Önünde, seninle alakası olmayan bir bayram var: Hıristiyanların dînî bayramı “yılbaşı”… Kişiliğini ve dinini, daha açığı, bütün mukaddeslerini ve değerlerini bir yana iterek, bir Müslüman olmana rağmen, “yılbaşını” sende mi kutlayacaksın?!... Kendini Hıristiyanlara benzetecek, hindi kesecek, çam devirecek, yılbaşı tebrikleri, yeni yıl kutlamaları ve sâir senin dininde bulunmayan ve onunla bağdaşmayan, insanlıkla da hiçbir alakası olmayan saçmalıklara sen de mi bulaşacaksın? “Buna dinim ne der” diye hiç mi düşünmeyeceksin?!...
İsrâil Devleti, yani Yahûdiler, seneler oldu, “Hıristiyanların yılbaşını” kutlamayı kendi halkına yasakladı. Bundan ders almayacak mısın?
Müslüman!...
Bir yanda yılbaşını kutlarken, diğer yanda da beş vakit namazında günde en az kırk kere (Fâtiha sûresinde) “Rabbim! beni, kendilerine gazab edilenler (Yahûdiler) ve de sapanlar(Hıristiyanlar)’ın yoluna iletme”[1] derken, Rabbinden ne istediğinin farkında değilsindir her halde?... Bir yanda, “Yahûdilerin ‘gazab edilenler’ Hıristiyanların da ‘sapanlar’ olduğunu ve onların yolundan gitmek istemediğini” haykırır, bu hususta Rabbinden yardım ister, öte yanda da, koşa koşa onların yoluna giderken, bu yaptığın ne kadar tutarlı bir davranış olur?...
“Yılbaşı kutlamaları”, Hıristiyanların yolu değil de nedir?!...
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar: “Bizden başkasına kendini benzeten, bizden değildir. Yahûdi ve Hıristiyanlara kendinizi benzetmeyiniz”. (Tirmizi)
“Kim kendini bir kavme benzetirse o, onlardandır.”. (Ebû Davud, Ahmed bin Hanbel, Ebû Ya’lâ, Taberâni)[2]
“Kim bir kavmin (topluluğun) karartısını (kalabalığını) çoğaltırsa, o, onlardandır”. (Ebû Ya’lâ)
Din Kitaplarımızda Yer Alan Fetvalardan Bir Kısmı
· “El-Hulâsa” isimli kitapta şöyle denilmektedir: Bir kimse “Nevrûz”[3]gününde bir Mecûsî’ye yumurta hediye etse kâfir olur. Çünkü Mecûsî’ye küfründe ve hatalarında yardımcı olmuştur…
· “Mecmau’n-Nevâzil”adlı kitapta şöyle yazılmıştır:
Mecûsîler nevrûz gününde toplansa ve bir Müslüman, onlar için, “güzel bir adet koydular”, dese, kâfir olur. Çünkü bu sözü ile küfrü kabûl etmiş oluyor.
· Fetâvâ-i Suğrâ”da şöyle denilmektedir:
Bir kimse, daha önce satın almadığı halde, özellikle “Nevrûz” gününe saygı için bir şeyler satın alırsa kâfir olur. Çünkü bu hareketi ile kâfirlerin bayramına saygı göstermiş olur. Ancak, ihtiyaç sebebiyle satın alırsa o zaman bir şey lâzım gelmez. Bir kimse, bir insana “Nevrûz” gününde bir hediye etse ve bununla “Nevrûz”“Nevruzluk hediyesi” istese, istenen kişi, verse de vermese de “öğretmenin kâfir olması”ndan korkulur. gününe saygı göstermeyi kast etse kâfir olur. Bir öğretmen birinden
· “Tetimme” isimli kitapta şöyle yazılıdır:
Ebû Hafs el-Kebîr el-Buhârî’den şöyle rivâyet edilmiştir: Bir kimse elli sene Allah celle celalühû’ya ibadet etse sonra nevrûz günü gelse ve bu güne saygı için müşriklere bir şey hediye etse Allah celle celalühû’ya küfretmiş ve elli senelik ibadetini yok etmiş olur. Bir kimse Nevrûz günü kâfirlerin toplandığı yere giderse kâfir olur. Çünkü bu, küfrünü i’lân etmektir.[4]
Yukarıdaki fetvâlar, Mecûsî bayramı olan “Nevrûz” münâsebetiyle verilmiştir. Kâfirlere ait bayramların tamamının hükmü aynıdır. Bu akıl ve ilim sahibi müminler için apaçık bir husustur. Dolayısıyla, bu fetvâlar, Hıristiyan kâfirlerin dini bayramı olan “yılbaşı” için de elbette geçerlidir.
---------------------------
[1] Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in tefsirine göre, “Yahudi ve Hristiyanların yoluna”… Ahmed b. Hanbel, Tirmizî.
[2] Bu benzetme fiillerde sözlerde, kıyafetlerde, bayramlarda, adetlerde, ibadetlerde olur. İbn-i Kesir Bakara Sûresi 104. Ayet tefsiri.
[3] Orta Asya Mecûsîleri’nin Bahar Bayramı [4] Fıkh-ı Ekber şerhi/Aliyyü’l-Kâri, tercemesi sah. 470-471
NOEL VE YILBAŞI (Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A) @ 30-12-2010 08:29 Hak din İslâm'dır; Allah Teala bozuk inançlı, bâtıl dinli, yanlış yollu insanları sevmez ve aslâ affetmez. Hem insanlara, tüm nimetleri, güzellikleri, sağlık ve mutlulukları yüce Allah versin; hem de kâfirler ve câhiller, Allah'ı bırakıp, putlara. ilâhlara, uydurma tanrılara tapsınlar... olurmu böyle saçmalık, nankörlük, vefasızlık, idraksizlik, beyinsizlik, kalleşlik!
Tarih boyu tüm müslümanlar ve özellikle bizim nurlu dedelerimiz, bâtıl inançlarla, saçma hurafalerle, bozuk dinlerle mücadele vermiş; tüm insanları doğru yola, hak dine, hayra, iyiliğe, dürüstlüğe, dostluğa, sevgiye, ilme, irfana, ahlâka, âdâbâ, çekmeğe çalışmışlardır. Birçok ulus böylece imanı öğrenmiş, İslâm'ı seçmiş, müslüman olmuştur.
Tabii bunun karşılığında, bâtıl dinlere bağlı tutucu ve yobaz teşkilatlarda, sinsi sinsi müslümanları aldatma ve kandırma çalışmalarını devam ettirmeğe çalışmaktadır.
Nasıl kandıracak? Yolu yanlış, aklı dışı, ilme aykırı... Normal konuşma ve akıl-mantık yoluyla kendilerini savunamaz, insanları kendi bâtıl dinlerine çekemezler.
O zaman ellerinde bir çare kalıyor, zevk eğlence, hokkabazlık yoluyla kalp kazanmak.
İşte şu yılbaşı eğlenceleri bu mantıkları doğurmuştur: Çam ağacını süslemek, ışıklandırmak, pamuklarla bembeyaz yapmak; bir adamı Noel Baba kıyafetine sokmak, çocuklara onun aracılığı ile hediye dağıtmak; havai fişekler, eğlence, dans, zevk, safa v.s.
Bunlar bir müslümanın kabul edebileceği şeyler değil. Müslüman bâtıl hristiyan âdetlerini, hurafeli putperest faktörünü taklid etmez. Hristiyanlar, çam ağacını, o gece o ağaca Hz. İsa (a.s.) inecek sanarak dinî bir inançla süslüyor! Noel Baba dedikleri Saint Nikola adlı bir hristiyan azizi. Bunlardan bize ne!
O halde Noel Baba'yı ağzımıza bile almamalı, noel merasimlerine kesinlikle katılmamalı, bu isim arkasında ne dolaplar döndüğünü, ne gizil emeller beslendiğini çok iyi bilmeli, hatta başkalarını da bir güzel uyarmalı, tembihlemelisiniz.
Yoksa çok ayıp ve çok günah olur size! Aman, yeni yılı veballe, günah, şom ve uğursuz bir şekilde başlayıp sonunda pişman ve perişan olmayın!
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, Nebiyy-i Zîşân -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:
“Zilhicce’nin on gününde yapılan ibâdetler kadar, diğer günlerin hiç birindeki ibâdet Allâh’a sevgili değildir. Bugünlerden her birinin orucu, bir senenin orucuna, gecelerinden her birinin ihyâsı da, Kadir gecesinin ihyâsına muâdildir.” (Tirmizî, Savm, 52; İbn-i Mâce, Sıyam, 39)
Kadir Gecesine ömrümüzde bir kere denk gelebildik mi Allahu A’lem. Ama işte müjde, işte fırsatlarla dolu bir ay.. Rabbim diyorum, hak etmezken bizim gibilere nekadar cömert! Ramazan ayına özlem çekenlerin hasretini giderecek bu on günler inşeAllah.
Ben de birkaç zikir paylaşayım. Cübbeli Hoca vermişti, İsâ aleyhisselâm’ın havârilerine öğrettiği pek kıymetli beş zikir var. Günde yüz defa okunması tavsiye edilir. Bu sadece onun ümmetine mahsus değil. Ebul Leys Semerkandî Hz. ve Abdulkâdir-i Geylani Hz. kitaplarında bunu fazîletleri ile birlikte zikrettiler.
Havariler İsa (a.s) a:
” Bu duaları okuyanın sevabı nedir?” diye sorduklarında şöyle buyurdu:
“Birincisini 100 kere okuyan kimsenin ameli gibi bir amel, o gün yer halkından hiçbirine yazılmaz. O kul, kıyamet günüen fazla hasenatın sahibi olur.
İkincisini 100 kere okuyana, Allahu Teala bir milyon hasene yazar, o kadar da günahını siler ve onun cennette on bin derecesi yükseltilir.
Üçüncüsünü 100 kere okuyana gelince; gökten yetmiş bin melek, elleri açık bir halde inerler ve bu duayı okuyanlara salat ve rahmet yağdırırlar.
Dördüncüyü 100 kere okuyanın bu duasını bir melek alıp, Rahman Tealanın huzuruna koyar. Rahman Teala o anda o duayı okuyana nazar eder. Allahu Tealanın kendisine bir defa teclli buyurduğu kişiyse asla bedbaht olmaz..
Beşincisi ise bana ait bir duadır. Onun sevabının açıklamasını yapmam için bana izin verilmemiştir..”
Zilhiccede her günün orucunun bir seneye denk olması, gecelerini ihyasının Kadir gecesine müsavi olması, zikirlerinin kat kat katlanmasından hemen şu hadîs-i şerif geliyor insanın aklına; Allâh bu ümmete ömrü az, ama kazancı çok verdi.
1. ZİKİR: Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerike leh. Lehul mulku ve lehul hamdu yuhyî ve yumît. Bi yedihil hayruve huve alâ kulli şey’in Kadîr.
2. ZİKİR: Eşhedu en lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerike leh. İlâhen, Vâhiden, Sameden lem yettehiz, sâhibeten ve lâ veledâ.
اَشْهَدُ اَنْ لا اِلـهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، اَحَداً صَمَداً لَمْ يَتَّخِذْ صاحِبَةً وَلا وَلَداً
“Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; tektir; ortağı yoktur; birdir; ihtiyaçsızdır; kendisine eşi ve çocuk edinmemiştir.”
3. ZİKİR: Eşhedu en lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerike leh. Lehul mulku ve lehul hamdu, yuhyî ve yümîtu ve huvel Hayyul lâ yemûtu. Bi yedihi’l hayru ve huve alâ kulli şey’in Kadîr.
اَشْهَدُ اَنْ لا اِلـهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيى وَيُميتُ وَهُوَ حَىٌّ لا يَمُوتُ، بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَىْء قَديرٌ
“Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; tektir; ortağı yoktur; saltanat ve hamd ona hastır; diriltir ve öldürür; O ölmeyen diridir; hayır O’nun elindedir; O’nun her şeye gücü yeter.”
5. İSE: “Allahümme lekel hamdü kema tekûlü ve hayran mimma nekûl, Allâhümme leke salâti ve nüsüki ve mahyaye ve memati ve leke Rabbi türasi, Allâhümme inni euzü bike min azabil kabri ve min şetatil emri, Allâhümme inni es’elüke min hayri ma tecri bihi’r- rıhu.”
Yerinizde olsam bilgisayara kaydederek veya çıktısını alarak hergün ilaç niyetine içerdim bunları(:
Herkese gönderelim lütfen. Hayra vesile olan hayrı yapan gibi sevaba kavuşur inşaAllah. Selametle
Osmanlıda Aile Mahremiyeti Örneği: K a p ı T o k m a k l a r ı
Osmanlı aile hayatındaki mahremiyet önem arzederdi. Konakların giriş kapısında bulunan kapı tokmakları gelenin kimliğini anlamak için farklı dizayn edilirdi. Gelen kişinin beyefendi mi hanımefendi mi olduğunu ayırmak için kapı tokmaklarının çift halkadan müteşekkil yapıldığını biliyor muydunuz?? Bunlardan genellikle, aslan başı motifli ve büyük olanı kalın, çiçek motifli ve küçük olanı da ince ses çıkartırdı. Eğer eve bir beyefendi misafir gelmiş ise, kalın sesli tokmağı tıklatır, içerdeki ev sahibi gelenin beyefendi olduğunu anlar, kapıyı evin beyi açar, bey yoksa mahremiyete uygun olarak kapı açılırdı. İnce sesli tokmağın sesi duyulmuş ise, gelenin bir hanım olduğu anlaşılır, kapıyı evin hanımı açardı.. Osmanlı medeniyeti; altı asrı üç kıtada kucaklayan, kalb-i selîm, akl-ı selîm, zevk-i selîm sacayağı üzerine oturtulmuş bir denge içerisindedir.
