezdim, hala da istemiyorum aslında. Çok sevmeyi isterdim. Yol vermedin, ben neyleyeyim? Bu arada dinlediğim her şarkıyı kendi içimde sana ithaf ettiğimi ayrıca belirtmeme gerek yok sanırım. Sonuçta müzik en yoğun ilgilendiğim sanat dalı biliyorsun, olsun o kadar da. Ama özellikle paylaştığım bir-iki eseri de p.ç etmen olmadı bence. Hala bir yakışıklık arıyorum ya ben, o da güzel.. Bu da mesela düştüğüm yanılsamalardan biriydi. Yahu inanır mısın ben seni, sanatla, politikayla, ciddi şeylerle, 70'lerin rock müziğiyle, şiirle, vesaire ile ilgilenen biri sanmıştım. Bugüne kadar da hep öyle bir yanın olduğunu ama zamanı olmadığını düşünmüştüm. Kendime s.ktir çeksem abartı olmaz bu mevzuda. Seninle yapabildiğim en derin konuşma, derin biriyle yaptığım en yüzeysel konuşmanın yanında 9 kilo mayonez yiyerek intihar etmeye çalışan bir obez kadar zavallı kalıyor. Hani sıklıkla kullandığım ve aslen burada geçmiş olan bir lafım var; "sen düşün diye var o beyin". Evet gerçekten de sen düşün diye var o. Asıl bana lazımmış o farkındalık. Şu yaşta hala lise 1 aşkları edebiyatından fazlasını yapamayan birini eylemekle harcadım zamanımı. Ama tabi ki konu sen olunca benim zamanımın bir kıymeti yok. Temeldeki hata da bu değil miydi zaten. "Sen anlat ben zaman yaratırım" ve "dehşetengiz şekilde göze hitap ediyorsun" söz öbeklerime sırasıyla "yapman lazım zaten" ve "biliyorum" diyen üstüne de sanki çok hoşa gidecek bir iş yapmış gibi 9 yaşında şımarık bir kız gibi gülen sen değil miydin? Sabrımı gösterdim bugüne kadar. Sana rağmen seni sevdim. Ancak yeter artık! Sen benim gibi kimseyi tanımamış olabilirsin ama ben senin gibi çok fazla sayıda insan gördüm. Aralarından tek gülüp de geçmediğim sendin farklı olarak. Sen, İstiklal Caddesi'nde yavaş adım yürürken konuşmalarına şahit olsam "ne salak bi kız lan" diyeceğim insanken her nasıl olduysa hayatımın merkezi haline geldin. Bu bile mevzu değil aslında biliyor musun? Bana çektirdiklerini düşününce. Artık senin hakkında söylenenlere karşı gelmiyorum. Seni tanıyan benim dışımda herkes bir şekilde senden, bana yaptıkların yüzünden, nefret ediyor. Çok da haklılar. Sonumun şımarık bir çocuk egosunun mastürbasyon malzemesine vardığını düşündükçe daha da çok haklılar diyorum. Böyle düşünmeyi ben tercih ediyor olsaydım keşke. Keşke biraz daha farklı biri olsaydın. Keşke biraz olsun insan olsaydın. Düşünceli gibi olmaya çalıştığın zamanları da biliyorum ben. Belki hayatında tam olarak yer etmemi bekledin ama sana bir sürprizim var; artık çok geç! Bugüne kadar sunmadığın her şey için, söylemediğin bütün sözler için, varsa paylaşmadığın bütün sevgin için artık, çok, fazlasıyla, geç!

Şu noktadan sonra benim tarafımdan yapılıp senin umursamana neden olacağına inandığım tek şeye yöneliyorum. İster inan, ister inanma ben gidiyorum! Uzun, üstelik çok uzun bir zaman bütün umutlarımı, planlarımı, hayallerimi bağladığım bu deli halayından ayrılıyorum. Hiçbir zaman kolay olmadı bunu yapmak. Hala ellerim titriyor diyebilirim. Sonuçta bir anda bu kadar çok şeyi yok etmek çok zor. Ama ne zaman bu konuda zorlanıp, sana karşı tekrar bir şeyler hissedecek gibi olsam kendimi düşünüyorum. Bana yaptıklarını ve ilerde yapacaklarını. Hayır, benim seninle zaman kaybetmek gibi bir lüksüm yok daha fazla. Belki başka bir zaman, başka şartlar altında biraz daha fazla dayanabilirdim. Ama değişen ne olursa olsun sen aynı kalacağın için yalnızca kendimi kandırır olurdum. Aynı şehirde, karşılıklı dairelerde yaşıyor olsaydık bile. Her istediği alınırken bir anda elde edemeyen bir çocuk gibi hisseder misin bu diyeceğim üzerine bilmiyorum ama, evet, sen benim için yeterli olamadın. Senin kendine ait bir seviyen benim olduğu gibi. Sen benim için bir kamburluk nedeniydin, sürekli yerlere bakmak zorunda kaldığımdan. Sen, kendin gibilerle yarı-uyanık bir algı ile yaşamaya devam et. Orada lütfen hep nefret etmeme neden olduğun erkek isimleri olsun. Kesinlikle ben olmadığım sürece dert değil. Mezun oluyorum senden sayılabilir. Bir şey çok açık. Benim bir geleceğim var seninse bir geçmişin. Yüzleşmelisin. Bunu asla yapamayacağımı sanmıştın değil mi? Hiç bana kalkıp da "bunu yapacak kadar alçak olabileceğini düşünmemiştim" ayağı yapma. Burada yüzünü karanlığa saklamasına neden olacak ayıpları olan sensin, ben değilim! Hiçbir suçluluk da duymuyorum. Eğer sen beni düşünmüyorsan, ben kendimi düşünmek zorundayım. İnanmıyorum bunun aksine söylediğin hiçbir şeye! Yeterince zaman geçti. Dediğim gibi senin için artık çok geç. Şayet o kadar istekli olsaydın g.tünün keyfi adına beni terk ettiğin buz gibi caddelerde ben seni hala beklerken bir ses ederdin. Üzgünüm, ben ne p.ç, ne gözlüklü, ne sarı saçlı, ne de paralıyım. Senden epeyce farklıyım yani bu açıdan. Hem noksanlığı da neden dert edesin ki? Nasılsa benim gibi zihnen sömürebileceğin daha çok kimse bulursun. Yanında olduğunu zannettiğin insanların beni unutturması en fazla birkaç gününü alacaktır. Daha sonra tıpkı benimle olduğu gibi tek taraflı fayda sağlamaya devam edersin bir başkasıyla, bir diğeriyle, bir diğeriyle.. Benim sadece mutlu olmaya yetecek kadar olanağım ve kapitalizmden nefret edecek kadar fakir ama sosyalizmin deli saçması olduğunu fark edecek kadar zenginim diyebilmemi sağlayan bir aklım var. Bunlar da bana yeterlidir devam etmem için. Ha, bir de dostlarım var. Biliyorum onlar her zaman olduğu gibi yardımcı olacaklar bana. Bu arada senin yaptıkların yüzünden bürüdüğüm saçma sapan bir ruh hali yüzünden en yakın arkadaşımı kaybettiğimi söylemiş miydim? Eh, kesinlikle s.kine sallamayacağı biliyordum zaten. Her zaman bu kadar tahmin edilebilir olmuştu hallerin. Aklıma gelmişken, egocuğuna söyle biz hepimiz senin neden her fotorafının açılı olduğunu biliyoruz.

