En büyük ve en sade açılış sayfası
Olmazmi arama
tr
en
anasayfa siteler rssler
   
 Telefonvarmi.com'da binlerce cep telefonu sizi bekliyor. Telefonvarmi.com ile tanışmadıysanız buraya tıklayınız.

Kültür Sanat - KaraKutu RSS

Cemal'in İç Konuşmaları @ 10-01-2009 04:45

Cemal'in İç Konuşmaları-1

Bir şeyler çiziyorum buğulu cama —ben—
Cemal'in ıslak sesi
Kayıp gidiyor buğulu camda
—Bir sabah yağmurunun en küçük tanımıysa
Şu benim sesim—
Çizip çizip siliyorum sesimi
Birden odayla dışarısı birleşiyor
Ve birleşir birleşmez
Çıkarıp cebinden büyük aynasını gök
Bir istasyonda yolcularını bekleyen
İnsanlar gibi hafifçe gülümsüyor
Bana
Elimi sallıyorum içimden
Buruk içimden
Belli belirsiz.

AHMET İNSEL: Bitmeyecek kanlı oyun @ 10-01-2009 04:45

 Hamas’ın en büyük korkusu, başta Mısır olmak üzere Arap devletleri ve uluslararası güçlerin desteğiyle, Mahmud Abbas yönetiminin Gazze’ye geri gelmesiydi. Son İsrail saldırısı bu korkuyu defetti. İsrail saldırısının esas kaybedeni, Mahmud Abbas ve Mısır Devlet Başkanı Mübarek oldu. İsrail’in 1967 savaşı sonrasında Gazze’yi işgal etmesinden beri bölgede yaptığı insani bilançosu en ağır olan son askeri operasyon, 2007’den beri Gazze’de yarı-devlet konumuna geçen Hamas’ın silahlı gücünü yok etmekten ziyade kurumsal varlığına büyük bir darbe vurdu. Ölenlerin dörtte birinin Hamas’la herhangi bir ilgisi olmayan sivil olmasının yanında, ölen Hamas görevlilerinin çok büyük bölümü de Hamas’ın askeri kanadında çalışmıyordu.

‘Üniversiteli efendiler!’ @ 10-01-2009 04:45

110 yıl önce Fransız aydınları toplumsal tartışma alanına ilk defa Dreyfus davası için imza kampanyasıyla girerler ve ordu, din, basın, kamuoyu gibi kurumları günümüze dek sürecek bir biçimde demokrasi yönünde zorlama sürecini başlatırlar. Eski topraklarını yitirmiş bir ülke. İç savaş benzeri bir durumdan çıkalı çok olmamış. Sınaileşme ve kentleşme sancıları yoğun. Anayasal bir rejime, demokrasiye geçmeye çabalıyor. Din ve ordu büyük ağırlığa sahip. Ülkenin çoğunluk kamuoyunda her an hınç gösterileri patlıyor. Basın bu ateşin üstüne körükle gidiyor. Tüm ülke, çoğunluğun etnik/dinsel yapısından farklılık arz edenleri dışlamaya ve düşman ilan etmeye dayanan bir ulusalcılığın pençesinde.

Helal olsun Chavez! @ 10-01-2009 04:45

Venezuela Hükümeti aldığı kararla, İsrail'in katliamlarına sessiz kalmayarak, İsrail'in Venezuela Büyükelçisi ile elçilik personelinin bir kısmını sınır dışı ediyor.

Venezuela Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, "İsrail Büyükelçisi ve İsrail Büyükelçilik personelinin bir kısmını sınır dışı edilmesi kararı alındığı" bildirildi.


90 yıldır kanayan kara: Filistin (1) @ 10-01-2009 04:45

 1799'da Napolyon, Mısır Seferi sırasında Yahudilere Akka'nın dışında bir yerde yerleşim kurma sözü vermiş, ancak bölgeden kısa sürede çekilince bunu gerçekleştirememişti. 1840'ta, Kudüs'teki Britanya temsilcisi Lord Palmerston 'Britanya İmparatorluğu'nun yüksek çıkarlarını korumak üzere' bir Avrupalı Yahudi Yerleşim Kolonisi kurma fikrini ortaya atmıştı.


Olmadığın gibi kabul edilmek @ 10-01-2009 04:45

Benim ‘wisecrack’ (zekâpatlangaçı) bi arkadaşım var. O böyle, çok krek/gevrek laflar bulup eder. Ve hatırlar da, tüm o gevrek/patlangaç laflarını.

Mühim olan: O lafları bulup etmekten ziyade (burda; ziyade’nin önemine dikkâtinizi çekerim)

O lafları habire hatırlayıp tekrar etmek.

Ki, bu: sürümden (daha doğrusu: baskıdan/fotokopiden) kazanmak demektir.

Çok şey bulmuşluğun faydası yok! (Ve hatta zararı var.)

Az bi şey bulup habire tekrar edeceksin ki; bellesin millet!

Dualarımız da mı yok! @ 10-01-2009 04:45

Gecenin bir yarısı... Ülke TV'de İsrail ordusunun Gazze'de başlattığı kara saldırısıyla ilgili özel yayını endişeyle izliyorum. Sefer Turan, bölgede bulunan ve ulaşılabilir durumda bulunan herkesi canlı telefon bağlantısıyla yayına alıyor, karanlığa gömülmüş Gazze sokaklarında neler yaşandığını soruyor. Hepsi vakur, kararlı, inançlı... Hiç de feryat figan bir durum yok. Sadece dua istiyorlar. Sonra gündüz çekilmiş bir video giriyor; bir adam yıkıntılar üzerinde ezan okuyor. Akla gelebilecek her türlü zorluğun hayatı tehdit ettiği bu uzak şehirde, Filistin'in asla yenilgiye uğratılamayan iradesi sanki hep bir ağızdan Allah'ın büyüklüğünü haykırıyor. Bölgeden yayın yapabilen tek TV kanalı olan El Aksa, alt yazı geçerek izleyenleri Gazze'deki direnişçilere dua etmeye, Kur'an okumaya ve tekbir getirmeye çağırıyor.

SÖZÜN YURTLUĞU @ 10-01-2009 04:45

"Ne yazıyorsun?" diye soruyor
geçen günkü çocuk: usulca
açmış bir haşhaş çiçeği
çitin yanında. Öğle sonunun
dinginliğinde yankılanıyor
soru. Yaşam böyle apansız
kuşatıyor Sözü: daha yolunu
sorarken yele, kerteriz ararken
geri dönmek için. Çünkü bir yurt
gereksinir söz de: unutulmak
ve yeniden bulunmak üzre. Yazgı bu!

Gilad Atzmon: Müslümanları rahat bırakın @ 10-01-2009 04:45

İsrailli dünyaca ünlü saksofon ve klarnet ustası Gilad Atzmon'dan ABD ve İngiltere'ye büyük ders. Atzmon, "Terörizmle savaş fos çıktı. Amerika ve müttefikleri yenildi" dedi.

Bu notları yazdığım sıralarda, Mumbai’de gerçekten neler olduğu tam olarak belli değildi. Kendi kendime sorduğum sorular herkesin sorduğu sorularla aynı: Saldırganlar kimdi? Arkalarında kimler vardı ve ne elde etmeye çalışıyorlardı? Ancak açık olan bir şey var; “Terörizme Karşı Savaş” tamamen felaket çıktı. Sözde “teröristler” herkimse kazandılar. Amerika ve müttefikleri yenildi.

KISA VADE ORTA VADE UZUN VADE @ 10-01-2009 04:45

İsmet Özel'in Son Şiiri:

KISA VADE ORTA VADE UZUN VADE KREDİ GARANTİSİ

Bana bir kış
Diyen çıkacak mı
İlme ilmek atacak
Fincana bade katacak
Tırakkaları patlatarak
Şalvara boncuk takacaksam

Bük en yakın kerhaneci en uzak akbaba
Sıcak iklimlere doğru leylen leylek havada
Takıl fırsat bil göz gözü görmüyoru paçalarına
Seni yanlarından kovmaları ihtimali pek zayıf
Beğenmeseler bile verecekler küçük kızlarını
Ötesi yok evde kalma ihtimali kuvvetli kızlarının
Sen evlen
Oradan bir kış getir bana da
Bir kış a yazı bol buzu bol salkım saçak
Mâkul bir kış lûzum ediyor şimdi bana
Kışın öleceğim içime doğmakla iyi oldu
Oh oldu gelip vakitli vakitsiz bahar son defa
Asabımı bozmaya bahane bulayamayacak.


Kış Mitosu: İroni ve Hiciv @ 10-01-2009 04:45

Şimdi, deneyimin mitsel örüntülerine, idealize edilmemiş varoluşun değişip duran belirsizliklerine ve karmaşıklıklarına biçim verme çabalarına geliyoruz. Bu örüntüleri, yalnızca bu tür yazının mimetik (öykünmeci) ya da temsil edici yönünde bulamayız, çünkü bu, biçime değil içeriğe ilişkin bir yöndür. Yapısal olarak, ironik mitin merkezi ilkesine en iyi biçimde romansın parodisi olarak, romantik mitsel biçimlerin beklenmedik yollarda kendilerine uygun düşen daha gerçekçi içeriklere uygulanması olarak yaklaşılabilir. Don Quijote, romansta kahramanı rahatlatmanın bedelini kimin ödediğini sormaz kimse hiçbir zaman, diye bağırır.

İroni Üstüne @ 10-01-2009 04:45

Kimi zaman doğaçlama yaptığıma tanık olacaksınız. Sözgelimi şimdi, gençliğimde Paris’te geçirdiğim iki yılı ironik biçimde yeniden gözden geçirirken yaptığım da bu; ne var ki yeri gelmişken şunu da söylemek istiyorum size: İroninin ateşle oynadığını ve başkasıyla alay ederken önünde sonunda bazen kendisiyle alay etmeye başladığını da pekâlâ biliyorum. Neden söz ettiğimi hepiniz biliyorsunuz. İnsan aşık rolü oynadığında, aşka düşmek tehlikesiyle karşı karşıya kalır, gerekli önlemleri almadan rol kesen kişi gün gelir kendi oyununun kurbanı oluverir.

Eleştiri eskir... @ 10-01-2009 04:45

  Yalnızca dünyanın anlamını ‘körü körüne ve sarsılmaz bir inançla’ temsil eden kahramanın bugün yaşamaması bile Lukács’ın roman kavramını eskitmiştir. ‘Çünkü bugün dünya,’ diyor Jameson, ‘kahramanı hep yeniyor...’ Önce anlama, sonra yorumlama, yazıya dönüşürken de derin yapıya yönelen çözümleme biçiminde dışavuran eleştiri, kendi döneminin eleştirel düşünme biçimini etkileyecek nitelikte olmuşsa, neden sonra dönüp bakılacak bir değeri de zaman içinde taşıyarak gelir. Gene de bu arada yazınsal, işlevsel bakımdan kaçınılmaz biçimde geride kalırken tarihsel bakımdan öne çıkmaya başlar. Georg Lukács bu serüvenin diyalektiğini en belirgin yaşayan adlardan. Marksizm öncesinde de herkesin göz önünde tutmaya başladığı yazarlardandı; sözgelimi Roman Kuramı, bugün hâlâ tartışılmakla birlikte, tarihsel değeriyle dönüp baktığımız bir çalışma sayılır.

