Kıl Yılmaz'la esrar kaçakçılığı @ 18-12-2008 12:52
Önce kahramanları tanıtayım.Kıl Yılmaz: Adapazarlı. Ünlü yönetmen
Yavuz Özkan’ın ağabeyi. Ta 1950’lerin Ankarasından, ilk gençlik yıllarımdan tanırım. Hani ‘şeytan tüyü var’ deriz ya... Bırakın tüyünü, bu şeytanın ta kendisi. Onu yakından tanımasanız,
Othello’nun
Iago’sunun canlanıp karşınıza dikildiğini ve gözlerinizin içine bakarak sinsi sinsi gülümsediğini sanırsınız. Bütün sempatisine karşın, o yıllara özgü uzun favorileri,
Hüseyin Baradan’ınkine benzeyen ince ve uçları hafif kıvrık bıyığının altındaki sürekli tebessüm eden dudakları, felfecir okuyan siyah gözbebekleri ile, ağzını açıp iki laf etmesine gerek kalmadan kendinizi pasif bir koruma altına almanız gerektiği duygusunu yükler size.
Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, Anafartalar Caddesi’ndeki bir avukatın yanında staj yapıyor, ama hemen hemen bütün zamanı bizlerle.. Aramızdaki adı Kıl Yılmaz... Çünkü gerçekten kıl... Lafını sözünü esirgemez, olmadık zamanda, olmadık kişiye olmadık lafı etmekten çekinmez, ortalığı karıştırır, sonra da tereyağdan kıl çeker gibi, yarattığı sorunun dışına alıverir kendini. Size de pirincin taşını ayıklamak düşer. Halen Ankara’da Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi.
Mösyö: Asıl adı
Necmettin Karaerkek. Onu da aynı yıllarda, hatta ne yılı, aynı aylarda tanıdım. Tokat eşrafından, Çerkez asıllı
Şahin Bey’in dört oğlundan (
Bedrettin, Necmettin, Saadettin, Hayrettin) biri. Uzunca ve zayıf bedeni, esmer teni, çıkık elmacık kemikleri ve yüzünün sert hatlarıyla tam bir Çerkez genci. Sevecen ve duygulu olmasına karşın, bu yanını, nedense erdem değil de zaafmış gibi belli etmemeye özen gösterir; dinlemeyi genellikle konuşmaya tercih eder, ama konuştuğunda da bile bile çam devirmekten çekinmez. O da hukuk mezunu ve avukat. Aramıza katılmadan önce bir süre Paris’te yaşadığı için aramızdaki adı Mösyö... Ankara Oran’daki evinde emekliliğini yaşıyor ve resim yapıyor.
Ayşe Kudat: Ne yazık ki onun için takma ad kullanamıyorum. Onu 70’li yılların başında
Timuçin Yekta ve
Özkan Taner’le birlikte kurduğumuz
OPA adlı danışmanlık ve proje firmasındayken tanıdım. Harward’ın sosyal ilişkiler bölümünde doktorasını tamamlamış Türkiye’ye dönmüştü. Uluslararası alanda ünlenmek üzere emin adımlarla ilyerleyen genç bir bilim kadınıydı ve göçmen işgücü konusunda bir araştırma enstitüsü kurmak üzere Berlin Üniversitesi’ne gidiyordu. Anlatacağım öyküde rolü olmamakla birlikte ondan söz etmemeyi bir eksiklik olarak görüyorum ve kendimden söz etmeye gerek duymaksızın öyküye geçiyorum. Birkaç yıl önceki son görüşmemizde hâlâ ABD’de kendi şirketini yönetiyordu.
Berlin’den gelen davet1975 yılında kendi başıma açtığım bin iş sonucu oldubittiyle karşılaşmış, İstanbul’un tanınan matbaalarından
Karaca Ofset’i satın alarak, Küçükesat’ta, Akay yokuşunun bittiği noktayla Dörtyol arasında Danimarka Büyükelçilisi’nin eski konutu olan üç katlı binada Maya Matbaası’nı kurmuştum. (
Bu serüveni bir başka yazımda anlatmak istiyorum.) O dönemde Yılmaz Özkan, Ayşe Kudat’ın Berlin Üniversitesi’nde kurduğu Araştırma Enstitüsü’nde çalışıyor, aynı zamanda da doktorasına hazırlanıyordu. Bir gün ikisinin evlenmeye karar verdiklerini öğrendik. Zaten birlikte yaşıyorlardı. Sonbahara doğru Yılmaz’ın doktorası bitince de Ankara’ya dönecekler ve resmen evleneceklerdi. Nitekim dönüşlerinden bir süre sonra Maya'nın ve diğer şirketimiz OPA'nın bulunduğu şirin binada elbirliğiyle gerçekleştirdiğimiz şık bir düğünle evlendiler.
Bu arada Yılmaz, Necmettin’le beni ısrarla
Berlin’e davet ediyor, hem bir süre birlikte olmayı, hem de taşınmasına yardımcı olmamızı istiyordu. Aslında benim de böyle bir seyahate, işim gereği ihtiyacım vardı. Yeni kurulan matbaanın, Türkiye’de bulunmayan, bulunsa da çok pahalı olan birtakım gereksinimlerini Almanya’dan çok hesaplı şekilde sağlayabileceğimi düşünüyordum. Sonuçta Yılmaz’ın
Balkanair firmasından aldığı ucuz biletlerle Berlin’e uçtuk. İlk sürprizi uçakta yaşadım. Almanların
'Şnaps' diye bir içkisi olduğunu biliyordum. Ne içeceğimizi soran resmi üniformalı irikıyım kabin görevlesinin önerdiği içecekler arasında da Şnaps adını duyunca, ne güzel daha Almanya’ya ayak basmadan rakılarından tadacağım diye düşünerek keyiflendim. Biraz sonra önüme konulan bardaktakinin meyveli gazoz olduğunu anlayınca dehşetli bozuldum. Meğer Mösyö bilir de söylemezmiş. Kabin görevlisinin bana önerdiği Şnaps değil, garip ve kaba bir telaffuzla söylediği
Schweppes’miş.
Kurfürstendamm Strase’deki Türk...
Berlin gezisi pek eğlenceli başladı. Tabii ilk akşam Ayşe’yle Yılmaz’ın evinde bol şaraplı, bol biftekli ve bol patatesli bir akşam yemeği yeyip doya doya hasret giderdik. Sonrasında birkaç gün Berlin turlarıyla geçti. Aklıma estikçe yalnız başıma Berlin’i dolaşırken, beni tanımayan ama yüzümden, belki de o zamanki bıyıklarımdan Türk olduğumu anlayan, benim de, fötr şapkasındaki renkli kuş tüyleriyle köy meydanında dolaşır gibi yürümesinden tanıdığım pek çok Türkle selamlaştım, kısaca Kudam denilen
Kurfürstendamm Strase’de... Temizliğine, yemyeşil geniş parklarına korna sesi duyulmayan ama su gibi akan trafiğine hayran kaldım Berlin’in.
Doğrusu Yılmaz’la Ayşe’nin misafirperverliğine diyecek yoktu. Yılmaz benim matbaa malzemelerini en elverişli koşullarla satın alabilmem için elinden geleni yapıyor ve
Citroen’i ile beni götürmediği yer kalmıyordu. Mösyö ise kafasına göre takılıp Berlin’i geziyor, özellikle geceleri bizi ekiyordu. Hatta bir gece haber vermeden sabaha kadar gelmediği için bayağı endişelenmiş, sabahın köründe bitkin bir halde eve dönüp kanapede sızınca geceyi nasıl geçirdiğini anlamakta zorlanmamıştık. Bu arada Berlin’de yaşamakta olan ünlü yazar
Füruzan da bizi yalnız bırakmıyordu.
Birkaç gün süren turistlikten sonra Ayşe’nin,
Yaşar ve
Feride adındaki iki arkadaşının yardımıyla evin eşyalarını toplamaya koyulduk. Demiryolları işletmesinden, Ankara’ya kadar gidecek bir vagon kiralanmış, bütün sorun eşyaların vagona kadar taşınabilmesine kalmıştı. Yılmaz her zamanki kıllığını yapmaktan geri kalmamış, boynunun tutulduğunu ileri sürerek taşınma işlerinden sıyrılıvermişti. Bütün gün üzerine bir battaniye çekip, ahlayıp oflayarak kanapede yatıyor, etrafa talimatlar yağdırıyor, üstelik bir de taşınmanın gecikmesinden yakınıp duruyordu.

Sonuçta, Yılmaz dışındakilerin işbirliği ile eşyaları vagona yüklemeyi başarmıştık. Bu arada benim çok ucuza satın aldığım kullanılmış ama hâlâ pırıl pırıl olan ofset kamera da vagona yerleşmişti. Çok mutluydum, artık matbaadaki film işleri, daha hızlı ve daha kaliteli şekilde çözümlenecekti. Vagon’un kapısını kilitleyip mühürlettikten sonra Berlin’deki işimiz bitmişti. Hamile olduğu için Ayşe’yi uçakla gönderdik, biz ise Yılmaz’ın ‘Citroen GS’ arabasıyla karadan gidecektik. O geceyi Berlin’de bir motelde geçirdikten sonra sabah erkenden yola çıktık. Tabii Yılmaz’ın hastalığından eser kalmamıştı. Öylesine iyileşmişti ki, bütün uyarılarımıza ve ısrarımıza rağmen direksiyonu ne bana ne de Mösyö’ye bırakmıştı.
Nerelerdesin İvo Bauçiç?..Yolculuk çok keyifli geçiyordu. Özellikle Avusturya’dan geçerken o güne kadar sadece duvar

takvimlerinde ve turizm afişlerinde gördüğümüz
Alp Dağları ve eteklerindeki küçük kasabaların efsanevi görüntüleri nefesimizi kesiyordu. Geceyi
Graz’da, nefis ‘şnitsel’li, bol patatesli ve biralı bir yemekten sonra otoyol kenarındaki bir motelde geçirdik.
