sinema-tiyatro ve yarım yüzyıl... @ 11-02-2010 16:04
Mahzen'e uzun süredir yazmıyorum. Çeşitli özel nedenleri var. Aradan bir yıl geçtikten sonra bu yazıyı yayımlamamın nedeni ise, anlatacağım serüveni anımsadıkça hem duygulanmam, hem de kıvanmam. Aslında yazı, Tiyatro Tiyatro Dergisi'nin Şubat 2010 sayısında da yayımlandı. Onu, olduğu gibi aktarıyorum. Umarım bu yeniden başlangıç, Mahzen'in eskiden olduğu gibi, alçakgönüllü bir ilgi odağı durumuna gelebilmesini sağlar.
Elli yıl önce, 1959’da Türkiye’de bir dergi yayımlandı:
sinema-tiyatro... Adını bilerek küçük harflerle yazıyorum, çünkü aslı da öyleydi. Alçakgönüllüydü, büyük iddialar taşımıyordu; kendine göre çizdiği ve doğru olduğuna inandığı düz bir yol vardı. Türkiye’de sinema ve tiyatro kültürüne katkıda bulunmak, bu sanat dallarını özgürleştiren ve paranın baskısından kurtaran amatör alana destek vermek, çağdaş ve ilerici akımların gelişmesine ortam hazırlamaktı.
Aradan 50 yıl geçtikten sonra o günlerin heyecanından arınmış, daha sakin, daha dingin ve daha nesnel bir gözle baktığımda, ne kadar doğru bir hedef için yola çıkıldığını bir kez daha görebiliyorum. Ancak ne yazık ki, pek çok amatör girişimde olduğu gibi, bu da çok kısa ömürlü oldu. Sadece dokuz ay... O günün koşulları da böylesi bir girişim için ancak bunu sağlayabilecek düzeyde idi.
sinema-tiyatro Dergisi’ne hayat veren, ondan bir yıl önce kurulmuş ve aynı adı taşıyan bir dernekti. O dönemde, özellikle üniversite çevrelerinde şiir başta olmak üzere öykü, roman ve tiyatroda önemli bir devinim başlamıştı. Sanat akımlarının üzerindeki baskılı resmi ideolojinin yanı sıra egemenliğini sürdürmekte olan milliyetçilik, Türkçülük gibi akımların etkileri yavaş yavaş azalmaya, sanat bağımsızlaşmaya ve özgürleşmeye başlamıştı. Özellikle şiirdeki patlamaya neden olan ‘
İkinci Yeni’ akımı bütün hızıyla sürüyor, öykücülük gelişiyor, dönemin sanat ve edebiyat dergilerinin bu gelişmeye katkısı her geçen gün artıyordu.
Varlık, Pazar Postası, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Yelken ve Yenilik dergileri önde gelenlerdi. sinema tiyatro Dergisi de, karınca kararınca bu kervana katılmak niyetindeydi.
İlk olarak 1958 yılında bir avuç genç harçlıklarımızdan artırabildiğimiz üç-beş kuruşu bir araya getirerek
Sinema Tiyatro Derneği’ni kurduk. O yıllarda ben aile bütçesine katkı sağlamak amacıyla
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nde memur olarak çalışıyor, ama işi yapmak yerine, amatör bir çabayla sinema ve özellikle de tiyatroyla uğraşıyordum. Zaten 58 yılının sonlarına doğru da bu nedenle,
Küçük Tiyatro’da yol açtığımız bir olay sonucunda işime son verildi. O başıboşluk işime yaramış, Derneğin kuruluşunda elebaşılık rolünü üstlenmiştim. Kuruluşa ilk adım atanlar arasında,
Nevşehir’den ortaokul arkadaşım
Ayhan Gökalp, Ankara’da tanıdığım
Özkan Taner ve ağabeyi (genç yaşlarda yitirdik)
Turan Taner,
Nihat ve kardeşi
Nevzat Özer (sonradan soyadlarını Asyalı olarak değiştirdiler),
Ülker Akçakoca (evlenince soyadı Köksal oldu), ünlü bankacı
Yavuz Canevi, Avukat
Avarkan Atasoy, Siyasal Bilgiler’den mezun olduktan sonra yıllarca Dışişleri’nde görev yapan
Ülkü Başsoy...
Sinema Tiyatro Derneği kısa sürede büyüdü, yüzün üzerinde üyeye ve geniş bir destek çevresine ulaştı.
Metin And, Özdemir ve Babür Nutku, Mahmut Tali Öngören, Nijat Özön, Tarık Dursun Kakınç, Turgut Özakman, Orhan Asena, Derneğe ve bir yıl sonra yayımlanmaya başlayan sinema tiyatro Dergisi’ne, aktif birer üye gibi destek verdiler.
Ülkü Ongan (daha sonra Devlet Tiyatrosu sanatçısı
Işık Toprak’la evlendi),
Yılmaz Özkan, Yılmaz Onay, Ergin Günçe, Ercüment Gençer, Ercan Belen, Ergun Sav, Veysel Öngören, Sevgi Nutku (Mümtaz Soysal’la evlenince soyadı Soysal oldu),
Korkut Toğrol, Timuçin Yekta, Sönmez Akçalı (o yıllarda Özkan Taner’le evlendi),
Harabe Turgut adıyla ünlü
Turgut Erim, Mete Polat, Bingöl Yener, (daha sonra
Turgut Sarıgöl’le evlendi)
Güler Özkaynak, Serpil Uluer, Nihat İspir, Emre Kongar, Baha Galip Tunalıgil ise, belleğimde yer eden üyelerimizdendi.
Her birimiz, tam bir amatörlük anlayışı ve büyük bir özveriyle çalışıyor, olmazları olur yapıyorduk. Hiç unutmuyorum, Ayhan Gökalp’in, Abidinpaşa İlkokulu’nda öğretmen olan babası, okulun “
Heurtier” marka 16 milimetrelik projeksiyon makinesini bize emanet etmiş ve biz sırtımızda o makineyle okul okul dolaşarak, bir yandan sinema konusunda konferanslar vermiş bir yandan da yabancı ülkelerin kültür merkezlerinden sağladığımız belgesel filmleri göstermeye başlamıştık. Ayrıca, Ankara’nın kültür ve sanat odaklarından
Sanatsevenler Kulübü’nde en az on beş günde bir etkinlikler düzenliyor, kimi zaman bir film gösterisi, kimi zaman bir tiyatro tartışması yapıyorduk. Örneğin ünlü Fransız yönetmen
Albert Lamorisse’nin şirin mi şirin filmleri
Kırmızı Balon (Le Ballon Rouge) ve
Beyaz Yele (Blanc Crin), ünlü Hintli Yönetmen
Satyajit Ray’ın
Pather Panchali adlı filmi bunlar arsındaydı. Pather Panchali gösterisi katılanların çokluğu yüzünden izdihama yol açmış, polis müdahale etmek zorunda kalmıştı.
Tiyatroyla ilgili etkinliklerimiz ise daha çok Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen oyunların eleştirildiği açık oturumlarda yoğunlaşıyordu. Bu tartışmalara, oyunun yazarı ya da çevirmeni, rejisörü, dekoratörü, önemli rollerdeki oyuncuları davet ediliyor ve oyun kıyasıya eleştiriliyordu. Bu tartışmalardan birinde Devlet Tiyatroları baş rejisörü
Mahir Canova eleştirmenleri at sineklerine benzetmiş, açık oturumu yöneten arkadaşımız Ayhan Gökalp ise “başkanlık otoritemi kullanarak sözünüzü kesiyor ve sizi kınıyorum” demişti. Zaman zaman eleştiri sınırlarını da aşıyor ve Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen oyunlardan niteliksiz ve gereksiz bulduklarımızı yuhalıyorduk. Örneğin
Munis Faik Ozansoy’un
Halit Ziya Uşaklıgil’den yeni dile uyarladığı “Kâbus” adlı oyunun galasında Küçük Tiyatro’nun balkonunu doldurmuş ve özel davetliler ve protokol sahneyi alkışlar arasında çiçeklere boğarken koro halinde yuh çekmiştik. Oyun gerçekten berbattı ve sırf, o zamanlar Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olan Munis Faik Ozansoy’un hatırına sahnelenmişti. Gazetelere de yansıyan bu skandal sonucunda benim ve Devlet Tiyatrosu’nda gişe memuru olan Turan Taner’in işine son verilmişti.
Derneğin ana hedeflerinden biri dergi çıkarmak, diğeri ise bir uygulama sahnesi oluşturmaktı. Dergi için bir yıla yakın beklemek zorunda kaldık, ama uygulama sahnesini kısa sürede hayata geçirmeyi başardık. O dönemde benzer başka kuruluşlar da vardı.
Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi
Güner Sümer’in ‘
Sahne Z’ adıyla kurduğu amatör tiyatro kulübü ile Siyasal Bilgiler öğrencisi
Erol Aksoy’un ‘
Üniversiteliler Tiyatro Kulübü’ ve
Münip Senyücel’in yönetimindeki ‘
Tiyatrosevenler Gençlik Cemiyeti Deneme Sahnesi’, amatör tiyatro akımının üniversite ve gençlik çevrelerinde yaygınlaşmasına önemli katkı sağlıyordu. İstanbul’daki ‘
Gençoyuncular’,
İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu, Robert Kolej, Galatasaray Akademisi ve TMTF (Türkiye Milli Talebe Federasyonu) tiyatroları da önemli amatör gruplardı.

Biz ilk olarak,
Edna St. Vincent Millay’in “
Aria da Capo”,
Eugéne Ionesco’nun “
Yeni Kiracı”,
Eugéne O’Neill’in “
Kahvaltıdan Sonra” adlı oyunlarını çalıştık ve bunları 1959 Martı’ndaki Ramazan ayının ortasında ilk kez
Konya’da sahneledik. Yavuz Canevi, Avarkan Atasoy, Nihat Özer, Ülkü Ongan, Sevgi Nutku, Bingöl Yener’in rol aldığı oyunları sadece otuz kırk kişiye gösterebildiğimiz bu turne, tam anlamıyla bir amatör serüveni ve Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktı. Aynı turnede yer alan tiyatro afişleri ve fotoğrafları sergisiyle film gösterileri ve konferanslardansa söz etmeye gerek duymuyorum. Bu oyunlar zaman içinde Ankara’da pek çok kez sahnelendi, uluslararası amatör tiyatro festivallerine katıldı. Bunlardan biri de
Nancy’de düzenlenen uluslararası gençlik tiyatroları festivaliydi ve yanlış anımsamıyorsam ödül de almıştık.
sinema tiyatro Dergisi’nin çıkması için aradan tam 11 ay geçmişti. 14 Mart 1959 günü Dergi’nin ilk sayısını matbaadan aldığım anı hiç unutamam. Buram buram matbaa mürekkebi kokan dergi paketini, günlerce aç kalmış birinin, fırından yeni çıkmış sıcacık ekmeği göğsüne bastırması gibi kucaklıyor, bir yandan da aldığım örnek sayıdaki yazıları ilk kez karşılaşıyormuş gibi iştahla okuyordum. Üçüncü sayfadaki kısacık sunuş yazısı her şeyi anlatmaya yetiyordu:
1958 yılının şubat ayında Ankara’nın sinema ve tiyatro severlerinden beş on genç bir araya gelip bir dernek kurdular: Sinema-Tiyatro Derneği. Yönetmeliklerinin birinci maddesi Ülkemizde sinema-tiyatro kültürünü, amatör sinema-tiyatroculuğu yayacaklarından, bir dergi ile çalışmalarını destekleyeceklerinden sözediyordu. Bütün çalışmaları yanında, kolları sıvayıp bir derginin hazırlıklarına giriştiler. Sinema-Tiyatro Derneğinin ve bütün sinema-tiyatro severlerin dili olacak bir dergi çıkaracaklardı. Orada, bütün amatörler birleşecek, konuşup tartışacaklar, bildiklerini, gördüklerini yazacaklardı. Ama daha heveslerinin dumanı üstündeydi ki başvurdukları yerlerden red cevapları doluverdi posta kutularına... Sonra dernek, tam bir yıl yararlı olmağa çalıştı sinema-tiyatro severlere. Ve sonra gençler, öğrendiklerine güvenip yeni bir atılış yapmaya karar verdiler. Eğer dergi elinize kadar gelebilmişse atılış başarılmış demektir. SİNEMA-TİYATRO DERGİSİ HEPİNİZİ ESENLER.”Büyük ilgiyle karşılanan Dergi’nin sahibi olarak ben, yazıişleri müdürü olarak da Ülker Akçakoca görünüyordu. Sayfa düzeninin berbatlığı konusunda Dost Dergisi yayımcısı
Salim Şengil’den (sanat çevrelerinin ünlü Salim Babası) yediğimiz samimi fırça dışında hemen herkesten alkış aldık. İlk sayıda Erol Aksoy,
Adnan Ufuk (Nijat Özön), Turgut Özakman, Türkan T. adıyla Turan Taner, Timuçin Yekta,
Coşkun Tunçtan, Ayhan Yılmaz, Ülker Akçakoca, Şahin Tekgündüz, Özkan Taner,
Ergun Sav, Nihat Özer’in yazıları ve çevirileri yer alıyordu.
1000 adet bastırdığımız Dergi’ye abone sağlayabilmek ve satışını artırabilmek için olağanüstü çaba harcıyor, bir yandan da ilan alabilmek çabasıyla önümüze gelen kapıyı çalıyorduk. İlk sayıdan başlayarak en büyük destekçilerimizden biri de, tam sayfa
Kavaklıdere Şarapları reklamıyla And ailesinin temsilcisi Metin And’dı... İlginç bir şekilde, kamu kuruluşu olmalarına rağmen
Ziraat Bankası,
Vakıflar Bankası,
Raybank,
Makina Kimya Endüstrisi Kurumu,
Petrol Ofisi,
Türk Hava Yolları’ndan ufak tefek reklam da alabiliyorduk. Sonuçta Sinema-Tiyatro’yu ancak dokuz ay yaşatabildik. Dördüncü sayımız “Türk Sineması”, yedinci sayımız ise “Türk Tiyatrosu” özel sayısı olarak çıktı. Hem bu özel sayılarda hem de diğerlerinde biz amatörlerin yanı sıra pek çok ünlünün yazıları da yer aldı.
Örneğin
Ömer Atilla Sav,
Nureddin Sevin,
Melih Vassaf,
M. Tali Öngören,
Orhan Asena,
Özdemir Nutku,
Ayhan Çilingiroğlu,
Tarık Kakınç,
Burhan Arpad,
Sezer Tansuğ,
Halit Refiğ,
Orhan Kemal,
Semih Tuğrul,
Ali Gevgilili,
Attila İlhan,
Nejat Duru,
Ziya Metin,
Nurhan Nur,
Çolpan İlhan,
Sadri Alışık,
Kriton İliadis,
Çetin Özkırım,
Metin Erksan,
Özdemir Hazar,
Lütfi Ay,
Sevda Şener,
Fahir İz,
Refik Ahmet Sevengil...
Sinema-Tiyatro Dergisi’nin önemli başarılarından biri de Türk Tiyatrosun’a büyük bir yazar ve parlak bir başyapıt kazandırmak oldu. Üçüncü sayımızda sinema ve tiyatro dallarında iki yarışma açtık. Bunlar, sinema dalında, senaryo tekniğinin güçlüklerini bildiğimiz için, sinopsis de diyebileceğimiz film öyküsü, tiyatro dalında ise tek perdelik oyun yarışmalarıydı. Sonuçta, değer bir çalışmayla karşılaşamadığımız için sinema dalındaki yarışmayı iptal etmek zorunda kaldık. Tiyatro dalında ise üç çalışmayı ödüllendirdik. Birinciliği kazanan “
Midasın Kulakları”, sadece Dernek ve Dergi ortamını değil, Türkiye’deki tiyatro çevrelerini heyecandan heyecana sürükledi; yayımlanmasından sonra hakkında övücü yazılar birbirini izledi. Oyun, o güne kadar hemen hiç tanınmayan
Güngör Dilmen’in ilk yapıtıydı ve olağanüstü başarılıydı. Bu nedenle ikinciliği boş bırakarak üçüncülüğü iki ayrı yapıta verdik. Birisi
Erol Aksoy’un,
Sabahattin Ali’nin aynı adlı öyküsünden yararlanarak yazdığı “
Sıcak Su”, diğeri ise
Meral Çelen’in (
Aziz Nesin’in ilk eşi) “
Bir Küçük Kadın” adlı oyunuydu. Midas’ın Kulakları’nı, Seçici Kurul Raporu ile birlikte sinema-tiyatro’nun sekizinci sayısında yayımladık; ancak yarışma koşullarında yer almasına rağmen, kalabalık oyuncu kadrosu gerektirdiği için sahneye koyma vaadini maalesef yerine getiremedik. Ama oyun, kısa bir süre sonra Devlet Tiyatrosu’nun
Oda Tiyatrosu’nda, daha sonra da pek çok tiyatroda defalarca temsil edildi;
Ferit Tüzün tarafından opera olarak bestelendi ve pek çok kez de sahnelendi.
Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Elli yıl önce büyük anlam taşıyan bu amatör girişimi ve sinema-tiyatro Dergisi’ni, birkaç sanat tarihi araştırmacısının dışında kaç kişi anımsıyor ki? Aslında bu durumu hiç de yadırgamıyorum. Hareketin elebaşlarından ve hatta başlatıcılarından biri olan ben bile Dergi’nin bütün sayılarını ve o günlere ait belgeleri korumayı beceremediğime göre yakınmayı elbette hak etmiyorum. Ama, yine de hayatta olan ve ulaşabildiğim Dernek üyesi arkadaşlarımdan, iki kişi hariç hiçbirinin ilgilenmediğini belirtmeden geçemiyorum. Ülker Köksal, Avarkan Atasoy, Özkan Taner, Nihat Asyalı bunlardan... Sevgili Yavuz Canevi ise, bankacılığı sadece profesyonelliğinin bir gereği olarak değil, adeta amatör bir tutkuyla sürdürdüğü için, gençlikteki amatörlüğünü anımsamaya gerek duymamış olacak ki, iletime yanıt bile vermedi. Mümkün olsa bu yazıyı, onların da görüşlerini ve anımsadıkları olayları yansıtarak yazmak isterdim. Bunu başaramadığım için Sevgili Ayhan Gökalp’in ve Ülkü Başsoy’un, insanın içini ısıtan mekuplarını da buraya taşıyamadım, üzgünüm.
Ben TRT’de iken... @ 25-01-2009 20:11
Portoroz nere ki?TRT Haber Merkezi’nde dört buçuk yıl çalıştım.. Bu sürede beş-altı kez yurtiçi, bir kez de yurtdışına iş gezisine gönderildim. İlginçtir, yurtiçinde yaptığım iş gezilerinin hepsi Ankara’nın doğusuna, yurtdışına yaptığım tek gezi ise Türkiye’nin doğusuna değil ama, neredeyse o anlama gelen
Yugoslavya’ya idi. Her biri on beşer gün süren yurtiçi gezilerimin ikisinde Doğu Anadol’yu
Malatya’dan başlayıp
Hopa’ya kadar neredeyse adım adım gezme şansını buldum. Ama nedense birlikte çalıştığım arkadaşlarımın çoğu İngiltere’ye Fransa’ya, Almanya’ya hatta Amerika’ya kadar gönderildiler de bana sadece Yugoslavya uygun görüldü. Yine de neme lazım, ta 1967 yılında, yani kırk bir yıl önce yaptığım bu gezinin tadı hâlâ damağımda.
Haber şefimiz
Muammer Yaşar Bostancı, haber merkezinin büyük salonundaki yarısı camlı ahşap bölmeli makamına çağırıp da,
“
Şahinim hazırlan bakalım Yugoslavya’ya gidiyorsun, ama gitmeden önce askeri bir eğitimden geçeceksin” dediğinde, bana biçilen seyahatte gene bir bit yeniği var diye düşünmekten kendimi alamadım. Seyahatin
Uluslararası Adriyatik Kupası Paraşüt Yarışları’ya ilgili olduğunu öğrenince de, bunun ciddi bir iş gezisinden çok bir dinlenme fırsatı olduğunu anladım, ama gelgelelim konu benim için hem çok yabancı, hem de ürkütücüydü. Hayatında sadece üç beş kez ayağı yerden kesilmiş birisinin paraşüt yarışlarını izlemeye gönderilmesi ve bir de seyahat öncesi eğitimden geçmek zorunda olması doğrusu pek hoşuma gitmemişti. Uçak korkusu da cabasıydı. Buna rağmen eğitimin sadece masa başında olacağını düşünüp rahatlamıştım.

Seyahat Ağustos’un 17’sinde idi. Ankara’dan askeri bir uçakla İtalya’nın
Trieste kentine gidilecek, oradan otobüsle Adriyatik Denizi’nin kuzeyindeki turistik kasaba
Portoroz’a geçilecek, 30 Ağustos günü de aynı yolla Ankara’ya dönülecekti. Ağustosun ilk haftasıydı,
Faik adında bir hava assubayı, resmi bir araçla beni TRT’den alıp,
Etimesgut Askeri Havaalanı’ndaki
Türkkuşu Paraşüt Okulu'na getirdiğinde ilk şoku yaşadım. Alanda sıra sıra dizilmiş uçaklar vardı, vardı ama, hepsi de İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma, adeta antika görünümlü
C-47’lerdi (öteki adıyla
Dakota). Birkaç tane de, markalarının
Cesna olduğunu sonradan öğrendiğim küçük ve yeni uçak vardı.
Hayat dolu bir “ölü” Eğtimin ilk günü tanışmalar ve okulun tanıtılmasıyla geçti. Hayatımın en ilginç insanlarından birini bu ilk günde tanıdım. Paraşüt Okulu Müdürü
Emekli Hava Yarbay Cahit Berk... Nam-ı diğer
Ölü Cahit. Sonradan öğreniyorum ki, ilk kez
Harp Okulu’nda futbol maçı oynarken sahada yığılıp kalıyor, öldü sanılıyor ama sonradan ölmediği anlaşılınca adı ‘Ölü Cahit’e çıkıyor. Daha sonra da
Kore’de şehit düşen Cahit adında bir üsteğmenin künyesi Türkiye gelince, Ölü Cahit bir kez daha öldü sanılıyor ve lakabı iyice pekişiyor.
Hani bazı insanlar vardır, tanıdığınız anda anlamsız, soğuk ve itici gelir. Nereden çıktı bu adam, diye düşünürsünüz. Bir an önce işinizi bitirip ilişkinizi kesmek duygusu belirir içinizde. Bunu başaramazsanız ilişkinizin nasıl süreceğini kestiremez, olabildiğince resmi ve soğuk davranmayı seçersiniz. İşte Ölü Cahit o gün öyle birisi benim için... Belki de adının başına takılan “ölü” sözcüğünün bendeki etkisi... Ama asıl Ölü Cahit’i, sabredip yazının devamını okursanız tanıyacaksınız...
Tanışmanın ardından iki kez daha götürüldüm Türkkuşu’na. Son Türkkuşu ziyareti, Portoroz’a uçuştan iki gün önceydi ve o gün paraşütçü gençlerin antrenman atlayışları vardı. Atlayışları uçaktan izlemem istendi. Erkekliğe bok sürmek olmazdı. Okul Müdürü Ölü Cahit ve paraşütçü gençlerle birlikte üzeri yamalıklarla dolu bir C-47’ye bindik. İçinin de dışından farkı yoktu uçağın. Daha alanda dururken motorlarının sesinden zangır zangır titriyor ve korkudan titrememi de bir güzel saklıyordu. Bu arada Ölü Cahit bir yandan gençlerle konuşuyor, bir yandan da bana açıklamalarda bulunuyordu. Atlayışlar üç bin metreden yapılacak, yani dile kolay, üç kilometre yüksekten, paraşütler yere birkaç yüz metre kala açılacak ve yerde belirlenmiş bir noktaya inilecekti. Başlangıçta paraşütlerin neden yere birkaç yüz metre kala açılacağını anlamakta bir hayli zorlandığımı ama soru sorma cehaletini göstermemek için susup, başımla onayladığımı anımsıyorum.
Atlayışları iyi görebilmem için belime, uçağa kancayla bağlanmış kalın bir kemer takılıp sürekli açık tutulan kapının yanına oturtuldum. Her bir yeri sarsılarak büyük bir gürültüyle kalkan uçak havaalanının çevresinde turlar atarak yükseliyor, bu arada delikanlılar, açık kapıdan yarı bellerine kadar sarkıp, uçuşun yarattığı şiddetli rüzgarın özellikle yüzlerinde oluşturduğu deformasyonu bana göstermeye çalışıyorlardı. Hele ağızlarını rüzgara açmıyorlar mı, ağız boşluklarına dolan hava avurtlarını ve dudaklarını lahana yaprağı gibi inceltip genişletiyor, avurtları yüzlerinin tamamını kapatıyordu.
Şimdi, belki de korkudan belleğime kayıt edemediğim için ayrıntısını anımsayamadığım birkaç komut üç bin metreye ulaştığımızı gösterdiğinde gençler peş peşe atlamaya başlıyorlar. Atlayan genç boşlukta hızla küçülüyor ve aşağıdaki sararmaya yüz tutmuş tarlalara doğru gözden kayboluyor. Ölü Cahit, kolumdan tutmuş, uçak gürültüsünü bastırabilmek için var gücüyle bağırarak boşlukta birbirine yaklaşmakta olan gençleri gösteriyor. Korkudan uçağın soğuk metaline sıkı sıkı tutunarak, paraşütleri henüz açılmamış gençlerin ellele tutuşup bir halka oluşturduklarını görüyorum. Yüreğim ağzımda... Biraz sonra halka dağılıyor ve rengarenk paraşütler birbiri peşi sıra açılmaya başlıyor. Manzara benim için bütün ürkütücülüğüne rağmen nefis...
Ölü Cahit’le aramızdaki mesafe giderek kapanıyor. Çok sıcak ve samimi davranıyor. Hatta bana adımla değil,
Jurnalist diye hitap etmeye başlıyor.
Uçak yükselirken yaptığı gibi alanın üzerinde daireler çizerek alçalıyor, tekerlekler piste değdiğinde derin bir nefes alıyorum. O gün, kısa bir süre sonra canciğer kuzu sarması olacağım Portoroz yarışmacılarını daha yakından tanıyorum.
Alpay Açıl,
Erdoğan Menekşe,
Sadık Sindel,
Atilla Parla,
Tuna Atıcı,
Ahmet Talu,
Yalçın Eraslan,
Ziya Öztan...

Gençler arasında en çok ilgimi çekeni Erdoğan Menekşe. Menekşe adeta amatörlüğü geride bırakmış bir fotoğraf sanatçısı. Ekipteki görevlerinden biri de etkinlikleri fotoğraflayarak kalıcı kılmak. İşinde son derece duyarlı ve titiz. Onun bu başarısı yıllar sonra Türkiye'nin tarihi ve arkeolojik değerlerini havadan fotoğraflayarak oluşturduğu paha biçilmez değerde bir kitapla kanıtlanıyor.
Ver elini Portoroz...17 Ağustos’ta erkenden Etismesgut Askeri Havaalanı’nda buluşuyoruz. Kafile bir hayli kalabalık. Türk Hava Kurumu’ndan iki yönetim kurulu üyesi Hava Kuvvetlerinden gözlemci olarak Faik adında bir assubay ve Muzaffer adında bir yüzbaşı ve görevli birkaç kişi daha. İlk menzil İtalya’nın
Brendizi hava üssüne bağlı alanda mola verip yakıt ikmali yapıyoruz. Daha sonra da, hayli eğlenceli geçen altı-yedi saatlik bir yolculukla Trieste’deyiz.

Geceyi Trieste’de geçirip sabah erkenden otobüsle Portoroz’a geçiyoruz. Bizim Ege kasabalarına benzeyen şirin bir kasaba.
Dome Motel’in lobisinde mini etekli, sarışın Yugoslav güzelleri, ayaklı küçük kadehlerde bir şeyler ikram ediyor. Sabahın köründe, on iki gün boyunca Yugoslavlar’ın, damaklarımızda ve damarlarımızda taht kuran ünlü erik rakısı
sljivovica’yla tanışıyoruz. Aslında onu böylesine benimsememize, sljivovica’nın kendisi mi, yoksa elinde tepsilerle önümüzde eğilen sarışınların sunduğu güzellikler mi, hâlâ kestirebilmiş değilim. Çünkü portoroz’da kaldığımız yaklaşık on gün boyunca en az sljivovica kadar onlar da damaklarımızda ve damarlarımızda benzer tatlar bıraktı.
Portoroz keyifli bir tatil kasabası. Avrupa’nın hemen her yerinden turist dolu. Almanlar, İtalyanlar, Avusturyalılar çoğunlukta. Adriyatik Kupası bu yoğunluğu

daha da zenginleştirmiş, Avrupa dışında da pek çok ülkeden paraşütçü, yönetici ve gazeteci kaynıyor ortalık. Biz de onlardan birileriyiz. Ortama uyum sağlamada hiç gecikmiyoruz. Bu konuda Ölü Cahit inanılmaz biri. Bölge insanıyla Sırpça, Hırvatça ve Slavca, yabancılarla Fransızca ve İngilizce konuşuyor; hatta ilerde sözünü edeceğim aryalarıyla da İtalyanca bildiğine inandırıyor herkesi.

Neredeyse sabaha karşı uykuya vardığımız için, günlük antrenmanlara en geç biz katılıyoruz. Tez zamanda ayartılıyoruz. Türk olmamız ve gerektiği kadar çanak tutmamız, Boşnak güzellerin etrafımızda pervane dönmesine neden oluyor. Onların çatpat Türkçe konuşmaları da dostlukları iyice pekiştiriyor. Bizim takım için hayat, bol biralı ve bol şaraplı akşam yemeğinde başlıyor, geceyarısı, sığınaktan dönüştürülmüş diskoda sona eriyor, uykudan ve içkiden yalpalayarak moteldeki odalarımıza döndüğümüzde de çoğu zaman, gözden kaybolduğunu farketmediğimiz bir arkadaşımızı suçüstünde yakalıyorduk. Boşnak güzelleriyle yakınlık, yarışmanın yapıldığı havaalanında kurulan çadırlarda bile sürüyordu.

Özellikle
Hanife adındaki Boşnak güzel, Erdoğan Menekşe’nin gölgesi gibi dolaşıyordu. Dönüşte onun Erdoğan için döktüğü gözyaşlarını hiç unutmuyorum.

Bizim ekibin en popüler tipi kuşkusuz Ölü Cahit’ti. Cahit bana adımla hitap etmek yerine Journalist dediği için adım journalist’e çıkmıştı. Hiç tanımadıklarım bile bana journalist diye seslenmeye başlamıştı. Bu arada bir de İtalyan dost edinmiştik.
Louisa Ziliani. Louisa, yirmi beş yirmi altı yaşlarında, ufak tefek, sevimli, fıkır fıkır bir gazeteciydi. Bütün gününü bizimle geçiriyordu. Ekipteki Hava Yüzbaşısı Muzaffer’le de pek içlidışlı olmuştu. Birkaç ay sonra onun hasretine dayanamayıp Ankara’ya gelmiş, bir hafta kadar benim evimde konuk olmuştu.

Portoroz’da günler pek keyifli geçiyordu. Ölü Cahit’le dostluğum iyice ilerlemişti. Gün boyu elimizden sljivovica şişesi düşmüyordu. Bir gün onunla, her şeyi bir yana bırakıp, sahilden yürüyerek komşu kasaba
Piran’a gitmeye karar verdik. Orası Portoroz’dan biraz daha büyükçeydi ve alışveriş edecek çarşısı, kitap ve plak satan birkaç dükkanı vardı. Niyetimiz de, Türkiye’de yasak olan
Nazım Hikmet kitapları almaktı. Kahvaltıdan sonra spor bir sırt çantasına iki şişe sljivovica ile iki kadeh koyup yola çıktık. Daha Piran’a varmadan şişelerden biri boşalmıştı bile. Cahit tam bir İtalyan tenoru gibi aryalar söylemişti sahil boyunca. Piran’da o kafayla girip çıkmadığımız dükkan kalmadı. Sanıyorduk ki, Nazım Hikmet’in adını söyler söylemez akan sular duracak ve büyük bir saygıyla önümüze kitaplar konulacaktı. Düş kırıklığı gecikmedi. Tezgahtar kızlar Nazım adını bizden duyuyorlar ve aptal aptal yüzümüze bakıyorlardı. Onlara küçümser bir tavırla “Siz ne biçim komünistsiniz, Nazım Hikmet’i nasıl tanımazsınız?” ya da “Siz komünist değil misiniz?” diye bağırıyor, her seferinde “Hayır” yanıtını alıyorduk. Bu durumu hazmedemediğimiz için bir kitapçıda olay çıkarmamıza ramak kalmıştı da kızlar polis çağıracaklarını söyleyince, Türkçe küfürler ederek kendimizi dışarıya zor atmıştık.
Venedik’te beyaz şarap ve Kayseri mantısı…Yarışmaları ara verilen bir gün ekip halinde
Venedik’e gittik. İstasyonda trenden inince Türkçe şamatamızı duyan orta yaşlı esmer sevimli bir görevlinin koşarak yanımıza gelip boynumuza sarılmasını hiç unutamam. Yirmi yıl önce Adana’dan Venedik’e gelip tren işletmesinde çalışmaya başlayan hemşehrimizden neredeyse gözyaşları içinde ayrılacaktık. Sonra ekiptekileri ekip, iki yakası restoranlarla ve hediyelik eşya satan dükkanlarla, ortadaki kaldırımı ise Türkçe bile pazarlık edebilen Roman işportacı kadınlarla dolu uzun yoldan San
Marco Meydanı’na kadar yürüyüşümüzü ve girdiğimiz bir restoranda menüdeki en uzun isimli yemeği ısmarlayıp, yarım saat bekledikten sonra şaşkınlık içinde bol sarmısaklı ve yoğurtlu
Kayseri dolma mantısı yediğimizi de hiç unutamam. Üstelik de daha once ısmarladığımız buz gibi beyaz şarapla… Bir de yol boyunca bizi izleyip de Türk olduğumuzdan kuşkusu kalmayınca, muavin olarak çalıştığı TIR Venedik’te alıkonulduğu için parasız pulsuz kaldığını anlatıp yardım isteyen Ali adındaki delikanlıya inanıp cebimizdeki Liretlerin tümünü verdiğimizi, sonra da çocuklardan para istemek zorunda kaldığımızı da unutamam.
Yarışmalar sona yaklaştıkça dereceye girme ümidimiz de uçup gidiyordu. Bireysel başarı gösteren ve alkışlanan arkadaşlarımıza rağmen takım halinde tam uyum sağlayabilmiş ve yarışa asılmış durumda değildik. Orada başka bir yarışma yapılsa, Adriyatik Kupası’nın en sempatik, en popüler, en sevecen ve en çapkın ekibi mutlaka biz olurduk. Sonuçlar açıklandığında sonlara doğru dereceye girebildiğimizi öğrendik.