Tüm zamanların meydan okuması @ 10-01-2009 04:45

Edebiyat tarihinin unutulmaz kahramanları, ‘İklimler’de, yer yer arayışların simgeleştiği, yer yer de karakterlerin kendi varlığını özdeşleştirdiği isimler olarak çıkıyor karşımıza. ‘İklimler’, romanın son cümlesinde özetlenen bir gerçeği, ‘yazgılarımızla isteklerimizin hemen her zaman çeliştiğini’ anlatıyor. Sahaflarda karşıma çıkan kitapların öncelikle ilk sayfasına, hani yalnızca kitap ve yazar adının yazılı olduğu o boş sayfaya bakarım, gizliden gizliye. Kendimi birinin mahremine adım atmış gibi hissederim. Perdeyi aralayıp içeri göz atıyormuşum duygusu uyanır içimde. O ilk sayfada çok kez bir ithafla karşılaşmışımdır.

Elli yıl olmuş şair gideli @ 10-01-2009 04:45

Yahya Kemal, yalnız şiiri ve şair kimliği değil, bir kültür adamı, hatta yorumcusu olarak da kabul edilmeye değer. Onun en ayrıcalıklı yanı, savunduğu düşünce biçimi ve estetik tavrıyla, yazdığı mükemmel şiirler arasında somut bir ilişkinin kurulabilmesi. Bu, herhangi bir iyi şairin, yazdığı şiirle poetikası arasında bir bağ kurma çabasına benzemez. Yahya Kemal, hâlâ, şiirleri yanında, kaleme aldığı yazılarla da, özgün bir kültürel tartışma zemininin de sembolü. Kültürel süreklilik, yeni bir milletin kurulmasıyla noktalanamadı ona göre. Aynı serüven Cumhuriyet döneminde de yeni bir dille, kimlikle, estetik algısıyla devam etmektedir.

Metaforlar olmadan... @ 10-01-2009 04:45

 David Rieff, annesi Susan Sontag’ı anlattığı kitabını samimi açıklamalar ile doldurmuş. Rieff kendi kurallarından ödün veriyor gibi görünüyor. Annesiyle ilgili imgeleri belirsiz, diğer odada ağlayan bir figür gibi. Eğer bunlar çizim olsalardı, beyaz kâğıt üzerindeki kara kalem karalamalar olurdu. İnsanın Susan Sontag’ın ölümünün gözlerden uzak gerçekleştiğini söylemesi zor. Yazar bir keresinde okuyucularına “hastalar krallığına göçüp orada yaşamanın gerçekte nasıl olduğunu” anlatmayacağını duyurmuştu ama anlaşılan başkaları bunu onun yerine yapmaya kararlı. Sontag’ın hasta yatağına son bakışımızı David Rieff’in annesinin ölümcül hastalığını anlattığı düzensiz olsa da zekice görünen notlarıyla atıyoruz...

Samuel Huntington öldü @ 10-01-2009 04:45

‘Medeniyetler Çatışması’nın yazarı Samuel Huntington, çarşamba günü 81 yaşında yaşamını yitirdi. ‘Türkiye AB’ye alınmaz’ iddiasında bulunan ABD’li ünlü siyaset bilimcinin ölüm nedeni açıklanmadı


Rab’bın sana bunu emretmiş olamaz @ 10-01-2009 04:45

İsrail, Tevrat’taki On Emir’den “Öldürmeyeceksin”i kutsal Hanuka ve Şabat’ta bile çiğnedi. Gazze saldırısı sürüyor, can kaybı 300’e yaklaştı. 19 aralıkta sona eren ateşkes sonrasında İsrail’in Gazze Şeridi’ne hava saldırısı dün de sürdü. Hamas üçüncü intifada çağrısı yaparken, İsrailli bakan Barak da “Kara operasyonu olabilir” uyarısında bulundu. Altı Gün Savaşı’ndan beri bir günde en fazla can kaybının yaşandığı saldırı sonrasında, BM ve Mahmud Abbas daha fazla kan dökülmemesi için ateşkesi yenileme çağrısında bulundu. Suriye ise İsrail’le dolaylı barış müzakerelerini askıya aldı.



Yeryüzünün Lanetlileri @ 10-01-2009 04:45

Filistin, sen işine bak, kar toprağını,
Yoğur gazabını Yaradanın...



Tek Yol @ 10-01-2009 04:45

Bir tüfek istiyorum
Sattım anamın yüzüğünü
Bir tüfek uğruna
Rehin verdim cüzdanımı

Bize öğretilen dil
Okuduğumuz kitaplar
Ezberlediğimiz şiirler
Beş para etmiyor
Bir tüfek karşısında

Ey devrimciler
Kudüs'te, Halil'de
Bisan'da, Ağvar'da, Beyt-ül Lahim'de
Ey özgürlük savaşçıları nerede iseniz
İleri..Daha ileri......
Barış bir tiyatro oyunu
Adalet bir gösteri yalnızca

Eleştirinin gerçeklik alanları @ 10-01-2009 04:45

 Eleştirinin kendine odaklanmaktan sağladığı kazanç, öteki kitaplardan elde ettiğinden fazladır. Jameson’ın eleştiriye tarihselci boyut kazandırması, bugün onun eleştiri anlayışının eskil yanını mı gösterir, sorusu, kalıcı sonuçlar yaratmaya yeter. Öyle görünüyor ki, edebiyatımızın kendisiyle yaptığı hesaplaşma dönemleri geride kaldı. Orhan Pamuk’a siyasal dil içinden yöneltilen eleştiriler edebiyat tartışması sayılamayacağına göre, Fethi Naci’nin, “Türkiye’de ne kadar futbol varsa o kadar roman var,” sözleri üstüne kopan tartışmayla bir grup yazarın televizyonda katıldıkları bir programda “bizde eleştiri yok” biçimindeki savsözleri üstüne yazılanlar son iki tartışma sayılabilir.

Gündelik hayatın filozofu @ 10-01-2009 04:45

Alain de Botton’un ilk kez Türk okurlarıyla buluşan, İngiltere’de bile 2009 Mart’ın yayımlanacak olan ‘Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı’ kitabı, bisküvi yapımından roket bilimine, aktarım mühendisliğinden muhasebeciliğe kadar çoğu kez pek de ilgimizi çekmeyen uğraşları, hayatları, çalışma alanlarını anlatıyor. İnsanın çok sevdiği bir yazar hakkında yazması ve objektif olması zordur, öte yandan, söz konusu yazar Alain de Botton olunca işler kolaylaşıyor, çünkü onu sevmeyen yok gibi... Yazarın onuncu kitabı Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı’nı diğerlerinden bağımsız değerlendirmek zor.

Beyaz günlere, gecelere... @ 10-01-2009 04:45

Hayatın zorluklarına birçok zorluk eklediğini biliyorum, ama yine de kar tanelerinin gökyüzünden aşağılara doğru savrulduğu o ilk beyaz geceleri çok seviyorum. Gecenin bir vakti, her yeri aydınlatan, pembeye çalan bir beyazlıkla kaplayan bu kar baskını beni heyecanlandırıyor. Kentlerin en ücra köşelerine kadar soğuk bir yalnızlıkla kaplandığını, karanlık kuytu köşelerde yüzlerce "kibritçi kız" ihtimali bulunduğunu bilsem de kapılıyorum bu büyüye. Çünkü bu aydınlığın dünyanın kararmakta olan yüzünü yumuşattığı, hayatın bütün keskin hatlarını şefkatle sararak yumuşattığı bir gerçek... Birçok şey, daha önce varlığıyla hem gözümü, hem özümü yoran pek çok şey kabul edilebilir görünüme kavuşuyor. Bütün çirkinliklerin üstü örtülüyor, bütün karanlıklar ağarıyor.

Ağızdan çıkan bakla @ 10-01-2009 04:45

Nasıl oldu başlık, hani "taşa saplanan kılıç", "başını vermeyen şehit" ya da "sahibini arayan kadın" gibilerden? Eskiden bu tür başlıklar yaygındı da...

Lafa şöyle de girebilirdik: İçlerinde dürüst ve namuslu olanlar da var...

Aydın Doğan'ın adamlarından söz ediyorum.

İstanbul'da belediye seçimini AKP'nin kazanacağını yazmışlar.

Belki de bu kez yeniden madara olmak istemiyorlar, " Deniz Baykal bu seçimde kendisinin bile ummadığı büyük bir başarı sağlayacak " yazıp da sonra yüzlerinin gene kızarması onlara ikinci kez ağır gelebilir...

Kolaycılığın bedeli @ 10-01-2009 04:45

Ezberlenmiş cümleleri bağıra çağıra tekrar ederek “vatansever” olmanın bir çekiciliği var elbette.

Hiçbir çaba göstermiyorsunuz, hiç düşünmüyorsunuz, kendi hayatınızla ilgili hiçbir şeyi riske sokmuyorsunuz ve kendinizce “değerli” bir kimlik edinebiliyorsunuz.

Bu kolaycılık, birçok insanı, daha da tehlikelisi birçok genci cezbediyor.

Fikir düzeyindeki bir kolaycılığın “ayıp” olarak kabul edildiği bir ülke olmadığımız için bunun “entelektüel” bir zararı da dokunmuyor size.

“Ulusalcı” ya da “vatansever” gibi bir kimlik kartınız oluyor.

Eleştirinin gerçeklik alanları @ 10-01-2009 04:45

 Eleştirinin kendine odaklanmaktan sağladığı kazanç, öteki kitaplardan elde ettiğinden fazladır. Jameson’ın eleştiriye tarihselci boyut kazandırması, bugün onun eleştiri anlayışının eskil yanını mı gösterir, sorusu, kalıcı sonuçlar yaratmaya yeter. Öyle görünüyor ki, edebiyatımızın kendisiyle yaptığı hesaplaşma dönemleri geride kaldı. Orhan Pamuk’a siyasal dil içinden yöneltilen eleştiriler edebiyat tartışması sayılamayacağına göre, Fethi Naci’nin, “Türkiye’de ne kadar futbol varsa o kadar roman var,” sözleri üstüne kopan tartışmayla bir grup yazarın televizyonda katıldıkları bir programda “bizde eleştiri yok” biçimindeki savsözleri üstüne yazılanlar son iki tartışma sayılabilir.

Tavan arası temizliği @ 10-01-2009 04:45

Hani Amerikan filmlerinde sıkça karşımıza çıkan tavanarası görüntüleri vardır: Birkaç sandık, sallanan bir iskemle, iskemlenin üstünde unutulmuş ya da sandıktan çıkan eski bir oyuncak bebek, kaçınılmaz olarak tahta sallanan at, kitaplar, mektup demetleri, şapkalar, şallar...

İşte, hepiniz hatırlarsınız o tavan arası görüntülerini. Bizler, çoğumuz evlerde değil dairelerde yaşıyoruz, tıkış tıkış. Bodrumlarımız, mahzenlerimiz, tavan aralarımız yok. Bunlar yalnızca içimizde, içimizde.

