Başkalarının yaptıkları... @ 25-08-2008 15:22
Kitabı güzel yayımlamanın pek çok yanından, yüzünden, ayrıntısından söz açıyorum. Sorunu yalnızca Notos Kitap ile ilgili görmediğim kuşkusuz. Yayıncılık dünyamızın kitabı estetik bir nesne olarak görme konusundaki eksiklerini yurtdışındaki fuarlara gidenler kendileri görüyor. Bu yıl Türkiye Yılı olarak karşılanacak Frankfurt Kitap Fuarı'na çeşitli yayınevlerinden görevli olarak gidecek herkese, her şeyden önce öteki ülkelerde yayıncılığın nasıl yapıldığına, kitabın nasıl yayımlandığına bakmalarını öneririm.
Kendimi bir kitap ve dergi yayımlama manyağı gibi gördüğüm için, öteden beri elimin uzandığı bütün yayınevlerindeki arkadaşlarıma yayımladıkları kitaplarla ilgili düşüncelerimi iletir, elime aldığım her kitabı da evirip çevirip biçimsel-teknik özelliklerinin nasıl kotarıldığına bakarım.
Can Yayınları benim için önemli; onu Adam Yayınları'nın ölümünden sonra, bağımsız, kişisel bir girişim ve yalnızca edebiyat kitapları yayıncısı olarak en önemli yayınevi görüyorum. Yayımladığı iki bine yakın kitabın birkaç ayrıksı örnek dışında aynı kapak düzeniyle yayımlanması üstünde adamakıllı düşünmek gerekir. Sonunda çeşitli arayışlar da sonuç vermeyince, Can Yayınları bildiğimiz kapak tasarımında kararlılık göstermeyi seçti ve doğru yaptı.
Can'ın kitaplarıyla ilişkim bununla sınırlı değil. Sözgelimi cilt aşamasında sırt tutkalı çok sert işlendiği için kitapların çoğunun okunmasında çekilen güçlüğe çözüm bulunması; kapak kartonunun gözden geçirilmesi; 300 gr kuşe kâğıt çok sert kaldığı için kapağın küçük bir terslikte kırılması nedeniyle 250 gr kuşe kâğıt kullanılması; yazı alanının dört yanında kalan boşlukların daha geniş verilmesi... gibi bir dizi teknik sorunu dile getiririm.
Bunları niçin yapıyorum? İşgüzarlıktan değil. Çok değer verdiğim Can Yayınları'nın her kitabının kusursuz yayımlanmasını istediğim için.
Günışığı Kitaplığı'ndan gelen her kitabı da elime alınca önce nasıl basıldığına; kapak ve iç tasarımının nasıl olduğuna bakarım. Günışığı Kitaplığı yayıncılık dünyamızın en önemli çocuk kitapları yayıncısı. Onlarla da yakın ilişkim olduğu için, kitapların kapaklarının nasıl olması, hangi fontların kullanılması gibi çeşitli ayrıntılara ilişkin düşüncelerimi kendime saklamam.
Sözgelimi, yakın ilişkim olmayan, ama büyük yayınevlerinin en önemlisi olarak gördüğüm, varlığının yayıncılık dünyamızın niteliğinin artmasında belirleyici bir ektkisi olduğunu düşündüğüm Yapı Kredi Yayınları'nın yayımladığı kitapları da, öyle değil de böyle olmasının daha iyi olacağını tartan bir gözle izlerim.
Bir kitabevine girdiğim zaman da elime aldığım her kitaba önce, Nasıl tasarlanıp basılmış, diye bakarım...
Yayıncılığın otuz kırk yıl boyunca ancak bitmeyen bir merakla südürülebilecek, böyle yapılmazsa asla sürdürülemeyecek bir iş olduğunu bildiğim, yaşadığım için, kendi dışımda kalan her şeyi yakından izlemeye çalışırım.
Merak! Kendini meraklı görmeyenin yayıncılığa heves etmemesi en iyisidir. Sonunda nasıl olsa yayıncı olamaz. Belki editör olur, iyi editör olur, ama masa başından kalkıp gözünü ileriye dikmeyen; duyargaları çevresinde olup bitenlere açık olmayan; kimin, hangi kitabı, nasıl yayımladığını gözlemeyen; her hafta kitap eklerini neler olup bittiğini öğrenmek için sürekli elinin altında tutmayan; yabancı yayınevlerinin kataloglarıyla öteki ülkelerden kitap dergilerini, kitapların oralarda nasıl yayımlandığını görmek, belleğine kazımak için izlemeyenlerin, yayıncılığı uzun ömürlü bir uğraş olarak içselleştirmesi olanaksızdır.
Burada meraklı değilseniz, yaptığınız iş size yük olmaya başlar, çünkü yayıncılık bildiğim en zor iştir.
Günde kaç saat çalışılır? @ 18-08-2008 03:18

NotosÖykü'nün de yazarlarından, genç öykücü Mehmet Can Ş., yorumcularından olduğu Notos Blog'da bu ay daha sık yazmam nedeniyle bunca verimliliğin şaşırtıcı ve olumlu olduğunu belirtirken bana seslenerek, "Doğrusu günde kaç saat uyuduğunuzu merak ediyorum," diyor. Yazılar, kitaplar, her şey bir yana, duymak isteyebileceğim en güzel söz budur. Mehmet Can Ş.ninki aslında benden de bağımsız, çalışkanlığa övgüdür.
Rastlantı bu, Doğan Hızlan'ın Hürriyet'teki bugünkü yazısı da tam bu noktaya saplanmış. Başlığı: "Keyfinizi kaçıracak bir yazı". Alışılagelenin tersine olduğu için, belki büyük çoğunluğun keyfini kaçıracağını düşündüğü yazısında, çok çalışmanın da kimileri için vazgeçilmez bir yaşam biçimi olduğundan söz ediyor.
Doğan Hızlan Hürriyet'in Pazar ekinde yayımlanan iki yazıya gönderme yapıyor ki, bu iki yazıyı dün ben de sanki içime çekerek okumuş, birini kesip bir kıyıya koymuştum.
İlkinde Ayşe Arman'ın konuştuğu, TAV Holding'in CEO'su Sani Şener, kendisinin tam bir "işkolik" olduğunu, gece gündüz işini düşünmeden edemediğini, emekli olup Göcek'te balık tutma hayali kurmadığını, şantiyede ölebileceğini ve buna benzer davranışların kendisi için bir yaşam biçimi olduğunu anlatırken, "Öğle yemeğini Papermoon'da yiyen CEO'lardan değilim," diye de ekliyor. Bir buçuk sayfalık söyleşiyi yenide okuyabileceğimi düşünerek, ekten ayırıp saklamıştım.
İkinci yazı gene aynı ekte yayımlanan, Olimpiyatların en büyük rekortmeni unvanını alan yüzücü Michael Phelps üstüne Alp Ulagay'ın yazısı. Phelps de bu olağanüstü başarıyı yakalamak için, tatil yapmadan, 365 gün havuzda çalışmış, antrenörü Bob Bowman da (kendisi bir klasik müzik tutkunu ve icracısı aynı zamanda) öğrencisiyle birlikte...
Bu örnekleri nerede bulursam oraya uzanır, kendim için yeni sonuçlar çıkarmaya çalışır, yapmadıklarımı yapanlar varsa onları örnek alır, uyku dışında bana hiçbir zaman yetmeyen zamanımı nasıl çoğaltabileceğimi araştırırım.
Yakınımdaki genç arkadaşlarımla konuşurken, en iyi huylarımdan birinin her sabah erken kalkmak olduğıunu söyleyip, kendilerine de bunu kesinlikle uygulamalarını öneririm. Genellikle gençler yataktan daha geç kalkar; bu yüzden aynı işyerinde çalıştığınız gençlerle sabah işe başlama saati konusunda anlaşmanın güç olduğunu gördüm hep. Bundan önce çalıştığımız yayınevinde sabah 8.00'de işe başlandığı için genç çalışanların şikâyetleri bir gün kesilmemişti. Oysa ben 7.30'da başlansa daha mutlu olacaktım. Gelin görün ki, onlar Kabataş'tan Taksim'e çıkan yokuşu yürümek yerine taksiye binmeyi daha uygun görüyordu. Yürümek, bilindiği gibi bizim günlük hayatımızda yorucu bir etkinlik olarak görülür. Oysa yürümeyi sportif bir işe dönüştüren, çevresine bakınıp merakla gördülerini aklından geçiren hiç kimse yürümeye üşenmez. Ofisimizin bulunduğu Kabataş'tan Cağaloğlu'ndaki Alfa Dağıtım'a tramvayla gitmişsem, dönüşte yürürüm. Cağaloğlu Yokuşu'ndan aşağı inenene kadar kitapçılara, kırtasiyecilere bakabilirsiniz; Sirkeci'den Kabataş'a kadar da denize ve insanlara. O yolda yorulduğunuzu düşünmezsiniz.
Sabah öğlene doğru yataktan kalkan tanıdıklarım da var ki, hayatlarını harcadıklarına ilişkin güçlü bir düşüncem de var. Yataktan öğlen kalkan arkadaşlarımla akşam Beyoğlu'ndaki biracılarda otururum, ama aynı yerde birlikte çalışmamız sanırım olanaksız.
Doğan Hızlan yazısını, "Çalıştığım, tatil yapmadığım için o kadar mutluyum ki!" diye bitiriyor. Sanırım Doğan Ağbi'ye duyduğum yakınlığın nedenleri şimdi daha belirginleşiyor. Ben de geçen iki yıl hiç tatil yapmadım; nedenleri iş ve ekonomiydi (ilkinde bir işe yeni girmiştim, tatile gidemezdim; ikincisinde aynı işten çıkmıştım, tatile gitme olanağım yoktu); bu yılki de biraz ekonomik, biraz da Notos'tan zaman bulamamaktan, geçen ay iki gün gittim, sanırım onunla yetineceğim.
Notos'ta nasıl çalıştığımızı pek çok okurumuz merak eder. Hep üç kişiyle çalıştık, ama dışarıdan yardımlarını aldığımız küçük bir arkadaş çevremiz de hep oldu. Bu ay arkadaşlarımızdan biri ayrıldı, iki kişi kaldık. Dışavurduğumuz hayallerimize bakınca, tuhaf bir durum gibi geliyor gerçekten: Bunca işin iki kişiyle yapılması düşünülebilir mi?
Dediğim gibi, etkin desteklerini aldığımız küçük bir çevremiz var, ama iki kişi kalıyorsanız, işlerinizi ona göre planlayıp hiçbir şey değişmemiş gibi sürdürebiirsiniz. Yeter ki isteyin! Yoksa mızmızlanmaktan başka çare kalmaz.
Kaldı ki, iki üç kişiyle çalışmak asıl seçimimiz de değil; beş altı kişilik bir ekibimiz olmasını isterim, ama şimdiki ekonomik olanaklarımız ancak bu kadarına yetiyor. Öte yandan, tatil yapmamış olmak kafamı meşgul eden bir sorun da olmadı hiç. Şu anda masa başında bu satırları yazdığım ofiste en sevdiğim işi yapıyorum. Tatilde de başka güzel şeylerle iç içe olunur elbette, ama orada da bunları yapamam. Sanırım bu yüzden on iki yıldır aynı yerdeki aynı motele gidiyorum, orada da kendi düzenimi kurup her sabah 6.30'da kalkıp denizin önünde okuyup yazmayı sürdürürken, iki-iki buçuk saat yalnız kalabiliyorum. Artık arkadaşım olan motelin sahibi de kalktığında beni masada arar, bulamazsa, Bu adama bir şey mi oldu, diye düşünür.
Futbol haberlerinde, sabah antrenmanında iyi çalıştıkları için ödül olarak öğleden sonraki antrenman iptal edildi... gibi sözler edilir ya, daha saçmasını düşünemiyorum. Olimpiyat hüsranımız sanırım bu kafa yapısından.
Birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan da kendiminkine yakın bir çalışma biçimi beklerim, anlattıklarımdan sonra başka türlüsünün olamayacağı belli. Çünkü Notos Kitap'ın geleceği yalnızca benim değil. Onların da geleceklerini onda görmesini beklerim. Bir şeyi birlikte yaratacaksak, birlikte yapmalıyız. Yoksa birlikte çalışmamızın anlamı da kalmaz, koşulları da. Benimki kadar olmasa da, onların da aynı anlayışla çalıştıkları sürece daha mutlu olacağından hiç kuşku duymuyorum, ama bir de bunu iyi anlatabilsem...
Notos için çalışma saatim yoktur. Genellikle yatana kadar Notos'la geçer zamanım. Bunca işi bunca az kişiyle yaparken boş zaman kalmaz elbette. Üstelik para kazanmaya başlamak için daha çok çalışma ve zaman gerekiyor. Notos Kitap'ı tam hayal ettiğim gibi bir butik yayınevine dönüştürmek için yapmamız gerekenler daha pek çok.
Sözgelimi bir internet sitemiz daha ortada yok. Tam şu sıralarda bunun peşindeyim. Üstelik öteki bütün yayınevlerinin internet sitelerinden farklı bir site tasarladığımı da söyleyince, en yakınımdaki genç arkadaşım, bunu ancak üç yıl sonra yapabileceğimizi söyledi. Oysa ben en geç üç ay içinde yapmayı planlıyordum.
Bir buçuk yıl önce verdiğimiz kararlarımızdan en uzak düştüğümüz tasarımız internet sitesi oldu. Sanırım üç aydan daha önce yayına başlamalı www.notoskitap.com ve onu her gün güncellenen, etkin bir siteye dönüştürmek için bir saat daha çok çalışmam da gerekecek. Bir saat fazla çalışma karşılığında Notos Kitap tam istediğim gibi bir internet sitesine kavuşacaksa, daha ne beklenir...
Bu yazı Notos Blog'daki en kişisel yazılardan mı oldu? Sanırım sakıncası yok. Kimi çok yakınlarım çok kişisel yazılar yazmamamı söylüyor, dinleyemiyorum onları. Anlaşılır mı anlattıklarım? En azından burada bundan kuşkum yok. Sonunda anlattığım, kendimce bir örnek... örnek alınması elbette gerekmez...
Notos Blog hangi sıralarda... @ 15-08-2008 09:59
Türkçe bloglara ilişkin sayısal verilerin bulunduğu bir blog dizini olarak çalışan Blograzzi epeyce güvenilir bir kaynak. Aslında blog olmayan web sitelerine de yer vermesi bir eksiklik. Onların adım adım temizlenmesi Blograzzi'nin niteliğine daha uygun olacaktır, ama gene de herkesin kendi bloguyla ilgili verilere bakmak için başvuracağı ilk kaynaklardan biri Blograzzi.
Blograzzi, Alexa ve Technorati gibi uluslararası sitelerden belli değerleri alarak, belli ölçütlere göre bloglara puanlar veriyor. Puanlar değiştikçe blogların sırası da değişiyor, ayrıca her blog için ilgili olduğu alt kategorilerdeki karşılaştırmalarına bakmak da değişik karşılaştırmalar yapmayı sağlıyor.
Notos Blog, bugünkü verilere göre, 11,7 puana sahip.
Blograzzi'deki bütün bloglar arasında 2343. sırada.
Öteki alt kategorilerdeki sıraları da şöyle:
Kültür sanat'ta 93.,
Edebiyat'ta 134.,
Öykü'de 32.,
Dergi'de 25.
Duruma belli aralarla bakmak, Notos Blog'un öteki Türkçe bloglar arasındaki yerinin nasıl değiştiğini de sanırım gösterecektir. Elbette puan verenlerin toplumsal ve kültürel konumunca belirlenmiş bir sıra olacak bu.
Ucuz kitap mı, güzel kitap mı? @ 13-08-2008 04:25
Kitap fiyatlarının yüksekliğinin en önemli nedenlerinden biri, maliyettir. Her kitabın maliyeti aynı olmaz elbette. Dahası, aynı kalınlıktaki iki kitabın maliyeti arasında da büyük farklar olabilir. Notos Kitap'ın yayımladığı kitapların maliyetlerinin epeyce yüksek oluşunun başlıca nedenleri: kâğıt kalitesi, birçoğunun kapağındaki özel baskılar, iç baskının aydıngere alınan çıkışla değil de film ya da doğruda bilgisayardan kalıba gönderen ctp tekniği kullanılarak yapılması... Bunlara ek olarak, bütün maliyet kalemlerinin aynı zamanda bu işleri iyi yapan matbaalarda daha da yüksekte belirleniyor olması. Bunlar ortaya yüksek maliyetler çıkarıyor. Notos Kitap'ta 2000 YTL'ye mal olan bir kitabın ticari bir yayınevinin düşük kaliteli baskı seçimleri içinde 500 YTL'ye mal edilmesi de olasıdır. Arada gerçekten bu denli büyük farklar olabilir.
Kitap fiyatlarının yüksekliğinden yakınan okurumuz Caner Hazar, önemli olanın yalnızca kitabın içeriği olduğunu belirtip en düşük kalitede baskılara gidilerek fiyatların düşürülmesini, hatta kitapların kapaksız bile yayımlanmasını öneriyor. Onunkileri tamamıyla kendi özgünlüğüne bağlayabiliriz, ama kitap fiyatlarının düşmesini sağlayacaksa, baskı kalitesinin düşük olmasını umursamayan bir okur çevresi olduğu kuşkusuz.
Gelin görün ki, bunlar da sizin nasıl bir yayıncılık yapmak istediğinize bağlı. Kitap, sonunda yalnızca içeriğinden oluşmuyor. Yoksa onu fotokopiyle çoğaltarak ya da şimdi internetten okumak da olanaklı. Üstelik pek çok kitap sahaflardan ucuza alınabilir. Dolayısıyla aradığımız pek çok kitabı çeşitli yerlerden ucuza edinme olanakları yok değil. Bu yolları denemek yerine, Kitaplar kötü basılsa da olur, yeter ki fiyatı ucuz olsun, demek anlamsızdır. Kitapları kötü basmanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz.
Kitap fiyatları görece pahalıdır elbette, çünkü alım gücümüz düşük; ama kitap fiyatları görece ucuzdur da, neredeyse bir McDonald's mönüsü fiyatına. Bir ayda kaç kitap alıyoruz ki, bütçemizi delsin.
Kaldı ki, adam gibi hiçbir yayıncı fiyatı düşük tutmak için kitabı kötü baskılarla okura sunmaz. Tam tersine, herkesin yaptığından daha iyisini yapmaya çalışır, çünkü işidir bu. Kitabı güzel basmayacaksa, niçin yayıncılık yapsın? Kitabı güzel basmayanlar fırsatları başka sektörlerde aramalı.
Bir kitabın fiyatının yüksek oluşu, aslına bakarsanız okurların o kitaba yaklaşımını belirgin biçimde etkilemiyor. Önemli olan, o kitabı almak isteyip istemediği. Bu arada eline aldığı kitabın çok güzel basıldığını gördüğünde, okumayı düşünmese bile o kitabı satın alan okur sayısı da pek çoktur. Örnekse, bazı yayınevleri yeni kitaplarını 1000 adet karton kapaklı basarken, 500 adet de bez ciltli basıyor. Sonunda çoğu zaman ciltli ve pahalı olanlar daha hızlı satılıyor. Niçin? Elimize aldığımız nesne kitap olduğu için. Yeter ki o nesne okura pahalı olduğunu düşündürtmeyecek kadar güzel basılmış olsun.
Tersine, kitabı kötü bir baskıyla ortaya çıkarıp ucuza satmak, o yayınevinin niteliği ve ciddiyeti hakkında haklı kuşkular uyandırır. Kuşkuların haklılığını en azından ben tartışmam.
Sanırım Notos Kitap'ın ötekilere göre pahalı kitaplarının bulunduğu Büyük Kitaplar dizisindeki kitapların aynı zamanda en çok satılan kitaplar oluşu bu dediklerimi tanıtlıyor. Sözgelimi Büyük Kitaplar dizisindeki kitapların iç kâğıdı 90 gr enso lux cream. (Öteki kitaplarda 70 gr enso cream kullanılıyor.) Ve enso lux cream kâğıt, kitap kâğıdı gibi görünmesine karşın, kuşe kâğıttan bile pahalı. Dolayısıyla maliyeti kendince yukarı çekiyor. Peki kaç okur o kâğıdın kullanıldığını ayırt ediyor? Belki en çok on, yirmi, otuz... Ama ben biliyorum o kitaplarda 90 gr enso lux cream kullanıldığını ve gerçek bir yayıncı için asıl önemli olan da budur, bana kalırsa.
@ 11-08-2008 11:15
Kitap fiyatları yüksek mi? @ 09-08-2008 05:00

Kitap fiyatlarının pahalılığından yakınan hiç kimseye sözüm olmaz. Türkiye'de insanların gelir darlığı öylesine yakıcı ve günlük hayat öylesine pahalı ki, kitap fiyatları alım gücüne göre elbette yüksektir. Bir üniversite öğrencisi bir ay içinde 20 liralık kitaplardan kaç tane alabilir. Bir, iki ya da hiç.
Caner Hazar adlı okurumuzun yakınması bana bu satırları yazdırıyor. Kitaplığına korsan kitap sokmamış iyi bir okur o. Kitap fiyatlarının pahalılığını eleştirirken belki herkesçe paylaşılamayacak düşünceleri de var. Gustave Flaubert'in
Madame Bovary romanının iyi bir çevirisini okumak için Can Yayınları'nın yayımladığı Tahsin Yücel çevirisini almak istemiş. Kapak fiyatının 22 lira olduğunu görünce, tepki duymuş. Yayınevinden ya da internetteki satış sitelerinden yüzde 25 indirimli alabileceğini biliyor, bu arada 14 liraya eski bir basımını da bulmuş, ama onun için asıl olan kitap fiyatlarının pahalılığı, yayıncıların olumsuz tutumu.
Madame Bovary'nin etiket fiyatı gerçekten de pahalı mı?
Can Yayınları'ndaki basımı 360 sayfa, demek 22,5 forma. Bana kalırsa, çok bilinen, dolayısıyla sürekli satılan bir klasik roman oluşu yüzünden, Can Yayınları epeyce düşük bir fiyat koymuş. Bu kitabın satış fiyatı 27 lira da olabilirdi.
Bir başka örneği de Notos Kitap'tan verelim:
Son yayımladığımız Konfüçyüs'ün
Erdemin Ardından Git adlı kitabının kapak fiyatı 15 liraydı ve pahalılığı yüzünden eleştirildi.
Erdemin Ardından Git 152 sayfa, demek 9,5 forma.
Büyük Kitaplar dizisinden olduğu için, özel basım harcamaları nedeniyle, öteki kitaplara göre yüksek bir maliyeti var.
Notos Blog'da başka herhangi bir yerde bulunması olanaksız açıklığımız gereği, onu da belirteyim:
Erdemin Ardından Git'in, her şey içinde, toplam baskı maliyeti = 2545 lira.
1000 adet baskı sayısına göre, birim maliyeti = 2,54 lira.
Kapak fiyatına oranı = yüzde 16,9.
Yüzde 6 çeviri ücretini buna ekledikten sonraki maliyet = yüzde 22,9.
Dağıtım için verilen yüzde 45 indirim oranını ekleyince, dışarıya çıkan toplam = yüzde 67,9.
Görünen o ki, 1000 adet kitabın tamamı basıldığında, Notos Kitap yüzde 32,1 kâr oranının karşılığı olan, 4815 lira kazanacak!
Hesabımızın sonundaki ünlem işaretinin iki önemli nedeni var:
1. Dağıtıma verdiğimiz kitapların ilk ödemesini altı ay vadeyle aldığımız için, bugünkü değerine göre, yıllık yüzde 12 enflasyon karşısında alacağımızın yaklaşık yüzde 6 değer kaybettiğini düşünmek zorundayız.