30 Ağustos günü tası tarağı toplayıp, otobüsle
Udine’ye geçtik. Tabii tası tarağı derken, on iki gün boyunca, çevredeki
Lubliana,
Kooper gibi kentlerde yaptığımız alışverişlerden de söz etmem gerekir. Buzdolapları, çocuk arabaları, televizyonlar, radyolar, pikaplar, teypler, giyim kuşam, otobüsün tıka basa dolmasına neden olmuştu. Benim aldıklarım ise bölge müziğinden sekiz on adet LP plakla, çok hoşuma gittiği için almadan edemediğim, koyu yeşil renkli altı bardakla bir sürahi idi. Ankara’da gümrük memuru yüzüme bakıp,
“
Kardeşim Paşabahçe’de bunların âlâsı var, yazık değil mi para vermişsin şu camlara...” dediği zaman yüzümün kızardığını anımsıyorum.
Bizi götürecek uçak önceden gelmiş, uçuş ekibindekiler de alışveriş için Venedik’e gitmişti. Alanın “snackbar”ında kafaları iyice bulup, onların dönüşünü beklerken benim dışımda herkes, uçağın yanına yığdığımız yüke bakıp tahminler yürütüyor ve bir noktada birleşiliyordu. Bu uçak bu yükü almaz ve kaptan pilot da bu yükle uçağı kaldırmaz... Uçağın yorgun ve bitkin görünüşü ürkütücüydü. Yer yer yamalı bedenindeki kimi yerler aşınmış, boyalar solmuş, yazılar ve şekiller büyük ölçüde silinmiş, hurdaya ayrılmayı bekler bir görüntü almıştı.
Taze Albay’ın ettikleri...Biz bu tartışmaları yaparken uçağın yanına, bir kamyonet geldi. Gelenler uçuş ekibiydi ve kamyonet onların Venedik’ten aldığı ev eşyalarıyla tıkabasa doluydu. O gün Albaylığa terfi eden ve apoletlerindeki yıldızlar pırıl pırıl parlayan
Kaptan Pilot Mehmet Şahin çenesini ovalarken eşya yığınlarını derin derin süzmüş ve zor duyulur bir sesle,
“
Tayyareyi iyi yerleştirebilirsek mesele yok, Allahın izniyle kalkarız” demişti. Bir ara Albay Mehmet Şahin, Ölü Cahit, ekipteki Hava Yüzbaşı Muzaffer ve soyadını anımsayamadığım uçağın ikinci pilotu
Üsteğmen Koray barın bir köşesindeki uzunca bir fiskostan sonra yanımıza gelmiş ve çocuklara uçağın nasıl yerleştirileceğini anlatmaya başlamışlardı. Buna göre paraşüt torbaları uçağın tabanına ve iki yandaki branda oturmalıkların altlarına, eşyalar ise kuyruktaki ve kokpitin girişindeki sağlı sollu boşluklara düzgün bir şekilde yerleştirilecek, böylece hem uçağın dengesi sağlanmış olacak hem de yaklaşık sekiz saat sürecek yolculuk için torbaların üzerinde yaşanabilir bir ortam yaratılacaktı.
Şimdi bile aklıma geldikçe sırtımdan soğuk terler akmasına yol açan bu durum, yarım şişe sljivovica’ya rağmen bilincimi kilitlemişti. Düşünmek, akıl yürütmek, tahminde bulunmak, kuşkulanmak, korkmak, tedirgin olmak gibi tüm melekelerimi yitirmiş, rüyada ya da uykuda dolaşır bir hal almıştım. Çünkü yapabileceğim hiçbir şey yoktu ve edeceğim tek kelime bile, ödleklikle suçlanmama ve alay konusu olmama yetecekti.
Saat 16.00’da uçak zar zor, ite kaka yerleştirilmiş, her birimiz, uçağın zeminini en az yarım metre yükselten paraşüt torbalarının üzerinde yerlerimizi almıştık. Taze Albay Mehmet Şahin ve iki uçuş teknisyeni dışında hemen hepimiz bulut gibi değilsek bile sakinleştirici almışçasına içkili ve çakırkeyftik. Kaptan Pilot’un ilk talimatı, herkesin uçağa dengeli şekilde yerleşmesi ve uçak kalkıncaya kadar kimsenin yerinden kımıldamaması oldu. Tabii emniyet kemeri falan hak getire…
Alandan büyük bir gürültüyle kalktık. Brendizi’ye kadar Kaptan Pilot’un birkaç kez kokpitten kafayı uzatıp,
“
Çocuklar tepişip durmayın tayarrenin içinde, dengeyi sağlayamıyorum; daha sakin lütfen!..” uyarılarından başka ilginç bir şey olmadı. Bu arada takım kaptanı Alpay Açar dışında, pilot brövesi olan paraşütçü gençlerden hiçbirine de uçağı kullanma izni verilmedi.
Yaklaşık dört saat sonra yakıt ikmali için Brendizi’ye indiğimizde gece bastırmıştı. Hem uçağın yakıtı hem de bizim içki ikmalimiz tamamlanmış, benim dışımda herkes uçaktaki yerini almıştı. Belli etmemeye çalışarak Kaptan Pilot’un gölgesi gibi dolaşıyor, sürekli hareketlerini gözlüyor, yolun geride kalan bölümüyle ilgili risk olasılıklarını keşfetmeye çalışıyordum. Albay Şahin’le ikinci pilot Üsteğmen Koray uçak kapısının önünde durmuş alçak sesle konuşuyorlardı. Duyduğum cümleler dizlerimin bağının çözülmesi için yeter de artardı bile. Albay Şahin yardımcısına,
Gümrükçü dostun olsun yeter, hayat ne ki?“Koraycığım, bütün mesele kalkıncaya kadar, gerisi kolay. Allahın izniyle bir kalkabilsek mesele yok…” diyordu. Üsteğmen Koray ise tırnaklarını yerken komutanını destekler sözler mırıldanıyordu ama, ettiği bir söz, mideme kramp girmesine neden olacak kadar vahimdi.
“
Albayım, keşke ful depo yapmasaydık, Etimesgut yerine İzmir Çiğli’ye inerdik en kötüsü…” demiş, Taze Albay da onu
“
Koraycığım Çiğli’de bildik hiç kimse yok, gümrükte fena takılırız…” diye yanıtlamıştı.
Belki de duyduklarımdan paniklediğim ve midem bulandığı için, uçağa bindiğimde yüzüm kül gibiydi ama, loş ışıkta kimse fark etmemişti. Herkes yerine yerleştikten sonra uçak ufak ufak sarsıldı, kımıldadı, sonra pistte gönülsüzce yürümeye başladı. Üzerine oturduğum branda paraşüt torbasının kıvrımlarını yakalamış, bütün gücümle sıkıyordum. Ellerim terden sırılsıklamdı. Uçak biraz daha hızlandıktan sonra motor gürültüsü kulakları sağır edecek kadar yükseldi. Tıklım tıklım dolu olmasına rağmen uçak saralı hasta gibi tirtir titriyordu. Sonra o yorgun hız biraz daha arttı ve yeri göğü birbirine katan bir gürültüyle uçağı silkelemeye dönüştü. Evet, galiba kalkıyorduk, tabii kalkabilirsek… Uçağın ufacık pencerelerinden karanlığı delercesine bir şeyler görmeye çalışıyor, ama kanadın ucunda bir aşağı bir yukarı hareket eden kırmızı ışıktan başka bir şey göremiyordum. Uçak sanki büyük bir çabayla kanat çırpıyor ve ağır gövdesini taşıyıp yükseltmek için olağanüstü çaba harcıyordu. Bu ne kadar sürdü bilemiyorum, gürdültü biraz azaldı, monotonlaştı ve azalıp titreşime dönen sarsıntıyla birlikte sakinleşti.
Bunları yaşarken hep başkalarının, özellikle Havacı Albay Muzaffer’in ve Ölü Cahit’in yüzlerine, gözbebeklerine çaktırmamaya çalışarak dikkatle bakıyor, bir şeyler öğrenmeye, birtakım ipuçları edinmeye çalışıyordum. Biraz sonra gerginlik yerini içkilerin de verdiği rehavete bırakmış, paraşütçü gençler torbaların üzerinde pişti oynamaya başlamıştı. Bir saat kadar sonra Havacı Binbaşı Muzaffer’le Ölü Cahit kokpite çağrıldı. Bir şeylerin yolunda gitmediği kokusu genzimi yakmaya başlamıştı. Biraz sonra Binbaşı Muzaffer kabine döndü. Herkesin gözü üzerindeydi. Umursamaz bir tavırla,
“
Radyokompar’ın biri bozulmuş ama yedeği çalışıyor, endişe edecek bir şey yok” dedi. Tabii ben derhal antenlerimi germiş, radyokompar’ın, uçağı otomatik olarak rotada tutan elektronik cihaz olduğunu öğrenmiştim. Bu arada dikkatimi çeken en önemli şey, İkinci Pilot Üsteğmen Koray’ın durumu idi. Koray sıksık kokpitten çıkıp, torbaların arasına sıkıştırarak zulaladığı ‘brandy’ şişesini çıkarıp iki fırt çekiyor, sonra şişeyi yerine sıkıştırıyordu. Bu durum, uçaktan sorumlu ikinci kişinin yaşadığı paniği ifade ediyordu bana. Ödlek damgası yememek için sıkıntılarımı ve vehimlerimi kendime saklıyor, her geçen dakika daha da geriliyordum.
Bir süre sonra asıl bomba patladı ve kokpitten çıkan Ölü Cahit,
“
Çocuklar paniklemeyin ama, ikinci radyokompar da devre dışı kaldı” dedi. Muzaffer’in yüzü bembeyaz olmuştu. Üsteğmen Koray’ın kokpite girip çıkması bir oldu. Sonra karşıma oturup tırnaklarını yemeye başladı… Bu arada uçakta panik iyiden iyiye yayılmaya başlamıştı. Ölü Cahit’in talimatıyla paraşüt torbaları açılmaya başladı. Ekip elemanlarından Havacı Astsubay Faik, hepimizi parmakla sayıyor, herkese bir paraşüt düşüp düşmediğini hesaplamaya çalışıyordu. Bende hoşafın yağı kesilmişti iyiden iyiye… İçimizde en soğukkanlı olan Ölü Cahit’ti. İşi gırgıra vuruyor, durumla dalga geçiyordu. Yanıma geldi,
“
Ulan Jurnalist, iki haftadır bizimle birliktesin, bırak atlamayı sana bir paraşüt bile giydiremedik, getir Tuna şurdaki paraşütü” dedi. Sonra da Tuna Atıcı’nın yardımıyla paraşütü sırtıma bağladılar, herhangi bir nedenle atlamak zorunda kalırsak, boşlukta kalır kalmız, elime tutuşturdukları deklanşör denen kordonu çekmemi tembihlediler. O andaki durumumla ilgili bir şeyler söylememe ya da yazmama gerek var mı bilmiyorum.
Karanlıkta yapılan tahminlere göre tam Yunanistan üzerinde uçuyorduk ve Kıbrıs nedeniyle aramızdaki ilişkilerin gerginliği yüzünden askeri bir uçağın mecburi iniş yapmasının mümkün olup olmadığı tartışılıyordu. İşte ne olduysa tam bu sırada oldu ve uçak büyük gürültülerle inip inip kalkmaya başladı. Herkes birbirine sarılmış, sağa sola savrulmamak için tutunmaya çalışıyor, bir yandan da dua üstüne dua ediyordu. Bir yandan da uçağın gövdesine kulakları sağır eden bir gürültüyle taş toprak gibi bir şeyler çarpıyor, felaket tablosunu doruğa çıkarıyordu. Ben kesin mecburi iniş yaptık, taşlı çakıllı bir arazide gövde üzerinde sürükleniyoruz diye düşünüyorum ve yanımdakilere panik içinde “
Nereye indik, nereye indik?..” diye soruyorum, ama kimse cevap verebilecek durumda olmadığı için sorularım gürültüde kaybolup gidiyor. Birisinin “Oraj!.. Oraj!..” diye bağıran sesi çalınıyor kulağıma.
Bana bir asır gibi gelen bu dehşet anı birden kesiliyor ve her şey sakinleşiyor. O büyük gürültüden sonra, uçağın daha önce rahatsız edici düzeydeki motor gürültüsü yok oluyor sanki. Herkes birbirine sarılıp öpüşüyor ve geçmiş olsun dileğinde bulunuyor.
Sonra ayrıntısıyla öğreniyorum ki, rayokompar’sız uçtuğumuz için oraj denilen bir bulut kümesinin içinden geçmişiz; geçmişiz ama mucize eseri kurtulmuşuz. Çünkü elektrik yüklü bu bulut kümesinde şimşek, yıldırım, dolu, fırtına ve bir uçağı düşürebilecek her şey varmış. Örneğin düşen bir yıldırım elektrik donanımını sıfıra indirir, uçağın havada saçma yemiş bir kuş gibi döne döne yere düşmesine neden olurmuş. Atlatılan büyük felaketten sonra, inşallah bird aha oraja girmeyiz temennileri arasında yola devam ediyoruz. Saat gecenin on birini geçiyor. Pencerelerden göründüğü kadarıyla artık hava açık ve bulutsuz. Hatta aşağıya bakarak kıyı şeritlerindeki ışıklardan bulunduğumuzu yeri kestirmemiz bile mümkün…
Yaşasın, orman yangını…Çocuklardan birinin sevinç çığlığı üzerine pencerelere yöneliyoruz.
“
Geldik geldik… Orman yangını var bakın!..” diye bağırıyor. İçin için ve acı acı gülümsüyorum, Türkiye’yi belirleyen simgenin bir orman yangını olduğunu düşünerek. Gerçekten de öyle, Ege’nin güneyi olduğunu tahmin ettiğimiz bir bölgede büyükçe bir yangın var… Biraz sonra da havadan ışıkların çizdiği izmir profilini görüp derin bir nefes alıyoruz. Ve nihayet bir saat kadar sonra Ankara Etimesgut Havaalanı’na iniyoruz sağ salim. Gecenin saat yarımında gümrüğe girmeden once uçağın önünde toplanıp vedalaşırken Taze Albay Mehmet Şahin, gemisini kurtaran bir kaptan edasıyla utanıp sıkılmak bir yana, böbürlenerek,
“
Arkadaşlar, hepimize geçmiş olsun, doğrusu yüzde bir ihtimalle inebildik Ankara’ya” diyor. Benim duyduğm, ama belki aramızda başkalarının da bilip de sözünü etmediği gerçeği haykırarak, “Üç kuruşluk eşyanın gümrükten kurtarılabilmesi için hayatlarımızı riske attın ey Türk Ordusu’nun Taze Albayı” diyecek gücü, iradeyi ve cesareti bulamadığım için, olayı anımsadıkça kendimi hep suçladım, şimdi de olduğu gibi.
Saat ikiye doğru eve gelip aynaya baktığımda kendimi tanımakta zorlandım. Yüzüm simsiyahtı… Bu serüven kaç yılıma mal oldu bilemem ama, en büyük tesellim, Ölü Cahit’in ve o güzel gençlerin dostluğu oldu.
Kıl Yılmaz'la esrar kaçakçılığı @ 18-12-2008 12:52
Önce kahramanları tanıtayım.Kıl Yılmaz: Adapazarlı. Ünlü yönetmen
Yavuz Özkan’ın ağabeyi. Ta 1950’lerin Ankarasından, ilk gençlik yıllarımdan tanırım. Hani ‘şeytan tüyü var’ deriz ya... Bırakın tüyünü, bu şeytanın ta kendisi. Onu yakından tanımasanız,
Othello’nun
Iago’sunun canlanıp karşınıza dikildiğini ve gözlerinizin içine bakarak sinsi sinsi gülümsediğini sanırsınız. Bütün sempatisine karşın, o yıllara özgü uzun favorileri,
Hüseyin Baradan’ınkine benzeyen ince ve uçları hafif kıvrık bıyığının altındaki sürekli tebessüm eden dudakları, felfecir okuyan siyah gözbebekleri ile, ağzını açıp iki laf etmesine gerek kalmadan kendinizi pasif bir koruma altına almanız gerektiği duygusunu yükler size.
Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, Anafartalar Caddesi’ndeki bir avukatın yanında staj yapıyor, ama hemen hemen bütün zamanı bizlerle.. Aramızdaki adı Kıl Yılmaz... Çünkü gerçekten kıl... Lafını sözünü esirgemez, olmadık zamanda, olmadık kişiye olmadık lafı etmekten çekinmez, ortalığı karıştırır, sonra da tereyağdan kıl çeker gibi, yarattığı sorunun dışına alıverir kendini. Size de pirincin taşını ayıklamak düşer. Halen Ankara’da Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi.
Mösyö: Asıl adı
Necmettin Karaerkek. Onu da aynı yıllarda, hatta ne yılı, aynı aylarda tanıdım. Tokat eşrafından, Çerkez asıllı
Şahin Bey’in dört oğlundan (
Bedrettin, Necmettin, Saadettin, Hayrettin) biri. Uzunca ve zayıf bedeni, esmer teni, çıkık elmacık kemikleri ve yüzünün sert hatlarıyla tam bir Çerkez genci. Sevecen ve duygulu olmasına karşın, bu yanını, nedense erdem değil de zaafmış gibi belli etmemeye özen gösterir; dinlemeyi genellikle konuşmaya tercih eder, ama konuştuğunda da bile bile çam devirmekten çekinmez. O da hukuk mezunu ve avukat. Aramıza katılmadan önce bir süre Paris’te yaşadığı için aramızdaki adı Mösyö... Ankara Oran’daki evinde emekliliğini yaşıyor ve resim yapıyor.
Ayşe Kudat: Ne yazık ki onun için takma ad kullanamıyorum. Onu 70’li yılların başında
Timuçin Yekta ve
Özkan Taner’le birlikte kurduğumuz
OPA adlı danışmanlık ve proje firmasındayken tanıdım. Harward’ın sosyal ilişkiler bölümünde doktorasını tamamlamış Türkiye’ye dönmüştü. Uluslararası alanda ünlenmek üzere emin adımlarla ilyerleyen genç bir bilim kadınıydı ve göçmen işgücü konusunda bir araştırma enstitüsü kurmak üzere Berlin Üniversitesi’ne gidiyordu. Anlatacağım öyküde rolü olmamakla birlikte ondan söz etmemeyi bir eksiklik olarak görüyorum ve kendimden söz etmeye gerek duymaksızın öyküye geçiyorum. Birkaç yıl önceki son görüşmemizde hâlâ ABD’de kendi şirketini yönetiyordu.
Berlin’den gelen davet1975 yılında kendi başıma açtığım bin iş sonucu oldubittiyle karşılaşmış, İstanbul’un tanınan matbaalarından
Karaca Ofset’i satın alarak, Küçükesat’ta, Akay yokuşunun bittiği noktayla Dörtyol arasında Danimarka Büyükelçilisi’nin eski konutu olan üç katlı binada Maya Matbaası’nı kurmuştum. (
Bu serüveni bir başka yazımda anlatmak istiyorum.) O dönemde Yılmaz Özkan, Ayşe Kudat’ın Berlin Üniversitesi’nde kurduğu Araştırma Enstitüsü’nde çalışıyor, aynı zamanda da doktorasına hazırlanıyordu. Bir gün ikisinin evlenmeye karar verdiklerini öğrendik. Zaten birlikte yaşıyorlardı. Sonbahara doğru Yılmaz’ın doktorası bitince de Ankara’ya dönecekler ve resmen evleneceklerdi. Nitekim dönüşlerinden bir süre sonra Maya'nın ve diğer şirketimiz OPA'nın bulunduğu şirin binada elbirliğiyle gerçekleştirdiğimiz şık bir düğünle evlendiler.
Bu arada Yılmaz, Necmettin’le beni ısrarla
Berlin’e davet ediyor, hem bir süre birlikte olmayı, hem de taşınmasına yardımcı olmamızı istiyordu. Aslında benim de böyle bir seyahate, işim gereği ihtiyacım vardı. Yeni kurulan matbaanın, Türkiye’de bulunmayan, bulunsa da çok pahalı olan birtakım gereksinimlerini Almanya’dan çok hesaplı şekilde sağlayabileceğimi düşünüyordum. Sonuçta Yılmaz’ın
Balkanair firmasından aldığı ucuz biletlerle Berlin’e uçtuk. İlk sürprizi uçakta yaşadım. Almanların
'Şnaps' diye bir içkisi olduğunu biliyordum. Ne içeceğimizi soran resmi üniformalı irikıyım kabin görevlesinin önerdiği içecekler arasında da Şnaps adını duyunca, ne güzel daha Almanya’ya ayak basmadan rakılarından tadacağım diye düşünerek keyiflendim. Biraz sonra önüme konulan bardaktakinin meyveli gazoz olduğunu anlayınca dehşetli bozuldum. Meğer Mösyö bilir de söylemezmiş. Kabin görevlisinin bana önerdiği Şnaps değil, garip ve kaba bir telaffuzla söylediği
Schweppes’miş.
Kurfürstendamm Strase’deki Türk...
Berlin gezisi pek eğlenceli başladı. Tabii ilk akşam Ayşe’yle Yılmaz’ın evinde bol şaraplı, bol biftekli ve bol patatesli bir akşam yemeği yeyip doya doya hasret giderdik. Sonrasında birkaç gün Berlin turlarıyla geçti. Aklıma estikçe yalnız başıma Berlin’i dolaşırken, beni tanımayan ama yüzümden, belki de o zamanki bıyıklarımdan Türk olduğumu anlayan, benim de, fötr şapkasındaki renkli kuş tüyleriyle köy meydanında dolaşır gibi yürümesinden tanıdığım pek çok Türkle selamlaştım, kısaca Kudam denilen
Kurfürstendamm Strase’de... Temizliğine, yemyeşil geniş parklarına korna sesi duyulmayan ama su gibi akan trafiğine hayran kaldım Berlin’in.
Doğrusu Yılmaz’la Ayşe’nin misafirperverliğine diyecek yoktu. Yılmaz benim matbaa malzemelerini en elverişli koşullarla satın alabilmem için elinden geleni yapıyor ve
Citroen’i ile beni götürmediği yer kalmıyordu. Mösyö ise kafasına göre takılıp Berlin’i geziyor, özellikle geceleri bizi ekiyordu. Hatta bir gece haber vermeden sabaha kadar gelmediği için bayağı endişelenmiş, sabahın köründe bitkin bir halde eve dönüp kanapede sızınca geceyi nasıl geçirdiğini anlamakta zorlanmamıştık. Bu arada Berlin’de yaşamakta olan ünlü yazar
Füruzan da bizi yalnız bırakmıyordu.
Birkaç gün süren turistlikten sonra Ayşe’nin,
Yaşar ve
Feride adındaki iki arkadaşının yardımıyla evin eşyalarını toplamaya koyulduk. Demiryolları işletmesinden, Ankara’ya kadar gidecek bir vagon kiralanmış, bütün sorun eşyaların vagona kadar taşınabilmesine kalmıştı. Yılmaz her zamanki kıllığını yapmaktan geri kalmamış, boynunun tutulduğunu ileri sürerek taşınma işlerinden sıyrılıvermişti. Bütün gün üzerine bir battaniye çekip, ahlayıp oflayarak kanapede yatıyor, etrafa talimatlar yağdırıyor, üstelik bir de taşınmanın gecikmesinden yakınıp duruyordu.

Sonuçta, Yılmaz dışındakilerin işbirliği ile eşyaları vagona yüklemeyi başarmıştık. Bu arada benim çok ucuza satın aldığım kullanılmış ama hâlâ pırıl pırıl olan ofset kamera da vagona yerleşmişti. Çok mutluydum, artık matbaadaki film işleri, daha hızlı ve daha kaliteli şekilde çözümlenecekti. Vagon’un kapısını kilitleyip mühürlettikten sonra Berlin’deki işimiz bitmişti. Hamile olduğu için Ayşe’yi uçakla gönderdik, biz ise Yılmaz’ın ‘Citroen GS’ arabasıyla karadan gidecektik. O geceyi Berlin’de bir motelde geçirdikten sonra sabah erkenden yola çıktık. Tabii Yılmaz’ın hastalığından eser kalmamıştı. Öylesine iyileşmişti ki, bütün uyarılarımıza ve ısrarımıza rağmen direksiyonu ne bana ne de Mösyö’ye bırakmıştı.
Nerelerdesin İvo Bauçiç?..Yolculuk çok keyifli geçiyordu. Özellikle Avusturya’dan geçerken o güne kadar sadece duvar

takvimlerinde ve turizm afişlerinde gördüğümüz
Alp Dağları ve eteklerindeki küçük kasabaların efsanevi görüntüleri nefesimizi kesiyordu. Geceyi
Graz’da, nefis ‘şnitsel’li, bol patatesli ve biralı bir yemekten sonra otoyol kenarındaki bir motelde geçirdik.
Sabah salam, sosis ve jambonlu yumurtalarla mükellef bir kahvaltı yaptık ve birkaç saat sonra yaşayacağımız garip olaylardan habersiz yola koyulduk. Yugoslav sınır kapısını geçince pasaport ve gümrük kontrolü için durdurulduk. Mavi üniforması içinde sevimli, sarı saçlı, mavi gözlü, tombalak bir gümrük görevlisi pasaportlarımızdan Türk olduğumuzu anlayınca, resmi kimliğini bir yana bırakıp bizimle samimiyet kurmak istedi. Hatta şaka yapmaya bile yeltendi ama ne haddine... Dedim ya, aramızda bir kıl var... Berlin Üniversitesi’nden doktor payesini almak üzere olan bir Türk nasıl olur da Yugoslav bir gümrük görevlisine senli benli davranabilir? Yugoslav delikanlı tıklım tıklım dolu arabanın içine gözucuyla bakarak, özentili Türkçesiyle yarı şaka yarı ciddi,
“
Kaçak var mı komşi?” diye sordu. İşte olan ondan sonra oldu. Kıl Yılmaz bu şakaya iyice kıl olmuştu. Yugoslav’ın gözlerinin içine bakarak,
“
Esrar var...” dedi. Yugoslav bunun şaka olduğunu anlamış, gülümsemişti. Onun aşağıdan alması üzerine Yılmaz kıllığının yetersiz kaldığını düşünerek daha ileri gitti ve tekrarladı:
“
Esrar var esrar, anlamadın mı?..” dedi. Bu defa Yugoslav görevli kendisiyle dalga geçildiğini anlamıştı. Tavrını birden değiştirdi ve el işaretleriyle, arabadan inip bagajı açmamızı istedi. Ben işin tatsızlaşacağını anlamıştım, arabadan inip bagaja yöneldim. Yılmaz da anında inip bana engel olmaya kalkıştı. Bir yandan da görevliye, elleriyle işaret ederek,
“
Kendin aç bakalım kolaysa” diye meydan okuyordu. İş ciddileşiyordu, Mösyö de arabadan indi. Bir anda ilgi odağı haline gelivermiştik. Çevremiz meraklılarca kuşatılmaya başladı. Bu arada Yugoslav görevli düdüğüne asılmış, biraz ilerdeki karakoldan yardım istemişti. Bir anda önümüzde izbandut gibi iki görevli daha zuhur etti. Arabanın kapıları ve bagajı açılmış, her şey hoyratça aşağı indirilip, didik didik aranıyordu. Bir yandan ben, bir yandan Mösyö araya girip Yugoslav görevlilere, arkadaşımızın şaka yaptığını, aslında arabada değil esrar, kaçak hiçbir şey bulunmadığını dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıyor ama ciddiye alınmıyorduk.
Gümrük görevlileri işi iyice azıtmış, arabanın döşemelerini sökmeye girişmişlerdi. Mösyö’nün ve benim ricalarımız üzerine döşemeleri sökmekten vazgeçtiler. Bu kez Yılmaz indirdikleri eşyaları arabaya yeniden yerleştirmelerini istiyor, görevlilerse kesinlikle reddediyordu. Yılmaz öfkeden çıldırmış, kıllığı aklının önüne geçivermişti. Ne edip edip fotoğraf makinasını bulmuş, bir yandan yere indirilmiş eşyaların fotoğraflarını çekiyor, bir yandan da tehditler savuruyordu. İrikıyım görevlilerden biri atılıp Yılmaz’ın elindeki fotoğraf makinasını aldı, içindeki filmi çıkarmaya kalkıştı. Yılmaz’ın engellemeye kalkışması üzerine aralarında ciddi bir itiş kakış başladı.
Bu arada düdük yeniden çalmış ve karakoldan bu kez polis olduğu anlaşılan bir üniformalı daha yanımıza gelmişti. Yeni gelen polis görünümlü Yugoslav, görevlilerin elindeki pasaportlarımızı ve arabanın evrakını alıp, bir eli belindeki tabancada bizi karakola götürmek istiyordu. Bu kez Yılmaz yeni bir saldırıya daha geçti ve polis memruna Almanca,

