Bir şeyler çiziyorum buğulu cama —ben— Cemal'in ıslak sesi Kayıp gidiyor buğulu camda —Bir sabah yağmurunun en küçük tanımıysa Şu benim sesim— Çizip çizip siliyorum sesimi Birden odayla dışarısı birleşiyor Ve birleşir birleşmez Çıkarıp cebinden büyük aynasını gök Bir istasyonda yolcularını bekleyen İnsanlar gibi hafifçe gülümsüyor Bana Elimi sallıyorum içimden Buruk içimden Belli belirsiz.
Hamas’ın en büyük korkusu, başta Mısır olmak üzere Arap devletleri ve uluslararası güçlerin desteğiyle, Mahmud Abbas yönetiminin Gazze’ye geri gelmesiydi. Son İsrail saldırısı bu korkuyu defetti. İsrail saldırısının esas kaybedeni, Mahmud Abbas ve Mısır Devlet Başkanı Mübarek oldu. İsrail’in 1967 savaşı sonrasında Gazze’yi işgal etmesinden beri bölgede yaptığı insani bilançosu en ağır olan son askeri operasyon, 2007’den beri Gazze’de yarı-devlet konumuna geçen Hamas’ın silahlı gücünü yok etmekten ziyade kurumsal varlığına büyük bir darbe vurdu. Ölenlerin dörtte birinin Hamas’la herhangi bir ilgisi olmayan sivil olmasının yanında, ölen Hamas görevlilerinin çok büyük bölümü de Hamas’ın askeri kanadında çalışmıyordu.
110 yıl önce Fransız aydınları toplumsal tartışma alanına ilk defa Dreyfus davası için imza kampanyasıyla girerler ve ordu, din, basın, kamuoyu gibi kurumları günümüze dek sürecek bir biçimde demokrasi yönünde zorlama sürecini başlatırlar. Eski topraklarını yitirmiş bir ülke. İç savaş benzeri bir durumdan çıkalı çok olmamış. Sınaileşme ve kentleşme sancıları yoğun. Anayasal bir rejime, demokrasiye geçmeye çabalıyor. Din ve ordu büyük ağırlığa sahip. Ülkenin çoğunluk kamuoyunda her an hınç gösterileri patlıyor. Basın bu ateşin üstüne körükle gidiyor. Tüm ülke, çoğunluğun etnik/dinsel yapısından farklılık arz edenleri dışlamaya ve düşman ilan etmeye dayanan bir ulusalcılığın pençesinde.
Venezuela Hükümeti aldığı kararla, İsrail'in katliamlarına sessiz kalmayarak, İsrail'in Venezuela Büyükelçisi ile elçilik personelinin bir kısmını sınır dışı ediyor.
Venezuela Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, "İsrail Büyükelçisi ve İsrail Büyükelçilik personelinin bir kısmını sınır dışı edilmesi kararı alındığı" bildirildi.
1799'da Napolyon, Mısır Seferi sırasında Yahudilere Akka'nın dışında bir yerde yerleşim kurma sözü vermiş, ancak bölgeden kısa sürede çekilince bunu gerçekleştirememişti. 1840'ta, Kudüs'teki Britanya temsilcisi Lord Palmerston 'Britanya İmparatorluğu'nun yüksek çıkarlarını korumak üzere' bir Avrupalı Yahudi Yerleşim Kolonisi kurma fikrini ortaya atmıştı.
Gecenin bir yarısı... Ülke TV'de İsrail ordusunun Gazze'de başlattığı kara saldırısıyla ilgili özel yayını endişeyle izliyorum. Sefer Turan, bölgede bulunan ve ulaşılabilir durumda bulunan herkesi canlı telefon bağlantısıyla yayına alıyor, karanlığa gömülmüş Gazze sokaklarında neler yaşandığını soruyor. Hepsi vakur, kararlı, inançlı... Hiç de feryat figan bir durum yok. Sadece dua istiyorlar. Sonra gündüz çekilmiş bir video giriyor; bir adam yıkıntılar üzerinde ezan okuyor. Akla gelebilecek her türlü zorluğun hayatı tehdit ettiği bu uzak şehirde, Filistin'in asla yenilgiye uğratılamayan iradesi sanki hep bir ağızdan Allah'ın büyüklüğünü haykırıyor. Bölgeden yayın yapabilen tek TV kanalı olan El Aksa, alt yazı geçerek izleyenleri Gazze'deki direnişçilere dua etmeye, Kur'an okumaya ve tekbir getirmeye çağırıyor.
"Ne yazıyorsun?" diye soruyor geçen günkü çocuk: usulca açmış bir haşhaş çiçeği çitin yanında. Öğle sonunun dinginliğinde yankılanıyor soru. Yaşam böyle apansız kuşatıyor Sözü: daha yolunu sorarken yele, kerteriz ararken geri dönmek için. Çünkü bir yurt gereksinir söz de: unutulmak ve yeniden bulunmak üzre. Yazgı bu!
İsrailli dünyaca ünlü saksofon ve klarnet ustası Gilad Atzmon'dan ABD ve İngiltere'ye büyük ders. Atzmon, "Terörizmle savaş fos çıktı. Amerika ve müttefikleri yenildi" dedi.
Bu notları yazdığım sıralarda, Mumbai’de gerçekten neler olduğu tam olarak belli değildi. Kendi kendime sorduğum sorular herkesin sorduğu sorularla aynı: Saldırganlar kimdi? Arkalarında kimler vardı ve ne elde etmeye çalışıyorlardı? Ancak açık olan bir şey var; “Terörizme Karşı Savaş” tamamen felaket çıktı. Sözde “teröristler” herkimse kazandılar. Amerika ve müttefikleri yenildi.
Bana bir kış Diyen çıkacak mı İlme ilmek atacak Fincana bade katacak Tırakkaları patlatarak Şalvara boncuk takacaksam
Bük en yakın kerhaneci en uzak akbaba Sıcak iklimlere doğru leylen leylek havada Takıl fırsat bil göz gözü görmüyoru paçalarına Seni yanlarından kovmaları ihtimali pek zayıf Beğenmeseler bile verecekler küçük kızlarını Ötesi yok evde kalma ihtimali kuvvetli kızlarının Sen evlen Oradan bir kış getir bana da Bir kış a yazı bol buzu bol salkım saçak Mâkul bir kış lûzum ediyor şimdi bana Kışın öleceğim içime doğmakla iyi oldu Oh oldu gelip vakitli vakitsiz bahar son defa Asabımı bozmaya bahane bulayamayacak.
Şimdi, deneyimin mitsel örüntülerine, idealize edilmemiş varoluşun değişip duran belirsizliklerine ve karmaşıklıklarına biçim verme çabalarına geliyoruz. Bu örüntüleri, yalnızca bu tür yazının mimetik (öykünmeci) ya da temsil edici yönünde bulamayız, çünkü bu, biçime değil içeriğe ilişkin bir yöndür. Yapısal olarak, ironik mitin merkezi ilkesine en iyi biçimde romansın parodisi olarak, romantik mitsel biçimlerin beklenmedik yollarda kendilerine uygun düşen daha gerçekçi içeriklere uygulanması olarak yaklaşılabilir. Don Quijote, romansta kahramanı rahatlatmanın bedelini kimin ödediğini sormaz kimse hiçbir zaman, diye bağırır.
Kimi zaman doğaçlama yaptığıma tanık olacaksınız. Sözgelimi şimdi, gençliğimde Paris’te geçirdiğim iki yılı ironik biçimde yeniden gözden geçirirken yaptığım da bu; ne var ki yeri gelmişken şunu da söylemek istiyorum size: İroninin ateşle oynadığını ve başkasıyla alay ederken önünde sonunda bazen kendisiyle alay etmeye başladığını da pekâlâ biliyorum. Neden söz ettiğimi hepiniz biliyorsunuz. İnsan aşık rolü oynadığında, aşka düşmek tehlikesiyle karşı karşıya kalır, gerekli önlemleri almadan rol kesen kişi gün gelir kendi oyununun kurbanı oluverir.