Aile, mahalle ve şehir hayatının yanında, yemede, içmede, giyimde kuşamda gösterdiği edeb ve adabı ile saygın bir medeniyetdir.
Osmanlı'nın aile, mahalle ve şehir hayatı, hoş bir nostaljinin ötesinde, insana insan olmanın zevkini ve keyfini doyasıya yaşatan bir güzellikler hazinesidir. Osmanlı medeniyeti kelimeler üzerine bina edilmemiş, güzellikler, hayatın bütün safhalarına işlenmiş ve yaşanmıştır.
Bir zarafettir Osmanlı’da yaşam ince nüanslarla bezenmiştir. Hayatı anlamlı kılacak en ince ayrıntılar düşünülmüş ve bu hassasiyet her konuya alabildiğince hakîm olmuştur.
Bu güzelliklerin böylesine dizayn edilmesinin arkasında tasavvuf hayatının yaşanması yer alır. Artık bu hassasiyetin yer almadığı günümüzde geçmişteki o ince ayrıntıları hatırlamak muhakkak ki ecdada vefa borcudur. Kapı tokmaklarında ki bu hassasiyet aile hayatına verilen önemin göstergesiydi.
Ailedeki saygınlığı bir başka açıdan Fransız şairi Pierre Loti’de dile getirmiş: "Dünyanın hiçbir evinde, bir erkek hanımına bu derece saygılı ve hayran olamaz! Bu gerçeğin sırrı, Türk evinin, kadını tarafından hazırlanışındadır.
Evin sahibesi olan kadının giyinişi, başındaki örtüden ayaklarında bulunan nefis işlemeli kumaşlı terliklere kadar ahenk içindedir. Kadın evine o kadar düşkün, temizliğine o kadar meraklı, kocasının ev hasretini giderecek öylesine bir zekâ ve eğitime sahiptir ki, evin erkeği akşam üzeri büyük bir hasretle kapıdan girer. Kadının temizliği maddi planda bir çiçek kadar saftır. Bu madde temizliği kadının iç dünyasındaki temizliğinden gelir. O kadın içki, kumar ve dış dünyayı bilmez.
Dış dünyayı bilmeyen Osmanlı kadını, tecessüs illetinden de kurtulmuş olur. Evinde mesut bir hayat yaşar. Kavga gürültü nedir bilmez. Gönlünü Allah'a, kocasına, çocuklarına bağlar. Zihnini fuzuli şeylerden koruduğu için rahat ve huzurludur. Dolayısıyla ahlâklıdır. Böyle olunca yuvasının hürmete şayan, şerefli bir unsuru olur...”
...
Kapı halkalarının bir kurdela ile sıkı sıkı bağlanması evde kimsenin olmadığını, gevşek bağlanması evdeki kişinin yakın zamanda döneceğini, sadece bir halka bağlandığı takdirde evde insan olduğunu gösterir.
İşte Türk insanın hayat görüşü, işte bir yaşam felsefesi, işte bir dünya görüşü. Dünyada böyle bir uygulamanın eşini ve benzerini biraz zor görürsünüz.
Piyasada satılan yiyecekleri ne kadar güvenli buluyoruz diye bir anket yapsak sonuç ne olur hiç merak ettiniz mi?
Geçenlerde Semerkand tv’deki bir programda çok çarpıcı gerçeklere değinildi. Öyle ki bir an Türkiye’de yaşasam ne yerdim, nelerden vazgeçerdim endişesiyle başbaşa kaldım. Kardeşler durum vahim. Hem de çok vahim.
Başa belâ olan katkı maddeleri “E kardeşlere” aşinasınızdır. Bunların bir bölümü hayvansal kökenli bunu da biliyorsunuzdur. Fakat biz dikkat ediyoruz, güvenilir marka alıyoruz diye kendimizi kandırmayalım. Bunlardan iki tanesine dikkat çekti Dr.Hüseyin BÜYÜKÖZER. E471, E472 (Mono ve Digliseridler). Yaklaşık 300 çeşit katkı maddesinden biri olan bu şifreyi gördüğünüz ürünü almayın bizden söylemesi! Neden? Kökeni (ekseriyetle haram) hayvan yağları asitleri VEYA bitki yağları asitleri olma ihtimalleri vardır. Kullanım alanları malesef epey geniş: bisküvilerde, pasta, tatlı ve dondurmalarda, mayonezlerde, hazır çorbalarda, hatta ekmeklerde.. (Ben bu programı izledikten sonra deli gibi elime aldığım her şeyin hemen içeriğine bakmaya başladım. Öyle işkillendim ki, sakız, süt, ekmeğe bakmadan alamaz oldum. Geçen gün sürekli aldığım dondurmanın içeriğine bir gözatayım dedim, mono digliserit yazıyordu. Resmen şok oldum.)
Gelelim süt ürünleri hususuna… Biliriz ki leşin olduğu yerde dolanıp durur muhakkak kâfirler. Nerede saf,temiz, helal var ise onu kirletmek için elinden geleni ardına koymaz. Yoğurdu da böylece değiştirmiş, jelatin eklemişler. Jelatin hayvanların artık kemik ve derilerinden elde edilen bir madde. Kafir, bunu domuzdan çıkarmayı çok iyi biliyor. Kendimiz evde yaptığımız yoğurda dikkat edelim, ilk kaşıktan sonra doğal bir sulanma görülüyor değil mi? Evet, bu tabii bir şey. Sütün içerdiği su sâyesinde yoğurdun bir kısmı sulanıyor. 1 ton süt %40 su ihtivâ eder. İşte bu suyu yoğurda çevirebilen bir madde jelatin. Yoğurttaki suyu katılaştırarak âdeta yutuyor. Söylendiğine göre 1 ton yoğurda 4-5 kg jelatin atılarak susuz, katı yoğurt yapılıyor. Bunun firmalara katkısı yadsınamayacak derecede. Maliyeti %40 etkiliyor. Asıl tehlikeyi daha duymadınız.. Firma sahipleri kendi ürünlerinde haram kullandığının farkında değil. “Bunun da mı helali haramı var?” diye soranlar oluyormuş. Üretici bilmiyor, vay haline tüketicinin !!
Gayri müslimler yılda 380 bin ton jelatin üretimi yapıyor, 200 bin tonunu müslümanlara satıyor!! Türkiye’ye geçen yıl 4 bin ton jelatin girmiş. Bu jelatinlerin büyük kısmı yurtdışından ülkemize şeker çuvallarında getirtiliyor. Menşei belirsiz şekilde piyasaya sürülüyor. Kimsenin ruhu duymadan bu pis katkıyı kötü emellerinde kullanabiliyorlar. Yapılan araştırmalara göre bir Türk yoğurt firmasının %100 domuz jelatini kullandığı tespit edilmiş !!
Bununla da bitmiyor ki!
Kullanma tarihi geçen peynirler toplatılıp fabrikalara geri götürülüyor, eritme peyniri ve kaşar peyniri yapılıyor..
Yine tarihi geçen sucuk, salamlar öğütülüp 2. kalite olarak küçük işletmelere (büfeler,hotdog gibi) satılıyor..
Peki ne yapacağız kardeşler? Bunlardan belli bir ölçüde sakınmak da kafi gelmez ki, hayatımızdan kökünden silip atmamız lazım. Baksanıza domuz jelatininden söz ediliyor, müslüman ülkede böylesine bir rezillik, terbiyesizlik, ne desek hafif kalıyor.
Garip olan bir şey daha var.. Biz yurtdışında yaşadığımızdan yediklerimiz hep sınırlı, marketteki haramları bir kenara koyun, şüphelileri de yanına ekleyin yiyeceğimiz pek bir şey kalmıyor desem yalan olmaz. Ama ben bu duyduklarımdan sonra Türkiye’de de artık ne tavuk, ne yoğurt yiyebiliyorum. Bu nasıl bir tezat? Gavur memleketiyle benim memleketim aynı kefede tartılıyor.. Burda yiyemediğimi orda da yemiyorum ve ne yazık ki gün geçtikçe aradaki fark kapanmakta..
Hâsılı, insanın yediği neyse kendisi Odur. Yediklerimiz bizi sadece maddî mânâda doyurmakla kalmaz mâneviyatımıza da tesir eder. Dikkat ederseniz rüşvetle, hırsızlıkla, haramla büyüyen bir nesil arsız olur, âsi olur. Haram lokma kalbi öldürür, helâli ise kalbi diriltir. Bir lokma haram 40 gün duânın kabulüne engeldir, buyuruyor Kâinatın Efendisi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem. Âhir zaman alâmetlerinin bir bir vukû bulduğu günümüzde yediklerimiz/içtiklerimizde son derece seçici ve ihtiyatlı olmak durumundayız. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurdular ki, “Vücûduna haram lokma karışmış olan kimse, namazdan tat alamaz.”
Ashabın büyüklerinden Sâ’d bin Ebi Vakkas Hazretleri Peygamberimize gelerek: “Ya Rasûlallah! Duâ buyurunuz da ben duâsı, makbul olanlardan olayım.” dedi. Peygamberimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem de O‘na: “Ya Sa’d! Helâl ve güzel ye. Duân kabul olunur.” buyurdu. (İmâm-ı Gazâlî, İhya Ulûmiddîn)
En büyük rehberimiz Muhammed Mustafa aleyhissalatu vesselâm’ın şu buyruğuyla sonlandıralım.
“Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. “ [Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû 3, (3329, 3330); Tirmizî, Büyû 1, (1205); Nesâî, Büyû 2, (7, 241).]
Sizce de şu âna dek yediklerimiz için tevbe etme vaktimiz gelmedi mi? Haydi hep birlikte duâya duralım!
Ya Rabbel Âlemîn!! “İnnallâhe yuhibbu-ttevvâbîne”
Bizler bilmeden haram lokmadan ne yediysek tevbe ettik, vücudumuzda ne kaldıysa o haram lokmadan affet! Bir daha yememeye azmettik, lütfunla bizleri haramlardan, şüphelilerden uzak eyle! Ey Rabbimiz! Sen’den başka ilâh yoktur. Bizler ancak nefislerimize zulmettik. Afv u mağfiret eyle! Kereminle günahlarımızı, kusurlarımızı örtüver!
O kimseler ki; çok çirkin bir iş yaptıklarında yahut (küçük bir günah işleyerek) kendilerine zulmettiklerinde Allâh’ı hatırlarlar da, hemen (pişman olup tövbe ederek) günahları için bağışlanma isterler. -Zaten Allâh’tan başka günahları kim bağışlayabilir?- Ve kendileri (işledikleri günahın çirkinliğini) bilmekte bulunuyorlarken, yapmış oldukları (kötü) şeyler üzerine ısrarcı olmazlar. (Bilakis istiğfara sarılarak ısrarcı olma vasfından kurtulurlar.)
(Âl-i İmrân Sûresi 135. âyet-i kerîmesi)
Bu yazıyı Semerkand Tv’de seyrettiğim Dr. Hüseyin Büyüközer’in konuşması üzerine yazmaya karar verdim. Helâl ve haram gıdalar hususunda daha geniş mâlumat için programin tekrarini Izleyiniz!
Ve gıdalarda helal ve haram konulu sohbeti dinlemek isterseniz Buraya Tıklayınız!
Duâm o dur ki, Rabbim celle celâlühû bu yazıdan, okuyanlara tesir halk eylesin. Tevfîk Allâh-u Teâlâ’dandir. Hepiniz Allâh’a emânet olunuz.
El ve yüzün avret olmadığını iddia eden alimler, yüz ve ellerde hiçbir ziynet eşyasının olmamasını ve bunların açılmasının fitneye sebeb olmamasını şart koşmaktadırlar.
Bu sebeble zamanımızdaki kadınların yüz ve ellerinde kullandıkları süs eşyaları ile erkekler arasında gezmelerinin haram olduğunda hiçbir alimin şüphesi yoktur.
Yüz ve ellerin avret olmadığını iddia eden alimlerin sözleri, yüz ve ellerin açık olmasının farz olduğu, sünnet olduğu veya bunların örtülmesinin bid'ad olduğu manasına gelmez.
Çünkü böyle bir İddiayı müslüman bir alim değil, sade bir müslüman bile öne süremez. Bunların sözlerinin manası, zaruret halterinde ve fitneye sebeb olmadığı takdirde açılmalarında bir vebal olmadığıdır.
İçinde yaşadığımız çağda şeytanın yardımcıları alabildiğine çok, fuhuş ve ahlaksızlık alabildiğine yaygındır. Bu yüzden bugün hiçbir alim, hatta akıllı bir insan yüzün açılmasının caiz olduğunu söyleyemez.
Çünkü bu veba hastalığına benzeyen ahlaksızlığın ümmet İçinde ve bilhassa yabancı kadınları taklid eden kadınlar arasında hızla yayıldığını gören her alim yüzün açılmasının haram olduğuna hükmeder. Çünkü bu devirde fitne ve fesad muhakkaktır. Kötülüğe davet eden vasıtalar son derece yaygındır.
Ben bugünkü manada ilericilik taslayan hiçbir toplum görmedim ki, Aliahu taalanın. «Mümin erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar.» âyeti ile Resulullah (sav)'ın, «Gözünü çevir.» buyruğunu duyan, dinleyen bulunsun.
Hülasa böylesine bozuk bir zamanda korunmak farzdır.
Aliahu taala isteyeni doğru yola iletsin.
muhammed ali es sabuni rahimehullah - ahkam tefsiri - nur suresi tefsiri.