2. Öte yandan, bir yıllık bir periyod içinde 1000 adet kitabın satılması durumunda yapıyoruz bu hesapları. Bu kitabın birinci yıl 750 adet satıldığını varsayarsak, hesabı buna göre yapmak zorunda değil miyiz?
Bu iki noktadan sonraki hesap nedir:
Dışarıya çıkan yüzde 67,9'a yüzde 6 vade kaybını ekleyelim = yüzde 73,9.
Bu durumda, yıllık toplam kazanç, yüzde 26,1'in karşılığı olan, 3915 liradır.
1000 değil de 750 adet satıldığını varsaydığımıza göre (ki bu varsayım bu kitap için gerçekçi, birçok kitap için ulaşılması kolay olmayan bir satış rakamıdır) bu kitaptan yıllık kazanç = 2936 liradır. 500 adet satıldığında da = 1957 lira.
Öte yandan, görünen kazanç bu! Bu kitap için harcanan emeğin, işletme giderlerinin payı maliyet içinde görünmüyor. Onları da maliyetin içine almak gerekmiyor mu?
Bir de şöyle düşünelim: Yüzde 45 indirimli satılan her kitabın yüzde 55'i olan 8,25 lira geri dönüyor. Çeviri ücreti de içinde, toplam 3445 lira maliyetin çıkarılması için, 3445/8,25 = 417 kitabın satılması gerekiyor. Dolayısıyla 417 kitaptan sonra satılan kitaplardan kazanılmaya başlanacaktır. Bu da hesabımızın öbür yüzü.
Konfüçyüs örneği yanıltmasın, bir de kitapların yüzde 8'lik yayın hakkı var, Konfüçyüs'ün yayın hakkı serbest olduğu için bu ödemeden muaf durumdayız. O yüzde 8 de işin içine katılıp hesaplanırsa, elde avuçta bir şey kalmaz, kalması için kitabın birkaç bin satması beklenir.
Bana kalırsa, şimdi düşünmeye başlayabiliriz...
Kitap satışları karşısında, kitapların fiyatları yüksek mi, yayıncılar yüksek fiyatla iyi para kazanıyor mu?
"Kitap fiyatlarının yüksekliği" çevresinde bir tartışmayı da bundan sonraki yazıda yapalım.
Desen: Mehmet Karaman
Butik yayıncılığı iyi anlamak @ 06-08-2008 08:00
Kültür yayıncılığının büyük pay sahiplerinin niteliklerini masaya yatırmaya gönül indirilmez. Doğru dürüst hiçbir şeyi tartışmaya hazır olamamak, fincancı katırlarını ürkütüp olası ilişkilerin önünü baştan kesmemek, düşünülenleri yazma alışkanlığı olmamak ya da umursamazlık gibi pek çok nedeni vardır bunun. Gene de asıl neden, kendi konusu üstüne düşünmemektir ki, bu eksikliğin varlığı öteki bütün gerekçeleri de yok sayar.
Can Yayınları, Yapı Kredi Yayınları, İletişim Yayınevi bana kalırsa büyük yayınevleri arasında adı anılmaya değer ilk üçü oluşturur. Birbirinden de epeyce farklıdır bu üçü. Can Yayınları, hem kişisel bir girişim olup hem de yalnızca edebiyat kitapları yayıncılığıyla bu konuma eriştiği için, benzersiz bir başarının, saygınlığın sahibi. Yapı Kredi Yayınları, ülkenin en büyük yayınevidir aslında ve edebiyattan tarihe, çocuk yayıncılığından kültür dergilerine varıncaya dek, birçok alanda birden ve her birinde nitelikten hiç ödün vermeden sürdürdüğü yayıncılıkla, gelecekte bu düzeyde bulunmayı amaçlayanlar için parlak bir örnektir. İletişim Yayınevi de siyasetin, toplumbilimlerin, sol düşüncelerin yanı sıra çeşitli alanlara ve edebiyata uzanan yayıncılık anlayışı ve ticari olmanın da ötesindeki amacıyla, saygın bir yayınevi markasına dönüşmüştür.
Norgunk ve butik yayıncılığı tamamlamakBu üç büyük markadan başka, orta büyüklükte, pek çok bakımdan örnek gösterilecek birkaç yayınevinin adı daha sayılabilir.
Gelin görün ki, anlamlı örnekler olarak küçük yayınevleri bir yana, yayıncılık dünyasının saygınlığını parlatacak bir tek butik yayınevi göstermek bile zor. Butik yayıncılığı göze alan yayıncılara sahip olmamak da var bunun nedenleri arasında, ama asıl etken, sanırım gene butik yayıncılık anlayışını içselleştiren yayıncıların neredeyse yokluğudur.
Norgunk Yayıncılık benim bugün de ilgiyle izlediğim bir butik yayıncılık girişimiydi aslında, ama onun da kendini çok sınırlı tutuşu etkin bir yayıncılık düzeyi yaratamamasına neden oldu. İlk kitabını yayımladığı Ocak 2003'ten bugüne, neredeyse altı yıla yaklaşan bir sürede 42 kitap (ayda 0,6, yılda 7,5 kitap) yayımlamış olması bunu yeterince gösteriyor. Yoksa Norgunk, seçiminden tasarımlarına, özenli basımlarına, gösterdiği özene ve titizliğe bakarak, elbette butik yayıncılık için gösterilebilecek az sayıdaki örnekten biri.
Butik yayınevlerinin yokluğunu pazarımızın kısıtları ve olabildiğince kısa sürede ayağa dikilip daha çok kitap satma endişesi de belirliyor. Gelgelelim, o zaman da kendinizi rekabet edemeyeceğiniz bir piyasanın parçasına dönüştürmeye başlıyorsunuz ki, oradan sağ çıkmak çok daha zor. Yayıncılığa başladınız, kaptıkaçtılıkla ilginiz yoksa ve doğru dürüst yayıncılık yapmak niyetindeyseniz, kiminle rekabet edeceksiniz?
Ötekiler arasında kaybolacağınız, sonunda okurun sizi bir türlü tanıyamayacağı, kendi kimliğinizi ortaya bir türlü koyamayacağınız bir rekabet içinde, yaptığınız işe değer verilmesini de beklemeyin. Süpermarketlere karşı kahraman bakkalcılık oynama hevesinin karşılığı bizim dünyamızda yok. Çünkü sıradan işler yapan bir yayıncılık girişimi, sizden başkaları için anlam taşımıyor.
Ne olacağına karar vermek ve NotosÖykü deneyiÖnce ne olmak istediğinize karar vermelisiniz. Birkaç milyon dolarınız yoksa, kendinize baştan bir kimlik seçmek, amaçlarınızı belirlemek, sonra da o kimliği benzersiz biçimlerde ortaya koymak zorundasınız. İşte bunu gerçekten yapıp kendi kimliğinizi özel bir alanda yaratmayı başarabilirseniz, yayıncılık dünyamızı paylaşan 1700 yayınevi arasından sıyrılabilir, seçilebilirsiniz.
Bu da yalnızca bilgi, doğru karar ve adımlarla olmaz; aynı zamanda öteki bütün yayınevlerinden bambaşka bir heyecanı önce kendiniz yaşayıp sonra da kendi dışınızdakilere geçireceksiniz.
NotosÖykü'nün iki yıla yaklaşan sabrının sonunda ilk sıçramasını Haziran 2008'de yapmış olması beni yanıltmıyorsa, hemen önümüzdeki sonbahar aylarında ikinci bir sıçrama daha yapacağını söyleyebilirim ve sanırım bunun nedeni onun her yeni sayıda kendi heyecanını okurlarına geçirebilen gizilgücüdür. Yoksa onun yepyeni bir dergicilik anlayışını geleneksel anlayışların önüne koşmak yerine yeni bir yol açıp oradan yürümeyi seçmesi ve belki en önde koşmaya başlaması anlaşılıp açıklanamazdı.
NotosÖykü çelişik bir doğayı dışavurması bakımından da ilginç bir deney olarak alınabilir. Hem bütün okur kısıtlarını kırıp çok satılan bir dergi olmayı amaçlıyor ve bugun en önde koşmaya başladı, hem de bir butik yayınevinin seçici anlayışına uygun dergisi olma amacından kopmuyor. İkisini bağdaştırmak zordur aslında, birbiriyle çatışır bu iki özellik; ama NotosÖykü, bugün var olan bütün edebiyat dergileri arasında en çok parçalı metni, en ayrıntılı sayfa düzeni içinde kotaran; çevresine çizilmiş sınırların dışına çıkabilmiş; her sayısı baştan sona tasarlanan (dışarıdan gelenlere bağlı olmayan) bir dergi olarak, butik anlayışın tam anlamıyla içindedir. On sayısının kapaklarını yan yana koymak bile her kapağın o sayı için özel olarak tasarlanıp yapıldığını gösterir; göstermekle de yetinmez, Mehmet Ulusel gibi, bütün verili anlayışların dışında yaşayıp yaratan bir tasarımcının elinden çıkmanın gururunu taşır. Bir gün NotosÖykü kapaklarının sergisini yapabilirsek, ne denli çarpıcı bir toplam ortaya çıkabileceği de gözümün önünde gibi.
Büyük Kitaplar dizisinin daha çok satılmasıButik yayınevi, kimliğini dergisinden (ya da dergilerinden!) çok, kitaplarında gösterir. Butik tasarlanmış kitapların yalnızca kendine uygun kitabevleriyle kendi dolaşım ve satış kanallarını buldukça başarılı olacağı düşünülemez. Hangi kitabevine giderseniz gidin, çok güzel tasarlanmış bir kitaba yaklaşım aşağı yukarı aynıdır. Öne çıkarılmasa da, gözden kaçırılamaz.
Bunun için elimizdeki en somut örnek, Notos Kitap'ın dört dizide yayımlanan kitapları arasında, butik özelliğin bilinçli olarak en belirgin biçimde gösterildiği Büyük Kitaplar dizisindeki kitaplardır. Edebiyat, Başvuru ve Gençlik dizilerindeki kitapların satışı, Büyük Kitaplar dizisindeki kitapların yanına pek yaklaşamıyor.
Üstelik Büyük Kitaplar dizisi alışılmış boyutların dışında; selofansız, kalın (300 gr) birinci hamur kâğıttan kapakları; alışılmışın dışındaki gofre seçimi; öteki kitaplarda düşünülemeyecek fontları ve görece yüksek fiyatlarına karşın, öteki dizilerdeki kitaplardan çok satılıyor.
Hiç kuşku yok ki, güzel kitaba tutkun okur sayısı az değil. Okurun genel davranış özellikleri de güzel basılıp sunulan kitaplara yakınlık göstermeye çok yatkın. Orada kitap fiyatlarının düşüklüğü satışı kesinlikle belirlemiyor: ucuzların çok, pahalıların az satıldığını kimse öne süremez.
Demek ki butik yayıncılık, tasarımın alabildiğine zorlandığı, belli bir alanda son kertede uzmanlık gerektiren, dolayısıyla benzerleri olmayan ya da benzerleri sanılanlardan kolayca ayrılan, kendini bir marka olarak tanıtmaya, kabul ettirmeye başlayan, büyük satış paylarına hiçbir zaman sahip olmasa da, kendi satış alanında ayakları yere sağlam basan yayıncılıktır. Butik yayıncılık, kimliği gez-göz-arpacık hizasından görülen, o hedefte yalnızca kendisinin görüldüğü, nitelikli okurun her zaman menzilinde tuttuğu yayıncılık anlayışıdır. Kaybetmez, zorlanır, ama er geç kazanır...
Kaptıkaçtı yayıncıların etik ve estetik tanımazlığı @ 03-08-2008 05:15
Yayıncılığın etik ve estetik değerlerini umursamadan kıskançlıkla korumak istediğimiz sektörümüze balıklama dalan sahte yayıncıların verdikleri zararı sık sık dile getiriyorum. Kültür yayıncılığının bilinen yaklaşık 300 milyon dolarlık pazarından ne olursa kapmaya, kısa sürede cüzdanı doldurmaya heves eden bu yüzme bilmeyen avcılar, namusluca avlanmak yerine dinamit atıyor.
