En büyük ve en sade açılış sayfası
Olmazmi arama
tr
en
anasayfa siteler rssler
   
 Telefonvarmi.com'da binlerce cep telefonu sizi bekliyor. Telefonvarmi.com ile tanışmadıysanız buraya tıklayınız.

Kültür Sanat - Notos RSS

NOTOS'TAN AYIN FIRSATI! @ 10-05-2012 10:14

5 KİTAPLIK
ÖZEL DİZİ
Çok kaliteli bez ciltli, şömizli, özel kâğıda basılmış.
92 TL yerine, yalnızca 46 TL
Yüzde 50 indirim ve kargo bedava
Kampanya süresi: 10-25 Mayıs


Amorgolu Semonides
Kadınlar Üzerine
Kadınları on türe ayırdığı uzun şiiriyle Roma döneminden bu yana bütün dünyada tanınan Amorgoslu Semonides, Demeter ve Dionysos şenliklerinde söylenen komik, açık saçık, iğneleyici iambos şiirinin önde gelen temsilcilerindendir. 
Kadınlar Üzerine’de, bu ilginç şairin günümüze kalan dizelerinin yanı sıra yine antik dönemde çok ünlenen, ama bu yüzyıllara ancak birkaç dizeyle dayanabilmiş altı iambos şairinin Türkçeye ilk kez çevrilen fragmanları da yer alıyor.
Bez ciltli, iplik dikişli, şömizli, Ekim 2010, 76 s., 17 TL 
Henry Miller
Uykusuzluk
Henry Miller yirminci yüzyılın başkaldırıcı yazarlarından. Kapitalizmi reddederken sosyalizmi efendi değiştirme olarak gördü. Anarşizmi Amerikan “doğaya dönüş” geleneğiyle, Beat Kuşağı ve “çiçek çocuklar” ile ilişkilendirilen Miller, Yitik Kuşak içinde de sayılmaz. 
Miller’ın Uykusuzluk’ta (Insomnia) sözünü ettiği Japon kadın, 1967’de yetmiş altı yaşındayken tanışıp âşık olduğu kabare sanatçısı Hoki Tokuda. Yine bu dönemde yaptığı suluboya resimler de kendi resimleri arasında özel bir bölümü, Insomnia Dizisi’ni oluşturur. 
Bez ciltli, iplik dikişli, şömizli, Ekim 2010, 53 s., 15 TL
Mihail Bulgakov
Bir Köy Doktorundan Öyküler
20. yüzyılın en önemli romanlarından biri olan ve ölümünden yirmi altı yıl sonra yayımlanan Usta ve Margarita’da Rus halkı Bulgakov’un ünlü aforizmasıyla karşılaşır: “En büyük ahlaki çöküntü korkaklıktır.” Dönemin en güçlü ve yaygın duygusu Stalin’in ölümünden sonra belki bu sözle görünür kılınır ve başka birçok şey korkunç olmaktan çıkar. Korku, Bir Köy Doktorundan Öyküler’de de bir doktorun öykü gözünden bütün yalınlığı ve doğallığıyla, içten bir anlatımda kendini apaçık ediyor. 1925-1927 yıllarında çeşitli dergilerde yayımlanan, yıllar sonra İngilizceye çevrilen öyküleri arasından seçilen bu üç öykü ilk kez Türkçede.
Bez ciltli, iplik dikişli, şömizli, Şubat 2011, 79 s., 18 TL 
Edgar Allan Poe
Morgue Sokağı Cinayeti
“Çağımızın en güçlü yazarı…” – Charles Baudelaire
“Garip, dengesiz ve saplantılarla dolu yapısının kendini cinayete ya da deliliğe sürüklemesini önlemek için, Poe’nun elinin altında bir başka zehir vardı. Herkesin aynı rahatlıkla kullanamayacağı bir zehir: Güzel ve özenli yazısıyla, arada bir derin üzüntüsünden sıyrılmasını sağlayan, ürkünç, kasvetli ama avutucu imgeleri kâğıda döktüğü mürekkepten söz ediyorum.” – Marie Bonaparte
Bez ciltli, iplik dikişli, şömizli, İngilizceden çeviren Memet Fuat, 142 s., 22 TL
Enis Batur
Tilki
Enis Batur, kendini göstermeyen bir başkaldırıcı. Yazının içinde, yazıya karşı. Üretkenliği üstüne çok konuşulurken, yazdıklarının edebiyatımızdaki yeri üstünde yeterinde durulmadı.
Tilki, yeni bir fırsat. Bu kitaptaki metinler, yazıya, resme, fotoğrafa, sokağa bakarken yazarın neler görebileceğini anlatıyor. Enis Batur’un bilinen sözcükleri, dili, üslubu içinde, benzersiz. Yazıyla hayat arasında mekik dokuayrak. İlk kez yayımlanıyorlar.
Ekim 2011, 95 s., 20 TL

Sipariş tutarınızı aşağıdaki banka hesap numarasına gönderdikten sonra, info@notoskitap.com adresine, kargo için adresinizi ve telefon numaranızı iletiniz.
Garanti Bankası
Galatasaray Şubesi
IBAN NO
TR05 0006 2000 0680 0006 6563 34
*Kredi kartıyla ödeme yapabilirsiniz.
T 0212 243 49 07 • F 0212 252 38 05







GQ-Türkiye olmuş mu? @ 12-03-2012 20:41

Notos için yeni bir dergi, kendi yaşadığı alanın zenginleşmesidir. Başka bir açıdan bakınca da, alana müdahale.

Notos bir edebiyat kültürü dergisi. Alanının motoru, en azından bizim için öyle. Üstelik edebiyat dergiciliği geleneğinin alışkın olmadığı bir savla, bütün dergicilik sektörünün parçası olma savıyla da hazırlanıp yayımlanıyor. Önemli bir fark bu. Pek çokları için de, yadırgatıcı.

Dergicilik sektörün son dergisi GQ-Türkiye, en önemli popüler dergilerinden biri olmaya aday. Varlık nedenlerinden biri bu. Bir erkek dergisi. Doğuş Yayın Grubu’nun kâr etmeyen dergiye hayat hakkı tanımayan tutumunun ürünü de denebilir. Bu dergi çok para kazanacak. Condé Nast grubunun dünyanın en önemli dergicilik grubu olduğu da düşünülürse, baştan verilmiş bir roket itkisiyle yayımlanıyor GQ-Türkiye.

İlk sayısına bakınca, epeyce düşündük. Evirip çevirdik GQ’yu, kendimizce notlar verdik, değerlendirdik.

Mirgün Cabas kendisinin yazılı basında hiç bulunmadığını belirtiyor. Sevdiğimiz televizyonculardandır Mirgün Cabas. Gelgelelim, yazılı basın bambaşkadır, dergicilikse, çok daha bambaşka. Mirgün Cabas GQ-Türkiye’nin yazıişlerinin koordinasyonunu etkin biçimde yürütmeye çalışıyordur elbette, ama orada prestije pek önem vermeyen bir patronluk anlayışı var, bugüne dek gördüğümüz.

GQ-Türkiye’den beklediğimizi pek bulamadık. Yalnızca okur olarak. Yoksa bir derginin öbürüne karşı değerlendirmesi değil işimiz. Dergideki reklam çokluğu itici. Bu tür dergiler için artık bunu söyleyelim. Dergi 298 sayfa, yarısı reklam. Demek ki 150 sayfalık bir dergi bile yok elimizde. Görsellerin kullanımı da düşünülürse, bir elli sayfalık metin ya var ya yok.

Ama bu dergiler böyle olur, denecekse, her zaman doğru değil bu da. Sözgelimi Vogue daha güçlü, daha kunt bir dergi olarak hazırlanıyor. İlk sayısı da daha çekiciydi. GQ biraz aşağıdan başlamış. NYT’nin gözde yazarı David Brooks ile yapılmış sayfalar en okunur sayfalar. Birkaç konudan daha söz edebiliriz, o kadar. Dergicilikse, yetmez bu kadarı. Üstelik sayfa düzeni de, sözgelimi Vogue kadar çekici değil.

İyi bir başlangıç olmadı, diyebilir miyiz? Meraklıları da düşünsün. NTV Yayın Grubu’nun bir gün Türkiye’nin Condé Nast’ı olamayacağını bilerek.



Liseli okurundan Notos'a mektup @ 03-02-2012 23:41
İyi günler,

18 yaşında bir lise öğrencisi olarak yaklaşık sekiz aydır derginizi edebiyat öğretmenimin teşviki ile takip etmekteyim.Tüyap kitap fuarı sayesinde derginizin eski sayılarını elde etme fırsatı da yakaladım.
Şubat-mart 2012 sayısında gerçekleştirdiğiniz 100 Temel Eser araştırması için teşekkürlerimi sunmak istedim.Özel bir lisede eğitimime devam etmekteyim, bu nedenle sizin de belirttiğiniz gibi zorunlu olarak okutulan kitaplar Milli Eğitim Bakanlığı'nın sunduğu listeye birebir bağımlı değil.Ancak yine de okutulan kitapların birer sınav sorusu olarak karşımıza çıkacağını bilerek okumak okumayı en çok seven öğrenciler için bile büyük bir sıkıntı yaratıyor.Bunun yanında müfredatın genel olarak aşırı yoğun olması nedeniyle okutulan kitapların sınıf ortamında incelenmesi için genellikle vakit ayrılamıyor. Bu konuya dikkat çektiğiniz için kendi adıma çok teşekkür ediyorum.Bunun yanında liste yapmak konusunda alacağınız eleştirileri göze alarak okumayı seven herkes, ama özellikle de gençler için izlenecek bir yol sunduğunuz için de çok teşekkürler.Benim gibi genç bir okuyucunuzun görüşleri sizin için ne denli önemlidir bilemiyorum ama iyi ki varsınız.

Zeynep Camuşcu


Sonunda ilk yüzde 15-20 içinde olmak... @ 29-01-2012 15:12

İdefix’in 2011 Sanal Kitap Fuarı’ndaki satış istatistiklerine göre, Notos Kitap 93. sırada yer almış. Notos Kitap’ın ilk kez sıçrama yaptığı 2011’de bu istatistik de bizim için sevindirici.