Araf 54- Şüphesiz sizin Rabbiniz ancak O Allah'tır ki; gökleri, yeri, güneşi, ayı ve yıldızları (akıllı varlıklar gibi) emr (ve irades)ine boyun eğdirilen (ve kendilerinden istenen hiçbir vazifeyi eksik etmeyen) varlıklar olarak (dünya günlerinden) altı gün (miktarına denk gelecek vakit)de yaratmıştır. Sonra (bir mekâna yerleşmekten münezzeh olarak Zât'ına yakışır şekilde) Arş'a istiva buyurmustur / (emri ve hükmü) Arş'a (yönetip) istiva etmişti /sonra Kendisi (en büyük cisim olan) Arş (dâhil, tüm yaratıklar)ı (hükmü altına alıp, hepsini ilmen kuşatıcı şekilde) istilâ etmiştir /, O, geceyi gündüze bürü(yüp ört)mektedir ki, o onu koşturulurcasına talep (ve takip) etmektedir. İyi bilin ki; yaratmak da, yönetmek de /(istediklerini) emretmek de / (geçerli) irade (ve kudret) de / sadece O'na aittir! Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın (hayrı ve) bereketi dâima pek çok olmuştur / Allah dâima (bütün noksan sıfatlardan son derece uzak ve) münezzeh olmuştur / (İlâhlıkta tek olarak) çok yüce ve pek büyük olmuştur /.
Bu ve benzeri bazı âyeti kerîmeler, "Müteşâbih âyetler" den oldukları için kendilerini yanlış yorumlayan birçok sapık fırka, Allâh-u Te'âlâ'nın gökte olduğunu ve Arş'ın üzerinde oturduğunu iddia etmektedirler Hâlbuki Allâh-u Te'âlâ bir mekânda olma ve oturma gibi noksan sıfatlardan son derecede münezzehtir. Bu âyetin îzâhı hakkında seleften ve haleften iki görüş naklolmuştur:
a) Selefe göre; "İstiva" kelimesi, hiç tevil edilmeyip: "Allâh-u Te'âlâ'nın şânına yakışan bir istiva" ile tefsir edilmiştir ki, biz de birinci mana olarak bunu tercih ettik.
b) Halefe göreyse: "Allâh-u Te'âlâ'nın emir ve hükümlerinin Arş'a indirilişi" ya da "Allâh-u Te'âlâ'nın gücünün, en büyük cisim olan Arş dâhil tüm yaratıkları istilâsı" gibi uygun manalarla te’vil edilmiştir. Nitekim biz de, kesme işaretleriyle bu iki manayı belirttik.
Selefin mezhebi, mesuliyetten kurtulma bakımından eslem (daha selâmetli) ise de, halefin görüşü, fitnelere kapı açmamak bakımından ahkem (daha kuvvetli)dir. Âyet-i kerime veya hadîs-i şeriflerde Allâh-u Te'âlâ'ya nispet edilen "Fevkıyyet" ve "Ulviyyet" gibi vasıflardan herhangi biri, Ehl-i Sünnet ulemâsının selef ve halefinin hiç birine göre, mekân ve mesafe üstünlüğü gibi manalarla îzâh edilmeyip, sadece kudret ve kuvvet üstünlüğü ile te'vil edilmiştir, Bu gibi müteşâbih âyetlerin îzâhı için bakınız: Al-i İmrân Sûresi: 9
"Allâh-u Te'âlâ'nın, kullarının fevkinde oluşu" ve 'Allâh-u Te'âlâ'nın mekândan münezzeh oluşu'gibi itikâdî meselelerle ilgili akli ve nakli birçok delil, ayrıca; asırlarının imamları olan otuz üç mûfessirin eşsiz beyanları; Rûhu'l-Furkan Tefsirimizde. En'âm Sûresi: 3. ve 18. âyet-i kerimelerin izahlarında tafsilâtla zikredilmiştir ki, mütalaası kaçınılmazdır! (8/418-425,511-535)
Muhterem kardeşim... Dört fıkıh mezhebi ortadan kalkınca Müslümanların bir ve beraber olacağını, tefrikanın ve çekişmelerin kalkacağını iddia ediyorsun. Mezheb sahibi olmayı zararlı görüyorsun. Yanılıyorsun.
Dört fıkıh mezhebi esasta, usûlde, temelde birdir, aralarında ayrılık yoktur. Çeşitlilik esasa ait değildir, teferruata ait bazı meselelerdir ki, bir sakınca teşkil etmez. Aksine bir rahmet ve zenginlik teşkil eder.
Dört mezhep kalkar ve mezhepsizlik yayılırsa ne olur biliyor musun? Her kafadan ayrı bir ses çıkar. Elifi görse mertek sanan cahiller ictihad yapar, fetva verir, din hakkında konuşur, söz ayağa düşer. Hak fıkıh mezhebi dört iken; binlerce, on binlerce, yüz binlerce bozuk, yanlış, sapık mezhep çıkmış olur. Bu ise Ümmet içinde kaos ve anarşi doğurur.
Sizin mezhep aleyhtarlığınızın samimî olduğunu kabul edelim. Lakin bütün mezhepsizler sizin gibi değildir. Bazı kimseler, Ehl-i Sünnet İslâmlığını yıkmak, onun yerine yanlış yorumlara dayanan birtakım marjinal bid'at fırkalarını hakim kılmak istiyor.
Daha önce de yazmıştım, iki büyük ve zengin Ortadoğu devleti Türkiye'yi kendi mezhep veya fırkalarına sokmak için gece gündüz çalışıyor, bu yolda büyük paralar harcıyor. Onlar doğrudan doğruya, açık ve samimî olarak Ehl-i Sünnet fıkhını, mezhebini, akaidini bırakın bizim mezhebimize girin demiyorlar, öncelikle Türkiye Müslümanlarını mezhepsizleştirmek istiyorlar.
Bunların oyunlarına gelmemeliyiz.
Taqiyyeyi bıraksınlar, cesur olsunlar, açık olsunlar, samimî olsunlar.
Bendeniz bir Ehl-i Sünnet Müslümanı olarak nasıl açık seçik konuşup yazıyorsam onlar da böyle yapsınlar.
Türkiye'de Ehl-i Sünneti kimler istemiyor?
1. Başka bir mezhebe, fıkha bağlı bir Ortadoğu devleti.
2. Ehl-i Sünnet dışı bir mezhebe bağlı başka bir devlet.
3. Reformcular, dinde yenilik, değişiklik isteyenler.
4. Müslüman yerli oryantalistler.
5. Fazlurrahmancılar, Ankara ekolü.
6. Sekülarizmle İslâm'ı bağdaştırmak, uyumlu hale getirmek isteyenler.
7. Bir kısım militan Sabataycılar, Gizli Yahudiler.
8. Kemalistler, Ergenekoncular.
Bunların Ehl-i Sünnet aleyhinde çalışmaya hakları var da, benim Sünnî bir Müslüman olarak kendi mezhebim ve fıkhım için çalışmaya hakkım yok mudur?
Mezhep ve mezhepsizlik konusundaki yazılarım bazılarını çok üzüyor, çok öfkelendiriyor. Hattâ küfür edenler, ağır hakaretler savuranlar bile görülüyor. Müslümanların kendi aralarındaki ihtilaflı konuları, anlaşmazlıkları ahlâk, edep, terbiye, efendilik, kardeşlik, insaf ve adalet sınırları içinde olumlu bir şekilde tartışmaları ve müzakere etmeleri gerekmez mi?
Mesela, bazı mezhepsizlerin göklere çıkardıkları Kurtuluş Rehberi ilan ettikleri Efganî'yi ele alalım. Aykırı fikirleri olan bir zat "Efganî'yi tenkit edenler onun taharet bezi olamazlar..." demiş. Bu söz bir ilim adamına, ziyalı (aydın) bir Müslümana yakışır mı? Efganî gerçekten büyük, iyi, faziletli bir Müslüman ise bunu ciddî, ilmî bilgi ve belgelerle, tutarlı gerekçelerle isbat etmeye çalışsın.
Ben ne diyorum: Efganî azılı bir farmasondur diyorum. Şiî olduğu halde kendisini Sünnî, İranlı olduğu halde Afgan olarak göstererek din kardeşlerini aldatmıştır, herkesin ictihad yapması yönündeki fikri ve görüşü bozuktur, maceraperest ve aktivisttir, İran şahını onun bir yakını katl etmiştir, ihtilalcidir, bir İngiliz ajanı ile yakın ilişkisi vardır, Bahaîlikle alakası vardır... Bunlara niçin cevap verilmiyor da, taharet bezi edebiyatı yapılıyor?
Efganî'nin mason olduğunu söylemek iftira mıdır, hakaret midir? Bu gerçeği gizlememizi mi istiyorlar? Açıklanınca niçin sinirleniyor ve hakaret ediyorlar?
Benim yazılarım büyük Müslüman kütle içindir. Mezhepsizleri muhatap kabul etmem. Sevgili din kardeşlerimi uyarıyorum: Zamanımızın en büyük fitnesi mezhepsizliktir, fıkıh ve Sünnet düşmanlığıdır. Sahih hadîslerin ayıklanması büyük fitnedir. Bu ayıklanma işinde bir Cizvit papazının çalıştırılması büyük ihânet ve rezalettir.
Reformculuk, evcil ve ılımlı bir İslâm türetme çabaları İslâm ve Ümmet için en büyük tehlikedir.
Ehl-i Sünnet, bid'atleri, hurafeleri kabul etmez.
Bid'atler ve hurafeler elbette ayıklanacaktır. Lakin sahih hadîsler ayıklanamaz.
Ben bir Müslüman olarak dinde reformu, mezhepsizliği, hadîs ayıklanmasını, Kur'ân'ın heva ve re'y ile yanlış yorumlanmasını asla kabul etmem.
İcazetsiz, ehliyetsiz, reformcu ilahiyatçılara asla güvenmem.
Laik düzenin ilahiyat fakültelerinden, icazetli din hocası çıkmaz, genellikle oryantalist yetişir.
İslâm kültüründe ilahiyatçı kelimesi ve terimi yoktur. Ulema, fukaha, müfessirîn, muhaddisîn kelimeleri vardır.
İcazetsizlik büyük, vahim, öldürücü bir kopukluktur.
Diyanet her geçen gün bunların kontroluna, tesiri altına giriyor.
Mason masonluk, reformcu reformculuk için nasıl çalışıyorsa ben de Ehl-i Sünnet için çalışacağım. İtirazı olan, gerekçelerini belirterek edeple, terbiyeli bir şekilde tartışsın.
Bendeniz Ehl-i Sünneti savunmak için hiçbir yerden para almıyorum, herhangi bir maddî menfaatim yoktur.
Ehl-i Sünnet ve Cemaatin doğru yol olduğunu ilmelyakîn ve hakkalyakîn bildiğim için bu yazıları kaleme alıyorum.
رواه ابن ماجه أيضا عن حذيفة مرفوعا " لا يقبل الله لصاحب بدعة صلاة ولا صدقة ولا حجا ولا عمرة ولا جهادا ولا صرفا ولا عدلا ، يخرج من الدين كما تخرج الشعرة من العجين ".Yukarda zikrettiğimiz hadisi şerifte Resulullah s.a.v şöyle buyurmuştur:“Allahu Teala, bid’at sahibinin namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, tasarrufunu, adaletini kabul etmez. Kılın hamurdan çıktığı gibi dinden çıkar.” (İbni Ma’ce, Huzayfe’den r.a merfu’ olarak rivayet etmiştir.)
وعن أنس بن مالك رضي الله عنه قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : إن الله حجب التوبة عن كل صاحب ب
دعة حتى يدع بدعته
رواه الطبراني وإسناده حسن Enes ibni Malik r.a şöyle dedi: Resulullah s.a.v buyurdu:“Muhakkak Allahu Teala, her bir bid’at sahibinden, bid’atını terk etmedik-çe tevbeyi perdelemiştir.” (Taberani sahih isnadla) Şimdi iyi düşünmek lazım, kendi akli yorumlarıyla din adına ortaya çıkan reformcu vehhabi selefi harici teymiyyeci Afganici v.s. bozuk anklayışlı selefi şii harici kalıntıları, güya cihad tevhid ihlas diyerek Müslümanların içine sızmakta, kendilerini adalet ehli mücahidler olarak göstermektedirler.. Bunların itikadları sünnetten ayrı olduğundan amelleri de bir işe yaramaz…. İşte ehli sünnetin kıymetini anlayalım, bu yolu iyi öğrenelim, iyi savunalım…..
"... Allâh'a yemîn ederim ki sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyânın sizin de önünüze serilip onların dünyâ için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyânın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum."
Bundan sonra… Zamanımızda bir takım câhiller ve sapıklar türetilmiştir. Kadere îmân Kur’ân’da yoktur, hadîslerle de îmân sâbit olmaz, O halde Kader’e îmân mecbûriyeti yoktur, gibi açık küfür sözlerini sarf etmekten çekinmemektedirler. Böylece bir yanda kâfir inancı sergilemekte, diğer yanda da başkalarını dahi kâfirleştirmeye çalışmaktadırlar. Maksadımız, Kader isbâtından çok, meseledeki bakış açısı noktasında hasta olan bir zihniyetin tahlîl ve teşhîsidir. O bakımdan yapacağımız bilinen bir usûlle delîlleri ortaya koymak olmayacaktır.