Şimdi arkamdan nefret dolu laflar edecek beni çok çirkin şekillerde hatırlayacaksın. Belki ağlarsın bile belli mi olur.. Ama bu, senin için heba ettiğim son günüm olacak. Benim ne kadar iyi biri olduğumu en çok bilenlerden biri olarak böyle şeylere kalkışmak için cidden iyi sebeplerim olduğunun farkındasındır. Denedim, defalarca denedim. Bu mektubu ilk yazışım değil bu. Gidip bizzat ellerine sokup bırakmaktı aslında hayalim ama sanmıyorum buna bile değeceğini. Ben bir süre çok fazla acı çekeceğim. Kabullenemeyeceğim, kendime küfredeceğim ama en nihayetinde arınmış olacağım ve yoluma devam edeceğim. Benim için benim bilmediğim bir şey hazırladıysan da öğrenemeyeceğim için pişmanlık duymuyorum. Ben buradayken yapmadığın şey için üzülemem. Sen sırf beni Türkçe'deki en güzel dişi isimlerinden biri olduğunu düşündüğüm adından soğuttuğun için bile çok kötü bir insansın Eylül. Aslında işin tuhafı şu anda seninle gerçekten bir arkadaş olarak devam edebilirdim. Ancak hayatına uzaktan bakmaya dayanabileceğimi sanmıyorum ve merak ediyorum yıllar sonra bir gün aklıma gelirsen seni nasıl hatırlayacağım. Belki bir gün bir yolda karşılaşırız da sen beni görmezden gelerek intikam aldığını zannedersin. Ben sana karşı kin tutamam. Beni sen mi kötü biri yapacaksın! Bu yüzden bundan sonra tıpkı hayal ettiğin gibi bir hayat yaşamanı diliyorum. Umarım bir gün yaşamda istediklerini elde etmiş o kadın olarak düşlediğin aileye sahip olursun. Ben senin mutluluğuna mani olmayayım. Keşkelenmenin vakti doldu. Umurumda da değil zaten. Seni ne bir hata ne de bir leke olarak etiketliyorum. Senin kendine moral verecek birine benim de kendimi mutlu gibi hissetmeye ihtiyacım vardı. Noktayı koyabildiğime hala inanamıyorum. İnanamıyorum bana başka bir seçenek bırakmadığına.

O yüzden Eylül, en iyisi sen hep böyle olduğun gibi kal, uzakta kal, hoşçakal!..



Birey Hali Üzerine Müzikal Masturbasyon @ 08-11-2007 21:46
Hayatın süresince on binlerce şarkı işitirsin, bunlardan binlercesi hoşuna gider, bunlardan yüzlercesi hakikaten hoşuna hepsini ezberleyecek hale gelene kadar gider, bunlardan onlarcası diğerlerinden ayrı olur ve üzerinden ne yıllar, insanlar, olaylar geçse bile değerini yitirmez. Şayet müzik yaşamın soundtrack'i ise onlar senin triple-cd koleksyonun olur. İşte o onlarcadan birkaçı senin için özel ve değerli olmanın son raddesine ulaşır. Çok değil en fazla 15 tane falan olurlar. Ancak bunlar gerçekten zihninde en derin izleri bırakanlardır. Belki çok bilinen şarkılar da yer alır bu grup içinde, belki de bir albümden kimselerin hatırlamadığı altıncı şarkı da. Bunlar seni tam olarak tanımlayan, seni en fazla hüzünlendiren, en fazla neşelendiren, en fazla dalyana getiren, en önemlisi de ne olursa olsun sana kendini yalnız hissettirmeyen şarkılardır. Artık o şarkılar sana, yalnızca sana aittir. Evvela şu noktaya kadar daha iyisini bulamadığımdan kullandığım reklamcı üslubundan ve bir takım İngilizce terimlerden ötürü özür dileyerek bu yazıyı "o şarkılardan birine" ithaf ediyorum. Tender.

Epeyce geç hatta bir arkadaşım vasıta ile tanıştığım bir şarkıydı bu. Aslında ben de bu gecikmeye katkı sağlamıştım. MSN Messenger'ı adeta delirmiş bir dosya paylaşım ağı gibi kullandığım zamanlarda ne olduğunu hatırlamadığım bir sebepten edindirilmiştim bu şarkıyı. Sanırım iki ay kadar bir zaman sonra ilk defa dinlediğim sefer olmuştu. Yumuşak, 19. yüzyıl sonlarında geçen Amerikan Batısı filmlerini andıran bir gitar melodisi ile açılıyordu. Halihazırda eski kayıt fetişisti olan benim için etkilenmemek gibi bir opsiyon yoktu. Arkasından gelen melodi ile iyice ısınagelmişken modern müzik dünyasında yaratıcılık anlamında takdir edilesi birkaç adamdan biri olan Damon Albarn'ın o güne kadar (ve halen daha) bir şarkıya verebildiği en güzel vokal performansı başladı. "Tender is the night, lying by your side" derken. İşte o andan şarkının sonuna kadar geçen ilk dinleyişim tek kelime ile özetini çakıyorum büyüleyiciydi. Tender, basitçe "brit-rock şarkısı" denilmesini 445 kere ayıp oldurucak kadar açılımlı ve arzulu bir şarkıydı. Müzik, ritim, sözler ve yarattıkları ahenk beni oturduğum yerden kaldırıp yerden yüzlerce metre yukarıya, ılık bir yaz gecesinde bulutların arasına çıkartıp tarifsiz derecede mutlu ederken aynı zamanda yukarıdan baktığım hayatıma tüm realizmi ile şahit olmama sebep oluyor ve adeta o mesafeden bana k.ç kadar gelen odamdaki duvarlara yılmadan çarpıyordu beni. Tuhaf bir hissiyat yaratıyordu bu müzik bende. Mutlu olmak istiyor ama bunu yapmaya vicdan bulamıyor gibi hissediyordum. Hayatta kaybettiğim ne varsa hepsini bir bir hatırlıyor, her birinde ağlamaklı hallerle kendime ve evde alkol olmamasına küfrediyordum. Yapayalnızlığı en dipten hissettiğim anlardan biriydi o ve ben, yalnızca geçir gidenlere bakakalan bir kaybetmişten beter durumda, bir kabullenmiş durumunda, kalmıştım. Buydu işte müzik diye tanımlanacak şey. Ne hayvani bir teknik, ne de saniyede 22 nota basımı. Bu kendini Pink Floyd ile sarhoş edenlerin gayet iyi bildiği bir şeydi; his. Üstelik belli bir tane de değil. İnsanı mutluluk, keder, pişmanlık ve şükür arasında paramparça eden bir karışıklık. Şarkıda da "Lord I need to find, someone who can heal my mind" diyordu. Zaten bu bana karşılık gelen birkaç cümleden biriydi. Hala inatla söylemek zorunda kaldığım bir isyanı anlatan. Aynı zamanda "Come on, come on, come on, get through it" de diyordu ama ne fayda.

Ama önemli olan bunlar değildi. Ben bu şarkıya karşı önlenemez bir aitlik duygusu taşıyordum. Daha doğrusu bu karşılıklıydı. Tamam belki paramparça ve hüzne yakındım ama yalnız değildim, gerçekten de bu çalan şey yanımdaydı. Tamamiyle bana aitti. Sanki benden başka hiçkimsenin bunlara hissederek bu şarkıyı dinlemesine tahammül edemeyecekmişim gibi geliyordu. Benimdi diyorum ya işte. Tıpkı Money For Nothing, Lithium, Strange Transmissions, Passive, You Get What You Give gibi. Çünkü hayatta karşılaştığım her çeşit b.ktan duruma uyabiliyordu. Bir zamanlar "Lord I need to find, someone who can heal my mind" lafı beni en çok üzendi şimdiyse "tender is my heart for screwing up my life" bunu devraldı. Aslında bunun dev bir ironinın parçası olduğuna dair paranoyalar da kurmuyor da değilim, tıpkı bütün bunlara bir son vermeyi düşünüyor olmam gibi. Her neyse.

Tender harkulade bir şarkıdır. Biraz tezat olacak şekilde aşağıda paylaşmak maksadı ile linkini koydum. Dinleyin, dinletin diye. Bana ait olmayan her durumda istediği rolü istediği kadar "yaffs çok süprr bi şarkı ylldım sana=))" alsın benim için ifade ettikleri herhalde bir ömür aynı kalacaktır.

"Oh my baby, oh my baby, oh why, oh my.."
[MP3] Blur - Tender


Bıkkın Yazı @ 09-10-2007 21:07
Bunun da sana yazıldığını biliyorsun. Hem de gayet iyi biliyorsun. Muhtemelen merak ediyorsun devamında senin için neler karaladığımı, hakkında ne dediğimi değil hakkında ne dendiğini. Belki umuyorsun benim yine senin sosyal ortamlarda kendine fayda sağlayabileceğin tasvirler kurduğumu, sadece kendini kendi gözünde daha da yüceltmek için. Mühim değil kimin ettiği lafları, altına attığım saydam imzaların da olmadığı gibi. Söyleyeceklerim var ama sana. Bu sefer her vurgusunu kastettiğimi anlamanı istediğim birkaç bir şey.