Yalnızca dünyanın anlamını ‘körü körüne ve sarsılmaz bir inançla’ temsil eden kahramanın bugün yaşamaması bile Lukács’ın roman kavramını eskitmiştir. ‘Çünkü bugün dünya,’ diyor Jameson, ‘kahramanı hep yeniyor...’ Önce anlama, sonra yorumlama, yazıya dönüşürken de derin yapıya yönelen çözümleme biçiminde dışavuran eleştiri, kendi döneminin eleştirel düşünme biçimini etkileyecek nitelikte olmuşsa, neden sonra dönüp bakılacak bir değeri de zaman içinde taşıyarak gelir. Gene de bu arada yazınsal, işlevsel bakımdan kaçınılmaz biçimde geride kalırken tarihsel bakımdan öne çıkmaya başlar. Georg Lukács bu serüvenin diyalektiğini en belirgin yaşayan adlardan. Marksizm öncesinde de herkesin göz önünde tutmaya başladığı yazarlardandı; sözgelimi Roman Kuramı, bugün hâlâ tartışılmakla birlikte, tarihsel değeriyle dönüp baktığımız bir çalışma sayılır.
Edebiyat tarihinin unutulmaz kahramanları, ‘İklimler’de, yer yer arayışların simgeleştiği, yer yer de karakterlerin kendi varlığını özdeşleştirdiği isimler olarak çıkıyor karşımıza. ‘İklimler’, romanın son cümlesinde özetlenen bir gerçeği, ‘yazgılarımızla isteklerimizin hemen her zaman çeliştiğini’ anlatıyor. Sahaflarda karşıma çıkan kitapların öncelikle ilk sayfasına, hani yalnızca kitap ve yazar adının yazılı olduğu o boş sayfaya bakarım, gizliden gizliye. Kendimi birinin mahremine adım atmış gibi hissederim. Perdeyi aralayıp içeri göz atıyormuşum duygusu uyanır içimde. O ilk sayfada çok kez bir ithafla karşılaşmışımdır.
Yahya Kemal, yalnız şiiri ve şair kimliği değil, bir kültür adamı, hatta yorumcusu olarak da kabul edilmeye değer. Onun en ayrıcalıklı yanı, savunduğu düşünce biçimi ve estetik tavrıyla, yazdığı mükemmel şiirler arasında somut bir ilişkinin kurulabilmesi. Bu, herhangi bir iyi şairin, yazdığı şiirle poetikası arasında bir bağ kurma çabasına benzemez. Yahya Kemal, hâlâ, şiirleri yanında, kaleme aldığı yazılarla da, özgün bir kültürel tartışma zemininin de sembolü. Kültürel süreklilik, yeni bir milletin kurulmasıyla noktalanamadı ona göre. Aynı serüven Cumhuriyet döneminde de yeni bir dille, kimlikle, estetik algısıyla devam etmektedir.
David Rieff, annesi Susan Sontag’ı anlattığı kitabını samimi açıklamalar ile doldurmuş. Rieff kendi kurallarından ödün veriyor gibi görünüyor. Annesiyle ilgili imgeleri belirsiz, diğer odada ağlayan bir figür gibi. Eğer bunlar çizim olsalardı, beyaz kâğıt üzerindeki kara kalem karalamalar olurdu. İnsanın Susan Sontag’ın ölümünün gözlerden uzak gerçekleştiğini söylemesi zor. Yazar bir keresinde okuyucularına “hastalar krallığına göçüp orada yaşamanın gerçekte nasıl olduğunu” anlatmayacağını duyurmuştu ama anlaşılan başkaları bunu onun yerine yapmaya kararlı. Sontag’ın hasta yatağına son bakışımızı David Rieff’in annesinin ölümcül hastalığını anlattığı düzensiz olsa da zekice görünen notlarıyla atıyoruz...
‘Medeniyetler Çatışması’nın yazarı Samuel Huntington, çarşamba günü 81 yaşında yaşamını yitirdi. ‘Türkiye AB’ye alınmaz’ iddiasında bulunan ABD’li ünlü siyaset bilimcinin ölüm nedeni açıklanmadı
İsrail, Tevrat’taki On Emir’den “Öldürmeyeceksin”i kutsal Hanuka ve Şabat’ta bile çiğnedi. Gazze saldırısı sürüyor, can kaybı 300’e yaklaştı. 19 aralıkta sona eren ateşkes sonrasında İsrail’in Gazze Şeridi’ne hava saldırısı dün de sürdü. Hamas üçüncü intifada çağrısı yaparken, İsrailli bakan Barak da “Kara operasyonu olabilir” uyarısında bulundu. Altı Gün Savaşı’ndan beri bir günde en fazla can kaybının yaşandığı saldırı sonrasında, BM ve Mahmud Abbas daha fazla kan dökülmemesi için ateşkesi yenileme çağrısında bulundu. Suriye ise İsrail’le dolaylı barış müzakerelerini askıya aldı.
Bir tüfek istiyorum Sattım anamın yüzüğünü Bir tüfek uğruna Rehin verdim cüzdanımı
Bize öğretilen dil Okuduğumuz kitaplar Ezberlediğimiz şiirler Beş para etmiyor Bir tüfek karşısında
Ey devrimciler Kudüs'te, Halil'de Bisan'da, Ağvar'da, Beyt-ül Lahim'de Ey özgürlük savaşçıları nerede iseniz İleri..Daha ileri...... Barış bir tiyatro oyunu Adalet bir gösteri yalnızca
Eleştirinin kendine odaklanmaktan sağladığı kazanç, öteki kitaplardan elde ettiğinden fazladır. Jameson’ın eleştiriye tarihselci boyut kazandırması, bugün onun eleştiri anlayışının eskil yanını mı gösterir, sorusu, kalıcı sonuçlar yaratmaya yeter. Öyle görünüyor ki, edebiyatımızın kendisiyle yaptığı hesaplaşma dönemleri geride kaldı. Orhan Pamuk’a siyasal dil içinden yöneltilen eleştiriler edebiyat tartışması sayılamayacağına göre, Fethi Naci’nin, “Türkiye’de ne kadar futbol varsa o kadar roman var,” sözleri üstüne kopan tartışmayla bir grup yazarın televizyonda katıldıkları bir programda “bizde eleştiri yok” biçimindeki savsözleri üstüne yazılanlar son iki tartışma sayılabilir.
Alain de Botton’un ilk kez Türk okurlarıyla buluşan, İngiltere’de bile 2009 Mart’ın yayımlanacak olan ‘Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı’ kitabı, bisküvi yapımından roket bilimine, aktarım mühendisliğinden muhasebeciliğe kadar çoğu kez pek de ilgimizi çekmeyen uğraşları, hayatları, çalışma alanlarını anlatıyor. İnsanın çok sevdiği bir yazar hakkında yazması ve objektif olması zordur, öte yandan, söz konusu yazar Alain de Botton olunca işler kolaylaşıyor, çünkü onu sevmeyen yok gibi... Yazarın onuncu kitabı Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı’nı diğerlerinden bağımsız değerlendirmek zor.
Hayatın zorluklarına birçok zorluk eklediğini biliyorum, ama yine de kar tanelerinin gökyüzünden aşağılara doğru savrulduğu o ilk beyaz geceleri çok seviyorum. Gecenin bir vakti, her yeri aydınlatan, pembeye çalan bir beyazlıkla kaplayan bu kar baskını beni heyecanlandırıyor. Kentlerin en ücra köşelerine kadar soğuk bir yalnızlıkla kaplandığını, karanlık kuytu köşelerde yüzlerce "kibritçi kız" ihtimali bulunduğunu bilsem de kapılıyorum bu büyüye. Çünkü bu aydınlığın dünyanın kararmakta olan yüzünü yumuşattığı, hayatın bütün keskin hatlarını şefkatle sararak yumuşattığı bir gerçek... Birçok şey, daha önce varlığıyla hem gözümü, hem özümü yoran pek çok şey kabul edilebilir görünüme kavuşuyor. Bütün çirkinliklerin üstü örtülüyor, bütün karanlıklar ağarıyor.