Eskiden Atatürk ile ilgili kitaplar yayımlıyorlardı, sonra din ticareti yaptılar, bir ara ülkenin Güneydoğusu'ndaki savaşla ilgili hikâyeler sattılar, Türklük ve ulusalcılık rantını yan cebe indirdiktan sonra, şu sıralarda Ergenekon ve darbe belgelerine döndüler, "Kod Adı Bilmemne", "Ergenekon'un Bilmemnesi", "Kutsal Bilmemne", "Bilmemnelerin Sırları", "Bilmemne Operasyonu", ve çeşitli kitap salataları... Bu tür kitapların yüzde 5'i gerçekten ciddiye alınabilirse, yüzde 95'i uyduruktur.
Siyasal hayatı ateşleyen bir kıvılcım mı parladı, onu havada kapıp bir ayda bir kitapla ortaya çıkıverirler. Ne zaman yazıldı o kitaplar, nereden buldunuz o bilgileri? Oradan buradan, kes yapıştır yöntemiyle hazırlanan kitapların kapaklarına konacak adları bulmaya kalır iş. Bunu yapıyorlar. Onların kitaplarının etiket fiyatı da düşüktür, Niçin olmasın ki? En kötü kâğıda, en ucuz baskıyla, doğru dürüst cilt hak getire, bir de beş-on bin bastın mı, iyice düşürürsün maliyeti, sonra fiyatı... Hem kitabı satıp kazanırsın, hem de pek çok kitapçının rafları, masaları senin kitaplarına yer açmaya başlar.
Bu hikâyenin sonu yoktur. Ucuza kitap basmaya kalkışıp kitap okumayı sevdireceklerini yüksek sesle söyleyenler şimdi büyük sermayeleriyle bir tek kitap basamıyor. Alkım Yayınları ucuza kitap basıp büyük yayınevi olma peşine düşmüşken kitap yayıncılığından çekiliverdi. Niçin? Yanıtları ciddidir.
Yukarıda yayıncılığa giriş nedenlerini kısaca anlattığım yayınevlerinin kitaplarını elinize alıp bakmanızı öneririm. Onlar nasıl kapaklardır öyle! Niçin? Bir tasarımcıyla çalışmaya hiç mi hiç gerek duymazlar. Amaç kitabı kitap gibi basmak değil, malı bir an önce piyasaya sürmek, öne geçmektir.
Sonunda belki yayıncılık sektörünün parçası bile olmayan, böyle bir amacı olmayan bu tür kaptıkaçtı yayıncıların ticari yarışma içindeki varoluşlarını yasaklamak değil amaç, bunu sanırım istesek de yapamayız, ama okurun, bilinçli kitapçı ve dağıtıcının frene basması, kültür etiğinin dışındaki bu tür girişimleri elinin tersiyle bir kıyıya itmesidir asıl çözüm. Bunu yapanlar yok değil, ama kitapla ilişkisi zayıf çoğunluğun varlığı da ötekilere yetiyor işte...
NotosÖykü'nün satışı en yüksek noktada! @ 01-08-2008 11:10
NotosÖykü'nün satış sonuçlarını aldığımız Haziran-Temmuz 10. sayısı, bugüne dek en çok satılan sayı oldu.
Üstelik dergi satışlarının aşağı salındığı yaz aylarının başlangıcı olan Haziran sayısının ilk on sayının en çok satılanı oluşu bizim için çok önemli. Öylesine önemli sonuçları var ki bunun, bu veri üstüne Notos için daha sağlam bir gelecek kurmanın yollarını düşünmeye zorluyor.
Bundan tam bir yıl önceki, Haziran-Temmuz 2007 4. sayımızın sunuşunda, pekçoklarına epeyce savlı gelen şu öngörülerde bulunmuşum:
"Öngörümüz şu ki, ilk altı sayı boyunca bu artış sürecek; yaz aylarında yerinde sayarsa eğer, bunu olağan karşılayacağız; çünkü Ekim 2007'de yayımlanacak 6. sayımızla Nisan 2008'de yayımlanacak 9. sayımız arasında da şu anda kestiremeyeceğimiz bir yükseliş yaşadıktan sonra, hedef bulunacak."
Bu öngörünün sonuçlarını açıkça paylaşmak istiyorum:
1. İlk altı sayı boyunca artışın görece sürdüğünü söyleyebiliriz. Öyle ki, 6. sayının satışı 1. sayıya göre yüzde 16,3 yukarıda bulunuyordu. Bu ilk altı sayı boyunca en çok satılansa, Nisan-Mayıs 3. sayı: 1. sayıya göre yüzde 18,8 daha çok satılmış.
Değerlendirme: Aslında ilk altı ayın sonunda ulaştığımız düzey, beklentimizin yüzde 7 altında gerçekleşti ki, bunu yanılma payımız olarak kaydedebiliriz.
2. Ekim-Kasım 2007 6. sayımızla Nisan-Mayıs 2008 9. sayımız arasında yalnızca yüzde 2,5 artış oldu; ama bu arada Şubat-Mart 2008 8. sayımız, "Yüzyılın 40 romancısı" konusunun gördüğü büyük ilgi ve neden olduğu yaygın tartışmanın da sonucu olarak, ilk dokuz sayının en çok satılanı olmuş, 6. sayıya göre yüzde 14,0 artmıştı.
Değerlendirme: 9. sayının sonunda satış hedefimizin bulunacağı öngörüsünün çok uzağında kaldık. Böylece hem yapmamız gereken daha çok iş, hem de almamız gereken daha çok yol olduğunu gördük.
3. Sonunda Haziran-Temmuz 10. sayının satışı, büyük ilgi görüp hakkında sayısız yazı yazılan "Yüzyılın 40 romancısı" sayısının bile üstüne çıkarken, ne yaygın tanıtımdan güç aldı, ne popüler bir kapak konusundan.
Öyle ki, 10. sayı en çok satılan 8. sayıya göre yüzde 2,4 arttı. Ama şu veri daha önemli: 10. sayımız, çıkış noktamız olan 1. sayıya göre yüzde 35,8 arttı ki, bu büyük bir adım sayılır.
Öte yandan, NotosÖykü'nün hiç satılmadığı iller de var. Aksaray, Ardahan, Bayburt, Bilecik, Kırıkkale, Nevşehir, Niğde'ye NotosÖykü gitmiyor. Bu illerin bazıları, hiçbir satış sonucu alınamadığı için YaySat tarafından NotosÖykü adına terk edilmiş oldu.
Öte yandan, 10. sayının verilerine göre de, derginin her birinde bir iki bayiye verildiği Sinop, Yozgat, Zonguldak, Muş, Kilis, Kütahya, Kırşehir, Kars, Iğdır, Bolu'da da bir tek dergi bile satılmadı.
İstanbul, Ankara, İzmir'den sonra gelen tepedeki on il ise, satış sırasına göre şunlar: Antalya, İçel, Adana, Diyarbakır, Eskişehir, Lefkoşa, Muğla, Bursa, Trabzon, Kocaeli.
Bu veriler için ayrıtılı bir yoruma gereksinim elbette var...
NotosÖykü'nün Ağustos-Eylül 11. sayısı @ 31-07-2008 02:40
Türkiye’de bir Kürt edebiyatı var mı?Fanzin: Ötekinin sesi...İki aylık edebiyat dergisi NotosÖykü’nün Ağustos’ta yayımlanan 11. sayısının kapak konusu, Türkiye’de bir Kürt edebiyatı var mı? başlığını taşıyor. Türkiye coğrafyasında yeni bir oluşum süreci yaşayan genç Kürt edebiyatının durumunu sorgulayan bölüm, bugüne dek en kapsamlı biçimde NotosÖykü’nün bu sayısında ele alınıyor. Bölümün yazarları Lal Laleş, Şener Özmen, Muhsin Kızılkaya, Îrfan Amîda, Selim Temo, Abidin Parıltı, Dilawer Zeraq, Firat Cewerî, Kawa Nemir, Şeyhmus Diken, Yunus Eroğlu, Remezan Alan, Yaqob Tilermenî, Semih Gümüş.
NotosÖykü’nün Ağustos sayısının ikinci konusu Fanzin: Ötekinin sesi. Edebiyat ve kültür yaşamının arka sokaklarının yayıncılığı olarak dirençle yaşayan fanzinleri, sorunlarıyla ele alan bölüm Altay Öktem ile yapılan söyleşiyle açılıyor. Can Sıkıntısı, kargamecmua, SoluCan, duende de konuklar.
Derginin bu sayısının ilk söyleşisi de Mehmet Yaşin ile. Mehmet Yaşin dünyanın uçlarına yaptığı yolculukları ve “lezzet durakları”nı anlatıyor; gazetecilik, yayıncılık deneyimlerini paylaşıyor, mutfaktan bilgiler veriyor.
Yayınevini markaya dönüştürmek @ 27-07-2008 16:00
Yayıncıların kendilerini bir sektörün parçası olarak gördüklerini söyleyemeyiz. Böyle düşünenler var ve sayıları çoğalıyor, ama hâlâ işimizin bir üretim ve ticaret olduğunu görmek istemeyenlerimiz ezici çoğunluğu oluşturuyor. Oysa nitelikli ve sanatsal üretimden söz ediyoruz.
Ürettiğimiz nesne sıradan bir mal değil, ama sonunda alınıp satılan bir ürün. Kitap bu!
Satın alanlar için içeriği önce gelir belki, ama onlar aynı zamanda gitgide daha çok para verdikleri ürünün güzel olmasını da bekliyor.
Daha çok satıp en azından medarı maişet motorunu döndürmek isteyenler için de kendi anlayışlarına uygun, övünecekleri kitapları yayımlama amacı var (hiç değilse meslekten yayıncıların), ama aynı zamanda kitabı güzel yayımlamayı da gözeterek.
Dahası, bu yuvarlak sözleri de unutalım bir an ve diyelim ki, her şey bir yana, kitap bir estetik nesne olduğu, her koşulda güzel yayımlanması gerektiği için, biçimsel-sanatsal özellikler çok ama çok önemli.
Değil mi ki bir sektörün parçası olarak çalışıyor, üretiyor, satıyoruz, daha çok kitap satmak istiyoruz, sektörün en iyisi olmayı amaçlamadan bu işi yapamayız. Bunu umursamayanların sıkıntı çektiğini de görüyorsak, kendi yayıncılık girişimimizi önce masa başında tasarlanmış bir serüven olarak görmeli, sonra da yayınevimizin adını bir markaya dönüştürmeye çalışmalıyız. Elbette herkesin kendi anlayışına, seçimlerine, çizdiği yola düşen bir marka.
Bir marka yaratmak: yayıncılık dünyamız için alışılmış kavramlardan sayılmaz.
Oysa öteki herhangi bir sektörde varolan bir şirketin hayallerini bir markaya dönüştürme uğraşı neyse, bir yayıncılık girişiminin kendi serüvenini bir markaya dönüştürmesi de odur.
Bugün hiç kuşku yok ki, sayıları az da olsa, bir markaya dönüşmüş yayınevleri var. İlk aklıma geleni söyleyecek olursam: Can Yayınları.
Peki Can Yayınları dendiğinde nedir gözümüzün önüne gelen?
Kitapların dış görünümü, kapağı, kırmızı kalp biçimindeki amblemi. O kırmızı kalpli beyaz kapakları şehirlerarası yoldaki bir benzinciye giren okur bile tanıyor artık. Ne büyük bir başarı!
Can Yayınları dendiğinde sözgelimi yazarları, en çok bilinen kitapları kapaklarından sonra gelir. Üstelik 2000'den çok kitabı aynı kapak tasarımıyla yayımlayan bir yayınevi, pekâlâ olumsuz bir sonuç doğurabilecek bu seçimini çok olumlu bir kazanıma dönüştürmüştür.
Demek ki şu sonucu çıkarabiliriz: Marka olmak için kurumsal kimlik göstergeleri olan bütün öğeleri, iyi düşünülmüş bir tasarımın parçaları gibi yaratmak gerekir.