Bakan
İvo Bauçiç’e telefon etmek istediğini söyledi. Yanlış anımsamıyorsam, Yılmaz’ın daha önce yakın dostu olarak bahsettiği Ağız ve Diş Sağlığı uzmanı İvo Bauçiç, aynı zamanda Yugoslav Hükümeti’nde bakandı. Almanca bilmediğimiz için Mösyö de ben de adamın söylediklerini anlamıyor ama, Yılmaz’ın isteğini şiddetle reddettiğini görüyorduk. Tam aksi olmuş, adam, Bakan Bauçiç’i arayacağı yerde polisin bir üst merciini aramaya girişmişti. Tavırlarından ve konuşmasının tonundan bu kolayca anlaşılıyordu. Gözaltına alınmamız işten bile değildi. Fakat, sanıyorum konuştuğu kimse Yugoslav’ı sakinleştirmişti. Konuşması bittikten sonra bu kez Yılmaz’ı değil bizi muhatap alarak arabada gümrüğü ilgilendiren ya da yasak olan bir şeylerin bulunup bulunmadığını sordu. Karşılıklı olarak dillerimizi bilmiyorduk ama nasıl anlaşabildik hatırlayamıyorum.
Biraz sonra ortalık yatışmıştı ve ellerimizle pasaportlarla kös kös arabaya doğru yürüyorduk. Biriken meraklıların bakışları arasında yerdeki eşyaları bir güzel toparlayıp arabaya yerleştirmeye başladık. Yılmaz’ın söylenmeleri bir türlü bitmiyordu. Görevlilerin yaka numaralarını aldığını, Türkiye’ye dönünce Bauçiç’i arayıp bunların hayatını kaydıracağını söylüyordu. Üçümüz de öfkeden ve sinirden konuşacak durumda değildik. Edirne’ye kadar durmaksızın yol aldık. O geceyi Edirne’deki eski kervansaray otelde geçirdik. Birkaç yudum rakı içince bütün öfkemiz geçmiş, hatta yaşadıklarımızı hatırladıkça kahkahadan kırılır olmuştuk. Yılmaz daha sonra İvo Bauçiç’i arayıp Yugoslav gümrükçülerin hayatını kaydırdı mı bilmiyorum ama kıllığını sürdürdüğüne bahse girerim.
Buruşuk diploma @ 21-01-2008 22:41
Kolay atlatılan şok...Akşamdan kalanların midelerindeki kazıntıyı azdıran yoğun sirke, sarmısak ve keskin işkembe kokusunun dalga dalga dolaştığı
Rumeli İşkembecisi’nin duvarındaki radyodan gelen ve sabah haberlerinin başlayacağını duyuran bip sesleri, çatal bıçak ve kaşık seslerini bastırmakla kalmıyor, beynimde bilmem kaç şiddetinde bir bomba gibi patlıyor. Ve anında müthiş bir anafora düşüyorum... O birkaç saniyelik anafor, sadece beni değil, işkembe salonunu, bulunduğu binayı,
Mithat Paşa Caddesi’ni,
Kızılay’ı,
Ankara’yı,
Türkiye’yi, bildiğim ve bilmediğim her şeyi bir anda kıvrımlarının içine alıyor. Sendeliyorum, sırtımdan buz gibi terler iniyor. Masadakilerin “
ne oldu?”, “
neyin var?”, “
bembeyaz kesildi!..”, “
fenalık geçiriyor!..”, “
nabzına bak nabzına!..” sesleri çınlıyor kulaklarımda.
Saat sabahın 7.30’u...
TRT Haber Merkezi’nin, Mithatpaşa Caddesi’ndeki binasının altındaki İşkembecideyiz... TRT’nin sabah haber bültenleri, her gün nöbetçi bir ekip tarafından hazırlanıyor ve ekip daha sonra günlük çalışmaya devam ediyor. Ben de o sabahki ekiple birlikteyim ve bültenin yayın sorumlusuyum.
Şok kısa sürüyor ve kendime geliyorum, bilincim ve algım açılıyor. Elimin yüzümde olduğunu fark ediyorum. Dikkatle tıraşımı yokluyorum ve her şeyin yerinde olduğunu fark ediyorum. Yardıma koşan garsonlar limon kolonyası ve ıslak peçete getiriyorlar. Masadaki panik kısa sürede sona eriyor. Kendime geliyorum ama filmi koparacak kadar içkili olmamı ve böyle bir durumda TRT haber bülteninin sorumluluğunu üstlenmemi anlamam mümkün değil.
Hâlâ sırtımdan süzülen buz gibi tere aldırmadan gözlerim duvardaki radyoya çakılmış pür dikkat haberleri dinliyorum. Masada kimsenin sesi çıkmıyor; onlar da, paniğimin nedenini bilmedikleri halde benimle aynı dikkatle haberleri dinliyorlar. Spiker, virgülünü kaçırmadan dinlediğim ve herhangi bir yanlışla karşılaşmadığım haberlerin bittiğini bildirince derin nefes alıyorum ve önümdeki soğumaya yüz tutmuş tuzlamayı kaşıklamaya başlıyorum.
Bir gün önce...
Günlerden Pazar...
Dikimevi’nde sekiz katlı bir apartmanın sekizinci katındayız. Balkonda mangal, bardaklarda buzlu rakılar, içerde zengin mi zengin bir masa... Hava henüz kararmamış ama, damarlarımızda dolaşan rakı uzun sürecek bir gecenin işaretlerini vermeye başlamış bile... Aklım hep ertesi günün pazartesi olmasında. Üstelik bir de sabah nöbeti var. Beşte kalkıp banyo yapıp, traş olup, adam gibi giyinip saat altıda iş yerinde olmam gerekiyor... Özellikle de tıraş olmak gözümde büyüdükçe büyüyor ve bu duygu biraz keyfimi kaçırıp beni durgunlaştırıyor, ama rakının dozu arttıkça doğal performansıma ulaşıyorum.
Aile dostumuz
Doktor Naci Özokur’un, o günün deyimiyle, dahiliye mütehassısı olmasını kutluyoruz. Şimdiki durumu nedir bilmiyorum ama, altmışların en önemli sağlık kurumlarından olan
Ankara Hastanesi, özellikle uzman hekim yetiştirmekle ünlü. Karım da aynı hastanede hemşire olarak çalışıyor. Naci’nin ihtisası çok zorlu geçiyor. Hem çalışma saatleri ve koşulları ağır, hem de hoca durumundaki ünlü profesörlerin ihtisas yapanlara karşı ölçüsüz, acımasız, saygısız, zaman zaman hakaret ve küfür içeren despot davranışları katlanılabilir gibi değil. Naci birkaç kez ihtisası yarım bırakmak istiyor, bizim ve çevresinin zorlamalarıyla vazgeçiyor.
“Vallahi dayanamıyorum, bir gün onuruma yediremeyip birinin kafasına bir şey geçirmekten korkuyorum. Bugün ameliyathanede Profesör .... dizime tekme attı, düşünebiliyor musun?” diyor.
Zaman içinde Naci’nin yakınmalarına alışıyor ve işi gırgıra almaya başlıyoruz. Her rakı sofrasında kafalar biraz dumanlanınca,
“Var mısın ulan Şahin, şu ihtisas bitsin, öyle bi içelim, öyle bi içelim ki, anasını satayım, canına yandığımın diplomasını yere atıp üstünde yuvarlanalım” diyor. Sonra da elini kulağına atıp hafız babasından geçme yeteneği ve yanık sesiyle, ya bir şarkı, ya da bir uzun hava tutturuyor... Makber ise hiç eksik olmuyor repertuarından...
Diploma dediğin ne ki?..
Evlerimiz karşı karşıya olduğu için özellikle hafta sonlarında sık sık birlikte oluyoruz.
Nuran Yenge'nin enfes yemekleri,
Tuna ile
Tules’in şirinlikleri...
Tümay, (hani şu ünlü
Tümay Özokur Kast Ajansı’nın kurucusu ve sahibi) o yıllarda henüz doğmamış... Doğrusu keyfimize diyecek yok. O gece de öylesine keyifli bir havada devam ediyor. Sanki Tuna ile Tules büyük de biz onlar yerine çocuğuz... Rakı bardakları boşaldıkça gece ilginç bir törenin hazırlığına dönüşüyor. Hepimizin gözü vitrinli dolabın üzerinde kurbanlık koyun gibi bekleyen rulo halindeki kırmızı kurdeleli diplomada. Saat on ikiye doğru ortadaki masa yana çekiliyor ve diplomaya yer açılıyor. Nuran Yenge’nin tüm karşı koymalarına rağmen, Naci diplomayı bir güzel açıyor ve kıvrıklığını gidererek halının üzerine yatırıyor. Biraz sonra da Naci’yle birlikte üzerinde yuvarlanmaya başlıyoruz. Tabii çocuklar da bizi taklitten geri kalmıyorlar. Altımızda kırış kırış olan diplomayı son bir gayretle Nuran yenge kurtarıyor elimizden...
Gece nasıl bitiyor, eve ne zaman ve nasıl dönüyoruz, geceyarısı o kafayla nasıl tıraş oluyorum ve sabah beş buçukta TRT’nin Taunus otomobili kapıya dayandığında nasıl giyinip kuşanmış şekilde içine kuruluyorum ve o sabahki bülteni nasıl hazırlıyoruz ve ben yayımlanabilir imzasını nasıl ve hangi cesaretle atıyorum?.. Bunların hepsi kopan filmin karelerinde kaybolup gidiyor. Ta ki, o sabah Rumeli İşkembecisi’ndeki radyonun bip bipleri çalıncaya kadar... O gün sabah nöbetinde benimle birlikte olan arkadaşlarımı sıkıyönetim savcısı gibi sorguluyorum. TRT’ye ne durumda geldiğimi, bülteni hazırlarken neler söylediğimi, nasıl davrandığımı, içkili görünüp görünmediğimi ve daha neleri neleri... İlginçtir, sadece biraz rakı kokmanın ötesinde en küçük bir açık vermediğimi öğreniyorum. Günlerce belleğimi zorluyorum ve diploma üzerinde yuvarlanma ile bip bip sesleri arasındaki yaşam dilimimden en küçük bir ize ulaşamıyorum.
Aradan yıllar yıllar geçiyor. Naci ailesiyle birlikte
Bursa’ya, daha sonra da
Gemlik’e yerleşiyor ve
Sümerbank’ın
Sun’i İpek Fabrikası’nın hekimi oluyor. Seksenli yıllarda bir gün
Kumla’da tatil yaparken fabrikada ziyaretine gidiyorum. Duvardaki çerçevelenmiş ihtisas diplomasını gösteriyor. Sonradan epeyce ütülenmiş bir kartona özenle yapıştırılmış, kartonla cam arasına sıkıştırılmış, ama hâlâ kırış kırış... “Hey gidi günler hey!..” deyip gülüşüyoruz ama bir yumruğun boğazımı tıkamasını önleyemiyorum.
Ahu, Burçin ve Orya... @ 10-01-2008 14:22
Ahu Serap Tursun ve
Burçin Alpacar... Onları iki yıl kadar önce tanıdım.
Haluk Mesci örgütlemişti yemeği.
Ortak Defter’e yazanlar,
Korukent’teki şirin bir restoranda bir araya gelmiştik. Yemeğe katılmak için ta
Bursa’dan kalkıp gelmişlerdi ve hemen yanımda oturuyorlardı. Yemek boyunca uzun uzun sohbet etmiştik. Konuşurken, içlerine sığmayan heyecanları yüzlerine ve seslerine yansıyor, onları daha da güzelleştiriyordu. Belli ki frekansımız tutmuştu.
Birçok kez birlikte olduk, ziyaretime geldiler, sohbet ettik, danıştılar, bildiklerim çerçevesinde yardımcı olmaya çalıştım, Bursa’ya davet ettiler, sevgili dostum
Selim Tuncer’le birlikte gittik, dostluğumuzu geliştirdik ve birbirimizi daha çok sevmeye başladık. İkisi de enerji doluydu. Altlarındaki sevimli otomobille yılmadan yorulmadan Türkiye’yi arşınlıyor, işten işe koşuyor, yetmediğinde yeni işler yaratıyorlardı. Bir araya geldiğimizde ise sadece ve sadece başarılarını konuşuyorduk; çünkü başarısız oldukları herhangi bir konuyla karşılaşmadım.
Birkaç ay önceydi.
Orya’dan söz ettiler. Çok zor olduğunu söyledim. Ama kararlıydılar. Sıfır sayı denilen o ilk sayıyı birlikte masaya yatırdık. Umduğumdan iyiydi. Bildiğim ve dilimin döndüğü kadar görüş aktardım, tartıştık. Ve benden ikinci sayı için bir yazı istediler. Sevinerek yazıp yolladım.
Orya’nın ikinci sayısı, o nefis zarfın içinde önüme geldiğinde gerçekten heyecanlandım. Çünkü ona verilen emeği, katılan heyecanı ve yüreği, insanı özendiren başarma inancını çok iyi tanıyordum. Gerçekten de düşündüğüm ve beklediğim gibiydi zarfın içinden çıkan. Yüzlerce benzer yayın arasında kendine özel bir yer yaratacak kadar farklı, sevimli ve zengin bir dergiydi. Mutlu oldum, kıvandım, aynı zamanda da kendimi mahcup hissettim. Benim onlar için yaptığım hiçbir şeydi, ama büyük bir incelik göstererek adımı Katkıda Bulunanlar listesinin başına koymuşlardı.
Onları yürekten kutlamak ve teşekkür etmekten başka bir şey yapamıyorum. Ahu, Burçin ve sizinle birlikte olanlar, hepinizi yürekten kutluyorum ve yeni başarılara koşmanızı diliyorum.
(Orya’nın 2. Sayısında çıkan yazımı buraya aktarıyorum)Tuzluğu uzatır mısınız?Kasım ayının ikinci yarısıydı, gazetelerde, “
Barışa Söz Verdik” adı altında kadınların başlattığı bir kampanya yayımlandı. Kampanya süresince ünlü ünsüz pek çok kadın, barış konusunda birbirinden ilginç mesajlar verdi. Bunlardan birisi dikkatimi çekti. Şöyleydi: “
Anlamak için dinlemek gerek. Mitralyöz ve bomba sesleri arasında birbirimizi duyamayız.” Değişik bir alanda kullanılmıştı ama, öteden beri savunduğum bir görüşle neredeyse tamı tamına örtüşüyordu. Not aldım ve kendi görüşüme uyarlayarak altına şöyle yazdım: “
Anlatmak için dinletmek gerek. Aşağılama, saldırı, küfür ve alay sesleri arasında birbirimizi duyamayız, duysak bile anlayamayız, anlasak bile kabul edemeyiz...”
Dokuz yıl gazetecilik ve peşinden de otuz yedi yıl reklamcılık yaptıktan sonra, iletişimin kuramcısı olamıyorsunuz ama, iletişim adına yaratılan iletişimsizliği, gözlerinizin önünde yaşanan ve sürüp giden kördöğüşünü şaşkınlıkla izlemeniz alabildiğine kolaylaşıyor. Şaşar kalırım, iletişim disiplininin en temel kurallarını bile dikkate almadığı için, söyledikleri hedefine ulaşamadan tuzla buz olanların çabalamalarına... Bir de kum torbasına yumruk sallayan boksör benzerleri vardır. Hedef kitle sandıkları kum torbasına tapar onlar... Salladıkları yumruklara torbanın geri tepmesinden başka karşılık alamadıkları için de muhatapları tarafından bir türlü anlaşılmadıklarından yakınırlar, gittikçe gerilirler, öfkelenirler, çileden çıkarlar ve üsluplarını daha da sertleştirirler. Bu da ne yazık ki onların sonu olur.
Dostum
Selim Tuncer, blog sitesinde son derece ilginç bir yazı yayımladı. Tam da söylemek istediklerime tercüman olmuş. Zaten kısa olan yazının bir bölümünü daha da özetleyerek aktarıyorum:
İletişimin başarısı için, kaynağın kime iletim yapacağı, ne ileteceği, nasıl ileteceği, nerede ileteceği, ne zaman ileteceği sorularına cevap aramak gerektiğini biliyoruz.Bir psikoloji deneyi... Amerikan üniversitelerinden birinin kampüsünde kızlı erkekli yirmi grup oluşturup yirmi dakika içinde birbirlerine sadece tek bir şey söylemelerine izin verilir. Söylenecek söz, “tuzluğu uzatır mısınız”dır. Ama bu sözü tutku, aşk ve sevecenlikle, bir aşığın sevgilisine “seni seviyorum” derkenki duyguyla söylemeleri istenir. Sonuçlar şaşırtıcıdır. Çiftlerin yarıdan fazlası deneyden sonra flört etmeye başlamış, hatta bir çift de daha sonra ilişkilerini evlilikle noktalamıştır.“Ne” söylemek istersen iste, “ne”yi “nasıl” söylediğin, “ne” söylediğini de belirler.Bu örnekte ise “ne” söylediğinin neredeyse hiçbir önemi kalmamış, “nasıl” söylediğin tek belirleyici oluvermiştir.Namık Kemal’e ait olduğu sanılan ünlü bir söz vardır: “
Barikayı hakikat, müdaveleyi efkârdan doğar”. Yani gerçeğin pırıltısı, fikirlerin alınıp verilmesi ve değişimi sonucunda oluşur. Ortaya atılan değişik görüşler, tartışmaya değer görüldüğü sürece başkalarının görüş ve fikirleriyle aynı potaya girer ve ortaya zengin katılımlı, çok yönlü, daha derinlemesine, üzerinde daha çok kişinin görüşbirliği oluşturduğu ve sonuç üretecek bir sentez çıkar. Ortaya atılan görüş ne kadar değerli olursa olsun, karşı görüş sahiplerinin aşılmaz direnciyle karşılaşır ve potaya giremezse, kırılır dökülür ve heba olur gider.
Yukardaki deyimi kimileri, çatışma anlamına gelen “
müsademe” sözcüğü ile kullanır. Ben, iletişim kazalarının ve açmazlarının en önemli nedenlerinden birini, deyimin bu söyleniş biçiminin yarattığı bilinçaltı algıya dayandırıyorum. Çünkü çoğu zaman fikir alış verişi insanları tatmin etmiyor ve fikirlerin çatışması, savaşması, dokunduğu yeri kırıp dökmesi, birbirini yok etmesi yolu onlara daha çekici geliyor. Sonuçta amaçlanan gerçekleşmediği gibi, farklı görüşler arasındaki uçurum daha da büyüyor, kamplaşmalar ve taraflar keskinleşiyor hasım tavırlar güçleniyor ve hatta zaman zaman iş husumete, düşmanlığa ve bir tür kan davasına kadar gidiyor.
Aslında böyle bir amacı gerçekleştirmek için de en etkili silahlardan biri, hatta belki de birincisi iletişimdir. Ne yazık ki son yıllarda giderek sivrilen ve keskinleşen siyasal ve ideolojik görüşlerle ilgili tartışmalarda kullanılan iletişim dili ve üslubu öylesine sert, öfkeli ve duyarsız duruma geldi ki, bırakın karşılıklı tartışarak görüş geliştirmeyi ve yandaş oluşturmayı, adeta karşı görüşlerin daha da keskinleşmesine, tartışılır durumdan çıkmasına ve sarsılamaz “nas”lar haline gelmesine hizmet etmekte.
Şunu akıldan çıkarmamak gerek. Ne ekersek onu biçeriz. Karşı görüşü eleştirirken alay, aşağılama, küçümseme, kasıtlı olarak sadece olumsuz yanlarını öne çıkarıp olumlu yanlarını tümüyle görmezden gelme, yerleşmesini istediğimiz doğru mu doğru, haklı mı haklı görüşün daha o anda reddedilmesine ya da aynı üslupla yanıtlanmasına neden olmakta, harcadığımız çaba heba olduğu gibi, karşı görüşün kemikleşmesi sonucu doğmaktadır. Oysa iletişim, karşıdakini/karşıdakileri inandırmak, ikna etmek, yandaş olarak kazanmak, savunulan görüşün paylaşılarak yaygılaşmasını sağlamak amacıyla yapılır. Aksi durumda sadece sizinle aynı ya da yakın görüşleri paylaşanlarla aynı kampın içinde kapanır kalır, her gün Rockefeller’in gazetesini okuyup mutlu mu mutlu bir yaşam sürer gidersiniz.
Burada, girişte alıntılayıp değiştirdiğim cümleye dönüyorum ve anlatmak için “dinletmek”, daha doğrusu “dinletebilmek” gerektiği inancımı yineliyorum. Aşağılama, saldırı, küfür ve alay sesleri arasında birbirimizi duyamayız, duysak bile anlayamayız, anlasak bile kabul edemeyiz...”
Kimi köşe yazarları ve konuşmacıları merakla okumaya, dinlemeye çalışıyorum. Ancak çoğu zaman daha ikinci cümlelerinde, aslında benim de karşı olduğum bir yazarı ya da grubu aşağılamaya ve onlarla alay etmeye başladıkları anda bütün ilişkimi kesiyorum. Yazıysa okumuyorum, konuşmaysa dinlemiyorum. Çünkü yapılan eleştirinin ve ortaya atılan karşı görüşün akılcı ve sağlıklı temeller yerine duygusal sığlıkların ve biriken akıl dışı öfkelerin ürünü olduğuna inanıyorum.
Siz, size ya da sahip olduğunuz görüşleri savunanlara “
şapşal”, “
salak”, “
geri zekalı”, "
hödük" gibi sıfatları yakıştırmaktan utanmayan ve çekinmeyen birisinin görüşlerine sagyı duyabilir misiniz; bırakın saygı duymayı ciddiye alabilir misiniz? Yoksa karşınızdakini tutarsız, yoz, inandırıcılıktan, saygınlıktan ve uygarlıktan uzak, hatta hastalıklı bir yapı olarak mı görürsünüz? Ben, elimden geldiğince hoşgörülü ve sabırlı davranarak, bu yapılyarın ortaya attığı görüşleri sonuna kadar okumayı ya da dinlemeyi başarsam bile, en azından bilinçaltım inanılmaz bir direnç oluşturuyor ve bu kez, doğru bulmasam bile, o görüşlere karşı görüş geliştirme ve aynı öfkeyle yanıt verme eğilimine giriyorum. Ve bir kördöğüşüdür, sürüp gidiyor.
Biz en iyisi tuzluğu sevgiyle, saygıyla, karşımızdakinin onurunu kırmak bir yana, onurlandırarak isteyelim, bakarsınız farkında olmadan, hiç ummadığımız şeyler de kazanırız.
Tarihi bir asparagas ve haritaya gömülen kül tablası... @ 13-11-2007 22:40
Asparagas... Özellikle son yıllarda daha sık karşılaştığımız bir iletişim hastalığı... Kitle iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve yaygınlaşması asparagasın da yaygınlaşması ve giderek sıradanlaşması sonucunu yarattı. Genellikle sosyal yaşamla ilgili alanda başvurulan asparagas haber, öylesine kanıksanıp kabullenildi ve öylesine masumlaştı ki, adeta magazin haberciliğinin olmazsa olmazı haline geldi. Eskiden asparagas sadece basın organlarında yer alırdı. Bunların en masumları da, hâlâ yapıldığı gibi, yabancı ajanslardan gelen ilginç fotoğrafların (özellikle de güzel kadın fotoğraflarının) altına, hiç ilgisi olmayan resim altları yazmaktı. Aramızda kalsın, 1962’de 3 ay çalıştığım Vatan Gazetesi’nde, Ethem Yazgan ve Ergin İnanç’la birlikte bu tür asparagas haberciliğini ben de yaptım. Bütün bunlar iyi de, TRT gibi bir kurumun asparagas haber yapmasına ne denilebilir? Üstelik de, dürüstlük, bağımsızlık, yansızlık ve nesnellik konularında büyük vaatlerde ve iddialarda bulunarak kuruluşunun daha birinci yılında!..
Her şey Kediseven Sokağı’ndaki bir iş hanında başladıYıl 1965... Mithatpaşa Caddesi’ndeki büyük binaya henüz taşınmadık. Ulus’ta
Kediseven Sokağı’ndaki bir iş hanının dördüncü katında çalışıyoruz. Tam bir gecekondu kuruluş durumundayız. Kattaki odaların en büyüğünde
Muammer Yaşar, Zeki Sözer, Erdoğan Tokatlı, Erdoğan Erentöz, Hüsamettin Ünsal, Altan Aşar, Ali İhsan Yazgan, Nurettin Yerdelen, Kemal Savcı ve şimdi anımsayamadığım birkaç arkadaş daha iç haberler bölümünü oluşturuyoruz. Haber Dairesi Başkanı
Doğan Kasaroğlu’nun odası dışındakilerde de, Yurt Haberleri, Dış Haberler, Spor, Redaksiyon vb var. Yurt Haberleri’nde
Basri Balcı, Dış Haberler’de
Haluk Tuncalı ve
Selahattin Sonat, Spor’da
Kemal Deniz ve
Mustafa Salihoğlu, Redaksiyon’da ise
Jülide Gülizar, Ahmet Oktay ve Erdoğan Örtülü görevli. Ankara basınından seçilmiş elemanlar olarak değerlendiriliyoruz ve iyi ücret alıyoruz, keyfimiz yerinde...
Sovyetler Birliği ile buzlar erirken...
Aynı yıl
Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığında kurulan ve mart ayında güvenoyu alan milli mutabakat hükümeti iş başında. Ağustos ayında Başbakan Suat Hayri Ürgüplü, bazı kabine üyeleri ve devlet temsilcileriyle birlikte Sovyetler Birliği’ne resmi bir ziyaret yapıyor. İki ülke arasındaki buzları eritmek amacıyla gerçekleştirilen ziyaret
Moskova’da başlıyor ve
Soçi’yi de içine alan geniş bir programla sürüyor. Nedenini anımsamıyorum, ama Başbakan Ürgüplü,
SSCB seyahatinin en önemli konuşmasını Karadeniz kıyısındaki turistik kasaba Soçi’de yapacak. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada yeniden kurulmakta olan dengeler içinde Türkiye’nin alacağı yeri belirleme konusunda büyük önem taşıyan bu seyahat, yurt içinde de ilgiyle izleniyor. İzleniyor ama, iletişim araçlarının o günkü durumu düşünülürse bu izlemenin hangi düzeyde kaldığını da kestirmek güç olmaz.
AA, AP, UP, AFP ve TASS ajanslarının bültenleri ve servisleri dışında SSCB’deki seyahatle ilgili gelişmeleri izlemek ve yurtiçine aktarmak mümkün değil. Onlardan gelen haberler de dünyanın Türkiye’ye verdiği önem düzeyinde... Durum böyle ama, yeni kurulan TRT Haber Merkezi’nin, yüklendiği büyük sorumluluğu ve görevi yerine getirebilmek için mutlaka bir şeyler yapması ve kendini kanıtlaması gerekmez mi?
Böyle olur bizde naklen yayın dediğin...
Seyahate, yanlış anımsamıyorsam, TRT adına Haber Dairesi Danışmanı
Dr. Cemal Aygen’le birlikte Haber Dairesi Başkanı Doğan Kasaroğlu da katılıyor. Bizim için önemli olan, bu seyahati dakika dakika izlemek ve dinleyicilerimize, dolayısıyla kamuoyuna birinci ağızdan taze, ayrıntılı ve güvenilir haberler vermek ve Türk milletine haberciliğin ne olduğunu göstermek. Elimizdeki tek araç ise telefon ve teleks... Ancak, bırakın Sovyetler Birliği’ni, şehirlerarasıyla telefon konuşması yapabilmek için bile saatlerce beklememiz gerekiyor. Bütün bunlar bilindiği için önlemler önceden alınıyor. Seyahat başlamadan önce, Başbakan’ın Soçi’de yapacağı konuşma Başbakanlık’ta, dönemin harika cihazlarından
Nagra
teyple banda kaydediliyor. Sonra bandın gerçekçi olabilmesi için, Haber Merkezi’nin usta teknisyeni
İbrahim Coşkun, konuşmanın üzerine kanal gürültüleri, cızırtılar, yer yer kalabalık efekti ve alkışlar vb bindiriyor. Hesaba göre bu bant, Suat Hayri Ürgüplü’nün Soçi’de yapacağı konuşma başladığında yayına verilecek ve TRT ilk kez yurtdışından naklen yayın gerçekleştirmiş olacak(!)
TRT’nin adı boşa mı komüniste çıktı?Sovyetler Birliği gezisiyle birlikte Haber Merkezi’nde hummalı bir faaliyet başlıyor. Gezinin Soçi bölümü yaklaştıkça ise devinim artıyor. Haluk Tuncalı’ya Amerika’dan özel olarak getirtilen çok marifetli bir radyo var. Dünyadaki bütün yayınları, hatta zaman zaman amatör balıkçı radyolarının yayınlarını bile alıyor. Tuncalı radyoyu iç haberler salonundaki duvara dayalı bir masanın üzerinden izliyor. Masanın dayandığı duvarda da büyük bir dünya haritası var. Tuncalı’nın baş yardımcısı da Hüsamettin Ünsal (biz ona Hüsam diyoruz). Bu arada iste istemez Sovyetler Birliği haber kaynakları ve radyolarının da izlenmesi, bazı arkadaşlarımız arasında büyük rahatsızlık yaratıyor. Neden yaratmasın ki, TRT’nin adı zaten komüniste çıkmış, Meclise giren Türkiye İşçi Partili 15 komünist milletvekili vatanı satmaya başlamış, 61 anayasasının getirdiği ortamla komünizm yanlısı yayınlar almış başını gidiyor, bir önceki kabinede İçişleri Bakanlığı yapan zehir hafiye
Faruk Sükan, komünistlerin nefes alışlarını dinlemekten yeni vazgeçmiş... Bütün bunların üstüne bir de Başbakan’ın o komünist ülkeyi ziyaret etmesi, cümle milliyetçiyi ayağa kaldırmış durumda. Bunlardan biri de Haber Merkezi’ndeki arkadaşımız Hekimhanlı Ali İhsan Yazgan... Ali İhsan ilk seçimlerde milletvekili olmaya hazırlanıyor. Bu nedenle de özellikle Hekimhan ve çevresinden dostları hiç eksik olmuyor. Muhafazakar ve biraz saf bir arkadaşımız. Bu yüzden de sık sık işletiyoruz. Öğrenince çok öfkelenip hepimize küsüyor ama ertesi gün yine herkesle dost ve içten...
“Kesin şu komünistlerin sesini!..”Ne hikmettir bilinmez, ben de TİP sempatizanı olduğum ve bu da açık açık bilindiği halde, Ali İhsan benimle çok rahat konuşuyor ve sürekli Hüsam’dan dert yanıyor. Her seferinde,
“Şahinim, ben seni bilmez miyim, sen bunlar gibi azılı komünist değilsin... Ama şu Hüsamettin yok mu... Bir de bu seyahati fırsat bildi komünist radyolarını kaçırmaz oldu, üstelik de bunu aleni yapıyor utanmadan. Mecbur muyuz kardeşim sabahtan akşama kadar komünistleri dinlemeye” diyor. Onun bu davranışından, bana komünistliği yakıştıramadığı için alınmalı mıyım bilmiyorum.
Başbakan Ürgüplü’nün Soçi’ye geçtiği haberini alıyoruz. Haluk Tuncalı radyosunun başında, Hüsam da yanında. Radyodan çıkan Rusça ve İngilizce karışık sesler salonu iyice dolduruyor. Teknisyenimiz İbrahim Coşkun da bizimle. Soçi haberi alınır alınmaz Radyoevini arayacak ve önceden hazırlanan özel konuşma bandının yayına girmesi talimatını verecek. Tam bu sırada Ali İhsan’in öfkeden titreyen sesi patlıyor:
“Kesin şu komünistlerin sesini, yetti artık be!..” Sesin muhatabı tabii Hüsam ama bu uyarıya aldırmıyor, hatta duymuyor bile. Tuncalı’yla birlikte kritik anı belirlemek için komünistleri dikkatle dinlemeye devam ediyor. Tam Başbakan Ürgüplü’yü ve Sovyetler Birliği Başbakanı
Kruçef’in Soçi’de karşılandıkları ve Ürgüplü’nün konuşmaya başladığı haberini verirken Ali İhsan’ın biraz da galiz ifadeler taşıyan öfkeli sesi bir kez daha patlıyor ve peşinden masasındaki Hacıbektaş taşından kül tablası havaya fırlıyor. Hedef Hüsam’ın kafası. Kül tablası havada uçuyor ve Hüsam’ın kafasını sıyırarak duvardaki haritaya gömülüyor. Herkes şaşırmış durumda, ortalık buz kesiyor. Ve tam bu sırada Muammer Yaşar’ın yanındaki radyodan hat cızırtıları ve gürültüleri arasından Başbakan Suat Hayri Ürgüplü’nün sesi duyulmaya başlıyor.
“Sayın Başbakan, değerli Soçi Belediye Başkanı ve sevgili Soçililer...”Küçük Dünyalar @ 13-09-2007 22:14
Küçük de olsa bir iz bırakabilmek...On yıl kadar oluyor... Oğlum
Can, eve gelmemi bekliyormuş; daha kapıdan girer girmez,
“Bugün n’oldu baba biliyor musun, inanmayacaksın Metin Hoca derste bana Şahin diye hitabetti” dedi ve olayı anlattı. O dönemde Can
Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Fakültesi'nde okuyor. Hocalarından biri de
Metin Erksan. Erksan derste öğrencilere soru sorarken sıra Can’a geliyor ve ona benim adımla hitap ediyor. Hem Can hem de arkadaşları şaşırıp kalıyorlar. Can,
Şahin Tekgündüz’ün babası olduğunu söyleyince Erksan,
“Pekiyi de ben bu ismi nerden hatırlıyorum?” diye soruyor. Bunun üzerine Can geçmişte benim Metin Erksan’la yaşadığım olayı bildiği için bir açıklama yapma gereği duyuyor. Metin Erksan da olayı ve beni hatırladığını söylüyor.
Yıl 1964... 1959 yılında üniversiteli arkadaşlarımızla kurduğumuz
Sinema Tiyatro Derneği ve onun yayın organı
Sinema Tiyatro Dergisi üç yıl önce kapanmış, kimi arkadaşlarımız okulunu bitirip iş yaşamına atılmış, kimisi
Ankara’dan ayrılmış, ama içimizdeki sinema tutkusu sönmemiş. Hâlâ yaşantımıza anlam katan iki temel konu var. Sinemayla yatıyor, tiyatroyla kalkıyoruz...
TRT haber merkezindeki ilk aylarım...
Turgut Özakman,
Metin
And,
Özdemir Nutku,
Ergun Sav, Nihat Asyalı sık sık bir araya gelip yeni bir dergi çıkarmanın, sonuç vermeyen hazırlıklarını yapıyoruz. Nihat
Danıştay’da raportör... Tam o günlerde, gazetelerden,
Birsel Film’in bir senaryo yarışması açtığını öğreniyoruz. Yarışmayı kazanan senaryo, Metin Erksan tarafından filme çekilecek. Yarışmanın en çekici ve inandırıcı yanı ise seçici kurulu... Kimler yok ki... Metin Erksan,
Semih Tuğrul, Nijat Özön,
Giovanni Scagnomillo,
Tuncan Okan,
Özdemir Birsel ve yanlış anımsamıyorsam,
Mahmut Tali Öngören...
Küçük dünyamızdan küçük dünyalara...Yarışma bize, yarıda kalan tutkumuzun tatmini için bir fırsat gibi geliyor ve Nihat Asyalı ile katılmaya karar veriyoruz. Her ikimiz de gündüz işe gidip akşam bizim evde bir araya geliyoruz ve sabahlara kadar daktilonun başında, bir yandan
Çubuk Şarabı çekip, bir yandan da bağıra çağıra tartışarak senaryo yazmaya devam ediyoruz. Kızım Elif daha bir yaşını doldurmamış. Karımın tüm yakınmalarına ve haklı huysuzluklarına rağmen bir buçuk ay süren çalışma sonunda senaryo çıkıyor ortaya. Adı
Küçük Dünyalar... Temel izlek, bir yıl önce
Birleşik Amerika ile
Sovyetler Birliği arasında patlak veren ve
Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına ramak kala sona erdirilen
Küba krizi...
Senaryoda, Küba krizi ile birlikte değişik kesimlerden insanların yaşadığı güncel krizler paralel kurgular halinde anlatılıyor ve yağmurlu bir Ankara gecesinde hepsi de doruk noktalarında iken, birer birer sona eriyor. Birleşik Amerika’nın batırma tehdidi altındaki Sovyetler Birliği donanması füze başlıklarını Küba’ya taslim edemeden, geri dönme kararı alıyor; spekülatör Asım Bey, bu kriz yüzünden kaybetmek üzere olduğu dolarlarını kurtarıyor; kızı Nergis evlenmek zorunda bırakıldığı bankacı sözlüsünden kurtuluyor; ikizi Hayrünisa ile kavga ettiği için evini terkeden yaşlı Fahrünisa, ailenin ümidi kestiği bir anda eve dönüyor; işçi Ali’nin karısı zorlu bir doğum sonucu ölümden dönerek bir erkek çocuk sahibi oluyor ve genç gazeteci Şahap sevgilisi Bilge’yle nihayet bir araya gelip aşkını ilan ediyor. Ve, Ankara’nın
Hamamönü semtindeki yağmurdan ıslanmış
Eylül Sokağı’nı sabahın ilk ışıkları aydınlatmaya başlarken küçük küçük dünyalardan oluşan yeni bir hayat başlıyor.
İnandırıcı bir yarışma 
Senaryoyu İstanbul’a Birsel Film’e göndermeden önce Ankara’da, o dönemde Türk ve dünya sineması konusunda yetkin bir isim olan Nijat Özön’e veriyorum. Onu, Sinema Tiyatro Derneği etkinliklerimiz ve Sinema Tiyatro Dergimize yazdığı yazılar nedeniyle yakından tanıyorum. Özön senaryoyu okuduktan sonra birkaç ayrıntı dışında olağanüstü iyi ve ustaca bulduğunu, özellikle paralel anlatımlarda çok başarılı olduğumuzu söylüyor. Ondan da aldığımız cesaretle Küçük Dünyalar’ı özenli bir şekilde daktilo adip ciltledikten sonra Birsel Film’e gönderiyoruz.
Yaptığımız işe öylesine güveniyoruz ki, yarışma sonuçlanmadan, dayanamayıp İstanbul’a gidiyorum ve seçici kurul üyelerini bir bir ziyaret edip görüşlerini alıyorum. Semih Tuğrul, senaryoyu okuduğunu ve çok beğendiğini, gelen öteki senaryolara senaryo demenin mümkün olmadığını söylüyor ve çizgili okul defterlerine kurşun kalemle yazılmış birkaç hikayeyi gösteriyor. Tuncan Okan ve Giovanni Scagnomillo da benzer şeyler söylüyor ve son kararı filmi çekecek olan Metin Erksan’ın vereceğini belirtiyor. Tuncan Okan, Metin Erksan’la mutlaka görüşmem gerektiğini söylüyor ve hatta bana randevu bile alıyor.
Ertesi gün Metin Erksan’ın
Yeşilçam’daki işyerindeyim. Yüksek tavanlı binanın kocaman kapısından ürkek adımlarla geçip, geniş bir salona giriyorum. Ortada tripot üzerindeki
Arriflex bir kamera, meydan okurcasına bana bakıyor. Kameranın arkasındaki masada ise mini etekli, bol makyajlı, genç bir sekreter hanım... Çekinerek yaklaşıyorum ve Metin Erksan’la görüşmeye geldiğimi söylüyorum. Sekreterin haber vermesiyle, açık duran kapıdan biraz alaycı biraz öfkeli bir ses yükseliyor.
“Gelsin gelsin bakalım Şahin Bey!..”Ve Metin Erksan...