Nasıl oldu başlık, hani "taşa saplanan kılıç", "başını vermeyen şehit" ya da "sahibini arayan kadın" gibilerden? Eskiden bu tür başlıklar yaygındı da...
Lafa şöyle de girebilirdik: İçlerinde dürüst ve namuslu olanlar da var...
Aydın Doğan'ın adamlarından söz ediyorum.
İstanbul'da belediye seçimini AKP'nin kazanacağını yazmışlar.
Belki de bu kez yeniden madara olmak istemiyorlar, " Deniz Baykal bu seçimde kendisinin bile ummadığı büyük bir başarı sağlayacak " yazıp da sonra yüzlerinin gene kızarması onlara ikinci kez ağır gelebilir...
Ezberlenmiş cümleleri bağıra çağıra tekrar ederek “vatansever” olmanın bir çekiciliği var elbette.
Hiçbir çaba göstermiyorsunuz, hiç düşünmüyorsunuz, kendi hayatınızla ilgili hiçbir şeyi riske sokmuyorsunuz ve kendinizce “değerli” bir kimlik edinebiliyorsunuz.
Bu kolaycılık, birçok insanı, daha da tehlikelisi birçok genci cezbediyor.
Fikir düzeyindeki bir kolaycılığın “ayıp” olarak kabul edildiği bir ülke olmadığımız için bunun “entelektüel” bir zararı da dokunmuyor size.
“Ulusalcı” ya da “vatansever” gibi bir kimlik kartınız oluyor.
Eleştirinin kendine odaklanmaktan sağladığı kazanç, öteki kitaplardan elde ettiğinden fazladır. Jameson’ın eleştiriye tarihselci boyut kazandırması, bugün onun eleştiri anlayışının eskil yanını mı gösterir, sorusu, kalıcı sonuçlar yaratmaya yeter. Öyle görünüyor ki, edebiyatımızın kendisiyle yaptığı hesaplaşma dönemleri geride kaldı. Orhan Pamuk’a siyasal dil içinden yöneltilen eleştiriler edebiyat tartışması sayılamayacağına göre, Fethi Naci’nin, “Türkiye’de ne kadar futbol varsa o kadar roman var,” sözleri üstüne kopan tartışmayla bir grup yazarın televizyonda katıldıkları bir programda “bizde eleştiri yok” biçimindeki savsözleri üstüne yazılanlar son iki tartışma sayılabilir.
Hani Amerikan filmlerinde sıkça karşımıza çıkan tavanarası görüntüleri vardır: Birkaç sandık, sallanan bir iskemle, iskemlenin üstünde unutulmuş ya da sandıktan çıkan eski bir oyuncak bebek, kaçınılmaz olarak tahta sallanan at, kitaplar, mektup demetleri, şapkalar, şallar...
İşte, hepiniz hatırlarsınız o tavan arası görüntülerini. Bizler, çoğumuz evlerde değil dairelerde yaşıyoruz, tıkış tıkış. Bodrumlarımız, mahzenlerimiz, tavan aralarımız yok. Bunlar yalnızca içimizde, içimizde.
Ortalığı toza dumana bulayan şu ünlü "özür kampanyasını" tartışmaya açan benim. Bu konuda ilk yazıyı on beş gün önce ben yazdım. Herkes arkadan geldi.
Özür dilemesi gerekenlerin, bu haltı yiyenlerin gerek kanuni gerekse manevi mirasçıları olduğunu, "liberal aydınların" komplekse kapılmalarına gerek olmadığını belirttim.
Yani, metni, özür kısmı hariç olmak üzere onayladığımı da belirtmiş oldum. Acıyı paylaşmaya, üzüntü duymaya evet, dedemin işlemediği bir suçtan dolayı özür dilemeye hayır.
Henüz yaşarken bu efendi umut; Karanlık günlerin aydınlığa döneceği. Sakın tavsama sakın yüksünme; İnsanın yarası sağken iyileşir sağken omuz silkersin bunca engele ergene, ereğine sağken ulaşırsın.
Toprağın bitiminde bir su var, o seni iletecek; yaz tükendi miydi güz sofraları dağların ardı ova bulanığın sonu duru Küfün altı meneviş. Etin, nohutun, zerdalinin tadı; Ergenlik, barışıklık; Özlemler kavuşmalar; Ayışığı, ishak kuşu, aynalıçarşı Sen yaşarken!
Romantizmle birlikte başlıyor bireysel sıkıntı zira romantizm insanın kendi varlığını fark ettiği bir dönem. Tarih öncesi çağlarda nesnelere, ilk çağlarda tanrılara has bir özellik olan sıkılma, Tanrı ’nın da dünyadan elini çekmesiyle insana iniyor. Kitabı Pandora Kitabevi,’ninn yeni çıkanlar rafında görür görmez hemen aldım; Allahtan yanımda yeteri kadar para vardı. Kitap; Sıkıntı’nın Felsefesi adını taşıyordu ve bir İskandinav tarafından, Lars Fr. H. Svendsen tarafından yazılmıştı. Yazarı hiç tanımıyordum, duymamıştım bile, ama yazları beyaz geceleri yaşayan, kışları kasvetli uzun karanlık günlere mahkûm olan bir iklimin insanı olduğuna göre, sıkıntı hakkında bize söyleyebilecek epey çok ve esaslı düşüncesi olabilirdi.
Eskiden de çok yapılırdı bu tür televizyon maçları... Tek kanallı, siyahbeyaz TRT tekeli döneminde ekrana maymun çıkarsan birdenbire ülke çapında şöhret olduğundan, birtakım gazeteciler de kontenjandan kendilerini "çok önemli kişiler" gibi pazarlama olanağını bulurlardı...
Başbakana soru soruyor, üff, ne büyük adam...
Sonra iş döndü, alt tabakanın "gladyatör dövüşü" beklentilerine mama sağlayacak kıvama geldi. İyice ayağa düştü.
Birileri ekrana çıkarılıp "kapıştırılıyor", lumpenler maç seyreder gibi zevkle izliyorlardı.
TRT’nin ilk kuruluşundan 1990’ların ortalarına kadarki süreçte yapım ve yayınına öncülük ettiği, her biri anılara bir daha silinmemecesine kazınmış durumdaki onlarca eğitici-öğretici çocuk programıyla, bugün 40’lı yaşlarını sürmekte olan kuşağın “normal insanlar gibi” yetişmesinde çok önemli katkıları olmuş bir televizyon duayenidir Dr. Tekin Özertem…
Biz de kendisini TRT’den emekli oluşundan yıllar sonra, halen danışmanlığını yürüttüğü Umut Sanat Ürünleri Filmcilik Şirketi’nde bulduk ve “Uykudan Önce”den “23 Nisan Uluslararası Çocuk Şenlikleri”ne kadar düzinelerce unutulmaz programın mimarı olan bu büyük ustaya, Türk televizyonculuğunda çocuk yayınlarının günümüzdeki görünümünü sorduk…
“Aydınlanma” denince Voltaire kadar hatırlanmaya hakkı olan Diderot, İskoç filozofu David Hume’a mektup yazar: “Sevgili David, sen her milletin malısın... Ben de, senin gibi, dünya denen o büyük şehrin hemşehrisi olmaktan kıvanç duyuyorum.”
Anarşizm, aslına bakarsanız, komünizmden daha ilginç bir ütopyadır. Ama ütopyadır işte, gerçekleşmesi asla mümkün olmayan... Fakat hemen altını çizelim: Çok ciddi bir siyasi ve felsefi görüş olan anarşizmin, 12 Mart döneminde cahil ve kafasız bürokratların uydurdukları tanımla ilgisi yoktur. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının anarşizmle uzaktan yakından hiçbir ilgileri yoktu. Anarşizm, her türlü "otoriteyi" reddeder.