Yayınevinin logosu, tek başına amblemi, renk seçimi, kitapların kapak ve iç tasarımları baştan sıralanır. Bunların tümü de kendi acemi ellerimizle değil, meslekten tasarımcılarla yapılmalıdır ki, yalnızca bize güzel görünmesin. Profeyonelce kotarılmış tasarım örnekleri olsun. Sonunda üst üste biriktikçe, yayınevimizin kimliğini oluştursun. En kısa sürede de bizim dışımızdaki herkesin, okurun, kitapçının ve sektörün bütün parçalarının tanıdığı bir marka olarak algılanmaya başlasın yayınevimiz.
Bunun ilk sonucu nedir? 500 tane satılan kitabımızın 600 tane satıldığını görmek...
Yoksa 500 satılabilecek kitabımızın niçin en çok 400 tane satıldığını düşünüp dururuz...
Notos Blog'un ilginç yorumcularından biri olan Ufuk, Notos Kitap'ın Konfüçyüs'ün Erdemin Ardından Git adlı son kitabının 15 YTL olan fiyatının yüksekliğini belirtip incelikle eleştirirken, bana kalırsa benim yerime de düşünüp şu pırıltılı sözleri ediyor:
"... ama öte yandan, Mehmet Ulusel'in tasarladığı şık bir kitabı okumak da, sahaflardan on beş dakika içinde bulabileceğim başka bir Konfüçyüs'e nazaran çok daha güzel. Notos diğer kitaplarında da internetten şurdan burdan bir resim, foto'dan bir kapak uydurmaktansa, (F.M. Ricci'nin yayınevi gibi) Mehmet Ulusel eliyle bir kitap tasarım işine de girişmiş galiba, iyi de etmiş (Öldüren Şehir'in kapağı da bir harika)."
Bu sözler üstüne bir yazı daha yazılması gerekir...
*F.M. Ricci, Dost Yayınevi'nin yayımladığı ve parlak bir fikri güzel bir tasarımla sunmanın örneği olan Babil Kitaplığı dizisinin asıl yayıncısı olarak tanıtılabilir.
Konfüçyüs'ten, Erdemin Ardından Git @ 22-07-2008 05:25

Konfüçyüs geleneğinin en saygın metni olan Seçmeler (Lun Yü), üstadın öğrencileriyle yaptığı konuşmalardan derlenmiştir. Konfüçyüs’ün yazılı ve sözlü düşüncelerinden önemli bir bölümünü içeren Erdemin Ardından Git, Konfüçyüsçü yolu ve onun yaşam biçimini yaşayan bir gelenek olarak koruma, bir ortak bellek yaratma düşüncelerinin belgesi olarak okunmalıdır.
Konfüçyüs’ün bütün sözleri insanları düşünmeye çağırma, yaşam karşısında insanın kendisini sınama amacına dönüktür. İnsanın iyi olana yönelmesi, kişiliğini geliştirmesi, insanlara ve topluma yararlı bir insan olmak için çaba göstermesi için sayısız öneride bulunur Konfüçyüs. Asıl olan da erdemliliktir.
Çeviren Işıtan Gündüz
Büyük Kitaplar-Düşünce 149 s., 11,5*19,5 cm, Temmuz 2008, 15 YTL
Atlas dergisinin öğrettikleri @ 15-07-2008 10:21
NotosÖykü'nün Ağustos-Eylül, 11. sayısının ilk söyleşisi Mehmet Yaşin ile. Elbette asıl konuştuğumuz konu gezi oldu. Sonra lezzet durakları. Yeni sayımız, bu satırları yazdığım sırada mutfağımızdaydı. Gezginliğin ve gezi yazılarının örnek kişilerinden olan Mehmet Yaşin söyleşisinin ilgiyle okunacağını sanıyorum.
Bizdeki ilk önemli gezi dergisi olan Atlas'ın yaratıcısı Mehmet Yaşin. Tam bir Atlas tutkunu o. Dergisini ikinci çocuğu gibi görüyor. Gelin görün ki, dergiyi çıkarmaya karar verdikten sonraki ilk sayı basılacağı sırada şöyle düşünmüş:
"Ama bunun ne kadar satacağını hiç bilmiyordum ve çekiniyordum. 'On beş bin basalım, on bin satarsa devam edelim,' dedim. Dergi piyasaya çıktığı gün bitti ve birinci sayıyı altı defa bastık. Bu, seksen bin adet dergi demek."
Evet, Atlas'ın birinci sayısı 80.000 adet satılmış. Aradan uzun zaman geçti, şimdi daha aşağılarda bir satış düzeyini koruyor ve en çok satılan gezi dergisi gene o.
Burada önemli bir ders var, bir yayıncılık dersi. Atlas'ın hiç kimselerin ummadığı satış rakamlarına ulaşmasının nedenlerini Mehmet Yaşin de anlatıyor, ama benim saptamalarım da şöyle:
1. Atlas, o güne dek denenmemiş, dolayısıyla başarılı ya da başarısız dergilerle eskitilmemiş, boş bir alana girme öngörüsünü yaptı.
2. Öylesine, aşağıdan alan bir tutumla değil, adamakıllı iddialı bir çıkış yaptı.
3. Öteki bütün çok-satan, aktüel ya da popüler dergilerden farklı bir tasarımı, kapağı, albenisi olduğu için, hemen ayırt edilebildi.
4. Bir gezi dergisi olmasına karşın, dışarıdan alınmış metinlerden yararlanmaya gönül indirmeden, içeriğini baştan sona mutfakta hazırlayıp kendi yarattığı çevresiyle oluşturdu ki, bu onun kendi alanındaki, National Geographic gibi güçlü yabancı dergilerden bile ayrılmasını sağladı.
5. Gezi dergisi olmanın ilk gereklerinden biri olan nitelikli fotoğraf kullanımını profesyonelce, her şeyin üstünde tuttu.
6. Sonra da yıllar boyunca hiçbir zaman kolaycılığa sapılmadan, her sayısı büyük bir emekle hazırlandı.
Sonunda 10.000 satış hedefiyle yetinmeye çalışılan dergi, bugün birkaç kat daha çok satılıyor ve ulusal ölçekte yayımlanan dergiler arasında en saygınlarından biri olarak kabul ediliyor.
Notos'un alanı olan edebiyat ve kültür yayıncılığı içinde de baştan beri aynı ilkeleri gözetmeye çalışıyoruz. Yıllardır bizimle aynı alanda ve ölçekte çabalayıp duran yayıncılara da benzerlerini anlatıyorum.
Bunun sonunda NotosÖykü hedefinin üstünde satılmıyor, tersine, hedefinin şu anda altında bulunduğunu zaman zaman belirtiyorum. Ama edebiyat yayıncılığının koşulları da başka hiçbir şey benzemez. Burada düpedüz dikenli yollarda yürünür ve yolun sonu görünmez. Gene de attığınız her adımı düşünerek, tasarlayarak, öncekilerden daha sağlam ve nitelikli atmaya özen gösteriyor, bunun gereklerini hiç değilse kendi emeğinizi sakınmadan koyarak yapıyorsanız, önünüze çıkan sorunları da birer birer çözebilirsiniz.
Mehmet Yaşin'in anlattığı deneyimi örnek almazsak, çabalayıp durmanın da anlamı kalmaz. Sanırım bu anlayışı birinci ilke saydığım için, NotosÖykü'nün baştan düşündüğümüz satış hedefinin üstüne çıkacağından da kuşku duymuyorum.
Kitap satışları için bir karşılaştırma... @ 29-06-2008 10:00
Notos Kitap'ın 2008'deki kitap satışları 2007'nin yüzde 45 altında.
NotosÖykü yerinden oynamıyor.Kitap satışlarının 2006'dan 2008'e sürekli düşüş içinde olduğunu belirtiyor, bunun nedenlerini ve sonuçlarını tartışıyoruz. Durumun gerçekten bizim bulunduğumuz yerden göründüğü gibi olup olmadığını sorgulamak için, öncelikle büyük yayınevlerine bakıyoruz. Onlardan kesin bilgiler almak olanaksız; büyük yayınevlerinin şirket sırları sıkı korunuyor. Ne ki, onların yöneticileri de kendi kitap satışlarının belirgin bir düşüş içinde olduğunu belirtiyor.
Aslında en iyi ölçüyü orta büyüklükteki yayınevlerinin vereceğini düşünüyorum. Onlar hem büyüklerin özelliklerine yakın durur, hem de küçük yayınevlerinin sorunlarına. Üstelik bu tür derin krizler onlar için çok daha can yakıcıdır. Çünkü büyük yayınevleri ekonomik sorunlarını azaltacak sübvansiyonlar, krediler, özel destekler bulabilir, ama orta büyüklükteki yayınevleri bundan da yoksun, sorunlarını kendi başına çözüp kendi olanaklarıyla ayakta durmak zorundadır.
Zaman zaman, Kitap satışları bu denli büyük düşüşler içindeyse, yayınevleri nasıl ayakta duruyor, denir.
Aslında sorun sözü edildiği kadar büyük değil, demeye getirilir.
Oysa yanıtı çok açık:
Yayınevleri, başka herhangi bir sektördeki şirketleri yıkabilecek satış kayıplarıyla bile yaşayabiliyorsa, borçları olmadığı içindir.
Bizim sektörümüzde borçlanmaya pek gidilmez, korkulur. Banka kredisiyle de yayıncılık yapılmaz. Dolayısıyla kendi kısıtları içinde yaşamayı bilmek, yayıncılık sektörünün krizlere karşı ayakta kalabilmesinin başlıca nedenidir. Bu yüzden Notos Kitap matbaalara ya da kâğıtçılara olan ödemelerini bile beş altı aylık vadeleri kullanmak yerine peşin ödemeye çalışır ki durumu an be an kendi denetiminde bulunsun.
Küçük yayınevi örneğine gelince, onların işi çok daha zordur elbettte. Çünkü daha kendi başlarına ayakta durabilecek koşulları bütün bütüne oluşturamamış, rüştünü ispat etmemiş küçük yayınevlerinin yola devam etmesi gerçekten zordur. Birçok kişisel girişimin uzun ömürlü olamaması bundandır.
Notos Kitap bir küçük yayınevi örneği. Sözünü ettiğimiz kitap satışlarındaki düşüşlerden ne kadar etkilendiğini rakamlarıyla açıklamak isterim.
Notos Kitap, 1 Aralık 2006'da NotosÖykü'yü yayımlamaya başladıktan tam altı ay sonra, 1 Mayıs 2007'de ilk kitabını yayımladı. 1 Mayıs-31 Aralık 2007 arasındaki altı aylık dönemde yaptığı satış çok ümit vericiydi. Kimliğini doğru belirlemiş, seçimleri tutmuştu. Gelin görün ki, 2008 yılı doğru kararları bile sarsmaya başladı. Notos Kitap'ın 1 Ocak-30 Haziran 2008 arasındaki altı aylık dönemdeki kitap satışlarının aylık ortalaması 2007'deki aylık ortalamayla karşılaştırıldığında, yüzde 45'lik bir düşüş gösteriyor. Bana kalırsa, dramatik bir düşüş.
Notos Kitap'taki bu düşüş sektörün bütünü için ölçü olarak alınamaz. Çünkü daha on yedi kitabı yayımlanmış bir küçük yayınevinin sorunları, 300 kitabı bulunan orta büyüklükteki bir yayınevi için ölçü olamaz. Bu iki örneğin karşılaştırılmasında sapmalar olağanın ötesinde olabilir. Belki tam bir veri de olabileceği gibi.
Şubat 2008'den bugüne, artık Alfa Dağıtım'dan ve az sayıdaki bağımsız satış noktasından önceki kitaplardan siparişler pek gelmiyor. Durgunluk son kertede.