Çok yoruldum ben! Kendimi uzun zamandır ayıp olmasın diye atılan sahte gülümsemelerden daha mutlu bir halde hatırlamıyorum. Bıktım dersem olmaz. Bıkmaya hiç fırsatım olmadı daha hırpalanmaktan. Defalarca, daha iki adım gidemeden düşmekten yoruldum ben artık. Sürekli kendimi ayağa kaldırmaya çalışmaktan, aynalarda günden güne mahvolan halime tanık olmaktan, deneyeme korkar olmaktan en çok da sesimi duyurmaya çalışmaktan yoruldum. Kafamda bir ağrı, gözlerimin çevresinde bir acı beni bekliyor uyuyamadığım gecelerden geriye ne kadar kaldıysa. Ben şikayet etmezdim, hatırladın mı? Hiç değilse bu kadarı aklında kalmış olmalı. Benim hala yorgunluğuma inat yorulmuş olmaktan utandığımı biliyor musun? Peki benim artık tutunmaya çalıştığım her şeyden kaçar hale geldiğimi biliyor musun? Seni anlattığım insanlar vardı, dostlarım. Senin yanımda olmaya cesaret bile edemeyeceğin zamanlarda bana destek çıkan birkaç çok iyi insan. Dinlediler nice zaman dilimden dökülen bu masalı. Hiçbir zaman onlara karşı seni savunuyor olmaktan rahatsız olmadım. Hepsi ama hepsi yüzüme bağırır olmuştu dostları Deniz'i bu pürmelalden çıkartmak için. Hiçbirini dinlemedim. Hak vermedim değil bazen ama her şeyden öte benim için ifade ettiğine inandıklarımı kontrol edemiyordum. Ben tanıdığım bütün insanlara karşı savundum seni, bazen kendime karşı bile. Sen benim asla bitkin düşemeyeceğime inanmak istedin. Bu her zaman daha fazla işine geliyordu. Benim zorda kaldığım bir anımda benim için hiçbir şey yapmayacağın gerçeği bile o kadar ağır gelmemeye başlamıştı. Nasılsa sen benim dizginlerimi nasıl da üstü kapalı acımasızca kullanabileceğini gayet iyi biliyordun. Her zaman biliyordun ettiğin bir iki ufak güzel sözün bana nice şiirler yazdırabildiğini, tıpkı bildiğin gibi çıkıp kendini de götürmekle tehdit ettiğinde ne hale geldiğimi. Ah, o dostlarım. Pek çoğuna tanıklık ettiler benim vasıtamla. İnanamadılar, inanmak istemediler. Bunun o tanıdıkları ben olmadığını söylediler, defalarca. Sonra sana küfür etmeye çalıştılar. Karşı çıktım. İyiliğimi isteyen, beni sonuna kadar taşıyacaklarına söz veren insanlara karşı çıktım.

..ve artık kendimi yorgun olduğum kadar yalnız da hissediyorum. Kimseye güvenemez hale geldim. Oysa inanıyordum eskiden bu hayatta tutunabileceğim dallar olduğuna. Her ne olursa olsun bana koşulsuz derman olacak insanların yakınımda olduğuna. Onlara farklı hiçbir şey olmadı ama ben değiştim. Ben çok değiştim. Bazen sinirlerimin artık dayanamayacağını hissettiğim dakikalar geliyor ve o dakikalar geçmiyor. Ufak, nazik bir çağrımı bekleyen insanları kendimden fersah fersah uzaklara atıyorum. Sizin olduğunuzu kabul etmek istiyorum ama korkuyorum diyorum. Şimdi bunun için ilk defa onca kırık düşünceye rağmen başımı kaldırıp seni suçluyorum bu hayatta bugüne kadar en fazla güvendiğim insan. Her zaman başarılıydın beni umursuyormuş gibi görünmekte. Her zaman da beni talep ettiğin şekil olarak elde etmeyi başardın biraz cümle kurarak. Nasılsa ben hep dünlerden razı uyanıyordum. Açıkça kendine göre defalarca iddia edip, üzerine nutuklar çektiğin dostluk hakkında zerre çaba göstermedin. Ben mutluyken çok kolaydı "ne zaman ihtiyacın olursa yanında olacağım" demek değil mi? Sanki işine gelmediğinde "valla beni hiç bağlamaz, böyle hissediyor olmaman lazımdı" diyerek beni kendi dökük benliğimle bırakan sen değil mişsin gibi.. Sonra da devam ediyorsun, beni kontrolün altında tutmak için inanacağıma emin olduğum şeyler söylüyorsun. "İyi ki varsın" diyorsun, "bana olması gerekenleri hatırlattın" diyorsun. Artık bunlara gerek yok. Beni, bu soktuğun delikten içi boşaltılmış kelamlar kurtaramaz. Böyle demem seni şaşırtıyor mu? Ne halde olduğum hakkında en ufak bir fikrin olmadığını zaten biliyorum da hiç değilse artık yalan söyleme. Ben senin için göze aldığım her şeyden sonra senin için yalnızca bir iletimatör olduğumun gayet farkındayım. Ama bunlar bile değil beni kahreden aslında.

Hani dostlarım demiştim ya. Ben onlara yarı-veda tadında laflar ettim. "Ben gidiyorum" dedim ve bir kesin emir bıraktım: "beni s.ktr edin." Kabul etmediler. Beni ne olursa olsun bırakmayacaklarını söylediler. Hüzünlendim, artık bu sözlerin hiçbirine inanamıyordum. Yıllardır yanıbaşımda olan insanların sözleri bile artık sahte geliyordu bana. Ben insanlara olan güvenimi kaybettim tamamiyle. Ah ama tabi ki senin süper yaşantında böyle streslere ne yer olurdu.. Bunu kelimelere dökmek çok ağır benim için. Bana o kadar çok yalan söyledin ki ben artık tanıdığım herkese inanmaya ürker hale geldim. Bir kez daha bu kadar derin bir çöküşü kaldıramayacağım için de gidiyorum. Nereye olduğunu bilmeden bir süre, birkaç gün, birkaç hafta. Yanımda kalsın istiyorum dostlarım, onlara emanet edebilmeyi istiyorum kendimi ama senden sonra kendim denen enkazdan başka kimseye bağlanamıyorum. Bunlar umurunda bile olmayacak hiç boşuna dilini yorma. Sadece yine beni kendime halime bırakıp yeniden senin istediğin ben olmamı bekleyeceksin. Bugüne kadar ne kadar incitirsen incit gidemediğimi biliyorsun çünkü. Fakat bu sefer hiçbir şeye sözüm yok. Sonunu da kestirmiyorum. İfade bile edemiyorum ki kederimi. Senin için üzülünecek bir şey yok ben kendime yanıyorum, dönüştüğüm şeye, beni ne hale geleceğimi hiç umursamadan hunharca kullanmana. Artık bana karşı dürüst olmanı da ne bekliyor ne de istiyorum. Sen bu hayatta birilerine karşı yalansızsan onlardan biri kesinlikle ben değilim. Duymak istersen diye hala; sana güvenmiyorum! Ben sana yardım edebildiğim sürece varım senin için, ne daha az ne daha fazla. Beni geberttiğin için pişmanmış gibi görünmeye çalışma lütfen. Ben sana bittiğimi haykırırken beni nasıl da kendi vicdanını rahatlatmak için kendimle bıraktığını ben biliyorum ve artık inanmak istemesem de, bütün yanımda olmayı dileyen kişilere rağmen şunu diyorum; hayatta en hakiki dostum kendimim. Sen istersen hala 3 sonra karşımda saçma salak bir "Deniz ama sen de neler demişin öyle tiriviri.." tribine yatabileceğin bir hadise anla bütün bunları. Bak sana son bir şey diyeyim, sen beni hayatta tutunmayı öğrenebildiğim her şeyden, bana "iyi ki varsın" derken bunu kasteden insanlardan şüphe eder hale getirdin ya benim daha kaybedebileceğim hiçbir şey yok!