Onu tanımak için uzun zamana ihtiyacınız olmaz, saniyeler size yeter. Çünkü saklanamaz bir egoya sahiptir, bu egonun izlerini hayatının her anında gözlemek mümkündür. Hemen hemen hiçbir konuda bilgi sahibi değildir, ama söze başlayınca çok anlamlı şeyler söyleyebileceğine yine de inanır. Bütün zamanlar içinde cehaleti en gür biçimde seslendiren kişi odur. Her şeye kendinden bakar, kendinin ötesinde bir dünya olduğundan bihaberdir. Başkalarının nasıl düşündüğünü merak etmez, çünkü dünyada kendininki dışında bir düşünme biçimi olabileceğine ihtimal vermez. Sayıları dünyayı kaplamaya yeter hale geldiğinde muhtemelen dünyada başka bir düşünme biçimi gerçekten olmayacaktır. O gelecek onların bugünden yaşamaya başladıkları gelecektir.
Nun Masalları’nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha’nın yazıcısı... Defterin sahifelerine Mor Mürekkep’inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep. Adem ile Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün insanlığın hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem’in hikâyesini yazmaya karar verdi. Çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı Lâ’da Âdem ile Havva’yı anlatıyor. Hikâyenin merkezinde Kur’an’daki kıssa ve Hz. Âdem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer “temsil” ve “mecaz” olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikâyesini.
Bir süre önce ‘Patronizing the Arts’ adlı kitabı yayımlanan Marjorie Garber’a bakılırsa, sanat ve sanatçı ile mesen, sanat koruyucusu arasındaki ilişkiden kimin daha kârlı çıktığı incelenmeye değer bir konudur. Latin edebiyatının ünlü ozanları Vergilius ve Horatius, kimi yapıtlarında Gaius Maecenas’ın adını anarlar, ondan saygı ve övgüyle söz ederler. İÖ 1. yüzyılda Roma imparatoru Octavianus’un (ki sonradan Augustus Caesar unvanını almıştır) yakın dostu ve en güvenilir danışmanı olarak bilinen Maecenas, devlet görevlerindeki becerisinin yanı sıra, gösterişli bir yaşam sürmekten hoşlanan, sanat ve edebiyattan büyük zevk alan, sanatçıları özendiren ve destekleyen biriydi. Sonradan sanat koruyucusu anlamında kullanılan “mesen” sözcüğü onun adından gelir. Sanat koruyuculuğunun tarihi belki çok daha eskilere götürülebilir, ama pek çok sanat tarihçisi mesenliğin öyküsünü yazarken Maecenas’ı milat alır.
Shakespeare, Milton ve Wordsworth okumalarını yapmasaydı, Keats’ın da Keats olarak var olamayacağı; ya da Tennyson’ın Keats okuması olmasaydı, Tennyson’un da olamayacağı biçiminde, kesin bir yargıya varır Bloom. Yaratma endişesinin çokyönlülüğü yazarı önceden bilinen kısıtlar içinde bırakırken beklenmedik sancıları neden sonra gösterir. Bilinebilir endişelerin içeriden gelenleri yanında, dışarıdan alınan etkilerden üstümüze düşenleri de var, ama sözgelimi içinde bulunduğumuz ânın yol açtığı etkenlerin yanında, geçmişin yazarları da bizi kendiliğinden köşeye sıkıştırır ve yaratım sürecine beklenmedik etkilerde bulunur.
‘Kelebek Düşleri’, Başo ve Haiku ’yu tüm inanç ve felsefesiyle tanımamız imkânını sağlıyor. Bir şiirin, dille nasıl bu denli damıtılabileceğini okura haber veriyor. Haiku ’nun yüzyıllardır var oluşunu niye hâlâ sürdürdüğünün açık biçimde farkına varılıyor. Fırçayla yazılmaya başlanıp, kaleme dönüşmesinin serüveni metinde özetleniyor. Şiirde Haiku; dilin damıtılmasının, süzülmesinin, arınmasına karşılık gelir. Azıcık sayıda sözcüğün, ustalıklı benzersiz bir şiir yapısına dönüşmesidir. Bilgeliği temsil eder. Kurduğu imge dünyası okuru şaşırtır, bambaşka bir ufka, yolculuğa iter. Hem iç, hem dış dünyaya doğru bir seferdir bu. Nüktedan yanı hep dikkat çeker. Gerginlikten uzak olduğu kadar, bir temizliğin karşılığıdır. Sözcüklerin; ışıltısıyla, büyüsüyle apayrı bir vücuda dönüşmesidir.
Böyledir, sinemadan anlamıyorsan, oturur Cem Yılmaz'ı tartışırsın: Çok mu güldük, az mı güldük? Çok para mı harcamışlar, az para mı harcamışlar? Arak mıdır, değil midir? Maymunu düdüklemesi ayıp mı, değil mi? Gişe rekorunu kırdı mı, kırmadı mı? "Bundan böyle Türk sinemasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" gibi ahmakça cümleler de ortaya atılır.
"Gora" filminin "katlaması" olan "Arog" filmi de temel düşüncemizi değiştirmedi: Bunlar sinema sanatının ürünleri değil, sinemanın olanaklarından yararlanarak filme çekilmiş birer "Cem Yılmaz Show" örnekleridir... Cem, sahnede "minimalist" bir gösteride tek başına yapması mümkün olmayan "gag"ları böyle gerçekleştiriyor.
I. Biliyorsunuz parkların Sizi çağıran tarafları İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı Orada saklanıyor onlar Çünkü her türlü saklanıyorlar orada Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla Dağınık mavisiyle gözlerinin Sevgi vermez kadın uçlarıyla Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin Yalvaran bakışlarıyla - nasıl da sevimsiz - En kötüsü, belki de en kötüsü Bir duygu açlığıyla soluyarak Parklara yerleşiyorlar, parkların Onları çağıran köşelerine Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah Bacak aralarından Çömelmiş, öyle sakin Selamlıyorlar "Günaydın" diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor Acılar alıp veriyor dünyadan Dillerini gösteriyorlar, dizkapaklarını Bir sıkıntı şiiri gibi Sıkıntı İşte Tam orada duruyorlar.
Türk Hava Yolları'yla uzun süredir biryerlere gitmemiştim...
"Düşer müşer" diye tabii. İçimize öyle bir korku salmışlardı: İktidar değişmiş, hava yollarının yönetimi de değişmişti, eh bunlar da "kıroydu" ya, uçakları uçuramazlar, mutlaka düşürürlerdi... Bunlar deve güderlerdi ancak...
Korkuyu kimler mi salmışlardı? Beş yıl içinde beş milyon yepyeni yolcuyu hayatında ilk kez uçağa bindirmekteki büyük başarıyı, bu "ulaşım devrimini" görmeyip "benim emekçi halkımın uçağa binecek parası var mı bakalım" edebiyatını sürdüren ahmaklar...
"Kendi kendinize sorun: Büyük olmayan yalnızlık, yalnızlık mıdır? Ancak bir tek yalnızlık vardır, o da büyüktür ve katlanılması güçtür. Öyle bir an gelir ki, insan yalnızlığını kolayca elde edilen herhangi bir beraberlikle değişmek ister. Hiç uymadığı halde uyar gibi görünüp yanındaki herhangi biriyle, hatta en düzeysiz biriyle bile birlikte olmayı düşünür. Ama yalnızlığın büyüdüğü anlar, belki bu anlardır. Onların büyümesi, erkek çocukların büyümesi gibi acılar içinde olur; ilkyazın başlangıcı gibi de üzücüdür. Yalnız bu sizi şaşırtmamalı. İçe dönmek ve kendinle baş başa kalmak... İnsan buna alışabilmeli." (Rainer Maria Rilke/Genç Şaire Mektuplar)
Paul Cézanne, 1869’da Marie-Hortense Fiquet’yle tanıştığında, resimleri hâlâ alıcı bulamadığından yaşamını sürdürmek için babasının yardımına gereksinim duymakta, zaman zaman babasının hakaretlerine katlanmak zorunda kalmaktaydı. Cézanne’ın kimi resimlerinde bazen güzel, bazen sıradan, iri siyah gözlü bir esmer olarak görünen Fiquet, yoksul bir aileden geliyordu ve Cézanne’dan 11 yaş küçüktü. Cézanne 30’unda, Fiquet 19’undaydı. Fiquet, bilindiği kadarıyla, geveze ve dik kafalı bir kadındı ve para harcamayı seviyordu. Ama genellikle kadınlardan çekinen Cézanne, genç Fiquet’den o kadar hoşlanmıştı ki, o güne dek yalnız yaşamasına neden olan kıt gelirini tehlikeye atmayı bile göze almış, yalnızca birlikteliğini değil, 1872’de Fiquet’den dünyaya gelen oğlunu da babasından gizli tutmuştu. Ne ki, babası çok geçmeden bu birlikteliği öğrenecek, oğluna verdiği parayı yarıya indirecekti.