Bu arada yeni kitap yayımlayıp dağıttımız zaman da ilk bir buçuk ay içindeki satışı o kitabın ilk ciddi verisi kabul ediyoruz. Çünkü bu alt limiti göz önünde tutarak yakın dönem projeksiyonları yapmak zorundayız. Orada da endişe verici sonuçlar alıyoruz almasına, ama şunu söyleyebiliriz ki, Notos Kitap'ın varlığını tehdit edecek bir olumsuzluk içinde değiliz daha. Bizim sorunumuz, ilk hedef olarak elli kitabı yayımlanmış bir küçük yayınevi olabilmek. O ilk engeli aştığımızda, derin bir soluk alacağız. Buna da zaman var. O zamana kadar NotosÖykü'nün etkinliğinin bu düzeyde sürmesi tek güvencemiz. İşte asıl sevindirici olan o ki, NotosÖykü, satışlarında hiçbir olumsuzluk yaşamadan, aynı çizgide ve düzeyde sürüyor.
Ben en iyi miyim? @ 25-06-2008 13:50
NotosÖykü'nün okurlarının önemli bir bölümünün aynı zamanda öykü yazarı olduğunu biliyoruz. Nedir yazar da olan okurların oranı, tam olarak bilmek olanaksız, ama üçte biri bulabileceğini sanıyorum. Onların ilk istekleri arasında, kendi öykülerinin de
NotosÖykü'de yayımlanması vardır. Bunun ne denli haklı ve anlaşılır bir istek olduğunu biliyorum. Onların da tümü aynı değil elbette, sabırlıları, sabırsızları, çekingenleri ve atakları olduğu gibi, hezeyanlı olanları var.
Geçen hafta okurlarımızdan biri telefonla aradı ve "gönderdiği öykülerin niçin yayımlanmadığını" sordu. Belli ki kızgındı. Ardından da, "Benim öykülerim geçen sayıda yayımlanan bir sürü berbat öyküden daha iyi," de dedi.
Bu tepkiyle ilk kez karşılaşmıyorum.
AdamÖykü'nün on yıllık serüveninde de benzer tepkilerle karşılaştım: Benim öyküm sizin yayımladıklarınızdan daha iyi!
Olabilir... Öyleyse gerçekten, sorun da yok demektir.
Bazen bir derginin tam anlayamadığı bir değeri başka bir dergi öne çıkarabilir. Edebiyat dergilerinin uzun yıllar boyunca periyodik biçimde yayımlandıkları düşünülürse, yanlış yapma haklarını da pek çok kere kullanabilirler.
Öte yandan, kendi yazdıklarının çok iyi olduğunu düşünenlerin hezeyanlarla davranmasına da gerek yoktur. İyi yazar, yazar, bekler, hiçbir şey için acele etmez, yerini buldukça yayımlar ve alçakgönüllü tutumunu korur. Ben başkalarından iyiyim, demek yerine, ben iyiyim, demek de sanırım daha yerindedir.
Yoksa ne için yazıyoruz?
İlk toplantımız yapıldı... @ 10-06-2008 14:35
Gerçek bir iç içelik...NotosÖykü Okur Toplantıları'nın ilkini yaptık. Sonunda söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Toplantı umduğumuz gibi oldu.
Küçük bir salonda başladık toplantılarımıza, salon da hemen hemen doluydu. Gelenlerin tümünün
NotosÖykü ile kendilerince bir yakınlık içinde olduğu belli oluyordu. Sormadım herkese, ama öyle olduğunu hissetmek de zor değildi.
Sunuş konuşmasında
NotosÖykü'nün daha yayımlanmaya başlamadan önce nasıl tasarlandığı, onun yalnızca bir dergi olmanın ötesine nasıl geçirilebileceği, yaşamının nasıl güvence altına alınabileceği, bunun için adım adım neler yapıldığı, sonunda bugün hangi noktaya gelindiği üstünde duruldu. Doğrusu, "Okur ile Edebiyat Dergileri" başlığını biz daha çok
NotosÖykü ile doldurduk. Öteki dergilerden de söz açıldı, ama uzun uzadıya değil.
Toplantımıza katılan arkadaşların soruları da asıl olarak
NotosÖykü ile ilgiliydi. Gönderilen ürünlerin nasıl değerlendirilip seçildiği; derginin bölümlerinin nasıl dengeli biçimde kurgulandığı; derginin bulunmadığı yörelerde bulunmasının nasıl sağlanabileceği üstüne soruların yanı sıra, yayımlanacağı bildirilen bir öykünün sonradan yayımlanmamasına; bir sonraki sayıda "10 Şiir kitabı" önerisinin yer alacağı açıklanmışken bu bölüme yer verilmemesinin tutarlı olmadığına; eleştiri yazılarının eksik bırakıldığına ilişkin eleştiriler de oldu. Eleştirilere hak verildi ve bazılarının bir kez daha yinelenmemesi, bazılarının da düzeltilmesi gerektiği teslim edildi.
Belki çok canlı bir atmosferi olmadı toplantımızın, belki karşılıklı bir anlama, sınama endişesi vardı; ama arada duygusal bir bağ bulunduğu ve katılanların neredeyse tümünün
NotosÖykü'ye gönülden bağlı olup kendini ona yakın gördüğü de hissediliyordu.
İlk toplantı bir denemeydi elbette. Hiç kuşku yok ki, 7 Temmuz'daki ikinci toplantıya gösterilen ilgi hem daha çok olacak, hem de daha canlı bir atmosferle karşılaşacağız. Çünkü katılanlar da kendilerinin nerede bulunduğuna ilişkin sorularına az çok yanıt buldu ve bu toplantı tasarısını sınamış oldu.
NotosÖykü Okur Toplantıları, edebiyat dergilerinin öteden beri düzenlediği toplantılardan biraz farklı oluşuyor. İlkin, bu toplantılar iç sorunların da özgürce tartışılabileceği toplantılar. İkincisi, katılanların ayrıca toplantıların yöneticisi konumuna gelmesi de pekâlâ olası. Çünkü 4 Ağustos'taki "Beklenen Yazar Kim" başlığı bir panel biçiminde tartışılacak ve panelin üç konuşmacısı bu ilk toplantımıza katılıp o sırada belirlenen üç
NotosÖykü okuru olacak. Bunun gerçek anlamda bir ilk olduğunu söyleyebilirim. En azından, ben bugüne dek bir benzerine rastlamadım.
Elbette Notos Blog izleyicileri ve yorumcuları da vardı toplantıda. Onlar da Blog ile dergi arasındaki ilişkiden söz etti; sözgelimi Notos Blog'daki yorumlarını yakından tanıdığımız Özcan Doğan, pek bilinmeyen "Patafizik" konusunun NotosÖykü'de bir dosya konusu yapılmasını önerdi, önerisinin değerlendirileceği karşılığını da aldı.
Demek çok önemli bir adım atmışız bile. Bir de bu toplantılar İstanbul dışına taşınabilirse... Sanırım yakında bu adımları da atabileceğiz...
NotosÖykü'nün Haziran-Temmuz 10. sayısı @ 29-05-2008 01:00
İyi bir kitaplık nasıl kurulur?
ekşi sözlük kültürüİki aylık edebiyat dergisi NotosÖykü’nün Haziran’da yayımlanan 10. sayısının kapak konusu, İyi bir kitaplık nasıl kurulur? başlığını taşıyor. Kitapla, okumakla, edebiyatla doğrudan ilgili bölüm, Murat Belge, Faruk Duman, Şavkar Altınel, Oğuz Demiralp, Mehmet Ulusel’in yazıları ve Doğan Hızlan, Nüket Esen, Turgut Çeviker’in “iyi bir kitaplıkta bulunması zorunlu yirmi kitap” önerilerinden oluşuyor.
NotosÖykü’nün Haziran sayısının ikinci konusu ekşi sözlük kültürü. Yeni bir gençlik kültürü olarak değerlendirilen ekşi sözlük kültürü, içerden ve dışarıdan yazarların yorumları ve görüşleriyle, olumlu ve olumsuz yanlarıyla değerlendiriliyor.
Derginin bu sayısının söyleşileri de Zeki Demirkubuz ve Özcan Karabulut ile. Zeki Demirkubuz sinema ve edebiyat ilişkisiyle kendi sinema anlayşışını anlatıyor. Özcan Karabulut ile söyleşinin asıl konusu da, yazarın yeni yayımlanan Amida, Eğer Sana Gelemezsem romanı çevresindeki olası tartışmalar.
Kitap fiyatları... @ 19-05-2008 01:00
Bazı yayınevlerinin okura kalıcı bir güven verdikleri kuşkusuz. Bunun bir anda olması olanaksız; yıllar içinde, okur tarafından birçok kereler sınandıkça kazanılır bu güven. Her zaman yerinde midir okurun güveni, genellikle her zaman, ama ayrıksı örnekler de yok değildir. Sözgelimi bir yayınevi kitap seçimi bakımından tamamıyla kendine özgü, benzerleri olmayan niteliğini çevirilerindeki ciddi arızalarla yok ediyordur da, bu eksikliği okurda olumsuz karşılıklar bulmamıştır. Ya da başka bir yayınevi, gene kolayca ulaşılamayacak zenginliğine karşın, editörlük hizmetleri bakımından yetersiz, düzeltme yanlışlarıyla dolu kitaplar yayımlıyordur da, bu eksikliği okurda olumsuz bir karşılık yaratmamıştır. Gene de Dost, Doğu-Batı, Metis gibi, okurda haklı bir güven duygusu yaratmış bazı yayınevleri de var ki, adlarını anmakta elbette sakınca yok.
Öte yandan, kitap fiyatları bakımından da yayınevlerinin okurda yarattığı olumlu ya da olumsuz etkiler var. Notos Kitap'ın kitap fiyatları ortalamanın üstünde, bunu biliyorum, açıklanabilir nedenleri var. Adlarını burada anmamız doğru olmayabilir, ama bence fiyatları yüksek bir dizi yayınevi daha sayılabilir. Bu arada bazı yayınevlerinin kitap fiyatları da gerçekten çok ucuz. Onların adlarını da vermeyelim, çünkü kitap fiyatlarını ucuz tutabilen bu yayınevlerinin baskı ve öteki yayına hazırlık süreçlerinde ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Fiyatı başka nasıl ucuzlatabilirsiniz, kendi matbaanız yoksa ya da kâğıtçı değilseniz...
Alfa Dağıtım'daki arkadaşlar Notos Kitap'ın yeni yayımlanan her kitabının fiyatını yüksek bulur. Buna alıştım. Ama ben de onlara şunu söylüyorum:
"Bir kitap eğer ilk dağıtımdan sonra ancak 300-400 adet satılıyorsa, o kitabın fiyatının ucuz ya da pahalı oluşu satış adedini değiştirmez. Siz bizim kitapları kaha çok satabiliyorsanız, biz de fiyatları düşürebiliriz."
Öyle ya, fiyat düzeyi ancak çok-satan kitaplarda söz konusu edilebilir. Bir kitap 100 bin satılıyorsa, fiyatının yüksekliği satış adedini birkaç on bin bile düşürebilir. Ya da 250 adet satılan bir kitabın fiyatının 15 lira yerine 12 lira olması, satış adedini hemen hiç değiştirmez.
Öte yandan, fiyat düzeyi hemen hiçbir yayınevinde rastgele belirlenmez. Notos Kitap'ta da.
Notos Kitap'ta yayımlanan her kitabın öteki yayınevleriyle karşılaştırılması neredeyse olanaksız bir maliyeti bulunuyor. Çünkü bütün baskı, kâğıt ve öteki giderler bakımından, anca yüksek maliyetle karşılanabilecek bir baskı kalitesi arıyoruz. Bu kalitenin bazı unsurları belki okurlarca ayırt edilemiyor, ama kendimiz biliyoruz ve yalnızca bizim bilmemiz de yeterli diye düşünüyoruz. Bugüne kadar sağladığımızı düşündüğümüz bu kaliteyi riske atmayı da artık düşünemeyiz. Bu yüzden Notos Kitap'ın yayımladığı kitapların fiyatı yüksek görünüyor, ama hiçbiri keyfi biçimde belirlenmemiştir. Her kitabın başlangıçtaki satış adedi en az birkaç bin olsaydı, o zaman fiyat politikasında değişiklik yapmak da gerekebilirdi. Elbette baskı kalitesini biraz aşağı çekerek...