Metin Erksan’ı, gazete ve dergilerdeki fotoğrafları dışında ilk kez görüyorum. Kısa kesilmiş saçları, antik
Yunan heykellerindeki delikanlılar gibi alnına düşürülmüş, küçük dağları ben yarattım edasıyla, ayağa bile kalkmadan, elimi bile sıkmadan, masasının önündeki deri koltuğu gösterip oturmamı istiyor. Peşinden de, yüzündeki alaycı ve küçümser ifadeye aldırış etmeksizin, hoşgeldin bile demeden, açık kapıdan görünen Arriflex kamerayı işaret edip,
“Bak delikanlı Arriflex orada. Sana veriyorum, al götür, oldu olacak,
yazdığın senaryonun filmini de çekiver” diyor. Övgü beklerken, hiç ummadığım bir durumla karşılaşmanın şaşkınlığını kolay kolay atamıyorum üzerimden. Sonra Metin Erksan’la, benim aşağıdan aldığım bir tartışmaya giriyoruz. O, bizim haddimiz olmadan yazdığımızın çekim senaryosu olduğunu ve yönetmene yapacak hiçbir şey bırakmadığını söylüyor. Bense, senaryoyu bu ayrıntıda yazmamızın nedeninin, birebir çekimi öngörmek değil, anlatmak ve duyurmak istediklerimizi yönetmene aktarabilmek olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir türlü anlaşamıyoruz, sonunda Erksan, masasındaki bir dosyayı bana uzatıp,
“İşte bak, senaryo böyle yazılır Şahin Bey kardeşim” diyor. Dosyada, daktiloyla yazılmış 50-60 sayfalık bir tretman var ve
Yılmaz Kuzguncuk imzasını taşıyor. Göz ucuyla bazı başlıkları okuyorum.
Belgrad Ormanları’nda yaşanan bir aşk ve cinayet öyküsünü anlatıyor. Erksan daha sonra bizim yazdığımız senaryonun gişe yapmayacağını ve hiçbir yapımcının da böyle bir film için para harcamayı göze almayacağını anlatıyor ve bana nasihatte bulunuyor.
“Şahin Bey, emek verip yazmışınız, elinize sağlık ama, yazık etmişsiniz kardeşim. Yeşilçam’da işler böyle dönmüyor, ben sizi bir film setine göndereyim de sinema nasıl yapılır, gözlerinizle görün. Aslında bizim sizin gibi kabiliyetli gençlere ihtiyacımız çok ama, sinema gerçeğini anlamalısınız, ayaklarınız yer tutmalı kardeşim” diyor. Sonra da bir yerlere telefon edip,
Arnavutköy’de çekilmekte olan
Galatalı Fatma adlı filmin setine alınmamı sağlıyor.
Yeşilçam’la burun burunaSoğuk bir kış günü, akşam üzeri saat beş suları. Binbir güçlükle bulduğum Arnavutköy’deki döküntü konağın girişinde,
Semih Evin’in sahildeki kahvede olduğunu, ona gitmem gerektiğini söylüyorlar.
Erol Taş’la sıkı bir tavla partisinde buluyorum Semih Evin’i ve kendimi tanıtıyorum. Çayımı yudumlarken, tavla partisinin bitmesini bekliyorum. Erol Taş partiyi kaybedip çay paralarını ödüyor. Birlikte harabe konağa çıkıyoruz. Beni bir odaya alıyorlar. Dışarının soğuğuna inat, cehennem gibi sıcak bir oda. Sacları kızarmış kocaman

bir soba. Sobanın yanındaki koltukta
Fatma Girik oturuyor. Mini eteği bacaklarının birleştiği yere kadar kısa. Makyaj yapılıyor. Karşısındaki divanda
Mualla Sürer, Yeşilçam filmlerinden aşina olduğum birileriyle pişti oynuyor. Bana da sobanın yakınında bir sandalye veriyorlar. Bir oradaki varlığımı kendime bile izah edememekten duyduğum anlatılmaz sıkıntı, bir yandan çekingenliğimden üzerimden çıkaramadığım paltom, bir yandan odanın cehennemi sıcaklığı, bir yandan da Fatma Girik’in, gözlerimi kaçırmama rağmen bakmamayı başaramadığım çıplak bacakları... Kısa sürede kan ter içinde kalıyorum.
Neyse ki bu ziyafet ve işkence çok sürmüyor. Ahı gitmiş vahı kalmış konağın gıcırdayan merdivenlerinden üst kattaki sete çıkıyoruz. Çekim başlıyor. Sonradan yönetmen yardımcısı olduğunu öğrendiğim bir delikanlı, elinde karalanıp çiziktirilmekten okunamaz hale gelmiş kağıtlarla ortalıkta dolaşıyor ve yönetmen sordukça onlara bakıp bir şeyler söylüyor. Sonra da Semih Evin oyunculara ve kameramana talimatlar vermeye başlıyor. Mualla Sürer elindeki gemici fenerini konağın penceresinden sallayarak, boğazdan geçen bir tekneye işaret veriyor. Ben derme çatma imkanlarla ve ve rastgele çekildiğine inandığım bu planın en az birkaç kez tekrarlanmasını bekliyorum, ama ne mümkün. Derhal bir başka plana geçiliyor ve yanlış anımsamıyorsam, Fatma Girik saklandığı yerden, Sürer”in bu hareketini görüyor ve birilerine haber vermek için oradan uzaklaşmaya çalışıyor. O plan da bir seferde çekiliveriyor. Her şey mükemmel... Gecenin bir saatinde bu gecekondu film setinden, Yeşilçam gerçeğini bir kez daha anlamış olarak düş kırıklığı içinde ayrılıyorum.
Bedrettin Cömert diye biri vardı...
Aylar geçiyor, İstanbul’dan hiçbir ses çıkmıyor. Metin Erksan, Yılmaz Kuzguncuk’a ait o senaryonun filmini yapıyor mu, yapmıyor mu anımsamıyorum. Gel zaman git zaman, yıllar yıllar sonra, 1978’de,
Hasan Hüseyin sayesinde yakın dostluğunu kazandığım Bedrettin Cömert’e Küçük Dünyalar’dan söz ediyorum. Senaryoyu okuyor ve çok beğeniyor. Senaryonun evrensel bir temayı işlediğini ve çok başarılı olduğunu söylüyor. İtalya sanat çevreleri ile sürmekte olan ilişkileri var.
Cinecitta’nın bu senaryoyu mutlaka filme dönüştüreceğini söylüyor ve İtalyanca’ya çevirmesi için sevgili eşi
Maria Augusto’ya veriyor. Fakat heyhat... Birkaç ay sonra Bedrettin, ayak tırnağının kiri bile olamayacak birtakım yaratıklar tarafından katlediliyor ve senaryonun bendeki son kopyası onda kalıyor.
1980’li yılların ortaları. Bir vesileyle, sevgili dostum Mimar Sinan Üniversitesi Sinema

Televizyon Fakültesi Dekanı
Profesör Sami Şekeroğlu’nun odasındayım. Metin Erksan da var. Ben geçmişte yaşadığımız olayı anlatıyorum. Hatırlıyor,
“Biliyor musunuz, o senaryoyu hâlâ saklıyorum. Ondan film yapmamız mümkün değildi, çünkü Özdemir’i de beni de batırırdı, ama iyi bir senaryoydu” diyor. Bende bir tek kopyasının kalmadığını, bir fotokopisini çektirmek için alıp alamayacağımı soruyorum. Evini yeni taşıdığı için kitap sandıklarını daha açamadığını, bulmasının çok güç olduğunu ve ilerde bulabilirse memnuniyetle verebileceğini söylüyor. Fakat ne ben onu arayıp soruyorum ne de o beni... Küçük dünyalarımızda yaşamaya devam edip gidiyoruz.
Fotoğrafçılık yıllarım @ 02-07-2007 19:00
Karton kutuyla fotoğrafFotoğraf merakım ilkokul yıllarında başladı. Babam, gözü gibi koruduğu
Zeiss Ikon marka kutu fotoğraf makinesini köşe bucak sakladığı için ben, karton kutulardan fotoğraf makinesi

yapmaya kalkışmıştım. O yıllarda ilkokullarda fizik dersi yoktu ama, kapalı bir kutunun önünde açılan toplu iğnenin başı büyüklüğündeki bir deliğin görüntüyü kutunun arka duvarına ters olarak yansıttığını, fotoğraf makinesinin de bu fizik kuralından yararlanılarak geliştirildiğini biliyordum. Kasabanın, bir barakada çalışan tek fotoğrafçısından yalvar yakar alarak gazoz şişelerine koydurduğum fotoğraf ilaçları ve dışı siyah içi kalaylı kağıtlara sarılı fotoğraf kartlarıyla kız kardeşimin fotoğraflarını çekmeye çalışırdım. Başarılı da oldum. Babam, o bulanık fotoğrafları alıp arkadaşlarına göstererek benimle öğünmüştü.
Zeiss Ikon benim oldu...
İlkokul bitinceye kadar, başöğretmenin yeğeni
Yılmaz’ın körüklü makinesiyle fotoğraf çekerek avundum. İlkokulu bitirip
Nevşehir’de ortaokula başlayınca da o efsane Zeiss Ikon makine benim olmuştu. Film, kart ve ilaç paralarını babamdan isteyebilecek durumda olmadığım için, hep okuldaki arkadaşlarımın fotoğraflarını çekiyor ve onlardan para alıyordum. Çektiğim fotoğrafları karta basabilmek için
Rüstem Esensoy adındaki
Kırşehirli sınıf arkadaşımla, tahtadan bir kutu yapmış ve içine de 40 vatlık
Osram marka bir ampul yerleştirmiştik. Adını
Osman koyduğumuz tahta kutunun üzerinde 9x12 cm boyutunda şase görevi gören, cam takılmış bir delik vardı. Camın üzerine negatif filmi ve fotoğraf kartını, onların üzerine de, filmle kart arasındaki boşluğu gidermesi için ağırlık olarak üç beş kitap koyuyor ve Osram ampulü belli bir süre yakarak pozlandırma işlemini yapıyorduk. Akşamları ve hafta sonları en çok zevk aldığımız uğraş fotoğraf tab etmek idi. Ne yazık ki o günlerle ilgili hiçbir görüntü yok elimde. Kimlerin fotoğraflarını çekmemiştim ki...
Niğde’deki yatılı lise yıllarım fotoğraftan çok resimle dolu dolu geçti. Hemen bütün hocalarımın gönlünü resim yaparak fethettim. Daha öceki bir anımda da yazdığım gibi, beden eğitiminden bile, öğretmen 19 Mayıs hareketlerinin anatomik resimlerini çizdirdiği için derslere girmeden sınıf geçtim.
Fotoğraf bir tutkudur...
Yıllar sonra
Ankara’da gazetecilik dönemim beni yeniden fotoğrafla buluşturdu.
TRT Haber Merkezi’nde çalışırken fotoğraf aşkım depreşti ve dönemin ünlü gazetecilerinden
Selahattin Sonat’ın
Kore savaşlarında kullandığı, ahı gitmiş vahı kalmış
Ricohflex marka makineyi satın aldım. İşe, bir yaşındaki kızımın fotoğraflarını çekerek başladım. Bu fotoğraflar çevrede çok sükse yapınca tanıdıklar ve aile dostları çocuklarının fotoğrafını çektirmeye başladılar. Derken, karımın bütün itirazlarına rağmen evin bir odası karanlık odaya dönüşüverdi.
O oda, kısa sürede bana bir mabet gibi gelmeye başladı. İçeri girip kapıyı kapattığımda başka bir dünyada buluyordum kendimi. Fotoğrafın bir tutku, insanı baştan çıkaran bir duygu seli olduğunu o odada keşfettim. Karanlık odanın kimilerine hiç de hoş gelmeyen o gizemli kokusu, daha kapıyı açar açmaz beni içine alır, dış dünyadan koparır ve kırmızı yağlı kâğıtla sarılmış ampulden sızan kırmızı karanlığın yarattığı iç gıcıklayıcı ortamla birlikte, biraz sonra başlayacak tutkulu sevişmeyi müjdelerdi sanki...
Aslında, daha negatif filmi kutusundan çıkarırken genzimi yakmaya ve başımı döndürmeye başlar, bromürün ve gümüş nitratın yanık kokusu. Anında güçlü bir fotoğraf duygusuna dönüşen o kokuyu, yalnız benim duyduğumu düşünürüm. O sırada yanımda kim olursa olsun, fotoğrafla tanışmamış, kendini onun gizemine kaptırmamışsa, bu koku burnuna uğramaz, derisindeki gözeneklerden girip bütün bedenini sarmalamaz ve bilincini esir almaz.
Makineyi yeni bir poz için kurarken, filmin sarılı olduğu makaranın çıkardığı ses fotoğraf serüveninin başladığını haber verir, deklanşörün mekanik sesi ise, hiçbir dahinin beceremeyeceği o ilahi müziği yaratırdı kulaklarımda. Karanlık odada yeniden yaratılıp vücut bulacak olan varlık, fotoğraf makinesinin minik karanlık odasında özüne indirgenmiş ve bromürle gümüş nitratın moleküllerine sığınmıştır.
Karanlık odada ayin...Serüven, karanlık odanın kırmızı karanlığında devam eder. Hemen hepsinin adı Fransızca’dan gelen karanlık oda avadanlığı ve işleri sırayla hizmete girer.
Filmi, önce
küvette ya da
tankta
banyo eder,
fönle kurutur,
agrandizörün
şasesine takar,
negatif görüntüyü
marjöre yerleştirdiğiniz fotoğraf kartına yansıtırsınız. Bu defa kartın yüzeyindeki bromür ve gümüş nitrat molekülleri emer görüntüyü; birazdan, küvette sakin sakin duran kirli sarı renkteki, metol, sodyum sülfit, hidrokinon, sodyum karbonat ve potasyum bromür gibi kimyasallardan oluşan eriyikte sırrını açıklamak için. Fotoğrafın, o eşsiz duyguyu doruğa çıkaran sessiz ayini başlamıştır. Küvetteki yüzeyinde kırmızı ampulün görüntüsü dalgalanan birinci banyoya, agrandizörde negatif görüntüyü emmiş olan fotoğraf kartını dikkatle daldırır, hafif hafif dalgalandırmaya başlarsınız. Ayinin en keyifli ve en heyecanlı aşamasıdır. Bir genç kız portresidir örneğin fotoğraf kartına yansıyan görüntü. Önce göz bebekleri, kaşlar ve saçlar belirlemeye başlar. O, gözlerinizin içine bakarak gittikçe koyulaşan göz bebeklerini dudaklar ve yüzün bir yanına düşmüş Rembrandt gölgesi tamamlar. Daha sonra dudakların uçlarındaki küçük kıvrımlar, gözleri derinleştiren hafif gölgeler ve yüzü çevçeveleyen çizgiler oluşur. Fotoğraf doğmuştur.
Profesyonellik ve portre fotoğrafçılığıKısa sürede işi büyütmüş, portre çekmeye başlamıştım. Konservatuvar öğrencileri baş müşterilerimdi. Genellikle cumartesi ya da pazar günü randevuyla gelirlerdi. Onları salondaki beyaz duvarın önüne alır, yüzlerini bir yandan pencereden gelen gün ışığı bir yandan da karımın tuttuğu içi aynalı 500 vatlık ampullerle aydınlatır, yüzlerdeki gölgeleri iyice yumuşatır ve kontrastı azaltırdım. Sonra da bu yumuşak tonlu negatifleri 30x40 ya da 50x60 cm boyutunda, resim kâğıdına benzeyen hafif tonlu ve grenli fotoğraf kartlarına basarken bir işlem daha yapar, portrenin çevresini maskeleyerek yok ederdim. Sonuçta fotoğraf adeta kara kalemle yapılmış resimden farksız hale gelirdi. Çoğu kimseyi, bunların fotoğraf olduğuna inandırmakta zorlanırdım. O dönem konservatuvar öğrencisi olan
Cihan Ünal,
Rüştü Asyalı,
Atilla Olgaç,
Ayşegül Atik (kızlık soyadı
Arsoy’du) anımsadıklarımdan birkaçı. Daha sonra, fuayelerde kullanılmak üzere fotoğraf çektirmek isteyen,
Devlet Tiyatrosu,
Meydan Sahnesi ve
AST’ın ünlü sanatçılarından da portre müşterilerim arasına katılanlar oldu.
Sema ve
Nihat Aybars,
Mediha ve
Çetin Köroğlu,
Turgut Sarıgöl,
İlyas Avcı yine anımsadıklarım arasında... Ama ne yazık ki elimde onlarla ilgili bir tek fotoğraf bile yok.
Rembrandt ışığı
Gel zaman git zaman 1969 başında TRT’den ayrılıp
Odak Reklam’ı kurunca gönlümce fotoğraf çekmeye başladım. Altı ay kadar sonra bize katılan
Oğuz Tığlı da fotoğraf konusunda en önemli desteğim oldu. İşi tiyatro sahnelerinden fotoğraf çekimine kadar geliştirmiştik. O günlerde
Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara bürosunda çalışan
Fikret Otyam’ın fotoğraflarına hayrandım. Bir gün onu Odak Reklam’a davet ettim. Beni kırmadı ve geldi. Duvarlarda asılı portreleri dikkatle inceledi. Karakalem tarzındaki fotoğrafları eliyle yoklayıp gerçekten fotoğraf olup olmadıklarını kontrol etti ve çok şaşırdığını söyledi. Sonra da hiç unutmuyorum, Ayşegül Atik’in portresinin önünde durup uzun uzun baktıktan sonra,
“Ulan puşt, bu Rembrandt ışığını nereden öğrendin sen?” dedi. O “puşt” sözcüğü onun dilinde müthiş bir iltifattı. Fotoğrafları çektiğimiz makinelere baktı,
“Oğlum siz bu işi bitirmişsiniz; bu makinelerle bu foturafları (o, fotoğraf demezdi) nasıl çektiniz lan? Gel benimle, sana harika bir makine vereyim de, daha iyi foturaflar çek” dedi. Birlikte Cumhuriyet bürosuna gittik. O gün,
Rolleicord marka özel üretim fotoğraf makinesini, bana bir ödül verircesine, 150 liraya sattı. Verdiği bilgiye göre makine, Zeiss tarafından özel olarak üretilen 100 objektiften birini taşıyordu. Onunla, daha yumuşak tonlu, daha derinlikli ve daha güzel portreler çekmeye başladım. İlginçtir,
Nurhak Dağları’nda katledilen
Sinan Cemgil,
Yusuf Aslan ve
Hüseyin İnan’ın portrelerini de o makineyle çekmiştim.
Otyam sonradan makineyi bana sattığına pişman olmuştu; daha yüksek fiyata geri almak istediğini söyledi ve uzun süre de ısrar etti ama, vermedim. Sonraki yıllarda karşılaştıkça bu anımı anlatırım ve gülüşürüz. Hey gidi günler hey...
Şimdi, o gün onun alkışladığı Ayşegül Atik portresine neler vermezdim ki, işte bizim geçmişe verdiğimiz değer!
Bir yumurta filmi... @ 03-05-2007 11:59
Sıcak bir itirafParajanslı yıllarda bir gün dönemin ünlü sigorta şirketlerinden
Emek Sigorta’nın Genel Müdürü Mehmet Seven’le yine dönemin ünlü restoranlarından
Nişantaşı Ziya’da yemekteydik. Birlikte çalışmaya başlayalı bir yıla yaklaşmıştı. Yurtdışında öğrenim görmüş ve yine yurtdışında yıllarca sigortacılık yapmış Genel Müdür, Ziya’nın ünlü mayonezli levreği ile yudumladığımız buz gibi beyaz şarabın duvarları saydamlaştırdığı bir sırada,
“Şahin Bey, bir gerçeği itiraf etmek istiyorum. Ben yakın zamana kadar reklamcılığı pek önemsemez ve kolay sanırdım. Ama şu sizinle çalıştığım sürede bu kanaatim tümüyle değişti. İşiniz gerçekten çok zor. Hem bizi, hem bizim müşterilerimizi tanıyacaksınız, hem bizim neler istediğimizi, neleri ise istemememiz gerektiğini kestireceksiniz ve bizi buna inandıracaksınız, hem bizim ve patronumuzun kaprislerine katlanacaksınız, hem de bizim amaçlarımızı gerçekleştirecek şeyler yapacaksınız. Zor, çok zor... Biz hep kendimizi dünyanın merkezi zannederiz. Açık söylüyorum, asıl zor olan da bizim bu yanımıza tahammül edebilmeniz” deyiverdi.
Bu itiraftan sonra Mehmet Seven ilişkilerimiz öylesine verimli ve öylesine sağlıklı gelişti ki, sanıyorum dönemin en etkili sigorta şirketi iletişimini gerçekleştirdik. İtiraf etmeliyim ki, birlikte çalıştığımız bu dönemde Mehmet Seven’in sözünü ettiği zorlukları kahrolurcasına

birebir yaşadım, ama bir yandan da meslek yaşamımın en verimli ve en öğretici döneminden geçtim. Seven ve ekibinden sigortacılığın inceliklerini, patronu
Erol Aksoy’dan marka konumlandırmada “agresiv” ve rekabetçi tavrı, yaşayarak öğrendim.
Bir sigortacılık okuluO dönemde Emek Sigorta, adeta bir sigortacılık okulu. Bugünkü ünlü sigortacıların önemli bir bölümü o günlerde Emek Sigorta’da çalışıyordu. Kimler yoktu ki o ekipte... Yıllarca
Commercial Union’un Genel Müdürlüğünü üstlenen ve halen
Axa Oyak’ın Genel Müdürü olan
Cemal Ererdi, Emek Sigorta’dan sonra uzun süre
Güneş Hayat Sigorta Genel Müdürlüğü yapan
İhsan Karagöz,
Ege Baltıca Sigorta Genel Müdürlüğü’nden sonra bir süre de
Ankara Sigorta’nın Genel Müdürlüğü’nü yürüten ve şimdilerde
AON RE Türkiye’nin Yönetim Kurulu Başkanı olan
Servet Gürkan, Emek Sigorta’dan sonra
Demir Hayat Sigorta, Sanko Sigorta ve
Ak Sigorta Genel Müdürlüklerinde bulunan ve halen kendi firmasında danışmanlık yapan
Vahdet Tulun, Emek Hayat Sigorta’dan sonra
Doğan Hayat Sigorta’da Genel Müdürlük yapan ve Vahdet Tulun gibi kendi danışmanlık şirketini kuran
Mehmet Muratoğlu,
Özkan Kaymak, Haçik Copikoğlu, Engin Güven ve daha kimler kimler...
Daha önce
“Bütün ölçütleri eksi birle çarpmak” başlıklı anımda da anlattığım gibi, Emek Sigorta’yla, 1988 başında, şirketin sahbi Erol Aksoy’un isteği üzerine çalışmaya başlamıştık.
Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu’na bağlı ve o güne kadar hiçbir varlık gösterememiş olan Emek Sigorta’yı birkaç ay önce Erol Aksoy satın almıştı. Aksoy basına yaptığı açıklamalarda, Türkiye’de sigortaclığın bilinmediğini ve bu şirketle ülkeye gerçek alamda sigortacılığı getireceğini iddia ediyordu. Yine basın haberlerinden güçlü ve iddialı bir kadro oluşturduğunu ve yakında reklamlara da başlayacağını öğreniyorduk. O dönemde basın ve televizyonlarda yer alan Töbank kampanyamızdan çok etkilendiği için Genel Müdür Mehmet Seven’e bizimle çalışmak istediğini söylemiş, Mehmet Seven de 1987’nin son günlerinde beni arayarak Aksoy’un bu dileğini iletmişti.
Sigortacılıkta yeni bir kavramAnlaşma hemen sağlandı ve işe başladık. Daha ilk bilgilendirme toplantısında Erol Aksoy, Türkiye’deki sigorta sektörünün gelişmemiş, donanımsız ve bilgisiz olduğunu iddia ederek, risk yönetiminden söz etti. Yeni şeyler duyuyorduk. Risk yönetimi kavramı sadece bizim için değil, sigorta sektörü için de çok yeniydi. Bu yöntem, poliçeyi düzenlemeden önce sigortaya esas oluşturan risklerin tüm ayrıntılarıyla değerlendirilmesi, risk oluşturmadığı halde risk gibi algılanan durumların poliçe dışında bırakılması, risk taşımıyormuş gibi görünmesine karşın ağır risk oluşturan durumların ise mutlaka policeye alınması anlamı taşıyordu. Ayrıca sigortalanmadan önce küçük dokunuşlarla ortadan kaldırılabilen riskler de vardı ve bunların poliçeye alınıp prim yükünü artırması önlenebiliyordu. Sonuçta risk-prim-teminat üçlüsünün tam anlamda optimizasyonu sağlanıyordu.
Kolları sıvayıp çalışmaya başladık. Altı ilandan oluşan bir “teaser”la üç açılış ilanı hazırladık. “Teaser”lar, risk yönetimiyle tanışmamış sigortacılık anlayışının yarattığı sonuçları sergiliyor ve bunlarla dalga geçiyordu. Temmuz ayında yayımladığımız “teaser”lar beklenmedik bir ilgi uyandırdı. İlanlarda kullandığımız ve Emek Sigorta’nın da kimliğinde yer alan çek işareti aynı zamanda
İktisat Bankası’nın kimliğinin de bir parçası olduğu için, bankaya pek çok telefon gelmiş ve ilanlardaki sigorta sirketinin adı sorulmuştu.
Hem Erol Aksoy hem de şirketin üst yönetimi durumdan çok memnundu ama, ısrarlı uyarılarımıza karşın inanılmaz bir yanlışı yapmaktan da kendilerini alamadılar. “Teaser”lar temmuz boyunca yayımlanmış ve araya ağustos girmişti.

Ağustosta herkesin tatilde ve yazlıkta olacağı gerekçesiyle açılış ilanının eylüle bırakılması istendi ve öyle de oldu. Ne dersiniz, müşteri bizden daha iyisini bilir her zaman... Eylül başında “Risk Mühendisliği”, “Risk Haritası” ve “Risk Yönetimi” başlıklarını taşıyan açılış ilanlarını yayımladık. Sigorta sektörü gerçekten yeni bir kavramla ve yeni bir yöntemle karşılaşıyordu.



Kısa bir süre sonra sigortacılar demeçlerinde, “Eee biz ne yapıyorduk ki sanki... Bizim yıllardır yaptığımız da risk yönetimiydi, ama adını koymamıştık...” demeye başladılar. Ama atı alan Üsküdar’ı geçmişti ve Emek Sigorta risk yönetimi kavramını sahiplenmiş hatta bir de marka altı sloganı haline getirmişti.

Yumurtanın inadıBu kampanyanın en ilginç gelişmesini, Erol Aksoy’un Fransa’dan satın aldığı bir televizyon kanalını
Show TV adıyla yayına sokmasından sonra yaşadık. O döneme kadar basın ilanlarıyla yetinen Emek Sigorta için risk yönetmini anlatan bir tv reklam filmi yapmamız istendi. Risk yönetimi soyut bir kavramdı ve uzun uzun anlatılması gerekiyordu; oysa televizyonda kullanacağımız süre 30, bilemediniz 45 saniye idi. Uzun çalışmalardan sonra risk yönetimini bir metaforla anlatma yolunu seçtik ve baş rolü bir yumurtaya verdik. Yumurta büyük bir kırılma riski taşıyor, bu risk yönetilmediği için de, masadan ya da mutfak tezgahından yere düşen yumurta kırılıyor ve karşılanması olanaksız bir hasara uğruyordu. Oysa yumurtadaki risk yönetilebilir ve risk bütünüyle ortadan kalkabilirdi. Bunu da, düşmek üzere olan yumurtayı alıp bir yumurta kabına koyan Emek Sigorta’nın eli gerçekleştiriyordu.
Başlangıçta bu filmi çekmek bize çok kolay gelmişti. Hatta dönemin ünlü reklam filmi yönetmeni
Cemal Karman bile böyle düşünüyordu ve bir günlük çekim süresi öngörmüştü. Oysa
Reşit Paşa’daki
İmaj platosunda çekime başlayınca yumurtanın ne meret bir oyuncu olduğunu kısa sürede anladık. Tüm çabalara karşın yumurtaya, eğik bir düzlemde aynı çizgide yuvarlanma hareketini yaptıramıyorduk ve o yalpalanarak dilediği gibi hareket ediyor, bir sağa bir sola. Uzun süren çabalardan ve birkaç kasa yumurtayı telef ettikten sonra bu kez yumurtayı katı şekilde pişirmeyi denedik, sonuç değişmedi. Kabuğunu delip içine alçı doldurduk, sonuç yine fiyaskoydu... Uzun mühendislik hesaplarından sonra yaratıcı set işçileri özel bir aparat yapmaya karar verdiler ve çekim ertesi güne bırakıldı.
Ertesi sabah çekime başladığımızda kameranın önüne, objektiften görünmeyen bir parça eklenmişti. Bu parça yumurtayı alttan kavrayor ve eğimli yüzeyde kamera hareketiyle birlikte yukarı doğru itiyordu. Sorun çözülmüş ve aslında yukarı doğru itilen yumurta sanki aşağı doğru yuvarlanıyormuş gibi filme alınmıştı. Ünlü film hileleri ustası Fransız
George Melier’den sonra bir film hilesini de biz gerçekleştirmiştik.
1991’de yayımlanmaya başlayan film çok beğenildi. Ve dört-beş yıl boyunca, kısa aralar dışında televizyonlarda gösterildi ve adeta bir reklam klasiği haline geldi. Hatta
Marketing Türkiye bu filmi, Türkiye’de medyada en uzun süre yer alan televizyon reklamı olarak haber de yapmıştı.
Danimarkalı Montör Şahin Usta... @ 09-04-2007 21:19
Uzun bir aradan sonra anılarımı yazmaya yeniden başlıyorum. Bu sürede beni yazmaya özendiren ve destekleyen tüm okurlarıma ve dostlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Bu kez, hayata dönüşün armağanı olarak, yaşadığım günlerde beni çok mutlu eden bir anımı aktarıyorum.
1968’in son baharı. TRT yıllarım. Bir yandan
TRT Haber Merkezi’nde çalışıyor, bir yandan da
Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun üçüncü sınıfına devam ediyorum. Merkezi sınav sistemiyle alınan öğrenciler dışında halen meslekte olanlar için de üç yıl üstüste yirmişer kişilik özel bir kontenjan tanınmış, açılan sınavı kazanarak üç yıl önce okula kayıt olmuştum. Özel izinli olarak hafta içi her gün 15.00’e kadar okula gidiyorum, daha sonra da 21.00’e kadar TRT’de çalışıyorum. Aslında okula da doğru dürüst devam ettiğim yok ya. Zamanı kitap okuyarak, fotoğraf çekerek ya da tanıdık yayınevlerine kitap kapağı yaparak geçiriyorum. Bazen de
Forum’a gidip
Hasan Hüseyin’e yardım ediyorum. Bu yüzden, benimle birlikte okula devam eden şefim
Muammer Yaşar’dan da sık sık kibarca uyarılar alıyorum. O, aynı imkandan yararlanan diğer arkadaşlar gibi dersleri hiç kaçırmıyor.
Bir pazar günü TİP yöneticilerinden yakın dostum
Yalçın Cerit geliyor eve. Sıkıntısı yüzünden okunuyor. O dönemde,
Disk’e bağlı
Yapı İş Sendikası’yla
Ağaç İş
Sendikası’nın birlikte kurduğu
Yağaç Matbaası’nı yönetiyor. Matbaa,
Danimarka İşçi Sendikaları üst örgütünün bu iki Türk sendikasına bağışladığı iki makineden oluşuyor. Bunlardan birisi yeni bir "
Intertype", diğeri ise o dönemde
dublex tabir edilen
1925 model bir baskı makinesi. "Intertype" çalışıyor ve çevredeki yayınevlerine dizgi hizmeti veriyor. Dublex makine ise üstü kâğıtlarla örtülü hareketsiz yatıyor.
Yalçın hoşbeşten sonra sıkıntısını açığa vuruyor. Matbaanın istediği gibi çalışmadığını, dubleks baskı makinesinin geldiğinden beri hiçbir işe yaramadan öylece yattığını, Ankara’da ve İstanbul’da ne kadar montör (matbaa makinesi onarımcılarına o dönemde montör denilirdi. Şimdi hâlâ öyle mi bilemiyorum) varsa gelip baktığını ama makineyi çalıştıramadıklarını söylüyor. Makineleri bağışlayan Danimarka’daki örgüte durumu bildirdiklerini, onların bir montör göndereceklerini, ama onun da beş altı aydan önce gelemiyeceğini söylüyor.
“
Bir yandan Parti yayınları bekliyor, bir yandan Kemal Çukurkavaklı sıkıştırıp duruyor, ne halt edeceğimi bilemiyorum” diyor.
Kemal Bayram Çukurkavaklı, o dönemin tek sosyalist gazetesi
Yeni Gün’ün patronu...
Dört yaşımda sünnet armağanı olarak önüme konulan ve kurulunca kafasını öne arkaya sallayarak seke seke yürüyen oyuncak ördeğin içini açıp da nasıl yürüdüğünü keşfetmeye çalıştığım ve babamdan büyük bir azar işittiğim günden beri mekanik konulara merakım ve yatkınlığım var. Bir yandan bu merakım, bir yandan Yalçın’a yardımcı olma isteği, bir yandan da TİP’li olmanın verdiği içgüdüyle, hiç tereddüt etmeden,
“
Şu makineye bir de ben bakıyım istersen” diyorum Yalçın’a. Yalçın umutsuz ve önemsemez bir tavırla,

“
Orda leş gibi yatıyor, işin gücün yoksa git biraz da sen oyna” diyor. Bedava bir oyuncak bulmanın sevinciyle ertesi sabah soluğu Yağaç Matbaası’nda alıyorum. Yalçın, Mehmet adında bir çocuğu çırak olarak veriyor yanıma. Önce üzerindeki bobin kâğıtlarını atıp makineyi keşfe çalışıyorum.
Sinema-Tiyatro dergisini çıkardığım ve
Akis’te çalıştığım dönemlerden makinenin bir eşini yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Makine, yaklaşık 20 metre uzunluğunda, 2,5-3 metre yüksekliğinde bir demir yığını... Kurşun kalıplarla baskı yapıyor. Makinenin alt şasesinde bulunan kalıplarla, bobinden gelen kâğıdın önce bir yüzüne, sonra da kâğıt üst şaseden geçerken oradaki kalıpla da öbür yüzüne baskı yapıyor, merdaneler arasından ve konik bir düzenekten geçerek katlanan kâğıt kesiliyor ve gazete ya da dergi haline geliyor.
Bazı makul parçalarının dışında tır lastiği çapındaki dişlileri, kol kalınlığındaki bağlantı milleri ve genel müdür masası büyüklüğündeki şaseleriyle küçük bir lokomotife banzeyen 1925 model makineyi enine boyuna inceledikten sonra bir şey dikkatimi çekiyor. Makinenin parçaları, geldiği yerde sökülürken, aynı şekilde monte edilebilmesi için, bağlantı noktalarına harflerden ve rakamlardan oluşan işaretler çakılmış. Anlıyorum ki makine kurulurken bunlara hiç dikkat edilmemiş örneğin A/28 işareti bulunan mil, B/28’e, D/14 merdane yatağı B/14’e bağlanmış.