Sabah salam, sosis ve jambonlu yumurtalarla mükellef bir kahvaltı yaptık ve birkaç saat sonra yaşayacağımız garip olaylardan habersiz yola koyulduk. Yugoslav sınır kapısını geçince pasaport ve gümrük kontrolü için durdurulduk. Mavi üniforması içinde sevimli, sarı saçlı, mavi gözlü, tombalak bir gümrük görevlisi pasaportlarımızdan Türk olduğumuzu anlayınca, resmi kimliğini bir yana bırakıp bizimle samimiyet kurmak istedi. Hatta şaka yapmaya bile yeltendi ama ne haddine... Dedim ya, aramızda bir kıl var... Berlin Üniversitesi’nden doktor payesini almak üzere olan bir Türk nasıl olur da Yugoslav bir gümrük görevlisine senli benli davranabilir? Yugoslav delikanlı tıklım tıklım dolu arabanın içine gözucuyla bakarak, özentili Türkçesiyle yarı şaka yarı ciddi,
“
Kaçak var mı komşi?” diye sordu. İşte olan ondan sonra oldu. Kıl Yılmaz bu şakaya iyice kıl olmuştu. Yugoslav’ın gözlerinin içine bakarak,
“
Esrar var...” dedi. Yugoslav bunun şaka olduğunu anlamış, gülümsemişti. Onun aşağıdan alması üzerine Yılmaz kıllığının yetersiz kaldığını düşünerek daha ileri gitti ve tekrarladı:
“
Esrar var esrar, anlamadın mı?..” dedi. Bu defa Yugoslav görevli kendisiyle dalga geçildiğini anlamıştı. Tavrını birden değiştirdi ve el işaretleriyle, arabadan inip bagajı açmamızı istedi. Ben işin tatsızlaşacağını anlamıştım, arabadan inip bagaja yöneldim. Yılmaz da anında inip bana engel olmaya kalkıştı. Bir yandan da görevliye, elleriyle işaret ederek,
“
Kendin aç bakalım kolaysa” diye meydan okuyordu. İş ciddileşiyordu, Mösyö de arabadan indi. Bir anda ilgi odağı haline gelivermiştik. Çevremiz meraklılarca kuşatılmaya başladı. Bu arada Yugoslav görevli düdüğüne asılmış, biraz ilerdeki karakoldan yardım istemişti. Bir anda önümüzde izbandut gibi iki görevli daha zuhur etti. Arabanın kapıları ve bagajı açılmış, her şey hoyratça aşağı indirilip, didik didik aranıyordu. Bir yandan ben, bir yandan Mösyö araya girip Yugoslav görevlilere, arkadaşımızın şaka yaptığını, aslında arabada değil esrar, kaçak hiçbir şey bulunmadığını dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıyor ama ciddiye alınmıyorduk.
Gümrük görevlileri işi iyice azıtmış, arabanın döşemelerini sökmeye girişmişlerdi. Mösyö’nün ve benim ricalarımız üzerine döşemeleri sökmekten vazgeçtiler. Bu kez Yılmaz indirdikleri eşyaları arabaya yeniden yerleştirmelerini istiyor, görevlilerse kesinlikle reddediyordu. Yılmaz öfkeden çıldırmış, kıllığı aklının önüne geçivermişti. Ne edip edip fotoğraf makinasını bulmuş, bir yandan yere indirilmiş eşyaların fotoğraflarını çekiyor, bir yandan da tehditler savuruyordu. İrikıyım görevlilerden biri atılıp Yılmaz’ın elindeki fotoğraf makinasını aldı, içindeki filmi çıkarmaya kalkıştı. Yılmaz’ın engellemeye kalkışması üzerine aralarında ciddi bir itiş kakış başladı.
Bu arada düdük yeniden çalmış ve karakoldan bu kez polis olduğu anlaşılan bir üniformalı daha yanımıza gelmişti. Yeni gelen polis görünümlü Yugoslav, görevlilerin elindeki pasaportlarımızı ve arabanın evrakını alıp, bir eli belindeki tabancada bizi karakola götürmek istiyordu. Bu kez Yılmaz yeni bir saldırıya daha geçti ve polis memruna Almanca,

Bakan
İvo Bauçiç’e telefon etmek istediğini söyledi. Yanlış anımsamıyorsam, Yılmaz’ın daha önce yakın dostu olarak bahsettiği Ağız ve Diş Sağlığı uzmanı İvo Bauçiç, aynı zamanda Yugoslav Hükümeti’nde bakandı. Almanca bilmediğimiz için Mösyö de ben de adamın söylediklerini anlamıyor ama, Yılmaz’ın isteğini şiddetle reddettiğini görüyorduk. Tam aksi olmuş, adam, Bakan Bauçiç’i arayacağı yerde polisin bir üst merciini aramaya girişmişti. Tavırlarından ve konuşmasının tonundan bu kolayca anlaşılıyordu. Gözaltına alınmamız işten bile değildi. Fakat, sanıyorum konuştuğu kimse Yugoslav’ı sakinleştirmişti. Konuşması bittikten sonra bu kez Yılmaz’ı değil bizi muhatap alarak arabada gümrüğü ilgilendiren ya da yasak olan bir şeylerin bulunup bulunmadığını sordu. Karşılıklı olarak dillerimizi bilmiyorduk ama nasıl anlaşabildik hatırlayamıyorum.
Biraz sonra ortalık yatışmıştı ve ellerimizle pasaportlarla kös kös arabaya doğru yürüyorduk. Biriken meraklıların bakışları arasında yerdeki eşyaları bir güzel toparlayıp arabaya yerleştirmeye başladık. Yılmaz’ın söylenmeleri bir türlü bitmiyordu. Görevlilerin yaka numaralarını aldığını, Türkiye’ye dönünce Bauçiç’i arayıp bunların hayatını kaydıracağını söylüyordu. Üçümüz de öfkeden ve sinirden konuşacak durumda değildik. Edirne’ye kadar durmaksızın yol aldık. O geceyi Edirne’deki eski kervansaray otelde geçirdik. Birkaç yudum rakı içince bütün öfkemiz geçmiş, hatta yaşadıklarımızı hatırladıkça kahkahadan kırılır olmuştuk. Yılmaz daha sonra İvo Bauçiç’i arayıp Yugoslav gümrükçülerin hayatını kaydırdı mı bilmiyorum ama kıllığını sürdürdüğüne bahse girerim.
Buruşuk diploma @ 21-01-2008 22:41
Kolay atlatılan şok...Akşamdan kalanların midelerindeki kazıntıyı azdıran yoğun sirke, sarmısak ve keskin işkembe kokusunun dalga dalga dolaştığı
Rumeli İşkembecisi’nin duvarındaki radyodan gelen ve sabah haberlerinin başlayacağını duyuran bip sesleri, çatal bıçak ve kaşık seslerini bastırmakla kalmıyor, beynimde bilmem kaç şiddetinde bir bomba gibi patlıyor. Ve anında müthiş bir anafora düşüyorum... O birkaç saniyelik anafor, sadece beni değil, işkembe salonunu, bulunduğu binayı,
Mithat Paşa Caddesi’ni,
Kızılay’ı,
Ankara’yı,
Türkiye’yi, bildiğim ve bilmediğim her şeyi bir anda kıvrımlarının içine alıyor. Sendeliyorum, sırtımdan buz gibi terler iniyor. Masadakilerin “
ne oldu?”, “
neyin var?”, “
bembeyaz kesildi!..”, “
fenalık geçiriyor!..”, “
nabzına bak nabzına!..” sesleri çınlıyor kulaklarımda.
Saat sabahın 7.30’u...
TRT Haber Merkezi’nin, Mithatpaşa Caddesi’ndeki binasının altındaki İşkembecideyiz... TRT’nin sabah haber bültenleri, her gün nöbetçi bir ekip tarafından hazırlanıyor ve ekip daha sonra günlük çalışmaya devam ediyor. Ben de o sabahki ekiple birlikteyim ve bültenin yayın sorumlusuyum.
Şok kısa sürüyor ve kendime geliyorum, bilincim ve algım açılıyor. Elimin yüzümde olduğunu fark ediyorum. Dikkatle tıraşımı yokluyorum ve her şeyin yerinde olduğunu fark ediyorum. Yardıma koşan garsonlar limon kolonyası ve ıslak peçete getiriyorlar. Masadaki panik kısa sürede sona eriyor. Kendime geliyorum ama filmi koparacak kadar içkili olmamı ve böyle bir durumda TRT haber bülteninin sorumluluğunu üstlenmemi anlamam mümkün değil.
Hâlâ sırtımdan süzülen buz gibi tere aldırmadan gözlerim duvardaki radyoya çakılmış pür dikkat haberleri dinliyorum. Masada kimsenin sesi çıkmıyor; onlar da, paniğimin nedenini bilmedikleri halde benimle aynı dikkatle haberleri dinliyorlar. Spiker, virgülünü kaçırmadan dinlediğim ve herhangi bir yanlışla karşılaşmadığım haberlerin bittiğini bildirince derin nefes alıyorum ve önümdeki soğumaya yüz tutmuş tuzlamayı kaşıklamaya başlıyorum.
Bir gün önce...
Günlerden Pazar...
Dikimevi’nde sekiz katlı bir apartmanın sekizinci katındayız. Balkonda mangal, bardaklarda buzlu rakılar, içerde zengin mi zengin bir masa... Hava henüz kararmamış ama, damarlarımızda dolaşan rakı uzun sürecek bir gecenin işaretlerini vermeye başlamış bile... Aklım hep ertesi günün pazartesi olmasında. Üstelik bir de sabah nöbeti var. Beşte kalkıp banyo yapıp, traş olup, adam gibi giyinip saat altıda iş yerinde olmam gerekiyor... Özellikle de tıraş olmak gözümde büyüdükçe büyüyor ve bu duygu biraz keyfimi kaçırıp beni durgunlaştırıyor, ama rakının dozu arttıkça doğal performansıma ulaşıyorum.
Aile dostumuz
Doktor Naci Özokur’un, o günün deyimiyle, dahiliye mütehassısı olmasını kutluyoruz. Şimdiki durumu nedir bilmiyorum ama, altmışların en önemli sağlık kurumlarından olan
Ankara Hastanesi, özellikle uzman hekim yetiştirmekle ünlü. Karım da aynı hastanede hemşire olarak çalışıyor. Naci’nin ihtisası çok zorlu geçiyor. Hem çalışma saatleri ve koşulları ağır, hem de hoca durumundaki ünlü profesörlerin ihtisas yapanlara karşı ölçüsüz, acımasız, saygısız, zaman zaman hakaret ve küfür içeren despot davranışları katlanılabilir gibi değil. Naci birkaç kez ihtisası yarım bırakmak istiyor, bizim ve çevresinin zorlamalarıyla vazgeçiyor.
“Vallahi dayanamıyorum, bir gün onuruma yediremeyip birinin kafasına bir şey geçirmekten korkuyorum. Bugün ameliyathanede Profesör .... dizime tekme attı, düşünebiliyor musun?” diyor.
Zaman içinde Naci’nin yakınmalarına alışıyor ve işi gırgıra almaya başlıyoruz. Her rakı sofrasında kafalar biraz dumanlanınca,
“Var mısın ulan Şahin, şu ihtisas bitsin, öyle bi içelim, öyle bi içelim ki, anasını satayım, canına yandığımın diplomasını yere atıp üstünde yuvarlanalım” diyor. Sonra da elini kulağına atıp hafız babasından geçme yeteneği ve yanık sesiyle, ya bir şarkı, ya da bir uzun hava tutturuyor... Makber ise hiç eksik olmuyor repertuarından...