Pazar Depreşmesi @ 07-10-2007 22:06
Aklıma bir zamanlar geliyor. Hala hayatı tam olarak kendimce algılayabildiğim dönemden. Asosyal anlamında değil ama kesinlikle daha kişisel olmayı başarabildiğim aylar. Ben bunlara kısa olması açısından 2003 Ekim, 2004 Şubat gibi isimler veriyorum ve şimdi geriye dönüp bakınca o günler bu akşama kıyasla çok farklı hissettiriyor. Hani insanın kafasında geçmişten bazı önemsiz imajlar kalır ama kalanlardır onlar. Demek istediğim insanın zihninde yer eden mezuniyet, ölüm, korku ya da ilk oral seks gibi önemli anlar değil. Alakasız bir şekilde parkta salıncakla yerçekimine hareket çektiğin bir günü hatırlarsın mesela çocukluğundan. Ya da diğerlerinden pek bir farklı olmayan bir günde diğerlerinden pek bir farkı olmayan bir sokakta diğerlerinden kesinlikle hiçbir farklı olmayan bir şekilde yürümeni. İşte bunun gibilerden biri geliyor sürekli gözlerimin önüne. Geldikçe devrik cümle kuruyorum farkında olarak. 4 yıl öncesi, bir akşam. Büyümenin, yaşlanmanın, olgunlaşmanın, odunlaşmanın, deneyimlenmenin, yorulmanın, öğrenmenin, kirlenmenin.. etkilerini gözleyebilmek adına tarih biliminde ilk defa deney yapan tarihçiyi oynuyorum. Bundan daha iyi bir zaman bulamazdım çünkü o alakasız anı kalıntısı 4 yıl önce Ekim başındaki bir akşamdan kalma. Bir yerde Geleceğe Dönüş filminde 1, 27 "jügowatt" ın elde edilebilmesinin tek şansa bağlı olması, o da o yıldırıma denk gelmek olması, olması da olması gibi. Yine de deneyeyim dedim.

Her şeyi takıntılı şekilde aynılaştırmadım tabi. Çok da ciddi bir sonuç elde etmeyi de ummuyorum zira. Sadece aklıma kalan önemli faktörleri aynılaştırdım. Zaten burada faktör diye çok bir b.kmuş gibi bahsettiğim şey yalnızca çalan müzik. Hala ara sıra "ulan aslında bu hayatımda duyduğum en iyi şarkı olabilir" dediğim Radiohead'in Go To Sleep'i. Yine bir akşam. O zaman başka bir evde ikamet etmekteydik ama ışıklandırma ve bilgisayarın durduğu yerden olayı oldukça benzer oluyor. Asıl ortamda o zamandan farklı olarak ben şu anki halimde varım. Merak ettiğim o zaman hissettiklerimle, müzik çaldıkça belirlenlerle şimdikileri karşılaştırmak. Belli konularda nasıl fikir değişimlerime uğradığım da aynı zamanda. Mesela arkadaşlık, kadınlar, sanat gibi. Müzik çalmaya devam ettikçe moralim bozuluyor aslında. Bunun o zaman daha saf bir insan olmakla bir ilgisi yok ama ben sanırım o zamanki halimi tercih edebilirdim. Burada hal derken kastım ben değil, o zamanki durumum. Bir çok açıdan benzeşse de arada aslında uçurumlar kadar fark var. Misal o zamanlar bekardım yine ve açıkçası pek s.kimde değildi. Birey olmaktan, tek olmaktan mutlu olmanın yanı sıra "zaten karşıma algı ve ilgi olarak benzediğim biri çıkacaktır" diyerek fazla kasma zorluğuna girmiyor ve yer yer bunun faydasını görüyor hatta sonuçlarını alıyordum. Şimdiyse yine bekarım ve ülser olacağıma dair kuvvetli bir inanç taşıyorum. Hala "zaten karşıma çıkıcak.." diyorum ama nasıl ki insan okurken iş bulmayı dert etmez de durumlar g.te dayanınca "ne b.k yiycez lan" diye düşünmeye başlar, bu aynen öyle bir durum. Bildiğim şey şu o zamanki bana şimdi benim bu anti-bekarlık üzerine gösterdiğim çabayı anlatsam herhalde saygı duyar ama bir yandan da g.tüyle gülerdi. Buna sevinsem mi üzülsem mi an itibariyle bilmiyorum. Bir bakıma "basitlik mutluluktur" u bayadır anmadığım için güzel geliyor ama bir bakıma da karmaşıklığın sorunları öyle.. öyle şey ki.. tarifi bile yok o derece. Özellikle zamanla bu ilişki kavramının değişime uğraması çok ilginç şekilde oluyor. Daha ciddileştikte, daha duygusallaşıyor, daha mantıklı hale geldikçe, daha bile deli işi oluyor gibi. İnsanlar değişiyor çünkü. Git gide duygusuzu daha duygusuz, acımasızı daha acımasız, düşüncelisi daha düşünceli, salağı daha salak oluyor. En önemlisi de zihinsel birikim artarken oranı yükseliyor. Söz gelimi o zamanlar da sanat ve ilişkilerle münasbetim vardı. Zamanla sanata ayrılan zaman ve beyin hücreleri artıyor, ilişkiler için de geçerli bu. Ama önceden belki bugün olduğunun 5'te 1'i bir birikim aklın yarısından fazlasını kullanırken şimdi çok daha fazlası akılda daha az oranda yer kaplıyor ilişkiler yüzünden. Zamanla ilişkilerin insan hayatındaki yerinin deri koltuktan 4'lü oturma grubuna dönüştüğü aşikar.

Bu deneyde gözlemlediğim bir diğer değişim de ilgi/fayda dengesi. Vakti zamanında ne fayda sağlayacağı sallanmadan tamamen ilgi üzerine kurulan zaman harcanımı yaş ilerledikçe getirilere göre değişiyor. Önceden zevkine kod yazan insanlar (biz böyle "şeyler" idik gerçekten, Soner diye bir arkadaşım var o hala öyledir) şimdi bu işten ne kadar para kazanabilirize bakıyorlar. Bunda yanlış ya da tuhaf bir şey yok. Yapıyorsa tabi ki kazanmak da isteyecek ancak "biz büyüdük ve kirlendi dünya" gibi neo-arabesk bir yaklaşıma girmek istemesem de o zaman bir şeyin sadece keyif alındığı için yapılıyor olması çok daha masumdu. Milyonlarca memurdur bunun en kesin örneği.

İlgilenilen şeyler de değişiyor. Düzenli olarak PowerFM dinlerdim mesela. O dönem internet bağlatısı denen şeyin bana gelmesinin çok uzak olmasından ve korsan CD satanların pek aradığım şeyleri sunamamasından (ama hala arşivlerimde çok hatırları vardır) radyo-kayıt yapıyordum. Bir kaset kaydetmiştim hala durur. 3 şarkı vardı. Go To Sleep, Robbie Williams'ın Come Undone'ı ve tabi ki Eminem'in Loose Yourself'i. İlgilenilen ve ilgiler dahilinle yaratıcılık olan zamanlardı. Algılanış olarak en fazla değişen ama bir yandan da hiç değişmemesiyle başlı başına bir ironi olan yaratıcılık. Üretkenliği de getiriyordu yanında. Bir alete bakınca onun nasıl daha iyi olabileceğini düşünmek hiç de müstesna bir durum değildi o zamanlar. Tabi zaman içerisinde o da değişime uğradı, bu ülke ne endüstri mühendisleri kaybetmiştir böyle.. O zaman üretmek de bir ilgi alanımdı ama en büyük iki ilgi alanım ralli ve Müebbet Muhabbet'ti. Cenk ve Erdem beylere ilk tapmaya başlayışım da o zamanlara denk gelir. Şanslıydım da bu açıdan çünkü (zaman olarak biraz daha geriye gidince) Müebbet Muhabbet'in en güzel dönemi olan Hot TV/NTV Radyo zamanlarına denk geliyordu. Gerçi hala Cenk Durmazel ve Erdem Uygan osursa dinlerim ama tabi o zamanki fanatizmle arada farklar yok değil. O dönemden aklımda kalan ve daha önemlisi bugüne kalan şeylerden en önemlilerinden biri bir kişi, Pelin diye bir arkadaşım. Aynı zamanda internet sayesinde kazandığım ilk dostumdu. Hala Yahoo'nun M.M. mail grubunda mesajlaştığımız zamanlar gelir hatırıma. Şimdi ona ve bana bakıyorum da, hakikaten hayatın güzellikleri derinleşirken dertleri de iğrençleşiyor. Öyle her bakımdan çekilmez olmuyor ama bazen "böyle dikeni varsa affedersin s.çarım ben o güle" denecek noktalara da geliniyor. Henüz "s.kerim böyle aşkın ızdırabını" demişliğim yoktur çok şükür ama oraya gelir kesin bir gün.