Yayıncılık sektörünün kapısını çalan kriz @ 09-05-2008 13:10
Bu yılın ilk dört ayındaki kitap satışlarında, yayınevleri arasında farklı sonuçlar veren, yüzde 35’e varan düşüşler söz konusu.Yayıncılık sektörü için bazı aylar iyi, bazı aylar kötüdür. Yaz aylarında kitap ve dergi satışları düşer, sonbahar ve kış aylarında artar. En kötü aylar temmuz ve ağustos; en iyi aylar da ekim ile mart arasındaki altı aydır. Yaz aylarında uykuya yatıp tembellik eden okur, demek ki hava serinlemeye başlayıp kış soğuğu kapıyı çalınca kendine kapanıp okumaya başlar. On yıllardır bu böyle gidip şimdiki zamanlara dek gelmiştir.
Şimdiki zamanlar: geçmiş özlemini depreştirmeyelim, ama şimdiki zamanlar kırk yıllık alışkanlıkları tam anlamıyla bozdu bozacak. Bundan önce Şubat 2001 Krizi ekonominin lastiğini patlattığı zaman kitap sektörü de sarsılmış, zincir kitabevleri yayıncıların alacaklarını ödememiş, alacaklarını alamayan yayınevleri bir daha onarılamamış yaralar almış, küçük dağıtıcıların bazıları batmış, kitap satışları adamakıllı düşmüştü.
Asıl kriz 2008’de geldiMeğer asıl kriz o değilmiş. 2006 yılı, ilan edilmemiş bir kriz cenderesine yayıncılık sektörünü de öylesine sıkıştırdı ki, kitap satışları genel bir kabule göre yüzde 50 dolayında düştü. Yayıncılık dünyası gerçek bir sektör olamadığı için, kesin rakamları bilmek olanaksız, ama neredeyse yarıya düşen satışlar belki yayınevlerini temelinden sarsamadı, ama işin tadı tuzu da kaçtı.
Yayıncılar olarak 2006’da, “Hiç bu yılki kadar kötü olmamıştı...” demiştik ki, 2007 yılının ilk altı ayı 2006’dan da kötü geçti. 2008’de toparlanma bekleniyordu, ama geçen ayların yerinde saymasını ne kadar isterdik. Bu yılın Ocak ayında ciddi bir olumsuzluk belirtisi yoktu, ama Şubat ayıyla birlikte öylesine keskin bir dönüş yaşandı ve kitap satışları öylesine büyük bir hızla aşağı düşmeye başladı ki, Mart, Nisan gibi ümit vermesi gereken aylarda bu düşüş hızı uçurumun dibine yayıncılık sektörünü çaktı çakacak.
Bu 2008 gerçekten farklı yaşanıyor. Bu kez yayıncılık dünyası gerçek bir ekonomik kriz tehlikesiyle karşı karşıya ve bunun sonunda ciddi kayıplarımız olabilir.
Notos Kitap küçücük bir yayınevi, şu ana dek on yedi kitabı yayımlandı, NotosÖykü’nün de 10. sayısı çıkma üzere. Büyük yayınevlerinin satışları Notos Kitap’ın yaklaşık 100 katı.
Nisan ayında Notos Kitap’ın sattığı kitapların 10 katı iade olarak geri döndü. Demek 1 kitap satarken 10 kitap iade edildi. Tümüne bakıldığında da, yeni basılan bir kitabın toplam satışı kadar kayıp yaşandı ki, büyük ölçekli bir yayınevinde bunun ciddi sonuçları olabilir.
Notos Kitap gibi çok küçük ölçekli bir birimin sayısal göstergeleri genelleştirilemez elbette. Gelin görün ki, öteki yayınevlerinin, yüzlerce yayınevinin kitaplarını bir arada bulundurup dağıtan kitap dağıtıcılarının satışları da krizi gösteriyor. Bu yılın ilk dört ayındaki kitap satışlarında, yayınevleri arasında farklı sonuçlar veren, yüzde 35’e varan düşüşler söz konusu. Bunu da genelleştirmekten korkarım, ama hiç kuşkunuz olmasın ki, bizim kültür yayıncıları dediğimiz, sizin de aklınıza ilk gelen yayınevlerinin satışları hemen hemen bu düzeyde seyrediyor. Sektörün oksijen pompaları arasında kitabevleri var ve Ankara’da önemli bir kitabevi kapandı, gene önemli bir kitabevi küçülme kararı aldı, İstanbul’da da benzer endişeler şiddetle yaşanıyor.
Nedenleri nedir? Kitap satışlarında zaman zaman görülen düşüşlerin nedenlerini bilene pek rastlanmaz. Söylenenlere bakılırsa, kitap satışları yağmurdan da etkilenir, kardan da, sıcaktan da soğuktan da, seçim öncesinden de etkilenir sınav öncesinden de, siyasal gerilim ve ekonomik sorunlardan da elbette, demek aile içindeki geçimsizliklerden de etkileniyordur...
Gene de bunca yıldır şunu anlayamadım: Kitap satışları siyasal gerilimden niçin bu denrli etkilenir? Farklı siyasal odaklar arasında bir çatışma varsa, merak da uyanmaz, dolayısıyla araştırmaya, okumaya ilgi artmaz mı? Olmuyor işte.
Çözüm nerede?Nedenleri ne olursa olsun, bu krizden çıkış yollarını araştırmamız gerekiyor. Sanırım hedefleri küçültmekte yarar var. kitap yayıncılığında üretimin durdurulması ölümdür, ama yavaşlatılabilir. Daha da akıllıcası, yayımlanan kitap çeşidini çok az azaltıp, baskı sayısını çok düşürmek en akıllıca yöntemlerden biri sayılır.
Sözgelimi, ayda 10 kitap yayımlayan bir yayınevinin bu sayıyı 7’ye çekmesi akılcı olabilir; ama daha önemlisi, kitapların baskı adedini sözgelimi 2000’den 1000’e, 1000’den 600’e düşürmek!
Büyük yayınevleri bu hesabı daha iyi yapacaktır, ama benim bildiğim hesaplar bu yolun hem çarkın dönüş hızını ayarlayacağını, hem de stok yükünü çok aza indireceğini gösteriyor. İvedi önlemler bunlar, dahası da elbette olmalı...
DOĞU ÖYKÜLERİ @ 09-05-2008 12:00

Hazırlayan İnan Çetin
Bir coğrafyayı, oranın insanını en iyi yansıtan aynalardan biri edebiyattır. Bu aynadan o coğrafyanın ruhundan doğmuş düşler, gerçekler yansır. Doğu Öyküleri seçkisi o aynalardan biri. Türkçe yazan, Türkiye’nin doğusunu anlatan on dört yazardan seçilmiş bu öyküler, Doğu’nun ruhundan doğmuş düşleri, gerçekleri anlatırken sonsuz edebiyat zincirine ekleniyor. Bu zincirin halkaları okuru zorlu, vahşi, esrarengiz bir coğrafyaya, insanının iç dünyasının esrarengiz âlemine götürüyor.
Tarih boyunca gelip geçmiş pek çok kültüre ev sahipliği yapmış Doğu’nun sarsıcı dünyasını ve insanlarını yazan, insanın çaresizliğine, çelişkilerine, yoksulluğuna tanıklık eden on dört yazar:
Tahsin Yücel, Bekir Yıldız, Adnan Binyazar, Ahmet Say, Sevgi Soysal, Ferit Edgü, Mıgırdiç Margosyan, Osman Şahin, Rasim Özdenören, Necati Güngör, Nedim Gürsel, Hasan Özkılıç, Hasan Ali Toptaş, Suzan Samancı.
Notos Kitap-Başvuru-Antoloji 171 s., 14,.5*21,5 cm, Nisan 2008, 14 YTL
BUGÜN 1 MAYIS 2008 @ 01-05-2008 14:00
BUGÜNÜ BİZ UNUTMAYACAĞIZ...Büyürken kendi kalabilmek... @ 27-04-2008 05:10
Okurla kurulan bağlar her zaman aynı biçimde olmaz elbette. Okurla bağ kurma gereksinimi kitap yayıncılığı için ne kadar azsa, edebiyat dergileri için o kadar çoktur. Kitap, sonunda okurdan bağımsız bir yazınsal ya da düşünsel etkinliğin sonunda çıkar ortaya; oysa edebiyat dergisi, elbette bazı ayrıksı durumlar dışında, okuru göz önünde tutmadan yapılamaz. Amacı daha çok okura gitmektir. Tamamıyla kendi düşüncesiyle kendini sınırlamayı amaçlamış olsa bile, okura gitmek.
Daha baştan okurlarıyla arasında sıkı bağlar kurmayı, zamanla düğümleri çözülmez hale getirmeyi amaçlayan NotosÖykü, üstelik bu ilişkiyi yalnızca yazınsal-düşünsel değil, duygusal bağlar kurma biçiminde de anlıyor. NotosÖykü’nün satış sonuçlarını aldığımız 8. sayısının satışının 7. sayıya göre yüzde 19 artmasının nedeni, yalnızca “Yüzyılın 40 romancısı” tartışmasının edebiyatımızda son iki yılda yapılmış en yoğun tartışma oluşundan değildir; aynı zamanda NotosÖykü’nün okurla kurduğu bağların santim santim genişlemesidir de.
Bunun sağlamasını, çıkışını duyuran birkaç küçük haberden başka hakkında hiçbir tanıtım yazısı yazılmayan 9. sayı için gönderilmiş e-posta mesajlarıyla ve telefonla arayan okurlarımızın sözleriyle yapıyoruz. Nisan başından beri kimileri tanıdık, kimileri hiç tanımadığımız o kadar çok okurumuz arayıp bu sayıyla ilgili güzel sözler etti ki, bunlar, deneyimi dışarıdan gelen olumlu tepkilere göre gelecek yanılsamalarına kapılmamaya yeten bir dergi için de kayda değer ipuçlarıdır. Bu son sayımızın birçok bakımdan dokuz sayının en iyisi olduğu biçimindeki düşüncelere üstelik ben de katılabilirim. Son sayımızın gerek biçimi, gerek içeriği NotosÖykü’nün kararlı bir adım daha attığını gösteriyor.
Bu arada daha önce sözünü ettiğimiz bir girişime gerçeklik kazandırma yolunda attığımız büyük bir adım var. Okurla bağları bu kez doğrudan, yüz yüze kurmanın en açık biçimi olan “Notos Okur Toplantıları”na İstanbul’da başlıyoruz.
O toplantılar sanırım yeni bir toplantı biçimi de çıkaracak ortaya. Okurlarımızın doğrudan katılımı nasıl olur, bunu deneyerek göreceğiz. Hiçbir örtü gereksinmeden sorulacak soruların karşısında somut bir Notos kişisi olacak orada. Altı aylık programını da yaptığımız bu toplantıların sonuçları anlamlı olursa sürdüreceğiz, olmazsa pekâlâ başka yollar deneyebiliriz. Bu arada İstanbul dışından gelen “Notos Okur Toplantıları” isteklerine karşılık vermenin yollarını düşündüğümüzü de açıklamak isterim.
Bu arada daha önce genel dağıtımı yapılan bazı komşu dergilerin, dağıtım koşullarının ağırlığı nedeniyle artık Doğan Dağıtım aracılığıyla dağıtılmak yerine sınırlı bir dağıtım düzenine geçmeleri, NotosÖykü’nün yükümlülüğünü de artırıyor. Öte yandan, on binlerce satılan popüler dergilerin yanında suya küçük bir taş attığımızı da elbette biliyoruz. Dolayısıyla genişleyen halkalarının çapı gözümüzün önünde. Halkaların büyüdüğünü görmektir hayalimiz, ama o zaman da büyürken kendi kalabilmektir asıl olan.