Diploma dediğin ne ki?..
Evlerimiz karşı karşıya olduğu için özellikle hafta sonlarında sık sık birlikte oluyoruz.
Nuran Yenge'nin enfes yemekleri,
Tuna ile
Tules’in şirinlikleri...
Tümay, (hani şu ünlü
Tümay Özokur Kast Ajansı’nın kurucusu ve sahibi) o yıllarda henüz doğmamış... Doğrusu keyfimize diyecek yok. O gece de öylesine keyifli bir havada devam ediyor. Sanki Tuna ile Tules büyük de biz onlar yerine çocuğuz... Rakı bardakları boşaldıkça gece ilginç bir törenin hazırlığına dönüşüyor. Hepimizin gözü vitrinli dolabın üzerinde kurbanlık koyun gibi bekleyen rulo halindeki kırmızı kurdeleli diplomada. Saat on ikiye doğru ortadaki masa yana çekiliyor ve diplomaya yer açılıyor. Nuran Yenge’nin tüm karşı koymalarına rağmen, Naci diplomayı bir güzel açıyor ve kıvrıklığını gidererek halının üzerine yatırıyor. Biraz sonra da Naci’yle birlikte üzerinde yuvarlanmaya başlıyoruz. Tabii çocuklar da bizi taklitten geri kalmıyorlar. Altımızda kırış kırış olan diplomayı son bir gayretle Nuran yenge kurtarıyor elimizden...
Gece nasıl bitiyor, eve ne zaman ve nasıl dönüyoruz, geceyarısı o kafayla nasıl tıraş oluyorum ve sabah beş buçukta TRT’nin Taunus otomobili kapıya dayandığında nasıl giyinip kuşanmış şekilde içine kuruluyorum ve o sabahki bülteni nasıl hazırlıyoruz ve ben yayımlanabilir imzasını nasıl ve hangi cesaretle atıyorum?.. Bunların hepsi kopan filmin karelerinde kaybolup gidiyor. Ta ki, o sabah Rumeli İşkembecisi’ndeki radyonun bip bipleri çalıncaya kadar... O gün sabah nöbetinde benimle birlikte olan arkadaşlarımı sıkıyönetim savcısı gibi sorguluyorum. TRT’ye ne durumda geldiğimi, bülteni hazırlarken neler söylediğimi, nasıl davrandığımı, içkili görünüp görünmediğimi ve daha neleri neleri... İlginçtir, sadece biraz rakı kokmanın ötesinde en küçük bir açık vermediğimi öğreniyorum. Günlerce belleğimi zorluyorum ve diploma üzerinde yuvarlanma ile bip bip sesleri arasındaki yaşam dilimimden en küçük bir ize ulaşamıyorum.
Aradan yıllar yıllar geçiyor. Naci ailesiyle birlikte
Bursa’ya, daha sonra da
Gemlik’e yerleşiyor ve
Sümerbank’ın
Sun’i İpek Fabrikası’nın hekimi oluyor. Seksenli yıllarda bir gün
Kumla’da tatil yaparken fabrikada ziyaretine gidiyorum. Duvardaki çerçevelenmiş ihtisas diplomasını gösteriyor. Sonradan epeyce ütülenmiş bir kartona özenle yapıştırılmış, kartonla cam arasına sıkıştırılmış, ama hâlâ kırış kırış... “Hey gidi günler hey!..” deyip gülüşüyoruz ama bir yumruğun boğazımı tıkamasını önleyemiyorum.
Ahu, Burçin ve Orya... @ 10-01-2008 14:22
Ahu Serap Tursun ve
Burçin Alpacar... Onları iki yıl kadar önce tanıdım.
Haluk Mesci örgütlemişti yemeği.
Ortak Defter’e yazanlar,
Korukent’teki şirin bir restoranda bir araya gelmiştik. Yemeğe katılmak için ta
Bursa’dan kalkıp gelmişlerdi ve hemen yanımda oturuyorlardı. Yemek boyunca uzun uzun sohbet etmiştik. Konuşurken, içlerine sığmayan heyecanları yüzlerine ve seslerine yansıyor, onları daha da güzelleştiriyordu. Belli ki frekansımız tutmuştu.
Birçok kez birlikte olduk, ziyaretime geldiler, sohbet ettik, danıştılar, bildiklerim çerçevesinde yardımcı olmaya çalıştım, Bursa’ya davet ettiler, sevgili dostum
Selim Tuncer’le birlikte gittik, dostluğumuzu geliştirdik ve birbirimizi daha çok sevmeye başladık. İkisi de enerji doluydu. Altlarındaki sevimli otomobille yılmadan yorulmadan Türkiye’yi arşınlıyor, işten işe koşuyor, yetmediğinde yeni işler yaratıyorlardı. Bir araya geldiğimizde ise sadece ve sadece başarılarını konuşuyorduk; çünkü başarısız oldukları herhangi bir konuyla karşılaşmadım.
Birkaç ay önceydi.
Orya’dan söz ettiler. Çok zor olduğunu söyledim. Ama kararlıydılar. Sıfır sayı denilen o ilk sayıyı birlikte masaya yatırdık. Umduğumdan iyiydi. Bildiğim ve dilimin döndüğü kadar görüş aktardım, tartıştık. Ve benden ikinci sayı için bir yazı istediler. Sevinerek yazıp yolladım.
Orya’nın ikinci sayısı, o nefis zarfın içinde önüme geldiğinde gerçekten heyecanlandım. Çünkü ona verilen emeği, katılan heyecanı ve yüreği, insanı özendiren başarma inancını çok iyi tanıyordum. Gerçekten de düşündüğüm ve beklediğim gibiydi zarfın içinden çıkan. Yüzlerce benzer yayın arasında kendine özel bir yer yaratacak kadar farklı, sevimli ve zengin bir dergiydi. Mutlu oldum, kıvandım, aynı zamanda da kendimi mahcup hissettim. Benim onlar için yaptığım hiçbir şeydi, ama büyük bir incelik göstererek adımı Katkıda Bulunanlar listesinin başına koymuşlardı.
Onları yürekten kutlamak ve teşekkür etmekten başka bir şey yapamıyorum. Ahu, Burçin ve sizinle birlikte olanlar, hepinizi yürekten kutluyorum ve yeni başarılara koşmanızı diliyorum.
(Orya’nın 2. Sayısında çıkan yazımı buraya aktarıyorum)Tuzluğu uzatır mısınız?Kasım ayının ikinci yarısıydı, gazetelerde, “
Barışa Söz Verdik” adı altında kadınların başlattığı bir kampanya yayımlandı. Kampanya süresince ünlü ünsüz pek çok kadın, barış konusunda birbirinden ilginç mesajlar verdi. Bunlardan birisi dikkatimi çekti. Şöyleydi: “
Anlamak için dinlemek gerek. Mitralyöz ve bomba sesleri arasında birbirimizi duyamayız.” Değişik bir alanda kullanılmıştı ama, öteden beri savunduğum bir görüşle neredeyse tamı tamına örtüşüyordu. Not aldım ve kendi görüşüme uyarlayarak altına şöyle yazdım: “
Anlatmak için dinletmek gerek. Aşağılama, saldırı, küfür ve alay sesleri arasında birbirimizi duyamayız, duysak bile anlayamayız, anlasak bile kabul edemeyiz...”
Dokuz yıl gazetecilik ve peşinden de otuz yedi yıl reklamcılık yaptıktan sonra, iletişimin kuramcısı olamıyorsunuz ama, iletişim adına yaratılan iletişimsizliği, gözlerinizin önünde yaşanan ve sürüp giden kördöğüşünü şaşkınlıkla izlemeniz alabildiğine kolaylaşıyor. Şaşar kalırım, iletişim disiplininin en temel kurallarını bile dikkate almadığı için, söyledikleri hedefine ulaşamadan tuzla buz olanların çabalamalarına... Bir de kum torbasına yumruk sallayan boksör benzerleri vardır. Hedef kitle sandıkları kum torbasına tapar onlar... Salladıkları yumruklara torbanın geri tepmesinden başka karşılık alamadıkları için de muhatapları tarafından bir türlü anlaşılmadıklarından yakınırlar, gittikçe gerilirler, öfkelenirler, çileden çıkarlar ve üsluplarını daha da sertleştirirler. Bu da ne yazık ki onların sonu olur.
Dostum
Selim Tuncer, blog sitesinde son derece ilginç bir yazı yayımladı. Tam da söylemek istediklerime tercüman olmuş. Zaten kısa olan yazının bir bölümünü daha da özetleyerek aktarıyorum:
İletişimin başarısı için, kaynağın kime iletim yapacağı, ne ileteceği, nasıl ileteceği, nerede ileteceği, ne zaman ileteceği sorularına cevap aramak gerektiğini biliyoruz.Bir psikoloji deneyi... Amerikan üniversitelerinden birinin kampüsünde kızlı erkekli yirmi grup oluşturup yirmi dakika içinde birbirlerine sadece tek bir şey söylemelerine izin verilir. Söylenecek söz, “tuzluğu uzatır mısınız”dır. Ama bu sözü tutku, aşk ve sevecenlikle, bir aşığın sevgilisine “seni seviyorum” derkenki duyguyla söylemeleri istenir. Sonuçlar şaşırtıcıdır. Çiftlerin yarıdan fazlası deneyden sonra flört etmeye başlamış, hatta bir çift de daha sonra ilişkilerini evlilikle noktalamıştır.“Ne” söylemek istersen iste, “ne”yi “nasıl” söylediğin, “ne” söylediğini de belirler.Bu örnekte ise “ne” söylediğinin neredeyse hiçbir önemi kalmamış, “nasıl” söylediğin tek belirleyici oluvermiştir.Namık Kemal’e ait olduğu sanılan ünlü bir söz vardır: “
Barikayı hakikat, müdaveleyi efkârdan doğar”. Yani gerçeğin pırıltısı, fikirlerin alınıp verilmesi ve değişimi sonucunda oluşur. Ortaya atılan değişik görüşler, tartışmaya değer görüldüğü sürece başkalarının görüş ve fikirleriyle aynı potaya girer ve ortaya zengin katılımlı, çok yönlü, daha derinlemesine, üzerinde daha çok kişinin görüşbirliği oluşturduğu ve sonuç üretecek bir sentez çıkar. Ortaya atılan görüş ne kadar değerli olursa olsun, karşı görüş sahiplerinin aşılmaz direnciyle karşılaşır ve potaya giremezse, kırılır dökülür ve heba olur gider.