Bir hakikat kalmasın Allah'ım âlemde nihan @ 10-01-2009 04:45

Ortalığı toza dumana bulayan şu ünlü "özür kampanyasını" tartışmaya açan benim. Bu konuda ilk yazıyı on beş gün önce ben yazdım. Herkes arkadan geldi.

Özür dilemesi gerekenlerin, bu haltı yiyenlerin gerek kanuni gerekse manevi mirasçıları olduğunu, "liberal aydınların" komplekse kapılmalarına gerek olmadığını belirttim.

Yani, metni, özür kısmı hariç olmak üzere onayladığımı da belirtmiş oldum. Acıyı paylaşmaya, üzüntü duymaya evet, dedemin işlemediği bir suçtan dolayı özür dilemeye hayır.

kırlara gitme'ye @ 10-01-2009 04:45

işte ben buna aşk derim herkes durur
sonsuzluğun and'ı durur son ses durur

atarım savaş artığı madalyaları giderim
çünkü sivil bir askerdi rahmetli pederim

işte ben buna aşk derim sakallarım vardır
dünya bir orman kadardır bir su kadardır

ki aşılır korkunç köprüsüzlüğü bir çavlanın
temmuzun gülünçsüzlüğü ve hüznü haziranın

Metin Eloğlu: Varken @ 10-01-2009 04:45

Henüz yaşarken bu efendi umut;
Karanlık günlerin aydınlığa döneceği.
Sakın tavsama sakın yüksünme;
İnsanın yarası sağken iyileşir
sağken omuz silkersin bunca engele
ergene, ereğine sağken ulaşırsın.

Toprağın bitiminde bir su var, o seni iletecek;
yaz tükendi miydi güz sofraları
dağların ardı ova
bulanığın sonu duru
Küfün altı meneviş.
Etin, nohutun, zerdalinin tadı;
Ergenlik, barışıklık;
Özlemler kavuşmalar;
Ayışığı, ishak kuşu, aynalıçarşı
Sen yaşarken!

Güneşin altında yeni hiçbir şey yok @ 10-01-2009 04:45

Romantizmle birlikte başlıyor bireysel sıkıntı zira romantizm insanın kendi varlığını fark ettiği bir dönem. Tarih öncesi çağlarda nesnelere, ilk çağlarda tanrılara has bir özellik olan sıkılma, Tanrı ’nın da dünyadan elini çekmesiyle insana iniyor. Kitabı Pandora Kitabevi,’ninn yeni çıkanlar rafında görür görmez hemen aldım; Allahtan yanımda yeteri kadar para vardı. Kitap; Sıkıntı’nın Felsefesi adını taşıyordu ve bir İskandinav tarafından, Lars Fr. H. Svendsen tarafından yazılmıştı. Yazarı hiç tanımıyordum, duymamıştım bile, ama yazları beyaz geceleri yaşayan, kışları kasvetli uzun karanlık günlere mahkûm olan bir iklimin insanı olduğuna göre, sıkıntı hakkında bize söyleyebilecek epey çok ve esaslı düşüncesi olabilirdi.

Düello geyiği @ 10-01-2009 04:45

Eskiden de çok yapılırdı bu tür televizyon maçları... Tek kanallı, siyahbeyaz TRT tekeli döneminde ekrana maymun çıkarsan birdenbire ülke çapında şöhret olduğundan, birtakım gazeteciler de kontenjandan kendilerini "çok önemli kişiler" gibi pazarlama olanağını bulurlardı...

Başbakana soru soruyor, üff, ne büyük adam...

Sonra iş döndü, alt tabakanın "gladyatör dövüşü" beklentilerine mama sağlayacak kıvama geldi. İyice ayağa düştü.

Birileri ekrana çıkarılıp "kapıştırılıyor", lumpenler maç seyreder gibi zevkle izliyorlardı.

Tekin Özertem: Tematik çocuk kanalları, çocuk eğitiminin düşmanıdır @ 10-01-2009 04:45

TRT’nin ilk kuruluşundan 1990’ların ortalarına kadarki süreçte yapım ve yayınına öncülük ettiği, her biri anılara bir daha silinmemecesine kazınmış durumdaki onlarca eğitici-öğretici çocuk programıyla, bugün 40’lı yaşlarını sürmekte olan kuşağın “normal insanlar gibi” yetişmesinde çok önemli katkıları olmuş bir televizyon duayenidir Dr. Tekin Özertem…

Biz de kendisini TRT’den emekli oluşundan yıllar sonra, halen danışmanlığını yürüttüğü Umut Sanat Ürünleri Filmcilik Şirketi’nde bulduk ve “Uykudan Önce”den “23 Nisan Uluslararası Çocuk Şenlikleri”ne kadar düzinelerce unutulmaz programın mimarı olan bu büyük ustaya, Türk televizyonculuğunda çocuk yayınlarının günümüzdeki görünümünü sorduk…

Söyleşi: ALİ MURAT GÜVEN

alimuratg@yahoo.com


Aydınlanma ve “Millet” @ 10-01-2009 04:45

“Aydınlanma” denince Voltaire kadar hatırlanmaya hakkı olan Diderot, İskoç filozofu David Hume’a mektup yazar: “Sevgili David, sen her milletin malısın... Ben de, senin gibi, dünya denen o büyük şehrin hemşehrisi olmaktan kıvanç duyuyorum.”


Mutlu anarşist yoktur @ 10-01-2009 04:45

Anarşizm, aslına bakarsanız, komünizmden daha ilginç bir ütopyadır. Ama ütopyadır işte, gerçekleşmesi asla mümkün olmayan...
Fakat hemen altını çizelim: Çok ciddi bir siyasi ve felsefi görüş olan anarşizmin, 12 Mart döneminde cahil ve kafasız bürokratların uydurdukları tanımla ilgisi yoktur. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının anarşizmle uzaktan yakından hiçbir ilgileri yoktu.
Anarşizm, her türlü "otoriteyi" reddeder.


Paris, Texas @ 10-01-2009 04:45
hepiniz bebek pedlerinizde
yakalanacaksız!
size yemin ediyorum!
annemin üzerine yemin ediyorum!
bugün, tam burada,
annemin başında,
tanrı'nın yemyeşil dünyasında
dikilmiş, yemin ediyorum!


Zamane @ 10-01-2009 04:45

Onu tanımak için uzun zamana ihtiyacınız olmaz, saniyeler size yeter. Çünkü saklanamaz bir egoya sahiptir, bu egonun izlerini hayatının her anında gözlemek mümkündür. Hemen hemen hiçbir konuda bilgi sahibi değildir, ama söze başlayınca çok anlamlı şeyler söyleyebileceğine yine de inanır. Bütün zamanlar içinde cehaleti en gür biçimde seslendiren kişi odur. Her şeye kendinden bakar, kendinin ötesinde bir dünya olduğundan bihaberdir. Başkalarının nasıl düşündüğünü merak etmez, çünkü dünyada kendininki dışında bir düşünme biçimi olabileceğine ihtimal vermez. Sayıları dünyayı kaplamaya yeter hale geldiğinde muhtemelen dünyada başka bir düşünme biçimi gerçekten olmayacaktır. O gelecek onların bugünden yaşamaya başladıkları gelecektir.

‘İnsanın bütün halleri Âdem’de gizli’ @ 10-01-2009 04:45

Nun Masalları’nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha’nın yazıcısı... Defterin sahifelerine Mor Mürekkep’inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep. Adem ile Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün insanlığın hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem’in hikâyesini yazmaya karar verdi.
Çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı Lâ’da Âdem ile Havva’yı anlatıyor. Hikâyenin merkezinde Kur’an’daki kıssa ve Hz. Âdem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer “temsil” ve “mecaz” olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikâyesini.

Sanata patronluk etmek... @ 10-01-2009 04:45

 Bir süre önce ‘Patronizing the Arts’ adlı kitabı yayımlanan Marjorie Garber’a bakılırsa, sanat ve sanatçı ile mesen, sanat koruyucusu arasındaki ilişkiden kimin daha kârlı çıktığı incelenmeye değer bir konudur. Latin edebiyatının ünlü ozanları Vergilius ve Horatius, kimi yapıtlarında Gaius Maecenas’ın adını anarlar, ondan saygı ve övgüyle söz ederler. İÖ 1. yüzyılda Roma imparatoru Octavianus’un (ki sonradan Augustus Caesar unvanını almıştır) yakın dostu ve en güvenilir danışmanı olarak bilinen Maecenas, devlet görevlerindeki becerisinin yanı sıra, gösterişli bir yaşam sürmekten hoşlanan, sanat ve edebiyattan büyük zevk alan, sanatçıları özendiren ve destekleyen biriydi. Sonradan sanat koruyucusu anlamında kullanılan “mesen” sözcüğü onun adından gelir. Sanat koruyuculuğunun tarihi belki çok daha eskilere götürülebilir, ama pek çok sanat tarihçisi mesenliğin öyküsünü yazarken Maecenas’ı milat alır.

Bizi Shakespeare icat etmiştir @ 10-01-2009 04:45

Shakespeare, Milton ve Wordsworth okumalarını yapmasaydı, Keats’ın da Keats olarak var olamayacağı; ya da Tennyson’ın Keats okuması olmasaydı, Tennyson’un da olamayacağı biçiminde, kesin bir yargıya varır Bloom. Yaratma endişesinin çokyönlülüğü yazarı önceden bilinen kısıtlar içinde bırakırken beklenmedik sancıları neden sonra gösterir. Bilinebilir endişelerin içeriden gelenleri yanında, dışarıdan alınan etkilerden üstümüze düşenleri de var, ama sözgelimi içinde bulunduğumuz ânın yol açtığı etkenlerin yanında, geçmişin yazarları da bizi kendiliğinden köşeye sıkıştırır ve yaratım sürecine beklenmedik etkilerde bulunur.

Haiku: şiirde düş ve arınma @ 10-01-2009 04:45

 ‘Kelebek Düşleri’, Başo ve Haiku ’yu tüm inanç ve felsefesiyle tanımamız imkânını sağlıyor. Bir şiirin, dille nasıl bu denli damıtılabileceğini okura haber veriyor. Haiku ’nun yüzyıllardır var oluşunu niye hâlâ sürdürdüğünün açık biçimde farkına varılıyor. Fırçayla yazılmaya başlanıp, kaleme dönüşmesinin serüveni metinde özetleniyor. Şiirde Haiku; dilin damıtılmasının, süzülmesinin, arınmasına karşılık gelir. Azıcık sayıda sözcüğün, ustalıklı benzersiz bir şiir yapısına dönüşmesidir. Bilgeliği temsil eder. Kurduğu imge dünyası okuru şaşırtır, bambaşka bir ufka, yolculuğa iter. Hem iç, hem dış dünyaya doğru bir seferdir bu. Nüktedan yanı hep dikkat çeker. Gerginlikten uzak olduğu kadar, bir temizliğin karşılığıdır. Sözcüklerin; ışıltısıyla, büyüsüyle apayrı bir vücuda dönüşmesidir.