Belli bir zaman olarak o akşam değil ama o aralar futürsuzca hayal kurduğumu hatırlıyorum. Genellikle Kuzey Amerika'da yaşamak üzerine hayallerdi her TV çocuğu gibi. O zamanlar olabileceğine inanıyordum, hala inanıyorum ama o kadar değil. "Kalıc bursu kazanıcam ben gidicem bu ülkeden" demek kolaydı. Sonra birileri gelip "önce bir şu g.tü s.kert hele, bak bu ÖSS" dedi. Sonradan sonraya Kuzey Amerika'da yaşamanın köpek gibi çalışmak olduğu öğrenildi ama Türkiye'de de kendi içinde global bir mahalle baskısı yükseliyordu. Mütemadiyen iki ucu boklu değnekti. İşte o zamanlar henüz diğer ucu görünmediğinden kolaydı hayal kurmak. Farklı olarak en önemlisi ise az ya da çok topluma aitlik duygusu başladı. Birden her şeye rağmen bakkala gidip "sonra halleşsek, eyvallah" diyebilmek çok güzel geldi.

4 yıl önce akşam Go To Sleep çalarken ufak bir dünyam vardı. Sonra gerçek dünyam genişledi ama hayal dünyam k.ç kadar kalmaya yüz tuttu. O zaman hayattaki idealim dediğim "tüm zamanların en iyi blues albümünü kaydetmek" ya da "WRC'de yarışmak" idi şimdi salakça gelse de. Onun yerini şimdi kariyer planları aldı. O zaman kadınlar kısmen basitti ve 3 faktörden oluşuyordu, kişisel ego falan da yoktu. Şimdi kadınların Oscar Wilde'ın söylediği gibi "anlaşılmak için değil sevilmek içindirler" olduğu ortaya çıktı ve çok daha karmaşık oldukları ve insana kendini güçsüz, özelliksiz ve basit zannetirme güçlerinin olduğu ve narsizmin kendilerine işlemediği. Bilemiyorum. Pek toparlayamadım. Pek bir şey anlatamadım ki toparlayabileyim zaten. O zamanları özlüyor muyum? Bazen. Şimdiye tercih eder miydim? Pelin'e sordum. "Çok şeker zamanlardı :))" dedi. Bir kere o zamanlar henüz duyduğum bir şarkı bende yıllar sürecek bir hayranlık bırakabiliyordu, şimdi hayranlık bıraksın diye yıllar geçiyor.

[MP3] Radiohead - Go To Sleep



Echoes, Silence, Patience & Grace @ 03-10-2007 17:38
Daha önce bu yazıda ilk single'ı müjdelenen, 2007 yılının en iyi rock albümü iki yılı aşkın süren bekleyişten sonra piyasaya çıktı. Foo Fighters bende hem bir hayal kırıklığına hem de tam tersine sebebiyet verdi bu albümde. Öncelikle ben de bugünün rock müziğinin en büyük grubunun Foo Fighters olduğunu düşünen kitlenin bu şekilde düşünen bir bireyi olarak grubun her albümde katlarca yükselttiği seviyenin bu albümü bir klasik kılacağını düşünmüştüm. Zira bundan önceki, çift disklik Foo Fighters albüm In Your Honour gerçekten "çok iyi" bir albümdü ve grubun saf bir rock sounduyla ne kadar sağlam şekilde oynayabileceğini gösteriyordu. Echoes Silence Patience & Grace'ın bir Led Zeppelin IV ve ya Machine Head olmadığı ortada olmasına rağmen bu kesinlikle albüm kötü demek değil, hatta In Your Honour'dan daha iyi çoğu şarkıda. Fakat bu albüm, dediğim gibi, beklenen kadar daha iyi değil. Yine grubun bugüne kadar ortaya çıkarttığı en iyi albüm olduğu ortada.

Aslen bir death-metal hastası olduğu bilinen Dave Grohl'ün bu albümde diğer albümlere göre çok daha sert şeyler deneyeceği de beklentiler arasındaydı. Zaten Grohl'ün kendisi de "bu albüm sizi yerinizden uçuracak" şeklinde açıklamalar yapıyordu. Ancak baba olmanın ve çıktıkların son turnenin akustik olması sebeptir ki bu albüm ağırlıklı olarak slow ve akustik başlayan şarkıların çatır çatır hard rock'la bitişlerinden oluşuyor. Tamamiyle akustik olan şarkılar da yok değil. Açık ara farkla albümün en iyi şarkısı olan Stranger Things Have Happened ve Dave Grohl'ün "9 yaşımdan beri böyle bir şarkı yazmayı hayal ediyordum, o kadar güzel oldu ki dinlemeye bile kıyamıyorum" dediği Home gibi. Aynı şekilde baştan sona sert olan The Pretender, Long Run to Ruin (bu ayrıca ikinci single olacak), Cheer Up Boys gibi şarkılar da mevcut. Albümün sound olarak özetini ise kanımca albümün en iyi ikinci şarkısı olan Let It Die çıkartıyor.

Albümde grubun etkileşimlerinin çoğunlukla kendilerinden olduğu söylenebilir. Daha önce denenmiş pek çok Foo Fighters soundunun yenilenmesi ve ilerletilmesi albüm boyunca hissediliyor. Bu sefer grup grunge köklerine de dönerek harkulade bir akustik/hard rock albümüne imza atmış. En önemlisi de albümün 54 dakika 53 saniye boyunca asla sıkmıyor oluşu. Zaten 2007'nin en iyi rock albümü derken bu kadar emin olmamın sebebi de budur. Kim Puddle of Mudd ve Lynyrd Skynyrd'ı aynı anda dinlemek istemez ki? Bu albüm hayal kırıkları ve tatminlerle dolu olsa da taş gibi bir albüm olduğunu kabul etmek gerek. Ancak ilk defa bir Foo Fighters albümünde -en güzel değil ama- en sağlam sert şarkı albümün ilk single'ı oldu.
[Albüm] Foo Fighters - Echoes Silence Patience & Grace*

*: Torrent.

Ayıp Olmaz Mı? @ 29-09-2007 11:39
Bir çift gördüm. Çift oldukları o kadar belliydi ki. Sarılmalarından anladım. Yok yok asıl bakışmalarından anladım. Ben de aynen öyle bakardım. Önlerine değil birbirlerine bakarak gidiyorlardı. Tüm ihtiyaç duydukları da buydu aslında ilerlemek için. Bazen de çevrelerine bakıyorlardı. En etkileyici olanı da oydu ya. İki ayrı çiftten göz aslında aynı şeyi görüyordu. Çiftken bir/tek oluyorlardı. Mütemadiyen sarılıyorlardı ya, mühim olan oydu sadece. Sevindim başta. Benden yaşlarıca ufak oldukları belliydi. Kendimi birden "abi" sandım. İçimden bir "helal be koçum" diye geçirdim. Kendimi gördüğümü sanmak işime gelmişti o oğlanda. O caddede, onun yaşında bir çiftin yarısı olarak yürüdüğüm günler artık aylar mı olmuştu cidden? Her neyse ne diye geçiştirdim. Takdir ediyordum bu sevgiyi yoktan var ettikleri. O an tam manasıyla duygusal ev kedisi rolünü oynuyordum. Ama onların gülümsemeleri de o kadar ikonikti ki. Yeni nesil de bizim gibiydi. Sanki varmış gibi davrandığım abi sanrısını devam ettirdim. "İlerde görürüm ben seni.." dedim. Aslında "sakın bana benzeme" demek istiyordum ama kendime yediremiyordum. Halbuki orada o ikisini bir köşeye çekip "bakın ulan ben hayatım boyunca hep seven, sayan, değer veren, karşılık bekleme işini zorlamayan bir herif oldum. bir boka yaramaz bunlar. ben artık kötü biri olamam bu saatten sonra, siz şimdi fırsatınız varken piç olun, göt olun, kaşar olun.. ne olursanız olun iyi olmayın" diye bağırmam gerekirdi. Kitap doğruları para etmiyordu ki be koçum. Pratikte boku yemek de pek fenaydı deneyimini defalarca ettiğim üzere. Tam böyle düşündüğüm için suçluluk duyacaktım ki yanımdan geçip gittiler. Birkaç saniye arkalarından baktım. O an aklıma sen geldin. "Ben onu çok özledim ya.." diye ağlar bir replik tam oluyordu ki benimle birlikte bir teyzenin de bu gençlere baktığına gözüm ilişti. Resmen gözleriyle meydan dayağı çekiyordu teyze. Herhalde içinde "vay terbiyesizler" diyordu. İnsan hep rasyonel sebeplerden yaşadığı toplumun sağ kanadından tiksinecek değil ya! Kapkara kapılar, sormuşlar onlara tabi. Ayıp olmaz mı koç? Bu işler o kadar kolay mı kızceğiz? Sanki ilişkilerin çağrıştırdıkları yeterince renksiz değilmiş bir de bu sosyal baskı öğeleri geldi aklıma. Gerçi iç sebepler arasında çok değersiz kalıyorlardı. Kendime küfretmemek adına "bekarlık sultanlıktır" demedim. Ben yine yoluma devam ettim ama aklım o sahnede kaldı. Bir yandan onlar için mutlu olurken bir yandan da kendim için üzülüyordum. Bir ara birbirlerine çektirdiklerini varsayıp kızasım bile geldi. Bu devirde diye arkasında sakladığım benim halimde ben varken hangi hakla hem sevgiye sahip olup hem onu boşa harcayabiliyorlarmıştı.. Asıl kendime kızdım ben, toplamda 2 dakika kadar gördüğüm birilerinin hayatlarını yaşamak zorunda kalacak kadar umutsuz hallerde olduğum için. Sonuçta bana neydi ki! Değil mi ama? Benim de bir hikayem vardı aslında. Bu kadar yaşanmamışlıklarla dolu olmasaydı Metallica'nın Fade to Black'inde geçen "emptyness is filling me" lafı manidar gelmezdi bana. Ben gene çok evvelden vazgeçmiştim aslında. Yine o gençleri düşündüm. Ne güzel işte birbirlerine aitlerdi. Birbirlerini üzseler de seviyorlardı. Neden şimdi bu mutluluk dolu tabloya bir üçüncü kişi girip de kendine yer etmeye çalışacaktı ki? Bu sorunun cevabını bilmesi gereken bendim. Benim verebildiğim bir cevap değil düpedüz güçsüzlük gösterisiydi. "Deniz, sen bu hayatta ne yaparsan yap asla o'nun için "o" olamayacağını biliyorsun.. ...zira sen "o" nun gibi bir nokta, bir ç ve bir nokta daha alacak kadar iğrenç biri değilsin, şimdi kendine gel!" Hayat o kadar zor mu? Atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara? Aynen öyle! Benim evvela kendime iyi biri olmamayı öğretmem lazımdı. Yapamadım. Sanki o caddede üzerine düşünülecek başka insanlar yok muydu? Vardı tabi. Bazıları beni olduğumdan iyi hissettirdi, bazıları daha bile kötü. Ben yine tek olmayı kavramaya çalışıyordum. Sanki "seninle" diye bir şey hiç olmuş gibi. Neyse dedim, ne ise artık! Geçti gitti aklımdan bir şeyler yine. Bunları duymanı, görmeni istedim ama sonra yaşadığım her şeyi bilmeni istediğimi hatırladım. Yine vazgeçtim, bu sefer büyük vazgeçtim.