Notos Kitap, bütün yayınevleri arasında ilk 100 yayınevi içinde mi? Sanmıyoruz. İdefix’in Sanal Kitap Fuarı da bir pisaya ölçüsü verir elbette, ona göre ilk 100 içindeyiz. Ama dışarıdaki doğrudan satış noktalarında –güvenilir bir veriye sahip değiliz ama– ancak ilk 200 içinde olduğumuzu varsayabileceğimizi düşünüyoruz. Etkin 1000 yayınevi olduğunu da varsayarsak, demek ki Notos Kitap’ın ilk yüzde 15-20 içinde olduğunu belirtilebilir.

Bu bilgiler bizim boyumuzun ölçüsünü bilmemiz, dolayısıyla yakın gelecek tasarıları yapabilmemiz için önemli. Her zaman gerçek verilere göre davranmaya ve onlara göre gelecek planları yapmaya çalışıyoruz.

Bu düzeyde bulunmamızda Notos’un belirleyici bir katkısı da var mıdır? Hiç kuşku yok ki, evet. Yayınevi bütün olarak ilk yüzde 15-20 içinde yer alırken, Notos dergiler arasında birinci sırada bulunuyor. Geçen haftalarda edebiyathaber.net sitesinin yaptığı küçük bir ankette de, Notos, okurların izlediği dergiler arasında yüzde 25 oranındaki izlenme payıyla her dört dergi okurundan birinin tercihini alarak birinci sırada yer alıyordu.

Notos’un satışı, ilk dört yıl içinde kararlı bir düzeyde salınırken, son yedi sayısında yukarı doğru sert bir ivmeyle artarak 2011’de yüzde elli artmış oldu. Dolayısıyla Notos’u önüne koşan yayınevimizin, kitap satışlarının hâlâ dibe yakın olduğunu da saptamalıyız. Üstelik kitap satışlarımızda 2011’de bir önceki yıla göre yüzde 60 artış olmasına karşın. Demek ki 2010’da nasıl ayakta durduğumuzu düşünmek bile tedirgin edici. Yayıncı, yazar, editör, çalışan olarak daha rahat ve özgüvenli konumda olmalıyız.

Öte yandan, düşük sayıların istatistiği gerçek durumun fotoğrafını vermez, sapma katsayısı yüksek olur. 600’ün 1000 olmasıyla 6.000’in 10.000 olması aynı artış yüzdesine karşılık gelir. Dolayısıyla, –Notos için değil ama– Notos Kitap için ilk sağlam veri ve istatistik 2012’nin sonunda alacaklarımızdır.

2011’de Notos’un maliyetinin yüzde 40, kitap maliyetlerinin de yüzde 25 arttığını da bu arada belirtmek gerekir ki, fotoğrafı doğru çözümleyelim.

(Sayfamızdaki desenler: Mehmet Karaman)



Her şey uzaktan göründüğü gibi değil... @ 27-01-2012 22:01

Edebiyat dergiciliğinin dünden bugüne uzanan yolunu değiştirmeye gerek yok, nitelikli edebiyatın izini süren dergiler,

içinde yaşadıkları edebiyat dünyasının iyi örneklerini yayımlar,

yeni ve genç yazarların en iyilerini öne çıkarmayı amaçlar,

okuma kültürünün düzeyini yükseltir,

edebiyatın sorunlarını tartışır,

yeni yolların açılmasına önayak olur,

yaşayan edebiyatın kendini yenilemesi için katkıda bulunur.

Anayolun taşları bunlarla döşelidir. Gelgelelim, hem geçmişten bugüne gelen yolun düzeltilip yenilenmesi gerekir, hem de ana yolun dışındaki yan yolların keşfedilmesi. Dergiler kendi periyotlarına bağlı olarak her çıktıklarında, hem sürekli okurlarıyla buluşmak ister, hem de zaman içinde okurlarının sayısını artırmayı.

Daha çok tek yanlı bir ilişki gibi görülür bu. Okurların dergiyi sürekli almak için nedenleri yoksa, beklentiler bir süre sonra boşa çıkmaya başlar. Edebiyat dergilerinin çoğu kez tam sınıra dayanmış okurlarının sayısındaki azalma, onların adım adım geriye çekilmesine neden olur. Satış düşmeye başlayınca, derginin ömrü de tükenmeye başlar. 1980’lerden önce ve hemen sonraki yıllarda, bir dergi çıkarmak için alçakgönüllü kişisel tasarruflar yeterli olabiliyordu.

Ne ki, bugün maliyeti yüksek bir iş bu. Belli bir satış düzeyinin üstüne çıkmadan ya ömrünün kısa olacağını Kabul etmek zorunda kalır ya da yerel ve sınırlı bir çevrede kalan bir heves dergisi.

Notos 73 il sınırlarında, yaklaşık 900 satış noktasında bulunuyorsa, bunun dayanması zor bir bedeli de var. Hem her iki ayda bir hemen ödenmesi gereken yüksek bir kâğıt-baskı bedeliyle YaySat’ın karşılıksız aldığı dağıtım bedelini denk getirmek, hem de satılan dergilerin parasını düzenli biçimde toplama çabasının karşılıksız kalmaması için türlü çeşitli sorunları çözmek zorundasınız. Notos’un satışı 2011’de yüzde 50 artmış, ama o kadar sevinemedik; çünkü maliyeti de aynı yıl içinde yüzde 40 arttı. Fazladan harcanan insan emeğini aradaki yüzde 10 karşılar mı?

Notos'ta Latin Amerika Edebiyatı @ 19-12-2011 10:19
Dünyanın kesik damarlarına yolculuk...

Jorge Luis Borges, Gabriel García Márquez, Carlos Fuentes, Julio Cortázar, Mario Vargas Llosa, Juan Rulfo, Eduardo Galeano, Isabel Allende, Laura Esquviel, Roberto Bolaño, Cervantes, Luis Buñuel

Edebiyatımızın önde gelen dergilerinden Notos, Aralık-Ocak, 31. sayısının kapak konusunu Latin Amerika Edebiyatı olarak belirledi. Notos, bir Latin Amerika Edebiyatı sayısı yapma düşüncesinin, edebiyatseverlerin hep yakından izlediği, sevdiği pek çok yazarın bir arada bulunması yüzünden oldukça güç olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla hem olabildiğince bütünü nitelikli biçimde değerlendiren, hem de seçilmiş uçlarını öne çıkaran, bilinenlerin yanında bilinmeyenleri anlatan bir dosya tasarlamış Notos. Bu sayıda Eduardo Galeano ile sanki Notos için yapılmış bir söyleşiyi de ilk kez yayımlanıyor. Hem temel olanı yansıtmaya, hem de ilgi çekici yazılar ve söyleşileri bir araya getirmeye çalışan dosyada yazıları ve söyleşileri yer alan yazarlar: Adnan Özer, Semih Gümüş, Deniz Gündoğan, Eduardo Galeano, Roberto Bolaño, Raymond Leslie Williams, İnan Çetin, Gabriel García Márquez, Maria Vargas Llosa, Luis Buñuel, Engin Beksaç.

Notos’un bu sayısının söyleşisi şiirimizin 1980’den önceki son büyük kuşağına eklenen en genç ve 1970’lerin özellikle ikinci yarısından sonra en çok dikkat çeken şairlerinden Alova ile. Bu sayısının ikinci söyleşisi de 30. yılını kutlayan Can Yayınları ile. Can Öz, Semih Gümüş’ün sorularını yanıtladı: “Israrcı bir edebiyat yayıncısıyız ve kendimizi görmek istediğimiz yerdeyiz.”

Notos'un sürekli yazarlarından Murathan Mungan da “Kâğıt Gemiler” ile yazılarını sürdürüyor. Şavkar Altınel “Ufak Tefekler”de Enis Batur’un son kitaplarından 60mm Dizüstü Meşkler ve İçcep Meşkleri’nin izinden gidiyor.

Günlerin Getirdiği bölümünde Nedim Gürsel komünist, dadacı ve gerçeküstücü şair Aragon’un hayatını ve kadınlarını, giderek gönül serüvenlerini, Venedik’te Nancy Cunard ile yaşadıklarını anlatıyor “Venedik’te Biten Aşklar” yazısında.

Notos Aralık-Ocak 2011, 31 • 10 TL • 19,5*27cm 144 sayfa 90 gr birinci hamur kâğıda basılı



Notos'ta İhsan Oktay Anar @ 29-09-2011 08:04

İhsan Oktay Anar

Sözün, sözcüklerin, tarihin büyücüsü...

İhsan Oktay Anar: “Bunlar roman, belgesel değil.”

Enis Batur: Kadının Ev(ler)i

Murathan Mungan: Kâğıt Gemiler

Türkiye’de Manga Yayıncılığı

Edebiyatımızın önde gelen dergilerinden Notos, Ekim-Kasım, 30. sayısının kapak konusunu İhsan Oktay Anar olarak belirledi. Yeni Türk edebiyatının en özgün, en sıradışı ve belki de anlaşılması en zor yazarları arasında ilk akla geleni İhsan Oktay Anar. Üstelik gitgide çoğalan okurlarıyla sürekli gündemde oluşu, İhsan Oktay Anar üstüne daha çok düşünmeyi gerektiriyor. Notos’un bu sayısında hazırladığı kapsamlı dosya, İhsan Oktay Anar’ın yapıtlarının daha iyi anlaşılması için nitelikli bir ilk adım atmayı amaçlıyor. Dosyada Gürsel Korat, Oğuz Demiralp, Handan İnci, Semih Gümüş, A. Ömer Türkeş, Akın Tek, Asuman Kafaoğlu-Büke, İnan Çetin, Faruk Duman ve Burcu Alkan’ın yazıları yer alıyor.

Notos’un bu sayısının söyleşisi de göz önünde olmayı tercih etmeyen İhsan Oktay Anar ile: “Hiçbir konunun bir başka konudan önemli olmadığına inanırım. Müzik, denizcilik yahut mekanik.