Yukardaki deyimi kimileri, çatışma anlamına gelen “
müsademe” sözcüğü ile kullanır. Ben, iletişim kazalarının ve açmazlarının en önemli nedenlerinden birini, deyimin bu söyleniş biçiminin yarattığı bilinçaltı algıya dayandırıyorum. Çünkü çoğu zaman fikir alış verişi insanları tatmin etmiyor ve fikirlerin çatışması, savaşması, dokunduğu yeri kırıp dökmesi, birbirini yok etmesi yolu onlara daha çekici geliyor. Sonuçta amaçlanan gerçekleşmediği gibi, farklı görüşler arasındaki uçurum daha da büyüyor, kamplaşmalar ve taraflar keskinleşiyor hasım tavırlar güçleniyor ve hatta zaman zaman iş husumete, düşmanlığa ve bir tür kan davasına kadar gidiyor.
Aslında böyle bir amacı gerçekleştirmek için de en etkili silahlardan biri, hatta belki de birincisi iletişimdir. Ne yazık ki son yıllarda giderek sivrilen ve keskinleşen siyasal ve ideolojik görüşlerle ilgili tartışmalarda kullanılan iletişim dili ve üslubu öylesine sert, öfkeli ve duyarsız duruma geldi ki, bırakın karşılıklı tartışarak görüş geliştirmeyi ve yandaş oluşturmayı, adeta karşı görüşlerin daha da keskinleşmesine, tartışılır durumdan çıkmasına ve sarsılamaz “nas”lar haline gelmesine hizmet etmekte.
Şunu akıldan çıkarmamak gerek. Ne ekersek onu biçeriz. Karşı görüşü eleştirirken alay, aşağılama, küçümseme, kasıtlı olarak sadece olumsuz yanlarını öne çıkarıp olumlu yanlarını tümüyle görmezden gelme, yerleşmesini istediğimiz doğru mu doğru, haklı mı haklı görüşün daha o anda reddedilmesine ya da aynı üslupla yanıtlanmasına neden olmakta, harcadığımız çaba heba olduğu gibi, karşı görüşün kemikleşmesi sonucu doğmaktadır. Oysa iletişim, karşıdakini/karşıdakileri inandırmak, ikna etmek, yandaş olarak kazanmak, savunulan görüşün paylaşılarak yaygılaşmasını sağlamak amacıyla yapılır. Aksi durumda sadece sizinle aynı ya da yakın görüşleri paylaşanlarla aynı kampın içinde kapanır kalır, her gün Rockefeller’in gazetesini okuyup mutlu mu mutlu bir yaşam sürer gidersiniz.
Burada, girişte alıntılayıp değiştirdiğim cümleye dönüyorum ve anlatmak için “dinletmek”, daha doğrusu “dinletebilmek” gerektiği inancımı yineliyorum. Aşağılama, saldırı, küfür ve alay sesleri arasında birbirimizi duyamayız, duysak bile anlayamayız, anlasak bile kabul edemeyiz...”
Kimi köşe yazarları ve konuşmacıları merakla okumaya, dinlemeye çalışıyorum. Ancak çoğu zaman daha ikinci cümlelerinde, aslında benim de karşı olduğum bir yazarı ya da grubu aşağılamaya ve onlarla alay etmeye başladıkları anda bütün ilişkimi kesiyorum. Yazıysa okumuyorum, konuşmaysa dinlemiyorum. Çünkü yapılan eleştirinin ve ortaya atılan karşı görüşün akılcı ve sağlıklı temeller yerine duygusal sığlıkların ve biriken akıl dışı öfkelerin ürünü olduğuna inanıyorum.
Siz, size ya da sahip olduğunuz görüşleri savunanlara “
şapşal”, “
salak”, “
geri zekalı”, "
hödük" gibi sıfatları yakıştırmaktan utanmayan ve çekinmeyen birisinin görüşlerine sagyı duyabilir misiniz; bırakın saygı duymayı ciddiye alabilir misiniz? Yoksa karşınızdakini tutarsız, yoz, inandırıcılıktan, saygınlıktan ve uygarlıktan uzak, hatta hastalıklı bir yapı olarak mı görürsünüz? Ben, elimden geldiğince hoşgörülü ve sabırlı davranarak, bu yapılyarın ortaya attığı görüşleri sonuna kadar okumayı ya da dinlemeyi başarsam bile, en azından bilinçaltım inanılmaz bir direnç oluşturuyor ve bu kez, doğru bulmasam bile, o görüşlere karşı görüş geliştirme ve aynı öfkeyle yanıt verme eğilimine giriyorum. Ve bir kördöğüşüdür, sürüp gidiyor.
Biz en iyisi tuzluğu sevgiyle, saygıyla, karşımızdakinin onurunu kırmak bir yana, onurlandırarak isteyelim, bakarsınız farkında olmadan, hiç ummadığımız şeyler de kazanırız.
Tarihi bir asparagas ve haritaya gömülen kül tablası... @ 13-11-2007 22:40
Asparagas... Özellikle son yıllarda daha sık karşılaştığımız bir iletişim hastalığı... Kitle iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve yaygınlaşması asparagasın da yaygınlaşması ve giderek sıradanlaşması sonucunu yarattı. Genellikle sosyal yaşamla ilgili alanda başvurulan asparagas haber, öylesine kanıksanıp kabullenildi ve öylesine masumlaştı ki, adeta magazin haberciliğinin olmazsa olmazı haline geldi. Eskiden asparagas sadece basın organlarında yer alırdı. Bunların en masumları da, hâlâ yapıldığı gibi, yabancı ajanslardan gelen ilginç fotoğrafların (özellikle de güzel kadın fotoğraflarının) altına, hiç ilgisi olmayan resim altları yazmaktı. Aramızda kalsın, 1962’de 3 ay çalıştığım Vatan Gazetesi’nde, Ethem Yazgan ve Ergin İnanç’la birlikte bu tür asparagas haberciliğini ben de yaptım. Bütün bunlar iyi de, TRT gibi bir kurumun asparagas haber yapmasına ne denilebilir? Üstelik de, dürüstlük, bağımsızlık, yansızlık ve nesnellik konularında büyük vaatlerde ve iddialarda bulunarak kuruluşunun daha birinci yılında!..
Her şey Kediseven Sokağı’ndaki bir iş hanında başladıYıl 1965... Mithatpaşa Caddesi’ndeki büyük binaya henüz taşınmadık. Ulus’ta
Kediseven Sokağı’ndaki bir iş hanının dördüncü katında çalışıyoruz. Tam bir gecekondu kuruluş durumundayız. Kattaki odaların en büyüğünde
Muammer Yaşar, Zeki Sözer, Erdoğan Tokatlı, Erdoğan Erentöz, Hüsamettin Ünsal, Altan Aşar, Ali İhsan Yazgan, Nurettin Yerdelen, Kemal Savcı ve şimdi anımsayamadığım birkaç arkadaş daha iç haberler bölümünü oluşturuyoruz. Haber Dairesi Başkanı
Doğan Kasaroğlu’nun odası dışındakilerde de, Yurt Haberleri, Dış Haberler, Spor, Redaksiyon vb var. Yurt Haberleri’nde
Basri Balcı, Dış Haberler’de
Haluk Tuncalı ve
Selahattin Sonat, Spor’da
Kemal Deniz ve
Mustafa Salihoğlu, Redaksiyon’da ise
Jülide Gülizar, Ahmet Oktay ve Erdoğan Örtülü görevli. Ankara basınından seçilmiş elemanlar olarak değerlendiriliyoruz ve iyi ücret alıyoruz, keyfimiz yerinde...
Sovyetler Birliği ile buzlar erirken...
Aynı yıl
Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığında kurulan ve mart ayında güvenoyu alan milli mutabakat hükümeti iş başında. Ağustos ayında Başbakan Suat Hayri Ürgüplü, bazı kabine üyeleri ve devlet temsilcileriyle birlikte Sovyetler Birliği’ne resmi bir ziyaret yapıyor. İki ülke arasındaki buzları eritmek amacıyla gerçekleştirilen ziyaret
Moskova’da başlıyor ve
Soçi’yi de içine alan geniş bir programla sürüyor. Nedenini anımsamıyorum, ama Başbakan Ürgüplü,
SSCB seyahatinin en önemli konuşmasını Karadeniz kıyısındaki turistik kasaba Soçi’de yapacak. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada yeniden kurulmakta olan dengeler içinde Türkiye’nin alacağı yeri belirleme konusunda büyük önem taşıyan bu seyahat, yurt içinde de ilgiyle izleniyor. İzleniyor ama, iletişim araçlarının o günkü durumu düşünülürse bu izlemenin hangi düzeyde kaldığını da kestirmek güç olmaz.
AA, AP, UP, AFP ve TASS ajanslarının bültenleri ve servisleri dışında SSCB’deki seyahatle ilgili gelişmeleri izlemek ve yurtiçine aktarmak mümkün değil. Onlardan gelen haberler de dünyanın Türkiye’ye verdiği önem düzeyinde... Durum böyle ama, yeni kurulan TRT Haber Merkezi’nin, yüklendiği büyük sorumluluğu ve görevi yerine getirebilmek için mutlaka bir şeyler yapması ve kendini kanıtlaması gerekmez mi?
Böyle olur bizde naklen yayın dediğin...
Seyahate, yanlış anımsamıyorsam, TRT adına Haber Dairesi Danışmanı
Dr. Cemal Aygen’le birlikte Haber Dairesi Başkanı Doğan Kasaroğlu da katılıyor. Bizim için önemli olan, bu seyahati dakika dakika izlemek ve dinleyicilerimize, dolayısıyla kamuoyuna birinci ağızdan taze, ayrıntılı ve güvenilir haberler vermek ve Türk milletine haberciliğin ne olduğunu göstermek. Elimizdeki tek araç ise telefon ve teleks... Ancak, bırakın Sovyetler Birliği’ni, şehirlerarasıyla telefon konuşması yapabilmek için bile saatlerce beklememiz gerekiyor. Bütün bunlar bilindiği için önlemler önceden alınıyor. Seyahat başlamadan önce, Başbakan’ın Soçi’de yapacağı konuşma Başbakanlık’ta, dönemin harika cihazlarından
Nagra
teyple banda kaydediliyor. Sonra bandın gerçekçi olabilmesi için, Haber Merkezi’nin usta teknisyeni
İbrahim Coşkun, konuşmanın üzerine kanal gürültüleri, cızırtılar, yer yer kalabalık efekti ve alkışlar vb bindiriyor. Hesaba göre bu bant, Suat Hayri Ürgüplü’nün Soçi’de yapacağı konuşma başladığında yayına verilecek ve TRT ilk kez yurtdışından naklen yayın gerçekleştirmiş olacak(!)