‘Cihânnümâ’yı ilk yazan ve çoğalttıran Katip Çelebi oldu. Ondan uzun yıllar sonra ‘Cihânnümâ’ matbaayı bu topraklara getiren İbrahim Müteferrika tarafından kapsamlı eklentilerle basıldı. Bülent Özükan bir müzayedede bulduğu orijinal baskıyı alıp, üzerinde beş yıl çalıştı. İşin içine ekibini de katarak herkesin anlayabileceği bir şekle getirdi. Ve yepyeni bir ‘Cihânnümâ’ yarattı...
Son günlerde "köşe yazarlarının aile fotoğraflarını yayınlamaları" gibi yeni bir zibidilik modası çıktı; bu gazete benim tekkem değil, bu köşe karta kaçmış çarpık beyinlerin ruh çöplerini boşaltma deliği de değil, ben öyle yapmayacağım.
Ama birkaç cümlecik yazayım, kendi kavlimce:
O tarihte büyükbabam Kasımpaşa Tersanesi'nde tornacıydı.
(Bir tornacının oğlu cumhurbaşkanı olunca küplere binen cici beyler, meğerse bir tornacının torunu da köşe yazarı olmuş, hadi küfür edin.)
Amcam babaannemin kucağında, babam henüz doğmamış.
Düşünürken buldum kayayı. Otlarla konuşmaktan geliyordum. Ölü bir yaprak, adını unutmuş bir sokak, sav dolu bir tümce, suçlu bir ırmak, bir de partal bir kuş yürüyorduk. Bir atlı karıncaydı yaşamak, onu yürüyorduk. Bilirim sözcüklerin ulaştığı yere hiçbir şey erişemez. İsa ile Karahisari'nin gömlekleri dikişsizdi. Sözcükler bunu gördü. (Ey görünmezlik! Elimden tut. Gecede sözcüklerin ağırlığı daha bir artıyor.
‘Küçük Anılar’ı José Saramago, yaklaşık iki yıl kadar önce kaleme almış. Anlattığı günlerden ortalama yetmiş yıl sonra. Bir insanı, seksenli yaşlarında böylesine bir berraklıkla çocukluk yıllarına götüren, pürüzsüz bir dille o yılları aktarmasına neden olan şey kitabın bir yerinde ‘şimdi madalyonu çevirip öbür yüzünü gösterecek cesareti bulmam gerekiyor’ sözlerinde yatıyor.Yazarın çocukluk ve ilkgençlik anılarını anlattığı Küçük Anılar adlı kitabını tam da doğum günü 16 Kasım’da okuyordum. 20. yüzyılın büyük bir kısmını yaşamış biri olarak, bir hayat içinde dünyanın o denli değiştiğine tanık olması bir an gözüme inanılmaz göründü. Aslında ailemde onunla yaşıt çok kişiden duyduklarımdan farklı değildi; hiçbir çağda çevre koşullarının, toplumsal alışkanlıkların, yaşam hızının bu denli şiddetli değişimine insanoğlunun tanık olmadığı gerçeği yine de sarsıcı geldi.
Pessoa’nın ‘Şeytanın Saati’ adlı kısa anlatısı modern zamanlardan günümüze kalan bir söz. Ve öylesine yoğun bir gerçeklik hissi barındırıyor ki insanın içi ürperiyor. Can havliyle konuşmak istiyorum, soluk bile almadan, kan ter içinde. Başka çarem kalmadığı için istiyorum konuşmayı. Neden böyle olduğunu ve neden başka türlü olmadığını anlamak istiyorum. Belki beni bir duyan olur da yardım eder bana belki (gerçi hiç umudum yok, ama yine de belli olmaz, denemek gerek). Knut Hamsun’la konuşmak istiyorum mesela; Dostoyevski’yle, Ibsen’le ve elbette kendisi de kendisini alt-kişiliklere bölmüş olan Pessoa’yla konuşmak istiyorum.
Son dönemlerin en iyi sürprizlerinden olan ve roman türünün önde gelen isimleriyle karşılaştırılabilecek Jonathan Safran Foer’in ‘Aşırı Gürültülü Ve İnanılmaz Yakın’ kitabı acıya saplanmıyor. Kaybetmeyi, kaybolmayı, kaçmayı, arayışı, hayallerinde ısrarcı olmayı, dilsizliği işleyen romanın her satırında, savaşın karşısına hayat, acının karşısına mutluluk, kayıtsızlığın karşısına duyarlılık ve yetişkinlerin soğukkanlı akılla kurulmuş dünyasının karşısına çocukların saf ve tertemiz dünyası konuyor.
Emekli memur gazetesi mal bulmuş, Mağrıbi gibi üstüne atlamış... (Hadi şimdi otur bir de bunlara Mağrib'in neresi olduğunu anlat, oradan "atasözleri ve deyimler" konusuna gir, yazının tadını kaçır...)
Anadolu Ajansı, eski bir Apollo 9 astronotunu Osmanlıca konuşturmuş!
Astronot Schweickart, "dünyayı ansızın dümdüz edecek dev bir göktaşı" demesi gerekirken, "dünyayı fücceten hak ile yeksan edecek" deyimini kullanmış ajans haberinde!
Hay ağzına sağlık, Onur Öymen... Ben de bunu anlatmaya çalışıyordum!
Onur Öymen, bildiğiniz gibi, CHP'nin genel başkan yardımcısı, Deniz Baykal'ın sağ kolu değilse bile sol kolu.
Kendisi, "bu halk niçin bize oy vermiyor, anlayamıyorum" gibi incileriyle ünlüdür.
Geçen gün bir inci daha yumurtladı, "haber değeri yok" diye gazeteler görmediler, Internet'te sitecilik yapan çocuklar "dolgu malzemesi" niyetine kullanmışlar.
Bilimkurgu filmleri izliyor ya da romanları okuyorsanız, küçücük bir ayrıntının uzay boşluğunda ne çok şeyi değiştirebileceği konusunda da bir fikriniz vardır. Yanlışlıkla çalıştırılan bir ışınlama ünitesi, sakar bir uzay insanının yanlışlıkla üzerine oturduğu bir buton, yanlışlıkla girilen bir kara delik uzaydaki işlerin işleyişini bütünüyle değiştirecek dalga boyları oluşturabilir. Tekinsiz bir yerdir uzay boşluğu, çok dikkatli olmak gerekir orada! Bu sebeple; bilimkurgu dünyasındaki kadar gelişmiş bir uzay algısına sahip olmadığımız bu zaman kesitinde bile uzaya gönderilecek astronot ve kozmonotları seçerken çok dikkatli davranılıyor.
Çocukken, Danny Kaye’in bir filmine götürmüşlerdi bizi. Danny Kaye, sıradan, korkak bir adamdı ama bir sihir sonucu parmaklarını şaklattığında çok cesur ve usta bir silahşöre dönüşüyordu.
O, bu sihrin farkında değildi. Bazen parmaklarını şıklatıyor, bazen şıklatmıyordu.
Arka sırada oturan bir çocuğun bütün film boyunca, filmin kahramanına akıl vererek, “parmaklarını şıklat, parmaklarını şıklat” dediğini hâlâ hatırlıyorum.
Benim sorunum: hasılalarla da olsa Gastemiz Yazarları’nın yazılarına, göz atmak.