Notos'un sürekli yazarlarından Enis Batur bu sayıda "Kadının Ev(ler)i"ni yazdı. Murathan Mungan da “Kâğıt Gemiler” ile yazılarını sürdürüyor. Alev Bulut’un “Kısa Öyküde ve Romanda Kişileştirme: Blonde ve Bütün Marilyn’ler” adlı yazısı Joyce Carol Oates’un roman ve öykülerindeki kadın karakterlerin oluşturduğu kişileştirme gruplarını çözümlüyor.

Edebiyatımızda pek benzeri olmayan “ütopya” ve “karaütopya” türündeki yeni romanı İndiragandi ile son zamanlarda ilgi çeken Cem Sancar, okurların ve yeni yazarların okumasını zorunlu gördüğü kitapları, nedenleriyle birlikte Notos’a anlattı.

Günlerin Getirdiği bölümünde Türkiye’de son yıllarda yaygınlaşmaya başlayan manga ve manga yayıncılığı üstünde duruluyor. Manga yayımlayan az sayıdaki yayınevlerinden Arunas, Gerekli Şeyler ve Tudem-Desen manga kültürüne ilişkin soruları yanıtladı.

Bu sayıda öyküleri olan yazarlar da şunlar: Vladimir Nabokov, Nursen Karas, Dilek Emir, Kerem Işık, Hakan Ergül, Bahri Vardarlılar, Raika Ejder, Emine Yılmaz, Serkan Türk, Özge Kılıçoğlu, Gökhan Yılmaz, Gül Temur.



İntihal tartışmaları bizim dışımızda kalsın! @ 07-08-2011 23:52

Elif Şafak’ın İskender romanının ve öteki yazarların yazdıklarının intihal olup olmadığıyla ilgilenmiyoruz!
Niçin? Medyanın haber bulma ya da en azından günlük haber yapma zorununun uzun yıllardan beri masa başında çözülmeye çalışılmasıyla birlikte, edebiyat ve kültür-sanat dünyası da haber konuları arasında yer aldı. Sık sık ilgi çekici bir haber yapma yükümlülüğü de bu servislerde çalışanların sırtına bir yük olarak oturtuldu.
Altından kalkabilirsen kalk. Öyle ya, konu: edebiyat! Müzikten, tiyatrodan, hatta sinemadan önce geliyor neredeyse. Orhan Pamuk, Ahmet Altan, hatta Murathan Mungan ya da Latife Tekin'in kitaplarının çok sattığı yıllardan bugüne ve kitap piyasaya eklendikten, popüler kültür, edebiyatı ve edebiyatçıyı keşfettikten sonra, edebiyat artık haber değeri taşıyor.
Dolayısıyla yazar, yazdıklarından, yazdığı romandan önce geliyor. Bunu kendisi de kışkırtıyor mu? Çoğu kez, elbette. Kendisi romanının çok satması için özel bir çaba gösteriyor, dolayısıyla medyanın masasına çıkıyorsa, yapacak şey yok. Onu niçin tartışalım?
Öte yandan, Elif Şafak’ın İskender romanının Zadie Smith’in İnci Gibi Dişler romanından intihal olup olmadığı tartışması, elbette metinlerarasılık ya da romanın alabileceği yazınsal biçimler tartışmasının dışında.
Gelin görün ki, popüler bir yazardan söz ediyoruz. Bunun için de çıkıyor bu intihal konusu. Medya haber, edebiyat dünyası dedikodu arıyor.
Elif Şafak’ın İskender romanını yazarından önce ve daha çok ve adamakıllı niteikli biçimde tartışalım mı? Olması gereken bu. Değil mi?
Bunun önündeki ilk engel yazarın kendisiyse, kendisini bir popüler kültür ikonuna dönüştürmesiyse, o zaman en iyisi bizim bu sahneden çekilmemizdir. Bu oyun edebiyatın içinde oynanmıyor. İzleyicisi olmaya bile gerek yok. Konumuz, edebiyat çünkü.

Notos'un satış ivmesi... @ 25-06-2011 21:23

Notos’un Haziran-Temmuz 28. sayısının satış sonuçlarını almadık. Sonuçları almak için daha bir buçuk ay zaman var. Gelin görün ki, bu sayımızın satışının en yüksek noktaya çıkacağını neredeyse şimdiden görüyoruz. Umarız yanılmayız ve kendi rekorumuzu kırmak, bize hiç değilse bir ay boyunca, çok gereksindiğimiz küçük mutluluğumuzu yaşatır.

Öyle görülüyor ki, bu sonuca ulaşacağız. Çünkü Notos’un son beş sayısının (23-27) satışı sürekli olarak yukarı tırmanıyor. Okurlarımıza Facebook sayfamızda, Notos’tan iyi haberler vereceğimizi bildirmiştik. O da buydu. 27. sayının kesin satış sonuçlarının belli olmasını bekledik ve sonuç umduğumuz gibi oldu. Şu bilgileri sıralayalım:

• 27. sayının satışı, 23. sayıya göre yüzde 37 gibi yüksek bir oranda, 26. sayıya göre de yüzde 7,2 oranında arttı.

• 23. Sayınım satışını 100 birim olarak alırsak, son beş sayının satış seyri şöyle ortaya çıkıyor:

100

101,6

111,6

127,4

137

• Dergilerde belli dönemler ya da aylar, satış üstünde, nedenleri tam açıklanamayacak etkilerde bulunur. Nisan ayında yayımlanan dergilerin satışlarına baktığımızda da, en yüksek satış sayısına gene 27. sayıda ulaşıldı.

• Bu arada, YaySat’ta en çok satılan sayı, “Yüzyılın 100 Romanı” başlıklı soruşturmamızın sonuçlarının yayımlandığı sayıydı, ikincisi 27. sayı oldu. Ne ki, YaySat’ın dağıtım alanı dışında satılanlarla birlikte batığımızda, Notos’un geçen beş yıl ve yirmi yedi sayısı içinde en çok satılan sayı da sonuncusu, 27. sayı oldu. Şu anda doruk noktasında bulunuyoruz.

• Bu sonuçlardan sonra, artık en çok satılan sayının şu anda piyasada bulunan Oğuz Atay sayısı (28) olacağını da öngörebilir miyiz? Sanırım yerinde bir öngörüdür bu.

Sonuç: Demek Notos’un geleceği için ümitsiz olmak bir yana, onun dergicilik dünyasının etkin dergilerinden biri olarak herkesçe kabul edilmesi için yeni tasarılar yapmak için kolları biraz daha sıvamak gerekiyor. Edebiyat dergiciliği böylece başını iyice dikleştirebilir.



Diyarbakır Kitap Fuarı başarılı geçti @ 22-05-2011 16:44

TÜYAP Diyarbakır Kitap Fuarı bu yıl oldukça başarılı geçti. Oysa geçen yılki Fuar’dan sonra bir belirsizlik kalmıştı geride. Kitap Fuarı’nın geçen yıl beklenen ilgiyi görmemesinin bir dizi nedeni vardır. Onları bir yana bırakalım. Öyle görünüyor ki, bu yıl ilginin geçen yıla göre çok önemli ölçüde artması, gelecek yıllarda Diyarbakır Kitap Fuarı’nın yayıncılık sektörünün önemli etkinlik alanlarından biri olmasını sağlayacağı gibi, Diyarbakır’ın kültür hayatının da önemli bir ivme verebilir. Bu arada şu saptamaları yapabiliriz:

• Diyarbakır Kitap Fuarı’na katılan yayınevlerinin sayısının şimdilik az olduğu söylenebilir. Yayınevi sayısının azlığı, bu yıl kitap satışlarında yayınevi başına düşen payın büyümesini sağladı. İstanbul’dan Diyarbakır’a görevli bir ekip ve lojistikle gitmenin maliyetinin çokluğu düşünülürse, bir yayınevinin ilk beklentisi, en azından harcamaları karşılayacak kadar satış yapmaktır. Fuar’ın bu yılki başarısı gelecek yıl katılımcı yayınevlerinin sayısını artırırsa, yayınevlerinin payına düşen satış miktarı da düşebilir. Ne ki, böyle bir sonucun gene de katılımı etkileyeceği söylenemez.

• Diyarbakır’da ya da bölgede Kürtçe yayın yapan yayınevlerinin kendilerini daha iyi gösterebildikleri tek yer Diyarbakır Kitap Fuarı olacak gibi görünüyor. Dolayısıyla Kürtçe kitapların bütün çeşitleri ancak orada bulunabilecek. Bu da elbette benzeri olmayan bir kültürel etkinlik demektir. Ülkenin kültür hayatının bir parçasının veriminin bütün zenginliğiyle kendini göstermesi, herkes için önemli.

• Nitelikli ve etkin bir kültür etkinliği, bulunduğu yere demokratizm getirir. Diyarbakır Kitap Fuarı’nın da Diyarbakır’ın kültür hayatına böyle bir demokratizm ve esneklik getireceği söylenebilir. Bunun ilk bakışta görünmeyen kazanımları, uzun zamanda kendini çok olumlu biçimlerde gösterecektir.

• Diyarbakır, hiç kuşku yok ki, üç büyük ilin dışında, kültür hayatının en canlı olduğu şehir. Bu denli önemli bir merkez, yalnızca siyasal hayatın içine sıkıştırılamaz. Uzun yılların siyasal etkilerinin Diyarbakır’da yarattığı büyük gizilgücün kendini dışavuracağı alanların kısıtlı olduğu da apaçık. Kitap Fuarı, bu gizilgücün kendini gösterme fırsatı bulacağı alanlar araında önemli bir yer tutabilir. Çok düşünen, tartışan, okuyan, gelecek tasarımları yapan şehirler arasında Diyarbakır’ın benzersiz bir yeri var ve Kitap Fuarı bu birikimin kendini anlatma olanağı bulduğu zeminlerden biri olabilir.• Ülkenin batısında yaşayanların doğusuna duyarsız ve uzak kaldığı yadsınabilir mi? Son yüz yıl içinde bu konuda kayda değer adımlar atıldığı bile kuşkuluyken, Kitap Fuarı, en azından kültür hayatının bileşenlerinin bir bölümünü Diyarbakır’da buluşturuyor ve bu da herkes için geri alınamayacak kazanımlar sağlıyor.