TRT’nin adı boşa mı komüniste çıktı?Sovyetler Birliği gezisiyle birlikte Haber Merkezi’nde hummalı bir faaliyet başlıyor. Gezinin Soçi bölümü yaklaştıkça ise devinim artıyor. Haluk Tuncalı’ya Amerika’dan özel olarak getirtilen çok marifetli bir radyo var. Dünyadaki bütün yayınları, hatta zaman zaman amatör balıkçı radyolarının yayınlarını bile alıyor. Tuncalı radyoyu iç haberler salonundaki duvara dayalı bir masanın üzerinden izliyor. Masanın dayandığı duvarda da büyük bir dünya haritası var. Tuncalı’nın baş yardımcısı da Hüsamettin Ünsal (biz ona Hüsam diyoruz). Bu arada iste istemez Sovyetler Birliği haber kaynakları ve radyolarının da izlenmesi, bazı arkadaşlarımız arasında büyük rahatsızlık yaratıyor. Neden yaratmasın ki, TRT’nin adı zaten komüniste çıkmış, Meclise giren Türkiye İşçi Partili 15 komünist milletvekili vatanı satmaya başlamış, 61 anayasasının getirdiği ortamla komünizm yanlısı yayınlar almış başını gidiyor, bir önceki kabinede İçişleri Bakanlığı yapan zehir hafiye
Faruk Sükan, komünistlerin nefes alışlarını dinlemekten yeni vazgeçmiş... Bütün bunların üstüne bir de Başbakan’ın o komünist ülkeyi ziyaret etmesi, cümle milliyetçiyi ayağa kaldırmış durumda. Bunlardan biri de Haber Merkezi’ndeki arkadaşımız Hekimhanlı Ali İhsan Yazgan... Ali İhsan ilk seçimlerde milletvekili olmaya hazırlanıyor. Bu nedenle de özellikle Hekimhan ve çevresinden dostları hiç eksik olmuyor. Muhafazakar ve biraz saf bir arkadaşımız. Bu yüzden de sık sık işletiyoruz. Öğrenince çok öfkelenip hepimize küsüyor ama ertesi gün yine herkesle dost ve içten...
“Kesin şu komünistlerin sesini!..”Ne hikmettir bilinmez, ben de TİP sempatizanı olduğum ve bu da açık açık bilindiği halde, Ali İhsan benimle çok rahat konuşuyor ve sürekli Hüsam’dan dert yanıyor. Her seferinde,
“Şahinim, ben seni bilmez miyim, sen bunlar gibi azılı komünist değilsin... Ama şu Hüsamettin yok mu... Bir de bu seyahati fırsat bildi komünist radyolarını kaçırmaz oldu, üstelik de bunu aleni yapıyor utanmadan. Mecbur muyuz kardeşim sabahtan akşama kadar komünistleri dinlemeye” diyor. Onun bu davranışından, bana komünistliği yakıştıramadığı için alınmalı mıyım bilmiyorum.
Başbakan Ürgüplü’nün Soçi’ye geçtiği haberini alıyoruz. Haluk Tuncalı radyosunun başında, Hüsam da yanında. Radyodan çıkan Rusça ve İngilizce karışık sesler salonu iyice dolduruyor. Teknisyenimiz İbrahim Coşkun da bizimle. Soçi haberi alınır alınmaz Radyoevini arayacak ve önceden hazırlanan özel konuşma bandının yayına girmesi talimatını verecek. Tam bu sırada Ali İhsan’in öfkeden titreyen sesi patlıyor:
“Kesin şu komünistlerin sesini, yetti artık be!..” Sesin muhatabı tabii Hüsam ama bu uyarıya aldırmıyor, hatta duymuyor bile. Tuncalı’yla birlikte kritik anı belirlemek için komünistleri dikkatle dinlemeye devam ediyor. Tam Başbakan Ürgüplü’yü ve Sovyetler Birliği Başbakanı
Kruçef’in Soçi’de karşılandıkları ve Ürgüplü’nün konuşmaya başladığı haberini verirken Ali İhsan’ın biraz da galiz ifadeler taşıyan öfkeli sesi bir kez daha patlıyor ve peşinden masasındaki Hacıbektaş taşından kül tablası havaya fırlıyor. Hedef Hüsam’ın kafası. Kül tablası havada uçuyor ve Hüsam’ın kafasını sıyırarak duvardaki haritaya gömülüyor. Herkes şaşırmış durumda, ortalık buz kesiyor. Ve tam bu sırada Muammer Yaşar’ın yanındaki radyodan hat cızırtıları ve gürültüleri arasından Başbakan Suat Hayri Ürgüplü’nün sesi duyulmaya başlıyor.
“Sayın Başbakan, değerli Soçi Belediye Başkanı ve sevgili Soçililer...”Küçük Dünyalar @ 13-09-2007 22:14
Küçük de olsa bir iz bırakabilmek...On yıl kadar oluyor... Oğlum
Can, eve gelmemi bekliyormuş; daha kapıdan girer girmez,
“Bugün n’oldu baba biliyor musun, inanmayacaksın Metin Hoca derste bana Şahin diye hitabetti” dedi ve olayı anlattı. O dönemde Can
Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Fakültesi'nde okuyor. Hocalarından biri de
Metin Erksan. Erksan derste öğrencilere soru sorarken sıra Can’a geliyor ve ona benim adımla hitap ediyor. Hem Can hem de arkadaşları şaşırıp kalıyorlar. Can,
Şahin Tekgündüz’ün babası olduğunu söyleyince Erksan,
“Pekiyi de ben bu ismi nerden hatırlıyorum?” diye soruyor. Bunun üzerine Can geçmişte benim Metin Erksan’la yaşadığım olayı bildiği için bir açıklama yapma gereği duyuyor. Metin Erksan da olayı ve beni hatırladığını söylüyor.
Yıl 1964... 1959 yılında üniversiteli arkadaşlarımızla kurduğumuz
Sinema Tiyatro Derneği ve onun yayın organı
Sinema Tiyatro Dergisi üç yıl önce kapanmış, kimi arkadaşlarımız okulunu bitirip iş yaşamına atılmış, kimisi
Ankara’dan ayrılmış, ama içimizdeki sinema tutkusu sönmemiş. Hâlâ yaşantımıza anlam katan iki temel konu var. Sinemayla yatıyor, tiyatroyla kalkıyoruz...
TRT haber merkezindeki ilk aylarım...
Turgut Özakman,
Metin
And,
Özdemir Nutku,
Ergun Sav, Nihat Asyalı sık sık bir araya gelip yeni bir dergi çıkarmanın, sonuç vermeyen hazırlıklarını yapıyoruz. Nihat
Danıştay’da raportör... Tam o günlerde, gazetelerden,
Birsel Film’in bir senaryo yarışması açtığını öğreniyoruz. Yarışmayı kazanan senaryo, Metin Erksan tarafından filme çekilecek. Yarışmanın en çekici ve inandırıcı yanı ise seçici kurulu... Kimler yok ki... Metin Erksan,
Semih Tuğrul, Nijat Özön,
Giovanni Scagnomillo,
Tuncan Okan,
Özdemir Birsel ve yanlış anımsamıyorsam,
Mahmut Tali Öngören...
Küçük dünyamızdan küçük dünyalara...Yarışma bize, yarıda kalan tutkumuzun tatmini için bir fırsat gibi geliyor ve Nihat Asyalı ile katılmaya karar veriyoruz. Her ikimiz de gündüz işe gidip akşam bizim evde bir araya geliyoruz ve sabahlara kadar daktilonun başında, bir yandan
Çubuk Şarabı çekip, bir yandan da bağıra çağıra tartışarak senaryo yazmaya devam ediyoruz. Kızım Elif daha bir yaşını doldurmamış. Karımın tüm yakınmalarına ve haklı huysuzluklarına rağmen bir buçuk ay süren çalışma sonunda senaryo çıkıyor ortaya. Adı
Küçük Dünyalar... Temel izlek, bir yıl önce
Birleşik Amerika ile
Sovyetler Birliği arasında patlak veren ve
Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına ramak kala sona erdirilen
Küba krizi...
Senaryoda, Küba krizi ile birlikte değişik kesimlerden insanların yaşadığı güncel krizler paralel kurgular halinde anlatılıyor ve yağmurlu bir Ankara gecesinde hepsi de doruk noktalarında iken, birer birer sona eriyor. Birleşik Amerika’nın batırma tehdidi altındaki Sovyetler Birliği donanması füze başlıklarını Küba’ya taslim edemeden, geri dönme kararı alıyor; spekülatör Asım Bey, bu kriz yüzünden kaybetmek üzere olduğu dolarlarını kurtarıyor; kızı Nergis evlenmek zorunda bırakıldığı bankacı sözlüsünden kurtuluyor; ikizi Hayrünisa ile kavga ettiği için evini terkeden yaşlı Fahrünisa, ailenin ümidi kestiği bir anda eve dönüyor; işçi Ali’nin karısı zorlu bir doğum sonucu ölümden dönerek bir erkek çocuk sahibi oluyor ve genç gazeteci Şahap sevgilisi Bilge’yle nihayet bir araya gelip aşkını ilan ediyor. Ve, Ankara’nın
Hamamönü semtindeki yağmurdan ıslanmış
Eylül Sokağı’nı sabahın ilk ışıkları aydınlatmaya başlarken küçük küçük dünyalardan oluşan yeni bir hayat başlıyor.
İnandırıcı bir yarışma 
Senaryoyu İstanbul’a Birsel Film’e göndermeden önce Ankara’da, o dönemde Türk ve dünya sineması konusunda yetkin bir isim olan Nijat Özön’e veriyorum. Onu, Sinema Tiyatro Derneği etkinliklerimiz ve Sinema Tiyatro Dergimize yazdığı yazılar nedeniyle yakından tanıyorum. Özön senaryoyu okuduktan sonra birkaç ayrıntı dışında olağanüstü iyi ve ustaca bulduğunu, özellikle paralel anlatımlarda çok başarılı olduğumuzu söylüyor. Ondan da aldığımız cesaretle Küçük Dünyalar’ı özenli bir şekilde daktilo adip ciltledikten sonra Birsel Film’e gönderiyoruz.
Yaptığımız işe öylesine güveniyoruz ki, yarışma sonuçlanmadan, dayanamayıp İstanbul’a gidiyorum ve seçici kurul üyelerini bir bir ziyaret edip görüşlerini alıyorum. Semih Tuğrul, senaryoyu okuduğunu ve çok beğendiğini, gelen öteki senaryolara senaryo demenin mümkün olmadığını söylüyor ve çizgili okul defterlerine kurşun kalemle yazılmış birkaç hikayeyi gösteriyor. Tuncan Okan ve Giovanni Scagnomillo da benzer şeyler söylüyor ve son kararı filmi çekecek olan Metin Erksan’ın vereceğini belirtiyor. Tuncan Okan, Metin Erksan’la mutlaka görüşmem gerektiğini söylüyor ve hatta bana randevu bile alıyor.