Tulumları giyip, çırağım Mehmet’in yardımıyla makineyi bir güzel söküyoruz. Sonra da bütün parçaları, konulan işaretlere göre yerli yerine dikkatle monte etmeye başlıyoruz. Yalçın da başımızda büyük bir keyifle bizi izliyor. Bu arada matbaaya gelip gidenler, makinenin hikayesini bildikleri için Yalçın’a beni gösterip, “
yeni montör mü?” diye soruyorlar. O da büyük bir keyifle “
Evet, Danimarka’dan beklediğimiz montör, makine yakında çalışacak” diyor. O yıllarda otuzlarında kumral bir genç olduğum için, tanıdıkların dışında herkes bu oyuna geliyor ve gerçekten Danimarkalı olduğuma inanıyor. Aralarında benimle çat pat İngilizce konuşmak isteyenler bile çıkıyor; ben büyük bir ciddiyetle, duymamış gibi davranıp işime devam ediyorum. İşin başında, her an bir parçasını kıracakmış gibi olmadık gürültülerle çalışan makine sakin sakin dönmeye başlıyor. Çok mutluyum, ünlü montörlerin sadece dikkatsizlikleri ve özensizlikleri nedeniyle başaramadıklarını başarmış olmanın kıvancını yaşıyorum. Hatta bu arada çevredeki matbaalardan teklifler bile aldığım oluyor.
Üç hafta kadar öğleden öncelerim okul yerine matbaada geçiyor. Öğleyin eve geldiğimde ise kendimi doğru banyoya atıyorum. Küvet makine yağı ve matbaa mürekebinden bir anda simsiyah oluyor. Kirden pastan arındıktan sonra da karnımı doyurup TRT’ye gidiyorum. Üçüncü haftanın sonunda makinenin montajı bitiyor ve prova baskıya geçiyorum. Haber çevrede hızla yayılıyor. İş yeri yakında olan Kemal Bayram Çukurkavaklı zaten başımdan eksik olmuyor. Bu arada TİP’li arkadaşların biri gidip beşi geliyor. Makinenin bir an önce çalışmasını ve Parti organı
Proleter Gazetesi'nin burada basılmasını bekliyorlar.
Prova baskılar başarılı geçiyor, ancak bir sorunu bir türlü çözemiyorum. Kâğıdın iki ayrı yüzündeki baskı başlangıçta tam olarak üstüste çakışırken, baskı devam ettikçe kâğıdın akış yönünde birbirinden uzaklaşmaya başlıyor. Kâğıt akış ayarını ters yöne doğru düzeltiyorum, bu kez de baskılar o yönde kaymaya başlıyor. 300-400 saskıya kadar olan kayma, durumu kurtaracak düzeyde, ama kayma arttığı zaman, sayfaların katlamasında sorun yaratacak boyuta ulaşıyor. Bütün çabalarıma rağmen bu sorunu çözmeyi başaramıyorum. Yalçın çok tedirgin. Parti'den sıkıştırıldığını ve Proleter’in yeni sayısını burada basmak zorunda olduğumuzu söylüyor. Ben de büyük bir cesaretle, “
basarız” diyorum.
Bir Cumartesi günü akşam üzerine doğru matbaa partililerle dolmaya başlıyor. Gelenler arasında kimler yok ki... O dönemde Parti’ye en büyük desteği sağlayanlardan üç doktor.
Niyazi Tunga, Yavuz Erkoçak ve
Leon Namer ilk gelenler arasında. Onların yanı sıra Parti genel merkez ve il yönetiminden görevliler, Proleter’in tam kadrosu,
Ersin Salman,
Aydın Aydemir,
Kemal Çiftler, doğal olarak Kemal Bayram Çukurkavaklı ve şimdi anımsayamadığım daha pek çok kişi... Herkes Şahin Usta’nın gazeteyi başarıyla basmasını bekliyor. Bu arada gazetenin sayfaları hazırlanmış, baskıyı bekliyor. Ben, mağrur bir kumandan edasıyla makinenin başına geçiyorum. Çırağım Mehmet’le birlikte kalıpları yerleştiriyoruz ve ilk provalar basılıyor. Kayma sorunundan hiç söz etmiyorum. Bulduğum çözüm 300-400 kadar bastıktan sonra herhangi bir bahaneyle makineyi durdurmak ve ayarı değiştirdikten sonra yeniden yol vermek. Makine alkışlar arasında homurdanarak dönmeye başlıyor ve sortiden ilk Proleter’ler çıkmaya başlıyor.
Herkes eline bir gazete alıp dikkatle incelemeye başlıyor ve baskının gerçekliğine tanık olmanın mutluluğunu yaşıyor. Onların gözünde bir mucizeyi gerçekleştirmiş kahraman durumundayım. Büyük bir alçakgönüllükle tebrikleri ve teşekkürleri kabul ediyorum. Bir süre sonra da kalabalık mutlu bir şekilde dağılıyır. Biz baskıyı 5.000’e ulaştırmak için dura kalka çalışmaya devam ediyoruz.
Ben, yeni bir baskı işi olursa yardıma geleceğimi söyleyerek, bir ayı aşkın bir süredir ihmal ettiğim okula devam etmeye başlıyorum. Tabii makinenin o haliyle yeni iş almak ya da Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın Yeni Gün’ünü basmak mümkün olamıyor. Aradan birkaç ay geçiyor, Yalçın Cerit beni arıyor ve matbaaya gelmemi söylüyor. Gidiyorum. Danimarka’dan beklenen montörün geldiğini, durumu ve makinede basılan Proleter’i görünce “
Bu imkansız, bu makine bu haliyle bu işi basamaz” dediğini, sonra da çantasından iki parçalı bir aparat çıkararak, kâğıdın bobinden makineye girdiği yerde, gövdenin iki yanında bulunan boş vida deliklerine monte ettiğini ve kâğıdı onların arasından geçirdiğini anlatıyor. Adam sonra da makinenin hiçbir yerine dokunmadan zaten bağlı duran Proleter gazetesi kalıplarıyla deneme baskısı yapıyor. Alçak makine, bir milimetre bile sapmadan tıkır tıkır basıyor gazeteyi. Yalçın o aparatları gösterince, dişlerimin arasından, ona da duyurmadan sunturlu bir küfür sallıyorum Danimarkalılara...
Hayata Dönüş @ 05-03-2007 21:33
Sevgili dostlar,
Sevgili
Selim Tuncer’in “ACİL BİR DURUM” alarmıyla başlayan serüven, “ACI BİR KAYIP” duyurusuna dönüşmeden, şimdilik mutlu sona dönüşüyor. Biliyorum ki bu duyuru ilerde bir gün, herkes gibi benim için de şu ya da bu biçimde mutlaka yapılacak. Ama kim bilir ne zaman?..
Herkes de öyle mi, bilmiyorum ama ben, yaşadığım son gelişmeleri hiç beklemiyordum ve hiç de üzerime alınmıyordum. Üstelik bunu da adeta efelenerek çevreme yansıtmaktan keyif alıyordum. Yaşımı söylediğimde karşılaştığım şaşkın bakışlar bu keyfi daha daha da artırıyor ve adeta kendimi ayrıcalıklı biri gibi görmeme neden oluyordu. Bu mutluluğu az yaşamadım, ama kazın ayağının öyle olmadığını da, 13 Şubat Salı günü beni sakin sakin sorgulayıp muayene eden hekimin elektrokardiyografi sonucunu gördükten sonra yüzünde oluşan tatsız ifade beynime çivi gibi çakılınca anladım.
Kalbimin alt yarısı üst yarısından gelen uyarıların ancak üçte birine uyum sağlayabiliyor ve sonuçta kalbim, normalin üçte biri hızda atıyordu. Üstelik bu hız her geçen gün daha da düşüyordu. Yani kalbimin yarısı bloke olmuştu ve çalışmıyordu.
Hekim, bunun önemli bir sorun olmadığını, ritmi düzenleyici bir pille kalp atışının normale dönüştürülebileceğini ve iki gün içinde taburcu olabileceğimi, ancak beni bu durumda bırakma sorumluluğunu üstlenemeyeceğini ve derhal bir anjiyografi çekilmesi gerektiğini söyledi. Serüven çok hızlı başlamıştı.
Aynı gün çekilen anjiyografi, ikinci ve büyük şoku beraberinde getirdi. Kalp damarlarımdan birisi tıkalıydı, diğer üçünde ise yer yer daralmalar vardı. Sonuçta sıra bana da gelmişti ve “bypass” kaçınılmazdı.
Bir anda sihirli bir elin devreye giridiğini ve inanılmaz bir mekanizmanın saat gibi çalışmaya başladığını gördüm. Hastane sizi, düğmesine basılmış bir otomatın çarkları arasın alıveriyor, akla gelmeyen gereksinimler umulmadık biçimde hızla karşılanıyor, tanıdık tanımadık kan vermek isteyenler sıraya giriyor, haberleşme trafiği inanılmaz bir hızda ve boyutta sürüyor... Bu evrede ben sadece sorulanları yanıtlayan ve söylenenleri yerine getiren bir robotum.
Peşpeşe gerçekleştirilen iki zorlu ameliyattan sonra yoğun bakımda sanal bir ortam... Vücudumun her bir yanından çıkan ince plastik hortumlar, tepemdeki monitörden gelen bip bip sesleri, birbiri ardı sıra girip çıkan hekimler, elinde hep bir aletle yaklaşan, ya kan alan ya serum takan mavi önlüklü hemşireler, kaçamak ziyaretçilerle uykuyla uyanıklık arasında yapılan birbirinin aynı konuşmalar...
Ve, 27 Şubat’ta hayata dönüş için evin kapısından içeri dikkatle atılan ilk adım...
Sevgili dostlarım,
Bu kısa süren hayati serüvenin zihnime çivi gibi çaktığı iki hayati uyarıda bulunmaktan kendimi alamıyorum:
Lütfen sigarayı derhal bırakın ve çevrenizdekilere de bıraktırın. Ben, dört buçuk yıl önce bırakmamış olsam, büyük olasılıkla bugün bu satırları yazamıyor olacaktım.
Lütfen, önemsizdir deyip geçiştirmeyin ve duyduğunuz rahatsızlıklarda mutlaka hekime başvurun. Ben yıllardır, mecbur kalmadıkça hekime başvurmama aymazlığının yol açtığı maliyeti, bugün belki de hayatımla ödemiş olacaktım.
Herkese teşekkür borçluyum.
Çok iyi bir sağlık kurumu Memorial Hastanesi’nde, çok değerli bir hekim Prof. Dr. Bingür Sönmez ve ekibinin tedavisi ile yaşama döndüm ve iyileşme sürecine girdim. Teşekkür ederim.
Başta sevgili dostum Selim Tuncer ve ailesi olmak üzere büyük bir ilgi ve sevgi halesi oluşturan tüm dostlarıma, yakınlarıma ve aileme yürek dolusu teşekkür ederim.
Huysuz intiyar yine aranızda... Bakalım gelişme onda neleri değiştirmiş, birlikte göreceğiz.
Yaratıcı bir protesto @ 27-01-2007 15:55
27 Mayıs ne ki?Geçenlerde çok sevdiğim ve saygı duyduğum tarihçi bir dostumla sohbet ederken, konu
27 Mayıs’a geldi. O, bir araştırmacı yazar olarak bilgi birikimini ortaya koyarken, ben de 27 Mayıs’ı ve onu yaratan koşulları birebir yaşamış biri olarak gözlemlerimi anlattım. Dostum, 22 yaşındaki kızının, hiç izlemediğim
Hatırla Sevgili adlı televizyon dizisini büyük bir ilgiyle karşılandığını, yine gençlerin yazdığı Ekşi Sözlük adlı sitede konuya ilişkin yüzlerce girişin olduğunu anlattı. Sohbetin sonunda ikimiz de, kimilerine göre Türkiye’nin demokratikleşmesi yolundaki en önemli aşama, kimilerine göre ise en büyük ayıplardan biri olarak değerlendirilen 27 Mayıs’ın da o günlerde olduğu gibi “ihtilal” ya da "devrim" olarak değil de sonuçta bir “darbe” olarak değerlendirilmesi gerektiğinde birleşirken, bu olayın o yıllarda niçin yanlış algılanarak devrim olarak görüldüğünün bugünkü kuşaklara tüm boyutlarıyla anlatılmadığı, elde toplumsal ve popüler tarih belgesi olarak kayda değer şeylerin bulunmadığı sonucuna vardık. Pek çoğumuzun içinde yaşadığı daha 50 yıl önceki yakın tarihimiz konusunda bu kadar bilgisiz bırakılmamızın elbette pek çok nedeni vardı.
Bu sohbet beni anında yıllar öncesine götürdü ve o günlerde yaşadığım pek çok olayın arasında ilginç, ilginç olduğu kadar da dramatik ve komik bulduğum bir olay gözlerimin önüne geldi ve ona anlattım. 27 Mayıs olgusunun günümüze taşınmasına herhangi bir katkıda bulunup bulunmadığımızı bilemem ama, gülmekten kırıldık. Ben, 27 Mayıs’ın o dönemde yarattığı toplumsal ve bireysel algıyı da yansıtan bu olayı yıllardır dostlarıma anlatırım ve hep aynı duyguları paylaşırız.
12 Eylül darbesinden beri Londra’da yaşayan, yıllarını sendikacılık hareketine vermiş,
Türkiye İşçi Partisi saflarında militanca görev yapmış
, 21 Mayıs Harbiye Ayaklanması'nın militan teğmenlerinden,
Abdullah Yılmaz’la da, her İstanbul’a geldiğinde aynı anının yeni baskılarını yapar, yine gülmekten kırılırız. Bu yazımda o günleri ve sözünü ettiğim anımı anlatacağım.

Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subayım. Muhabere Okulu’na bağlı Muhabere Astsubay Okulu’nda kısa bir süre takım subaylığı yaptıktan sonra, doğrudan Muhabere Okulu Komutanı’na bağlı inzibat subaylığı görevine getirilmiştim. Üstelik
Doğu Bölgesi İnzibat ve Trafik Karakol Komutanlığı'na... Muvazzaf (meslekten) subayların bile edinmek için her türlü yolu denediği bu itibarlı göreve nedense, Muhabere Okulu Komutanlığı’nca ben uygun görülmüştüm. Komutanı olduğum karakolda
Atilla Akınlı adında asteğmen bir

yardımcım, bir kıdemli astsubay başçavuş, bir başçavuş, iki onbaşı ve kırk inzibat eri vardı. Ayrıca biri jip biri pikap iki de araç... Araçların ikisi de, kırmızı zemin üzerine yazılmış AS-İZ plakaları ve tepelerine yerleştirilmiş, yanıp sönen kırmızı ışıklar ve sirenlerle donatılmıştı...
Kızılay kıpır kıpır...27 Mayıs hareketi öncesinde Ankara’nın siyasal ve toplumsal olaylarını birebir yaşıyordum. İnzibat subaylığına getirilmezden önce Astsubay Okulu’ndaki görevim boyunca hemen her gün saat 16.30’da servis aracı
REO askeri kamyonlarıyla Kızılay’a iniyor ve arkadaşlarımla buluşarak o günkü eylemlere katılıyordum. Bunların başında da
Plevne Marşı’nın ezgileriyle koro halinde söylediğimiz “
Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?” korosu vardı. Bir bölümüne resmi kılıkla katıldığım olaylar arasında
Adnan Menderes’in öğrenciler tarafından tartaklanışı, Harbiyeliler’in yürüyüşü, atlı polislerin ayakları altından kaçışmalarımız, göz yaşartıcı bombaların dumanından göz yaşları içinde sığınacak yer arayışlarımız geliyor. Hiç unutmuyorum, 25 Mayıs günü
TBMM’de, ünlü
Tahkikat Komisyonu konusundaki bir tartışmada
Cumhuriyet Halk Partililer’le iktidardaki
Demokrat Partililer sıra kapaklarını parçalayarak birbirlerine girmiş ve yaralananlar olmuştu. Bunlardan biri de
CHP Milletvekili Selim Soley’di. Soley o gün, başı, üzerinde kan izleri bulunan bir sargıyla sarılı olarak Kızılay’a gelmiş ve büyük bir gösterinin başlamasına neden olmuştu.
Devlet radyosunda ve sansürlü gazetelerde,
Vatan Cephesi listeleri, iktidarın eylemleri ve başarıları, “muhalefetin hıyaneti” haberleri dışında tek cümle bilgi ve haber almak mümkün değil. Bu durum söylenti ortamını öylesine besliyor ki, üzerine asfalt dökülen öğrenci cesetlerinden,
Et Balık Kurumu'ndaki dev kıyma makinelerine atılan üniversite öğrencilerinden söz edilir olmuştu. Ankara dışından da benzer haberler alıyorduk. Halk gerçekten eski deyimiyle "infial" halinde idi.
Kendimi 27 Mayıs'ın komutanı sanıyorum...Bu gelişmelerin de katkısıyla 27 Mayıs hareketi gerçekleşti, 10 yıldır Türkiye’yi yöneten DP, iktidardan uzaklaştırıldı. Toplumun büyük kesimi darbeyi bir ihtilal gibi algıladı Diğer illeri bilmiyorum ama Ankara birkaç gün süren coşkulu bir bayram yaşadı. O günlerde
Küçükesat’ta oturuyordum ve servis görevi yapan REO kamyonlarla karakola gidip geliyordum. Fakat o sabah servisten söz etmek ne mümkün. Tank ve uçak sesleriyle birlikte sonuna kadar açılmış radyolarda ihtilal bildirileri okunuyor ve sokağa çıkma yasağı konulduğu iddia ediliyordu. Herkes salkım saçak pencerelerdeydi. Ben Küçükesat’tan
Akay’a (ve
İ. Melih Gökçek hâlâ değiştirmedi ise) şimdiki adıyla
İnönü Meydanı’na kadar, askeri bir araç bulabilirim ümidiyle yürümeye başlamıştım. Yol boyunca balkonları ve pencereleri dolduranlarca alkışlanıyor ve atılan çiçeklerin arasında yürüyordum. Genç bir yedeksubay olduğum için müthiş gururlanıyor ve kendimi 27 Mayıs’ı n başkomutanı gibi hissediyordum. Bugün 27 Mayıs’ı ve onu yaratan ortamı yaşamamış olanlara bu tabloyu anlatmakta zorlanıyorum ve bir askeri darbe yandaşı olduğum gibi algılanmaktan da son derece rahatsız oluyorum.
Birkaç askeri araç değiştirdikten sonra karakola ulaştım ve özel jipimle Ankara’yı dolaşmaya başladım. Bu kez de kıyıda köşede kalmış DP’liler ya da yandaşlarını yakalamakla ya da herhangi bir kalkışmada bulunmalarını önlemekle görevlendirilidim. Öğleden sonra sokağa çıkma yasağı delinmiş ve başta
Atatürk Bulvarı,
Kızılay ve
Sıhhiye meydanları olmak üzere Ankara inanılmaz bir şenlik alanına dönüşmüştü. Sözde güvenlik sağlamak amacıyla şehrin içinde dolaşan tanklar, karanfillere boğulmuştu. Tankların üzerinde askerlerle gençler birlikte marşlar söylüyorlardı.
Olur mu böyle olur mu, oğul babayı vurur mu?Darbeden iki ya da üç gün sonra, gece saat 01.00 sıralarında, özel jipimle Küçükesat’tan Mamak’a gidiyordum. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle yollarda in cin top oynuyordu. Tam
Kurtuluş Meydanı’ndan geçerken şoförüm Manisalı
Mehmet Pehlivan acı bir fren yaptı. Gecenin karanlığında uzun boylu bir gencin kendini jipin önüne attığını gördüm. İçgüdüsel olarak ikimizin de elleri de tabancalarımıza gitti. Genç büyük bir heyecanla yaklaştı ve “
Lütfen yardım edin bana, lütfen kumandanım...” dedi. Mehmet elindeki feneri delikanlının yüzüne tuttu. Şaşırdım. Çünkü hiç yabancı gelmemişti bana karşımdaki yüz. Sokak lambasının altına gelmesini işaret ettim. Mehmet de jipi lambanın aydınlığına çekmişti. Artık birbirimizi daha iyi görüyorduk. Evet bu
Erdoğan’dı,
Gülşehir’de ilkokuldan sınıf arkadaşım. “
Erdoğan sen misin?” dedim şaşkınlıkla. Yüzüme dikkatle baktı ve o da bana “
Teğmenim, sen Şahin’sin!” dedi. Jipten indim ve heyecanla kucaklaştık. On on iki yıldır görmediğim arkadaşımla böyle bir durumda karşılaşmak çok garip gelmişti bana. Erdoğan heyecanını bastırmaya çalışarak benimle karşılaşmasının büyük şans olduğunu söyledi ve sorununu anlatmaya başladı:
“Şahin’ciğim, üç gündür pederle başımız dertte. Adam kafayı çekip çekip olay çıkarıyor mahallede. 27 Mayısçılar’dan tut da İsmet Paşa’ya kadar herkese uluorta küfrediyor. En yakın komşularımız bile rahatsız, biraz daha kalırsa mahalleli linç edecek diye korkuyorum. Allahaşkına şu adamı içeri alın da biz de kurtulalım, onun da başına bir şeyler gelmesin...”
Durum gittikçe ilginç hale geliyordu, ama yapacak başka bir şey yoktu. Erdoğan’ı da arabaya alıp,
Topraklık semtine doğru yola koyulduk. Mahallede ışıkları yanan tek katlı, yarı gecekondu bir evin önünde durduk. Erdoğanlar’ın eviydi burası. Erdoğan, babası götürülürken görünmek istemediği için biraz ilerde gizleniyordu. Evin önünde üstü hasırlarla kapatılmış bir set vardı. Elli yaşlarında, uzun boylu, zayıf sakalları uzamış, sinirli bir adam karşıladı bizi. Beni görür görmez,
“Sonunda götürmeye mi geldiniz, götürün bakalım, korktuğumu mu sanıyorsunuz, orada da aynı şeyleri söyleyeceğim” dedi. Sette ahta bir masa, üzerinde, o zamanlar çopur diye anılan 35’lik boş bir rakı şişesi, yarısına kadar sulandırılmış rakı dolu bir çay bardağı, peynir kırıntıları vb. Bir de Grundig TK 23 marka, makaralı, makaraları boşa dönen bir teyp vardı. Adama Erdoğan’ın arkadaşı olduğumu söyledim.
“
Biliyorum, biliyorum, zaten Erdoğan, öz oğlum ihbar etti beni, nerde o şimdi? Kaçtı değil mi, benden korkup kaçtı, alacağı olsun onun. Mahalleli de kıçına kına yakar artık” dedi öfkeyle. O sırada karısı çıktı içerden. Şaşkın şaşkın bize bakarken, kocasını koruyup kollayıcı bir tavır da takınmamıştı nedense. İçerden adamın ceketini getirdi. Adam sürekli homurdanıyordu ama güçlük çıkarmadan, teypini de koltuğunun altına alıp bizimle gelmeyi kabut etti. Bu arada çevredeki evlerin ışıkları yanmaya ve perdelerin arkasından meraklı sliüetler belirmeye başlamıştı.
Milli Türk MusikisiJipe bindikten sonra teypi niçin yanına aldığını sordum. Homurdanarak, “
Onda milli Türk musikisi var, sen hiç dinlemedin mi?” dedi. Sonra da sarhoş kafayla priz arar gibi bir harekette bulunup, arabada olduğunu farkedince vazgeçti. Yol boyunca hiç konuşmadık. Teslim aldığımız yer benim yetki alanımda olmadığı için onu
Ulus’taki
Merkez Komutanlığı Karargahı’na götürüp teslim ettim. Tutulan tutanak sayesinde de adının
Selahattin olduğunu öğrendim.
Aradan birkaç hafta geçmişti. Aynı zamanda Doğu Bölgesi Garnizon Komutanı da olan
Muhabere Okulu Komutanı Tuğgeneral Celadet Ögel’in beni emrettiği bildirildi. Huzura çıktım. Celadet Paşa tedirgin ve sinirli bir tavırla,
“
Teğmen, nedir bu Topraklık’tan aldığınız adam? Topraklık’la ne alakan var senin de oralarda olaylara müdahale ediyorsun?” dedi. Durumu açıklayınca sakinleşti ve yanındaki
Kurmay Albay İhsan Sakarya’ya dönüp,
“
Şu işe bak yahu, millet öyle bezmiş ki, babasını bile ihbar ediyor... Yalnız anlayamadığım bir husus var albayım, soruşturmayı nedense askeri mahkemede değil, sivil mahkemede açmışlar” dedi. Sonra da bana, mahkemeden tanıklık için davet geldiğini bildirip resmi bir zarfı uzattı ve
“
Ere de tembih et, mahkemede sadece bildiklerinizi anlatın, ileri geri laf etmeyin sakın teğmen” uyarısında bulundu. Ardından da ekledi: “
Sonra da gelip bana anlatacaksın mahkemeyi”.
Kadifeden darbesi...İlk kez mahkemeye çıkacağım için çok heyecanlanmıştım. Bir hafta kadar sonra, benimle birlikte çağrılan şoförüm Mehmet Pehlivan’la
Anafartalar Caddesi’ndeki Adliye binasına gittik. Bizi yönelttikleri üst katlara çıkarken kulağıma garip sesler geldi. Birileri “
Kadifeden Kesesi” türküsünü söylüyordu ama sözleri çok yabancıydı. Kulak kesildim. Türkünün sözleri
Harbiye Marşı’nın sözleriydi... Yukarı kata çıkınca ses daha da belirginleşmişti. Hiçbir anlam veremiyordum ama bir yandan da gülmekten kendimi alamıyordum. Ayrıca koridorlardaki insanlar da şaşkın ve anlamsız gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Sesin, bizim de ifade vereceğimiz sorgu yargıcının odasından geldiğini anlayınca şaşkınlığımız iyice arttı. Evet, Kadifeden Kesesi türküsü resmen Harbiye Marşı’nın güftesiyle söyleniyordu:
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigahbanıyız.
Yaşa varol Harbiye, yıkılmaz satvetinle,
Göklerden gelen bir ses sana ne diyor, dinle:
Türk vatanı üstünde sönmez güneşsin sen,
Kartal yuvalarında, hürdür millet seninle.
Kapının önündeki kalabalık artmaya başlamıştı. Herkes kulak vermiş bu garip durumu izliyordu. Kapıdaki mübaşire tanık olarak geldiğimizi söyleyince, tam bir kumandan edasıyla “
Bekleyin” dedi. Kısa bir sessizlikten sonra içerden gelen müzik değişiverdi. Bu kez müzik Harbiye Marşı ama, sözleri değişikti:
Kadifeden kesesi kahveden gelir sesi
Oturmuş kumar oynar ciğerimin köşesi
Kadife yastığım yok odana bastığım yok
Kitaba el basarım senden başka dostum yok...
Nihayet kafama dank etti. Bu sesler, Erdoğan’ın babası Selahattin Bey’in, yanından ayırmadığı teypten geliyordu. Güleyim mi ağlayayım mı, bilemedim. Adliye koridorlarında çın çın öten bu garip müzik bitince beni tanık olarak içeri aldılar. Selahattin Bey’le gözgöze gelmemeye özen göstererek ifademi verdim. Mehmet’in ifadesi de tamamlandıktan sonra garip duygular içinde Adliye binasından ayrıldık.
O gün bugündür dinlediğim bu garip şarkıların kulağımdaki izleri ve bu yaratıcı protesto yönteminin sahibi Selahattin Beyin yüzü belleğimde taptaze durur ve bu anımı anlatmaktan büyük zevk duyarım. Tabii olayı Celadet Paşa’ya anlatırken hiç zevk duymadığımı da belirtmek isterim.
Bir ajans kurmak... @ 01-01-2007 23:27
Son görev kutsaldır

3 Mayıs 1985... Sevgili
Betûl Mardin’le birlikte bir hafta süren hummalı bir çalışmadan sonra, isim babası olduğum
Vestel’in, Manisa’daki, bugün bir deve dönüşen fabrikası anlı şanlı bir törenle dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından açılıyor ve ben
Merkez Ajans’taki son görevimi tamamlamanın huzuru içinde, ertesi günkü feribotla İstanbul’a dönüyorum.
İşsizim ve birikmiş yıllık izinlerimi kullanıyorum. Kurucu ortağı olduğum Merkez Ajans’tan ayrılma nedenim, ortaklık yapısında yapılmak istenen değişiklik. (Bu gelişmeyi ilerde yazmayı düşünüyorum) İşten ayrıldığımı, Ajans dışında ailem ve
Ersin Salman’dan başka kimse bilmiyor. Ersin’e de, daha sonra, benim niçin haberim olmadı, siteminde bulunmasın diye bilgi veriyorum. Ersin, kendinden beklenen büyük bir incelikle,
Ajans Ada’da yerimin hazır olduğunu söylüyor ve yurtdışına yapacağı iş gezisine birlikte çıkmamızı öneriyor. Bu iki öneriyi de nezaket daveti saydığım için teşekkürle karşılıyorum.
Ne zaman kuruyorsun?Yıllardır yaşamadığım hoş bir avareliğin tadını çıkarıyorum. Merkez Ajans’tan ayrıldığım haberi hızla yayılıyor ve peş peşe teklifler geliyor. Kimi dostlarım da “
ne zaman kuruyorsun?” diye soruyorlar. Ajansından ayrılanın kendi ajansını kurma alışkanlığı o yıllarda yeni başlamış durumda. Ajans kurma fikri aklımın köşesinden bile geçmiyor. Ne yapacağıma karar vermekte zorlanıyorum. Yirmi beş yıl yaşadığım Ankara’dan işimi gücümü bırakıp dört yıl önce ailece İstanbul’a yerleşmişiz. Onca zamana karşın, İstanbul’da hâlâ Ankaralı gibi yaşıyorum. İşsiz kalmamsa, kendimi sudan çıkmış balık gibi hissetmeme neden oluyor.
Merkez Ajans’tan ayrılmamı gerektiren durumun bir benzeriyle karşılaşma korkusu, iş önerilerine soğuk bakmama neden oluyor. Orta boy bir ajansın ortaklığı ve yönetim kurulu başkanlığı, bir büyük ajansın genel müdürlük, dost birkaç ajansın ise ortaklık önerileri önümdeki seçenekler arasında. Görüşmelere gidiyorum ama, ücret söz konusu olduğunda, reddedilmek için, kabul edilmesi mümkün olmayan paralardan söz ediyorum. Ajans kurma fikrine ısınmam olanaksız. Başaramayacağım ve ele güne rezil olacağım korkusu tüylerimi ürpertiyor.
Ajans kurmak kimin harcı?Ayrıca o dönemde reklam ajansı kurabilmek kolay değil. Alaeddinin Lambası gibi bir internet, Güzel Sanatlar Akademisi gibi bir bilgisayar altyapısı, asıl mesleği şair, öykü yazarı, ziraat mühendisi ya da eczacı olmayan profesyonel reklamcılar, yıllarca pazarlama ve reklam eğitimi görmüşçesine bilgili ve doğru karar verebilen reklamverenler ve yozlaşan etik ve ticari anlayışı dışında olağanüstü teknolojiyle donatılmış zengin bir medya, hayallerimizin bile çok ötesinde. Reklamcılıkta başarılı olabilmek, sadece kişisel sezgiler, duyarlılıklar ve becerilerle mümkün. Böyle bir dönemde reklam ajansı kurmak kolay mı?

İki kocaman ay avarelikle geçiyor. Temmuzun başlarında eve gelen bir telefon, hayatımın akışını belirleyen gelişmelerin başlangıcı oluyor. Akşam eve döndüğümde kızım Elif, Mehmet Reşat adında birinin beni aradığını ve telefon numarası bıraktığını söylüyor. Arayan
Mehmet Reşat Karamehmet,
Mehmet Emin Karamehmet’in kuzeni ve
Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın genel müdür yardımcısı.
Uluslararası’nın Genel Müdürü
Erol Aksoy altı ay kadar önce Denizli’de yerel bir banka olan
İktisat Bankası’nı satın alıp İstanbul’a getirmiş ve banker krizinde kapanan
Hisarbank’ın Zincirlikuyu’daki binasında faaliyete geçirmiş. İşin ilginç yanı, bina Hisarbank’ın kapanmasıyla, Uluslararası’nın sahibi olan
Çukurova Grubu’na geçmiş. Aksoy, söylentileri yıllarca süren bir operasyonla hem bu binayı ele geçirmiş, hem de Uluslararası’nın seçkin elemanlarından yaklaşık 200 kişiyi İktisat Bankası’na aktarmış. Uluslararası’nın başına da, yanlış anımsamıyorsam, aynı gruba ait
Yapı Kredi Bankası’nın Yönetim Kurulu Üyesi
Vural Akışık getirilmiş.
Amerika'dan gelen teklifAkışık o dönemde sık sık Merkez Ajans’a ziyaretimize geliyor ve
Pamukbank’ın müşterimiz olmasına karşın, Uluslararası’na da hizmet vermemizi istiyor. Biz bunun mümkün olamayacağını anlatıyoruz ama sonuçta ısrarına dayanamayıp, bir toplantıda Pamukbank’ın Genel Müdürü
İbrahim Betil ve yardımcısı
Akın Öngör’e Vural Akışık’ın bu önerisinden söz ediyoruz. Bir anda hava elektrikleniyor ve Betil’le Öngör büyük bir tepkiyle, Akışık’ın bunu nasıl teklif edebildiğini ve bizim de bunu nasıl olup da onlara iletebildiğimizi soruyorlar. Sonuçta durum açıklanıyor ve bizim de Akışık’a bunun mümkün olamayacağını anlattığımızı söylüyoruz ve konu kapanıyor. Akışık’ın bu isteğini ve hizmet aldığı Ajans Ada’dan ayrılmak üzere olduğunu bildiğim için, Mehmet Reşat Karamehmet’in bana bir teklifte bulunacağını düşünüyorum.
O gece gözüme uyku girmiyor. Ertesi gün öğleye doğru Mehmet Reşat Karamehmet’i arıyorum. Kısa bir sohbetten sora ağzındaki baklayı çıkarıyor. Merkez Ajans’tan ayrılış nedenimi ve şimdi ne yapmak istediğimi soruyor. Daha sonra da, Vural Akışık’ın kendisini Amerika’dan aradığını ve benim Merkez Ajans’tan ayrıldığımı ögrendiğini, perşembe günü İstanbul’da olacağını ve mümkünse saat 17.30’da benimle görüşmek istediğini söylüyor. Benim ayrılmam haberini Amerika’da öğrenmiş olmasını bir türlü anlayamıyorum. Ve perşembe günü söz konusu saatte Banka’da olacağımı söylüyorum.
Ben enayi miyim?
O gün Vural Akışık’la aramızda ilginç bir görüşme geçiyor. Ayrılış nedenim konusunda bir kez daha kibarca sorgulanıyorum. Sonra Akışık ne yapmayı düşündüğümü soruyor. Birtakım teklifler aldığımı, fakat hiçbir fikrim olmadığını ve herhangi bir karar veremediğimi söylüyorum. Fazla beklemeden malum soru karşıma çıkıyor. Akışık,
“Niçin kendi ajansını kurmuyorsun?” diyor. Bana bir öneride bulunacağından eminim ama böylesine net olacağını beklemiyorum. Domuzluğum tutuyor, ajans kurmanın ve özellikle de müşteri edinmenin kolay olmadığını anlatmaya çalışıyorum. O, net ve kararlı bir tavırla, bir ajansın başlangıç yatırımının ne kadar olacağını soruyor. Tuzağa düştüğümün ve dönüşün kolay olmayacağının farkına varıyorum ve biraz düşündükten sonra işi yokuşa sürmek için yaklaşık 70-80 milyar gerektiğini söylüyorum.
“Şirketini hemen kur, ben sana yapacağın ilk işler için 37 milyar avans çıkaracağım, sen ödemelerini nasıl olsa vadeli yaparsın, bu para da senin işini görür” diyor. Bu kadarını hiç beklemediğim için aptallaşıyorum. İçinde bulunduğum ikilem anlatılabilir gibi değil. Bir yandan bana duyulan güvenin verdiği mutluluk, bir yandan ajans kurma fikrinin ürkütücülüğü... Bir şeyler yapmam ve bu gelişmeyi engellemem gerektiğini düşünerek, konuşmayı başka bir mecraya sokuyorum. Ajans Ada’nın sahibi Ersin Salman’ın çok eski ve yakın dostum olduğunu, bu koşullarda ajans kurarsam, Uluslararası’nı onun elinden almış gibi olacağımı, bu davranışın Ersin’le hukukuma aykırı düşeceğini ve bunu da istemediğimi söylüyorum. Bunun üzerine Akışık, Ersin’in, benim Merkez Ajans’tan ayrıldığımı bilip bilmediğini soruyor. Bildiğini, hatta ilk olarak ona haber verdiğimi söylüyorum. Bu defa ölçülü bir alaycılıkla şöyle devam ediyor:
“Sen enayi misin yahu?.. Biz Ersin’le bir ay önce oturup birlikte kararlaştırdık ayrılmayı. Üstelik o bana ajans bulmamda yardımcı olacağını söyledi ve birkaç öneride de bulundu. Ersin madem bu kadar yakın dostun ve işinden ayrıldığını biliyor da niye senden bahsetmiyor bana, niye seni önermiyor?.. Boş ver bunları boş ver, dostluk başka, alışveriş başka... Sen kendi işine bak...” Edecek söz bulamıyorum. Vural Akışık’la el sıkışıyoruz. Bir an önce ajansı kuracağımı ve eylül ayında da medyaya çıkacağımızı vaat ederek ayrılıyorum.
İlişkilerimizin biraz buruk olmasına karşın, ilk işim Nazar’ı aramak oluyor. Merkez Ajans’tan ayrılırken onun bana
“Ajans kurarsan ve uygun görürsen sana ortak olmak isterim, uygun görmezsen de her türlü desteği vedmeye hazırım” şeklinde verdiği bir söz var... Nazar’la görüşmemiz sıcak geçiyor. Gelişmenin kendisini çok sevindirdiğini, ancak bana ortak olursa, bunun Pamukbank yönetimi tarafından yanlış, hatta bir danışıklı dövüş olarak algılanabileceğini söylüyor. Peşinden hemen Ersin’i arıyorum, fakat hâlâ yurtdışında, ne zaman döneceği de belli değil.
Üçlü altyapıTemmuzun ortasında koşuşturmaya başlıyorum. Bir yandan şirket kuruluşunu tamamlamak, bir yandan uygun bir yer bulmak, bir yandan da daha önce Merkez Ajans’ın, peşinden de Ajans Ada’nın tezgahından geçmiş bir bankaya tatmin edici hizmet verebilmek... Gerçekten günlerim uykusuzluk ve gerginlik içinde geçiyor. İlk işim, Ankara’daki şirketimden tanıdığım ve o dönemde
Oyak’a bağlı
Yatırım Finansman Şirketi’nde Genel Müdürlük yapan
Tuncay Akoğlu ve Merkez Ajans’ın Art Direktörü
Erkal Yavi ile görüşmek oluyor. Tuncay’a

ortaklık öneriyorum, Erkal’dan ise, ortaklık olanağı da sağlayabileceğim bir art direktör bulmasını istiyorum. Erkal, bir yandan hoşuma giden, bir yandan da beni tedirgin eden bir öneride bulunuyor ve ajansı birlikte kurmamızı istiyor. Bunu uzun uzun düşünüyorum. Aslında idari ve mali konularda Tuncay’ın, yaratıcı grupta Erkal’ın varlığı, ajansın güçlü bir altyapıyla kurulmasını sağlayacak, ama Merkez Ajans’ın temel direklerinden olan Erkal’ı Nazar’dan nasıl isteyebileceğimi düşünemiyorum. Merkez Ajans’tan ayrılırken Nazar’ın söyledikleri bir kez daha aklıma geliyor. Erkal’a, bu önerisinin aramızda kalmasını, ben Nazar’la konuşmadan kimseye açmamasını söylüyorum. Tam Nazar’la görüşmeyi planlarken, Erkal bir akşam eve geliyor ve Nazar’la kendisinin konuştuğunu ve ona birlikte ajans kuracağımızı söylediğini anlatıyor. Beynimden vurulmuşa dönüyorum. O anda Erkal’la ilişkimi kesmek geliyor aklıma ama anlıyorum ki iş işten geçmiş. Bunu Nazar’a izah edebilmeyi düşünürken, ertesi gün Ana Basım’ın büyük ortağı
Yücel Uzmen arıyor ve,
“Yahu sen ne halt ettin. Nazar’a bu kazık atılır mıydı?” diyor ve Nazar’ın ateş püskürdüğünü,
“Şahin bunu nasıl yapar, anlayamıyorum, gelip benimle konuşamaz mıydı? Bundan sonra benim için Şahin Tekgündüz diye birisi yok” dediğini anlatıyor. Bu tepki karşısında Nazar’ın karşısına çıkmamın ve onunla konuşmamın mümkün olmadığını düşünüp işi oluruna bırakıyorum. Nazar'la dostluğumun tarihe gömüldüğünü düşünmek istemiyorum.
Bu oldubitti ve tatsızlığı çaresizlikle sineye çekip,
Anadolu Yayıncılık’ta çalışırken tanıdığım
Edip Kavuzlu’yu buluyorum. Kavuzlu, mali işler ve muhasebe konusundaki bilgi düzeyi ve güvenilir kişiliği ile bulunmaz birisi. Daha sonra da, bugünlerin bile en tanınmış mali müşviri olan
Atilla Selçuk’a ulaşıyorum... Şirket kuruluşuyla ilgil işilemler sürerken, ajansın adı, kimliği çalışma ortamıya ilgili koşuşturmalarım sürüyor. Mas Basımevi’nin sahibi
Lokman Şahin’in yardımıyla, Teşvikiye Caddesi 73 numaradaki
Varon Apartmanı’nın birinci katını kiralamayı başarıyorum. Bir üstümde ise dönemin ünlü art direktörlerinden
Aydın Ülken var. Bu, bana büyük bir güven duygusu veriyor.
Megafonlu ajans
Büyük tereddütlerden sonra ajansın adının Pazarlama Araştırma Reklam sözcüklerinin ilk harflerinin oluşturduğu
Parajans olmasına karar veriyorum ve hemen
Bülent Erkmen’e başvuruyorum. Yıllarca Parajans’ın kimliğini oluşturan megafonlu adam amblemi onun armağanı. Daha sonra tarihi apartmanın harap durumdaki dairesinin onarılması, Koleksiyon’a ısmarlanan mobilyaların tamamlanması, ajansı temsil edecek basılı malzemenin Mas Basımevi’nde hazırlanması birbirini izliyor. Bu arada zaman zaman benim evimde, zaman zaman da onarımdan uzak tuttuğumuz bir odada Uluslararası’nın yeni kampanyasını hazırlıyoruz. Tabii önce ayrıntılı bir strateji raporu.
Ağustos sonunda medyaya çıkıyoruz. İlk kampanyamız, Uluslararası'nın sektör içindeki yerini belirleyen ve işi dış ticaret olanların 1985'i nasıl bitirdiklerini sorgulayan ve Uluslararası'yla çalışanların yeni yıla başarıyla girdiklerini anlatan bir kampanya.