"Sinema değil" demiştim... @ 10-01-2009 04:45

Böyledir, sinemadan anlamıyorsan, oturur Cem Yılmaz'ı tartışırsın: Çok mu güldük, az mı güldük? Çok para mı harcamışlar, az para mı harcamışlar? Arak mıdır, değil midir? Maymunu düdüklemesi ayıp mı, değil mi? Gişe rekorunu kırdı mı, kırmadı mı? "Bundan böyle Türk sinemasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" gibi ahmakça cümleler de ortaya atılır.

"Gora" filminin "katlaması" olan "Arog" filmi de temel düşüncemizi değiştirmedi: Bunlar sinema sanatının ürünleri değil, sinemanın olanaklarından yararlanarak filme çekilmiş birer "Cem Yılmaz Show" örnekleridir... Cem, sahnede "minimalist" bir gösteride tek başına yapması mümkün olmayan "gag"ları böyle gerçekleştiriyor.

Jeff Buckley: Everybody Here Wants You @ 10-01-2009 04:45


Umutsuzlar Parkı @ 10-01-2009 04:45

I.
Biliyorsunuz parkların
Sizi çağıran tarafları
İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
Orada saklanıyor onlar
Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
Dağınık mavisiyle gözlerinin
Sevgi vermez kadın uçlarıyla
Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
Yalvaran bakışlarıyla - nasıl da sevimsiz -
En kötüsü, belki de en kötüsü
Bir duygu açlığıyla soluyarak
Parklara yerleşiyorlar, parkların
Onları çağıran köşelerine
Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
Bacak aralarından
Çömelmiş, öyle sakin
Selamlıyorlar
"Günaydın" diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
Acılar alıp veriyor dünyadan
Dillerini gösteriyorlar, dizkapaklarını
Bir sıkıntı şiiri gibi
Sıkıntı
İşte
Tam orada duruyorlar.

Bayram @ 10-01-2009 04:45

Herkes gibi ben de çocukluğumun bayramlarını severim.

Annemle babam çok gençti ben çocukken.

Para durumları da pek iyi değildi.

Annem, bayramlarda mutlaka çocuklara bir şeyler alınmasını isterdi.

Bir yerlerden para bulunurdu.

Mehmet’le beni alır çarşıya götürürdü.

“Bayramlık” alırdı bize.

Stalker @ 10-01-2009 04:45

‘Stalker’ı şöyle çevirebilirim: Can Yücel vari bir çeviriyle, ŞöhretBiti.

Şöhret’in NE kadar korkunç, sinir, azap bozucu, düşük, illet bir durum olduğunu en son anlayan kuşak, benimki (78’liler) gördüğüm kadarıyla.

30-35 yaşın altındakilerin şöhretle olan ‘içleracısı’ ilişkisi, bende acıma, merhamet, şefkat uyandırmıyor.

‘Şöhret’ hangi hisleri uyandırıyorsa, şöhret meraklıları/şöhretli avcıları: stalker’lar da aynı hisleri uyandırıyor. Korku, sinir, azap bozulması, düşüklük, hastalıklılık, illetlik hali.

İmambayıldı nefisti @ 10-01-2009 04:45

Türk Hava Yolları'yla uzun süredir biryerlere gitmemiştim...

"Düşer müşer" diye tabii. İçimize öyle bir korku salmışlardı: İktidar değişmiş, hava yollarının yönetimi de değişmişti, eh bunlar da "kıroydu" ya, uçakları uçuramazlar, mutlaka düşürürlerdi... Bunlar deve güderlerdi ancak...

Korkuyu kimler mi salmışlardı? Beş yıl içinde beş milyon yepyeni yolcuyu hayatında ilk kez uçağa bindirmekteki büyük başarıyı, bu "ulaşım devrimini" görmeyip "benim emekçi halkımın uçağa binecek parası var mı bakalım" edebiyatını sürdüren ahmaklar...

Yeni okuma notları @ 10-01-2009 04:45

"Kendi kendinize sorun: Büyük olmayan yalnızlık, yalnızlık mıdır? Ancak bir tek yalnızlık vardır, o da büyüktür ve katlanılması güçtür. Öyle bir an gelir ki, insan yalnızlığını kolayca elde edilen herhangi bir beraberlikle değişmek ister. Hiç uymadığı halde uyar gibi görünüp yanındaki herhangi biriyle, hatta en düzeysiz biriyle bile birlikte olmayı düşünür. Ama yalnızlığın büyüdüğü anlar, belki bu anlardır. Onların büyümesi, erkek çocukların büyümesi gibi acılar içinde olur; ilkyazın başlangıcı gibi de üzücüdür. Yalnız bu sizi şaşırtmamalı. İçe dönmek ve kendinle baş başa kalmak... İnsan buna alışabilmeli."

(Rainer Maria Rilke/Genç Şaire Mektuplar)



Ustaların gölgesindeki sevgililer @ 10-01-2009 04:45

Paul Cézanne: “Madame Cézanne’ın Portresi”

Paul Cézanne, 1869’da Marie-Hortense Fiquet’yle tanıştığında, resimleri hâlâ alıcı bulamadığından yaşamını sürdürmek için babasının yardımına gereksinim duymakta, zaman zaman babasının hakaretlerine katlanmak zorunda kalmaktaydı. Cézanne’ın kimi resimlerinde bazen güzel, bazen sıradan, iri siyah gözlü bir esmer olarak görünen Fiquet, yoksul bir aileden geliyordu ve Cézanne’dan 11 yaş küçüktü. Cézanne 30’unda, Fiquet 19’undaydı. Fiquet, bilindiği kadarıyla, geveze ve dik kafalı bir kadındı ve para harcamayı seviyordu. Ama genellikle kadınlardan çekinen Cézanne, genç Fiquet’den o kadar hoşlanmıştı ki, o güne dek yalnız yaşamasına neden olan kıt gelirini tehlikeye atmayı bile göze almış, yalnızca birlikteliğini değil, 1872’de Fiquet’den dünyaya gelen oğlunu da babasından gizli tutmuştu. Ne ki, babası çok geçmeden bu birlikteliği öğrenecek, oğluna verdiği parayı yarıya indirecekti.

Cihânnümâ’ya üçüncü bakış... @ 10-01-2009 04:45

‘Cihânnümâ’yı ilk yazan ve çoğalttıran Katip Çelebi oldu. Ondan uzun yıllar sonra ‘Cihânnümâ’ matbaayı bu topraklara getiren İbrahim Müteferrika tarafından kapsamlı eklentilerle basıldı. Bülent Özükan bir müzayedede bulduğu orijinal baskıyı alıp, üzerinde beş yıl çalıştı. İşin içine ekibini de katarak herkesin anlayabileceği bir şekle getirdi. Ve yepyeni bir ‘Cihânnümâ’ yarattı...

Aşağılık duygusuna gerek yok @ 10-01-2009 04:45

Son günlerde "köşe yazarlarının aile fotoğraflarını yayınlamaları" gibi yeni bir zibidilik modası çıktı; bu gazete benim tekkem değil, bu köşe karta kaçmış çarpık beyinlerin ruh çöplerini boşaltma deliği de değil, ben öyle yapmayacağım.

Ama birkaç cümlecik yazayım, kendi kavlimce:

O tarihte büyükbabam Kasımpaşa Tersanesi'nde tornacıydı.

(Bir tornacının oğlu cumhurbaşkanı olunca küplere binen cici beyler, meğerse bir tornacının torunu da köşe yazarı olmuş, hadi küfür edin.)

Amcam babaannemin kucağında, babam henüz doğmamış.

Babaannem elbette çarşaflı. Elbette.

Yıl 1915...

Acıyor @ 10-01-2009 04:45

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlarda orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

Düşünürken Buldum Kayayı @ 10-01-2009 04:45

Düşünürken buldum kayayı.
Otlarla konuşmaktan geliyordum.
Ölü bir yaprak, adını unutmuş bir sokak,
sav dolu bir tümce, suçlu bir ırmak,
bir de partal bir kuş yürüyorduk.
Bir atlı karıncaydı yaşamak, onu yürüyorduk.
Bilirim sözcüklerin ulaştığı yere hiçbir şey erişemez.
İsa ile Karahisari'nin gömlekleri dikişsizdi.
Sözcükler bunu gördü.
(Ey görünmezlik! Elimden tut.
Gecede sözcüklerin ağırlığı daha bir artıyor.

Yazarın entelektüel dürüstlüğü @ 10-01-2009 04:45

‘Küçük Anılar’ı José Saramago, yaklaşık iki yıl kadar önce kaleme almış. Anlattığı günlerden ortalama yetmiş yıl sonra. Bir insanı, seksenli yaşlarında böylesine bir berraklıkla çocukluk yıllarına götüren, pürüzsüz bir dille o yılları aktarmasına neden olan şey kitabın bir yerinde ‘şimdi madalyonu çevirip öbür yüzünü gösterecek cesareti bulmam gerekiyor’ sözlerinde yatıyor.Yazarın çocukluk ve ilkgençlik anılarını anlattığı Küçük Anılar adlı kitabını tam da doğum günü 16 Kasım’da okuyordum. 20. yüzyılın büyük bir kısmını yaşamış biri olarak, bir hayat içinde dünyanın o denli değiştiğine tanık olması bir an gözüme inanılmaz göründü. Aslında ailemde onunla yaşıt çok kişiden duyduklarımdan farklı değildi; hiçbir çağda çevre koşullarının, toplumsal alışkanlıkların, yaşam hızının bu denli şiddetli değişimine insanoğlunun tanık olmadığı gerçeği yine de sarsıcı geldi.

İyimser şeytan @ 10-01-2009 04:45

Pessoa’nın ‘Şeytanın Saati’ adlı kısa anlatısı modern zamanlardan günümüze kalan bir söz. Ve öylesine yoğun bir gerçeklik hissi barındırıyor ki insanın içi ürperiyor. Can havliyle konuşmak istiyorum, soluk bile almadan, kan ter içinde. Başka çarem kalmadığı için istiyorum konuşmayı. Neden böyle olduğunu ve neden başka türlü olmadığını anlamak istiyorum. Belki beni bir duyan olur da yardım eder bana belki (gerçi hiç umudum yok, ama yine de belli olmaz, denemek gerek). Knut Hamsun’la konuşmak istiyorum mesela; Dostoyevski’yle, Ibsen’le ve elbette kendisi de kendisini alt-kişiliklere bölmüş olan Pessoa’yla konuşmak istiyorum.

Kayıtsızlık, hayata ihanettir @ 10-01-2009 04:45

 Son dönemlerin en iyi sürprizlerinden olan ve roman türünün önde gelen isimleriyle karşılaştırılabilecek Jonathan Safran Foer’in ‘Aşırı Gürültülü Ve İnanılmaz Yakın’ kitabı acıya saplanmıyor. Kaybetmeyi, kaybolmayı, kaçmayı, arayışı, hayallerinde ısrarcı olmayı, dilsizliği işleyen romanın her satırında, savaşın karşısına hayat, acının karşısına mutluluk, kayıtsızlığın karşısına duyarlılık ve yetişkinlerin soğukkanlı akılla kurulmuş dünyasının karşısına çocukların saf ve tertemiz dünyası konuyor.