Ertesi gün Metin Erksan’ın
Yeşilçam’daki işyerindeyim. Yüksek tavanlı binanın kocaman kapısından ürkek adımlarla geçip, geniş bir salona giriyorum. Ortada tripot üzerindeki
Arriflex bir kamera, meydan okurcasına bana bakıyor. Kameranın arkasındaki masada ise mini etekli, bol makyajlı, genç bir sekreter hanım... Çekinerek yaklaşıyorum ve Metin Erksan’la görüşmeye geldiğimi söylüyorum. Sekreterin haber vermesiyle, açık duran kapıdan biraz alaycı biraz öfkeli bir ses yükseliyor.
“Gelsin gelsin bakalım Şahin Bey!..”Ve Metin Erksan...

Metin Erksan’ı, gazete ve dergilerdeki fotoğrafları dışında ilk kez görüyorum. Kısa kesilmiş saçları, antik
Yunan heykellerindeki delikanlılar gibi alnına düşürülmüş, küçük dağları ben yarattım edasıyla, ayağa bile kalkmadan, elimi bile sıkmadan, masasının önündeki deri koltuğu gösterip oturmamı istiyor. Peşinden de, yüzündeki alaycı ve küçümser ifadeye aldırış etmeksizin, hoşgeldin bile demeden, açık kapıdan görünen Arriflex kamerayı işaret edip,
“Bak delikanlı Arriflex orada. Sana veriyorum, al götür, oldu olacak,
yazdığın senaryonun filmini de çekiver” diyor. Övgü beklerken, hiç ummadığım bir durumla karşılaşmanın şaşkınlığını kolay kolay atamıyorum üzerimden. Sonra Metin Erksan’la, benim aşağıdan aldığım bir tartışmaya giriyoruz. O, bizim haddimiz olmadan yazdığımızın çekim senaryosu olduğunu ve yönetmene yapacak hiçbir şey bırakmadığını söylüyor. Bense, senaryoyu bu ayrıntıda yazmamızın nedeninin, birebir çekimi öngörmek değil, anlatmak ve duyurmak istediklerimizi yönetmene aktarabilmek olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir türlü anlaşamıyoruz, sonunda Erksan, masasındaki bir dosyayı bana uzatıp,
“İşte bak, senaryo böyle yazılır Şahin Bey kardeşim” diyor. Dosyada, daktiloyla yazılmış 50-60 sayfalık bir tretman var ve
Yılmaz Kuzguncuk imzasını taşıyor. Göz ucuyla bazı başlıkları okuyorum.
Belgrad Ormanları’nda yaşanan bir aşk ve cinayet öyküsünü anlatıyor. Erksan daha sonra bizim yazdığımız senaryonun gişe yapmayacağını ve hiçbir yapımcının da böyle bir film için para harcamayı göze almayacağını anlatıyor ve bana nasihatte bulunuyor.
“Şahin Bey, emek verip yazmışınız, elinize sağlık ama, yazık etmişsiniz kardeşim. Yeşilçam’da işler böyle dönmüyor, ben sizi bir film setine göndereyim de sinema nasıl yapılır, gözlerinizle görün. Aslında bizim sizin gibi kabiliyetli gençlere ihtiyacımız çok ama, sinema gerçeğini anlamalısınız, ayaklarınız yer tutmalı kardeşim” diyor. Sonra da bir yerlere telefon edip,
Arnavutköy’de çekilmekte olan
Galatalı Fatma adlı filmin setine alınmamı sağlıyor.
Yeşilçam’la burun burunaSoğuk bir kış günü, akşam üzeri saat beş suları. Binbir güçlükle bulduğum Arnavutköy’deki döküntü konağın girişinde,
Semih Evin’in sahildeki kahvede olduğunu, ona gitmem gerektiğini söylüyorlar.
Erol Taş’la sıkı bir tavla partisinde buluyorum Semih Evin’i ve kendimi tanıtıyorum. Çayımı yudumlarken, tavla partisinin bitmesini bekliyorum. Erol Taş partiyi kaybedip çay paralarını ödüyor. Birlikte harabe konağa çıkıyoruz. Beni bir odaya alıyorlar. Dışarının soğuğuna inat, cehennem gibi sıcak bir oda. Sacları kızarmış kocaman

bir soba. Sobanın yanındaki koltukta
Fatma Girik oturuyor. Mini eteği bacaklarının birleştiği yere kadar kısa. Makyaj yapılıyor. Karşısındaki divanda
Mualla Sürer, Yeşilçam filmlerinden aşina olduğum birileriyle pişti oynuyor. Bana da sobanın yakınında bir sandalye veriyorlar. Bir oradaki varlığımı kendime bile izah edememekten duyduğum anlatılmaz sıkıntı, bir yandan çekingenliğimden üzerimden çıkaramadığım paltom, bir yandan odanın cehennemi sıcaklığı, bir yandan da Fatma Girik’in, gözlerimi kaçırmama rağmen bakmamayı başaramadığım çıplak bacakları... Kısa sürede kan ter içinde kalıyorum.
Neyse ki bu ziyafet ve işkence çok sürmüyor. Ahı gitmiş vahı kalmış konağın gıcırdayan merdivenlerinden üst kattaki sete çıkıyoruz. Çekim başlıyor. Sonradan yönetmen yardımcısı olduğunu öğrendiğim bir delikanlı, elinde karalanıp çiziktirilmekten okunamaz hale gelmiş kağıtlarla ortalıkta dolaşıyor ve yönetmen sordukça onlara bakıp bir şeyler söylüyor. Sonra da Semih Evin oyunculara ve kameramana talimatlar vermeye başlıyor. Mualla Sürer elindeki gemici fenerini konağın penceresinden sallayarak, boğazdan geçen bir tekneye işaret veriyor. Ben derme çatma imkanlarla ve ve rastgele çekildiğine inandığım bu planın en az birkaç kez tekrarlanmasını bekliyorum, ama ne mümkün. Derhal bir başka plana geçiliyor ve yanlış anımsamıyorsam, Fatma Girik saklandığı yerden, Sürer”in bu hareketini görüyor ve birilerine haber vermek için oradan uzaklaşmaya çalışıyor. O plan da bir seferde çekiliveriyor. Her şey mükemmel... Gecenin bir saatinde bu gecekondu film setinden, Yeşilçam gerçeğini bir kez daha anlamış olarak düş kırıklığı içinde ayrılıyorum.
Bedrettin Cömert diye biri vardı...
Aylar geçiyor, İstanbul’dan hiçbir ses çıkmıyor. Metin Erksan, Yılmaz Kuzguncuk’a ait o senaryonun filmini yapıyor mu, yapmıyor mu anımsamıyorum. Gel zaman git zaman, yıllar yıllar sonra, 1978’de,
Hasan Hüseyin sayesinde yakın dostluğunu kazandığım Bedrettin Cömert’e Küçük Dünyalar’dan söz ediyorum. Senaryoyu okuyor ve çok beğeniyor. Senaryonun evrensel bir temayı işlediğini ve çok başarılı olduğunu söylüyor. İtalya sanat çevreleri ile sürmekte olan ilişkileri var.
Cinecitta’nın bu senaryoyu mutlaka filme dönüştüreceğini söylüyor ve İtalyanca’ya çevirmesi için sevgili eşi
Maria Augusto’ya veriyor. Fakat heyhat... Birkaç ay sonra Bedrettin, ayak tırnağının kiri bile olamayacak birtakım yaratıklar tarafından katlediliyor ve senaryonun bendeki son kopyası onda kalıyor.
1980’li yılların ortaları. Bir vesileyle, sevgili dostum Mimar Sinan Üniversitesi Sinema

Televizyon Fakültesi Dekanı
Profesör Sami Şekeroğlu’nun odasındayım. Metin Erksan da var. Ben geçmişte yaşadığımız olayı anlatıyorum. Hatırlıyor,
“Biliyor musunuz, o senaryoyu hâlâ saklıyorum. Ondan film yapmamız mümkün değildi, çünkü Özdemir’i de beni de batırırdı, ama iyi bir senaryoydu” diyor. Bende bir tek kopyasının kalmadığını, bir fotokopisini çektirmek için alıp alamayacağımı soruyorum. Evini yeni taşıdığı için kitap sandıklarını daha açamadığını, bulmasının çok güç olduğunu ve ilerde bulabilirse memnuniyetle verebileceğini söylüyor. Fakat ne ben onu arayıp soruyorum ne de o beni... Küçük dünyalarımızda yaşamaya devam edip gidiyoruz.
Fotoğrafçılık yıllarım @ 02-07-2007 19:00
Karton kutuyla fotoğrafFotoğraf merakım ilkokul yıllarında başladı. Babam, gözü gibi koruduğu
Zeiss Ikon marka kutu fotoğraf makinesini köşe bucak sakladığı için ben, karton kutulardan fotoğraf makinesi

yapmaya kalkışmıştım. O yıllarda ilkokullarda fizik dersi yoktu ama, kapalı bir kutunun önünde açılan toplu iğnenin başı büyüklüğündeki bir deliğin görüntüyü kutunun arka duvarına ters olarak yansıttığını, fotoğraf makinesinin de bu fizik kuralından yararlanılarak geliştirildiğini biliyordum. Kasabanın, bir barakada çalışan tek fotoğrafçısından yalvar yakar alarak gazoz şişelerine koydurduğum fotoğraf ilaçları ve dışı siyah içi kalaylı kağıtlara sarılı fotoğraf kartlarıyla kız kardeşimin fotoğraflarını çekmeye çalışırdım. Başarılı da oldum. Babam, o bulanık fotoğrafları alıp arkadaşlarına göstererek benimle öğünmüştü.
Zeiss Ikon benim oldu...
İlkokul bitinceye kadar, başöğretmenin yeğeni
Yılmaz’ın körüklü makinesiyle fotoğraf çekerek avundum. İlkokulu bitirip
Nevşehir’de ortaokula başlayınca da o efsane Zeiss Ikon makine benim olmuştu. Film, kart ve ilaç paralarını babamdan isteyebilecek durumda olmadığım için, hep okuldaki arkadaşlarımın fotoğraflarını çekiyor ve onlardan para alıyordum. Çektiğim fotoğrafları karta basabilmek için
Rüstem Esensoy adındaki
Kırşehirli sınıf arkadaşımla, tahtadan bir kutu yapmış ve içine de 40 vatlık
Osram marka bir ampul yerleştirmiştik. Adını
Osman koyduğumuz tahta kutunun üzerinde 9x12 cm boyutunda şase görevi gören, cam takılmış bir delik vardı. Camın üzerine negatif filmi ve fotoğraf kartını, onların üzerine de, filmle kart arasındaki boşluğu gidermesi için ağırlık olarak üç beş kitap koyuyor ve Osram ampulü belli bir süre yakarak pozlandırma işlemini yapıyorduk. Akşamları ve hafta sonları en çok zevk aldığımız uğraş fotoğraf tab etmek idi. Ne yazık ki o günlerle ilgili hiçbir görüntü yok elimde. Kimlerin fotoğraflarını çekmemiştim ki...