Göz atınca yazılarına hayretten dehşete gark oluyorsun zira. Ama olduğunla da kalıyorsun.
“Bilmemkim Bilmemne’nin son dönemde yazdıklarının farkında mısın?” diye sorduğunda ise-
“Yoooo. Okumuyorum ben onun yazılarını” cevabını alıyorsun.
Köşeci köşesinde kaynamış/kudurmuş/köpürmüş; ‘ulusalcı’ ‘solcu’, ‘solsal demokrat’ vari içi boşaltılmış titrlerle taltif edilen kıvamı, iyice ‘ırkçı’ ve ‘aleni faşist’ bir bulaşıma dönüşmüş-
Bir zamanlar “aklımla Yahya Kemal’i, kalbimle Ahmet Haşim’i seviyorum,” gibilerinden bir söz etmiştim. Bu söz o günlerde nasıl da doğru gibi gelmişti bana. Ya zaman değişti, ya da üstat Necatigil’in dediği gibi, “Biz çok şeyi vakit yok, pek kısa geçiyoruz.” Sevdiğimiz şairlerin, yazarların çoğu kulaktan dolma gibi. Genel düşünceleri, yargıları, başkalarının söylediklerini kendimizinmiş gibi yineleyip duruyoruz. Oysa bir gün bir el bir sayfayı çeviriyor ve belki de ilk kez kendi gözlerimizle dünyaya bakmaya başlıyoruz. Yine de aklım bana şunu da söylemeliydi: “Neden bugüne dek Yahya Kemal’le ilgili düşündün de Haşim hakkında tek satır olsun yazmadın?”
Şiddet efsanesine şiddet betimlemelerinin tarihinden giriş yapan David Trend, şiddetin insan türü ile ilişkisini değerlendirirken hep göz önünde olanın yavaş yavaş göz önünden çekilmesiyle birlikte toplumsal olarak kazandığı öneme vurgu yapıyor. Gündelik hayatta medyanın bu denli takipçisi olan insanların basit birer alıcı olmadığı açığa çıktığından beri medyadaki şiddet içeren mesajın içeriği ve biçimi üzerine daha çok düşünüyoruz: Acaba gerçekten de zararlı olabilir mi, kime ne kadar zarar verebilir, şiddet talep ediliyor mu, öyleyse neden?
Kasaba'dan başlayarak Nuri Bilge Ceylan sinemasının seyrini takip etmiş, izini sürmüş bir izleyici olarak Üç Maymun'u sessizce geçiştirmem elbette mümkün değil. Ancak filmi izlemekte gecikmiş olduğum için, yazmayı düşündüğüm birçok şeyi benden önce yazanlar oldu. Bu sebeple filmle ilgili önemli gördüğüm birkaç noktaya değinmekle yetineceğim. Ceylan'ın fotoğrafçılıkla başlayıp sinemayı da kapsayan bir bütünlük içinde akıp giden görsel zenginliği kayıtsız kalınamayacak kadar güçlü. İlk izlediğim filmi Mayıs Sıkıntısı'nda, olağanüstü tabiat ve insan karelerine dalıp gittiğimi, filmin anlattığı o küçük ve sıcak hikâyeyi neredeyse ıskalayacak hale geldiğimi itiraf etmeliyim.
Muhalif yönetmen Michael Moore yeni projesinde dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz üzerinde duracak. Henüz adı belli olmayan belgeselin önümüzdeki yıl bahar aylarında gösterime girmesi planlanıyor
Yıllar önceydi. Ahmet Kaya bir gün stüdyosuna davet etti. “Gel sana son albümümü dinleteyim” dedi. Girdi camlı bölmeye, kulaklığını taktı. Acı çeker gibi inleyen bir gitar sesinin üzerine haykırmaya başladı: “Yılan bana/ çiyan bana/ h’stir çeker yılan bana/ Lan gardaş bu nasıl yara/ kanar her yerimden....” Sözler, şair Enver Gökçe’nindi. Ama Kaya için yazılmış gibiydi: “Sövülmüşüm, dövülmüşüm, kovulmuşum ben/ H’stir çekilmişim yani/ kendi öz yurdumdan çeker giderim”.
Dışişleri eski bakanı Çağlayangil'in korkunç iddiası: Ordu zehirli gaz kullandı!
Ses kaydı ile birlikte Karakutu'da!
DERSİM’E RESMÎ BAKIŞ
Hatırlarsanız, 19-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Taraf’ta yayınlanan ‘Osmanlı’dan Günümüze Kürtler ve Devlet’ başlıklı yazı dizisinin ‘Devletin isyanları önleme reçetesi’ adlı dördüncü bölümünü şöyle bitirmiştim: “Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti.
Vecdi Gönül’ün sözleriyle gündeme gelen Türk-Yunan mübadelesinin, büyük devletlerin zorlaması ile gerçekleştiği iddia edilir. Aslında bu zorlamanın muhatabı yeni Türkiye olmuştur. Anlaşılıyor ki Venizelos bu işe daha baştan yatkındı
Mübadelenin etnik yönden homojen bir vatan yarattığı tezi doğrudur ama daha çok Yunanistan açısından doğrudur.
Hiçbir şey kımıldamıyordu daha alnacında sarayların.Ölüydü su. Orman yolundan ayrılmıyordu alacakaranlığı konak yerleri. Yürüdüm, diri ve ılık solukları uyandırıp; ve baktı değerli taşlar, ve gürültüsüzce havalandı kanatlar.
Vaktiyle cimri mi cimri bir adam varmış. İkinci bir boğazı daha besleyerek evin masrafı artmasın diye de, bir türlü evlenemiyormuş. * * * Mahallede, adamın cimriliğini ve neden evlenemediğini bilen genç bir kız; adam kapılarının önünden geçerken, başlamış elini pencereden dışarı uzatıp, bir avuç havayı ağzına götürerek yiyormuş gibi yapmaya.
Kürtçe klip çekmek istediğini söylediği için Türkiye’yi terketmek zorunda kalan ve sekiz yıl önce Paris’te hayatını kaybeden Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya: ‘Ya sev ya terk et’ zihniyeti hâlâ yaşıyor
“Aydınlansın diye şu kirli yüzler biz durmadan savaşırdık”...Ahmet Kaya’yı anlamak için hacimli kitaplar okumak gerekmiyor. Yapmak istediği şey çok basitti: Kirli yüzleri aydınlatmak. Bugün Ahmet Kaya’nın 8. ölüm yıldönümü. Yaşasaydı 51 yaşında olacaktı Ahmet Kaya. Yorgun demokrattı o, tehditlere göğüs gerip demokrasi karşıtlarına karşı durdu hep.
“Şiir”i herkes kendine göre tanımlamıştır tarih boyunca; “Kanatlı sözler” diyen Homeros’tan “dingin yalnızlıkta yeniden hatırlanan duygu” diyen Wordsworth’e. Sanırım Türk milleti içinde yapılacak bir “şiir nedir?” anketinde en yaygın cevap “kanatlı” değil ama “kafiyeli söz” olacaktır. Halkımız, kafiyeyi tutturmakla, şiire en önemli, en hayatî katkının yapıldığına inanır.
Önce bir yalan ürettiler. Ürettikleri yalanın adı neoliberalizmdi. Bu amaçla bazı büyük Üniversiteler ‘pilot bölge’ seçildi. Yalanı üreten iktisat profesörlerine peş peşe Nobel Ödülü verildi. Yalanın inandırıcı olması için yalancının itibarlı olması gerekirdi.
Sizce Barack Obama, dış politika alanında Amerika'nın imajını onarabilecek mi?
Prof. Noam Chomsky: Bence bunu zaten yapmış durumda. Yani imaj açısından baktığımızda, sorunuzun yanıtı evet... Ama işin gerçeğine baktığınızda farklı bir soru doğuyor. Aslında sekiz yıllık Bush iktidarına bakarsanız, ilk dört yılda Bush dünyanın geri kalanıyla kötü bir ilişki içindeydi, küstahça, şiddete dayalı, ilişkileri aşındıran bir tutum sergilemişti. Amerika'nın çıkarlarına gerçekten zarar verdi.