Anan bilirdi @ 10-01-2009 04:45

Emekli memur gazetesi mal bulmuş, Mağrıbi gibi üstüne atlamış... (Hadi şimdi otur bir de bunlara Mağrib'in neresi olduğunu anlat, oradan "atasözleri ve deyimler" konusuna gir, yazının tadını kaçır...)

Anadolu Ajansı, eski bir Apollo 9 astronotunu Osmanlıca konuşturmuş!

Astronot Schweickart, "dünyayı ansızın dümdüz edecek dev bir göktaşı" demesi gerekirken, "dünyayı fücceten hak ile yeksan edecek" deyimini kullanmış ajans haberinde!

Bu, "anlaşılmaz bir ifade" oluyormuş.

Roger Waters - Sinead O'Connor: Mother @ 10-01-2009 04:45


Kuvveti bazuyi Osmani @ 10-01-2009 04:45

Hay ağzına sağlık, Onur Öymen...
Ben de bunu anlatmaya çalışıyordum!

Onur Öymen, bildiğiniz gibi, CHP'nin genel başkan yardımcısı, Deniz Baykal'ın sağ kolu değilse bile sol kolu.

Kendisi, "bu halk niçin bize oy vermiyor, anlayamıyorum" gibi incileriyle ünlüdür.

Geçen gün bir inci daha yumurtladı, "haber değeri yok" diye gazeteler görmediler, Internet'te sitecilik yapan çocuklar "dolgu malzemesi" niyetine kullanmışlar.


Uzay boşluğundaki alet çantası @ 10-01-2009 04:45

Bilimkurgu filmleri izliyor ya da romanları okuyorsanız, küçücük bir ayrıntının uzay boşluğunda ne çok şeyi değiştirebileceği konusunda da bir fikriniz vardır. Yanlışlıkla çalıştırılan bir ışınlama ünitesi, sakar bir uzay insanının yanlışlıkla üzerine oturduğu bir buton, yanlışlıkla girilen bir kara delik uzaydaki işlerin işleyişini bütünüyle değiştirecek dalga boyları oluşturabilir. Tekinsiz bir yerdir uzay boşluğu, çok dikkatli olmak gerekir orada! Bu sebeple; bilimkurgu dünyasındaki kadar gelişmiş bir uzay algısına sahip olmadığımız bu zaman kesitinde bile uzaya gönderilecek astronot ve kozmonotları seçerken çok dikkatli davranılıyor.

Niye olmuyor? @ 10-01-2009 04:45

Çocukken, Danny Kaye’in bir filmine götürmüşlerdi bizi.
Danny Kaye, sıradan, korkak bir adamdı ama bir sihir sonucu parmaklarını şaklattığında çok cesur ve usta bir silahşöre dönüşüyordu.

O, bu sihrin farkında değildi.
Bazen parmaklarını şıklatıyor, bazen şıklatmıyordu.

Arka sırada oturan bir çocuğun bütün film boyunca, filmin kahramanına akıl vererek, “parmaklarını şıklat, parmaklarını şıklat” dediğini hâlâ hatırlıyorum.

Fırtınayı beklerken @ 10-01-2009 04:45

Ben sorunumu anladım Değerli Müşterilerim.

Benim sorunum: hasılalarla da olsa Gastemiz Yazarları’nın yazılarına, göz atmak.

Göz atınca yazılarına hayretten dehşete gark oluyorsun zira. Ama olduğunla da kalıyorsun.

“Bilmemkim Bilmemne’nin son dönemde yazdıklarının farkında mısın?” diye sorduğunda ise-

“Yoooo. Okumuyorum ben onun yazılarını” cevabını alıyorsun.

Köşeci köşesinde kaynamış/kudurmuş/köpürmüş; ‘ulusalcı’ ‘solcu’, ‘solsal demokrat’ vari içi boşaltılmış titrlerle taltif edilen kıvamı, iyice ‘ırkçı’ ve ‘aleni faşist’ bir bulaşıma dönüşmüş-

Jeff Buckley: Grace @ 10-01-2009 04:45



Duruş @ 10-01-2009 04:45

Ki bazı sözlerin anlamı
O sözlerin söylenişindedir

Yılların sayısına girmediyse Seniha
Nereden zaman almıştır

Ki bazı durumlara söz yoktur
Hem neden olsun
Her durumun dili daha başka durumlardır

Ben bu derinliği bu kadar
Nerden bulayım
Ki herkes nerden bulsun
Bulmanın dili aramaktır.


Bir Toplum Mimarı Olarak Yahya Kemal @ 10-01-2009 04:45

Bir zamanlar “aklımla Yahya Kemal’i, kalbimle Ahmet Haşim’i seviyorum,” gibilerinden bir söz etmiştim. Bu söz o günlerde nasıl da doğru gibi gelmişti bana. Ya zaman değişti, ya da üstat Necatigil’in dediği gibi, “Biz çok şeyi vakit yok, pek kısa geçiyoruz.” Sevdiğimiz şairlerin, yazarların çoğu kulaktan dolma gibi. Genel düşünceleri, yargıları, başkalarının söylediklerini kendimizinmiş gibi yineleyip duruyoruz. Oysa bir gün bir el bir sayfayı çeviriyor ve belki de ilk kez kendi gözlerimizle dünyaya bakmaya başlıyoruz. Yine de aklım bana şunu da söylemeliydi: “Neden bugüne dek Yahya Kemal’le ilgili düşündün de Haşim hakkında tek satır olsun yazmadın?”

Şiddetin medyatik tarihi @ 10-01-2009 04:45

Şiddet efsanesine şiddet betimlemelerinin tarihinden giriş yapan David Trend, şiddetin insan türü ile ilişkisini değerlendirirken hep göz önünde olanın yavaş yavaş göz önünden çekilmesiyle birlikte toplumsal olarak kazandığı öneme vurgu yapıyor. Gündelik hayatta medyanın bu denli takipçisi olan insanların basit birer alıcı olmadığı açığa çıktığından beri medyadaki şiddet içeren mesajın içeriği ve biçimi üzerine daha çok düşünüyoruz: Acaba gerçekten de zararlı olabilir mi, kime ne kadar zarar verebilir, şiddet talep ediliyor mu, öyleyse neden?

Üç Maymun hakkında notlar @ 10-01-2009 04:45

Kasaba'dan başlayarak Nuri Bilge Ceylan sinemasının seyrini takip etmiş, izini sürmüş bir izleyici olarak Üç Maymun'u sessizce geçiştirmem elbette mümkün değil. Ancak filmi izlemekte gecikmiş olduğum için, yazmayı düşündüğüm birçok şeyi benden önce yazanlar oldu. Bu sebeple filmle ilgili önemli gördüğüm birkaç noktaya değinmekle yetineceğim. Ceylan'ın fotoğrafçılıkla başlayıp sinemayı da kapsayan bir bütünlük içinde akıp giden görsel zenginliği kayıtsız kalınamayacak kadar güçlü. İlk izlediğim filmi Mayıs Sıkıntısı'nda, olağanüstü tabiat ve insan karelerine dalıp gittiğimi, filmin anlattığı o küçük ve sıcak hikâyeyi neredeyse ıskalayacak hale geldiğimi itiraf etmeliyim.

Bir İmparatorluğun Sonu @ 10-01-2009 04:45

Muhalif yönetmen Michael Moore yeni projesinde dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz üzerinde duracak. Henüz adı belli olmayan belgeselin önümüzdeki yıl bahar aylarında gösterime girmesi planlanıyor


Tek vicdan @ 10-01-2009 04:45

Yıllar önceydi. Ahmet Kaya bir gün stüdyosuna davet etti.
“Gel sana son albümümü dinleteyim” dedi.
Girdi camlı bölmeye, kulaklığını taktı. Acı çeker gibi inleyen bir gitar sesinin üzerine haykırmaya başladı:
“Yılan bana/ çiyan bana/ h’stir çeker yılan bana/
Lan gardaş bu nasıl yara/ kanar her yerimden....”
Sözler, şair Enver Gökçe’nindi. Ama Kaya için yazılmış gibiydi:
“Sövülmüşüm, dövülmüşüm, kovulmuşum ben/
H’stir çekilmişim yani/ kendi öz yurdumdan çeker giderim”.


1937-1938’de Dersim’de neler oldu? @ 10-01-2009 04:45

Dışişleri eski bakanı Çağlayangil'in korkunç iddiası: Ordu zehirli gaz kullandı!

Ses kaydı ile birlikte Karakutu'da!

DERSİM’E RESMÎ BAKIŞ

Hatırlarsanız, 19-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Taraf’ta yayınlanan ‘Osmanlı’dan Günümüze Kürtler ve Devlet’ başlıklı yazı dizisinin ‘Devletin isyanları önleme reçetesi’ adlı dördüncü bölümünü şöyle bitirmiştim: “Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti.


Nüfus mübadelesi @ 10-01-2009 04:45

Vecdi Gönül’ün sözleriyle gündeme gelen Türk-Yunan mübadelesinin, büyük devletlerin zorlaması ile gerçekleştiği iddia edilir. Aslında bu zorlamanın muhatabı yeni Türkiye olmuştur. Anlaşılıyor ki Venizelos bu işe daha baştan yatkındı

Mübadelenin etnik yönden homojen bir vatan yarattığı tezi doğrudur ama daha çok Yunanistan açısından doğrudur.

En Yüksek Kulenin Türküsü @ 10-01-2009 04:45

Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.

Dayandım nasıl da
Unutamam bir daha artık,
O korkular, kaygılardı
Uçup gitti göklere.
Bir belalı susuzluk
Kabartıyor damarlarımı.



Tan @ 10-01-2009 04:45

Sarıldım yaz şafağına.

Hiçbir şey kımıldamıyordu daha alnacında sarayların.Ölüydü su.
Orman yolundan ayrılmıyordu alacakaranlığı konak yerleri.
Yürüdüm, diri ve ılık solukları uyandırıp; ve baktı değerli
taşlar, ve gürültüsüzce havalandı kanatlar.


Bamteli @ 10-01-2009 04:45

Vaktiyle cimri mi cimri bir adam varmış. İkinci bir boğazı daha besleyerek evin masrafı artmasın diye de, bir türlü evlenemiyormuş.
* * *
Mahallede, adamın cimriliğini ve neden evlenemediğini bilen genç bir kız; adam kapılarının önünden geçerken, başlamış elini pencereden dışarı uzatıp, bir avuç havayı ağzına götürerek yiyormuş gibi yapmaya.


Sekiz yıl olmuş be gözüm @ 10-01-2009 04:45

Kürtçe klip çekmek istediğini söylediği için Türkiye’yi terketmek zorunda kalan ve sekiz yıl önce Paris’te hayatını kaybeden Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya: ‘Ya sev ya terk et’ zihniyeti hâlâ yaşıyor

“Aydınlansın diye şu kirli yüzler biz durmadan savaşırdık”...Ahmet Kaya’yı anlamak için hacimli kitaplar okumak gerekmiyor. Yapmak istediği şey çok basitti: Kirli yüzleri aydınlatmak. Bugün Ahmet Kaya’nın 8. ölüm yıldönümü. Yaşasaydı 51 yaşında olacaktı Ahmet Kaya. Yorgun demokrattı o, tehditlere göğüs gerip demokrasi karşıtlarına karşı durdu hep.