Sonra bir vitrin yansıması kadar duygusuz bir durumda kendimi gördüm. Hakkında hissedilecek bir şey bile bulamadım, en çok da o koydu bana galiba.

[MP3] Mor ve Ötesi - Ayıp Olmaz Mı?


Kocaman Kabus @ 22-09-2007 22:50
Yine bir yere benim tembelliği meslek edinmiş bünyemden daha önce ulaşmış olması şaşırtmamıştı beni. Gerçi o böyle şeylere takılmazdı. Denizin kenarında saçları yüzgarda uçuşurken her seferinde beni hayran bırakan gülümsemesi ve arkasındaki İstanbul boğazı ile bir Ara Güler fotoğrafı kadar güzel ve keskin bir güzellik oluşturuyordu. Yüzündeki bu ifade hemcinslerinin pek çoğunun bir türlü vazgeçemediği şeyin tam tersini temsil ediyordu. O "nerede kaldın!" demiyordu, "iyi ki geldin" diyordu. Ondan beklenmesi gereken de buydu. Çünkü o, anı yaşamak denen şeyin anlamını herkesten daha iyi biliyordu. Bunu yaparken tüm dünyadan, tüm dünya yüzünden ürkek olurken bile. Bense gözlerindeki ifadeye inanamıyordum, hala, bunca zaman sonra bile. Ama o gerçekti, orada dimdik dururken o gerçekti. Yolun karşısına geçerken her yıl trafik kazalarında ölen birkaç bin kişiyi unutmuş gibi yaparak ne önce sağa ne sonra sola ne de sonra tekrar sağa bakıp doğrudan onun gözlerine kitlenip yürüdüm. Yaklaştığım şey yalnızca iyi bir dost değil, gerçek bir abideydi. "Nasılsın Deniz'ciğim" dedi. Bir an yine gülümsedim. "İyidir, sen nasılsın?" diye çok sıradan bir karşılık verdim. O ne yapsın, işlerinin yoğunluğundan, yer yer İstanbul'dan bıkışından bahsetti. Sanki önceden sözleşmiş gibi saatlercelik konuşma konumuz varken o an sağır bir konuşma yürütüyorduk. Belli ki ne kadar güzel olursa olsun boğazdan daha kapalı ve daha sakin bir yere ihtiyacımız vardı ve onu düşününce bu istirhama katılmama olanak yoktu. Haydi gidelim o zamanlar faslı geçerken "peki sen İstanbul'a alışabildin mi?" diye sordu. Ben de ancak "eh diyelim eh olsun" diyebildim. Gerçi onun yanındayken moralsiz olmayı pek de hak etmediğimi düşünüyordum. Bir an durup "ya Sedef.." dedim. Her zamanki iyimserliği ile "ne oldu Deniz'ciğim?" diye sordu. Ben de aslında "hiçbir şey, boşver" demeye gayet hazırken bari ufak bir doğaçlama yapayım dedim ve "istersen bize gidelim hem film falan izleriz" diye bitirdim.

Film falan izlemek istemiyordum tabi ki de Sedef'le konuşma fırsatım varken. Mecidiyeköy yolları İstanbul trafiğinde kısaldıkça uzalırken ona baktığım her anda kendime "ben olsam ne halde olurdum acaba?" diye sormadan edemedim. İnanamıyordum ki durabileyim. Yine de bir yandan hala içinde hapsettiği korkusunun hala hayatta olduğunu hissediyor, hissettikçe ben de üzülüyordum. Bu konuyu tıpkı her zaman olduğu gibi açmayacaktım. Zaten her şey maalesef olup şükür ki bittiğinde geride hatırlanması gereken ne yaşandığı değil bundan sonra onun yaşayabilmiş olmasıydı. Bu düşünceler kafamda ekolar halinde gidip gelirken Sedef'in "daldın gittin gene olm" uyarısı ile kendime geldim. Yine gülümsedim nedensizmiş gibi. Havadan sudan konuşmayı mı gereksiz görüyorduk yoksa bu yine benim konuşabilme kıtlığına düşüp asosyal alt-benliğimi yeşerttiğim anlar biri miydi hatırlamıyorum. Ama söyleyecek işe yarar bir söz gelmedi aklıma ben de susmayı tercih ettim. Bunu öğrenmem uzun zaman bile almıştı. Yaklaşık dakika sonra da durağa vardık zaten. Durup dururken Türkiye'nin Doğan SLX kullanan insanına küfür edesim yoktu ama daly.rrak herif baya baya üzerimize sürmüştü skindirik bir yeşil ışığa yetişeceğim diye. "Yavaş lan hayvan!" diye bağırdım. İlerde kırmızı ışığa yakalandığında tam "hah s.çtık" diyordum ki Sedef benden çok daha fazla irkilmiş bir halde "lütfen gidelim Deniz" dedi koluma sıkıca sarılarak. O an ambalaj bir erkekliğe girmek için en uygunsuz pozisyondu zaten. Üstelik yanımda yüreği ağzına gelen ve bunun olmasına engel olamadığı için kendini suçlayan bir kız vardı.