--------------------------------------------- Kur’ân’da Kader’e Îmânİle Alâkalı Âyet Yok mudur? --------------------------------------------- Kur’ân’da Kader’e Îmân ile alâkalı bir âyet değil, âyetler vardır.Aksini iddiâ edenler hem yalan söylemekte hem de Allah celle celâlühû’yu yalanlamaktadırlar. Evet,“Kur’ân’da kader’e îmân ile alâkalı âyet yoktur” diyenler yalan söylemekte ve birçok âyeti inkâr etmektedirler. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ile bütün bir Ümmet’in karşısına geçerek bir takım âyetleri “farklı yorumlama” ismi altında tahrîf etmeleri ve yaptıklarına yorum kılıfı geçirmeye çalışmaları Onları sözü edilen âyetleri inkâr etmiş olmaktan aslâ kurtaramaz. Nitekim Kur’ân’da, (Şüphesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık)[1], (Allah’ın emri/işi, takdîr edilen bir kader olmuştur.),[2] (Bu azîz ve alîm(olan Allah)’in takdîridir.)[3] gibi birçok âyette Kader isbât edilmektedir. Bu âyetlerde geçen “kader” veyâ “takdîr” nasıl manalandırılacaktır? Kimi câhil sapıklara âid “belli bir ölçü ile yaratmak” ve benzeri meâllerde olduğu gibi gelişi güzelce veya bir takım keyfî lüğat yakıştırmalarına dayanarak mı, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e sorarak mı?... Gerçi âyetleri manalandırma ve îzâh etmeyi bir yanda kendilerine noter senediyle verilmiş bir hak olarak görürlerken, bunu Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e çok gören ve O’nu mes’eleye karıştırmamaya yeminli görünen nice şaklabanlar var… Bu mânâlandırmak bir Mü’mine göre ilk önce elbette Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e sorarak olacaktır… İmâm Süyûtî ed-Dürrü’l-Mensûr’unda şöyle naklediyor: Ahmed İbnü Hanbel, Müslim, Abd İbnü Humeyd, Tirmizî, İbnü Mâce, İbnü’l-Münzir, İbnü Merdûye (ve Beyhakî) Ebû Hureyre radıyallahu anhu’dan şöyle dediğini rivâyet ettiler: “Kureyş Müşrikleri Kader hakkında münâkaşa yapmak üzere Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldiler. Bunun üzerine, ((Müşrikler) o günde sürüklenip ateşe atılacaklardır. (Onlara) Cehennem’in dokunmasını tadın (denilecektir.) Şübhesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık) âyetleri indi.”[4] Bu rivâyetin Abdullah İbnü Amr, Zürâre İbnü Evfâ, Ebû Ümâme ve başkalarından şâhidleri vardır. Peki, Müşriklerin bu sözü edilen münâkaşaları kaderin nesi hakkındaydı? Müşrikler Allah’a inanan insanlardı… O’nun kâinâtın tek yaratıcısı olduğunu i’tirâf ediyorlardı… Böyle bir inançta olanların Allah’ın, yarattıklarını “belli bir ölçü ile yaratma”sı husûsunda i’tirazları hiç olur muydu? Elbette olmazdı… Öyleyse, itirazları ne hakkındaydı? Elbette kaderin inkârı veya ucu inkâra varan ve götüren te’vîli hakkındaydı. Nitekim, Bezzâr ve İbnü’l-Münzir ceyyid/iyi bir senedle Amr İbnü Şuayb yoluyla babasından, O da dedesinden şöyle dediğini rivâyet ettiler: “(Şübhe yok ki, müşrik günahkarlar (dünyada) sapıklıkta ve (Âhiret’te de) alevli ateşler içindedirler. (Müşrikler) o günde sürüklenip ateşe atılacaklardır. (Onlara) Cehennem’in (azabının) dokunmasını tadın (denilecektir) Şübhesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık.) âyetleri, ancak kader ehli/kader inkârcıları hakkında inmiştir.”[5] İbnü Ebî Hâtim, Taberânî, İbnü Merdûye, İbnü Şâhîn, İbnü Mende, Bâverdî, Hatîb ve İbnü Asâkir, Zürâre radıyallahu anhu’dan şöyle dediğini rivâyet ettiler: “Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ((Onlara) Cehennem’in (azabını) dokunmasını tadın (denilecektir.) Şübhesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık) âyetlerini okudu., ‘Bu âyetler, Âhir zamanda Ümmetimden Allah’ın kaderini inkâr edecek bir takım insanlar hakkında (indi)’ buyurdu.”[6] Ve daha nice rivâyetler… Âyetin iniş sebeblerinin birden fazla olmasına da hiçbir mâni’ yoktur… Âyet birden fazla sebeble inmiş olabilir. Bu âyetlerde bir amel bulunmamaktadır. Bunlar Allah’ın verdiği haberler olduklarına göre Mü’min tarafından îmân/tasdîk edilmek mecbûriyeti olan hakîkatlerdendir. Bunu, ister Allah’ın Mukaddir/takdîr edici sıfatı çerçevesinde olarak Allah’a Îmân’a, ister Kur’ân’ın verdiği bir habere îman etmek dâiresinde düşünerek Kur’ân’a Îmân’a dâhil eder, isterse hakkındaki müstakil âyetlere ve manevî Tevâtür haddine varmış hadîslerin tasnîfine uyarak müstakil bir “Kader’e Îmân” esâsı kabûl edersiniz. Böylece de bu sınıflandırmada Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e uymakla en münâsib olanı yapmış olursunuz. Nitekim Selefimiz dahî böyle yapmışlardır. ----------------------------------------------- Hadîslerle Veya Sünnet’le Îmân Esâsı Sâbit Olmaz mı? ----------------------------------------------- Gurabâ mecmuasında neşredilen Haber-i Vâhid ile alakalı makalede de anlatıldığı gibi, -Cumhûr’a göre- Mütevâtir olmayan Sünnet ile -kesinlik bildirmediği içün- Temel Îmânî bir esas sâbit olmaz. Yalnız Cumhûrun bu aslı/temel Usûl kaidesi câhillerin zannettiği gibi mutlak değildir, kayıdlıdır. Şöyle ki, Ümmet’in âlimleri bir Haber-i Vâhid’i söz birliği ile kabûl ederlerse, o zaman haber artık kesin olur; onunla da temel îmân esası sâbit olur. Yani, Ümmet bir Haber-i Vâhid’in sâbitliğinde İcmâ’/sözbirliği ederse, artık o haber tartışmasız kesinlik arz eder. Başka bir ifâdeyle, İcmâ’ ile pekişen Haber-i Vâhid artık Mütevâtir seviyesine çıkar. Hattâ bu hadîsler, -İcmâ’ ile kabûl edilmeselerdi bile- bir tarafta Manevî Mütevâtirlik kazanmanın yanında, diğer tarafta da lafzî Meşhûrluk seviyesine ulaşmışlardır. Üstelik, bir çok hadîs âlimine göre ise -Mütevâtir olmasa da- Sahîh Sünnetle Îmânî bir esas sâbit olabilir. Bütün bunlardan dolayı, Kader ile alâkalı hadîsleri yalanlamak da -Kur’ân hesâba katılmasa bile- başlı başına bir kâfirliktir. Kaldı ki, buradaki kaderle alâkalı Sünnet rivâyetleri Kader’e Îmân’ı isbâtta müstakil değillerdir; aksine bu babtaki âyetleri tefsîr etmektedirler. O sebeble ortada hiçbir müşkil kalmamaktadır. “Sünnetle îmân sabit olmaz”mış(!)… Kim demiş?... Böylesi bir saçmalığı küfür sistemlerinin gübre yığınları üzerinde yetiştirilen küflü ve zehirli kültür mantarlarından başka kim söylemiş?... Bu anlayış, hadd-i zâtında mevcûd olmamasına rağmen var zannettikleri akıllarına tapınan muâsır putperestler tarafından yontulup ibâdet edilmeye başlanılan bir puttur. Asrî/çağdaş hurâfecilerin uydurup tapındığı sahte dîn prensiplerindendir. ----------------------------------------------- İslamoğlu’nunKader’i İnkâr Etmesi ----------------------------------------------- Mustafa İslamoğlu Kader hakkında kendine sor(dur)ulan bir suâle internette yine kendi sesiyle görüntülü olarak cevâbı verdi.[7] Biz O’nun cevâbını aşağıya parça parça olarak kelimesi kelimesine ele alacağız. Cevâb diye sarfettiği cümleler esâsen cevâba değmese de, kandırdığı kimseleri hesaba katarak onları cevâblandıracağız: İslamoğlu: Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin İslam’a Giriş kitabını ben görmedim, böyle bir kitabının olduğunu da bilmiyorum. İslam’a Giriş kitabı Muhammed Hamidullah’a ait. Onun için acaba bir yanlış var mı, kardeşimiz daha iyi bilir, ama ben sadece bir soru işareti koymakla yetindim. Fakat Ebu’l A’lâ el-Mevdûdî’nin kadere imanı ayırmasını da bilmiyorum. Cevâb: Hiç mühim değil. Mü’minler ayırmıyorlar… Ayıramazlar… Allah korusun ayırırlarsa kâfir olurlar… İslamoğlu: Çünkü kadere imanı ayıran Ebu’l A’lâ el-Mevdûdî değil, koca koca muhaddisler o bize nakl edilen hadisteki kadere imanı ayırırlar. Hatta İman isimli kitabımda bize aktarılan iman hadisi, Cibril hadisindeki kadere imanın olmadığı versiyonlar var Buhari ve Müslim’de. Her versiyonda o geçmez. Cevâb: Bu “kadere îmân etmeyi diğer îmân esaslarından ayırmak” iddiâ ve isnâdı o muhaddislere yapılan süflî bir iftirâdır. Eğer bu iddiâ “Cibril hadisindeki kadere imanın olmadığı versiyonlar var Buhari ve Müslim’de, her versiyonda o geçmez” sebebine dayandırılıyorsa, anlatılması zor bir câhillik veya hâinlik sergilenmektedir. Çünki Onlar, sözü edilen kitâblarında Kadere îmânla alakalı olarak onlarca rivâyet getirmişlerdir. Meselâ Buhârî Sahîh’inde açtığı “Kitâbu’l-Kader” başlığı altında tam (27) hadis getirmiştir.[8] İmam Müslim de Sahih’inde Kitabu’l-Kader başlığı altında mükerrerler haric (34) rivayet getirmiştir.[9] Bütün bunlara rağmen “Buhârî ve Müslim Kader’e Îmânı Îmân esaslarından ayrı tuttu” demek ne ile anlatılabilir? Dinleyenleri ve okuyanları eşek yerine koymak ve bilgisizliklerinden faydalanmakla mı? Buhârî’nin ve Müslim’in Sahîh’lerini hiç okumamış olmakla mı? Buhârî’ye ve Müslim’e ne dediğini anlamayacak kadar bunak olmak çamurunu atmak çamurluğuyla mı?... Hadîs ilimlerinden hiç nasîbi olmamakla beraber o sahada konuşma densizliğiyle mi?... Beyin çukurunda usturaya sürecek kadar akıl bulunmamakla mı? Neyle?... Bu ihtimâllerin ilk üçü tiksindirecek seviyede müptezellikler… Son ikisi ise acınacak haller… O halde Onların îmân esaslarının bazılarını bulunduran şu rivâyetleri getirmeleri başka rivâyetlerde bulunanları inkâr etmeleri manasına gelemez. Yoksa onlar, şimdiki sulu beyinliler gibi çelişkiler kumkuması ne dediğini bilmeyenlerin derekesine düşmüş olurlardı. Doğrusu Onlar îmân esaslarını Kur’ân’dan, açıklamalarını da Sünnet’ten ve Selef’in anlayıp yaşadığından alıyorlardı. Bu sebeble hadîs rivâyetlerindeki çelişki arz etmeyen eksiklik veya fazlalık bulunan lafızları “sağlam râvînin ziyâdesi makbûldur” kaidesi çerçevesinde kabûl ediyorlardı. Çünki, nakleden yahud nakledenlerden nakleden bir veya birkaç kelimeyi duymamış veya unutmuş olabilirdi. Başka yollarla ve Ümmet’in Selef’inin İcmâıyla, hatta Kur’ân’la pekişen ilâvelerin kabûlünde İslâm âlimlerinden hiçbir kimsenin zıd bir düşünce ve sözü bilinmemiş ve görülmemiştir. Tevâtür-i Ma’nevî denilen bir ilmî mesele vardır ki o, hoşaf değildir. Olsaydı bile onu herkesin yemesi bahis mevzuu değildi. Neydi o Ma’nevî Tevâtür? Bir maddenin değişik rivâyetlerde tevâtür mertebesinde gelmesiydi… Kader Meselesi de öyledir. Mücerred hadis rivâyetleri olarak başta Ma’nevî Mütevâtir, âlimlerin tartışmasız kabûlü ve bütün bir Ümmetin âlimi ve câhilinin kabulü ve tatbîki ile de sonunda kesin Mütevâtirdir. Bütün bu Mütevâtir Sünnet ve İcmâ’ Kur’ân’daki kader ve takdîr âyetlerinin tefsîri ve açıklamasıdır. Hâsılı, bazı rivâyetlerde bir veya birkaç îmân esasının bulunmaması onların gerçekte mevcûd olmadığını göstermez. Değişik münâsebetlerle, îmân esaslarından bir kısmı açıklanmış olabilir. Kur’ân bunun açık şâhididir. Nitekim bir yazımızda şöyle demiştik: Kur’ân’da,