Millî Şiirler @ 10-01-2009 04:45

“Şiir”i herkes kendine göre tanımlamıştır tarih boyunca; “Kanatlı sözler” diyen Homeros’tan “dingin yalnızlıkta yeniden hatırlanan duygu” diyen Wordsworth’e. Sanırım Türk milleti içinde yapılacak bir “şiir nedir?” anketinde en yaygın cevap “kanatlı” değil ama “kafiyeli söz” olacaktır. Halkımız, kafiyeyi tutturmakla, şiire en önemli, en hayatî katkının yapıldığına inanır.


Fikret Başkaya: Kapitalizmin krizi veya otuz yıllık yalanın sonu @ 10-01-2009 04:45

Önce bir yalan ürettiler. Ürettikleri yalanın adı neoliberalizmdi. Bu amaçla bazı büyük Üniversiteler ‘pilot bölge’ seçildi. Yalanı üreten iktisat profesörlerine peş peşe Nobel Ödülü verildi. Yalanın inandırıcı olması için yalancının itibarlı olması gerekirdi.


Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği' @ 10-01-2009 04:45

Sizce Barack Obama, dış politika alanında Amerika'nın imajını onarabilecek mi?

Prof. Noam Chomsky: Bence bunu zaten yapmış durumda. Yani imaj açısından baktığımızda, sorunuzun yanıtı evet...
Ama işin gerçeğine baktığınızda farklı bir soru doğuyor.
Aslında sekiz yıllık Bush iktidarına bakarsanız, ilk dört yılda Bush dünyanın geri kalanıyla kötü bir ilişki içindeydi, küstahça, şiddete dayalı, ilişkileri aşındıran bir tutum sergilemişti.
Amerika'nın çıkarlarına gerçekten zarar verdi.


Sınıf korkusunun postmodern halleri @ 10-01-2009 04:45

Bir zamanlar (70’lerin ikinci yarısında) Türkiye’de ‘sol’ önemli bir güç iken, hatta solcu olmayanları ciddi bir şekilde panikletirken, orta yaşlı bir tanıdığım (adı Ahmet olsun), beni solculuğumdan vazgeçirmek için, heyecan ve korku içinde, “Bak, derdi, şu İstanbul’un gecekondu mahallelerine, tepelerine bak... Orada yaşayanların hepsi komünist; bir gün o tepelerden son sürat öyle bir saldıracaklar ki, bizde ne mal bırakacaklar ne namus...


Unuttunuz mu, size de bağırdılar, ‘Çekip gidin Suudi Arabistan!’a diye... @ 10-01-2009 04:45

Tolerans ve tahammülden yoksun halde bas bas bağıran "Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" sloganıyla, Neo- Naziler'in "Ya sev ya terket!" zihniyetiyle, bu yüzyılda daha hâlâ 'tehcir' ve 'mübadele'ye güzelleme yapabilen kafayla ve çok acıklı "Sünnetsizler" edebiyatıyla barış ve demokrasi korunamaz.
Ancak ve ancak terörle şiddetin tuzağına düşülür, ayrılıkçılığın değirmenine daha çok su taşınır, çok daha fazla acılar çekilir.


Kasırgalar yerine, hafif bir meltem biraz da... @ 10-01-2009 04:45

Abartmalı bir övünme açlığı üstüne, eski bir fıkra: Adamın biri, kol yahut cep saati yerine, sırtında upuzun mobilyasıyla sallangaçlı koskocaman bir salon saati taşıyarak dolaşıyormuş.


Hilkat garibesi @ 10-01-2009 04:45
Ne mozaiği ulan!
Diğer yandan da insan sormadan edemiyor. Bu acaba bir kerelik yapılmış bir hata mıdır, yoksa hükümet, devletin o şikâyet ettiği yüzünü mü giyinmiştir artık?
O lanetli masklar gibi giyenin yüzüne yapışan demir bir mask mıdır bu? ‘Ne mozaiği ulan, Türkiye mermerdir!’ diye hezeyanlar geçiren bir maskı acaba AKP artık sonsuza dek yüzüne mi geçirmiştir?


Arat Dink: Yokluğum Türk varlığına armağan olsun @ 10-01-2009 04:45

Egemenlerin "İnkâr Hanı"nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı "İkrar Evi"ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım!


Dünya Klasikleri ile aranız nasıl? @ 10-01-2009 04:45

Edebiyat âleminde yarısı Ruslara, geri kalanı da Avrupalılara ait ‘Dünya Klasikleri’ diye pazarlama stratejisi kokan bir kategori var. Takla attırılıp, kısaltılmış versiyonlarından satın alıp vitrinimizin uygun yerine koyarız genellikle. En çok lisede, üniversitede tüketilen bu klasikler, eskiden Bülend Özveren’in sunduğu bilgi yarışmalarına soru olarak katılırlardı. Artık ciddi yayınevleri orijinal hallerini basmaya başladı: Oliver Twist ’in yeni halini görseniz küçük dilinizi yutar, vitrininizdekileri okumadığınıza şükredersiniz. Ancak her şey bir yana, arada sırada adını anmak istemediğimiz bazı ‘yerli’ yazarlardan başınızı kaldırıp Moby Dick filan okumanızda sayısız fayda var, bizce...

1) Kolay bir soru ile başlayalım: Dünyanın en çok bilinen roman kahramanlarından biri Raskolnikov olmalı. Yediği onca “halta” rağmen hangi ünlü yazarın, hangi kitabının içinde kahramanca yaşar?
a) Knut Hamsun-Açlık
b) L. N. Tolstoy Savaş ve Barış
c) I. S. Turgenyev Babalar ve Oğullar
d) F. M. Dostoyevski Suç ve Ceza


Yıldırım Türker: Marcos’un dili @ 10-01-2009 04:45

Hayatın küçük lütufları, tam da göğsünüzün iyice karardığı, bulutlandığınız anlarda elinizden tutuverir. Başınızı okşar. Çoktan tükendi sandığınız yaşama iştahınızı bir anda coşturur. Hayatı yaşanılası kılan, o küçük lütuflarıdır. Küçük olmalarının nedeni, ıskalanmaya, kanıksanıp görmezden gelinmeye yatkın oluşlarındandır. İktidarın uğultulu itiş kakışı içinde pekâlâ es geçilebildiklerinden. Vakitsizliğe kolayca kurban edilebilirliklerinden.
Hayatın küçük lütufları, dişidir. Onlara açık olmak güçlendirir, ama iktidar sahibi yapmaz insanı.
Gabriel Garcia Marquez’in Subcomandante Marcos’la yaptığı söyleşiyi bulup okuyun.


Severim sevmem, terk ederim etmem, sana ne? @ 10-01-2009 04:45

One acayip laf öyle! Kim madeni paralamış? Nerden çıkınlaştırmışlar?
İngilizce şarkılarda ‘Love me or leave me’ var diyelim. ‘Sev beni, ya da bırak.’
Ama aşki bir durum söz konusu. Yeterince Sevilmediğine İnanan (hep öyle 1 taraf vardır) bu ‘eksik bırakılmışlık’ duygusuna daha fazla katlanamıyor.


İsrail artık mide bulandırıyor @ 10-01-2009 04:45

İsrail polisi Batı Şeria'da gösteri yapanların üzerine yeni silahı 'Kokarca' maddesini attı. Çok kötü kokan madde cilt tarafından emiliyor ve bulantı ve kusmaya neden oluyor. Göstericiler, üzerlerinden çıkmayan kokuyu işgalin kokusu olarak tanımlıyor

İsrail polisi, göstericilere karşı kullanmak üzere yeni bir "silahı" devreye soktu: Kokarca kokusu.


'Yalan' üzerine bir deneme @ 10-01-2009 04:45

'Yalan'. Etik alanla ilişkili olsa da, felsefe, tipik bir örnekle onu, bir mantıksal bağlamda öne çıkarır: Giritli Epimenides'in 'Bütün Giritliler yalancıdır' önermesi, bir Giritli (Epimenides) tarafından dile getirildiğinde, 'eğer yalan söylüyorsa doğru söylüyordur'; ya da, 'eğer doğru söylüyorsa yalan söylüyordur' gibi içermeleri olan bir paradoksu imler.
Bu paradoksun bir benzeri, Fuzuli'nin o ünlü

'Aldanma ki şair sözü elbette yalandır'


Selim İleri: Bu şehirde Edip Cansever'le... @ 10-01-2009 04:45

Biricik Edip Cansever'in de anılarında bir İstanbul vardı: İlk şiir heveslerinin üşüştüğü Kumkapı, ortaokul yılları. Fatih'teki Millet Kütüphanesine gidip gelişler, geçmiş zamanın edebiyat dergileri cilt cilt. Ekmek karneli yıllarmış...


Eis tin polin @ 10-01-2009 04:45

Bazı isimler vardır, cins ad iken özel ad yerinde kullanılırlar. Gül kelimesi bunlardan biridir. "Gül", Farsça'dan dilimize girmiştir ve genel anlamda "çiçek" demektir. Hatta İran'da bir çiçekten bahsedilirken çiçek adının önüne gül kelimesi getirilerek tanımlanır. Gül-i nergis = nergis çiçeği, gül-i şeb-bû = gece kokulu çiçek, şebboy... gibi. Gülistan veya gülzar kelimeleri de buna bağlı olarak "çiçek bahçesi" anlamı taşır.



İbrahim Karagül: İşte Adamımız! @ 10-01-2009 04:45

O artık, “devrim ve değişim” sloganıyla dünyevi iktidarın zirvesine ulaşan ezilmişlerin ve ötekilerin temsilcisinin, ırkçılığa karşı tarihsel zaferin mimarının, Müslüman dünyada adına kurbanlar kesilen siyah liderin “altın çocuğu.” Dünyaya düzen getirecek, adalet getirecek diye bakılan, adeta Mesihleştirilen adamın sağ kolu.

Aile geçmişi, gelişim süreci, ait olduğu çevre, üslendiği sorumluluklar, sırlarla dolu hikayesi, Nazi bağlantıları, yüzlerce Filistinlinin öldürülmesiyle ilgisi, Deir Yasin katliamıyla alakası ve kapkaranlık bir hayat!..


Dogmalarla savaşan bir lideri dogma haline sokmak @ 10-01-2009 04:45

Yıllar önce işsiz bir gencin protesto haberi çıkmıştı gazetede... Şehir meydanındaki Atatürk heykelini rehin almıştı.
Silahı heykelin beynine dayamış, “Gelirseniz sıkarım” diye bağırıyordu. Önce ne yapacaklarını bilemeyen polisler, genci teslim olmaya ikna etmişlerdi. Ertesi günkü gazetede işsiz gencin heykel önüne çiçek koyarak Atatürk’ten af dilediği duyuruluyordu.