Evin dış kapısından girdiğimizde kapalı alan hissiyatı ikimizi de rahatlatmıştı. Ama asansörle çıkmamız gerekiyordu, üstelik çok talihsiz bir şekilde 8. kata.. Kafasını dağıtmak için bu kısa, dikey yolculuk boyunca laftan laf türetmeyi planlamıştım ama gerginliğinden ağzımı açmaya dahi cesaret edemedim. Sanki "hadi artık bitsin, hadi!!" diye bağırmak istiyordu. Sanki benim de içim parçalanıyordu buna şahit oldukça. Kata vardığımızda çektiği ohh'un sesi duyulacak kadar yüksekti. Belki de bu yüzden eve girene kadar benimle göz göze gelmemeye çalıştı. Hala her an "bir şey yok" denmesine luzüm bırakan olayı hiç yaşamamış olmayı dilediği her halinden belliydi. Eve girdiğimizde Janis hemen Sedef'in ayakları arasına kıvrıldı. Kendi kedimin birini benden daha çok sevmesini dert edecek değildim zaten bütün uğraşım Sedef biraz olsun huzurlu olsun diyeydi. İçeriye geçtik, biraz beyaz şarap koyduk. Film izleme işinin olmayacağı zaten belliydi. Biz birer filmdik başlarımız başlarımıza. Birbirine yaşana gelen masallar anlatacağı olan iki arkadaşın dialoğundan daha mühim bir şey yoktu o anda. Hakikaten de laf lafı açtı. O anlattıkça ben dinledim, ben anlattıkça o dinledi. O anlattıkça ben sevindim, ben anlattıkça o sevindi. Zira hayatlarımız dışarıdan bakılınca gayet güzel duruyordu. Bir anda, geçen 3,5 saat ve yaklaşık 2 şişe şaraptan sonra durduk. Gözleri karşılıklı oturduğumuz kanepenin kıvrım noktasına doğru olmayan bir paralele kitlenmişti. Gözlerini kırpmıyordu bile. "İyi misin Sedef" diye endişelendim. Derin nefesler alırken gözleri doldu. Bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açarken ağlamaya başladı. Hiçbir başka harekette bulunmadan yalnızca titreyerek ağlıyordu. "Sedef nolur bişey söyle.." diye yalvardım. "Dayanamıyorum bazen Deniz!" dedi nazik bir sesle haykırırcasına. "Asla eskisi gibi olamayacağımı biliyorum, abarttığımı da biliyorum. Hiç olmamış gibi devam etmek istiyorum, ediyorum da. Ama işte bazen.. bazen hatırlıyorum ve dayanamıyorum" dedi. O bunları söylerken benim de gözlerim dolmuştu. Onun karşısında onun için güçlü görünmeliydim ama Sedef'i böyle görmek beni de enkaza çevirmişti. Nasıl hak vermeyebilirdim ki ona? Dedikleri içimden bir zımpara gibi geçerek doğruydu. Neden olmuştu ki bu? Üstelik ona, üstelik daha 15 yaşındayken. Hikayeyi her hatırladığımda zaten arka arkaya 3 yumruk yemiş gibi oluyordum bir de üzerine bu hikayenin yegane kurbanı önümde paramparça oluyordu savunmasızca. Bundan koskoca olması gereken ama beton kadar ağır olmasına rağmen bir tek gecelik gibi geçen 5 seneden sonra hala yarası içinde duruyordu. Suçu neydi ki? Neden sıradan bir gün sandığı o gün okulundan evine geldiğinde o orospu çocuğu ile aynı anda asansöre binecek kadar talihsizdi? Neden o orospu çocuğu 4. katta asansörü durdurup telefonunu vermesi için onu zorlamıştı? Neden zavallı Sedef iyi niyetli olup "peki sadece sim kartı aliyim kimseye söyleyemeceğim" demişti? Neden o orospu çocuğu "kimi kandırıyosun lan sen" diyip 2 kere boğazından jiletlemişti Sedef'i.. "Neden ulan neden?!" diye bağırdım. Yazık, Sedef hala "üzülme Deniz" diye beni neşelendirmeye çalışıyordu ikimizden de akan yaşlara inat. "Nasıl üzülmiyim Sedef ya.. neler yaşadığını tahmin dahi etmek istemiyorum.." dedim hıçkırıklarımdan arka kalan boşluklarda kopuk kopuk. "Bak biz her zaman yanındaydık, her zaman da olucaz" dedim. Ellerini boynundaki 12 dikişin fiziksel olarak yok olmaya yüz tutmuş ama acısı her daim kalıcı olan izlerine götürüp "tamam da Deniz.. ben kendimi bulamıyorum bazen aradığımda" dediğinde boğazıma çöken tarif edilemez bir nefessizlikti. Kim bilir neler yaşamıştı? Kim bilir nasıl da hepimize "ben iyiyim" derken markete gitmeye bile korkar bir haldeyim. Bütün bu travmayla nasıl başa çıkabilmişti kendi başına? Nice pahabiçilemez hayatların üç kuruşlar için yok edilişine alışkındık da bunlar üçüncü sayfalarda olurdu hep. Bütün bunlara sebep olan orospu çocuğunun bir daha bir başkasına hatta ona bir şey yapmayacağını ne garantilerdi ki? Peki ya o Doğan SLX kullanan herifin onun ruh eşi olmadığını? Ya da böyle bir şey yaşamış birinden dışarıda hayat denilen şeyin geçtiği yer olan sokaklarda böylelerinden binlerce olduğu gerçeğinin üstesinden gelmesi nasıl beklenirdi? Aklım bir insanın, hele ki 15 yaşında, böyle bir şeyle cebelleşirken neler çektiğini anlamakta her zaman güçlük çekmişti. Kim bilir bunları yaşamak nasıldı? "Deniz özür dilerim kendimi kaybettim" bir an demeye çalıştı. Hemen sözünü kesmeden tam bitirdiği anda "ne özür Sedef.. ya bak.. ne diyebilirim ki.. ben senin gülümsediğin her ana hayran kalıyorum. bütün bunlardan sonra tekrar ayaklarının üzerine çıkman olağanüstü bişey.. ben olsam çoktan kendimi bir yerlere kapatmış olurdum. ama sen.. senden başka hiç kimsenin bu kadar güçlü olabileceğini sanmıyorum hiç değilse benim öyle bir tanıdığım yok.." dedim. Gözyaşlarını silerken "iyi ki varsın ya Deniz" diyordu ki "şimdi s.ktr et sen beni" dedim. Gülmeye başladık anlamsızca karşılıklı. "Sedef sen dünyadaki en güçlü insan değilsen ben de gider İstiklal Caddesi'nde klişe siyah-beyaz fotoğraflar çeken biri olurum" dedim. Bu ortak hayranlığımıza giren Umut Sarıkaya realizmi ortamı iyice dinginleştirmişti. Zaten kalanı da saç okşanmasının cinsiyetler üstü bir şekilde en büyün meditasyon olduğunun 2 saatlik bir kanıtıydı.

Onu uğurlarken aşağı gelmek konusunda ısrar ettim. O yine öğleden sonraki gülümsemesini giyerek "benim sana daha ihtiyacım olacak sen şimdi yorma kendini" dedi, üstelik sonunu "..hele ki böyle gerekmeyen şeyler için." diye getirdi. Veda sarılması yaparken gözyaşlarımız hala belirgindi. Benim endişem geçmemişti ama o yine her zaman beni şaşırtan dirayetli duruşunu sahiplendi ve asansöre yöneldi. Giderken de bana daha fazla endişe etmememi söyleyerek. Ben yine de camdan gözledim onu. Sağ sağlim otobüse binip binmediğine baktım. Sedef herkesten güçlü çıkmaya devam ediyordu hala. "Utanın lan hemcinsleri" diye bir laf geçti içimden ve bununla paralel trajik bir gülüşe imza attım. Onun hemcinslerinin alayı bir Sedef edemezdi asla.