(Bir) Bâzen sırf Îmân’a veya Îmân ve Amel-i Sâlih’e dâir âyet veya âyetler gelmiştir. Hiçbir îmân esâsından bahsedilmemiştir. Kur’ân fihristinden neye îmân edildiği gösterilmeden, sadece “îmân edenler” hitabıyla (258) âyet bulacaksınız. (Îmân edip sâlih amel işleyenlere gelince, onlar için Me’vâ Cennetleri vardır.)[10] Nelere îmân edildiği gösterilmemiş. Tabiî ki, îmân esaslarının tamâmına îmân edenler kasdedilmektedir. “Bu îmân, her hangi bir tasdîkdir” deyip, îmân esasları inkâr mı edilsin? (İki) Bâzen sırf Allâh’a îmân’a dâir âyetler gelmiştir. (Çünki O, azîm olan Allah’a îmân etmezdi.)[11](Kim Allah’a îmân ederse Allah onun kalbine hidâyet verir.),[12] (Kim Rabbine îmân ederse, artık ne eksiklik’den ne de ğadirlikden/haksızlığa uğramakdan korkmayacaktır)[13](Artık kim Tâğût’u inkâr eder ve Allah’a îmân ederse o sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.)[14] Bu âyetlerde diğer îmân esaslarından bahsedilmiyor. Âhiret ve diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin? (Üç) Bazen sırf Allah’a, Peygamber’e veyâ Peygamberlere, îmân’a dâir âyet gelmiştir. (Kim Allah’a ve Resûlüne îmân etmezse şübhesiz biz kâfirler için bir alevli ateş hazırladık.)[15](O halde Allah’a ve Resûllerine îmân ediniz.)[16] Âhiret ve diğer îmân esasları inkâr mı edilsin? (Dört) Bazen sırf Kitâb’a veya kitâblar’a veya Allah’dan İndirilenler’e îmân’a dâir âyet gelmiştir. (Allah’ın âyetlerine inanmayanları Allah hidâyet etmeyecektir.),[17] (Yalan iftirâyı ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yaparlar.),[18] (Âyetlerimizi ancak kâfirler topluluğu inkâr eder.),[19] (Şübhesiz sana bir takım açık âyetler indirdik. Onları ancak fâsıklar (kâfirler) inkâr eder.)[20](Şübhesiz ki, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azâb vardır.),[21] (Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, hiç şübhe yok ki, Allah, azâbı çok şiddetli olandır.),[22] (Âyetlerimizi yalanlayanlar ve büyüklenerek onlardan uzak duranlar. Onlar cehennemliklerdir.),[23] (Âyetlerimiz hakkında ancak kâfir olanlar (inanmamak, inkâr etmek, bâtıl olduklarını ortaya koymaya çalışmak, cennete girebilmek için onlara da îmân edilmesinin şart olmadığını iddiâ etmek gibi yollarla) mücâdele ederler.),[24] (Âyetlerimizi inkâr edenlere gelince, onlar amel defterleri solundan verilecek olanlardır. Üzerlerinde kapatılmış bir ateş vardır)[25] ve daha niceleri… Allâh, Âhiret ve diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin? (Beş) Bazen sırf Âhiret Günü’ne, îmân’a dâir âyetler gelmiştir.[26] Allah ve diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin? (Altı) Bazen sırf Meleklerlealâkalı âyetler gelmiştir.[27] Allah, Âhiret ve diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin? (Yedi) Bazen sırf Kader’e Îmân’a esas olacak âyetler gelmiştir.[28] Allah, Âhiret ve diğer îmân edilecek esaslar inkâr mı edilsin? (Sekiz) Bazen sırf Allah’a, Âhiret’e ve Melekler’e îmân’a dâir âyetler gelmiştir.[29] Diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin? (Dokuz) Bazen sırf Allâh’a ve Âhiret Günü’ne îmân’a dâir âyetler gelmiştir.[30] Diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin? (On) Bazen sırf Allah’a, Âhiret Günü’ne îmân’a ve Sâlih Amel’e dâir âyetler gelmiştir.[31] Yine diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin? Amel-i Sâlih îmân esası mıdır; ona fırsat bulamayan veya sadece tenbellijk îcâbı amel etmeyen cennete gidemeyecek midir? (On Bir) Bazen, sırf Allah’a, Melekler’e, Kitâblar’a ve Peyğamberler’e îmân etmeye dâir âyet gelmiştir.[32] Âhiret inkâr mı edilsin? Burada bir nokta kalmaktadır: Cibrîl hadîsi tek bir hâdise ile alakalıdır. Rivâyetlerin fazla ve eksik olarak farklı oluşları sağlamlıklarını zedelemiyor mu? Hayır, birbirine ters düşmeyecek noksanlıklar ve fazlalıklar bilhassa rivâyetin aslı başka delîllerle pekişirse “ıztırâb”/çelişki sayılmaz ve sağlamlığa mani olmaz. İslamoğlu: Bana sorarsanız, Allah Resulü’nden öyle geldiği kanaatinde asla değilim. Kadere Îman hicri ilk yüzyılda Müslümanların birbirlerinin boynuna kılıç düşürdükleri bir siyasi tartışmaydı.
Cevâb: Sana sormuyoruz. Kim sorarsa sorsun. Biz Mü’minler Kader’e îman’ın Allah’tan ve Resûl’ünden geldiğine îman ediyoruz. “Artık dileyen îman etsin dileyen de küfretsin…” İslamoğlu: Amentü’nün Kur’an’daki karşılığını biliyor musunuz? Kur’an’da iki ayet var: “Herkes Allah’a, meleklerine, kitâblarına ve Resûllerine îmân etti.”Orda kadere iman maddesi var mı, bir bakın bakayım? Yani Amentü’nün tamamı var ama kadere iman yok Kur’an’da. Niye acaba hiç düşündünüz mü? İman kitabını 17 sene evvel yazdım. Orda da bunu kayda geçirdim. Bu aslında ümmetin tarihindeki bir polemiğin rivayetin içine girmişidir. Anlatabiliyor muyum? Yoksa Amentü’nün karşılığı Kur’an’da iki ayette var. Fakat bu yok, bu madde yok. Cevâb: Yukarıda da geçtiği gibi nice âyetlerde îmân esasları tam olarak verilmemektedir. Nitekim bu âyette Kadere Îmân’ın yanında Ahiret Gününe Îmân da yoktur. Şimdi, “Allah, Âhiret’e îmân etmeyi ayrı tuttu” mu diyeceğiz? Yoksa “îmânın esasları dörttür, Âhiret’e îmân yoktur” mu denilmektedir? Bu nasıl bir akıl, bu nasıl bir îmân? Esâsen biz böylesi akıl, ilim, anlayış ve ciddiyetten uzak kimselerle ve aynı vasıftaki sözleriyle uğraşmakla ne kadar harab olduğumuzu kısmen de olsa biliyoruz. Ama ne çâre ki, buna birçok sebeb ve hikmetle mecbûr kalıyoruz… “Bu aslında Ümmet’in tarihindeki bir polemiğin rivayetin içine girmişidir; anlatabiliyor muyum?” diyorsunuz. Çok iyi anlatıyorsunuz ve yalan söylüyorsunuz. Kuruntu ve hayallerinizle hezeyânlar saçarak Allah’ı, Resûlünü ve âlimiyle-avâmıyla bütün bir Ümmet’i yalanlıyorsunuz. Demek ki, “Amentü’nün karşılığı Kur’an’da iki ayette var. Fakat bu yok, bu madde yok” ha!... Allah doğru söyledi: “…Âyetlerin tamâmını görseler de onlara îmân etmezler….” İslamoğlu: Çünkü bu madde Emeviler devrinde Emevilerin zulümlerini kader üzerinden yürüttüler ve Hasan el-Basri kader risalesi diye bir mektup yazdı Abdulmelik bin Mervan’a; meşhurdur, piyasada vardır, onu alın da bir okuyun. Hasan el-Basri’nin kader risalesi. Hay dillerine sağlık Üstadım! “Allah’a iftira ediyorsunuz” diyor. Ne diyorlardı Emeviler? “Hüseyin’in kaderi ölmekti. Dolayısıyla bizim suçumuz yoktu, kaderine koştu; napalım.” Hz. Zeyneb’e Yezid’in dönüp de Hüseyin’in kesik mübarek başını gösterip söylediği lafı biliyor musunuz? “Onu Allah öldürdü.” Kadere iman diye buna diyorlar onlar; biliyor musunuz? Buna karşılık Hasan el-Basri o irfânî mizacına rağmen, o mûnis yapısına rağmen kükredi. Allah’a iftira ediyorsunuz, dedi.
Cevâb: Büyüklerin büyük sözleri cücelerin cüce beyinleriyle işte bu kadar anlaşılabilir. Hasen-i Basrî âlimane, hakîmâne ve fâdılâne bir şekilde hem doğruyu söyledi hem de doğru söyledi. O’nun i’tirâz ettiği bunların “kaderden olduğu” değil, kul olanların kendi kesb ve isyânlarını kadere yüklemeleri, âlimlerin ifâdesiyle kaderle ihticâc etmeleri idi. Kader kalkanı arkasına sığınılmazdı. Âdâlet ve hikmet çerçevesini hiçbir zaman taşmayacak olan Kader’in arka planında mazeret ileri sürüp mes’ûliyyetten kurtulmaya çabalamağa mâni olacak nice incelikler ve sırlar vardı… Oysa onlar doğruyu söylemişlerdi ama doğru söylememişlerdi. Kendi irâdeleriyle attıkları adımları hesâba katmamışlardı. Bir doğru ile kendi eğrilerini kılıflamaya çalışmışlar ve hakîkaten Allah’a iftirâ etmişlerdi. Tıpkı Nebimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e “şâhidlik ederiz ki sen Allah’ın Resûlüsün” diyen münâfıklar için Rabbimizin “halbuki Allah şâhidlik etmektedir ki onlar elbette yalancılardır/yalan söylemektedirler” buyurması gibi… Nebimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Allah’ın Resûlü” olduğu doğruydu, münâfıklar doğruyu söylüyorlardı; ama doğru söylemiyorlardı, maksadları doğru değildi… İslamoğlu: Dolayısıyla tarihte siyasi bir takım sonuçlardan dolayı rivayetlerin içinde korumaya alınmış hususları biz akaidin bir maddesi gibi algılarsak yanlış olur. Hakikaten beni niye buraya çektiniz? Bela yetmiyordu başımdaki şimdi bir de bunu mu eklediniz? Şimdi yarın bakın siz piyasaya: “Amentü’ye de dokundu.”
Cevâb: Doğru, Âmentü’ye çok süflî bir biçimde, sapıkça ve câhilâne dokundunuz. Evet, târihte de günümüzde de inançlarını bir takım siyâsi kabûllerinin kurbânı yapan ve inanç sapmalarının ibretlik tablolarını sergileyen irâdesi zayıf zavallılar olmuştur. Lâkin, Kadere inanan Ehl-i Sünnet imâmları gerek Emevî, gerekse Abbâsî zâlimliği karşısında canlarını bile verebilecek kararlılıkla dimdik durmuş, bu duruşlarıyla destanlar yazmışlardı. Onlara ve Kader inancı sâhibi Ümmet’in tamamına böylesi bir karayı çalanlar bilsinler ki, yanlış oynuyorlar. Bu çamur, akıllılar ve hidâyette olanlar nezdinde zaten kara olan suratlarını tastamam karartmaktan başka bir işe yaramaz. Bilhassa iki mühim noktadan çok kötü açık veriyorlar: Bir kere Kader inancına sâhib olan İmâmlarımız İmâm A’zamlar, Mâlikler, Şâfiîler, Ahmed İbnü Hanbeller devirlerindeki zâlimlerden icâzetli ve destekli bir hareket içinde değillerdi. Onlarla araları hiç mi hiç iyi değildi. Meselâ günümüz zâlim düzenlerince icâzet verilen ve Selefimizin kalesini düşürmek mukaddes işiyle vazîfelendirilip beslenen akademisyenler ve t.v. sâhibleri gibi değillerdi. Onlar, hiçbir zaman ayyaş Abbâsî padişahına karşı Müşrik Hülâgü ile işbirliği yapıp bir rivâyette yüzbine yakın, başka bir rivâyette de milyona yakın Müslümanın kanının dökülmesine sebeb ve yardımcı olan Şiî vezir İbnü’l-Alkamî gibi olmadılar. Tıpkı günümüzdeki gibi… Onlar, cukkaları hesab ederek Amerika’nın Irak’a girip milyona varan Mü’min kanı dökmesine yüz binlerce Mü’min kadının da ırzına geçmesine yardımcı olanlara yalakalık yapan “Müslüman aydınlar” ve t.v. patronları gibi olmadılar. Onlar, Amerika’yla işbirliği yapan husûsan Iraklı Şiîler ve Türkiyeli satılmış zâlimler için tenkid şöyle dursun, tek bir kelime bile sarf etmeyen Goldziher âşığı ve talebesi “Modernist Müslüman aydınlar, t.v. sahibleri,” zâlim yaverleri ve onların zulümlerine çanak tutanları gibi asla değillerdi. Küfür sistemlerinin açık gübre yığınlarında üretilen şu zehirli kültür mantarlarına bakın hele!... Kimlere hangi çamuru atmaya kalkışıyorlar?!... Dünyalık hedefler uğruna satmadıkları kalmayanlar, Sahâbeden günümüze Ümmetin İmâmlarına nasıl da tiksindirici iftirâlar atıyorlar?... Zâlim Amerika’nın ve Yehûdî’nin cezâlandırdığı ve ipini çektiği bir siyâset adamını kıyasıya karalarken Amerika’nın bölgedeki en büyük av köpekliğine soyunanlara tenkıdvârî bir şeyler demek şöyle dursun, önlerinde zevkle kuyruk sallayanların şu dediklerine bakın!... “Tarihte siyasi bir takım sonuçlardan dolayı rivayetlerin içinde korumaya alınmış hususları biz akaidin bir maddesi gibi algılarsak yanlış olur”muş… Alakalı olduğu meselemize nisbetle şu artistik ve bir o kadar da müptezel olan gürültülere bakınız!... Bu, insanların gözünün içine baka baka tarihi ters yüz etmek değil de nedir?... Oysa asıl Kader meselesinde ciddî problemleri olan Mu’tezile o sözü edilen dönemlerde bahsi geçen zâlimlerle beraber olmuş, Mü’minlerin Kader inancına sâhib olan imamlarına kan kusturmuşlardı… Bu yapılana, “yavuz hırsızın ev sahibini yakalaması”demezler de ne derler? Hâsılı, asıl şu andaki Kader inkârcıları, içinde yaşadıkları İslâm’a düşman Küfür düzeninin siyasi gübreliğinde yetişen veya onlardan beslenen kimselerdir. Onların Kader inkârı şeklindeki küfür inançlarını belirleyen küfür sistemleri ve ideolojileridir. İslamoğlu: Amentü Kur’an’dır. Baştan sona iman ettik, hadise budur.