NOTOSÖYKÜ OKUR TOPLANTILARI @ 15-04-2008 08:00
NotosÖykü kendini yalnızca bir dergi olmanın ötesinde bir olgu, belki gelecekte örnek alınabilecek bir deney olarak tasarladı. Bu doğrultuda adımlar atmanın önünde çeşitli güçlükler elbette var. Yeter ki sırayla onları aşmanın yollarını arayalım. Okurlarla birlikte. NotosÖykü Okur Toplantıları, herkese açık toplantılar olmanın yanı sıra, okurların doğrudan katılımını amaçlıyor. Toplantılarda yalnızca NotosÖykü adına katılanlarla konuk yazarlar konuşmacı değil. Aynı zamanda okurlarla karşılıklı söyleşim içinde sürdürülecek, okurların da doğrudan katılımcı olarak kendilerini göreceği bu toplantılar, edebiyat ve yayıncılık yaşamının sorunlarını gündeme getirmeyi amaçlıyor. Yeni bir anlayış, ona katılanların gönüllü katkısıyla tamamlanır.
9 Haziran Pazartesi - OKUR İLE EDEBİYAT DERGİSİ
7 Temmuz Pazartesi - DEĞERLERİNİ NİÇİN GEÇ ANLADIK?
4 Ağustos Pazartesi - BEKLENEN YAZAR KİM?
1 Eylül Pazartesi - ÖNCE NE OKUMALIYIM?
6 Ekim Pazartesi - ÖYKÜNÜN GELECEĞİ
3 Kasım Pazartesi - ELEŞTİRİ NEDİR, NE DEĞİLDİR
Yer: Can Kitabevi Söyleşi Salonu
İstiklal Caddesi, Galatasaray, Beyoğlu
Toplantıların saati: 18.00
Yayıncılıktaki ilk üç ilkemiz @ 10-04-2008 00:49
Notos bir takımada. Zincire eklenen küçük büyük çeşitli adalardan oluşan bir takımada. Her adanın işlevi, yeri, ödevi ayrı.NotosÖykü'nün varlık nedenleri arasında üçü ana başlıkları oluşturur:
İlki nitelikli bir edebiyat dergisi olmak; ikincisi, bilinen dergicilik deneyimlerinden ayrılıp yenilikçi olmak; üçüncüsü, çok daha geniş bir okur çevresine ulaşmak ve onunla gerçek bir ilişkinin daha önce tam anlamıyla bulunamamış biçimlerini yaratmak.
Bu üçünün birden gerçekleştirilmesi bir yana, birine bile hak ettiği gibi ulaşılmasının güçlüklerinden söz etmeye gerek var mı?
Önce içten olmak gerekir. Sanırım Notos bu konuda üç adım ilerde. Çünkü içten olmak için okurlarıyla ilişki kurma konusunda gerçek bir niyet ortaya koymak, niyetimizi kendimize saklamadan, bir de o niyete somut gerçeklikler kazandırmak gerekir.
Bunun alanlarından biri,
NotosÖykü çevresinde bugüne dek yapılan sınırlı çabalar ve bundan sonra yapılması düşünülen daha kararlı etkinlikler çevresinde oluşuyor. Sözgelimi
NotosÖykü sayfalarında kurulan ilişki, genç yazar adaylarının gerçekten ciddiye alınmasını amaçlıyor. Yalnızca "Atölye" sayfalarında bugüne dek yapılan okuma ve değerlendirmelerdeki titizlik ve gönderilen öykülere gösterilen saygı bile,
NotosÖykü'nün yaklaşımını gösteriyor bence. Ayrıca dergide yayımlanan öykülerin büyük çoğunluğunun genç kuşaktan yazarlara ya da yeni yazarlara ait oluşu da cesaretli bir adım sayılır. Oysa, her zaman sınırlı okur çevrelerine sahip olan edebiyat dergilerinin ilk yaptıklarından biri, hiç değilse tanınmış yazarlara daha çok yer vermektir.
NotosÖykü'de bugüne dek hiç gönül indirmediğimiz bir tutum oldu bu. Öte yandan, gönderilen öykülerin nereden ve kim tarafından gönderildiğine de bakılmaz orada. Adlara göre ayrım yapmaya gereksinmesi yok
NotosÖykü'nün. Bugün kendi başına, yurt düzeyinde dağıtılan dergiler arasında, belki de olanakları en kısıtlı dergi olmasına karşın en çok satılan dergi olabiliyorsa
NotosÖykü, bunun nedenlerini düşünmek gerekir, çünkü dileyenler onu bir deneyim olarak alabilir.
Öte yandan açık, saydam bir odak olmak Notos'un ikinci önemli amacıdır. Kendini eleştiriye ve okurlarına bu denli açmış, yaptıklarının değerlendirilmesinden bu denli kaçınmayan bir ikinci dergi ya da kurum göstermek, sanırım olanaksız. Ben görmüyorum. Bizde entelektüel kimlik, nedense özeleştiriyle hemen hiç buluşmaz. Yayıncılık dünyamızda bir ikinci Notos Blog ne yazık ki yok. Olmalı mı? Elbette. Açıklığın genişlemesi yayıncılık dünyasında demokratizmin güçlenmesi demektir. Bu arada Notos Blog'da düpedüz tuhaf karşılayacağımız, sahipleri kimliklerini gizlediği için niçin yapıldığını tam bilemeyeceğimiz yorumlar da oluyor, ama çok kesin biçimde söyleyebilirim ki, bunlar da sorun değil. Çünkü bazen saygı sınırlarını da zorlayan ya da düpedüz yanlış bilgi ileten yorumlar, bence yalnızca yapanı ilgilendirir. Bunlar Notos'a ne zarar verir, ne de tedirgin eder onu. Çünkü bu arada
NotosÖykü de kendini dışına doğru sanki her sayıda daha çok açmaya çalışıyor. Aslında okurların
NotosÖykü'ye daha çok katılmasını istemek de bazen yeterli olmuyor; okurlarımız da belki çekingenlikten, belki yatkın olmadıklarından, yeterince etkin ve katılımcı olamayabiliyor.
Öte yandan, beklediğimizi belirttiğimiz katılıma, yapılan yorumlara ve eleştirilere karşılık vermek de önemli. Sanırım bu konuda da yapabileceklerimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu karşılıklı ilişkiyi
NotosÖykü sayfalarına da taşıyoruz, ama orada sınırsız bir alanı yok bunun. Çünkü sonunda derginin yapısını, biçimini, dengesini bozmak dergiyi bozmaya neden olabilir ve
NotosÖykü'nün biçiminin ve içeriğinin tasarlanmış olana tam uygun olmasından hiçbir zaman vazgeçemeyiz. Orada yapılamayanlar Notos Blog'da yapılıyor nasıl olsa. Sanırım bir yayınevinin ya da derginin yayın yöneticileriyle karşılıklı ilişki, düşünce alışverişi ve tartışma yürütebilmenin de Notos Blog'un yerine geçecek bir biçimi olmadı. İnternetin bu ilişkiye sağladığı olanağı gözden kaçıramayız. Gelgelelim, interneti bu düzeyde kullanmak da içtenlik ve açıklık gerektirir.
Bütün bunları yapmaya çalışıyoruz, çünkü yayıncılık ve özellikle edebiyat dergiciliği için yeni bir deney olarak görüyoruz Notos'u. Yoksa bu ilişkileri hiç kurmadan, başkaları gibi kendimize kapanarak çalışmak, bize hem zaman kazandırır, hem de açıkçası, işlerimizi ve günlük yaşamımızı kolaylaştırır.
Notos'un karşısında insanlar olduğunu biliyoruz. Bunun için içtenliği, açıklığı, eleştiri ve özeleştiri ilişkisini üç temel davranış ilkesi olarak benimsiyoruz. Üstelik edebiyat dergisini ve nitelikli edebiyat ve kültür kitaplarını nitelikli kişiler okuyor. Kendini belli bir düzeyde yetiştirmiş, yazınsal, düşünsel donanımı bakımından hiç kuşku yok ki bazı özverilerde bulunmuş kişiler, her şeyden bağımsız olarak değerlidir.
Yalnızca yayımladığımız dergiyi ya da kitapları güzel çıkarmak yetmez. Çeşitli parçalara ayrılmış, her biri bir araya gelerek bir bütün oluşturan, kendince bir dünya kuran bir anlayış olmadan da bu dediklerimizin anlamı olmaz.
Notos'u bir takım ada olarak görüyorum. Zincire eklenen küçük büyük çeşitli adalardan oluşan bir takımada. Her adanın işlevi, yeri, ödevi ayrı. Onları da sonra tek tek tanımlamaya çalışacağım.
Karşılıklı hoşgörüyü, yapıcı tutumu, saygıyı her zaman koruyarak elbette. Bunlar olmadan ilişki olmaz.
Önce kendi yaptıklarımızı sorgulayalım @ 05-04-2008 02:30
Bağımsız yayıncılığın yok olacağı düşüncesi yayıncılığın dışından gelir.Kendi düşünsel dünyası ve amaçları çevresinde var olan bir canlı yok oluşu kolayca kabul etmez. Oysa Bağımsız yayıncıların bildirisi, “Sonuç olarak: biz bağımsız yayıncılar küçük, orta boy, büyük ortadan silinince, kitap ve dergi yayıncılığı gene sürecektir,” diyor.
Elbette bizim gibi kısıtlı olanaklar içinde yayıncılık yapan bağımsız yayıncıların aşamayacakları sorunlar, maddi yükler vardır ve onlarla baş edemeyen bazı yayınevlerinin varlığı sona da erebilir. Ama bu ne bugünün sorunudur, ne de gelecekte bundan başka bir yaşam biçimi olacaktır. Çok yakından izlediğimiz 1960’ların sonlarından, özellikle 1970’lerden sonra yayın yaşamına atılmış bağımsız, küçük ve orta büyüklükteki yayınevlerinden kaçı bugün varlığını sürdürüyor, kaçı yok olmuş, dahası, unutulup gitmiştir?
Gelgelelim kendi dışımızdaki odakları, burada sözgelimi banka ve holding yayınevlerini, dergilerin karşısındaki iki büyük şirket YaySat ya da Merkez Dağıtım’ı bu sonucun tek nedeni olarak öne sürmek, madalyonun bir yüzünü aydınlatırken öbür yüzünü karartır.
Karşımızdaki büyük sermaye odaklarının tutumu ne denli olumsuz olursa olsun, önce kendimize bakalım. Bizim, sözgelimi “Bağımsız yayıncılığın sonu mu?” bildirisine imza atan otuz bir yayınevinin önce kendi yaptığı yayıncılığı ve yayımladığı dergileri sorgulaması, okları ondan sonra karşıtlarına yöneltmesi daha doğru olmaz mı?
Biz kitaplarımızı yaparken doğru seçimler yapıyor muyuz;
Öteki dillerden yayımladığımız sayısız kitabı çeviri ve editörlük sürecinde hak ettiği biçimde yayına hazırlıyor muyuz;
Çeviri ya da telif, bütün kitaplardaki düzeltme, redaksiyon ve editörlük düzeylerinde gereken özeni ve titizliği gösteriyor muyuz;
Kitaplarımızı okurun eline almaktan hoşlanacağı biçimde yayımlıyor muyuz;
İçinden kapağına varıncaya dek, tasarımlarımızın görsel ve estetik düzeyi nedir;
Dört duvar içinden çıkıp kitap yayıncılığında dünyada olup bitenleri izliyor muyuz;
Yayımladığımız kitabın daha sonraki tanıtım ve sunuşunu önemsiyor muyuz;
Yayınevimizin logosundan kitap fuarlarına katılma biçimine varıncaya dek, kurumsal bir kimlik yaratma endişesi taşıyor muyuz;
Dağıtıcılarla ve kitapçılarla kurduğumuz ilişkide ilkeli davranıyor muyuz;
Öbür yayınevlerine rağmen, zincir mağazalarda, marketlerde, olur olmaz yerlerde yüzde 60-70’lere varan indirimlerle kitap satıyor muyuz?
Ayrıca bunlara bağlı olarak herkesin kendisine sorabileceği bir dizi soruyu açıkyüreklilikle yanıtlayabiliyor muyuz?
Bana kalırsa önce bunları sorup kendimizi sorgulayalım, yayıncılığı saygın bir uğraş olarak kabul edip etmediğimizi düşünelim, dün burada yokken şimdi niçin olduğumuzu soralım kendimize... Sonra karşıtlarımızla aramızdaki çelişkileri çözmenin yolları gene bulunur...