S01E20.avi @ 15-09-2007 19:26
Günler yavaş geçiyor, gecelerse bir o kadar hızlı. Bunlardan şikayet edecek halim kalmayana dek acı duyduğumda zamanın katiyen ne yavaş ne hızlı olarak geçmemesi gerçeği tarafından bıktırılmış olmaksa hem en mecazi görünen hem de en gerçekçi olan şey. Bunun arkasında bir çok sebep bir tane de kadın var. Daha doğrusu olsun; içinde pek çok sebebin, o kadının, benim bulunduğum ve her bakımdan benim üzerime gelen bir hikaye. Ben kısa ve akılda kalıcı olması açısından buna "hayatım" diyorum. Hayatım diye nazik olmam yanlış anlaşılmasın. Biz pek sevmeyiz birbirimizi ama evlilik böyle içinden çıkılmaz/dışına kaçılmaz bir şey maalesef. Ve bunun gibi bazenlerde onunla tek başıma kalmak zorunda kalıyorum. Çevreme koyabildiğim herkesin yokluğunda. Arada sırada 2Pac'in Me Against The Worldsözleri bilinmeyen ama isminden dolayı durumla alakalı sanılar şarkılar listeme giriyor. Ancak pek bir fayda dokundurduğunu söylemek yalan olur. İnsanları suçlamıyorum bunun için. Yine de bazen bu enteresan ihtiyaca cevap verememek zor geliyor. Dünya'nın 4. en hayvanca MSN Messenger kullanan toplumunun bir bireyi olarak çok alışılagelmemiş bir yalnızlık hissi yaşanıyor. Arkadaşım ve dostum diyebileceğin herkesin belli bir saatten sonra Offline olduklarını görüyorsun. Bunda yanlış bir şey yok. Arada elbette ki "lütfen gitme" desen belki de seni sabaha kadar bekleyecek kadar iyi insanlar da var. Ama insan bunu kendisinin talep etmesini istemiyor. Talep etmeyi istemediği gibi bir noktadan sonra bu insanın bir kanka olmasını da istemiyor dürüst olmak gerekirse. Seni hiç talep etmesen bile bekleyecek kimdir? Hep "o" diye sıfatlanan kişidir en sonunda. İşte diğer herkesin en çok da onun yokluğunda, saat 04:00'ü henüz geçmişken sen ve kendi hayatın baş başa kalıyorsunuz. Bu hiçbir zaman güzel bir uykuyla bitmemiştir. Özellikle onun gayet güzel uyuduğunu ve bütün duygularını ipotek ettiğin gerçeğini umursamamasını biliyorken. İşte o zaman tekil olmanın ne demek olduğunu anlıyorsun. Bu arada belki de kızıyorsun bana sen sürekli kullandığım "insan" zamiri ile birlikte kişisel felaketlerimi sürekli üzerinize yıkıyorum diye. Anlayış göster lütfen. Ben bugüne kadar hep o güzel MSN Messenger 7.5'i kullanıyordum. Ta ki g.tolog Microsoft "Please install the newer version" diyene kadar. Sanki sana da lafı taşıyacak yer bulamayınca böyle saçma bir cümle kurmuşum gibi geliyor mu? Her neyse. Bu arada bugün aşağıdaki şeyi yazmaya çalışıp yarım bırakmışım. Bir tam haftadır bir b.k yazamamış biri olarak boşa gitsin istemedim, hem konuyla da ilgili..

Benim bugün bir şeyler yapmam lazımdı. Bir şeyler ki ne olduğu katiyen fark etmeyecek. O derece rezil bir halde olduğumu bile bir yana koyup bir şeyler yapmalıydım. Aklımı dağıtmak için değildi bu sefer, tam tersiydi. Bir araya getirmek, anlamlı bir şey ortaya çıkartmaktı bana gereken. Kendimi işe yarar hissedebilmekti hepsinden çok. Belki de kıyaslama değil sadece buydu. Sonuçta kendimi bir mecraya kaptırıp kendimden bağımsız sürüklenmeyi bahane etme arayışı bile değildi. Zaten fazla yorgundum. Biraz olsun bunun için de suçluluk duyuyordum. Kendimi düşünmekten yorulmuş biri olarak görmek bana acı verdi. En son ihtiyacım olan kendim tarafımdan biraz daha eziyete uğramaktı ama başka bir şey yapacak gibi de durmuyordum. Sanırım en yakın kaçış olarak "moralim bozuktu" ama bundan da bıkmıştım artık. Yine de bunu mantıklı bir şeye çeviremedim. Sokakta yürüyordum en ilk akla geleni olarak. Vitrinlerden haz etmediğim zamanlardandı. Hayatımın büyük çoğunluğunda üzerime giymek zorunda kaldığım şeyi gösteriyorlardı çünkü. "Potansiyeli var ama kullanmıyor anacım" etiketiydi o da. Cidden bu yarı-aynamsı şeyde kendimi gördüğümde ben değil yarım kalmış sıfatlarım vardı. Dışarıdan böyle manalı şeyler yüklemeyecek oldukları kesin onlar insanlaraysa bir enkaz gibi görünüyordum. Ya da bana öyle geldi. Zira hemen elimi entelektüel bir şekilde çeneme götürdüm. Sanki çok meşgul ama bir o kadar da düzenli bir adamın zamanını planlaması durumundaydım. Güzel de rol yaptım hakkımı yemeyeyim. Tıpkı aklımda sürekli planlar yapıp bir şeyleri mütemadiyen yerine oturtuyormuşum gibi bir görüntü oluştu. Oysa aslında bir b.k yediğim yoktu. Bu meşgul erkeğin çekiciliği yalanına inanmak değil de daha ziyade "madem bir işe yaramıyorsun bari yarıyormuş gibi görün" düşüncesiydi. Öyle de yaptım. Böylece bir gün bu p.ç ettiğim zamanlar için daha bile fazla pişman olacağım. Öyle gibi anlaşılacak olsa da insanın kendi çıkamadığı halinden bıkması bir kompleks değil. Sadece can sıkıntısı, bir türlü bitemeyen. Ama artık böylesine bir melonkoliden de sıkıldım. Gerçekten. Gerçekten bazı şeylerden sıkıldım artık.


Bıktım ben bazı şeylerden artık. Mesela ilk aklıma gelen ne zaman "o" hakkında yazasım gelse kendimi tutup "zamanı değil, değil!" demem. Sanki çok anlamlı bir geleceği bekliyormuş gibi hepsi. Eskiden umutsuz olmak beni rahatsız ederdi. Yeni haber! Artık umut bağlanacak çok şey de yok! Her şey ya en başından beri kaybedilmişti ya da ummakla olmayacak şeylerdi. Bıktığım bir başka şey daha var aslında. Hani az yukarda hepsine karşı tekil olmaktan bahsetmiştim ya. Ben, tamamen kendimle kaldığımda bile o da var oluyor. Üstelik bunun farkına vardı varalı öylesine iyi bir kimse ki moralimi yüksek tutmayı görev edinmiş kendini türlü yalanlarla. Burada bile artık beni mi yoksa hayatındaki (eski) çok iyi arkadaş figürünü mü düşünerek hareket ediyor bilmiyorum. Bazen başka bir arkadaşımın sarf ettiği şu "nefret ediyorum ben o kızdan, tek yaptığı senin ağzına s.çmak, üstelik iyi gibi görünerek, üstelik sen hala onu üzdüğünü zannedip kendine kızıyorsun" lafı aklıma geliyor. Olan biteni düşününce hak da veriyorum ama çok uzun sürmüyor. Kızıyorum kendime onun hakkında olumsuz düşünmeye yeltendiğim için. Deniyorum bazen ama ben ona kızamıyorum. Bazen ondan önceki durumumu özler gibi oluyorum ama onunla birlikte olduğum hayallerimin gerçek olması fikrinin yanında çok çok sönük kalıyor. Her ne olursa olsun şimdiki halimi sevmiyorum. Ama sanırım çok uzun süremeyecek. Dev masal dev ironi ile nihayete ermeye doğru gidiyor. Bu onu bile koltuğuna çivileyecek kadar ironik bir son olacak. Hayır, kendimi kandırmıyorum. Olanlar bitenler bu yönde. Zaten benim hiçbir hikayem sıradan olamadı bugüne kadar. Marjinallik de yoruyor insanı bazen. Hatta sokayım marjinalliğe. Tam bu sırada aklıma gelen ve gayet uyan bir şiir geliyor..

Yağmuru sevdiğini söylüyorsun
Ama yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun.

Güneşi sevdiğini söylüyorsun
Ama güneş çıkınca gölgeye kaçıyorsun.

Rüzgarı sevdiğini söylüyorsun
Ama rüzgar çıkınca pencereni örtüyorsun.
İşte bundan korkuyorum; çünkü beni de sevdiğini söylüyorsun..

William Sheakspare




Gerçi yalan söylüyormuş. O zaman ben iyisi mi ben sevineyim. Nasılsa bir gün bir şekilde (artık ne şekilde olacaksa) işler "olması gerekene" yönlenir de "ah eğleniyor kendi başına ah neşesi yeter" diyen ben olmam.


Sonuç: Hala bir b.k yazamamışım.

Okunmayan Blog.

Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 558
Kategori: Kişisel
Etiket: delilik parapsikoloji postmodern kultur duygusal 90lar kufur okunmayan led-zeppelin elestiri psikoloji insanlar insanlar-ve-hayat dire-straits nirvana blog rahatsilik kisisel muzik siyaset hikaye sanat

Paylaş
Rapor Et


Benzer RSSler
Kişisel - Herapist
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 316
Kişisel - Spineless
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 329
Kişisel - Zihinsel İstifrağ
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 358
   
Olmazmi.com