Hemen peşinden gelen ikinci kampanyamız ise zengin vaatlerle dolu.

Yılın son kampanyasında ise, Uluslararası’nın öteki bankalardan farkını, 12 Eylül’ün getirmeye çalıştığı Osmanlıca başlıklarla anlatmaya çalışıyloruz. Aklımda kalan başlıkların kimileri şöyle:
“Adem-i merkeziyet”, “Lisan-ı cari”, “Hesab-ı kat’i”, “Gayrı kabil-i rücu”, “Sürat-i intikal”...

Kampanya, başlıkları nedeniyle büyük ilgi görüyor. Kimi köşe yazarları, başlıkların Kenan Evren’in dayattığı Türkçe’yle dalga geçtiğini, kimileri ise unutulmaya yüz tutan terimleri gündeme getirdiğini yazıyor. Başlıkların Osmanlıca olmasına karşın her biri çağdaş işletmeciliği ve uzman bankacılığı tanımlıyor ve işini görüyor.
Küslük bitiyor ama...Bu arada Ersin’in yurtdışından döndüğünü öğreniyorum ve ısrarla arıyorum. Üst üste aramalarıma karşın telefonlarıma çıkmıyor. Aradan altı aya yakın zaman geçiyor. Ajans Ada’daki dostlarımı araya sokup, beni aramasını sağlıyorum. Sonunda, o günlerin ünlü lokantalarından Taşlık’taki Teras Restoran’da bir öğle yemeğinde bir araya geliyoruz. Başlangıçtaki soğukluk ve resmiyet çok garibime gidiyor ve “Ersin’le böyle mi olacaktık” diye düşünüyorum. Bu duygu bir yandan hüzün verirken bir yandan da saçma bulduğum için gülmeme neden oluyor. Neden sonra hava sıcaklaşıyor, ben Vural Akışık’ın söylediklerini aktarıyorum, durumu açıklamak için kendisini ısrarla aradığımı ama yurtdışında olduğu için ulaşamadığımı anlatıyorum.
Altı ay kadar süren kırğınlık sona eriyor, eriyor ama, bir yıl sonra
Reklamcılar Derneği’ne üye olmak için yaptığım başvuru, Asbaşkan Ersin Salman imzasını taşıyan bir yazıyla reddediliyor. Gerekçe olarak da Parajans’ın henüz kendini kanıtlamış bir ajans olmadığı gösteriliyor. Ama bu defa küsmüyoruz birbirimize ve izleyen yıl dernek üyeliğim kabul ediliyor.
Mayın tarlaları @ 20-12-2006 13:28
Reklamcılık mayın tarlasında dolaşmaya benzer. Her an ayağınızın altında bir patlamayla sarsılabilirsiniz. Bu mayınlar genellikle sizi yaşamdan koparmaz ama, dramatik sonuçlar da yaratabilir. Bunların kimi ilişkilerinizi zedeler, kimi kasanızı altüst eder, kimi üstesinden gelinemez sorunlar yaratır, bakarsınız kimi serseri bir mayın da sizi yargının karşısına çıkarıverir. Aslında reklamcılık netameli zenaattır.
Ben de her reklamcı gibi meslek yaşamımda pek çok mayına bastım ve meydana gelen hasarların ağır bedellerini ödedim. Yıllarca, basımevlerinden gelen paketleri saatli bomba gibi gördüm ve açmaya, açtırmaya cesaret edemedim. Milyarlarca liraya malolan bir işte, yanlış basılan tek bir rakam yüzünden işi çöpe atmanın acısını yaşadım. Ama tam yirmi beş yıl önce, sadece benim değil, birlikte çalıştığım arkadaşlarımın da ayakları altında patlayan bir mayını anımsadıkça, gülmekle hüzünlenmek, öfkelenmekle küçümsemek, nefretle acımak duyguları arasında gidip geliyorum hâlâ...
12 Eylül’ün en azılı dönemi. 1982’nin ilkbaharı.
Merkez Ajans, kuruluşunun birinci yılında... Ajansın kurulmasına neden olan
Uluslararası Endüstri ve Dış Ticaret Bankası, kısa bir süre önce
Transtürk Holding’den
Çukurova Grubu’na geçmiş, genel müdürlüğüne de o dönemde henüz yıldızı parlamamış olan genç bankacı
Erol Aksoy getirilmiş. Aksoy, ünlü
24 Ocak Kararları'yla başlayan Türkiye’nin dışa açılma seferberliğini bir fırsat olarak değerlendirip, o günlere kadar küçük bir banka olarak kalan Uluslararası Endüstri ve Dış Ticaret Bankası’nı, özellikle dış ticaretin finansmanında ve işlemlerinin gerçekleştirilmesinde uzman bir banka haline getiriyor. Bankanın adı, bizim de katkılarımızla, Uluslararası olarak kısaltılıyor. Bu gelişme, bankacılık sektöründe hemen yansımasını buluyor ve dış ticarette uzmanlaşmaya çalışan bankalar birbirini izlemeye başlıyor.
Bir Dünya BankasıUluslararası’nı farklılaştırmayı ve sadece sektörde değil, ekonomi alanında özel bir yere konumlandırmayı amaçlayan iletişim stratejimiz adım adım uygulanıyor ve kısa sürede olumlu sonuçlar vermeye başlıyor. Basın ve televizyonda “
Bir Dünya Bankası” başlığıyla başlattığımız meraklandırma “teaser” kampanyasının ardından aynı başlığı taşıyan bir deklarasyon ilanı yayımlıyoruz. Reklam kampanyasıyla birlikte banka da, büyük bir ilgiyle karşılanıyor.
Dünya bankası kavramını daha etkili bir görselle destekleyebilmek için yeni filmler ve ilanlar tasarlıyoruz ve bu arada iyi fotoğraf verebilecek, görkemli bir dünya küresi arıyoruz. Başvurmadığımız yer kalmıyor. Cağaloğlu’nu altüst ediyoruz, ama ilk ya da ortaokul öğrencileri için yapılmış küçük ve fotoğraf için yetersiz kürelerden başka bir şey bulamıyoruz. Art Direktörümüz
Erkal Yavi,
Lufhansa Havayolları’nın Elmadağ’daki acentesinin vitrininde çok büyük bir küre olduğunu, ancak film ve fotoğraf çekimi için kimseye vermediklerini öğreniyor. Birkaç yazışmadan sonra sigortalamak kaydıyla küreyi iki günlüğüne alıyoruz.
Beş altı yıl kadar önce bir uçak kazasında yitirdiğimiz usta fotoğraf sanatçısı
Ahmet Kayacık küreyi binbir güçlükle bir kamyonete yükletip stüdyosuna getiriyor ve renkli, siyah-beyaz, negatif, diapozitif bir yığın fotoğrafını çekiyor. Yanlış anmısamıyorsam, “pack shot”larda kullanılmak üzere değişik açılardan filmini de çekiyoruz ve küreyi sağ salim yerine teslim ediyoruz.
Bu kürenin bir süre sonra ayaklarımızın altında patlayan bir mayına dönüşeceğinden habersiz, yeni ve güzel ilanlar hazırlıyoruz. Bunlardan birini hiç unutamam, keşke bulup da buraya koyabilseydim. Siyah bir fonda, güzel bir ışık yalamasıyla neredeyse sliüeti görünen kürenin yer aldığı “paspartu” dediğimiz bir ilan, gazetelerde ve üst gelir düzeyinin okuduğu dergilerde birçok kez yayımlanıyor ve çok beğeniliyor. O zor beğenen Erol Aksoy, ilan için bize teşekkürler yağdırıyor.
Alman mayınıGel zaman git zaman, 82’nin Mayıs ayı ortalarında bir gün Erol Aksoy beni arıyor ve Rotaryenler’in 22 Mayıs 1982 tarihinde Kuşadası’nda yapacakları yıllık toplantıda dağıtılmak üzere özel bir gazete hazırlandığını ve buraya bir reklam vermemiz gerektiğini söylüyor. Reklamı büyük bir keyifle hazırlıyoruz. Tam sayfa siyah-beyaz reklamın alt yarısında, Lufthansa küresinin Avrupa ve Ortadoğu bölgesini gösteren bölümü yer alıyor. O bölümdeki Türkiye haritası dekupe edilerek büyütülüyor ve çevresine verilen derinlik gölgesiyle de öne çıkarılıyor.
İlan, fotoğraçı Ahmet Kayacık’ın, Art Direktör Erkal Yavi’nin, karanlık odacı ve pikajcı arkadaşlarımızın, ilanın son halini görüp düzeltmeleri yapan yazar arkadaşımız
Gül Evrin’in, medya sorumluları
Hülya Gönensin ve
Figen Bilgin’in, en son da benim denetimimden geçip söz konusu gazeteyle ilgilenen Nazım Bey adındaki bir rotaryene gönderiliyor.
Birkaç gün sonra
Nazar Büyüm arıyor. O dönemde hemen bütün zamanını Akkavak Sokak Villa Belkıs’taki
Adam Yayıncılık’ta geçiren Nazar, Rotaryenler gazetesine gönderdiğimiz ilanın orijinaline dikkatle bakmamı istiyor. Grafikten getirtip bakıyorum ve hiçbir terslik görmüyorum.
“
Haritaya bak, Güneydoğu ve Karadeniz Bölgelerine...” diyor. Aman Allahım, gözlerime inanamıyorum; sırtımdan ter boşanıyor. Güneydoğu Bölgesi’nde gözle görülür bir
Kurdistan, Karadeniz Bölgesi’nde de aynı şekilde
Pontus yazıyor... Ne diyeceğimi şaşırıyorum. Biraz sonra bütün ajans odamda toplanıyor. Arkadaşların şaşkınlığı benden az değil. Lufthansa küresinin bütün fotoğraflarını ve dialarını önümüze serip bakıyoruz. Daha önce gözlerimizden kaçan Kurdistan ve Pontus sözcükleri bu kez gözlerimizi oyar gibi duruyor karşımızda.
Nazar olayla ilgili gelişmeleri anlatıyor. Uluslararası’nın Yönetim Kurulu Başkanı
Berat Akerman Kuşadası’ndan Nazar’ı arıyor ve dönemin Enerji Bakanı Rotaryen
Serbülent Bingöl’ün uyarısı üzerine toplantı için hazırlanan gazetenin dağıtımını durdurduğunu bildiriyor ve gazetede yer alan Uluslararası ilanındaki Kurdistan ve Pontus kelimelerinden söz ediyor. Akerman, ilandaki resmin kaldırılarak aynı sayfanın yeniden basılıp çok acele kuşadası’na gönderilmesini istiyor. Bu bilgi üzerine biraz rahatlıyoruz ve sayfayı yeniden hazırlayıp Anabasım’da bastırarak, bir arkadaşımızla Kuşadası’na gönderiyoruz. Orada önceki sayfa koparılıp yerine yenisi konuluyor ve gazete bir gün gecikmeyle Rotaryenlere dağıtılıyor.
Yeter artık!..
Tam sorunun sessiz sedasız geçiştirildiğini düşünürken, 4 Haziran günü gazeteci bir dostum arayıp, Son Havadis Gazetesi’ne bakmamı söylüyor. Bir terslik olduğundan emin bir şekilde gazeteyi aldırıyorum ve açar açmaz beynimden vurulmuşa dönüyorum. Manşet, alnıma doğrultulmuş silah gibi... “YETER ARTIK!... Vatan haritasını elimizle bölmek gafletinden ne zaman kurtulacağız?..” Manşetin hemen altında bizim Rotaryenler için hazırladığımız ilanın harita bölümü ve uzun bir haber... Haberden bazı bölümleri aktarıyorum:
“Evet, bu harita İstanbul’da basılan 22 Mayıs 1982 tarihli bir gazetede yayınlanmıştır. Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın ilanındaki haritanın Türkiye’yi gösteren bölümüdür. Bu talihsiz haritada, vatanımızın Karadeniz bölgesi (PONTOS) diye adlandırılmakta, Güney Doğu bölgesi ise (KÜRDİSTAN olarak gösterilmektedir. Gaflet ve delâletin böylesi karşısında, kafalarımız durmakta, ellerimiz işlememektedir. Bu vatanı kime karşı ve nasıl koruyacağımız hususunda idrakimiz çaresiz kalmaktadır. “Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın bu ilanın hazırlanması ve yayınlanmasıyla ilgili bütün görevlileri, affedilmez ihmalin müşterek sorumluları mıdır? Yoksa, böyle bir ihmalin arasına bir gizli el, bir hain el, bir bölücü ve yıkıcı el mi karışmıştır? Hiç şüphesiz bu noktayı ortaya çıkarmak adlî mercilerin görevidir.” “Evet, yeter artık.. Vatanımızın bölünmezliğini korumak için, gaflet ve delâlete düşmekten artık kesinlikle kurtulalım. Hıyanet, harimi ismetimize böylesine girebildiğine göre, kaybedecek daha fazla zamanımızın kalmadığı anlaşılmaktadır.”
Ankara’daki gazetecilik yıllarımda yakın dostum olan
Mustafa Özkan’ın gazetesinde çıkan bu haber, iki yıl süreyle Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanmama neden oluyor. Merkez Ajans’ın ortağı ve avukatı sevgili
Ümit Ökten, delikanlılık arkadaşım Avukat
Necmettin Karaerkek ve Uluslararası’nın hukuk danışmanı ve avukatı
Profesör Süheyl Donay savunmamı üstleniyor. Dava süresince titizlendiğim en önemli konu, Nazar Büyüm’ün adının herhangi bir nedenle olaya karıştırılmaması. Onun sorunla hiçbir ilgisi yok, fakat adının olaya karışması, birilerinin arayıp bulamadığı bir fırsat yaratacak ve ikimizin başı da daha çok derde girecek.
Saygıdeğer bilirkişi...Duruşmalar böylesine sürüp giderken, mahkeme bir bilirkişi raporuna ihtiyaç duyuyor ve bir grafik sanatçısı, bir matbaacı ve bir reklamcıdan bilirkişi heyeti oluşturuyor. Bilirkişiden istenen bilgi, böyle bir gazete reklamının reklam ajansında hangi aşamalardan geçerek hazırlandığı ve matbaada hangi yolu izleyerek basıldığı... Grafik sanaçısı ve matbaacı üyeler sorulan soruyu tam bir profesyonellikle yanıtlıyorlar ve teknik açıklamalarda bulunuyorlar. Bilirkişi heyetinin reklamcı üyesi ise, adı sonradan banka hortumlama olaylarında bile geçen ünlü bir bir ajansın sahibi. Ondan beklenen de bir gazete ilanının reklam ajansında nasıl bir yol izleyerek basıldığı. Belleğim beni yanıltmıyorsa, söz konusu ünlü reklamcının asker mektubu üslubuyla yazılmış bilirkişi raporu şöyle bir cümleyle başlıyor:
“Bu ilanı hazırlayan Merkez Ajans’ın sahibi Ermeni asıllı Nazar Büyüm, çok sevdiğimiz ve takdir ettiğimiz bir reklamcı dostumuzdur..."
Dava, bu bilirkişi raporuna rağmen Nazar’a bulaştırılmadan, Basın Yasası’na göre de yayın eylemi gerçekleşmediği, yani gazete o haliyle dağıtılmadığı için cezaya dönüşmeden beraatla sonuçlanıyor. Ve ben, İstanbul’a hevesle ve istekle gelerek, kimlerin içinde yuvalandığı bir sektörün içine düştüğümü kara kara düşünmeye başlıyorum.
Reklamcı niye ağlar?.. @ 03-12-2006 12:14
Ben otuz yedi yıl reklamcılık yaptım, hâlâ da devam ediyorum. İşimi hep sevdim, müşterilerimin büyük bir bölümüyle çok iyi ilişkiler kurdum, onların gereksinimlerine ve beklentilerine doğru çözümler üretmek için elimden geleni yaptım. Reklamını yaptığım kurum, ürün ve markaların hemen hepsini sevdim ve benimsedim. İnanmadıklarımı ve benimsemediklerimi reddettim ve bunu bir meslek ahlakı olarak değerlendirdim.
Benim reklamcılığa başladığım yıllarda reklam kuramlarını, reklam terminolojisini ve reklam dünyasının deneyimlerini pek bilmezdik. Kitle iletişim araçları çok sınırlıydı. Dünyada olup bitenleri görmemiz, duymamız, anlayabilmemiz olanaksızdı. Okul kitabı düzeyindeki birkaç kitap dışında reklamcılıkla ilgili hiçbir yayın yoktu. Kendi kozamızı kendimiz örüyorduk. Usta bildiğimiz bir reklamcı vardı.
Eli Acıman... Onun ağzından çıkanları reklamcılığın amentüsü gibi görüyorduk.

O yıllarda onunla çalışanlar Acıman’ı efsaneleştiriyordu adeta.
Manajans’ın
Murat 124 reklamlarını yaptığı dönemde onun
Mustang otomobilini bırakıp Murat 124’e binmeye başlaması ve bundan da çok mutlu olduğunu söylemesi, önemli bir ders notu gibi yerleşmişti zihinlerimize. Reklamını yaptığın markaya inanacaksın, bunu kanıtlamak için de onun dışındaki hiçbir markaya elini sürmeyeceksin. Bilmem şimdilerde böyle düşünen ve böyle davranan reklamcı var mı?..

Yetmişli yılların başı,
12 Mart öncesi... Ankara’nın kıraç koşullarında reklamcılık yapıyorum.
Ersin Salman akıllılık edip, kapağı İstanbul’a Manajans’a atmış, hayatından memnun. Bense ayakta kalmakla kalamamak arasında çırpınıp duruyorum. İstanbul’a gittiğimde onda kalıyorum, o Ankara’ya geldiğinde bende kalıyor. Hemen her gelişinde de
Semih Polat yanında oluyor. Akşamları bizim evde rakı masası kuruluyor, geç saatlere kadar ya reklam ya da
Türkiye İşçi Partili siyaset konuşuyoruz. Sonra da salona yer yatakları seriliyor, Ersin’le Semih başucu ayakucu şeklinde yatıp sızıyorlar.
Yaşadığı tüm sancılara karşın Türkiye değişim sürecine girmiş durumda. Pervaneli ve merdaneli
Arçelik çamaşır makinesiyle başlayan beyaz eşya furyası bütün hızıyla sürüyor. Özellikle buzdolabında büyük rekabet var.
AEG poliüretanlı buzdolabını piyasaya sürmüş Arçelik’i ciddi ölçüde zorluyor. Hiç unutmuyorum, sonradan
Hasan Parkan’a ait olduğunu öğrendiğim, “
Fuzuli Şâgil” başlıklı AEG ilanına hayranız. (Aynı zamanda bir hukuk terimi olan fuzuli şâgil tamlaması, bir yeri haksızca elinde tutan anlamına geliyor.) Reklam, aynı hacme sahip olmasına rağmen, poliüretan sayesinde daha ince duvarlı ve daha küçük boyutlu olan AEG’lerin mutfakta az yer kapladığını, her yere kolayca girebildiğini anlatıyor. Buraya koymak için çok aradım ama o reklamı bulamadım.
O günlerde Ersin’le Semih’in yolları yine Ankara’ya düşüyor. Marmara Sokak’taki evde, büyük olasılıkla yayın ya da turna balığı ile rakı içiyoruz. Ersin ailemizin bir ferdi gibi... Mutfağa girip büyük bir özenle salata yapıyor, peynirleri dilimleyip tabaklara yerleştiriyor, sofrada biten rakıları tamamlıyor, dört-beş yaşlarındaki kızımın yemek yemesine yardımcı oluyor... Bir ara, alkolün kendini iyiden iyiye hissettirdiği bir saatte, boşalan rakı şişesinin yenisini getirmek için mutfağa gidiyor. Uzunca bir süre gelmeyince merak ediyoruz. Semih kulak kabartıp,
“Bu adam ağlıyor yahu!..” diyor. Birlikte mutfağa geçiyoruz. Ersin başını Arçelik buzdolabına dayamış, sarsıla sarsıla ağlıyor. Şaşkınlık içindeyiz. Yanına yaklaşınca boynuma sarılıp,
“Kardeşim benim, sen hâlâ poliüretansız buzdolabı mı kullanıyorsun!..” diyerek ağlamaya devam ediyor. Gülmekle ağlamak arasında gidip geliyorum. İlkine benzer bir iki laf daha ediyor. Yarı ciddi yarı dalga geçerek teskin edip birlikte masaya dönüyoruz. Poliüretan sohbetini fazla uzatmıyoruz, gece keyifle sürüyor.

Bu olayı
Kemal Sezer de “
Reklamın Sokak Çocuğu Ersin Salman” kitabında anlatmıştı. İlgili söyleşide Ersin şöyle diyordu:
“Yeni mesleğimin, ekonomiyi ve kitlelerin yaşama alışkanlıklarını böylesine etkiliyor olmasının rahatsızlığını belki de hep içimde duyuyordum. Bu belki de içimdeki Marksistin, çocuksu gözyaşlarıydı. Şahin’ler niye yeni kuşak soğutucu kullanmıyorlar diye ağlayacak değildim elbet. Ben, bir buzdolabı gördüğümde niye hemen, poliüretanlı mı, yoksa eski tip bir buzdolabı mı diye dikkat ediyorum! Niçin böyle bir mesleğin içine girmek zorunda bırakıyor hayat insanı, diye ağladığımı söylemek istiyorum.”
Kızmasın ama, ben Ersin’in bu yorumuna katılmıyorum. Ersin o dönemde de, sonrasında da işini benimseyerek, severek, isteyeek yapanlardandı. Yoksa o hercai adam o meslekte uzun yıllar kalabilir ve başarılı olabilir miydi? Ayrıca benim mutfağımdaki Arçelik buzdolabını görünce mi reklamcılık mesleğine kerhen girdiğini idrak ediyor ve ağlıyordu?
Bir süre sonra İstanbul’a geldiğimde onun evindeki buzdolabının da poliüretanlı AEG olduğunu görüyorum ve gülümsüyorum. Ama nedendir bilinmez, evdeki Arçelik ömrünü tamamladığında AEG değil, o dönem bir çıkıp kaybolan
Presiz marka buzdolabı alıyorum. Çünkü benim buzdolabı müşterim yok...
Bu olay bende derin izler bırakıyor. O dönemin reklam, reklamcı ve reklamcılık anlayışını irdeliyorum. O günlerde sermayeye karşı bayrak açmış bir anlayışın ve ideolojinin tam içinde olmamıza karşın, sermayenin gelişmesine katkıda bulunmaktan başka amacı olmayan bir mesleğin sahipleriydik ve işimizi severek ve benimseyerek yapıyorduk. Bu, nesnel olarak büyük bir çelişkiydi ve sık sık da dile getiriliyordu. Ama biz başka türlü olamıyorduk. Romantik ve duygusaldık. Paranın önemini anlamıştık ama değerini anlamakta zorlanıyor, başka tatminler arıyorduk. Yaşadığımız dönemin ve temsil ettiğmiz ideolojinin toplumsal, kültürel ve ahlaki değerleri ile hizmet üretiyorduk. En küçük başarı bile bizim için paha biçilmez değerler ifade ediyordu. Şimdilerde olduğu gibi, ajansının kazandığı
Kristal Elma ödülünü almak için, pejmürde bir kılık, bir karış sakal ve ağzında sakızla sahneye çıkan ve kendinden başka her şeyi, mesleğini, müşterisini, hizmet verdiği markayı ve yaptığı işi küçümser görünmeyi marifet ve başarılı olmanın gösterisi sanan garip gençler gibi değildik. Televizyonda sözünü ettiğim tabloyla karşılaştığımda, üzüntüden ve öfkeden neredeyse ben de ağlayacaktım.
Altmışlı yılların başında
Metin Toker’in
Akis Dergisi’nde çalıştığım dönemden anımsıyorum. Dergide, solcu olarak bilinen
Doğan Avcıoğlu’nun ağabeyi
Hamdi Avcıoğlu, ozan ve güldürü yazarı
Hasan Hüseyin Korkmazgil, daha sonraki yıllarda
Babeuf davasıyla ünlenen
Atilla Bartınlıoğlu ile birlikte ben de vardım. Bir gün Meclis’te milletvekilleri Metin Toker’e, dergisinde niçin sosyalistleri ve komünistleri çalıştırdığını soruyor; Metin Toker’in yanıtı ise
“Onlardaki dürüstlüğü, çalışkanlığı ve iş ahlakını başkalarında bulamadığım için...” oluyor. Yanlış anımsamıyorsam bunu Akis’teki bir yazısında da söz konusu ediyor.
Bu anım da, kıssadan hisse dileğimle, benim küçük tarihime böylece geçsin istedim.
O zaman Sinanlar vardı... @ 19-11-2006 17:43
Bir zamanlar Ankara...Sıhhiye Marmara Sokak, Marmara Apartmanı... Dört katlı, cephesi kirli sarı baklava dilimi bir sıvayla kaplı apartmanın birinci katı. Salonun geniş penceresi, o zaman zengin bir semt pazarının kurulduğu, şimdi ise betondan kat kat yükselen bir otoparkın kara, devasa kitlesi altında ezilmiş genişliğe bakıyor. Ilık bir ocak ayının ilk haftası dolmak üzere. 6 Ocak 1969 Pazartesi, gece saat on suları...

Geniş pencerenin önündeki yemek masasında beş kişiyiz. Konuklarımız
Sevim Onursal’la
Kor Kocalak, karım
Ayten, beş yaşındaki kızım
Elif ve ben... Şimdi düşünüyorum da, hak etmediğimiz kadar keyifliyiz. Bir gün önce kurulan pazardaki balıkçım Halil Efendi’den aldığım turnabalığı tavasıyla rakı içiyoruz. Masamız bir hayli zengin. Karımın büyük beceriyle yaptığı Arap mezesi muhammara, çok sevdiğimiz Mihalıç peyniri, kütür kütür kırmızı turplar, şeker gibi tatlı kırmızı soğanlar, kokusu ve tadı hâlâ damağımdan eksilmeyen nar gibi domatesler, rakı kadehlerinin tokuşmasından çıkan kışkırtıcı sesleri daha da artırıyor.
O günkü keyfimiz sadece sıcak dostluğumuzdan, zengin masamızdan ve rakının kanımızı kaynatmasından kaynaklanmıyor. Yeni bir iş kurmanın eşiğindeyiz. Ben TRT’ye resti çekip istifamı vermişim ve yıllardır kullanmadığım yıllık izinlerimin tadını çıkarıyorum. Bir yandan da Kor Kocalak’la kuracağımız Odak Reklam Ajansı için Kızılay’daki İnkılap sokakta kiraladığımız işyerini donatmaya çalışıyoruz.
Yeni işimizin heyecanını yaşarken, bir yandan da içinde bulunduğumuz ortamın sorunları ve çözüm arayışları içinde kıvır kıvır kıvranıyoruz. 1961 Anayasası’nın sağladığı geçici demokratik ve özgürlükçü ortam ayaklarımızın altından kaymaya başlamış, Türkiye İşçi Partisi’nin hayat damarları bir bir koparılmış, Türkiye üzerindeki emperyalist baskıya direndiğini sanan, ama aslında ona hizmet ettiği bilincinden yoksun faşist güçlerin örgütlenmesi ve köktenci bir dönüşüme ortam hazırlama çabaları desteklenerek boyut kazanmış, bütün bu ve benzeri gelişmeler bir müsamerenin sahneleri gibi peşpeşe hayata geçirilmiş...
Pek çoğumuz bu gelişmenin usta eller tarafından sahnelenen bir müsamere olduğunun bilincinde, önemli bir kesimimiz ise, denetimsiz biçimde ve aşırı dozda alınan komünist terminolojinin yol açtığı hazımsızlık ve mide fesadının dayanılmaz kâbuslarının dehşeti ve mutlu gelecek düşlerinin sarhoşluğu içindeyiz.
TİP, bilerek ya da bilmeyerek, egemen güçlere hizmet edenlerce kendi içinden çürütülmüş ve dışlanmış, gençlik, Avrupa’daki 68 hareketinin rüzgarıyla da savrularak, sosyalist hareketi anarşi ve terör olarak tanımlayan egemen güçlerin ekmeğine yağ sürercesine sokaklara, kırlara ve dağlara çıkmaya başlamış, üniversite gençliği eğitim yerine vatan kurtarma görevini üstlenerek yerleşkeleri bir yandan faşist, bir yandan da komünist eylemlerin karargahları haline gelmiş, sokak çatışmaları almış yürümüş...
12 Mart’a adım adım yaklaşılmakta....
O zamanın Bushları ve Bushakları...İşte böyle bir dönemde yeni bir işyeri açmanın heyecanı, keyfi, mutluluğu ne kadar yaşanabilirse onu yaşıyoruz. Bir yandan da, yaşamımıza yeni giren televizyonda, sözünü ettiğim gelişmelerin yansımalarını görmeye çalışıyoruz. O gün
ODTÜ’de dramatik bir olay yaşanmış ve öğrenciler, Üniversite’yi ziyarete gelen
ABD Büyükelçisi Robert Komer’in arabasını yakmıştı. Radyolardan ve televizyondan ayrıntılı haberler alamıyoruz ama hareketin elebaşlarının kimler olduğunu çok iyi kestiriyoruz. Yıllarını
CIA’da geçiren ve o yıllarda
Vietnam Kasabı olarak anılan Komer’in Ankara’ya atanmasının yarattığı gerginlikler ve gelişmeler böyle bir sonucun beklendiğini göstermeye yetiyordu. ODTÜ ziyareti ise adeta bir komplo niteliğindeydi.

Biz bunları konuşurken kapının zili acı acı çalıyor. O günlerde öyle bir saatte kapının çalınması hayra alamet olmadığı için Kor da yanıma geliyor. Kim olduğunu sonradan bile çıkaramadığım bir genç adımı soruyor, söyledikten sonra da nefes nefese, heyecandan sesi titreyerek konuşmaya başlıyor... Altı kişi olduklarını ve aşağıda takside beklediklerini, Komer’in arabasını yaktıkları için polis tarafından her yerde arandıklarını,
Sinan Cemgil’in buraya sığınabileceklerini söylediğini aktarıyor. Kor’la birbirimize bakıyoruz. Genç bunları

söyledikten sonra emreden bir tavırla,
“Ben arkadaşların yanına gidiyorum, sizden haber bekliyoruz, geç kalmayın” diyor ve merdivenleri hızla inerek gözden kayboluyor. İkimiz de şok yaşıyoruz. İçeri geçip, hızlı bir karara varabilmek için tartışmaya başlıyoruz. Ben, onların bizde kalmalarının çok riskli olduğunu, TİP’li olduğumun bilindiğini, Sinan’ın ve karısı
Şirin’in birkaç ay öncesine kadar bir süre bizde kaldıklarını, bu süre içinde izlenmiş olabileceklerini söylüyorum. Benim bu kaygım haklı bulunmakla birlikte Sevim Hanım ve Kor tarafından pek de benimsenmiyor. Kor telefona sarılıp,
Bulvar Pasajı’nda kuyumculuk yapan, soyadını anımsayamadığım
Yüksel adındakı ortak bir dostumuzu arıyor. Biliyoruz ki onların
Çinçin Bağları’nda depo olarak kullandıkları gecekondumsu bir yerleri var. Şifreli telefon konuşmasından sonra Kor parkasını kapıp dışarı fırlıyor.
Kor’un dönmesini elimiz yüreğimizde bekliyoruz. İzlenmiş olmaları ya da olay nedeniyle oluşturulan arama noktalarına takılmaları olasılığı çok yüksek. Kor gece yarısı nefes nefese geliyor. Cebindeki para yetişmediği için taksiden Sıhhiye’de inmiş, polis ve bekçilere görünmemek için duvar diplerinden koşarak gelmişti. Yorgunluğuna karşın, gözlerinde çok önemli bir iş başarmanın mutluluğu parlıyor. Ara verdiği rakıya bir süre daha devam ederken Komer’in arabasının nasıl yakıldığını Sinan’ın ve arkadaşlarının ağzından aktarıyor. Taksidekilerin
Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Taylan Özgür, Seçkin İnceefe, Tuncay Çelen ve
Hüseyin İnan olduğunu öğreniyoruz.
Yapılan plana göre sabahleyin Kor birkaç günlük yiyecek içecek, battaniye vb ikmali yapacak, bu süre içinde herkes bir yolunu bulup oradan uzaklaşarak sığınacak bir yer bulacak. Sinan’ı da biz, pek tekin olmamasına karşın, kurmakta olduğumuz ajansta saklayacağız. Bu arada ben de ajansın arka odasına konulmak üzere bir somya ile yatak ve battaniye ayarlıyorum. Akşam ortalık kararınca da Sinan’ı ajansa getiriyoruz. Biz bir yandan bu olayları yaşarken, bir yandan da, radyo, televizyon ve gazetelerde olayın gelişmelerini ve yansımalarını izliyoruz.
Günlerimiz demir doğrama atölyelerinde, mobilyacı ve döşemecilerde, nalburlarda geçiyor. Yabancı dekorasyon dergilerinde ve özellikle
Domus’larda bulduğumuz avangard mobilya örneklerini en iyi kalitede en ucuza maledebilmek için sabahtan akşama taban tepip ona buna dert anlatıyoruz. Bütün çabamız, ahşap lambriler, kapitone panolar, kartonpiyerlerle süslü tavanlar ve kıvrım kıvrım oymalarla donatılmış koltuk ve masalar yerine modern, yalın, kendini öne çıkarmayan sakin nesneler oluşturmak ve onların arasında yapacağımız işin fark edilmesini sağlamak. Büyük ölçüde de başarılıyız. Boyasından badanasına, mobilyasından teknik donanımına kadar her şeyi biz kotarmak zorundayız. Mimarlık öğrenimi gören ve ajansta ırgat gibi çalışmak zorunda kalan Sinan’ı da büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz.
İkimizin de parası yok. Ben, canım teyzem
Ayşe Özkan’ın dişinden tırnağından artırdığı dünyalığından beş bin lira, Beden Terbiyesi Ankara Bölge Müdürlüğü’nde çalışan aile dostum ressam
Hakkı Torunoğlu’ndan aldığım birkaç bin lira, Kor’un eşinden dostundan ve özellikle o dönemde Ankara’da tabelacılık yapan dostumuz ressam
Ali Doğanyiğit’ten aldığı borçlarla bir şeyleri yapındırmaya çalışıyoruz.
Onunla vedalaşmadan ayrılıyoruz
Günler geçiyor, Sinan’ın yakalanma ya da tutuklanma olasılığı ortadan kalkıyor ama, o artık bir öğrenciden çok siyasi bir militan. Ele avuca sığmıyor. Bir görünüp bir kayboluyor. Bir ara yıllardır en yakın dostum olan
Nihat Asyalı ve eşi
Süheyla konuk ediyor onu ve Şirin’i. Hemen her gece birlikte oluyor ve Türkiye sosyalizmini, TİP’i, giderek boyut kazanmakta olan sol fraksiyonları, milli demokratik devrim hareketini, tırmanan faşizmi ve daha pek çok şey tartışıyoruz gece yarılarına kadar. Bu tartışmalara kimler katılmıyor ki?..
Sinanla ayrıldığımız temel nokta, sosyalist savaşımın bireysel çabalarla ve yasa dışı örgütlenmelerle değil, işçi sınıfının yasal örgütü olan Türkiye İşçi Partisi saflarında verilmesi... Oysa Sinan ve çevresindekiler partiden çoktan kopmuş durumda. Parti onlar için artık revizyonist bir örgüttü. Ben ve yandaşlarım ise, yasa dışı örgütlenmeler ve bireysel militanlıklarla egemen güçlerin ekmeğine yağ sürülmekte olduğunu, onların bu gelişmeleri kullanarak istedikleri ortamın oluşmasını beklediklerini, buna meydan vermenin ise nesnel olarak sosyalist hareketi baltalama anlamı taşıdığını anlatmaya çalışıyoruz. Ama her şey boşuna...