Kıscası, Diyarbakır Kitap Fuarı, geçen yılki ilk denemede ortaya çıkan belirsizlikleri bu yıl dağıtmış durumda ve bu da ülkenin kültür hayatı için çok büyük bir öneme sahip.



Neler Oluyor Hayatta, 4 @ 02-04-2011 17:53
Orhan Pamuk'un yeni kitabı İngilizce olarak çıktı
Harvard Üniversitesi'nden The Naive and the Sentimental Novelist (Naif ve Duygusal Romancı) adıyla çıkan kitap, Pamuk'un, bu üniversitede yazma eylemiyle ilgili verdiği konferanslarından oluşuyor. Yakın zamanda Türkçede de görmeyi umduğumuz kitap hakkında geçenlerde The Guardian gazetesinde bir makale yayımlandı. Adam Mars-Jones imzalı eleştiride, Pamuk'un bu kitapta yeni bir şey söylemediği ve entelektüel içerikten yoksun bir üniversite öğrencisi ifadelerinin yer aldığı söyleniyor. "Acaba okuduğumuz Pamuk, doğru Pamuk mu?" sorusunu soran Jones'a hak veren bir başka yazar da Financial Times yazarı Henry Hitchings. Pamuk'un kitabından yaptığı iki alıntıyı öne çıkararak, bunları, dinleyicisi olan Harvard öğrencilerinin zaten birçoğunun bildiği ve görüşlerinin çok bariz ve indirgemeci olduğu sonucuna varıyor. "Bize, romanla ilgili tutarlı bir kuram ortaya koymuyor," diyor.

*
Gençlik kitabı Arthur C. Clarke ödüllerinde!
Amerikalı yazar Patrick Ness'in, "young adult" olarak adlandırılan ve Türkiye'de henüz tam anlamıyla karşılığının oturmadığı "gençlik" dizisinde yazdığı üç ciltlik bilimkurgu serisinin son kitabı Monsters of Men (İnsanllığın Canavarları) ile, İngiltere'nin saygın bilimkurgu ödülü Arthur C. Clarke'da finale kaldı. Bu ödülü daha önce kazanan ünlü bilimkurgu yazarı Tricia Sullivan'ın kitabını yanı sıra, İstanbul'da geçen ve İslam dünyasının gelecekteki konumuna odaklanan The Dervish House (Derviş Evi) romanı da, bu yıl finale kalan eserler arasında.
http://www.clarkeaward.com/
*
e-kitap coşuyor, peki ya kütüphanelerde?
Amazon'da basılı kitapları sollayan ve büyük bir okur potansiyeline erişen e-kitapların kütüphanelerde ödünç verilmesi de, bu teknolojinin yakın zamanda ortaya çıkan yeni bir problemi. Yayınevlerindan bazıları, gerekli şartlar oluşmadan kitaplarının e-kitap olarak kütüphanelerde ödünç verilmesine -şimdilik- karşı çıkıyorlar. İzin verenlerden Harper&Collins ise, Amerika'daki kütüphanelerin, bir e-kitabı sadece 26 kez ödünç verebileceğini, ondan sonra e-kitabı "eskimiş" olarak kabul etmesi gerektiğini söyledi. Harper&Collins UK, İngiltere'de de bu ölçütü uygulayabileceğini söyledi. İngiliz kütüphanelerin üçte birinde şu anda e-book ödünç alım sistemi var.
*
Türkiye ve Osmanlı ile ilgili yeni kitaplar
Bilkent Üniversitesi'nde uzun yıllardır görev yapan tarihçi Norman Stone, Turkey: A Short History isimli bir kitap çıkardı. Türkiye'nin altı büyük kuvvet sayesinde şekillendiğini savunan Stone, kitabında bu kuvvetleri "kadim Türk gelenekleri; İran; Bizans; İslam; bir çeşit İslam ve bilinçli batıcılık" olarak ayrıştırıyor. Yaklaşık 1000 yıllık bir tarihi anlatan bu kitabın yanı sıra, Cambridge Üniversitesi'nden çıkan bir diğer kitap da, Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Rusya İmparatorluğu'nun çöküş sürecinin çakışmasını ele alıyor. Kitabın adı Shattering Empires: The Clash and Collapse of the Ottoman and Russian Empires 1908-1918 (Parçalanan İmparatorluklar: Osmanlı ve Rus İmparatorluklarının Çarpışması ve Yıkılması), yazarı Michael A Reynolds.

Yazarken nelere dikkat etmeli? @ 14-03-2011 22:22

Böyle bir başlık atıldığında, sanki yazmakla ilgili ortada evrensel kurallar varmış izlenimi uyanabilir. Elbette ki durum öyle değil. Yalnızca, bazı önemli yazarların yazmakla ilgili olarak verdikleri ipuçlarını ve önerilerini biraraya getirelim istedik. Belki sizin de bunlara ekleyecek birkaç şeyiniz vardır, kim bilir!

Elmore Leonard
  1. Bir kitaba, asla havadan söz ederek başlamayın.
  2. Hesapsız ünlem kullanmayın. 100.000 kelimelik bir düzyazıda en fazla iki ya da üç tane ünlem olmalı.
  3. “Birdenbire” sözcüğünü asla kullanmayın.
  4. Margaret Atwood değilseniz, bir yeri ya da bir şeyi tasvir ederken aşırı ayrıntıya girmeyin.

Diana Athill
  1. Cümlelerinizin ritmini kontrol etmek için, yazdıklarınızı sesli bir şekilde kendinize okuyun.
  2. Silin (hatta SİLİN): ancak olmazsa olmaz sözcükleri tutarak, gerekli sözcükler anlamlı hale gelebilir.

Margaret Atwood
  1. Uçaklarda yazmak için kurşunkalem kullanın. Tükenmezkalemler akabilir. Peki, ya kurşunkalem de kırılırsa? Kalemi açamazsınız, çünkü uçaklarda kesici alet bulunduramazsınız. O zaman: Yanınıza iki kalem alın.
  2. İki kalemin de ucu kırılırsa, metal ya da cam tırnak törpüsüyle ucunu açabilirsiniz.
  3. Üzerine yazacak bir şey alın. Kâğıt olabilir. Olmadı, bir tahtanın ya da kolunuzun üzerine de yazabilirsiniz.
  4. Bilgisayar kullanıyorsanız, yazdığınız her şeyi yedekleyin.
  5. Sırt egzersizleri yapın.
  6. Kitabınızı, okuyup fikirlerini söylemeleri için bir ya da iki arkadaşınıza verin. Asla, duygusal ilişki yaşadığınız kişiye vermeyin, tabii ayrılmayı planlamıyorsanız.
  7. Ormanın ortasında oturup durmayın. Kaybolduysanız ya da tıkandıysanız, geldiğiniz yoldan geri dönüp başka bir yola girin. Karakteri değiştirin, zamanı değiştirin, açılış sayfasını değiştirin.

Roddy Doyle
  1. Masanızın üstünde, sevdiğiniz yazarın bir fotoğrafı olmasın; hele ki o yazar, intihar etmiş bir yazarsa.
  2. Kendinize nazik davranın. Sayfaları olabildiğince hızlı doldurun: çift boşluklu yazın, iki satırda bir yazın ve her sayfa bittiğinde, bunu bir zafer olarak görün.
  3. 50. sayfaya geldiğinizde sakinleşin, niteliği düşünmeye başlayın. Gerginleşin budur.
  4. Günde sadece birkaç web sayfasına girin.
  5. Yazmadığınız kitabı gidip de Amazon’da aratmayın!
Richard Ford
  1. Sevdiğiniz ve yazar olmanın iyi bir fikir olduğunu düşünen biriyle evlenin.
  2. Çocuk yapmayın.
  3. Kitabınızla ilgili yazılan değerlendirmeleri okumayın.
  4. Kitaplarla ilgili değerlendirmeler yazmayın.
  5. Sabah sabah ya da gece geç vakitte eşinizle tartışmayın.
  6. Yazarken bir şey içmeyin.
  7. Editörlere mektup/e-posta atmayın (Kimse sallamaz).

Jonathan Frenzen
  1. Okur bir arkadaştır; rakip ya da taraftar değildir.
  2. Yazarken “Sonra” sözcüğünü kullanmayın. Bunun için “ve” sözcüğü var (Notos: Bilge Karasu’nun “ve” sözcüğünü asla kullanmamış olması geldi aklımıza!)
  3. Çok bariz bir birinci şahıs ağzı kendini karşı konulamaz şekilde ortaya koymadığı takdirde üçüncü ağızdan yazın.
  4. Bilgiye erişim ücretsiz ve evrensel olduğu için, roman yazarken kapsamlı bir araştırma yapmak da şart oldu.

Bunlar, yazarların öneri niteliğinde uyarılarının bir dökümü, özeti. Yalnızca bu kadar. Biraz eğlendirici, belki biraz da yol gösterici.