Daha da büyüdü @ 10-01-2009 04:45

Yıllarca uğraştım, bu günü görmek için... Çok şükür...
Elbette "görsel" etki, yazılı basından binlerce kat fazladır. Televizyonculuk günlerimden bilirim.
Yıllarca dil döktüm, Can Dündar işi kamerasıyla bir çırpıda bitirdi. Ellerine sağlık.
Atatürk'ün uzaydan gelmediği, bir tanrı olmadığı anlaşıldı.
Atatürk uyumaz, üşümez, acıkmaz, yorulmaz safsatası bitti.


Can Dündar: Mustafa’da, Freudyen bir yaklaşım var @ 10-01-2009 04:45
BUGÜN Atatürk’ün kaybettiğimiz gün. İmkansız zannedileni mümkün kıldığı için biz kendisine bu kadar şükran duyuyoruz.

Ölümünün üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen Ata, tartışılmaya devam ediyor. Dün başlayan Can Dündar röportajı da bugün devam ediyor. Bir sürü mail alıyorum. Can’ı vatan hainliğiyle suçlayanlar, bu memleketi terk etmesini isteyenler (mümkünse beni de yanına alarak!), tahmin edeceğiniz üzere çok var. Ama onlar kadar "Tam da benim hissettiklerimi anlatmış!" diyenler de var. Eleştiriler ve övgüler kafa kafaya. Siz en iyisi filmi izleyin, kendi kararınızı kendiniz verin...


Moya Brennan - Change My World @ 10-01-2009 04:45


Can Dündar: Basbayağı bir linç bu... Tabu nedir şimdi anladım @ 10-01-2009 04:45

Said-i Nursi belgeseli için Fethullah Gülen’den para mı aldınız?

- Hay Allah, ne feci laflar bunlar! Mümkün mü böyle bir şey? Benim yazılarıma bak, Fethullah Gülen-Amerikan ilişkisi üzerine en az on tane yazım vardır. Ayıplamaz mı insanlar? Bu soru bile ne kadar ağır geliyor. Elbette böyle bir şey yok. Said-i Nursi’yle ilgileniyorum çünkü merak ediyorum.

Peki nasıl diyebiliyor insanlar "Can Dündar’ın Fethullah Gülen’den para aldığını biliyoruz" diye.

-Linç bu işte. Linç kültürü.

Obama, Tayyibiyye’den haberdar mıdır acaba? @ 10-01-2009 04:45
ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın, aynı adı taşıyan babası Hüseyin Obama’nın Müslüman bir Kenyalı olduğunu biliyorsunuz.

Peki, Kenyalılar ne zaman Müslüman oldu? Ülkede hangi İslami tarikatlar güçlüydü? Obama ailesi hangi tarikattandı; Aleviyye olabilir mi? Tayyibiyye nedir? Gelin Amerikan Başkanı Obama’nın atalarının Müslüman geçmişine ilişkin tarihsel bir yolculuğa çıkalım.

KARA Afrika’nın en çok bilinen Müslüman’ı kimdir?


Tarihten ve belgeden korkan devlet @ 10-01-2009 04:45

ŞANSLI GAZETECİ

Can Dündar’ın Mustafa adlı filmini henüz göremedim, ama film hakkında öyle çok yazı yazıldı ki, filmi görsem bile anlatmamı isteyeceğinizi sanmıyorum. Ama film dolayısıyla artık herkesin öğrendiği bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. O da, Can Dündar’ın incelemesine izin verilen Atatürk’ün Not Defterleri’nin (ve Atatürk’e ait pek çok belgenin) neredeyse 70 yıldır sadece kamuoyundan değil tarihçilerden ve araştırmacılardan bile saklandığı gerçeği.


Aramıza hoş geldin Atatürk @ 10-01-2009 04:45

Niye şimdiye kadar kimsenin Atatürk filmi yapmadığı anlaşıldı. Uçuşan İnternet iletilerinden biri “Can Dündar bir Ermeni olarak…” diye başlıyor, bir diğeri “Lütfen özellikle çocuklarınızı bu filme götürmeyin. Sizde gitmeyin” (-de eki bitişik, tabii) diye uyarıyor, bir tanesi de artık olayın adını koyuyor: “Benim de bir Mustafa Kemal Atatürk'üm var ve bunu değil Can Dündar, Allahı  gelse benden kimse alamaz”.



12 Eylül’ün yarattığı cellâtlar @ 10-01-2009 04:45

Yönetmenliğini Şahin Gök’ün üstlendiği, başrolünde Kadir İnanır’ın yanı sıra Atilla Saral, Jülide Kural ve Erol Demiröz gibi isimlerin yer aldığı ‘Son Cellât’, Altın Portakal’da En İyi Film dalında yarışmaya hak kazanan yapımlardan biriydi.


Hollywood’un unutulmaz başkanları @ 10-01-2009 04:45

Tarihi dramlardan histerik fantezilere kadar Beyaz Saray birbirinden farklı karakterlerle doldu bugüne kadar. Bunlardan en akılda kalanları ise İngiliz Independent gazetesi tarafından seçildi.

Abraham Lincoln – The Young Mr Lincoln (1939)
Başlangıçta Henry Fonda’nin bu rolden gözü korkmuş olsa da, sonradan yönetmen John Ford tarafından ikna edildi. Silindir şapkası ve redingotuyla yarattığı imajla adeta Lincoln’ü canlandırmak için yaratılmıştı, doğruluk ve dürüstlüğü belki de kimse ondan iyi yansıtamazdı.


Tedavi edici filmler @ 10-01-2009 04:45

Gündelik hayatın tüm sıkıntılarından kurtulmak için yeni bir başvuru kaynağınız var, filmler... ‘Altıncı His’ ölüm acısına iyi geliyor, ‘Esaretin Bedeli’ baba oğul ilişkilerine.


Obama @ 10-01-2009 04:45

Gorbaçov’la Clinton’dan sonra ilk kez böylesine etkileyici bir lider kalabalıkların önüne çıkıyor.
Bir zamanlar zencilerin kırbaçlandığı, öldürüldüğü, dövüldüğü bir ülkenin ilk siyah devlet başkanı olabilmesi için sıradışı yetenekleri olması gerekiyor insanın.
O kişisel yetenekler de Obama’da var gibi gözüküyor.
Olağanüstü iyi bir hatip.


Pirezidan Hüseyin @ 10-01-2009 04:45

Abdullah başkan olunca kıyameti koparanlar, Hüseyin başkan olunca pek sevindiler.
Oysa Abdullah Müslüman, Hüseyin Hıristiyan.


İyimserlik ve Kötümserlik Üstüne @ 10-01-2009 04:45

İyimserlik ve kötümserlik insanların kişilikleri ve mizaçlarıyla mı, yaşayıp gördükleriyle mi, bilip öğrendikleriyle mi, bütün bunların hepsiyle mi, ya da en çok hangileriyle ilgilidir?

Diyeceksiniz ki insanına göre değişir...



Abba - Fernando @ 10-01-2009 04:45


Bir İstanbul klasiği: Kitap Fuarı @ 10-01-2009 04:45

İstanbul Kitap Fuarı’nın 27.’si bugün başlıyor. 1968: 40 Yıl Önce, 40 Yıl Sonra temasıyla düzenlenen fuarın bu yılki onur konuğu Füruzan.



‘Milli Güvenlik Devleti’nin inşaası @ 10-01-2009 04:45

“Ey Mete’nin Asya’ya yayılan Ordusu/ Ey Attila’nın Avrupa’ya giren/ Fatih’in İstanbul’a mâleden, devir açan/ Dünyaya medeniyet götüren ordu/ İnsanlığa özgürlüğü aşılayan Ordu/ Tarihi yazan, yazdıran Ordu/ Sen milletin özü/ Sen milletin gözü/ Sen milletin sözüsün!” (Orgeneral Cemal Tural’ın 1966 yılı Kara Kuvvetleri Günü mesajından.)

ESKİ KAFALAR

Bu hafta, ‘ordu-millet’ projesine kısa bir ara verilen 1938’den 1960 arasına göz atacağız.

Durduğunda @ 10-01-2009 04:45

Milyarlarca insanın yaşadıklarından oluşan hayat dediğimiz o rengârenk kaosun içinde olanlar birden anlamsız gözüktü.
O öldürme hırsı, o para kazanma tutkusu, o kümelere ayrılma merakı, o övünme arzusu, o bitmeyen öfke ve nefret, o iliklerine işleyen korku...
Bütün bunlar bizi kendimizden koparıyordu, varlığımızı, bedenimizi, ruhumuzu fark edemez oluyorduk, büyük bir kazaya dönüyordu hayat ve biz dalgalarla boğuşan kazazedeler gibi bazen öfkeyle, bazen nefretle, bazen hırsla, bazen acıyla kurtulmaya çabalıyorduk.
Hem hayattan kurtulmaya hem hayata tutunmaya uğraşıyorduk.
Kurtulmaya çalıştığımız şey, tutunmaya çalıştığımız şeydi.

Ezber bozan ‘rüya’lar - RÜYA / BIMONG @ 10-01-2009 04:45

İspanyol yönetmen Luis Buñuel, "Neden rüya gören bir insanın rüyasını ben de göremiyorum? Can sıkıcı bir durum bu. Ben sinema yaparak böyle bir engeli ortadan kaldırıyorum" dediği zaman muhtemelen Güney Koreli Kim Ki Duk'un dehasını öngörmemişti.


Alpay - Fabrika Kızı @ 10-01-2009 04:45


İsveç’te askerlik kaldırılıyor @ 10-01-2009 04:45

İsveç’in sağcı hükümeti, askerliği kaldırmaya hazırlanıyor. Konuyla ilgili bir parlamento komisyonu kurulurken, tüm düzenlemelerin bahara kadar tamamlanması öngörülüyor. Sosyal Demokrat ve Sol Parti plana karşı


'Dönüyor burgaç, Dünya üstten, yanlardan daralıyor.' @ 10-01-2009 04:45

Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) tarafından yayınlanan Yaşayan Gezegen 2008 raporuna göre, doğal kaynakların bugünkü şekliyle tüketilmeye devam edilmesi durumunda 2030 yılında ihtiyaçların karşılanması için bir gezegen yeterli olmayacak


İsrail ablukasını ‘Onur’la deldiler @ 10-01-2009 04:45

Özgür Gazze Hareketi’nin Filistinli vekiller, doktorlar, gazeteciler ve uluslararası insan hakları eylemcilerini taşıyan prostesto gemisi Gazze’ye ulaştı. Ekip, Gazzelilere ilaç ve tıbbi yardım malzemesi dağıttı


Kendi Gök Kubbemiz @ 10-01-2009 04:45

Şehir Tiyatroları’nın“Kendi Gök Kubbemiz”i kesinlikle yeni bir oyun değil, ilk kez 1996’da oynanmış. Nedense bir türlü (büyük ihtimalle “büyüklerimiz”i yücelten hiçbir şeyden pek hoşlanmadığım için) izlememişim, “Oyunlarda İstanbul” diye bir yazı yazmak gerekince, Yahya Kemal’i anlattığı için, Yahya Kemal de şiiri ve yaşamıyla İstanbul’un ...... olduğu için sonunda gidip gördüm.