Cevâb: Bu sözle, Sünnet’i bir tarafa fırlatan ve Mü’min olduğunu iddiâ ederek Mü’minleri kandırmaya çalışan harbi kâfirlerin taktiği hedefleniyorsa dünya hayatı ve hiçbir şey için değmeyecek boşuna zavallıca bir iş yapılıyor. Kur’ân’a îmân etmek sadece lafla olmaz… Çünki O’na îmân eden Sünnet’i bir yana atamaz… “Kur’ân’a baştan sona iman ettik” diyen Ondaki Kader âyetlerini keyfince yorumlamakla buharlaştırıp dolaylı olarak inkâr edemez. İslâmoğlu: Kaldı ki aynı rivayeti nakleden Buhari ve Müslim aynı rivayeti içinde kadersiz de nakletmişlerdir. Bu rivayetlerin hangi sayfa, hangi cild, hangi numara olduğunu görmek isteyen İman kitabına baksın, orada var. Dolayısıyla lütfen bunları bir tartışma meselesi haline getirmeyelim. Cevâb: “Buhari ve Müslim, aynı rivayeti, içinde kader bulunmayan tarıklerle de nakletmişler” ise ne olmuş? Bu, hangi ilmî mesnedle Kaderin inkârını gerektiriyormuş?.. Kur’ân’da onlarca kıssa vardır ki, değişik yerlerde değişik şekillerde anlatılır. Bunlarda çelişki asla yoktur ama, bir takım fazlalık ve eksiklikler vardır. Bir takım husûslar, sözler ve işler bir takım âyetlerde yer almadı diye inkâr mı edilecek?... Kezâ yukarıda da anlattığımız gibi îmanla alakalı âyetlerde bulunan eksik ve fazla unsurlara ne diyeceğiz?... Sübhânellah bunlar hep bir tornadan çıkmış!... İdrâk fukaralığı hepsinde aynı… Bakış şaşılığı tıpatıp… İslamoğlu: Aslında bunlar bayatlamış şeyler.
Cevâb: Eski küflenmiş kâfirlerle çağdaş dinsizlerin ve İslâm düşmanlarının çiğneye çiğneye hakîkaten bayatlattığı bir sakız: İslâmî olan değerlere “bayatlamış şeyler” yaftasını asmaya kalkışmaları… İslamoğlu: Ama diyeceksiniz ki hocam “kadere de iman etsek.” Hiçbir sıkıntısı yok, ama hangi kadere. Ne anlıyorsunuz kaderden?
Cevâb: Biz Kader’den, küfür sistemlerinin beslemeleri cüce beyinlilerinin anladığını değil, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, Ashâb’ı ve Ehl-i Sünnet İslâm âlimlerinin tamâmının anladığını anlıyoruz. İslamoğlu: Biliyor musunuz, müşrikler kadere iman ediyordu ve Kur’an bize naklediyor bunu. Ne diyorlardı: “Eğer Allah dileseydi biz şirk koşmazdık”[33] diyorlardı ve Kur’an da bize bunu aynen iki yerde naklediyor. Ne dersiniz? “Ne mübarek adamlar” mı dersiniz, “vay ahlaksızlar vay” mı dersiniz? Allah’a bundan büyük iftira olur mu? Şimdi kadere iman mı etmiş oldular bu adamlar? Cevab: Biliyor musunuz, Müşrikler Allah’a ve Meleklerine de inanıyorlardı, bu Kur’ân’ın bir çok yerinde bize naklediliyor, ne dersiniz? İnanıyorlardı, ama çarpık bir şekilde… O halde Allah’a ve meleklerine doğru bir şekilde -hâşâ ve kellâ- îmân etmeyecek miyiz? Müşriklerin bu sözleri, Kadere Îmân değildir; hakîkatte, gerektiği şekilde inanmadıkları kaderi kalkan yapmaktır. Yukarıdaki âyetin iniş sebeblerinde de naklettiğimiz gibi, onlar, -tıpkı günümüzdeki kader inkârcıları gibi- kader mevzûunda Nebimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in Kader anlayışına i’tiraz etmişler, şu sözü de -Allahu a’lem- O’nu ilzam, yani kendi kabûlü ve inancı ile susturmak için söylemişlerdi. Veya diyebiliriz ki, çarpık ve yamuk yumuk da olsa Müşrikler Kader inancında şu kader inkârcılarından doğruya daha yakındırlar. Çünki Allah celle celâlühû, “Şâyet Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı,“[34] “Şâyet Rabbin dileseydi yer yüzündekilerin tamamı hep beraber îmân ederlerdi,”[35] “Şâyet Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı”,[36] “Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzere toplardı, o halde sakın câhillerden olma”,[37] “Allah dileseydi, onu işlemezlerdi; o halde onları iftirâlarıyla baş başa bırak”,[38] “Allah dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı”[39] ve daha nice âyetlerde bu manada başka nice sözleri buyuruyor, ona ne diyeceksiniz?.. Allah’ı da mı -hâşâ- “asılsız bir kader inancı” ile karalayacağız, yahud O’na “sen de Müşrikler gibi düşünüyorsun” mu diyeceğiz? Söz aynı… Evet, Nebimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i susturmaya çalışan ve çarpık bir kader anlayışına sâhib olan şu pis müşriklere “Ne mübarek adamlar” demeyiz ve “vay ahlaksızlar vay” deriz, hatta daha da fazlasını deriz; lâkin, onlar kadar bile olamayan kader inkârcılarına daha da yakışıklı sözler söyleriz. Kaderle alakalı otuz civârında rivâyeti bulunan Buhârî’yi, kırk civârında rivâyeti olan Müslim’i, diğer bütün muhaddisleri, Müsned’i Kader’e Îmân’ı da bulunduran iki hadîsle başlayan ve bunlardan birincisi Kader’e îmân etmeyenden uzak olunmasını bildiren İmâm A’zam Ebû Hanîfe’yi, Muvatta’sında, Kader hakkında on rivâyet bulunan İmâm Mâlik’i, Müsnedi Mükerrerler hâric (45) Kader hadîsini içine alan İmâm Ahmed İbnü Hanbel’i ve diğer imâmlarımızı müşriklerle bir kefeye koyan, Onları en temel bir meselede, îmân noktasında müşrik kafalı i’lân eden bir vatandaşın Mü’minlerin gözündeki yer neresi olmalıdır?... Elbette ki en baş köşe(!)… Gayretleri böylesine sönmüş bir “Mü’min”ler topluluğu içinde bulunmak, Allah’a ve Resûlüne göre Mü’min olanları nasıl kahretmesin?... Böyle bir kafa sahibinin “ben mezheb İmâmlarına saygılıyım, onlar aleyhinde konuştuğumu kim duymuş?” demesi sahtekarlık ve yalancılık değil de nedir? Kur’ân’ın “köküne kiprit suyu döktüğü müşrik inancı”nı bulunduran şu imâmların güvenilir hangi yanı kalabilir?... Hele, işine gelen yerlerde onca hadisleri -hâşâ- uydurup Ümmet’e sunanlardan hadîs rivâyet etmek, hokkabazlıktan başka ne ile açıklanabilir? İslamoğlu: Aslında Kur’an bu inancın temeline yönelik kibrit suyu döküyor, biliyor musunuz? Çünkü bu sakat inanç, Allaha iftiradır, iradeyi yok ediyor.
Cevâb: Yok… “Kur’ân(ın) bu (Kader) inancın(ın) temeline yönelik kibrit suyu döküyor” olduğunu bilmiyoruz. Çünki yok böyle bir şey. Tam aksine bu “iftirâ” iddiâsının da, sık sık yapıldığı gibi Kur’ân’a yapılan bir iftira olduğunu biliyoruz. Kur’ân ile, Kur’ân’dan câhilce ve sapıkça çıkarılan yanlış manalar karıştırılmış… Evet, bu inanç, ilahlaştırılan sınırsız iradeyi yok ediyor ama, mükellefiyet ve mesûliyete gölge düşürmeyecek kadar bir irâdeyi bırakıyor. ----------------------------------------------- Kader Nedir, Ne değildir? ----------------------------------------------- İslamoğlu: O nedenle kadere iman nedir, önce kaderi bir anlamak lazım. (قدرنا تقديرا) Kur’an’da geçen bu tür ibareler Allah’ın bütün bir varlığı, bütün bir mahlukatı ölçüsüz yaratmadığına imandır. Eğer buysa sa kıncası yok, buysa sakıncası yok değil, zaten buna iman etmeden olmaz. Allah’ın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmadığına iman ettik. Onun için Amentü’yü öyle okumamız ve kaderi böyle anlamamız halinde hiç bir beis yok devam edelim. Evet devam edelim. Ama kadere imandan ne anladığımızı çok iyi bilelim.
Cevâb: Müşrikler de dahil, Allah’ın “bütün bir varlığı, bütün bir mahlukatı ölçüsüz yaratmadığı”na kim itirâz ediyor?. Müşriklere ve felsefecilere varıncaya kadar, Allah’ın var olduğunu kabûl edenlerin tamamı “Allah, yarattıklarını ölçüsüz yarattı” demezler. Aksine Allah’ın “bütün bir varlığı, bütün bir mahlukatı ölçüsüz yaratmadığı”na inanırlar. O halde, onlara bu hakikati ilzam yoluyla söylemenin bir manası yoktur. Çünki onların buna hiçbir itirazı yoktu. Bu doğru, Allah’ın varlığını kabûl etmeyenlere ise hiç denmez. Zîrâ onlar, başta Allah’ın varlığını kabul etmezlerkenyaptıklarını ölçülü veya ölçüsüz olmasını bahse bile mevzu etmezler. O halde, onlara denilecek ve gösterilecek olan, Allah’ın varlığının delilleridir, yaptıklarının “ölçülü olduğu” değil. Halbuki bu âyette onlara her bir şeyin bir kader’le yaratıldığı söylenmektedir. İslamoğlu: Allah’ın verdiği aklı kullanmadık, gittik günahı işledik. İşlediğimiz günah başımıza bela oldu. Onu temizlemek yerine o günah başka günaha sardırdı bizi ve yara bere içinde kaldı imanımız.
Cevâb: İşte burası doğru. Bu dedikleriniz kendiniz için bir i’tirâf olduğundan kabûl edilebilir; hattâ müşâhedelere de dayanarak bunların sizde zirvede olduğu söylenebilir… Ancak bu çamuru, ondan uzak olan başkalarının da suratlarına sıvamaya hakkınız yoktur. Çünki bunlar başkaları için ithamdır ve kabulü içün yeterli delile muhtâcdır. Oysa böyle bir delil bilinmemektedir. İleri sürülen vehimler ise isbatta bir işe yaramaz… İslamoğlu: Oraya çıktık, “kaderimmiş, Allah yazmış ne yapalım günah işlemeyi.” Haşa, bu kader midir, bu kadere iman mıdır?, Bu Allah’a iftira değil midir?