Kaynak: guardian.co.uk

Notos'un yayıncılık anlayışının uzantıları @ 05-03-2011 15:22
1 Ekim 2006'da kurulduğu ve Notos'u 1 Aralık 2006'da yayımlamaya başladığı günlerde bile, Notos Kitap'ın yayıncılık anlayışının geleneksel biçimlerin dışına çıkmasını tasarlamıştık. Buna uygun davranmaya da çalıştık. Bir butik yayıncılık anlayışının basılı ürünlerinde, dergisinde ve kitaplarında kendini göstermesi gerekir elbette. Buna uygun bir çaba içinde olmaya çalıştık. Sonra da uzanabileceğimiz alanları koyduk masaya. İnternet, Notos'un etkinliğini göstermesi gereken alanlardandı.
Temmuz 2007'de notoskitap.blogspot.com adresinde yayına soktuğumuz Notos Blog, denebilir ki, bizdeki ilk yayıncılık blogu oldu. Orada hem saydamlığımızı gösterme fırsatı bulduk, hem de çok yakın okurlar, arkadaşlar kazandık.
Facebook'daki etkinliğimizi de Notos grup sayfasına taşıdık. Doğrusu, grup sayfamızda kabımıza sığamayacağımızı görünce, şimdi de bu sayfayı oluşturduk. Notos artık bu sayfada. Belki de yayıncılık dünyamızda interneti en etkin kullanan yayınevi, yayıncılık deneyimidir Notos. Bu etkinliği artırmak için, şimdi buradan yola devam...

http://www.facebook.com/home.php#!/pages/Notos/140296456037776

Yayıncılık biçim değiştirmeye başladı @ 02-03-2011 20:15
Amazon'un e-kitap okuyucusu Kindle'ın Amazon'da en çok satılan ürün olmasından sonra aynı sitedeki e-kitap satışı sayısı, basılı kitap sayısını geçmişti. Bunu daha önce sizlere duyurmuştuk. Özellikle Amerika'da yaygın olan bu eğilim, yayıncılık dünyasıyla ilgili bazı soruları da gündeme getiriyor. 14-16 Şubat tarihlerinde New York'ta düzenlenen Yayıncılık Araçlarındaki Değişim adlı konferansta konuşan Kanadalı yazar Margaret Atwood, YouTube'da yayınlanan videoda, bu konuyla ilgili görüşlerini dile getirdi. İngilizce olan ve ne yazık ki altyazısı bulunmayan bu konuşmanın ana hatlarını çizmek istersek:

Atwood, yayıncılık dünyasında birçok iletim aracının bulunduğunu ve internetin bunlardan sadece birisi olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, yayıncılığın öldüğüne dair söylemi kabul etmiyor. "Değişim, her zaman iyi değildir" mottosunu savunan yazar, tüm yayıncılık dünyası internete taşınacaksa ve erişimi ücretsiz olacaksa, o zaman bizim sandviçimizin parasını kim verecek? sorusunu soruyor.

İnternetin son 10 yılda yaşamlarımızı değiştirip dönüştürdüğünün hepimiz farkındayız. e-devlet, gazetelerin internet şubeleri, TV'lerin internet kanalları, 2004 yılında kurulan Facebook'un, 100. milyon üyeye ulaştığı 2008 yılından sonra, son 3 yılda üye sayısını 500 milyon artırarak dünyadaki 600 milyon kişiyi birbirine bağladığı müthiş sosyal ağ; yalnızca yaşamlarımızı biçimlendirmekle kalmıyor, yaşam alışkanlarımızı da değiştiriyor. YouTube'daki videosuyla dikkat çekip bir anda müzik dünyasını altüst etmeyi başaran 17 yaşındaki Justin Bieber'i, 3 yıl önce tanımıyorduk bile! Yaşamlarımızı etkileyen teknoloji, yaşam alışkanlıklarımızı da derinden etkiliyor. Peki ya kitaplar?

Yayıncılığı, iş dünyasının bir kolu olarak düşündüğümüzde, dünya çapındaki işçilerinin (yazarların) yalnızca yüzde 20'sinin, kendi işini yaparak geçinebildiğini ve yaşamak için başka iş kollarında çalışması gerektiğini söylersek, buradaki dengesizliği çok daha net bir şekilde görebiliriz. Yazmak, birçok yazar için finans meselesi değil, ama bedenlerinin sandviçlere ihtiyaç olduğu da bir gerçek. Peki, bu yeni internet kültürü yayıncılık dünyasını bir şekilde, yazarları çok daha tatmin edecek şekilde dönüştürebilir mi?

E-yayıncılık, bunlardan biri olabilir. Guardian'dan Robert McCrum, "Bir yazar sosyal ağda 'online' değilse, kitabının duyulma şansı kalmaz," diyen bir dijital tanıtım şirketinin müdürünün sözlerini aktardığı yazısında, bir yazarın, kitabını ve kendini göz önünde tutması için mutlaka Facebook, Twitter vb. sosyal ağlarda yer alması, okuyucularıyla iletişim hâlinde bulunması ve sürekli günlük tutması gerektiğini aktarıyor. İnsanların, bilgisayarlarıyla oluşturdukları bu yeni dünyada "görünmek", bildiğimiz görme biçimlerinden başka bir "olma biçimi"ne ihtiyaç duyuyor. Yayıncıların, yazarların ve okurların, bu konuya dikkat etmeleri gerekiyor.

Kendini, "Kitapların YouTube'u olarak" tanımlayan bibliotastic sitesi, yazarlar ve okurların buluştuğu bir platform olarak ortaya çıkan yeni bir oluşum. Yazarlar, kitaplarını ücretsiz olarak bu siteye yükleyebiliyorlar. Okurlar da, türlere göre ayrılmış bu kitaplardan istediklerini seçebiliyorlar. Yorum yapıp birbirlerine önerebiliyorlar. Tüm yazar-yayıncı-okur deneyimini elektronikleştiren bu girişim, yeni yayıncılıkla ilgili ipuçlarından sadece biri. Bir diğeri de Stephen Leather isimli yazar. Yazdığı novellaların, yayınevi tarafından reddedilmesinden sonra kitabını Amazon Kindle'ın "bağımsız yazar" kontenjanını kullanarak e-book olarak yayımlıyor ve 70 peniye günde 2.000 adet satarak Amazon İngiltere'nin en çok satılan e-kitap listesinde ilk sıraya çıkıyor. İnternetin ve elbette e-kitap dünyasındaki hızlı gelişmenin ardından ortaya çıkan "Self-publishing" (Kendi kendinin yayıncısı) adlı bu yeni kavramla sık karşılaşmaya kendimizi hazırlamamız gerekiyor.

Her yıl artan başlık sayısı (yayıncılık dünyasında kitaba, başlık deniyor), yeni kitapların, kitap raflarında bir haftadan fazla kalmamasına neden oluyor. İngiltere'de 2010 yılında yaklaşık 190.000 başlık yayımlanmış. Amerika'da ise 300.000 civarlarında. Türkiye'deki rakam 35.000 dolaylarında geziniyor. Pazarlama faaliyeti yapacak kadar büyük bir yayınevi değilseniz, kitabınızı, bu kadar yoğun arzın arasından sıyırıp okura ulaştırmanız her geçen gün daha da zorlaşıyor. İşte bu yeni çağ, bu yeni internet dünyası; yayıncılar, yazarlar ve okurlar için farklı olanakların kapısını açabilir.

Yeni yılda ailelerinden artık Kindle isteyen çocukların olduğu Amerika'da, e-kitap konusunda güçlü bir altyapı var. Değişimin bu denli hızlı olduğu çağımızda, e-yayıncılığın ve e-kitapların Türkiye'yi de kapsamı altına alması çok uzak değil. İdefix'in geçen yıl başlattığı e-kitap satışı, yayıncıları ve okurları bu anlamda hazırlayan bir sürecin de ilk adımı anlamına geliyor. Yeni bir yayıncılık, yeni bir çağ algısı kapımızda. Ona kollarımızı ne kadar açacağımız, elbette bize bağlı.

Yazarlar mı, yoksa yazdıkları mı? @ 26-02-2011 17:41
Fransa'da geçenlerde Kültür Bakanlığı tarafından dağıtılan bir liste, birçok yazarın kanlarının beyinlerine çıkmasına neden oldu. Her yıl olduğu gibi bu yıl da, Fransa'da bir yıl boyunca anılacak olayların ve onurlandırılacak kişilerin belirlendiği liste Célébrations Nationales 2011 ismiyle Fransa Kültür Bakanlığı tarafından kamuoyuna duyuruldu. İşte fırtına da tam burada koptu.

Bu listede, ırkçı olarak bilinen Louis-Ferdinand Céline de yer alıyordu. Céline, yazdığı romanlar ve Nazi dönemindeki tavırları nedeniyle Yahudi karşıtı olarak bilinen bir yazar. 1950 yılında Fransa hükümeti tarafından Nazi işbirlikçisi olarak yaftalanan ve gıyabında tutuklama kararı verilerek bir yıl hapis cezasına çarptırılan Céline, daha sonra affedilerek ülkeye kabul edildi. Antisemitik bir yazarın Fransa tarafından "onurlandırılması", bu anlamda tepki çekti, ama fırtınayı koparan asıl mesele bu değil. Fransa, tepkilerden sonra hemen geri adım atarak yazarı bu listeden çıkarınca ülkedeki yazarlar bu kez Fransa'yı, uyguladığı bu sansür nedeniyle eleştirmeye başladılar. Frédéric Vitoux, hükümetin bu tavrını Stalin rejiminin allanıp pullanarak güzel gösterilmesine benzetirken Alain Finkielkraut ise, bu kararda Yahudi lobisinin etkin olduğu yönünde bir algı oluşabileceği endişesini dile getirdi. Fransa'nın attığı her iki adım da tepki çekmeyi başardığı bu işin arka planında yatan asıl soru aslında şu: Yazarları, yazdıklarından ya da yaşamlarından soyutlayabilir miyiz?

Günümüzde kitap eklerini açtığınızda, bir yazarın kitabının tanıtımında yazarın fotoğrafını da görmeniz artık çok olası. Televizyon, radyo [günümüzde], Twitter ve blog dünyası da, yazarları okurlarına çok daha fazla yaklaştıran yeni dünya tanıtım araçları haline geldi. Yazar, sadece kitap yazan kişi varlığından sıyrılarak bir entelektüel paket olarak da kitapseverlerin zevkine ve düşüncelerine hitap etmeye başladı. Böyle olunca okurlarının kalplerine, sadece yazdıklarıyla değil yaptıklarıyla da etki eder oldular. Acaba bu durum, yazarın lehine mi yoksa alehine mi işliyor?

Céline örneğinde olduğu gibi, evrensel ölçütlere göre bir etiğe abone olmayan yazarlar, yazdıkları, yazın değeri anlamında her ne kadar "muhteşem" olsa da, sırf bu nedenlerden dolayı kaplerimizde ve düşüncelerimizde farklı yerlere oturabilirler mi? Bu, yazarlara haksızlık mıdır? Onlara kızdığımız için onların kitaplarını okumaktan vazgeçebilir miyiz? Kitabını eline aldığımızda, bir yazarın faşist, ırkçı ya da ideolojik olarak bizden farklı bir yerde olmasını bir kenara bırakarak sadece sanatına odaklanabilir miyiz?