Niğde’deki yatılı lise yıllarım fotoğraftan çok resimle dolu dolu geçti. Hemen bütün hocalarımın gönlünü resim yaparak fethettim. Daha öceki bir anımda da yazdığım gibi, beden eğitiminden bile, öğretmen 19 Mayıs hareketlerinin anatomik resimlerini çizdirdiği için derslere girmeden sınıf geçtim.
Fotoğraf bir tutkudur...
Yıllar sonra
Ankara’da gazetecilik dönemim beni yeniden fotoğrafla buluşturdu.
TRT Haber Merkezi’nde çalışırken fotoğraf aşkım depreşti ve dönemin ünlü gazetecilerinden
Selahattin Sonat’ın
Kore savaşlarında kullandığı, ahı gitmiş vahı kalmış
Ricohflex marka makineyi satın aldım. İşe, bir yaşındaki kızımın fotoğraflarını çekerek başladım. Bu fotoğraflar çevrede çok sükse yapınca tanıdıklar ve aile dostları çocuklarının fotoğrafını çektirmeye başladılar. Derken, karımın bütün itirazlarına rağmen evin bir odası karanlık odaya dönüşüverdi.
O oda, kısa sürede bana bir mabet gibi gelmeye başladı. İçeri girip kapıyı kapattığımda başka bir dünyada buluyordum kendimi. Fotoğrafın bir tutku, insanı baştan çıkaran bir duygu seli olduğunu o odada keşfettim. Karanlık odanın

kimilerine hiç de hoş gelmeyen o gizemli kokusu, daha kapıyı açar açmaz beni içine alır, dış dünyadan koparır ve kırmızı yağlı kâğıtla sarılmış ampulden sızan kırmızı karanlığın yarattığı iç gıcıklayıcı ortamla birlikte, biraz sonra başlayacak tutkulu sevişmeyi müjdelerdi sanki...
Aslında, daha negatif filmi kutusundan çıkarırken genzimi yakmaya ve başımı döndürmeye başlar, bromürün ve gümüş nitratın yanık kokusu. Anında güçlü bir fotoğraf duygusuna dönüşen o kokuyu, yalnız benim duyduğumu düşünürüm. O sırada yanımda kim olursa olsun, fotoğrafla tanışmamış, kendini onun gizemine kaptırmamışsa, bu koku burnuna uğramaz, derisindeki gözeneklerden girip bütün bedenini sarmalamaz ve bilincini esir almaz.
Makineyi yeni bir poz için kurarken, filmin sarılı olduğu makaranın çıkardığı ses fotoğraf serüveninin başladığını haber verir, deklanşörün mekanik sesi ise, hiçbir dahinin beceremeyeceği o ilahi müziği yaratırdı kulaklarımda. Karanlık odada yeniden yaratılıp vücut bulacak olan varlık, fotoğraf makinesinin minik karanlık odasında özüne indirgenmiş ve bromürle gümüş nitratın moleküllerine sığınmıştır.
Karanlık odada ayin...Serüven, karanlık odanın kırmızı karanlığında devam eder. Hemen hepsinin adı Fransızca’dan gelen karanlık oda avadanlığı ve işleri sırayla hizmete girer.
Filmi, önce
küvette ya da
tankta
banyo eder,
fönle kurutur,
agrandizörün
şasesine takar,
negatif görüntüyü
marjöre yerleştirdiğiniz fotoğraf kartına yansıtırsınız. Bu defa kartın yüzeyindeki bromür ve gümüş nitrat molekülleri emer görüntüyü; birazdan, küvette sakin sakin duran kirli sarı renkteki, metol, sodyum sülfit, hidrokinon, sodyum karbonat ve potasyum bromür gibi kimyasallardan oluşan eriyikte sırrını açıklamak için. Fotoğrafın, o eşsiz duyguyu doruğa çıkaran sessiz ayini başlamıştır. Küvetteki yüzeyinde kırmızı ampulün görüntüsü dalgalanan birinci banyoya, agrandizörde negatif görüntüyü emmiş olan fotoğraf kartını dikkatle daldırır, hafif hafif dalgalandırmaya başlarsınız. Ayinin en keyifli ve en heyecanlı aşamasıdır. Bir genç kız portresidir örneğin fotoğraf kartına yansıyan görüntü. Önce göz bebekleri, kaşlar ve saçlar belirlemeye başlar. O, gözlerinizin içine bakarak gittikçe koyulaşan göz bebeklerini dudaklar ve yüzün bir yanına düşmüş Rembrandt gölgesi tamamlar. Daha sonra dudakların uçlarındaki küçük kıvrımlar, gözleri derinleştiren hafif gölgeler ve yüzü çevçeveleyen çizgiler oluşur. Fotoğraf doğmuştur.
Profesyonellik ve portre fotoğrafçılığıKısa sürede işi büyütmüş, portre çekmeye başlamıştım. Konservatuvar öğrencileri baş müşterilerimdi. Genellikle cumartesi ya da pazar günü randevuyla gelirlerdi. Onları salondaki beyaz duvarın önüne alır, yüzlerini bir yandan pencereden gelen gün ışığı bir yandan da karımın tuttuğu içi aynalı 500 vatlık ampullerle aydınlatır, yüzlerdeki gölgeleri iyice yumuşatır ve kontrastı azaltırdım. Sonra da bu yumuşak tonlu negatifleri 30x40 ya da 50x60 cm boyutunda, resim kâğıdına benzeyen hafif tonlu ve grenli fotoğraf kartlarına basarken bir işlem daha yapar, portrenin çevresini maskeleyerek yok ederdim. Sonuçta fotoğraf adeta kara kalemle yapılmış resimden farksız hale gelirdi. Çoğu kimseyi, bunların fotoğraf olduğuna inandırmakta zorlanırdım. O dönem konservatuvar öğrencisi olan
Cihan Ünal,
Rüştü Asyalı,
Atilla Olgaç,
Ayşegül Atik (kızlık soyadı
Arsoy’du) anımsadıklarımdan birkaçı. Daha sonra, fuayelerde kullanılmak üzere fotoğraf çektirmek isteyen,
Devlet Tiyatrosu,
Meydan Sahnesi ve
AST’ın ünlü sanatçılarından da portre müşterilerim arasına katılanlar oldu.
Sema ve
Nihat Aybars,
Mediha ve
Çetin Köroğlu,
Turgut Sarıgöl,
İlyas Avcı yine anımsadıklarım arasında... Ama ne yazık ki elimde onlarla ilgili bir tek fotoğraf bile yok.
Rembrandt ışığı
Gel zaman git zaman 1969 başında TRT’den ayrılıp
Odak Reklam’ı kurunca gönlümce fotoğraf çekmeye başladım. Altı ay kadar sonra bize katılan
Oğuz Tığlı da fotoğraf konusunda en önemli desteğim oldu. İşi tiyatro sahnelerinden fotoğraf çekimine kadar geliştirmiştik. O günlerde
Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara bürosunda çalışan
Fikret Otyam’ın fotoğraflarına hayrandım. Bir gün onu Odak Reklam’a davet ettim. Beni kırmadı ve geldi. Duvarlarda asılı portreleri dikkatle inceledi. Karakalem tarzındaki fotoğrafları eliyle yoklayıp gerçekten fotoğraf olup olmadıklarını kontrol etti ve çok şaşırdığını söyledi. Sonra da hiç unutmuyorum, Ayşegül Atik’in portresinin önünde durup uzun uzun baktıktan sonra,
“Ulan puşt, bu Rembrandt ışığını nereden öğrendin sen?” dedi. O “puşt” sözcüğü onun dilinde müthiş bir iltifattı. Fotoğrafları çektiğimiz makinelere baktı,
“Oğlum siz bu işi bitirmişsiniz; bu makinelerle bu foturafları (o, fotoğraf demezdi) nasıl çektiniz lan? Gel benimle, sana harika bir makine vereyim de, daha iyi foturaflar çek” dedi. Birlikte Cumhuriyet bürosuna gittik. O gün,
Rolleicord marka özel üretim fotoğraf makinesini, bana bir ödül verircesine, 150 liraya sattı. Verdiği bilgiye göre makine, Zeiss tarafından özel olarak üretilen 100 objektiften birini taşıyordu. Onunla, daha yumuşak tonlu, daha derinlikli ve daha güzel portreler çekmeye başladım. İlginçtir,
Nurhak Dağları’nda katledilen
Sinan Cemgil,
Yusuf Aslan ve
Hüseyin İnan’ın portrelerini de o makineyle çekmiştim.
Otyam sonradan makineyi bana sattığına pişman olmuştu; daha yüksek fiyata geri almak istediğini söyledi ve uzun süre de ısrar etti ama, vermedim. Sonraki yıllarda karşılaştıkça bu anımı anlatırım ve gülüşürüz. Hey gidi günler hey...
Şimdi, o gün onun alkışladığı Ayşegül Atik portresine neler vermezdim ki, işte bizim geçmişe verdiğimiz değer!
Bir yumurta filmi... @ 03-05-2007 11:59
Sıcak bir itirafParajanslı yıllarda bir gün dönemin ünlü sigorta şirketlerinden
Emek Sigorta’nın Genel Müdürü Mehmet Seven’le yine dönemin ünlü restoranlarından
Nişantaşı Ziya’da yemekteydik. Birlikte çalışmaya başlayalı bir yıla yaklaşmıştı. Yurtdışında öğrenim görmüş ve yine yurtdışında yıllarca sigortacılık yapmış Genel Müdür, Ziya’nın ünlü mayonezli levreği ile yudumladığımız buz gibi beyaz şarabın duvarları saydamlaştırdığı bir sırada,
“Şahin Bey, bir gerçeği itiraf etmek istiyorum. Ben yakın zamana kadar reklamcılığı pek önemsemez ve kolay sanırdım. Ama şu sizinle çalıştığım sürede bu kanaatim tümüyle değişti. İşiniz gerçekten çok zor. Hem bizi, hem bizim müşterilerimizi tanıyacaksınız, hem bizim neler istediğimizi, neleri ise istemememiz gerektiğini kestireceksiniz ve bizi buna inandıracaksınız, hem bizim ve patronumuzun kaprislerine katlanacaksınız, hem de bizim amaçlarımızı gerçekleştirecek şeyler yapacaksınız. Zor, çok zor... Biz hep kendimizi dünyanın merkezi zannederiz. Açık söylüyorum, asıl zor olan da bizim bu yanımıza tahammül edebilmeniz” deyiverdi.