Cevâb: Bu mazereti şeytan ve peşine takılan sapık Cebriye Mezhebi ileri sürmekle müdhiş bir sapıklık sergilemişti. Evet, şu sözün bile ilk kısmı “kaderimmiş, Allah yazmış” kadarı doğrudur. Lâkin o doğruya dayandırılmak istenen “mes’ûliyyetten kurtulmak” çabaları mahiyetindeki “ne yapalım” kısmı ise yanlış… O bakımdan, Allah’ın, kâfirlerden olduğunu haber verdiği şeytanın “kaderimmiş, Allah yazmış” sözü doğru olsa da, bu doğru bölünme kabûl etmeyen îmân esasları içinde bulunmadığından “Kadere îmân” değildir. “Ne yapalım (?)” demesi ise Allah’a iftirâdır. Çünki bu günahlar, Allah celle celâlühû yazdığı için işlenmemiştir; işleneceği için yazılmıştır. Kader, Allah’ın bir şeyi “ilmine dayalı olarak yazmasıdır”, felsefecilerin ve peşlerinden gidenlerin dediği gibi “Kaderin (veya Kaza’nın) ilim nev’inden olması, İlmin de ma’lûma/bilinene tâbi’ olması, Allah’ın sadece ezelde olacakları bilmesinden ibâret”[40] değildir. Buna ilâve olarak “ezelde yazması”dır. Nitekim, Kadızâde Ahmed Şemsüddîn şöyle demektedir: “Ebû Hanîfe radıyallâhu anhü, ‘lâkin ketebehû bi’l-vasfı lâ bi’l-hükmi’[41]/’Lâkin Allah yazdıklarını hüküm ile değil, vasıf ile yazdı’ demiştir. Yani Hak sübhânehû ve teâlâ Levh-i Mahfûz’a vasıf yoluyla yazdı. Yani her şey hakkında ‘fülâh şey şöyle olacak, fülân kimseler, kendi tercîhleriyle kâfir olacaklar, falan kimseler kendi tercîhleriyle mü’min olacaklar ve diğer şeyler şöyle olacaklar diye her şeyin vasıfları ve halleri ve kulların irâdeleri ve kasıdları îcâda sebeb olur. Yoksa, fülân kimseler şöyle olsunlar, fülân şeyler böyle olsunlar diye hüküm emir ve nehiy yoluyla değildir.”[42] Hâsılı, İmâm A’zam, meâlen “Allah celle celâlühû yazdıklarını yapın diye değil de, yapılacak diye yazdı” demekle anlatmaya çalıştığımız ince noktayı ortaya koymakta ve açıklamaktadır. Allah celle celâlühû da şöyle buyurmaktadır: -“…Bu yüzden Allah onu bir ilme dayalı olarak şaşırttı”,[43] -”Allah’ın işi takdîr olunmuş bir kaderdir”,[44] -”…Şübhesiz ki, kavminden (Allahın ilminde) îmân edenlerden başkası asla îmân etmeyecektir,”[45] -“Ancak çok küfredici bir fâcir doğuracaklardır”,[46] -”Bilin ki, Allah kişi ile kalbi(ndeki îmânı) arasında perde (mâni’) olur (da îmân edemez),[47] -“De ki, bize ancak Allah’ın bizim için yazdıkları isâbet edecektir”,[48] -“Allah bize hidâyet etmeseydi, biz hidâyete erecek değildik.”[49] İmâm Buhârî, yukarıdaki âyetleri, Sahîh’indeki Kader Kitâbı’nın bâb/mevzû başlıkları yaptıktan sonra, onları şu başlıkların altında Kader’le alâkalı olarak rivâyet ettiği onlarca hadîsle desteklemiştir. Yani zikri geçen âyetleri -belki de tefsîre ihtiyâc bırakmayacak kadar açık bir şekilde Kader’e îmân’ı göstermelerine rağmen- bu hadîslerle de tefsîr ve îzâh etmiştir. Açıktır ki, Kader’e îmân etmenin aslında bu âyetler ve benzeri başka âyetlerle sâbit olduğunu, bu âyetleri Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in böyle anladığını ifâde etmek istedi. Âlimi ve câhiliyle koca bir Ümmet de aynı kanaatte olmasına rağmen, birileri olanca câhillik ve geri zekâlılığına rağmen kalkacak bu hadîslerin uydurma olduğunu şu âyetlerin de başka manalara geldiğini iddiâ edecek ve Mü’minler onun “ictihad sahibi” olduğuna inanacaklar, Ümmet’in imamlarının tamamının önüne geçirecekler ve Mü’min kalacaklar(!)... Vallahi yalan… “Mezheb imamlarına, saygılı imiş ama, onları taklîd etmezmiş; Mezheb imâmları da böyle söylüyorlarmış.” Bu kadar -hâşa- hurafeci olan, hurâfecilikleri îmândan olmayan hattâ şeytanın ve müşriklerin inançları olan bir inanışı îmân esâsı hâline getirecek kadar ileriye varmış, âyetleri bu kadar tahrîf edecek seviyede yanlış anlayacak geri zekâlılara, hakîkaten hürmet ve saygı duyan, kesinlikle katıksız bir ahmak, yalandan böyle diyen de münâfıktır. Evet imâmlarımız, delilleri bilinmeden taklîd edilmelerini yasaklamışlardır, doğru… Ama bu yasağın muhâtabları kimlerdi?... Bu sözün herkese nisbetle söylendiğini iddiâ etmek ise kuyruklu bir yalandır. İmâm Nevevî ve başkaları bunların ictihâd ehliyetini bulunduranlar olduğunu söylemişlerdir. Vasatın çok altında dil/Arabça, sıfır seviyeye yakın Şer’î ilimler, sıfırın altında Mantık, kifâyetsiz akıllar ve dibe vurmuş idrâkler ile meflûc, kör ve sarhoş olmuş zavallı zamâne “müctehidler”i(!) elbette bu yasağın dışındadırlar. Bunlar birilerini taklîde bile ehil olmayan, hattâ elinden tutulup helâya götürülen körler misâli husûsî müşâhade altına alınması gereken kimselerdir. Avâm onlara nisbetle çok daha üstün mertebelerin sâhibleridirler… Çünki onlar, hiç değilse, her bakımdan kifâyetsiz olduklarının farkındadırlar… İslamoğlu: Onun için bakın şu etrafınıza bakın, afâkî bir şeyden sözetmiyorum gidin mahallenize, oturun beş kişiyle konuşun.
Cevâb: Evet, mahallede oturan Mü’mine ihtiyar nineler bile, kadere îmân eder ama, suçu Allah celle celâlühû’ya yükleyerek suçsuzluğunu iddiâ etmezler… İslamoğlu: Evet bir de kader mahkumu var değil mi?. Ama gerçekten kader mahkumu var, o ayrı bir mesele. Fa kat insan iradesinin dahiline, alanına giren hususlarda insanın kaderi seçmektir. Allah bu kaderi koymuştur ve Allah bunu söylemiştir: (و قل الحق من ربكم) “De ki, Hak Rabbinizden açıkça ortaya gelmiştir.” (” فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر)“İsteyen îmân etsin, isteyen inkâr etsin.”
Cevâb: Şükür ki, burada İnsân irâdesinin ve mükellefiyetinin dışındaki bir kaderin varlığı kabûl ediliyor gibi. Lâkin “insan iradesinin dahiline, alanına giren hususlarda insanın kaderi seçmektir” denilirken ne denilmek isteniyor? İnsânın mes’ûl tutulması için çok az da olsa bir parça irâdesinin bulunması ve kullanılması lâzım gelir. Ancak, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz”[50] denilirken, bir takım suçlarımız ve hikmetler yüzünden bazen dilememizin Allah Teâlâ tarafından dilenmeyebileceği anlatılıyor. Yani Allah celle celâlühû, bir yanda yapacağımızı bildiği yanlışlıkları ve isyanları yazarken, öte yandan da bunlara veya başka sırlara istinâden -adâleti ve hikmeti çerçevesini taşmayacak bir şekilde- başka şeyleri de yazar. İslamoğlu: Tamam bitti, değil mi? Ne diyor Kur’an? Açıkça diyor, açıkça diyor: (فالهمها فجورها و تقويها) İnsanın yaratılışından bahseden bir paket, bir pasaj içindedir, biliyor musunuz? İnsanı Allah’ın yarattığını, tesfiye ettiğini, ta’dil ettiğini söylüyor, ondan sonra ne yaptı diyor bakınız: “İçine fücur tohumunu da koydu, takva tohumunu da koydu.” İster fücur tohumunu sular cehennem çıkarır, ister takva tohumunu sular cennet çıkarır. Daha ne desin Kur’an? Onun için bütün bu paketi birbiriyle anlamalıyız değerli dostlar. Şimdi sert mi oluyorum? (Katılımcılardan birisi: “Aksine hocam, aksine!”) Onu sen diyorsun, başkaları neler diyor bir bilsen.
Cevâb: Allah celle celâlühû’nun insana takvasını da fücûrunu da ilham etmesi dahî, şübhesiz ki Allah’ın Kaderi’nin bir îcâbı ve parçasıdır. Kader’e îmân etmemek de fücûr tohumunu ekmek kaderidir ki Allah onu kulu hakkında bilgisine dayanarak yazmıştır. ----------------------------------------------- Netîce ----------------------------------------------- Kâinâtın ezelî bir proje ve plânının olmadığını ve buna göre yaratılmadığını iddiâ etmek, sunturlu bir geri zekâlılıktır. Kullar, Âlemin çok küçük bir parçasıdırlar. Onların mükellefiyet ve mes’ûliyyetle alakalı ışleri de hayatlarının irâdeye dayalı olan yine küçük bir kısmını teşkîl etmektedir. Bu küçük parça içindeki küçük parçada -hak etmeseler bile- hidâyete mazhar olmaları, veya saptırılmayı hak edip de İlâhî irâde îcâbı saptırılmamaları yanıyla bir şey demeye gerek yok. Bu bir ihsândır, -her noktada olduğu gibi- bilhassa bu noktada dahi Allah’a hesâb sorulamaz. Kısmen ihtiyârî ve irâdî olan noktalardaki sapma ve saptırmaya gelince… Kader inkârcısı geri zekâlıların, kelin “karışık hâle gelen” saçları misâli, olmayan akıllarını karıştıran işte bu nokta… Bu işlerdeki saptırmanın büyük bir kısmı, doğruyu görmesini kolaylaştıracak yolların -değişik sebeb ve hikmetlerle- gösterilmemesi demek olan “hızlân” mahsûlü… Kalanı da nihâyet, ilâhî ilimde malûm ve gizli bir takım vukû’ bulacak cinâyetler, günahlar ve kusurlar yüzünden insana hak yolun kapatılıp bâtıl yolun da açılmasıyla olan saptırma… Bütün bunlar, kulun fiilleri içinde çok az ve bir bakıma siparişe göre olmasına rağmen, yaratılanların hepsinden bu takdîri nefyetmek, “kader yoktur” demek, insana hür ve sınırsız irâdeyi bağışlamak, yaratıcıyı müdâfaa edeyim derken, O’nu devre dışı bırakıp kulu bu güç ve yetkiyle donatmak yaratıcı yapmaktır. Bu da değişik bir şirktir. İnsanda, “mes’ûl değilim” diyemeyeceği ve Allah’ı -hâşâ- adâletsizlikle ithâm edemeyeceği kadar çok cüz’î bir irâde vardır. Bunun nisbeti ise, bütün bir hayatına göre binde bir midir, on binde bir midir, milyonda bir midir? Bilmiyoruz… Hâsılı, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Ashâb’ının, Mü’minlerin ve İmamlarının anladığı manada bir “Kader’e îmân”, Mü’min olabilmek için alâ küllî hâl lâzım olan bir îmân esâsıdır. Onu inkâr etmek, yahud başka taraflara sündürmek Kur’ân’ı, Sünnet’i ve dolayısıyla Mukaddir olduğunu haber veren Allah’ı ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i yalanlamaktır. Bu îmân, zamâne zındıklarının iddiâ ettiği gibi -hâşâ- asılsız bir şey değil, Kur’ân ve Sünnet delîlleri yanında Ümmet’in üzerinde İcmâ’ ettiği bir esasdır. Bu Kader îmânını bulundurmayan ise şeksiz ve şübhesiz kâfirdir. وَصَلَّى الله عَلٰى سيدنا محمد وَ عَلٰى اٰلِه وصحبه كلما ذكره الذاكرون وغفل عن ذكره الغافلون وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمٖين
[1] Kamer: 49 [2] Ahzâb:38 [3] Yâsîn:38 [4] Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/601), Ahmed, Müsned (9443), Müslim (2656), Tirmizî (2157), İbnü Mâce (83), (benzerini) İbnü Cerîr, Tefsîr (27/65, bir çok yolla), Beyhakî, El-Kadâ ve’l-Kader (177,180), [Halku Ef’âli’l-İbâd (104), Beğavî, Şerhu’s-Sünne (80), Beyhakî, El-Kadâ ve’l-Kader dipnotu:180] [5] Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/602) [6] Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/602) Meselâ, “Kader ölçüdür, kadere iman Allahın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmamış olduğuna imandır” gibi sözleriyle… [7] Süâl: “Seyyid Ebu’l A’lâ el-Mevdûdî imanın şartlarından olan kaderi İman dan ayırıp Ehl-i Sünnet akidesine ters düşmüş müdür? Zannedersem İslama giriş kitabı.” Link: http://video.google.com/videoplay?docid=-6747512870901472320&ei=aDX_SaOnIcLQ-AbN_cSnAg&q=islamo%C4%9Flu+kader [8] Buhârî, Sahîh (6594-6620) Yani tam (27) aded hadis. [9] Müslim, Sahih (3/2036-2052) [10] Secde:19 [11] Hâkkah:52 [12] Teğâbun:11 [13] Cin:13 [14] Bakara:256 [15] Fetih:13 [16] Âl-iİmrân:179, A’râf:158, Hadîd:7 [17] Nahl:104 [18] Nahl:105 [19] Ankebût:47 [20] Bakara:99 [21] Âl-i İmrân:4 [22] Âl-i İmrân:19 [23] A’râf:36 [24] Ğâfir:4 [25] Beled:19-20 [26] Nahl:22,60, İsrâ:10,45 [27] Kur’ânda sadece “Melâike” kalıbının geçtiği (68) âyet vardır ki, diğer kelimeler ayrıdır. [28] Kamer:49,Ahzâb:38 [29] Bakara:177 [30] Bakara:232 [31] Bakara:62, Mâide:69 vd. [32] Bakara:285 [33] En’âm:148 [34] En’âm:107 [35] Yûnus:99 [36] Mâide:48 [37] En’âm:35 [38] En’âm:112 [39] Hûd:118 [40] Kadı Beyâdî, İşârâtu’l-Merâm:265; Şerhu Mevâkıf’dan naklen Keşşâfu Is- tılâhâti’l-Fünûn:2/1235 [41]Kadı Beyâdî, el-Fıkhu’l-Ekber’den naklen İşârâtu’l-Merâm:278 [42] Ferâidü’l-Fevâid:293, (1220 baskısı) [43] Câsiye:23 [44] Ahzâb:38 [45] Hûd:36 [46] Nûh:27 [47] Enfâl:24 [48] Tevbe:51 [49] A’râf:43 [50] İnsan:30
Abdi İpekçi'de Cübbeli Ahmet Hoca @ 21-06-2010 21:07 Mustafa Özşimşekler ile Cübbeli Ahmet Hocaefendiler'in Abdi İpekçi Spor Salonu'nda 13 Haziran 2010 tarihinde yapmış olduğu "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem sevgisi" konulu sohbetini dinlemek için TIKLAYIN!...