Bu soruları, bir yanıt bulmak için sormuyoruz elbette. Evrensel bir yanıt bulmak çok zor. Yazarların, sadece yazdıklarıyla tanınmak isteyip istemeyecekleri elbette yazarların seçimi. Salinger, yıllar boyunca her türlü ilişkiden kendini soyutlayarak yaşarken, bazı yazarlar hayata karışıp okurlarıyla karşılıklı fikir alışverişine girmeyi tercih ediyor. Burada, yazarın sanatı ve yaşamı arasında kurulacak olan denge, okurlar ya da kamuoyu nezdinde oluşabilecek öznel bir karar alma sürecine bağlı kalıyor sanki: Yazar, sadece kitap yazan bir sanatkâr mıdır yoksa bir paket olarak insan mıdır?

Kitapların on lira olduğu zamanlar... @ 24-02-2011 14:12

Murathan Mungan son iki kitabından önceki Stüdyo Kayıtları’nda, yazarlık serüveninin anlarını, ayrıntılarını anlatıyor. Onunki her zaman bir yazarlık eylemi olarak görülmeli. Bu çok parçalı kitabın “Kitapların on lira olduğu zamanlardan” adlı bölümünde, kuşağının hiç kurtulamadığı geçmişine bir göz atıyor. Bu kuşağın bireyleri, kitaplıklarını karıştırırken ellerine aldıkları kitapların üstündeki etiketleri görünce, içlerinin sızladığından söz eder. Murathan Mungan da aynı duyguları yaşadığını anlatıyor. 7 Lira, 10 Lira yazan etiketler, 1960’ların son yıllarını ve 1970’lerin ilk yıllarını anlatır. Neydi o yıllar! Murathan Mungan, “Paranın bu eski değer birimi, aynı zamanda ardımızda bıraktığımız anıların tutarını da hesaplar sanki,” diyor. “Elbette, şimdinin genç okurlarının değil, bir önceki kuşağın daha yakından tanıyabileceği duygular bunlar.”

Sonra da o yılların Ankaralılarının gene içini sızlatan şu sözlerle sürdürüyor Murathan Mungan: “Benim için ‘on lira’, üniversite yıllarımda neredeyse hemen her gün tavaf ettiğim Ankara’daki Zafer Çarşısı kitapçılarının çağrışımıdır aynı zamanda. Para demek, kitap alabilmekti. Kitapsa, Zafer Çarşısı.”

Şimdi de kitapları satın alanların ve okuyanların çoğunluğunu gençler oluşturuyor. Tersine düşüncelerin belki daha çok sokağa çıkması gerekir. Ama 1970’lerde gençliğini yaşayan kuşak için kitap satın almak ve kitabı saklamak, biraz daha başka bir duyguydu sanki. O yılların gençleri ceplerinde parayla da dolaşmazdı. Paranın, bir değişim aracı olarak bile algılanmadığı zamanlardı. Gündüz dışarıdayken yemek yemek, otobüse ya da dolmuşa binmek, bir de kitap almak içinde para. Bu nedenle, kitabın pahalı olduğunu düşünmezdi o kuşak.

Şimdi Notos Kitap’ın yayımladığı kitapları pahalı bulduğunu söyleyen okurlarımıza, yayıncılara rastlayınca, doğrusu biraz içimiz burkuluyor. Notos Kitap’ın –ya da benzer başka bir yayınevinin– yayımladığı kitaplar niçin, neye gore pahalı?

Sözgelimi Özel Dizi adını verdiğimiz dizi içinde yayımlamaya başladığımız kitapların pahalı olduğu söylenebilir mi? Hangi ölçütlerle? Bez ciltli, şömizli, özel kâğıda, özel baskılı kitaplardan oluşuyor Özel Dizi. Ama bunları belirtmek de yetmez. Hangi cilt bezi kullanılıyor; kurdelası, şirazesi, yan kâğıdı nasıl; hangi matbaada, hangi kaliteyi arayarak basılıyor? Her eline alan bütün ayrıntılarına bakmıyor belki, ama Notos Kitap için, yayımladığı kitapların tasarımına ve baskısına ilişkin ayrıntılar öylesine önemli ki. Sözgelimi yan kâğıdını çevirdiğiniz zaman, kâğıdın beyazlığını bırakmamak için yapılmış, çok açık bir renk baskı da vardır ki, kim umursar.

Şu demek ki, Notos Kitap’ın kitaplarının fiyatları hiçbir zaman spekülatif değldir. Kitabın maliyeti neyse ve o maliyet hangi fiyatla karşılanabilirse, o konur. Sonunda, satış ortalaması 1.000’in altında bulunan kitaplar yayımlayan bir yayınevi için, bu denli nitelikli kitapları izleyen vazgeçilmez bir okur kitlesi de var. Notos Kitap’ın yayımladığı kitapların okurları daha çok değilse, bunu okurların da düşünmesi gerekmez mi? Dilerseniz, hangi kitapları yayımladığına bakarak düşünün.

Desen Mehmet Karaman


Neler Oluyor Hayatta, 3 @ 19-02-2011 21:53
Edebiyat çok mu "erkek"?
Edebiyat Dünyasında Kadın adlı örgütün London Review of Books, Times Literary Supplement ve New York Review of Books'ta yaptığı taramalar, 2010 yılında İngiltere'de ve Amerika'da yapılan kitap tanıtımlarında erkeklere, kadınlardan çok daha fazla ağırlık verildiğini ortaya koyuyor. İngiltere'de, LBR'de tanıtımı yapılan kitapların yüzde 74'ü erkeklere ait. Ayrıca tanıtımı yapanların da yüzde 78'i erkek. TLS'de yapılan tanıtımların ise yüzde 75'ini erkeklerin yazdığı kitaplar oluşturuyor. Buradaki tanıtımcıların da yüzde 72'si erkek. ABD'de de durum farklı değil. New York Review of Books'daki durum biraz daha feci: yüzde 83 erkek - yüzde 17 kadın yazar. New York Times'daki durum kötünün iyisi: yüzde 60 erkek - yüzde 40 kadın.

*
Storigami - öykülerinizi katlayın!
Öykü okurlarıyla origami hayranları biraraya gelsin: işte featherproof books'un sizler için sunduğu bir yenilik: storigami. Yayınevinin sitesine gidin, beğendiğiniz bir öyküyü bilgisayarınıza indirin ve söylenildiği yerlerinden katlayın. Storigami, okunmaya hazır.

*
Nabokov: bir kelebek gurusu
Yalnız edebiyat dünyasında değil, bilim dünyasında da kendine önemli bir yer edinen Vladimir Nabokov'un bir kelebek uzmanı olduğunu acaba kaçımız biliyoruz. 1945 yılında üstünde çalıştığı Polyommatus mavi kelebeklerinin evrimiyle ilgili öne sürdüğü hipotez, yakın zamanda yapılan bir bilimsel çalışmayla doğrulandı. Bu kelebek türünün Yeni Dünya'ya Asya'dan geldiğini bundan neredeyse 60 yıl öne süren yazarın bu hipotezi, böylece bilimsel bir gerçek olarak literatüre girmiş oldu. Ayrıntılar için tıklayın (yazı İngilizce).

*
E-kitap, basılı kitabı solluyor mu?
Amerika'nın ve aynı zamanda dünyanın en önemli İnternet alışveriş ağlarından biri olan Amazon, bu yılın başında, e-kitap okuyucusu Kindle'ın, tüm ürünler arasında 2010'un en çok satan ürünü olduğunu açıklamıştı. Şirket, şimdi bir adım daha ileriye gidiyor ve 2011 yılından itibaren 100 basılı kitaba karşılık 115 e-kitap sattıklarını duyuruyor. Bu dönemde sattığı e-kitap sayısının da, basılı kitapların 3 katı olduğunu ekliyor. Bu rakamlar ABD'de gerçekleşen satış rakamları.

Edgar Allan Poe'nun Morgue Sokağı Cinayeti'nin ciltli basımı @ 19-02-2011 20:00

“Çağımızın en güçlü yazarı…”
“Sarhoş yoksul, ezik, dışlanmış Edgar Allan Poe, dingin ve erdemli bir Goethe’den ya da Walter Scott’tan çok daha fazla hoşuma gidiyor. O ve onun gibi özel yapıdaki adamlar için şöyle diyeceğim: ‘Bizler adına acı çektiler.’”
– Charles Baudelaire
Morgue Sokağı Cinayeti’ndeki öyküler, İngilizce asıllarından ve Memet Fuat’ın yazara bağlılığı en önemli ilke kabul eden anlayışıyla çevrilmişir.
“Garip, dengesiz ve saplantılarla dolu yapısının kendini cinayete ya da deliliğe sürüklenmesini önlemek için, Poe’nun elinin altında bir başka zehir vardı. Herkesin aynı rahatlıkla kullanamayacağı bir zehir: Güzel ve özenli yazısıyla, arada bir derin üzüntüsünden sıyrılmasını sağlayan, ürkünç, kasvetli ama avutucu imgeleri kağıda döktüğü mürekkepten söz ediyorum.”
– Marie Bonaparte
Notos Kitap, Edgar Allan Poe'nun Morgue Sokağı Cinayeti kitabınının yeni basımını, bu kez Özel Dizi içinde, bez ciltli, şömizli, özel kâğıda, bir armağan kitap niteliği kazandırarak yaptı.
ISBN 978-605-5904-42-05 – 22 TL
Morgue Sokağı Cinayeti // Idefix


Çocuk edebiyatı çocuk işi mi? @ 18-02-2011 11:47
Martin Amis

İngiliz romancı Sebastian Faulks'ın BBC'de yaptığı 4 bölümlük İngiliz Romanı programlarının ilkinde konuşan bir başka İngiliz romancısı Martin Amis, programda söyledikleri yüzünden geçen haftalarda epey tepki aldı. Çocuk edebiyatıyla ilgili olarak konuşulduğu sırada, Times'in İngilizce Yazılmış En İyi 100 Kitap listesinde de yer alan Money'in (1984) yazarı Amis'in verdiği yanıt şu oldu:
"İnsanlar bana, çocuklar için kitap yazmayı düşünüp düşünmediğimi soruyorlar. Ben de onlara, 'Bir gün beynimde ciddi bir hasar meydana gelirse, o zaman çocuklar için yazmaya başlayabilirim,' diyorum. Bunun dışında, öyküyü yönlendiren kişinin ben olduğuma dair sahip olduğum bilinç benim için çok önemlidir, çünkü bana göre kurmaca özgürlük demektir ve konulan her türlü kısıtlama benim için kabul edilemezdir. Beni, yazabileceğimden daha aşağı bir seviyede yazmaya zorlayacak birisi için asla bir şey yazmam."
Amis'in bu sözleri, tahmin edilebileceği gibi çocuk edebiyatı yazarları arasında büyük yankı buldu. Çocuklar için yazanları doğrudan aşağıladığını söyleyenler; Amis masasının başında bir yıl boyunca beni aşağılamak için bir şeyler düşünseydi bundan daha iyisini başaramazdı diyenler; Amis nasıl yazıyorsa ben de öyle yazıyorum, "Bunlar çocuk için, bunu yazmamalıyım!" gibi bir düşünce aklımdan geçmiyor diyenler; "çocuklar için ayakkabı yapanlar daha az yetenekli görülmezken neden kitap yazanlar görülsün ki"yi savunanlar...