Bir zamanlar (70’lerin ikinci yarısında) Türkiye’de ‘sol’ önemli bir güç iken, hatta solcu olmayanları ciddi bir şekilde panikletirken, orta yaşlı bir tanıdığım (adı Ahmet olsun), beni solculuğumdan vazgeçirmek için, heyecan ve korku içinde, “Bak, derdi, şu İstanbul’un gecekondu mahallelerine, tepelerine bak... Orada yaşayanların hepsi komünist; bir gün o tepelerden son sürat öyle bir saldıracaklar ki, bizde ne mal bırakacaklar ne namus...
Tolerans ve tahammülden yoksun halde bas bas bağıran "Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" sloganıyla, Neo- Naziler'in "Ya sev ya terket!" zihniyetiyle, bu yüzyılda daha hâlâ 'tehcir' ve 'mübadele'ye güzelleme yapabilen kafayla ve çok acıklı "Sünnetsizler" edebiyatıyla barış ve demokrasi korunamaz. Ancak ve ancak terörle şiddetin tuzağına düşülür, ayrılıkçılığın değirmenine daha çok su taşınır, çok daha fazla acılar çekilir.
Abartmalı bir övünme açlığı üstüne, eski bir fıkra: Adamın biri, kol yahut cep saati yerine, sırtında upuzun mobilyasıyla sallangaçlı koskocaman bir salon saati taşıyarak dolaşıyormuş.
Hilkat garibesi @ 10-01-2009 04:45 Ne mozaiği ulan! Diğer yandan da insan sormadan edemiyor. Bu acaba bir kerelik yapılmış bir hata mıdır, yoksa hükümet, devletin o şikâyet ettiği yüzünü mü giyinmiştir artık? O lanetli masklar gibi giyenin yüzüne yapışan demir bir mask mıdır bu? ‘Ne mozaiği ulan, Türkiye mermerdir!’ diye hezeyanlar geçiren bir maskı acaba AKP artık sonsuza dek yüzüne mi geçirmiştir?
Edebiyat âleminde yarısı Ruslara, geri kalanı da Avrupalılara ait ‘Dünya Klasikleri’ diye pazarlama stratejisi kokan bir kategori var. Takla attırılıp, kısaltılmış versiyonlarından satın alıp vitrinimizin uygun yerine koyarız genellikle. En çok lisede, üniversitede tüketilen bu klasikler, eskiden Bülend Özveren’in sunduğu bilgi yarışmalarına soru olarak katılırlardı. Artık ciddi yayınevleri orijinal hallerini basmaya başladı: Oliver Twist ’in yeni halini görseniz küçük dilinizi yutar, vitrininizdekileri okumadığınıza şükredersiniz. Ancak her şey bir yana, arada sırada adını anmak istemediğimiz bazı ‘yerli’ yazarlardan başınızı kaldırıp Moby Dick filan okumanızda sayısız fayda var, bizce...
1) Kolay bir soru ile başlayalım: Dünyanın en çok bilinen roman kahramanlarından biri Raskolnikov olmalı. Yediği onca “halta” rağmen hangi ünlü yazarın, hangi kitabının içinde kahramanca yaşar? a) Knut Hamsun-Açlık b) L. N. Tolstoy Savaş ve Barış c) I. S. Turgenyev Babalar ve Oğullar d) F. M. Dostoyevski Suç ve Ceza
Hayatın küçük lütufları, tam da göğsünüzün iyice karardığı, bulutlandığınız anlarda elinizden tutuverir. Başınızı okşar. Çoktan tükendi sandığınız yaşama iştahınızı bir anda coşturur. Hayatı yaşanılası kılan, o küçük lütuflarıdır. Küçük olmalarının nedeni, ıskalanmaya, kanıksanıp görmezden gelinmeye yatkın oluşlarındandır. İktidarın uğultulu itiş kakışı içinde pekâlâ es geçilebildiklerinden. Vakitsizliğe kolayca kurban edilebilirliklerinden. Hayatın küçük lütufları, dişidir. Onlara açık olmak güçlendirir, ama iktidar sahibi yapmaz insanı. Gabriel Garcia Marquez’in Subcomandante Marcos’la yaptığı söyleşiyi bulup okuyun.
One acayip laf öyle! Kim madeni paralamış? Nerden çıkınlaştırmışlar? İngilizce şarkılarda ‘Love me or leave me’ var diyelim. ‘Sev beni, ya da bırak.’ Ama aşki bir durum söz konusu. Yeterince Sevilmediğine İnanan (hep öyle 1 taraf vardır) bu ‘eksik bırakılmışlık’ duygusuna daha fazla katlanamıyor.
İsrail polisi Batı Şeria'da gösteri yapanların üzerine yeni silahı 'Kokarca' maddesini attı. Çok kötü kokan madde cilt tarafından emiliyor ve bulantı ve kusmaya neden oluyor. Göstericiler, üzerlerinden çıkmayan kokuyu işgalin kokusu olarak tanımlıyor
İsrail polisi, göstericilere karşı kullanmak üzere yeni bir "silahı" devreye soktu: Kokarca kokusu.
'Yalan'. Etik alanla ilişkili olsa da, felsefe, tipik bir örnekle onu, bir mantıksal bağlamda öne çıkarır: Giritli Epimenides'in 'Bütün Giritliler yalancıdır' önermesi, bir Giritli (Epimenides) tarafından dile getirildiğinde, 'eğer yalan söylüyorsa doğru söylüyordur'; ya da, 'eğer doğru söylüyorsa yalan söylüyordur' gibi içermeleri olan bir paradoksu imler. Bu paradoksun bir benzeri, Fuzuli'nin o ünlü
Biricik Edip Cansever'in de anılarında bir İstanbul vardı: İlk şiir heveslerinin üşüştüğü Kumkapı, ortaokul yılları. Fatih'teki Millet Kütüphanesine gidip gelişler, geçmiş zamanın edebiyat dergileri cilt cilt. Ekmek karneli yıllarmış...
Bazı isimler vardır, cins ad iken özel ad yerinde kullanılırlar. Gül kelimesi bunlardan biridir. "Gül", Farsça'dan dilimize girmiştir ve genel anlamda "çiçek" demektir. Hatta İran'da bir çiçekten bahsedilirken çiçek adının önüne gül kelimesi getirilerek tanımlanır. Gül-i nergis = nergis çiçeği, gül-i şeb-bû = gece kokulu çiçek, şebboy... gibi. Gülistan veya gülzar kelimeleri de buna bağlı olarak "çiçek bahçesi" anlamı taşır.
O artık, “devrim ve değişim” sloganıyla dünyevi iktidarın zirvesine ulaşan ezilmişlerin ve ötekilerin temsilcisinin, ırkçılığa karşı tarihsel zaferin mimarının, Müslüman dünyada adına kurbanlar kesilen siyah liderin “altın çocuğu.” Dünyaya düzen getirecek, adalet getirecek diye bakılan, adeta Mesihleştirilen adamın sağ kolu.
Aile geçmişi, gelişim süreci, ait olduğu çevre, üslendiği sorumluluklar, sırlarla dolu hikayesi, Nazi bağlantıları, yüzlerce Filistinlinin öldürülmesiyle ilgisi, Deir Yasin katliamıyla alakası ve kapkaranlık bir hayat!..
Yıllar önce işsiz bir gencin protesto haberi çıkmıştı gazetede... Şehir meydanındaki Atatürk heykelini rehin almıştı. Silahı heykelin beynine dayamış, “Gelirseniz sıkarım” diye bağırıyordu. Önce ne yapacaklarını bilemeyen polisler, genci teslim olmaya ikna etmişlerdi. Ertesi günkü gazetede işsiz gencin heykel önüne çiçek koyarak Atatürk’ten af dilediği duyuruluyordu.