Aradan aylar geçiyor. Sinan ve Şirin yine bir süredir bizde kalıyor. Sinan sabahleyin benimle birlikte çıkıyor, akşam yorgun argın eve dönüyor. O içi içine sığmayan heyecanı ile gün boyu yaşadıklarını anlatıyor.
Deniz Gezmişleri, Mahir Çayanları, Hüseyin İnanları, Yusuf Aslanları ve daha pek çoklarını... Bu arada bir gün Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte Odak’a geliyor. Aslan’ın ve İnan’ın vesikalık fotoğraf çektirmek istediklerini söylüyor. Ben her ikisinin de poz poz portrelerini çekiyorum. Sonra o fotoğraflardan kimilerini gazete haberlerinde görüyorum, içim burkuluyor.
Sinanla tartışmalarımız giderek sertleşiyor. O beni revizyonistlikle, ben onu goşistlikle suçluyorum. Hacettepe Hastanesi’nde ameliyathane baş hemşiresi olan karıma, yakında dağa çıkacaklarını, devrimci mücadele saflarında kendisi gibi sosyalist ve yürekli bir hemşireye çok ihtiyaçları olacağını söylüyor ve onun da kendileriyle birlikte gelmesini istiyor. Karım bunu bana aktardığında hiç öfkelenmediğimi, bu romantizm karşısında acı acı gülümsediğimi anımsıyorum. Artık akşamları Sinan’la pek konuşamıyoruz. İkimiz de birbirimize soğuk bakmaya başlıyoruz. Sonra bir gün Sinan veda bile etmeden kayboluyor. Birkaç gün sonra Şirin de ayrılıyor bizden. Sinan’ın Çankırı’da olduğunu öğreniyoruz. Siyasal ortamdaki gerginlik her geçen gün tırmanıyor. Söylentilerin ardı arkası kesilmiyor. Askeri darbe beklentileri had safhada. Ünlü gazetelerin ünlü yazarları bile böyle bir beklenti içinde.
Odak’ta, Kor Kocalak ve Sevim Onursal’la yolumuz ayrılmış durumda.
Oğuz Tığlı,
Turgay Betil,
Tevfik Dalgıç,
Tuncer Özkan’layım. İnsanın içini karartan bilinmezliklerle dolu o puslu havada ayakta kalabilmek için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.
12 Mart 1971, öğle saatleri. Odak’taki odamdayım. Önce dışardan bir sevinç şamatası geliyor kulağıma, sonra kapım hızla açılıyor. Tevfik Dalgıç, Tuncer Özkan, aklımda yanlış kalmadıysa Oğuz Tığlı ve gitgel işlerimizi yapan
Ali Rıza Özdemir heyecanla odama dalıyorlar. Tevfik de Tuncer de bana dayı derler. Tevfik elindeki transistörlü radyoyu masama koyup, büyük bir müjde verircesine,
“
Dayı, gözün aydın... Ordu muhtıra verdi, Sülüman gidiyor...” diyor. Neye uğradığımı şaşırıyorum. İlk tepkim,
“
İyi haltetmişler... Çok mu sevindiniz, görürsünüz gününüzü...” diyorum. Şaşkınlıktan donup kalıyorlar. “
Ama dayı...” diye başlayan sözleri duymuyorum bile. O gün benim için gerçekten kara bir gün... Ağzımı bıçak açmıyor. Herkes şaşkın... Olacakları beklemeye başlıyorum. Beni en çok şaşırtan şeyle ertesi gün karşılaşıyorum. Ünlü gazetelerin ünlü yazarları bayram yapıyor adeta. Başta, o dönemde
Milliyet’te ya da
Akşam’da yazdığını anımsadığım ünlü sosyalistimiz
Çetin Altan... Hareketi öylesine kutluyor ki, inanılır gibi değil. Şimdi o günkü gazeteler olsa da ibretle okuyabilsek.
Aradan iki aydan fazla zaman geçiyor. Korktuklarımın hep si birer birer gerçekleşiyor. Tutuklananlar, öldürülenler birbirini izliyor. Tahammül edilemez bir balyoz, Türkiye’deki ilerici kesimi ezmeye, yok etmeye hızla devam ediyor. O ünlü gazetelerin ünülü yazarları yavaş yavaş ağız değiştirmeye başlıyor. Ama ile başlayan tümcelerden geçilmiyor.
Ilık bir mayıs sonu. Oğuz, Turgay, Tevfik, ben, Zafer Meydanı’nından Selanik Caddesi’ne çıkan merdivenli yoldayız. Yandaki işyerlerinden birinin radyosunda öğle haberleri okunuyor. Spiker soğuk bir sesle, Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan’ın
Nurhak Dağları’nda jandarmayla

giriştikleri çatışma sonucunda öldürüldüklerini söylüyor.
Yüreğimde kopan isyanı ve çığlığı bastıramıyorum ve uluorta ana avrat küfrediyorum. Ağlayamıyorum, ta akşam eve gelinceye kadar... Kapıdan girer girmez çığlık çığlığa bir ağıt içimi dağlıyor.
Selda Bağcan televizyonda, ancak ağıt denebilecek bir türkü çığırıyor. Mahpusaneye güneş doğmuyor... Kendimi kanepeye atıp hüngür hüngür ağlıyorum. Ve o ağıt, bu yaşımda bile dinmek bilmiyor...
Bir internet mucizesi @ 12-11-2006 14:16
Paralı yatılı anım, beklenmedik bir mucize yarattı. Geçen haftanın başında gelen yorum, bana son günlerdeki en büyük mutluluğu yaşattı. Mah-zen gibi sınırlı okuru bulunan bir sitenin, elli yıl önce yaşanmış olaylarda adı geçen birilerine ulaşabileceğini aklımın köşesinden geçiremezdim. Üstelik, elli yıldır dünyanın ta öbür ucunda yaşayan birine ulaşabileceğini ise hayal bile edemezdim. Ama, bir mucize gerçekleşti ve “gerçek” “hayal”i fersah fersah gerilerde bıraktı. O yazımda adı geçen eski dostlardan biri, Güneş Ecer mah-zen’le buluştu...

Güneş’in mah-zen’e gönderdiği ilk yorumu, buraya olduğu gibi taşıyorum:
Merhaba sevgili Şahin,
Ne güzel günlerdi onlar! Aynı günlerin hatıralarını paylaşıyoruz, isimleri ben de hatırlıyorum. Yılmaz'ı, Ankaralı Hasan'ı, Burhanettin’i güzel tasvir etmişsin. Okulda yaptığımız hokkabazlıkları da... Beni de iyi tasvir etmişsin. Lise müdürü amcamın o güzel resmini saklamışsın demek. Ölümünde dağıtılmıştı. Şu dünyanın haline bak... Pasifik Okyanus'u sahilindeki, Lagoona Beach kasabasında bir Türk lokantasında dizüstümle oturmuşum internette dolaşırken bu yazını görüyorum ve eski günleri nemli gözlerle bir kere daha hatırlıyorum. Kalp atışımın hızlanmasını, serotonin miktarımın yükselmesini senin bu güzel yazına borçluyum. Güzel günler sevgili arkadaşlarım...
parasız yatılı Güneş Ecer..
Bilmem siz hayatınızda hiç böyle bir güzellik ve böyle bir mutluluk yaşadınız mı?

Elli yıl sonra yeniden bulduğum Güneş’le haberleşmemiz sürüyor. Ona yazdıklarımda yanlış yanlar olup olmadığını sordum ve anımsadığım birtakım ayrıntıları da ileterek katkısını istedim. Elindeki fotoğrafları da eklediği ikinci mektubu şöyleydi:
Sevgili Şahin,Hafızan benimkinden çok daha kuvvetli... Ben saydığın hocaların isimlerini de, lakaplarını da ancak sen yazınca hatırladım. Benim de birkaç hikaye olabilecek hatıram var, ama bende yazarlık yok. Günün birinde yazarım. Biraz önce yazıyordum, bilgisayarıma bir şey oldu kaybettim. Ama, eski resimlerimden birkaç tanesi bilgisayarımda vardı. Onları ekliyorum. Resimlerde beraber olduğumuz arkadaşların soyadlarını hatırlamıyorum, belki sen hatırlarsın. 1952-55 döneminin lise arkadaşlarından bulabildiklerimizi bir araya getiren bir blog, veya site yapilsa çok iyi olurdu. Resimler asar, arada bir Türkiye'de bir yerde buluşur hatıra tazelerdik. Yılmaz'ı demek gördün. Hâlâ yaşıyordur inşallah. Kendisini ben de görmek isterdim doğrusu. Bir seferinde, okul tatil olmuş trenle evlerimize dönüyorduk, ve tren ağzına kadar dolu idi. Yılmaz bir kompartmanda tek kişilik bir yer bulup oturdu ve sanatoryumdan bahsetmeye başladı. Arada bir de kuru kuru öksürüyordu. Biliyorsun, zaten zayıf ve hasta imiş gibi bir görünümü vardı. Orada oturanlar tedirgin oldular ve tek tek kompartmandan çıkıp gittiler. Biz de üç dört kişi oturup onların yerlerini aldıktı. Yılmaz'ın bir kurnazlığının hikayesidir bu. Tekrar görüşmek üzere, sevgiler ve güzel günler,
Güneş
Eminim ki, yarım yüzyıllık iki eski dost arasında geçen bu iletişim hiç kimseyi ilgilendirmeyecektir. Buna karşın buraya taşıdım. Şu internet denilen mucizenin yarattığı mucizelere hazırlıklı olalım ve sonuna kadar yararlanalım. Ben kendi adıma bu mucizenin tadını almaya başladım bile... Haydi Niğde Lisesi'ndeki yıllanmış dostlar, sesimize kulak verin.
İçim kan ağlıyor, bu gidişle hiç ünlümüz kalmayacak... @ 28-10-2006 21:15
Eskiden marka mı vardı? Ülkeler, uluslar, toplumlar markalarıyla mı tanınırdı, adlarını tarihe markalarıyla mı yazdırırlardı? Aristolar, Eflatunlar, Arşimetler, Nevtonlar, sofoklesler birer marka mıydı? Daha yakınlara gelelim. Konfiçyus, İskender, Alpaslan, İbni Sina, Mevlana, Yunus Emre, Yıldırım Bayezit, Fatih Sultan Mehmet, de Gaulle, Churchill, Nedim, Nasreddin Hoca, Gandhi, Bertrand Russel, Kennedy, Karl Marks, Lenin birer marka mıydı? Doğrusu şimdi bakıyorum da, vahşi kapitalizmi yaşayamamış eski toplumların yaşamlarını markasız ve tatsız tussuz geçirmiş olduklarını görünce üzülüyorum, içim sızlıyor. İşin acınacak yanı ise, saydığım ve sayamadığım pek çok ünlünün o yıllarda birer marka olduğunu anlayamadan göçüp gitmeleri. Yazık olmuş, zavallılar marka olduklarını kavrayamadan, kavrasalar bile kanıtlamaya fırsat bulamadan ünlü olarak kalıvermişler tarihin derinliklerinde. Oysa kendilerine bir marka değeri biçip de o dönemin yetkelerine adlarını kaydettirip köşeleri dönselerdi ya. Gerçekten yazık olmuş yazık... Dünya tarihinin zavallı ünlüleri...

Ne mutlu ki bugünün ünlüleri(!) tarihten büyük bir ders çıkarıp bu bağışlanamaz yanlıştan kendilerini bir güzel kurtarmışlar ve değerli birer marka olarak pazardaki tartışılmaz yerlerini alıvermişler. Onları kutlamamak ve alkışlamamak ne mümkün. Kimler mi diyorsunuz? Aklıma gelenleri şöyle sayıvereyim: Başta büyük sanatçı Hülya Avşar, peşinden gelenler İbrahim Tatlıses, Sezen Aksu, Gülben Ergen, Mehmet Ali Erbil, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Türkan Şoray, Okan Bayülgen, Banu Alkan, Ferdi Tayfur, Kadir İnanır, Seda Sayan, Kibariye, Necati Şaşmaz, Bülent Ersoy, Fatih Ürek... Adını anımsayamadığım binlerce değerli markamızdan peşin peşin özür diliyorum.
Canım binlerce olur mu diyor gibisiniz... Niçin olmasın, kimi marka uzmanlarımıza göre küçük olanları, bölgesel olanları, kategorik olanları, niş olanları, nihai tüketiciyle alış verişi olmayanları ve daha pek çok çeşitleri vardır. Ama onların, özellikle de yerel olanlarının küçüklükleri ve zavallılıkları kafanızdaki marka algısını tatmin etmekten uzaksa, onları da haddini aşmakla, yetersizlikle ve cahillikle işin dışına atarsınız olur biter. Peki de, Sezen Aksu’yu marka olarak gösteren ölçütler daha küçük ölçeklerde de olsa o garibanlar için de söz konusu değil mi? Örneğin Pazar, arz, talep, rekabet, ticari değer, farklılaşma vb.

Her neyse, bu tartışma biteceğe benzemez de ben neden durduk yerde yeniden burnumu soktum? Sayın
Ali Saydam’ın geçen hafta Akşam Gazetesi’nde “521 YTL'yi veren herkes marka olamaz!” başlıklı bir yazısı çıktı. Tam da benim düşüncelerimle çakışan şeyler söylüyordu. Kanıma giren Ali Saydam’dır. Saydam'ın geçen hafta Akşam Gazetesi'nde yayımlanan yazısını olduğu gibi aktarıyorum:
521 YTL'yi veren herkes marka olamaz!
Yine şöhretle marka birbirine girmiş. Yine iki dilekçe verip, 'Ben markayım!' diyen herkesin marka olduğu algısını yaratmaya, başta gençler olmak üzere insanları ve iş dünyasını yanıltmaya yönelik habercilik... Dün büyük gazetelerimizden en azından üçünde iç içe verilmiş iki haber vardı. Biri bizdeki bireysel marka (!) durumu ile ilgili. Başlık şöyleydi: '521 YTL veren herkes marka olabilir!..' Diğeri, dünyadan çekip gittikten sonra hala isimleri üzerinden para kazanılan dünyaca ünlü starlarla ilgiliydi.
Gazete haberine göre marka tescili almış olanlar kimmiş? Hülya Avşar, Gülben Ergen, İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Mahsun Kırmızıgül, Yılmaz Erdoğan, Kenan Doğulu, Cem Yılmaz, Mustafa Sandal... Şimdi bunlar marka ise ben de tramvayım... Aralarında Sezen Aksu yok. Marka olmaya en yakın namzet o da onun için herhalde...
Marka, kapitalizmin en sofistike, en karmaşık ürünüdür... Soyut bir değer yaratıp onu ticarete, paraya tahvil etme meselesidir. Yani ikinci haberdeki, öldükten sonra bile tedavülde kalmaya devam eden Elvis Presley, Marilyn Monroe, Kurt Cobain, John Lennon, Albert Einstein gibi markalarla kapitalist sistemin yapmayı başardığı ciddi bir 'iş' süreci...
'Türkiye'de şöhret var, marka yok!' diye iddia ederken, karşı çıktığım tam da bu başlıkların arkasında gizlenmiş olan ucuzcu anlayıştı. Düşünün bir kere. Yukarıda bizim isimlerden sizce hangisi -Allah gecinden versin- vefatından sonra da bir marka olarak kapitalist sistem içinde bir değer ifade edecektir?.. Şimdi sorun kendinize, iki dilekçe verip, 521 YTL harç yatırdın mı, marka olur musun?.. Ya da 'Ben markayım!' deyince...
İşin traji-komik yanı, sadece gazetelerimizin öyle yazmaması... Şöhretlerimizin de bu saçmalığa inanmaları... İnanınca gerçekten marka olmak için gerekli olan o karmaşık, yönetsel araçlara, kadrolara ihtiyaç duyulan ve strateji, yatırım gerektiren yolu akıllarından bile geçirmiyorlar. Onun için de bu ucuzculukla ne Türkiye markası gelişiyor, ne de Türkiye'den çıkma şansı olan marka adayları...
Haberdeki en komik öğe ise Türk Patent Enstitüsü Başkanı Yusuf Balcı'nın açıklaması. Balcı, Türkiye'nin bu yıl 70 bin başvuruyla Avrupa'nın ilk üçü arasında yer alacağını söylemiş. Sonra da eklemiş: 'Gelecek yıl Avrupa birincisi olmayı hedefliyoruz!' Sayın Başkana göre Avrupa'nın en çok marka çıkaran ülkesi olmamız an meselesi... Şaka gibi... Türkiye'nin uluslararası güçte markalarının bulunmadığı hususunda tüm uzmanların birleştiği bir dönemde bu haberlere gülmek mi, ağlamak mı lazım, bilemedim...Bu arada, başlığa da taşıdığım gibi bir üzüntümü ve bir endişemi de dile getirmek istiyorum. Sahi gerçekten bizim bundan böyle hiç ünlümüz olmayacak mı? Her ünlenen birer marka olduğuna ve olacağına göre biz ulus olarak ünlüsüz mü kalacağız. Yani artık “Ünlü Türk Büyükleri” diye kitaplar, ansiklopediler yayımlayamayacak mıyız. Yazık yazık... Şu her geçen gün sayıları artan ünlü markalarımız biraz uluslararasına çıksalar da hiç olmazsa onlarla avunsak.
Paralı yatılı @ 22-10-2006 14:25
Sahne I
Birkaç Elma Koçanı…Kulağımın dibinden bir şey daha vınlayarak geçip karşıdaki kara tahtaya çarpıyor. Bu da bir elma koçanı… Arkadan yine kahkahalar yükseliyor. Başımı iyice öne eğip hedef küçültüyorum. Güven de öyle yapıyor. Ama buna karşın bir elma koçanı da Güven’in ensesinde patlıyor. Bu kez kahkahalar daha da yüksek… Korkudan arkaya bakamıyoruz. Ama bu koçan saldırısı biteceğe benzemiyor. Ve tam o anda bir koçan, bir koçan daha...
Niğde Lisesi’ndeki ilk haftam. Parasız yatılı sınavını kazanamadığım için, gırtlağına kadar borç içindeki babam, kırıp döküp beni Niğde Lisesi’ne paralı yatılı yazdırıyor. Çünkü
Nevşehir’de henüz lise yok ve o beni mutlaka okutmak istiyor. Kendisi de yıllar önce aynı lisede okuduğu için hâlâ onu tanıyan öğretmenlerin de desteğini alarak, kontenjanın dolu olmasına karşın benim kaydımı yaptırıyor.

Okulun başlamasına karşın, yatılıların çoğu gelmediği için, mütalea saatlerinde hepimiz aynı sınıfta oluyoruz. Arka sıralarda oturanlar lisesinin kıdemlileri ve belalıları... Kısa sürede tanıdıklarım arasında asıl adı Atilla olan ama herkesin
Suriyeli dediği tipsiz mi tipsiz biri, esmer, kısa boylu, dar alnı ve parmak kalınlığındaki siyah kaşlarının altında çivi gibi bakan siyah küçük gözleriyle
Ankaralı Hasan, iki metreye yakın boyu, koyu kahverengi teni ve kıvır kıvır siyah saçlarıyla tam bir zenci kırması olan Borlu
Kadı Burhanettin, Kumral, uzun boylu, renkli gözlü ve çocuk yüzlü, başkalarına hep alay eder gibi bakan
Güneş Ecer ve en önemlisi de Baba lakaplı, zayıf mı zayıf, kıllı göğsündeki jilet yaralarını göstermek için gömleğinin birkaç düğmesini hep açık tutan, okuldakilerin en yaşlısı
Yılmaz Beyri… Ve ötekiler…

Adanalı
Güven Atuk’la birlikte en ön sıralardan birinde oturuyoruz. Arkadaki bıçkınlar bizi tıfıl gördükleri için, yedikleri elmaların koçanlarını atıp kafayı buluyorlar. İkimizin de içinde isyanla ağlamak arasında gidip gelen duygular birbirine karışıyor. Kırılan onurumuz çaresizliğin verdiği öfkeyle birleşince içimizdeki isyan bastırılamaz hal alıyor. Güven’le göz göze geliyoruz. Aynı şeyi düşündüğümüz bakışlarımızdan belli. Ama ben ondan önce davranıp, kararlı adımlarla sınıftan çıkıyorum ve nöbetçi öğretmenin odasına yöneliyorum.
Nöbetçi öğretmen
Hasan Yeğin, gözlüklerinin üzerinden bakarak ne istediğimi soruyor. Ben de yarı ağlamaklı olanları anlatıyorum. Kimler olduğunu sorunca da bildiğim adların hepsini veriyorum. “
Güneş de mi?” diye soruyor. Sonradan öğreniyorum ki, Güneş Ecer Lise Müdürü
Mehmet Naci Ecer’in yeğeni, Hasan Yeğin’in de yakın akrabası.

Sınıfa döndüğümde arka sıralardan bir kahkaha daha kopuyor. Yüzlerine bakamadığım halde, hepsinin de beni çiğ çiğ yemek istercesine gözlerini üzerime diktiklerini hissediyorum. Biraz sonra gelen hademe, adını verdiklerimin hepsini Hasan Bey’in çağırdığını söylüyor. Sınıftan çıkarken sıktıkları yumruklarını gözlerime sokarcasına homurdanarak önümden geçiyorlar. Onlar çıkınca Borlu
Özer Sun yanımıza geliyor.
“
Sen ne halt ettiğinin farkında mısın oğlum, bu okulda zor yaşarsın bundan sonra” diyor. Dizlerimin bağı çözülüyor, boğazım düğümleniyo, ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Babam, annem, anneannem, kız kardeşlerim ve Nevşehir’deki evimiz gözlerimin önünden geçiyor. Saniyenin onda biri, yirmide biri kadar onların şimdi ne yaptıklarını düşlemeye çalışıyorum. Boğazımdaki düğüm büyüyor. Özer Sun durumumu anlıyor, sırtımı sıvazlayıp,
“
Bir daha böyle şeyler yapma. Şikayet etmek çok kötü bir şeydir” diyor ve uzaklaşıyor. Bu arada arka sıralardan atılan lafların ve tehditlerin haddi hesabı yok.
Nöbetçi öğretmenin odasına gidenler kıpkırmızı yüzlerle sınıfa dönüyor. Gene önümüzden geçerken dişlerinin arasından küfür ettiklerini duyuyorum. Güven kulağıma yaklaşıp,
“
Boku yedik oğlum. Bunlar bizi yaşatmaz” diyor. Biraz sonra zil çalıyor ve mütalea saati bitiyor. Herkes kalkıp bizim önümüzde toplanıyor. Yılmaz Beyri en önlerinde. İster istemez biz de, sanki hiçbir şey olmamış gibi kalkıp sıradan çıkıyoruz, ama benim hâlâ bacaklarım titriyor. Yılmaz Beyri tam önümde... Şimdi jiletini çıkarıp yüzüme atacak diye beklerken bana bir şeyler söylüyor ya da soruyor ama anlayamıyorum. Başımı kaldırıp safça,
“
Anlamadım?” diyorum. Ne olduysa o anda oluyor. İki yanımdan iki el kollarımdan kavrayıp beni Yılmaz Beyri’nin önünden uzaklaştırıyor ve sınıfın köşesine götürüyor. Ne olduğunu anlayabilmiş değilim. Beni uzaklaştıranlar Ankaralı Hasan’la Suriyeli. Ankaralı Hasan gözlerini gözlerime çivi gibi dikip,
“
Ulan velet, sen kime kafa tuttuğunun farkında mısın, tükürse duvara yapışırsın” diyor. Bu arada hayal meyal birilerinin de Yılmaz Beyri’yi yatıştırmaya çalışarak sınıftan çıkardığını görüyorum. Büyük bir karmaşa içindeyim. Bir yandan korkum büyüdükçe büyüyor, bir yandan da, farkına varmadan Yılmaz Beyri’ye kafa tuttuğum için onurumu kurtarmanın verdiği açıklanamaz duygu yüreğimi kabartıyor. Ben değilsem bile herkes benim gerçekten kafa tuttuğumu sanıyor. Artık dövseler de gam yemem diye düşünüyorum. Birazdan Güven yanıma geliyor. Herkes gittikten sonra büzüldüğümüz yerden ayrılıp yatakhaneye çıkıyoruz ve sessizce yataklarımıza sığınıyoruz.
Sahne II
Bir Sanal KahramanBenim Yılmaz’a kafa tumam olayı ertesi gün okulda efsane gibi dolaşıyor. Yatılılar olayı gündüzlülere anlatıyor, onlar kız arkadaşlarına aktarıyor, derken okulun ünlüleri arasında yerimi alıveriyorum. Korkumdan süklüm püklüm dolaşmama karşın herkesin gözü benim üzerinde. Parmaklarıyla birbirlerine beni gösteriyorlar. Karmaşık duygular içindeyken, bahçede Yılmaz Beyri’nin bana yaklaştığını fark ediyorum. Ödüm kopuyor, bacaklarım titremeye başlıyor. O koluma girip,
“
Gel bakalım delikanlı, biraz konuşalım seninle” diyor. Herkesin gözünün bizim üzerimizde olmasından ve Yılmaz Beyri’nin sesindeki yumuşaklık ve sıcaklıktan cesaret alıp onunla taş binanın köşesine kadar yürüyorum. Zaten yapabileceğim başka bir şey de yok. Kolumu bırakıp, gözlerini gözlerime dikiyor,

“
Bak delikanlı, aldırma dün olanlara, seni gözüm tuttu... Hayatta hep böyle cesur olacaksın ve hiç kimseden, hatta dün yaptığın gibi benden de korkmayacaksın. Seni takdir ettim. Ama yaptığın hareket çok ayıptı. Sana tavsiyem, hayatta kimseyi şikayet etme, kendi meseleni kendin hallet. Anladın mı? Bundan sonra da bir sıkıntın olursa bana haber ver” diyor ve akşamın acısını çıkarırcasına, sert bir hareketle saçlarımı karıştırıp, hızla uzaklaşıyor. Herkesin gözü önünde geçen bu olay ünümü daha da artırıyor.
Aradan aylar geçiyor, bir gün kendimi Yılmaz Beyri’yle birlikte tiyatro dekoru hazırlarken buluyorum. Yetmişli yıllarda
Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Dairesi Başkanlığı’na getirilen Fransızca hocamız
Ahmet Maruf Buzcugil’in üstlendiği bir görev var. Her yıl bir klasiği, profesyonel tiyatro düzeyinde ve tadında sahneliyor. Bu nedenle de Niğde Lisesi’nin ünü Bor’a, Adana’ya Konya’ya ve o dönemin ünlü okulları köy enstitülerine kadar yayılıyor. O yılki oyun
Sophokles’in
Elektra trajedisi. Fransızca hocamız benim resim yeteneğimle, önceki yılardan tanıdığı Yılmaz Beyri’nin elektrik bilgisi ve sahne konstrüksiyonundaki becerisini bir araya getiriyor ve Elektra’nın sahnelenmesinde en önemli görevi bize veriyor.
Yılmaz Beyri’yle dostluğumuz gün geçtikçe pekişiyor. Birkaç ay önce okulun tıfılları arasında yer alırken, birden büyüdüğümü ve bıçkınlarla dolaştığımı görüyorum. Tam bir abi kardeş yakınlığı yaşıyoruz. Ve bu yakınlık, hiç eksilmeden üç yıl sürüyor.
Bu arada Yılmaz Beyri’nin serüvenleri hiç eksilmiyor. Kendinden geçtiği zaman göğsüne jilet atıp kan revan içinde kalıyor, hocalara kafa tutup sustalılarla, tornavidalarla saldırıyor, Gündüzlülerden
Utarit adında bir kıza aşık olan
Orhan Kılcı adındaki arkadaşımız Niğdeliler’den dayak yeyince bir grupla, şimdilerde adını anımsayamadığım bir mahalleyi basıyor. Geceleri okuldan kaçıp gece yarısı körkütük dönüyor. Ve daha neler neler... Bu arada ben cesaret edemediğim için, liseli aşkım
Tülin Tansel’e yazdığım mektubu da elleriyle götürüp veriyor.
Sahne III
Yılmaz BekûrYıl 1956. Ankara’dayız. Sınavlarına bile giremediğim
Güzel Sanatlar Akademisi ve
Devlet Konservatuvarı düşlerim balon gibi sönmüş, babam beni üniversitede okutabilmek için Devlet Tiyatrosu’nda bir iş bulmuş ve Ankara’ya yerleşmişiz. Bir yıl önce
Tercüman Gazetesi bir makale yazarlığı yarışması açmış.
Ahmet Kabaklı ile
Emin Galip Sandalcı birinciliği paylaşmışlar. Kabaklı ve Sandalcı Tercümanda, şimdinin köşe yazarları gibi günlük makale yazıyorlar. Ben de Emil Galip Sandalcı’yı okumak için her gün Tercüman alıyorum. Bir sabah gazetede tanıdık bir yüzle karşılaşıpirkiliyorum. Birinci sayfanın sağ üst köşesinde dört ya da beş sütunluk bir haber. Haberin üzerinde özensizce dekupe edilmiş bir insan başı. Gözleri hiç yabancı gelmiyor. Hemen resim altına bakıyorum,
Yılmaz Bekûr yazıyor. Evet bu o, ama adı yanlış yazılmış diye düşünüp anında haberin başlığını okuyorum:
“
Para vermediği için eniştesini pencereden attı!” Kanım donuyor. Birkaç dakikalık şoktan sonra soğukkanlılıkla düşünüyorum ve içim burkularak kendi kendime, “
olacağı buydu, su testisi su yolunda kırılır; Yılmaz bundan sonra hapishanelerde çürür gider” diyorum.
Lise yıllarım yeniden gözümün önüne geliyor, onunla Halkevi sahnesini hazırlamak için lisenin konuğu olarak Bor’da geçirdiğim üç günü saat saat anımsıyorum. Onun gerçek bir Kodin olduğunu, damarına basılmadığı zaman insanlara karşı ne kadar anlayışlı ve zarif davrandığını, haksızlığa, anlayışsızlığa ve baskıya maruz kaldığında da gözünün hiçbir şeyi görmediğini, ama yine de zararı karşısındakine değil kendine verdiğini düşünüyorum. Hey gidi Yılmaz Beyri hey, kendi yolunu kendin seçtin, hapiste de damarına basanlar olacak ve sen hiç güneş yüzü göremeyeceksin artık...
Sahne IV
Bir Garip AdemYetmişli yılların başı... Parasız günlerimdeyim. İş nedeniyle geldiğim İstanbul’dan trenle Ankara’ya döneceğim. Bilet almak için
Sirkeci Garı’nın yüksek tavanlı tarihi salonunda bankoya yaklaşıyorum. Osmanlı’dan kalma, iyiden iyiye yıpranmış ve ihtiyarlamış ahşap bankoya yaklaşıyorum. Sakin bir gün ve uzun bankoda iki memur çalışıyor. Genç olanın önü kalabalık. Yaşlı memurun önündeki hanımın işi bitince yaklaşıp, Ankara için kuşetli bileti almak istediğimi söylüyorum. Ufak tefek, zayıf mı zayıf, kamburu çıkmış ihtiyar adam, siyah kollukların ucundaki kemikleri sayılan elleriyle yanındaki çelik dolaptan karton bir bileti alıp, sağ yanında duran demir presin altına koyuyor; titreyen eliyle presin kolunu tutup güçlükle aşağı bastırıyor. Üzerine fiyatı, gideceği yön ve katar numarası gibi bilgilerin preslendiği kartonu bana uzatırken göz göze geliyoruz. Bir an duraklıyorum. Ben bu adamı tanıyorum, ama kim?.. Zaman duruyor, belleğimdeki tüm göz resimleri hızla geçiyor önümden. Aman Allahım, bu o!.. Ama nasıl olur, bu ihtiyar biri. Elini biraz daha uzatıp, titreyen sesiyle,

“
Beyefendi, buyurun biletinizi” diyor. Ses de yabancı değil... Bilete uzanamıyorum. Titreyen bir sesle, çekine çekine,
“
Afedersiniz, adınız Yılmaz mı?” diye soruyorum. O, ferini tümüyle yitirmiş koyu yeşil mevceli göz bebeklerinde bir ışık parlayıp kayboluyor;
“
Evet efendim Yılmaz, neden sordunuz?” diyor. Onun gerçekten Yılmaz Beyri olduğunu öğrenince bir kez daha yıkılıyorum ve keşke hayır deseydi diye düşünüyorum. Sonra, suçlu suçlu,
“
Yılmaz Beyri?..” diyorum. Güçlükle doğrulup, bana daha dikkatle bakarken dudaklarından belli belirsiz “
evet” sözcüğü dökülüyor. Silkinip, beni tanıyıp tanımadığını soruyorum. Gözlerini yüzümde gezdirdikten sonra,
“
Özür dilerim ama, çıkaramadım efendim...” diyor. Boğazımdaki düğümü aşmaya çalışarak,
“
Ben Şahin Tekgündüz...” deyip birkaç saniye bekliyorum. Anlamsız anlamsız yüzüme bakıyor. Tanıyamadığı için iyice mahcup...
“
Niğde Lisesi... Niğde Lisesi’nden Şahin Tekgündüz” diye tekrarlıyorum. Bir anda o ihtiyar adam, elektrik çarpmış gibi oluyor. Yüzü karışıyor, elindeki bileti bankoya düşürüyor, ne yapacağını şaşırmış durumda uzanıp ellerimi tutuyor ve gerçekten ağlamaklı bir sesle, birkaç kez üstüste “
Şahin... Şahin... Şahin...” diyor. Aramızdaki ahşap banko olmasa anında sarmaş dolaş olacağız. Bir an toparlanıyor ve elimi bırakmadan bankodan içeri alıyor beni. Sarılıp öpüşüyoruz. Sonra kollarımdan tutarak, kendininkinin yanına çektiği bir sandalyeye oturtuyor. İlk hoşbeşten sonra çaylarımızı içerken daha ben sormadan anlatmaya başlıyor. Evlenmiş, iki yaşında bir oğlu olmuş. Babası eski demiryolcu olduğu için Sirkeci Garı’nda iş bulmuş. Çamlıca’da bir gecekonduda yaşıyorlarmış. Kıt kanaat geçiniyorlarmış, ama Allaha şükür, çok sevdiği karısının yakın akrabası olan İstanbul Belediye Başkanı onlara kol kanat geriyormuş.
“
Allah razı olsun, her hafta şoförüyle fileler dolusu yiyecek içecek gönderir. Arada bir kendisi de gelir. Yeğenini çok sever, ona hep oyuncaklar alır. Arada bir de makam arabasıyla bizi İstanbul’da dolaştırır. Onun sayesinde geçinip gidiyoruz Şahinciğim... Yoksa hayat çok zor çok...” diyor. Sonra karısından söz ediyor ve beş vakit namazını hiç eksik etmediğini, kendisinin de onun sayesinde tam bir mümin olduğunu anlatıyor. Dikkat ediyorum, geçmiş yıllara hiç gitmiyor. Acaba benim varlığımdan ve o günleri çağrıştırıyor olmamdan rahatsız mı, diye düşünüyorum ama, hiç öyle bir algı yaratmıyor.
Bir saate yakın kaldıktan sonra kalkıyorum. Biletin parasını almak istemiyor, zorla veriyorum. Beni Gar’ın kapısına kadar uğurluyor ve,
“
Eve de beklerim Şahinciğim, bir daha geldiğinde mutlaka...” diyor. Ona dönüp,
"
Hey gidi Yılmaz Beyri hey, demek ki sen de istemeden, farkında olmadan kurusıkı kafa tutmuşsun önüne gelene" demek geliyor içimden... Karmakarışık ve garip duygular içinde sendeleyerek ayrılıyorum Gar’dan...
Asil Nadir imparatorluğunun son günlerinde @ 21-10-2006 21:06