Amis'in, çocuk edebiyatıyla ilgili öne sürdüğü bu iddialar gerçekten değerli mi? Bir yazar, çocuklar için yazdığında daha farklı bir güdüyle mi davranır? Otosansür, çocuk edebiyatı yazarlarında var olan bir mekanizma mıdır?

Birçok çocuk edebiyatı yazar ve çevirmeni, çocuklar için kitap yazmanın, yetişkinler için kitap yazmaktan çok daha zor olduğunu söyler, çünkü yetişkinlerin hayal dünyasından bambaşka bir dünyaya sahip olan çocuklara yaklaşabilmek, onların duygularına ve düşüncelerine erişebilmek onlar için oldukça yoğun bir çalışmayı gerektiriyor. Çocuk edebiyatının, daha "kolay" ya da daha "aşağı" bir yazına sahip olduğunu söylemek büyük haksızlık, çünkü buradaki niteliği ölçebilecek herhangi bir evrensel ölçüt yok. Yeteneğin yalnızca belli bir bölümüyle çocuklar için kitap yazılabileceğini ima eden Amis, burada, oldukça tuhaf doğrusal bir paralellik kuruyor. Çocuklar "küçük" olduğu için, onlar için kitap yazmak için küçük yetenek yeterli olur. Yaşça büyükler için yeteneğin tümünün kullanılması gerekir!

Amis'in bu sözleri kışkırtıcı bir girişim olarak da yorumlanabilir, ama çocuk edebiyatı yazarlarının damarına bastığı kesin. Yalnızca onların değil elbette, herkesin damarına.


Notos Blog'un küçük tırmanışı... @ 09-02-2011 09:15
Notos Kitap, 1 Ekim 2010'da kurulduğunda da dünyasını konvansiyonel araçların ötesine geçirme amacına sahipti. Kitaplarını ve dergilerini basılı biçimde sunmanın yanı sıra, internet dünyasının derinliklerine dalmaya da kararlıydı. Orası biraz belirsizlik taşıyordu elbette, güvenilirliği belki daha tam sağlam değildi, yanlışları da vardı; gelgelelim, olanakları da kolay kolay boy ölçüşülebilecek gibi değildi.
Uçsuz bucaksız bir mecrada, özgürce koşturabileceğiniz bir alanda, size yakınlık duyanları çevrenizde toplama ya da onların çevresini sarma olanağı, Notos için çekiciydi. Bunu atlamadan değerlendirmeye çalıştık. Bir yıl sonra, Temmuz 2007'de Notos Blog yayına başladı. Bizdeki ilk yayıncılık blogu oldu Notos Blog. Saydamlığı, okur katılımına engin açıklığı ilgi ve dikkat çekti. İlk iki yıl içinde, düpedüz, gençlere yayıncılık dersleri verilen bir alan da oldu.
Oradan okurlar, yazarlar, arkadaşlar kazandı Notos. Üç yıl boyunca bu etkinliğini sürdürdü. 2010 yılı içinde, yaklaşık altı ay boyunca ister istemez içine girdiği geri çekilme ve durgunluk dönemi, kendisine olan ilgiyi de elbette azalttı. Biz de farkındaydık durumun, ama öteki işlerimizin yoğunluğu nedeniyle, bu durgunluğu çaresiz kabullenmek zorunda kaldık.
Neden sonra, Ocak 2011 başında Notos Blog'u yeniden masamıza getirdik ve daha ciddi bir editörlük çalışmasıyla, canlandırmaya başladık. Önce tasarımımızı yeniledik. Bir bakıma bizi bekleyen okurlarımız da hemen harekete geçti. Sonuç beklediğimiz gibi oldu.
2010 yılının son üç ayında (Ekim, Kasım, Aralık) Notos Blog'un görüntülenme sayısı toplam 9.624 olmuş. Oysa Ocak ayında birdenbire görülen artışla, bir ay içindeki görüntülenme sayısı 8.754 oldu. Yani üç ayın toplamının yüzde 91'ine ulaştı. Son bir ay içindeyse, bunun da üstüne çıktı ve bu satırların yazıldığı sırada, bir aylık görüntülenme sayısı 11.415'e ulaşmıştı. Notos Kitap bugun hâlâ küçük, butik bir yayınevi ve olanakları kendi çalışmalarından kazadıklarıyla belirleniyor. Buna kendi yağıyla kavrulmak deniyor. Notos Blog da Notos'un bu bütüncül ve kısıtlı dünyasının internetteki vitrinlerinden. Sanıyoruz ki, 2011'de bu verileri daha yukarı taşıyacak ve yayıncılık sektöründeki örnek girişimler arasında sayılacak.


Dünyanın en çok kazanan yazarları @ 05-02-2011 19:17

Dünyanın en çok kazanan 10 yazarı bir yılda toplam 269 milyon dolar gelir elde etti. En çok kazanan yazar da gerilim romanları yazarı James Patterson oldu. Peterson, 70 milyon dolarla "Dünyanın En çok Kazanan Yazarları" listesinde ilk sırada yer aldı. ABD’de satılan her 17 romandan birini yazan Patterson, kitaplarından son iki yılda 500 milyon dolar kazandı.
Vampir aşk romanları yazarı Stephenie Meyer ise yıl geçen yılki 40 milyon dolar gelirle ikinci sıraya yerleşti.

Desen: Mehmet Karaman
(Notos, Şubat-Mart, 26)

Bir Köy Doktorundan Öyküler @ 04-02-2011 20:20

Mihail Bulgakov
Rus edebiyatının en büyüklerinden.

20. yüzyılın en önemli romanlarından biri olan ve ölümünden yirmi altı yıl sonra yayımlanan Usta ve Margarita’da Rus halkı Bulgakov’un ünlü aforizmasıyla karşılaşır:

“En büyük ahlaki çöküntü korkaklıktır.”

Dönemin en güçlü ve yaygın duygusu Stalin’in ölümünden sonra belki bu sözle görünürkılınır ve başka birçok şey korkunç olmaktan çıkar. Korku, Bir Köy Doktorundan Öyküler’de de bir doktorun öykü gözünden bütün yalınlığı ve doğallığıyla, içten bir anlatımda kendini apaçık ediyor. 1925-1927 yıllarında çeşitli dergilerde yayımlanan, yıllar sonra İngilizceye çevrilen öyküleri arasından seçilen bu üç öykü ilk kez Türkçede.

Notos Kitap, Bulgakov'un öykülerini özel tasarımlı, bez ciltli, şömizli, özel kâğıtlı, özenli bir baskıyla yayımladı.



Mihail A. Bulgakov (1891-1940)
Ukrayna’nın Kiev kentinde doğdu. Tıp okudu, 1920’de doktorluğu bırakarak kendini yazmaya verdi. Mizah yeteneği ve keskin yergileriyle tanınmaya başlayan Bulgakov’un Sovyet yaşam biçimine yönelttiği sert eleştiriler giderek dikkat çekti. Satirik ve fantastik öğeler kullanarak yazdığı öykü, roman ve oyunlardaki sanatsal özgürlüğe özlem ve otoriteye direnç izlekleri nedeniyle sürekli sansüre uğradı. Stalin’in ölümüyle Sovyet edebiyatında başlayan sınırlı yumuşama ortamı, yapıtlarına oldukça geç yansıdı. Yazdıkları 1962’den sonra yayımlanmaya başladı.


Öykülerden

“Her şey aydınlandı ve birden, ders kitapları ve herhangi bir yardım ve yol gösterme olmaksızın –ve sarsılmaz bir kanıyla– bir şeyin bilincine vardım: Şimdi, yaşamımda ilk kez, ölmek üzere olan birine bacak kesme ameliyatı yapmak zorundaydım. Ayrıca kızın bıçak altında öleceğinin de bilincindeydim.Çünkü damarlarındaki kan tükenmişti. Kızcağızın bütün kanı, buraya gelirken, on kilometrelik yol boyunca parçalanmış bacaklarından akıp gitmişti. Bilincinin yerinde olduğuna ilişkin hiçbir belirti yoktu. Öylece, kaskatı ve sessiz yatıyordu. Tanrım, niçin ölmemişti? Çılgın babası ne diyecekti bana?”


Bir Köy Doktorundan Öyküler 4 Şubat'ta dağıtıldı, kitabevlerinde bulabilirsiniz.

Kendini zorla... @ 02-02-2011 21:20


Romanlarımdaki karakterler benim gerçekleşmemiş olasılıklarım… Her biri benim kaçındığım bir sınırı geçti… sınırın ötesinde romanın sorduğu sır başlıyor.