Yıllarca uğraştım, bu günü görmek için... Çok şükür... Elbette "görsel" etki, yazılı basından binlerce kat fazladır. Televizyonculuk günlerimden bilirim. Yıllarca dil döktüm, Can Dündar işi kamerasıyla bir çırpıda bitirdi. Ellerine sağlık. Atatürk'ün uzaydan gelmediği, bir tanrı olmadığı anlaşıldı. Atatürk uyumaz, üşümez, acıkmaz, yorulmaz safsatası bitti.
Ölümünün üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen Ata, tartışılmaya devam ediyor. Dün başlayan Can Dündar röportajı da bugün devam ediyor. Bir sürü mail alıyorum. Can’ı vatan hainliğiyle suçlayanlar, bu memleketi terk etmesini isteyenler (mümkünse beni de yanına alarak!), tahmin edeceğiniz üzere çok var. Ama onlar kadar "Tam da benim hissettiklerimi anlatmış!" diyenler de var. Eleştiriler ve övgüler kafa kafaya. Siz en iyisi filmi izleyin, kendi kararınızı kendiniz verin...
Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde Kürtler temsil edildi mi?
Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-3 @ 10-01-2009 04:45 Yıllardır bazı Kürt çevreleri Mustafa Kemal’in, Kürtlere özerklik vaadettiğini, ancak sonra bundan caydığını iddia ediyor. Hatta, son olarak insan haklarının gözüpek savunucusu avukat Eren Keskin, bu iddiayı tekrarladığı için yargılanıyor. Peki, Kürtler ve Eren Keskin haklı mı? Peşinen söyleyelim: Evet, haklıdırlar!
Kürtlere özerklik sözü verildi mi?
Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-4 @ 10-01-2009 04:45 "Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” (16 Temmuz 1930, Cumhuriyet )
Devletin isyanları önleme reçetesi
Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-5 @ 10-01-2009 04:45 1961 darbecilerinin Kürt meselesini çözmek için oluşturdukları Doğu Grubu’nun gizli raporundaki asimilasyon önerileri âdeta 1925 tarihli Şark Islahat Planı’ndaki önerilerin kopyasıydı. Ancak, 1925 raporundaki Kürt teriminin yerini 1961’de ‘kendini Kürt sananlar’ terimi almıştı
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, PKK’nın 1984’te Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla başlayan süreci 29. Kürt İsyanı olarak adlandırmıştı. Halbuki, 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said ve 1939 Ağrı isyanları dışındakiler, devletin Kürtlere yönelik ‘tedip’, ‘tenkil’ ve ‘harekât’larıydı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasındaki önemli günleri belirleyen bayramların ismi “resmî bayramlardır.” Gerçekten de “resmî” bayramlardır bunlar. “Resmî” kuruluşlar “resmî” törenler düzenlerler. Fener alayları geçer, balolar yapılır, statlarda gösteriler olur. Halk bunları seyreder.
Komünizm iddiaları Şirinler’in çok üzerine çıkmaya başladı. Şirinler’in İngilizce adı olan “Smurf”, “kızıl bayrak altında yaşayan küçük adamlar” veya “kızıl şapka altındaki sosyalist adamlar” (socialist man under red father-flag) cümlelerinin kelime baş harflerinden türetildiği iddia edildi.
Şirin babanın kırmızı şapkası Karl Marx’ı andıran sakalı, Şirin Köy’de hiçbir mabet veya tapınağın olmayışı, tanrının görevini üstlenen ve materyalizme göndermelerde bulunan doğa ana-zaman baba gibi figürlerin oluşu, tüm şirinlerin komünal ve işçi-köylü bir yaşam sürmeleri, her şeyin elbirliği ile yapılışı, herkesin yeteneğine göre bir görevi oluşu ve para kullanmayışları bu iddiaları tetikledi.
Çekoslovakya’da sosyalist rejime muhalif düşünceleriyle bilinen ancak 1950’lerde istihbarat servisi için muhbirlik yaptığı iddia edilen Milan Kundera’ya destek Çek oyun yazarı ve siyasetçi Vaclav Havel’den geldi. Geçmişte Kundera ile yıldızı pek barışmayan Havel arkadaşına sahip çıkarak “Böyle bir şey yaptığına inanmıyorum” dedi.
Belçika’da Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler’in en sevdiği yemeklerin tariflerini verecek bir yemek programı Yahudi ve siyasi tutukluların tepkisini çekti. ‘Plat Prefere/Favori Yemek’ adlı Jeroen Meus’un sunduğu program gelecek hafta yayınlanmaya başlayacak. Programda tereyağ soslu alabalık gibi Hitler’in en sevdiği yemeklerin tarifleri verilecek
Britanyalı sokak sanatçısı Banksy, 350 bin sterline alıcı bulan tablolarıyla ekonomik krize adeta meydan okuyor. Bansky’nin eserlerinin yüksek fiyata satılması sanat pazarını da hareketlendirdi.
Hayal gücü kuvvetli okur, yazardan sonra kalemi devralabiliyormuş meğer... Berger’ın romanı, bu aşkın bir tarafının kaleme aldığı mektupları ve alıcı Xavier’in mektup arkalarına düştüğü kısa notları sunuyordu. Ama hayal dünyam özgürdü. Öykü kendi kendini kurmaya devam edebilirdi. Xavier, ilk mektup tomarının üzerine boşuna yazmamıştı: ‘Evren beyne benzer, makineye değil. Hayat şu anda anlatılan bir hikâyedir. İlk gerçeklik hikâyedir. Tamircilik bana bunu öğretti.’
Herkes aynı fikirde: Anayasa Mahkemesi, Anayasa'ya aykırı kararlar da alabiliyor.
Meclisin yaptığı Anayasa değişikliklerini yalnızca ve yalnızca "şekilden" inceleme yetkisi var, ama o içerikten, yani "esastan" inceliyor ve karara bağlıyor.
Yani, Anayasa Mahkemesi'nin bizzat kendisi Anayasa'yı çiğniyor. (Eyvah! Altay Ömer Egesel ile Salim Başol'un eline düşselerdi, yanmışlardı çıra gibi!)
Yani, yalnızca meclise tanınmış Anayasa değiştirebilme yetkisine "tecavüz" ediyor.
Yani bir anlamda, Teşkilatı Esasiye Kanunu'na göre teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, vazifelerinden bazılarını yapmaktan men ediyor!
‘Türkiye Türklerindir’ yazan bir gazetenin üstünde; baştan (balıkbalık) koktuğunu, böylesine siyaseten yanlışçı bir sloganın altında doğru gazetecilik yapmanın imkânsızlığını.
Hakikaten: Türkiye, Kürtlerin değil mi? Lazların, Çerkezlerin, Gürcülerin, Alevilerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin değil mi aynı zamanda Türkiye?
Onlar Bu Topraklar’a ait değil mi ve bu topraklar, onlara?
Sen şimdi en çok satan (sözümona) en prestijli gazetenin üstüne ‘slogan’ diye bunu çaktığın anda, bir duruş sergilemiş oluyorsun.
“Tiyatro Gerçek” 2009’un başında Gordon Smith’in tek kişilik oyunu Van Gogh ile perdelerini açıyor.
Ülkü Tamer’in dilimize kazandırdığı Van Gogh’u 20 yıl önce usta oyuncu Müşfik Kenter oynamıştı. O zamanlar oyunun asistanı olan Hakan Gerçek, şimdi oyuncu olarak seyirciyle buluşuyor.
Pek muhterem Enver Paşa, Talat Paşa ve de İsmet Paşa Hazretleri... Ayrıca Sayın Doktor Nazım, Sayın Doktor Bahattin Şakir ve Sayın Şükrü Saracoğlu...
"Sizin zamanınızdan" beri epey zaman geçti... Yirmi birinci yüzyıla girdik de onun da sekiz yılını yedik bile... 2008 yılını bitirmek üzereyiz... Dün sabah kalktım, gazeteleri açtım...
"En zengin 100 Türk" listesi yayınlanmış.
Yukarıdan aşağıya, en zenginden en az zengine kadar taradım.
Liste başlarını, Ankara, Adana ve Gümüşhaneli aileler tutmuşlar.