Bu itiraftan sonra Mehmet Seven ilişkilerimiz öylesine verimli ve öylesine sağlıklı gelişti ki, sanıyorum dönemin en etkili sigorta şirketi iletişimini gerçekleştirdik. İtiraf etmeliyim ki, birlikte çalıştığımız bu dönemde Mehmet Seven’in sözünü ettiği zorlukları kahrolurcasına

birebir yaşadım, ama bir yandan da meslek yaşamımın en verimli ve en öğretici döneminden geçtim. Seven ve ekibinden sigortacılığın inceliklerini, patronu
Erol Aksoy’dan marka konumlandırmada “agresiv” ve rekabetçi tavrı, yaşayarak öğrendim.
Bir sigortacılık okuluO dönemde Emek Sigorta, adeta bir sigortacılık okulu. Bugünkü ünlü sigortacıların önemli bir bölümü o günlerde Emek Sigorta’da çalışıyordu. Kimler yoktu ki o ekipte... Yıllarca
Commercial Union’un Genel Müdürlüğünü üstlenen ve halen
Axa Oyak’ın Genel Müdürü olan
Cemal Ererdi, Emek Sigorta’dan sonra uzun süre
Güneş Hayat Sigorta Genel Müdürlüğü yapan
İhsan Karagöz,
Ege Baltıca Sigorta Genel Müdürlüğü’nden sonra bir süre de
Ankara Sigorta’nın Genel Müdürlüğü’nü yürüten ve şimdilerde
AON RE Türkiye’nin Yönetim Kurulu Başkanı olan
Servet Gürkan, Emek Sigorta’dan sonra
Demir Hayat Sigorta, Sanko Sigorta ve
Ak Sigorta Genel Müdürlüklerinde bulunan ve halen kendi firmasında danışmanlık yapan
Vahdet Tulun, Emek Hayat Sigorta’dan sonra
Doğan Hayat Sigorta’da Genel Müdürlük yapan ve Vahdet Tulun gibi kendi danışmanlık şirketini kuran
Mehmet Muratoğlu,
Özkan Kaymak, Haçik Copikoğlu, Engin Güven ve daha kimler kimler...
Daha önce
“Bütün ölçütleri eksi birle çarpmak” başlıklı anımda da anlattığım gibi, Emek Sigorta’yla, 1988 başında, şirketin sahbi Erol Aksoy’un isteği üzerine çalışmaya başlamıştık.
Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu’na bağlı ve o güne kadar hiçbir varlık gösterememiş olan Emek Sigorta’yı birkaç ay önce Erol Aksoy satın almıştı. Aksoy basına yaptığı açıklamalarda, Türkiye’de sigortaclığın bilinmediğini ve bu şirketle ülkeye gerçek alamda sigortacılığı getireceğini iddia ediyordu. Yine basın haberlerinden güçlü ve iddialı bir kadro oluşturduğunu ve yakında reklamlara da başlayacağını öğreniyorduk. O dönemde basın ve televizyonlarda yer alan Töbank kampanyamızdan çok etkilendiği için Genel Müdür Mehmet Seven’e bizimle çalışmak istediğini söylemiş, Mehmet Seven de 1987’nin son günlerinde beni arayarak Aksoy’un bu dileğini iletmişti.
Sigortacılıkta yeni bir kavramAnlaşma hemen sağlandı ve işe başladık. Daha ilk bilgilendirme toplantısında Erol Aksoy, Türkiye’deki sigorta sektörünün gelişmemiş, donanımsız ve bilgisiz olduğunu iddia ederek, risk yönetiminden söz etti. Yeni şeyler duyuyorduk. Risk yönetimi kavramı sadece bizim için değil, sigorta sektörü için de çok yeniydi. Bu yöntem, poliçeyi düzenlemeden önce sigortaya esas oluşturan risklerin tüm ayrıntılarıyla değerlendirilmesi, risk oluşturmadığı halde risk gibi algılanan durumların poliçe dışında bırakılması, risk taşımıyormuş gibi görünmesine karşın ağır risk oluşturan durumların ise mutlaka policeye alınması anlamı taşıyordu. Ayrıca sigortalanmadan önce küçük dokunuşlarla ortadan kaldırılabilen riskler de vardı ve bunların poliçeye alınıp prim yükünü artırması önlenebiliyordu. Sonuçta risk-prim-teminat üçlüsünün tam anlamda optimizasyonu sağlanıyordu.
Kolları sıvayıp çalışmaya başladık. Altı ilandan oluşan bir “teaser”la üç açılış ilanı hazırladık. “Teaser”lar, risk yönetimiyle tanışmamış sigortacılık anlayışının yarattığı sonuçları sergiliyor ve bunlarla dalga geçiyordu. Temmuz ayında yayımladığımız “teaser”lar beklenmedik bir ilgi uyandırdı. İlanlarda kullandığımız ve Emek Sigorta’nın da kimliğinde yer alan çek işareti aynı zamanda
İktisat Bankası’nın kimliğinin de bir parçası olduğu için, bankaya pek çok telefon gelmiş ve ilanlardaki sigorta sirketinin adı sorulmuştu.
Hem Erol Aksoy hem de şirketin üst yönetimi durumdan çok memnundu ama, ısrarlı uyarılarımıza karşın inanılmaz bir yanlışı yapmaktan da kendilerini alamadılar. “Teaser”lar temmuz boyunca yayımlanmış ve araya ağustos girmişti.

Ağustosta herkesin tatilde ve yazlıkta olacağı gerekçesiyle açılış ilanının eylüle bırakılması istendi ve öyle de oldu. Ne dersiniz, müşteri bizden daha iyisini bilir her zaman... Eylül başında “Risk Mühendisliği”, “Risk Haritası” ve “Risk Yönetimi” başlıklarını taşıyan açılış ilanlarını yayımladık. Sigorta sektörü gerçekten yeni bir kavramla ve yeni bir yöntemle karşılaşıyordu.



Kısa bir süre sonra sigortacılar demeçlerinde, “Eee biz ne yapıyorduk ki sanki... Bizim yıllardır yaptığımız da risk yönetimiydi, ama adını koymamıştık...” demeye başladılar. Ama atı alan Üsküdar’ı geçmişti ve Emek Sigorta risk yönetimi kavramını sahiplenmiş hatta bir de marka altı sloganı haline getirmişti.

Yumurtanın inadıBu kampanyanın en ilginç gelişmesini, Erol Aksoy’un Fransa’dan satın aldığı bir televizyon kanalını
Show TV adıyla yayına sokmasından sonra yaşadık. O döneme kadar basın ilanlarıyla yetinen Emek Sigorta için risk yönetmini anlatan bir tv reklam filmi yapmamız istendi. Risk yönetimi soyut bir kavramdı ve uzun uzun anlatılması gerekiyordu; oysa televizyonda kullanacağımız süre 30, bilemediniz 45 saniye idi. Uzun çalışmalardan sonra risk yönetimini bir metaforla anlatma yolunu seçtik ve baş rolü bir yumurtaya verdik. Yumurta büyük bir kırılma riski taşıyor, bu risk yönetilmediği için de, masadan ya da mutfak tezgahından yere düşen yumurta kırılıyor ve karşılanması olanaksız bir hasara uğruyordu. Oysa yumurtadaki risk yönetilebilir ve risk bütünüyle ortadan kalkabilirdi. Bunu da, düşmek üzere olan yumurtayı alıp bir yumurta kabına koyan Emek Sigorta’nın eli gerçekleştiriyordu.
Başlangıçta bu filmi çekmek bize çok kolay gelmişti. Hatta dönemin ünlü reklam filmi yönetmeni
Cemal Karman bile böyle düşünüyordu ve bir günlük çekim süresi öngörmüştü. Oysa
Reşit Paşa’daki
İmaj platosunda çekime başlayınca yumurtanın ne meret bir oyuncu olduğunu kısa sürede anladık. Tüm çabalara karşın yumurtaya, eğik bir düzlemde aynı çizgide yuvarlanma hareketini yaptıramıyorduk ve o yalpalanarak dilediği gibi hareket ediyor, bir sağa bir sola. Uzun süren çabalardan ve birkaç kasa yumurtayı telef ettikten sonra bu kez yumurtayı katı şekilde pişirmeyi denedik, sonuç değişmedi. Kabuğunu delip içine alçı doldurduk, sonuç yine fiyaskoydu... Uzun mühendislik hesaplarından sonra yaratıcı set işçileri özel bir aparat yapmaya karar verdiler ve çekim ertesi güne bırakıldı.
Ertesi sabah çekime başladığımızda kameranın önüne, objektiften görünmeyen bir parça eklenmişti. Bu parça yumurtayı alttan kavrayor ve eğimli yüzeyde kamera hareketiyle birlikte yukarı doğru itiyordu. Sorun çözülmüş ve aslında yukarı doğru itilen yumurta sanki aşağı doğru yuvarlanıyormuş gibi filme alınmıştı. Ünlü film hileleri ustası Fransız
George Melier’den sonra bir film hilesini de biz gerçekleştirmiştik.
1991’de yayımlanmaya başlayan film çok beğenildi. Ve dört-beş yıl boyunca, kısa aralar dışında televizyonlarda gösterildi ve adeta bir reklam klasiği haline geldi. Hatta
Marketing Türkiye bu filmi, Türkiye’de medyada en uzun süre yer alan televizyon reklamı olarak haber de yapmıştı.
Danimarkalı Montör Şahin Usta... @ 09-04-2007 21:19
Uzun bir aradan sonra anılarımı yazmaya yeniden başlıyorum. Bu sürede beni yazmaya özendiren ve destekleyen tüm okurlarıma ve dostlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Bu kez, hayata dönüşün armağanı olarak, yaşadığım günlerde beni çok mutlu eden bir anımı aktarıyorum.
1968’in son baharı. TRT yıllarım. Bir yandan
TRT Haber Merkezi’nde çalışıyor, bir yandan da
Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun üçüncü sınıfına devam ediyorum. Merkezi sınav sistemiyle alınan öğrenciler dışında halen meslekte olanlar için de üç yıl üstüste yirmişer kişilik özel bir kontenjan tanınmış, açılan sınavı kazanarak üç yıl önce okula kayıt olmuştum. Özel izinli olarak hafta içi her gün 15.00’e kadar okula gidiyorum, daha sonra da 21.00’e kadar TRT’de çalışıyorum. Aslında okula da doğru dürüst devam ettiğim yok ya. Zamanı kitap okuyarak, fotoğraf çekerek ya da tanıdık yayınevlerine kitap kapağı yaparak geçiriyorum. Bazen de
Forum’a gidip
Hasan Hüseyin’e yardım ediyorum. Bu yüzden, benimle birlikte okula devam eden şefim
Muammer Yaşar’dan da sık sık kibarca uyarılar alıyorum. O, aynı imkandan yararlanan diğer arkadaşlar gibi dersleri hiç kaçırmıyor.
Bir pazar günü TİP yöneticilerinden yakın dostum
Yalçın Cerit geliyor eve. Sıkıntısı yüzünden okunuyor. O dönemde,
Disk’e bağlı
Yapı İş Sendikası’yla
Ağaç İş 