İngiliz Kraliyeti'nin Asil Nadir İmparatorluğu'nu batırmasına beş kala. Antalya'daki Sheraton Voyager otelinin görkemli açılış töreni hazırlıkları sırasında Antalya Liman'da yorgunluk kahvesi içiyoruz. Sol başta Nadir Grubu'nun halkla ilişkiler sorumlusu Nil Adula, yanında grubun halkla ilişkiler danışmanı Betûl Mardin, onun sağında Cemal Noyan'ın yardımcılarından adını anımsayamadığım biri, İmaj'ın sahibi Cemal Noyan ve ben. Tarih 13 Ocak 1990
@ 18-10-2006 17:20
Mahzenin diplerinden... @ 15-10-2006 18:52
Bir gece yolculuğu
Uykuyla uyanıklık arası... Annemin sıcak nefesi. Gözlerim aralanıyor, karanlıkta zor seçebildiğim iki gözbebeği. Annemin gözbebekleri... Bulanık... Gözlerimi kırpıyorum, yine bulanık... Annem ağlıyor. Bulanık gözlerinden yaşlar akıyor. Uyandığımı görüyor, gülümsüyor... Gözbebeklerim annemin kocaman gözbebekleriyle bütünleşiyor, içimde kabaran korku eriyiveriyor. Kamyonun şoför mahallindeyiz. Karanlık. Kulaklarıma gürültü doluyor. Motor gürültüsü. Şânur’un, bu gürültü başlayınca korkup ağladığını anımsıyorum. Ama ben korkmuyorum. Karanlıkta fersiz ışıklar titriyor, değişiyor, parlıyor, sonra yeniden kayboluyor. Bir de hep sarsılıp zıplıyoruz. Annemin sıcacık göğsü... Saçlarımı okşuyor. Gözlerini silmiş ama hâlâ kıpkırmızı. Gülümsemeye çalışıyor. Soğuk burnumun ucunu üşütüyor. Bir korku dalgası daha kaplıyor içimi. Birden bilincim yerine geliyor, başımı kaldırıp çevreme bakıyorum. Yanımda babamı görüyorum, korkum hemen kayboluyor. Şânur babamın kucağında mışıl mışıl uyuyor. Sallana sallana, sarsıla sarsıla bir yere gidiyoruz. Ama nereye? Karanlıkta yağmur yağıyor. Önümdeki küçücük, buğulu camlardan hiçbir şey göremiyorum. Camların üzerinden yavaş yavaş sağa sola gidip gelen iki siyah çubuk var. Yağmur damlalarını siliyor. Silinen camlardan, yağmurun iplik gibi inişini bir görüyorum, bir kaybediyorum. Kocaman bir el kirli bir bezle camlardaki buğuyu siliyor, ama silemiyor. Yeniden korkuyorum... Ağlamak geliyor içimden, dudaklarım büzülüyor. Gözlerime babamın yanında oturan, şoförün kocaman elleri takılıyor. Elleri gibi kocaman ve siyah bir simiti tutmuş, titrek hareketlerle oynatıyor, sağa sola çeviriyor. Takılıp kalıyorum o görüntüye. Beni büyüleyen, o kocaman siyah simitin alt tarafındaki ondüleler. Adam kalın parmaklarını ondülelere uydurup simiti sağa sola çeviriyor, bazen de simit o kocaman parmaklar arasında kendiliğinden sarsılarak hareket ediyor. Başımı kaldırıp yüzünü görmeye çalışıyorum. Yüzü karanlıkta kapkara; gözleri boncuk gibi parlıyor. Annemin kollarında yeniden uyuyuncaya kadar bakıyorum ona. Beni görmesini istemediğim için gözlerimi yumuyorum. Uyandığımda karanlık gitmiş ama, hava hâlâ aydınlık değil. Yağmur devam ediyor. Oturduğumuz yerden iniyoruz. Yağmur üzerimize yağıyor. Annem başıma bir şey örtüyor, çevremi göremiyorum. Öfkeyle atıyorum üzerimden. Annem kızıyor. Şânur annemin kucağında. Kamyon yağmurun altında duruyor ama, hâlâ hırıltılar çıkararak sarsılıyor. Babam oradaki insanlarla bir şeyler konuşuyor. Sonra açılan kapıdan bir bahçeye giriyoruz. Başında yemeni örtülü yaşlı bir teyze karşılıyor bizi. Renkli camları olan bir evin kapasından giriyoruz. Kocaman bir ev, girdiğimiz oda tıpkı bizim evimizdeki gibi. Halı örtülü sedire oturuyoruz. Biraz sonra anneme benzeyen bir kadınla küçük bir kız da geliyor yanımıza. Anneme hep bir şeyler soruyorlar. Annem bir gülümsüyor. Bir ağlıyor. Biraz sonra yere bir örtü serilip bir honça konuluyor. Honçanın çevresine diz çöküp, bağdaş kurup oturuyoruz. Suyla yumuşatılmış ekmek, peynir, zeytin, tereyağ konuyor honçanın üzerine. Bir de sonradan adının büzeyden olduğunu öğrendiğim reçel gibi bir şey. Babam da geliyor dışardan. Sıcak süt dolduruluyor bardaklara. Şânur yaramazlık yapıp sütü içmiyor, annem ona kızıyor. Babam o yaşlı teyzeyle konuşuyor, anahtar, diyor. Biraz sonra bir amca gelip hoşgeldiniz diyor ve babama bir anahtar veriyor. Kocaman, kapkara demirden bir anahtar. Annem beni sedirin köşesine Şânur’un yanına yatırıp üzerimize bir ortü örtüyor. O kocaman anahtar sallanıyor gözlerimin önünde, yeniden uyuyuyorum.
Günaydın Bor!..
Bor’dayız... Niğde’nin en yakın ilçesi. Yıl 1942... Maliyede memur olan babam Nevşehir’den Bor’a atandığı için geldik buraya. Nevşehir’den, annemin, anneannemin, teyzelerimin ve komşuların göz yaşları içinde ayrıldık. Orada bıraktığımız anneannem ve iki teyzem, daha sonra gelecekler. Nevşehir’de, burada doğdun dedikleri evi çok iyi anımsıyorum. Yıllar sonra Nevşehir’e döndüğümüzde yine o evde yaşadım. Bir de dedemi ve ölümünü anımsıyorum. Çarşının içinde ve taştan yapılmış kalın duvarlı iki katlı bir evdi. Yaz geceleri evin toprak damında yatardık. Kışları ise buz gibi soğuk olan kilerden çömlek peyniri ve taneleri buruş buruş olmuş hevenk üzümleri çıkarır yerdik. Ailenin ilk çocuğu olduğum için beni çok severlerdi. Nedendir bilemem, kocaman gülleri olan bir entariyle çektirdikleri fotoğrafımı

bana gösterip, “
kim bu?” diye sorarlar, ben de hep “
hayullah” derdim ve gülüşürlerdi. Kendimi, komşumuzun oğlu Hayrullah sanırdım.
Bor’a geldiğimizde henüz beş yaşımdayım, ama o yıllarda yaşadıklarımın pek çoğu pırıl pırıl durur belleğimde. Belki de acılarla dolu olduğu için... Günler geçtikçe ve aklım ermeye başladıkça bir savaş yaşandığını, kimi insanların bu savaşta, kimilerinin de savaşmasalar bile yokluktan ve açlıktan bulundukları yerde öldüğünü öğreniyorum.
Annem hep, “
Bizi evimizden barkımızdan ettiler, nasıl yaşayacağız elin memleketinde” diye ağlayıp duruyor. Babam sabahları işe gidiyor, Şânur’la ben hep annemle kalıyoruz. Şânur benim küçük kardeşim. Adı Şahinur; ben Şahinur diyemiyorum, annem de babam da bana gülüyorlar. Onunla bir olup komşu çocuklarıyla oynuyoruz akşama kadar. İlk geldiğimizde evlerine gittiğimiz komşumuz çok zengin, çoğu zaman onların bahçesinde oynuyoruz. Münevver Teyze bizi sık sık çağırıp, üzerine tere yağı ve büzeyden sürülmüş mısır ekmekleri veriyor,
“Sokağa çıkmadan yeyin, başka çocuklar görmesin” diyor. Önceleri anlamıyorum, o çocuklar da istemesin diye böyle söylediğini düşünüyorum. Aklım erdikçe o çocukların hiç büzeyden yemediklerini öğreniyorum.
Babam akşamları eve geldiğinde çok öfkeli oluyor. Hep savaştan söz ediyor.
“Kıtlık var, insanlar açlıktan ölüyor, biz halimize şükredelim” diyor. Annem hep bulgur pilavıyla üzüm hoşafı pişiriyor. Bazen de erişte... Biz onları, gelirken Nevşehir’den getirdik. Yufka ekmek yiyoruz. Annem, kamyonda gelirken kırılıp ufalandığını söylediği yufka parçalarını eliyle su serpip ıslatıyor, sonra da bezlerin arasında bekletiyor. Öğleleri de o yufkaların içine Nevşehir’den getirdiğimiz çökelekleri koyup dürüm yapıyor. Dürümden sonra pestil ve tarhana veriyor bize. Şânur pestili hiç sevmiyor, ağzında ıslatıp ıslatıp atıyor. Annem de ona çok kızıyor. Annem bir de pestille tarhanayı alıp sokağa çıkmamıza kızıyor, Münevver Teyze gibi... Sokağa çıkarken, yalnız kuru üzüm koyuyor cebimize...

Babam bir akşam kıyma aldığını söylüyor anneme ve paketi veriyor. Annem de Nevşehir’den getirdiğimiz kuru patlıcanlarla dolma yapıyor bize. Bir tabak da benimle Münevver Teyzeler’e gönderiyor. Münevver Teyze de tabağa kaysı kurusuyla dut kurusu dolduruyor. Eve götürürken dutların birazını yiyorum. Annem anlamıyor. Anlasa bana çok kızacağını biliyorum.
Bakmıyor çeşmi siyah...
Bir süre sonra Münevver Teyzeler’in mahallesinden taşınıyoruz. Babam daha iyi bir ev bulduğunu söylüyor. Hükümet Konağı’na daha yakınmış. İki katlı o eve taşınıyoruz. Yeni evimiz Hükümet Meydanı’ndan girilen sokağın hemen başında. Karşısında iki katlı taş bir bina var. Sonradan Kütüphane olduğunu öğreniyorum. Yeni evimiz iki katlı. Önünde topraktan bir avlu var. Taş merdivenlerden ikinci kata çıkıyoruz. Orada da, biri arkada biri önde iki oda var.. Öndekinin pencereleri yola ve
Halil Nuri Yurdakul Kitaplığı’na bakıyor. Biraz daha uzakta da Polis Karakolu görünüyor. İki katlı. İkinci katının önündeki toprak damda borulu bir gramofon var. Kalın sesli bir adam hep Anadolu Ajansı diye başlayıp, savaştan, Almanlar’dan, Fransızlar’dan,
Hitler diye birinden,
İsmet Paşa’dan söz ediyor. Ben hiçbir şey anlamıyorum ama, annemle teyzem duyunca çok korkuyorlar, Hitler denen adama beddua etmeye başlıyorlar. Daha sonra da ince sesli bir kadın, bakmıyor çeşmi siyah, diye şarkılar söylüyor. Annem onun
Hamiyet Yüceses olduğunu söylüyor.
Öndeki odamızın duvarındaki küçük rafta radyo var. Adı Siera. Arada bir kuş cıvıltıları gelince adamın biri, “
Şşşşşt Siera çalıyor!” diye kuşları azarlıyor. Ben de herkese “
Şşşşşt Siera çalıyor” demeye başlıyorum. Annemler gülüp başımı okşuyorlar. Hayriye Teyzem'e hep radyodan nasıl sesler geldiğini soruyorum. O da içinde parmak adamlar olduğunu, onların konuştuğunu ve şarkı türkü söylediklerini anlatıyor. O parmak adamları görmek için kimse yokken sandalyeye çıkıp bakıyorum ama, radyo kutusunun her yeri kapalı, hiçbir şey göremiyorum.
Anneannem, hep mısır ekmeği yapıyor? Onun tepsiye koyduğu mısır hamurunu Samiye Teyzem'le birlikte çarşıdaki fırına götürüyoruz. O benim küçük teyzem. Benden daha büyük ama, onunla hep oyun oynuyoruz. Bir gün fırında ekmeğimizin pişmesini beklerken o elimden tutup beni başka sokaklara doğru götürüyor. Bir kalabalık var. Onların arasına zorla giriyoruz. Duvarları yıkık kerpiç bir evin içi görünüyor. Tavanda boynundan asılı bir adam sallanıyor. Evin önünde yere oturmuş bir kadınla iki çocuk ağlaşıp duruyor. İçim bulanıyor. Teyzem, “
yazık, kendini asmış” diyor. Sonra polislerle jandarma dedikleri askerler gelip herkesi kovalıyor. Korkarak kaçıp fırına geliyoruz. Fırının önünde hep fakir adamlar, kadınlar, çocuklar var. Önceleri onlardan korkuyorum ama, bir şey yapmıyorlar. Hep yüzümüze bakarak orada öyle duruyorlar. Bazı amcalar teyzeler fırından çıkınca onlara ekmek veriyor. Biz, kabarıp tepsiden taşan mısır ekmeğini, üstünü örten bezin uçlarıyla tutup elimiz yana yana eve getiriyoruz. Onlar arkamızdan hep bakıyorlar. Eve gelince anneannem mısır ekmeğini dilim dilim kesiyor, önce Şânur’a, sonra da teyzemle bana veriyor. İçi sapsarı göz göz olan mısır ekmeğini çok seviyorum ama, annem de, büyük teyzem de babam da sevmediklerini söylüyorlar. Annem içini çekip,
“Davut Ağa’nın somunu olmalıydı şimdi” diyor. Davut Ağa’yı biliyorum. Nevşehir’de fırını var. Dedem bana, mühürünü basıp yuvarlak yuvarlak kestiği kartonları verir,
“
Hadi bu bilatlarla (bilet) Davut’tan ramazan pidesi al bakalım benim aslan torunum” derdi. Davut Ağa, sıcacık pideleri kollarımın üzerine koyardı. Fırının karşısındaki evimize gelirken dedem pencereden beni izlerdi. Eve gelince beni kucaklar,
“
Torunum bana pide aldı” diye yanaklarımdan üstüste öperdi. Dedem öldü.
Babam her sabah işe gidiyor. Bazen de birkaç gün eve gelmiyor. Sonra bir gün beni de ata bindirip yanında köylere götürüyor. Âşar Memuru diyorlar ona. Köylüler ondan kaçıyor. Babamın tabancası var, ama hep benden saklıyor. Kimi köylüler de beni harman yerine götürüp düvene bindiriyorlar. Çok seviyorum düvene binmeyi. Önümdeki öküz ağır ağır yürürken, düven sapsarı ekinlerin üzerinden hışırtılar çıkararak kayıyor. Önce boynum, sırtım, sonra her yerim kaşınıyor. Akşam kilise dedikleri bir yerde yatıyoruz. Kaşınmaktan hiç uyuyamıyorum. Nakşiye Öğretmen diye birisi de Âşar memuru... O da bizimle kilisede yatıyor. Ertesi gün ben hastalanıyorum. Hemen Bor’a dönüyoruz.
Kör Kemancı
Ateşler içinde yatıyorum. Anneannem geceleri hep dualar okuyup yüzüme üflüyor. Serin serin üflemesinden hoşlanıyorum. Bir de keman sesinden. Geceleri sürekli keman sesi geliyor yanımızdaki evden, ama gündüzleri kesiliyor. Annemler hep konuşuyor. Adam çok zenginmiş eskiden. Kaza geçirip kör olunca fakirleşip doğduğu yere Bor’a gelmiş. Yalnız yaşıyormuş. Kör olduğu için çok iyi keman çalıyormuş. Anneme niçin kör olduğu için iyi keman çaldığını soruyorum. Kör olanların parmaklarıyla gördüğünü ama, bizim gördüklerimizi göremediklerini söylüyor annem. O adam bazen bir elinde keman kutusu bir elinde baston Evrenlerin evine gidiyor. Evren benim arkadaşım. Babası albay... Evren Kemancı’nın çoğu akşam evlerinde keman çaldığını, onu çok sevdiklerini, babasının ona zorla para verdiğini söylüyor. Sonra Evrenler Bor’dan başka yere gidiyorlar. Çok üzülüyorum. Bir gün Şânur’la sokaktan eve döndüğümde annemin de teyzemin de çok ağladığını görüyorum. Annem, Kör Kemancı’nın açlıktan kendini astığını, evinde ölü bulunduğunu söylüyor. Sonra hıçkırarak,
“Albaylar ona yiyecek içecek veriyordu. Onlar gidince adamcağız sahipsiz kalıp açlıktan öldü. Biz niye hiçbir şey yapamadık” diyor. Sonra bir daha hiç keman sesi gelmiyor geceleri. Akşam babam geldiğinde annem hâlâ ağlıyor. Babam da çok üzülüyor. Annemin ağlaması devam edince ona kızıyor,
“Hanım, sen ne diyorsun?.. Ağlamayı kes de haline şükret... Bugün iki kişi daha kendini asmış açlıktan. Birisinin üç tane de çocuğu varmış...” diyor. Anneannem ellerini iki yana açıp dualar okuyor. Babam radyoyu açıp ajans haberlerini dinliyor. Radyodaki adam, Almanlar Majino hattına dayandı, diyor. Ne olduğunu bilmiyorum ama, Majino sözcüğü çok hoşuma gidiyor. Ertesi gün önüme gelene majino majino demeye başlıyorum.
Annem kızıyor, Hükümet Konağı’na babamın yanına gönderiyor. Akşam babamla çıkıyoruz. Babamın elinde bir paket

var. Bizim sokağa girmeden önce, teyzemle birlikte, karneyle somun, şeker, un almaya gittiğimiz bakkalın yanında Kasap Cemal’in dükkânı var. Oraya gidiyoruz. Çengellerde kırmızı kırmızı etler asılı. İlk kez bu kadar eti bir arada görüyorum. Kasap Cemal şişman, göbekli, kıpkırmızı yüzlü, siyah kalın kaşları ve kocaman bıyıkları olan birisi. Ceketi göbeğini örtemiyor, içinde yeleği var. Yeleğinin cebinden de köstekli saatinin sapsarı zinciri sarkıyor. Babam onun altın olduğunu söylüyor. Kasap Cemal, ellerinin baş parmaklarıyla işaret parmakları yeleğininin ceplerinde, göbeği önde babama doğru yaklaşıyor.
“Ooo Mustabey hoş geldin. Uğramıyordun epeydir. Maşallah maşallah mahdum da yanında” diyor ve çiğ et kokan tombul parmaklarıyla yanaklarımı okşuyor. Biraz kıyma alıp çıkıyoruz. Eve geldiğimizde babam elindeki paketleri anneme veriyor,
“Bak hanım, bu Sümerbank kumaşı, vesikayla verdiler. Paramız olunca Kasap Cemalinki gibi yelekli bir elbise diktireceğim. Bu da kıyma, yarın börek yap da karnımız bir güzel doysun, bıktım mısır ekmeğiyle bulgur pilavından” diyor. Sonra da eliyle şişirdiği göbeğine şaplaklar vurarak anneanneme dönüyor,
“Validanım, bir gün Kasap Cemalinki gibi göbeğim olacak benim de, yakışır değil mi?” diyor. O zaman, babamın dükkândayken Kasap Cemal’e nasıl imrenerek baktığı gözlerimin önüne geliyor. Anneannem,
“Allah can sağlığı versin yavrum, her şeyin başı sağlık” diyor. Babamın iki tane altın dişi var. Yalnız gülerken görünüyor. Nevşehir’de ona herkesin Altındiş Mustabey dediğini anımsıyorum. Babam öyle demelerinden çok hoşlanıyor. Bir de yürürken ayakkabılarının gırç gırç diye gıcırdamasından... Zaten babam evde hep ayakkabılarını gıcırdatarak yürüyor. Ben de onun gibi yapmak istiyorum, benim ayakkabılarım gıcırdamıyor.
Günler geçiyor. Annemle teyzem hep roman okuyup okuyup ağlıyorlar. Bazen öyle çok ağlıyorlar ki, başlarının ağrıdığını söylüyorlar. Gözleri kıpkırmızı oluyor. Alınlarına ıslak tülbentler, yemeniler bağlıyorlar. Beni hep evimizin karşısındaki kütüphanenin müdürü Ragıp Bey’e gönderiyorlar. O da benim geri getirdiğim kitapları alıp yenilerini veriyor. Okuma yazma bilmiyorum ama, kitapların adını da kimlerin yazdığını da ezberliyorum. Annemlerin en sevdiği,
Kerime Nadir’in
Hıçkırık romanı.
Muazzez Tahsin, Esat Mahmut, Peride Celal, Halide Edip, Reşat Nuri, Halit Ziya aklımda kalan adlar.
Yazın babam Nakşiye öğretmenlerle birlikte, Kemerhisar diye bir köyde bahçe kiralıyor. Nakşiye öğretmenle annesi Zehra Teyze ve kardeşi Şadan Abla bizim yanımızdaki evde kalıyorlar. Babam atına binip köylere gidiyor, biz onlarla birlikte kalıyoruz. Nakşiye öğretmen de köylere gidiyor. Ama o ata binmeyi bilmiyor. At arabasıyla, bazen de eşekle gidiyor. Babamların dönmesini bekliyoruz. Onlar gelince gene savaştan, kıtlıktan, açlıktan, insanların kendilerini astığından söz ediyorlar. İsmet Paşa’yı çok seviyorlar. Babam hep “Paşa olmasa biz de çoktan harbe girmiştik. Şimdi kıtlıktan kırılıyoruz, o zaman bir de harpten kırılırdık” diyor. İsmet Paşa’yı çok merak ediyorum. Köyde elektrik yok, radyomuz da yok. Hep sokakta çember çeviriyoruz. Zerdali çekirdekleriyle oyun oynuyoruz. Çekirdek oyununda teyzem beni hep yeniyor ama, çemberi ben ondan daha iyi çeviriyorum. Şânur’u oynatmadığımız için ağlaya ağlaya eve gidip anneme şikâyet ediyor bizi.

Önce ben, sonra da Şânur sıtma oluyoruz. Bir de gözlerimiz hastalanıyor. Gözlerimizi hiç açamıyoruz. Annem, “
bunlar hep pislikten, bu derenin pis suyundan” diyor. Geceleri de Şânur’la benim başucumda hiç uyumadan oturup, sinekleri kovuyor üzerimizden. Bir gece annem başucumuzda beklerken gürültüler oluyor. Birileri bağırıyor. Annem, teyzemler, anneannem dışarı fırlıyorlar. Çok korkup ağlıyorum. Gürültüden korkup Şânur da ağlıyor. Biraz sonra babam soluk soluğa içeri giriyor. Gözlerimi açamadığım için onu göremiyorum. Daha çok ağlıyorum. Zehra Teyzeler de geliyor. Babam, jandarmayla köylüler arasında kavga çıktığını, köylüleri koruduğu için jandarmaların kendisini de kovaladığını söylüyor. Sonra, “
çocuklar iyileşsin de hemen dönelim, ben âşarcı olmak istemiyorum artık” diyor.
Bor’a dönünce Kütüphane Müdürü Ragıp Bey’in kızı Nimet’in öldüğünü öğreniyoruz. Ragıp Bey bize geliyor. Hep ağlıyor. Eczacının yanlışlıkla, ona ilaç yerine Striknin diye bir zehir hapı verdiğini, kızının gözlerinin önünde kıvrana kıvrana öldüğünü anlatıyor. Artık polislerin damından Hamiyet Yüceses’in şarkıları gelmiyor. Yalnız harple ilgili Anadolu Ajansı haberlerini açıyorlar. Annemlar bir süre Ragıp Bey’den kitap istemiyorlar. Bu defa da karşılıklı geçip hep örgü örüyorlar. Radyodan hep alafranga müzik çalıyor. Bazan da şarkılar...

Babam âşar memurluğunu bıraktığı için kaymakamın kendisine kızdığını söylüyor, “
tayinimi istedim” diyor. Annem Nevşehir’e gitmemizi istiyor, babam da Niğde’ye... Artık Bor’u hiç sevmiyoruz. Teyzelerimle anneannem bağbozumu için Nevşehir’e gidiyorlar. Annem beni yine Ragıp Bey’den roman istemeye gönderiyor. Ragıp Bey küçülmüş saçları da bembeyaz olmuş. Anneme söylüyorum, "
kolay mı, evladını kaybetti” diyor, gözlerinden yaşlar damlıyor.
Okullar açılıyor. Annem Sümerbank’tan krizet alıp bana önlük dikiyor. Bir de Şânur’la birlikte rugan akayabbılar alıyor. Lacivert kısa pantolon, siyah rugan ayakkabılar, beyaz kısa çoraplar, krizet önlük ve beyaz yaka ile aynada kendimi çok beğeniyorum. Cumhuriyet ilkokuluna kaydım yapılıyor. Okulu çok seviyorum. Esin diye bir kız arkadaşım var onu da çok seviyorum. Ama iki ay sonra babamın Niğde’ye tayini çıkıyor ve Esin’den ayrılmak zorunda kalıyorum.
@ 06-10-2006 15:07

Pazarlama Blogları Karnavalı'nın ev sahipliği bu hafta bana verildi. On bir haftadır süren bu etkinlik, birbirinden değerli görüşlerin bir araya gelmesini sağlıyor ve pazarlama konusunda önemli bir kaynak oluşturuyor.
Daha önceki karnavallara, gönderilen yazıların sunumlarını ev sahibi kendi algıladığı gibi yapıyordu. Ortaya bir algı sorunu çıktığında söylenmek istenenin değil, algılananın sunulması kaçınılmaz oluyor. Bu kez ben bir değişiklik yaptım ve yazı gönderen dostların sunumlarını da kendilerinin yazmasına olanak sağladım. Yani, ev sahipliği ötesinde hiç kimsenin işine burnumu sokmadım ve umarım iyi bir iş yaptım.
Yazılarıyla XII. Pazarlama Blogları Karnavalı'na katılan dostlarımı şimdiden kutluyorum.
İŞTE BU HAFTANIN KARNAVAL YAZILARI:Arzu Cihangir
Pazar-lamaca'da kadınlardan bahsediyor.
***
Madem öyle!Madem her şey serbest, ben de böyle bir yaklaşım geliştirdim. Bu arada Arzucuğum, hiç bu beyefendinin sağ yanını boş bırakmıyorsun. Yine ilk sırayı kapmışsın. [ OKUMAK İSTEYEN RESME TIKLAYABİLİR! ]
***
Ben de hemen A. Selim Tuncer'in arkasına ekleyeyim yazımı, zira konu onun yazısından esinlenerek ortaya çıktı.Tom Peters, başarılı bir stratejinin bir planlama sürecinin sonucu olduğunu ortaya koyabilen ilk pazarlamacıya 100 dolar vereceğini söylemiş bir zamanlar. Ancak bu parayı hiç ödememiş. Ben de bu hafta soruyorum sizlere; “Stratejik pazarlama planları gerçekten işe yarar mı?” diye. Hadi bakalım, buyurun... Zeynep Özata - Blogistan
***
Bir ufo, Loch Ness gölü canavarı ve bir hayalet. 
Sakın korkmayın, resme tıklayın!
***
Bu hafta
PazarOla! için hazırladığım yazı, Şahin Beyin şanına yakışır, özgürlüğü ve güveni içeren uygulamasıyla biraz ilintili olunca dayanamadım.
Yüzlerdeki maskeler oldum olası canımı sıkar. Aldatma niyeti sezdiğimde iyice gerilirim. Sahte yakınlıklar, endirekt hareketlerden rahatsız olurum.
"Bakanı da aldatmışlar" haberi ile geçenlerde karşılaştığım bir araştırma ve yaşadığım bir olay birleşince "
Dürüstlük de Pazarlanmak İster" başlıklı yazı ortaya çıktı.
Şahin Beyi bu şeffaf, doğal, yorumsuz ve maskesiz uygulaması için özellikle kutluyorum.
İsmail Kaya, PazaOla!***
Pazarlama Karnavalı'na getirdiğin yenilikçi yaklaşımdan dolayı tebrikler Şahin Ağbi. Bu uygulama ile blog dünyasında "
güven" duymanın sınırlarını genişlettin.
Fikir Atölyesi'nden karnavala gelen yazı; yeni fikir, icat etmek, yaratıcılık, kopya çekmek ve esinlenmek gibi kavramları sorguladığım "
Sahtekar Olmayan Taklitlere Razı Olmak."
Tunç Kılınç.***
Merhaba.Ya aslında garip bir duygu içindeyim şu anda:) . Sanki Şahin Bey bana evinin anahtarını vermiş, (ki kendisi beni tanımıyor bile) ben de eve girmişim ve içerde bana ait eşyaları eve yerleştiriyormuşum gibi hissediyorum. Kaygı verici bir durum aslında. Aslında daha önce yaşamadığım bir deneyim bu. Başkasının bloguna gir ve posta yazıp çık. :)Deneyim demişken, farklı kaynaklardan derlediğim "21 Güncel Strateji" başlıklı yazıda deneyim yaratmanın özellikle öneminden bahsediliyor. Beklerim...Sevgiler isbn barış
***
Benden de Bir Merhaba,
Kendimi geç kalmışım gibi hissediyordum; kalmamışım. Şahin Bey'in şifreyi tüm e-mail grubuna yollamasını ve bize duyduğu güveni bu sayede göstermesini takdir ettim : )
Bu hafta karnavala "Rock-İçecek-Festival; Bir Bermuda Üçgeni" başlıklı yazımla katılıyorum. Neden derseniz, Rock'n Coke festivalini pazarlama başarısı olarak görmediğimi bir kez daha vurgulamak istedim. Hatta içimden bir ses diyor ki Sergio Zyman da bana katılabilirdi bu konuda ("bak sen bu alçakgönüllü duruşa diyenler" arkadaşların Bildiğimiz Reklamcılığın Sonu isimli kitabın sponsorluklar bölümünü okumalarını tavsiye ediyorum).
Size keyifli okumalar (diyorum ki ben yazarken çok keyif aldım, umarım siz de okurken çok keyif alırsınız :) )
Gaye
***
Ben de (Alemşah Öztürk) araya gireyim o zaman ( zira sona yazamadım bir türlü ) :
Antifit'ten merhabalar ve bu haftaki konumuz : MTV sizin işlerinizi yayınlıyor!

MTV Flux, MTV’nin Ingiltere’de sürdürdüğü bir proje. Kullanıcılara ses, görüntü ve görsel malzemeler vererek kendi tasarımlarını, animasyonlarını, motion grafik’lerini yapmalarını ve göndermelerini istiyorlar. Gönderilenlerden başarılı bulunanlar hem ödüller kazanıyor, hem de MTV’de yayınlanıyor. Güzel bir teklif, site de başarılı, marketing olarak da “kullanıcı odaklı içerik” konusunun iyi örneklerinden birisi olacak diye düşünüyorum.
Link : MTV Flux
***
Bazı konular vardır. Tartışmaya açıktır. Bir web sitesinin görünümünün güzel olup olmadığı gibi. Bazıları beğenir. Bazıları beğenmez. Sana göre çok donuk renkleri var. Bana göre sade ve ciddi. Sen fontları çok klasik bulursun. Ben ise olması gerektiği gibi.
Bir web sitesinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu her zaman keskin çizgilerle söylememiz mümkün değil.
Fakat tartışmaya gerek duyulmayacak bir şey vardır. Ki o’da “Bir web sitesinin navigasyonun yani site menüsünün kullanışlı olması gerektiği”.
Web sitenizin menüsü karışık ve kullanışsızsa ziyaretçiniz sitede kaybolma riskiyle karşı karşıyadır.
Nuran Yıldız’ın Sabah gazetesinde Yapı Kredi’nin yeni logosu ile ilgili yazdığı yazının başlığından esinlenerek bende bu başlığı attım yazıma.
Yapı Kredi’den “kaybolmayan site menüsü” istiyoruz!
Murat Buyurgan - İnteraktif Yaklaşım
>>>>>>>>>>>>>>>>Sevgiler<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<< *** Karnavalı bu hafta ben kapatıyorum.
Doymadıysan makarna da var!
Hokus Fokus - Volkan Vardareli
***
Sevgili dostlar,
Hepinize sonsuz teflekkürler.
fiahin Tekgündüz
Yağmurda piknik @ 04-10-2006 23:10

1982 Eylülü... Merkez Ajans, Adam Yayıncılık, Anadolu Yayıncılık, Ana Basım çalışanları ve dostlar, Bilezikçi Çiftliği'nde piknikteyiz. Meteorolojinin yağmur uyarısını dinleyen kim... Abant Çiftliği'nin, birbirinden nefis mezeleriyle dolu masalar, çevrilen kuzular, cızır cızır et kokan mangallar ve sular seller gibi yağmur ve rakı...
Kimler yok ki piknikte. Nazar Büyüm, İnci Asena, Duygu Asena, Ersin Salman, Cemal Süreya, Burhan Şenatalar, Cevat Çapan, Memet Fuat, Ömer Vargı, Mine Vargı, Suat Kamçılı, Yücel Uzmen, Yavuz Kösemen, Ümit Ökten aklıma geliverenler. Kararlıyız ya, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında bile eğlenebiliyoruz. Hem de nasıl... En keyiflendiğimiz şey de, yarıya kadar rakı doldurduğumuz bardakları havaya tutup yağmurla sulandırmak...
Ara ara güneş açıyor ve tam yağmur bitti derken yeniden sular altında kalıyoruz, ama yılmıyoruz. Akşam üzeri arabalara otobüslere doluştuğumuzda iliklerimize kadar ıslanmış durumdayız. Böyle bir eğlence unutulabilir mi? Fotoğraftakiler Ömer Vargı, Suat Kamçılı ve ben...
Ah Pamukbank, vah Pamukbank @ 30-09-2006 16:13

Kim derdi ki, 23 yıl sonra, görücüye çıkmış hantal bir devlet bankasının
makyaj malzemesi haline getirilsin...
1983'ün son ayları...
Merkez Ajans'la çalışma kararını kutlamak için Pamukbank'ın Gayrettepe'deki Genel Müdürlük binasının teras katında verilen davet. Soldan sağa Genel Müdür Yardımcısı
Akın Öngör, Merkez Ajans Başkanı
Nazar Büyüm, Pamukbank Reklam Halkla İlişkiler Müdürü
Ömer Kayalıoğlu, Kayalıoğlu'nun arkasında yüzü pencereye dönük olarak duran Merkez Ajans Medya Sorumlusu
Ahmet Kutlar ve ben...
Bir kez daha hey gidi günler hey...