The Devil's Advocate - Batı'nın Sadist Tanrısı @ 10-01-2009 04:45


Alem Buysa Kral Übü tekrar sahnelerde @ 10-01-2009 04:45

112 yıldır oynanan, Türkiye’ye Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş çabasıyla gelen Alem Buysa Kral Übü oyunu, tiyatrotem’in 7. Sanat yılı şerefine tekrar sahnelenecek. Kendisine özel bir hayran kitlesi olan oyun, 4 Kasımda Oyun Atölyesi’nde meraklıları ile buluşacak.


Osmanlı'dan bugüne 1: Kürt milliyetçiliğinin ‘geç’ doğumu @ 10-01-2009 04:45

Milli Mücadele’nin başlarında, Mustafa Kemal, Kürt aşiret reislerine çektiği telgraflarda ordu komutanlarına ve Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’e yazdığı mektupta, bazı meclis konuşmalarında ‘Kürdistan’ terimini kullanıyordu

Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-2 @ 10-01-2009 04:45
Erzurum Kongresi’ne Alevi Kürtlerin yurdu Dersim’den delege davet edilmemişti. Ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı Elaziz’den dört, Mardin’den üç delegeyi Elaziz Valisi, Diyarbakır’dan seçilen üyeleri ise Diyarbakır Valisi engellemişti  

Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde Kürtler temsil edildi mi?


Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-3 @ 10-01-2009 04:45
Yıllardır bazı Kürt çevreleri Mustafa Kemal’in, Kürtlere özerklik vaadettiğini, ancak sonra bundan caydığını iddia ediyor. Hatta, son olarak insan haklarının gözüpek savunucusu avukat Eren Keskin, bu iddiayı tekrarladığı için yargılanıyor. Peki, Kürtler ve Eren Keskin haklı mı? Peşinen söyleyelim: Evet, haklıdırlar!

Kürtlere özerklik sözü verildi mi?


Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-4 @ 10-01-2009 04:45
"Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” (16 Temmuz 1930, Cumhuriyet )

Devletin isyanları önleme reçetesi


Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-5 @ 10-01-2009 04:45
1961 darbecilerinin Kürt meselesini çözmek için oluşturdukları Doğu Grubu’nun gizli raporundaki asimilasyon önerileri âdeta 1925 tarihli Şark Islahat Planı’ndaki önerilerin kopyasıydı. Ancak, 1925 raporundaki Kürt teriminin yerini 1961’de ‘kendini Kürt sananlar’ terimi almıştı

Parti çok ama zihniyet tek


Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-6 @ 10-01-2009 04:45

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, PKK’nın 1984’te Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla başlayan süreci 29. Kürt İsyanı olarak adlandırmıştı. Halbuki, 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said ve 1939 Ağrı isyanları dışındakiler, devletin Kürtlere yönelik ‘tedip’, ‘tenkil’ ve ‘harekât’larıydı.

29. KÜRT İSYANI’ MI?


Cumhuriyet ve bayram @ 10-01-2009 04:45

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasındaki önemli günleri belirleyen bayramların ismi “resmî bayramlardır.”
Gerçekten de “resmî” bayramlardır bunlar.
“Resmî” kuruluşlar “resmî” törenler düzenlerler.
Fener alayları geçer, balolar yapılır, statlarda gösteriler olur.
Halk bunları seyreder.


Şirinler elli yaşında @ 10-01-2009 04:45

Komünizm iddiaları Şirinler’in çok üzerine çıkmaya başladı. Şirinler’in İngilizce adı olan “Smurf”, “kızıl bayrak altında yaşayan küçük adamlar” veya “kızıl şapka altındaki sosyalist adamlar” (socialist man under red father-flag) cümlelerinin kelime baş harflerinden türetildiği iddia edildi.

Şirin babanın kırmızı şapkası Karl Marx’ı andıran sakalı, Şirin Köy’de hiçbir mabet veya tapınağın olmayışı, tanrının görevini üstlenen ve materyalizme göndermelerde bulunan doğa ana-zaman baba gibi figürlerin oluşu, tüm şirinlerin komünal ve işçi-köylü bir yaşam sürmeleri, her şeyin elbirliği ile yapılışı, herkesin yeteneğine göre bir görevi oluşu ve para kullanmayışları bu iddiaları tetikledi.


Romantizmin süresi 2 yıl 6 ay 25 gün @ 10-01-2009 04:45

Araştırmacılara göre, yeni evli çiftlerin romantizm süresi: 2 yıl, 6 ay ve 25 gün.


Buddha Bar V - Dzihan-Kamien - Just You-I @ 10-01-2009 04:45


Kundera muhbirlik yaptı mı? @ 10-01-2009 04:45

Çekoslovakya’da sosyalist rejime muhalif düşünceleriyle bilinen ancak 1950’lerde istihbarat servisi için muhbirlik yaptığı iddia edilen Milan Kundera’ya destek Çek oyun yazarı ve siyasetçi Vaclav Havel’den geldi. Geçmişte Kundera ile yıldızı pek barışmayan Havel arkadaşına sahip çıkarak “Böyle bir şey yaptığına inanmıyorum” dedi.


İşte Adolf Hitler'in en sevdiği yemekler @ 10-01-2009 04:45

Belçika’da Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler’in en sevdiği yemeklerin tariflerini verecek bir yemek programı Yahudi ve siyasi tutukluların tepkisini çekti. ‘Plat Prefere/Favori Yemek’ adlı Jeroen Meus’un sunduğu program gelecek hafta yayınlanmaya başlayacak. Programda tereyağ soslu alabalık gibi Hitler’in en sevdiği yemeklerin tarifleri verilecek


Flaş Flaş: Arılar dörde kadar sayabiliyor @ 10-01-2009 04:45

Queensland Üniversetsi’nden Mandyam Srinivasan, bal arılarının dörde kadar sayabildiğini kanıtladı


Banksy krize meydan okuyor @ 10-01-2009 04:45

Britanyalı sokak sanatçısı Banksy, 350 bin sterline alıcı bulan tablolarıyla ekonomik krize adeta meydan okuyor. Bansky’nin eserlerinin yüksek fiyata satılması sanat pazarını da hareketlendirdi.

Banksy galerisi için tıklayın


Deep Purple - Smoke On The Water @ 10-01-2009 04:45


Tembel okurun itirafı! @ 10-01-2009 04:45

 Hayal gücü kuvvetli okur, yazardan sonra kalemi devralabiliyormuş meğer... Berger’ın romanı, bu aşkın bir tarafının kaleme aldığı mektupları ve alıcı Xavier’in mektup arkalarına düştüğü kısa notları sunuyordu. Ama hayal dünyam özgürdü. Öykü kendi kendini kurmaya devam edebilirdi. Xavier, ilk mektup tomarının üzerine boşuna yazmamıştı: ‘Evren beyne benzer, makineye değil. Hayat şu anda anlatılan bir hikâyedir. İlk gerçeklik hikâyedir. Tamircilik bana bunu öğretti.’

Sistem kilitlenmiştir @ 10-01-2009 04:45

Herkes aynı fikirde: Anayasa Mahkemesi, Anayasa'ya aykırı kararlar da alabiliyor.

Meclisin yaptığı Anayasa değişikliklerini yalnızca ve yalnızca "şekilden" inceleme yetkisi var, ama o içerikten, yani "esastan" inceliyor ve karara bağlıyor.

Yani, Anayasa Mahkemesi'nin bizzat kendisi Anayasa'yı çiğniyor. (Eyvah! Altay Ömer Egesel ile Salim Başol'un eline düşselerdi, yanmışlardı çıra gibi!)

Yani, yalnızca meclise tanınmış Anayasa değiştirebilme yetkisine "tecavüz" ediyor.

Yani bir anlamda, Teşkilatı Esasiye Kanunu'na göre teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, vazifelerinden bazılarını yapmaktan men ediyor!

Ya bir şey yapın ya da çenenizi kapayın @ 10-01-2009 04:45

Esasında bir-iki köşeci yazdı mevzuyu taraflıca.

‘Türkiye Türklerindir’ yazan bir gazetenin üstünde; baştan (balıkbalık) koktuğunu, böylesine siyaseten yanlışçı bir sloganın altında doğru gazetecilik yapmanın imkânsızlığını.

Hakikaten: Türkiye, Kürtlerin değil mi? Lazların, Çerkezlerin, Gürcülerin, Alevilerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin değil mi aynı zamanda Türkiye?

Onlar Bu Topraklar’a ait değil mi ve bu topraklar, onlara?

Sen şimdi en çok satan (sözümona) en prestijli gazetenin üstüne ‘slogan’ diye bunu çaktığın anda, bir duruş sergilemiş oluyorsun.

Vatan yahut insan @ 10-01-2009 04:45

Bir Alman cumhurbaşkanına gazeteciler “vatanınızı seviyor musunuz” diye sormuşlardı.

Devlet başkanı, “ben karımı severim” diye cevap vermişti.

Bu düzeyde entelektüel cesarete sahip olan bir siyasetçinin bizim ülkemizden çıkması pek mümkün değil.

Çünkü böyle bir espriyi gülümsemeyle karşılayacak bir toplum yok burada.

Zaten bu toplum dediğimiz şey biraz tuhaf bir şey.

Gerçek'ten 'Tiyatro Gerçek' @ 10-01-2009 04:45

“Tiyatro Gerçek” 2009’un başında Gordon Smith’in tek kişilik oyunu Van Gogh ile perdelerini açıyor.

Ülkü Tamer’in dilimize kazandırdığı Van Gogh’u 20 yıl önce usta oyuncu Müşfik Kenter oynamıştı. O zamanlar oyunun asistanı olan Hakan Gerçek, şimdi oyuncu olarak seyirciyle buluşuyor.



Operasyon başarıyla tamamlanmıştır paşam! @ 10-01-2009 04:45

Pek muhterem Enver Paşa, Talat Paşa ve de İsmet Paşa Hazretleri... Ayrıca Sayın Doktor Nazım, Sayın Doktor Bahattin Şakir ve Sayın Şükrü Saracoğlu...

"Sizin zamanınızdan" beri epey zaman geçti... Yirmi birinci yüzyıla girdik de onun da sekiz yılını yedik bile... 2008 yılını bitirmek üzereyiz... Dün sabah kalktım, gazeteleri açtım...

"En zengin 100 Türk" listesi yayınlanmış.

Yukarıdan aşağıya, en zenginden en az zengine kadar taradım.

Liste başlarını, Ankara, Adana ve Gümüşhaneli aileler tutmuşlar.

Daha güzel bir hayat @ 10-01-2009 04:45

Belki de soruyu böyle sormalıyız.

Burada daha güzel bir hayat sürebilir miydik?

Burada daha güzel bir hayat sürebilir miyiz?

Hepimiz biliyoruz ki sürebilirdik.

Sürebiliriz.

Bunun nasıl bir hayat olabileceği konusunda bir fikrimiz var.

Kundera ve romanın geleceği @ 10-01-2009 04:45

Milan Kundera: ‘Bana göre, büyük yapıtlar, yalnızca sanat tarihi içinde ve bu tarihe katıla