MILAN KUNDERA

İyi bir eleştirmen, iyi bir yazar mıdır? @ 01-02-2011 15:42
New York Times'ın, 2010 yılının sonunda Why Crititism Matters (Eleştiri Neden Önemlidir) başlığıyla yayımladığı dizi, oldukça nitelikli yazarların nitelikli makalelerini okurlarıyla buluşturdu. NYT editörleri, bu yazı dizisinin amacının, fikirlerin büyük bir hızla, coşkulu ve giderek sert biçimde aktarıldığı günümüz çağında, "seviyorum" veya "nefret ediyorum" söylemlerini belirtenlerin yanında, ciddi eleştirmenlerin nerede olduğunu sorgulamak olduğunu söylüyorlar. Tanınmış altı eleştirmene, ne yaptıklarını, niye yaptıklarını ve bunun neden önemli olduğunu sormuşlar. Okumak isteyenler buraya bakabilir.



İlüstrasyon: Leonardo Sonnoli

Katie Roiph, bu yazı dizisine katılan eleştirmenlerden yalnızca biri. With Clarity and Beauty, the Weight of Authority (Anlaşılırlığı ve Güzelliğiyle, Otoritenin Ağırlığı) başlıklı makalesinde, günümüzdeki eleştirmenlerin, İnternet, TV ve multimedya araçlarının yükselişiyle mücadele ederken, her zamandakinden daha çok, güzel ve doğru yazmak zorunda olduklarını belirtiyor. Bir eleştirmenin, Facebook ve iPod uygulamalarının çekiciliğine karşı koyabilmesi ve Amazon/Blogger yorumcularının hatalı ve özensiz dilegelişlerine bir yanıt verebilmesi için, etkileyici, anlaşılır ve dili doğru kullanarak yazması gerektiğinin altını çiziyor. Ve ekliyor:

"Mükemmel kitapları, mükemmel olarak yansıtılanlardan, gerçek yeteneği pompalanan yazarlardan ayırmak istiyorsa; tembel ve moda olanı birbirinden ayırmak istiyorsa; yazarların, en iyi yapıtlarında kendileri için belirledikleri nitelik standardını tutturmalarını istiyorsa; ideal bir okuyucu olmak ve bu sayede ideal okuyucuların var olabileceğini ispatlamak istiyorsa; o zaman bir eleştirmenin yapacağı en önemli şey şudur: iyi yazmak."

Bir eleştirmenin, bir kitap ya da yazar üzerinden hareket ederek başladığı yapıtında, aslında yeni bir edebi eser ürettiğini birçok defa söylemiştik. Roiph'ın, makalesinde belirttiği noktalar, bu söz edilen nitelikli yazının, artık eleştirmenler için bir görev ve sorumluluk haline gelmiş olması. İnternet ve dolayısıyla ifade özgürlüğü çağının (bazen düşünce özgürlüğü olarak söylenir, ancak bu hatalı bir söylemdir; düşünmek, zaten özgürce yapılan bir eylemdir, kimse buna karışamaz; söylenmek istenen şey düşüncenin aktarılması, yani ifade özgürlüğüdür) getirdiği bu olanaklar, yazarın da ifade ettiği gibi, nitelikli ile niteliksiz arasındaki seçimin yapılmasını gittikçe güçleştiriyor. Bu yalnızca bir yazar, bir eleştirmen meselesi de değil aslında; bir okur olarak hepimizin üzerine bir şeyler düşüyor. Yazar ya da eleştirmenin işi daha zorsa, bir okur olarak hepimizin işi o kadar zor.

Bu bağlamda eleştirinin Türkiye'deki yansımalarına bakmak da faydalı olabilir. "Blogger" (internet günlüğü [blog] tutan kişiler) olarak ifade edilen ve yadsınamaz sayılara ulaşan bu –bir anlamda– İnternet girişimcileri, kitap ve sinema eleştirileri alanında da oldukça faydalı bir boyut yaratıyorlar. Okudukları kitapları yazanların, kitap tantımı yapanların, listeler hazırlayanların sayısı çok fazla. Bunlardan kimileri önemli bir okur kitlesine de sahipler. Yazdıkça okur kiteleleri artıyor, okur kitleleri arttıkça yazıyorlar ve bu, birbirini besleyen karşılıklı bir ilişki olarak devam ediyor. Nihayetinde kendilerini çok daha dikkatli ve nitelikli yazılar yazarken buluyorlar, çünkü kendilerinde, bu anlamda bir sorumluluk görüyorlar. Aynı şekilde okurlar ya da İnternet tabiriyle followerler (takipçiler) da, en iyi ve sürekli yazıların peşinde koşuyor. Roiph'ın, eleştirmenlerin omuzlarına yüklediği bu yükün simülasyonunu, blog camiasında rahatlıkla görebilirsiniz. Bunun, atlanmaması gereken önemli bir boyut olduğunu düşünüyoruz.

Edebiyat camiasındaki durum da aslında oldukça ümit verici. Can Yayınları tarafından Erdal Öz'ün ölümünden sonra onun adına dağıtılan ödülün, 2010 yılında eleştirmen Nurdan Gürbilek'e verilmesi oldukça cesaretlendirici bir gelişme. Bu, yalnızca eleştirmenlerin edebiyat dünyasındaki yerlerinin konumlandırılması açısından değil, aynı zamanda okurların dikkatinin de bu yöne çekilmesi yönünden oldukça önemli bir gelişmeydi.

İyi yazan bir yazar, her zaman okunur. İyi yazan bir eleştirmenin de iyi bir yazar olduğunun, hem eleştirmenler hem yazarlar hem de okurlar tarafından algılanması, bizi çok daha nitelikli bir edebiyata götürecektir kuşkusuz.

Çağdaş Türk Edebiyatında En İyi 40 Şey @ 27-01-2011 23:50
Notos’un 5. Büyük Soruşturmasının sonuçları açıklandı

Notos’un 5. Büyük Soruşturması, çağdaş Türk edebiyatının yaklaşık yüz yıllık geçmişi içinde yarattığı değerlere günümüzden bir ayna tutuyor. Tam 181 yazarın yaptığı seçimler, yaşayan edebiyatımızın eğilimini güçlü biçimde ortaya koyuyor. Çağdaş Türk Edebiyatında En İyi 40 Şey, olumlu değerlerin üst üste koyduğu taşlarla örülen bir yüzakı duvarı gibi yükseliyor.Bu soruşturmaya, Notos’un önceki dört soruşturmasında olduğundan daha büyük katılım oldu. Nedenini tam bilmiyoruz. Belki konu daha çok ilgi çekti; belki yapılma biçimi, işlevi ve sonuçlarıyla Notos’un soruşturmalarının gitgide daha çok aranıp kurumsallaştığı görüldü. Amacımız da edebiyat dünyamıza yeni bir pencere daha açmaktı. Bizi canlı tutan sonuçlar çıktığını da söyleyebiliyorsak, hiç değilse anlamlı bir adım atılmış olur.

Hiç kuşku yok ki, 181 kişinin yer aldığı önemli bir kamuoyunun seçimlerini de yansıtsa, her seçim gibi bu seçim de kendi öznelliğini içinde taşıyor.



Dolayısıyla başka bir yerde, daha da önemlisi, başka bir zamanda yapılacak seçimin sonuçları da farklı olacaktır. Ne biri ne de öbürü tam yansıtır asıl olması gerekeni. Doğruyla yanlıştan daha önemli edebiyatın gerçeği.

Yapıldıkları dönemin beğenisini, eğilimlerini, edebiyat kültürünü yansıtıyorsa, bu tür soruşturmalarda döneme yakın olanların öne çıkması da doğaldır. Sözgelimi “Nobel Edebiyat Ödülü’nün Orhan Pamuk’a Verilmesi” en çok belirtilen şey oldu. Doğaldır, çünkü yaşayan edebiyatımızı en çok etkileyen şeylerden biriydi. Günümüz yazarlarının 40 Şey içindeki ağırlığı da bundandır. Bu soruşturmanın benzeri, sözgelimi yirmi yıl sonra yapıldığında, bugün adı anılmayan genç kuşaktan yazarlardan kimilerinin de o soruşturmada anılacağı görülecektir. Sonra geriye dönüp bakılır ve edebiyatımızın birikiminin ölçülmesinde bu soruşturmaların ne denli önemli bir anlamı olduğu herhalde görülür.

Gelgelelim, Nâzım Hikmet gene ikinci sırada yer alabilir, İkinci Yeni, Sait Faik, Oğuz Atay, Yaşar Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ya da 1950 Kuşağı da gene ilk on içinde. Bunlar da bu soruşturmanın sağlıklı bir sonuç verdiğini gösterir mi? Sanırım. Ağırlık yazarlarda olduysa, edebiyatımızın yüzyılını belirleyenler onlar olduğu için.

Öte yandan, eğer 181 kişiye ulaşma çabası yerine, yirmi kişiyle sınırlasaydık, hiç kuşku yok ki sapmalar daha çok olacak, öznelliğin sınırları belirsizleşecekti. Bütün bunlar bir yana, bu listeyi alıp asalım yanı başımıza, aklımıza geldikçe bakalım. Hangisini iyi değerlendirebildik, kendimize soralım.

Seçilen 40 Şey’in ilk 20’si

1 Nobel Edebiyat Ödülü’nün Orhan Pamuk’a verilmesi

2 Nâzım Hikmet

3 İkinci Yeni

4 Sait Faik ve Alemdağ’da Var Bir Yılan

5 Oğuz Atay ve Tutunamayanlar

6 Varlık Dergisi

7 Hasan Âli Yücel ve MEB Tercüme Bürosu

8 Yaşar Kemal

9 Ahmet Hamdi Tanpınar

10 1950 Kuşağı Öykücüleri

11 Garip Akımı

12 Can Yayınları

13 Orhan Pamuk

14 Yapı Kredi Yayınları

15 Bilge Karasu

16 Yeni Dergi ve De Yayınları

17 Türk Edebiyatını Dışa Açma (TEDA) Projesi

18 Yusuf Atılgan ve Anayurt Oteli

19 Edebiyat Dergilerinin Çeşitlilik Kazanması

20 Enis Batur

notos

Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 681
Kategori: Kültür Sanat
Etiket: edebiyat oyku dergi

Paylaş
Rapor Et


Benzer RSSler
Kültür Sanat - izdiham
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 394
Kültür Sanat - hayat ve sanat
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 293
Kültür Sanat - SÜRGÜN BİRÇ AĞDA GEZGİN BİR DERVİŞ
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 390
   
Olmazmi.com