İnsanlığa rehber olarak gönderdiği yüce kitabında; “Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz olanlardan yeyin. Şeytanın izlerini takip etmeyin. Gerçek, o sizin apaçık bir düşmanınızdır.[1]” Buyuran Allah’a hamd eder, “Allah yolunda sefer yapmış üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini göklere uzatarak; Ya Rap, ya Rap! Diye yalvarıyor. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl kabul edilsin[2]” buyuran Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem)’ e Salât ve selam ederiz. Yeryüzü nimetlerinin, insanoğlunun yararlanması için yaratıldığı ve insanın helal, temiz rızıklardan dilediği gibi yararlanıp şükretmesinin gerekliliğini yüce kitabımız genel olarak ifade etmiştir. Aynı şekilde bu nimetlerden yararlanmada, mubah ve serbest oluşun asli kural oluşu da dinimizce ifade edilmiştir. Haram olduğu kanıtlanmadıkça eşyada asıl olan temizliktir-mubahlılıktır.[3] Ancak bu durum, o şeyin haramlılığı hakkında bir delilin olmamasıyladır. Zira helallilik ve haramlılık bir yerde karşılaştığı zaman haramlılık helallilik üzerine tercih edileceği fıkıh kitaplarımızda mezkûrdur.[4] Nitekim Buhari’nin rivayet etmiş olduğu Adiy ibn-i Hatim hadisi şerifi bu kaideyi açıkça göstermektedir. Adiyy İbn-i Hatim (Allah ondan razı olsun)’dan rivayete göre Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurdu: Köpeğin senin için tuttuğu avı ye! Çünkü köpeğin avı yakalayıp tutması şer’i kesimdir. Eğer köpeğin avı yakalayıp öldürmüş ise kendi köpeğinin veya köpeklerinin yanında başka bir köpek de bulunsa ve bu cihetle yabancı köpeğin kendi köpeğin ile birlikte avı yakalayıp öldürmüş olmasından endişelenirsen bu halde bu avı yeme! Çünkü sen ava salıverirken çektiğin Besmele kendi köpeğine aittir, başka köpek için değildir.[5] Bu hadisi şeriften de anlaşıldığı gibi bir etin helal oluşunda şüphe varsa, o etin helal olduğu kanıtlanana kadar onu yemek helal olmaz. Buna göre gerek kadın ve gerek erkek bütün Müslüman bireyleri et tüketiminde güvenirlilik ve helallik konusunda araştırma yapmakta sorumlu tutulmuşlardır. Bir kimse araştırma yapmaya imkânı olduğu halde araştırma yapmadan haram olan eti yemişse, bilmeden bir günah işlemiş olur. Ancak yediği haramın tesiri kendisinde kalacaktır. Nitekim Müslim’in rivayet etmiş olduğu “onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl kabul edilsin[6]” hadisi şerif bunu açıkça ortaya koymaktadır. Asrımızın hastalığı olan ibadetlerden zevk alamamamız, dualarımızın kabul olunmaması bu tesirin en bariz neticesidir. Müslüman için en önemli hususlardan biri, helal gıda olduğundan ve bizden de talep edildiğinden bu makalemizde, çokça tartışılan bazılarının mutlak olarak haram dediği bazılarında asrımızın zaruri yatından kabul ederek helal dediği makineyle tavuk kesimi ve sulu-kuru yolma meselelerini ele alıp, gücümüz nispetince incelemeye gayret edeceğiz. Muvaffakiyet Allah’tan dır.
Meselemizi üç bölümde inceleyeceğiz. Birinci olarak günümüzde makineyle kesim nasıl yapılmaktadır. İkinci olarak İslam fıkhına göre kesim nasıl yapılmalı. Üçüncü ve netice olarak ta makine kesiminin İslam fıkhına uyup uymadığı yerler.
BİRİNCİ BÖLÜM MAKİNE İLE TAVUK KESİMİ Dünyanın birçok ülkesinde pek çok kesim hanede hayvanların makineyle kesildiği bir gerçektir. Bunun sebebi de kitle imalatı için ihtiyaç duyulan hızlandırma ve maliyeti düşürmedir. Böyle bir tesis ortalama saatte 9900 tavuk kesimi yapmaktadır. Bu rakam tesisin büyüklük ve ufaklılığına göre de değişe bilir. Gittiğim tesislerde ki incelemelerime ve bu konuyu araştıran araştırmacıların gözlemlerine göre bunun şekli şu şekildedir: Kesim tesisine gelen tavuklar kamyonlardan boşaltılarak konveyör sistemi dedikleri baş aşağıya gelecek şeklinde bantta bulunan tutamaklara ayaklarından takılırlar. Tavuklar baş aşağı uzun bir hatta ilerleyerek kesim yerine taşınırlar. Kesim makinesine bir metre kala elektro şok havuzu dedikleri kendisine elektrik verilmiş su havuzlarına sokulurlar. Bunun sebebi hayvanın kesim esnasında daha az acı çekmesi dense de, bu meslekle ilgilenen kişilere sorduğumuzda asıl sebebin bu olmadığını anlamaktayız. Tavuk bıçağı boğazına yediği anda çok güçlü bir şekilde kanatlarını çırpmaya başlar. Olması muhtemel olan birincisi, kanadı yerinden çıkabilir. İkincisi kanadı kırılır. Üçüncü olarak da hızlı dönüşler yaparak ayaklarını kırabilir. Kanadı veya ayağı kırılan tavuk tüy yolma makinesine girdiğinde oradaki çok yüksek devirle dönen kamçılarla tüyleri yolunurken kanat veya ayakları paramparça olur. O kanatlar ve ayaklar kullanılmaz hale geldiğinden malın zayiat oranı artar. Şayet kanat veya ayak kırılmamış yerinden çıkmışsa iç kanama olur. Buda tavuk üzerinde morluklar ve kızarıklıklar olmasına sebebiyet verir ki malın kalitesi düşer. Şoktan sonra tavuklar döner veya düz bıçakla kesilecek mahalle ulaşarak boğazları kesilir. Bu evreden sonra boğazları kesilen tavuklar, sulu yolma sisteminde haşlama kazanları dedikleri sıcak sulara sokulurlar. Ve orada bir müddet bekledikten sonra tüy yolma makinelerine girerek tüyleri yolunur. Oradan da temizleme, parçalama ve paketleme evrelerine doğru hareket ederler. Tavuk ve benzeri hayvanların tüylerinin daha kolay yolmak için kullanılan tekniklerden biri de yukarıda izah edilen ıslatma usulüdür. Buna sulu yolum, ıslatmadan olana da kuru yolum denilmektedir. Sulu yolumun, kuru yolum üzerine tercih edilmesi, sıcak suda tüyleri yumuşayan tavukların yolumu daha kolay ve hızlı olmasıdır. Bu meslek erbablarının ifadelerine göre 3500 tavuk sulu yolma sistemiyle yolunması 1:30 (bir bucuk) saat sürerken aynı sayıda tavuk kuru yolma sistemiyle yolunması 5:30 (beş bucuk) saat sürmektedir. Makalemizin bu bölümüne kadar olan kısmında fıkhi değerlendirmesini yapmaksızın günümüz tavukçuluğundaki entegre (bütünleşmiş) sisteminde makineyle kesim, kuru ve sulu yolma sitemlerini beyan etmeye gayret ettik. Makalemizin diğer bölümlerinde bu kesim sistemlerinin fıkhi durumlarını araştırmaya ve siz değerli okuyucularımızla paylaşmaya gayret edeceğiz.
İKİNCİ BÖLÜM İSLAM FIKHINA GÖRE KESİM NASIL YAPILMALI Makineyle kesimin İslam şeriatında doğru olup, olmadığını anlayabilmemiz öncelikle İslam fıkhına göre hayvan kesiminin şartlarının neler olduğunu bilmemize bağlıdır. Meşru’ surette boğazlanma, hayvanın “hulkumunu” yani nefes borusunu ve “meri” denilen yemek ve içmek borusunu ve bunların arasında bulunan “vedec” denilen iki damarın kesilmesiyle yapılır.[7] Bu dört şeyden üçünün kesilmesi İmam Azam’a göre yeterliyken, İmam Ebu Yusuf’a göre nefes borusuyla yemek borusu ve iki damardan birinin kesilmesi gerekir. İmam Muhammed’e göre ise bu dört şeyden her birerlerinin ekserisinin kesilmesi şarttır.[8] Şafi[9] ve Hanbelilere göre ise yemek borusuyla nefes borusunun tam kesilmesiyle şer’i boğazlama tahakkuk eder. İki damarın kesilmesi şart değildir. Ahmet İbn Hanbelden yemek ve nefes borusuyla beraber “vedec” denilen iki damarında kesilmesinin şart olduğu rivayetini İbn Kudame Muğnisinde nakletmiştir. [10] Malikilere göre ise; boğazla beraber iki damarın kesilmesi gerekir. İki damar kesilmesiyle beraber boğazın yarısının kesilmesi esah olan görüşe göre yeterli olmadığı el-Mevsuat’ül-fıkhiyye de beyan olunmuştur.[11] İslam Şeriatı açısından meşru’ boğazlama ameliyesinin nasıl olması gerektiğini icmalen yukarıda mezheplerin görüşleriyle beyan ettik. Tafsilatlı bir şekilde meseleyi değerlendirecek olursak, İslam fıkhına göre hayvan kesiminin belli başlı şartları vardır. Bu şartlar üç kısımda incelenir. a) KESİLEN HAYVANDA ARANAN ŞARTLAR. b) HAYVANI KESEN KİŞİDE ARANAN ŞARTLAR. c) KESME ALETİNDE ARANAN ŞARTLAR.
a) KESİLEN HAYVANDA ARANAN ŞARTLAR. Kesimin sıhhati için kesilen hayvana dönen üç şart vardır.
Kesilecek olan hayvan kesim esnasında canlı olmalıdır. Hayvanın kendiliğinden ölmüş olması halinde eti haram olacağından kesim esnasında hayvanın canlı olması şarttır. Ancak bu canlılık konusunda mezhepler açısından farklı ölçüler vardır. Ebu Hanife’nin talebeleri olan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’de dahil fakihlerin bir kısmı “hayat’ul-müstakirre” yi şart koşarken, diğer bir kısmı bunu şart koşmaz. Şöyle ki; fakihlerin çoğunluğu kesim esnasında hayvanın hareket etmesi ve kanının akması gerektiğini söyler. Ahmed b. Hanbel’e göre kanının akması yeterlidir. Ebu Hanifeye göreyse hayvanın yaşadığının bilinmesi yeterlidir. Yani kesimden önce hayvanın canlılığı biliniyorsa kesimden sonra hareket etmesi veya kanının akması şart değildir. Ancak hayvanın baygınlık veya hastalık gibi bir sebepten dolayı kesimden önce hayatında yani canlı olduğunda şüphe varsa bakılır. Bu hayvan kesimden sonra hareket etse veya kan aksa helal olur. Hareketten maksat ağzını, gözünü yumması, ayaklarını kendine doğru çekmesi gibi kesimden önce hayatta olduğuna dair alamet olan harekettir. Ağzını, gözünü açması, ayaklarını uzatması buna alamet değildir. Kanın çıkmasından maksat da; diri olan bir hayvandan kesimden sonra nasıl bir kan çıkıyorsa (buda ehlince malumdur) o şekilde kan çıkmasıdır. Hanefilerde fetva da bu şekildedir.[12]
Kesilen hayvanın canı sırf kesimle çıkmalı. Yani hayvanın ölümünün, bu kesim işlemi sonucu olması gerekir. Bu şart haddi zatında yukarıdaki şartım tamamlayıcısıdır. “Helal yapıcıyla haram yapıcı bir yerde toplanması durumunda haram yapıcı, helal yapıcı üzerine tercih olunur”[13] kaidesi genel olarak mezheplerin kabul ettiği bir kaide olduğundan bu şart hakkında mezhepler açısından pek farklılık bulunmamaktadır.[14]
Kesilecek olan hayvan harem hayvanı (harem bölgesinde yaşayan av hayvanı) olamamalı. Harem bölgesinde yaşayan av hayvanının öldürülmesi veya öldürecek olan kişiye delalet veya işaret edilmesi Allah hakkı olarak caiz olmadığı malumdur. Öldüren kimsenin ihramlı olup olmaması bu hükmü değiştirmediği gibi o hayvanın haremde doğması ve ya dışarıdan oraya girmesi bunu değiştirmez. Böyle bir hayvanın öldürülmesi o hayvanı “laşe” yenilmez yapar.
Malikilere göre bir şart daha vardır. “Zebh” yapılacak olan hayvan “nahr” hayvanlarından olmamalı. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarlarını kesmeye “nahr” denir. Deveyi “zebh” boğazından kesmek Malikilere göre caiz değilse de Hanefilere göre caizdir, ancak mekruhtur. Koyun sığır hayvanlarını “nahr” yapmak mekruh olduğu gibi.[15]
b) HAYVANI KESEN KİŞİDE ARANAN ŞARTLAR Kesimin sıhhati için kesen kişi aşağıda sayacağımız niteliklere haiz olması gerekir.
1. Kesen kişini akıllı olması. Kesen kimsenin, kadın veya erkek olması fark etmediği gibi baliğ olması da gerekmez. Şer’ şerif doğrultusunda kesim yapmayı kavrayacak ölçüde temyiz gücüne sahip olması genelde yeterli görülmüştür. Bu görüş Hanefi[16], Maliki[17] ve Hanbelilerin cumhurunun görüşüdür[18]. Şafilerden bu görüşte olanlar olsa da mezhepte zahir olan görüş, delinin, mümeyyiz olmayan çocuğun kestiği kerahetle beraber helaldir.[19]
2. Kesen kişinin Müslüman ve ya Ehl-i Kitap olması. Putperest, Mecusi, Mürtet gibi Ehl-i kitap ve Müslüman olmayan kişilerin kestiğinin helal olmadığı İslam âlimlerince ittifakladır. Mürtet olan kimse velev ki ehl-i kitaplıktan irtidat etsin (dönsün) bu meselede putperest gibi değerlendirilir, yani kestiği yenmez. Şayet mürtet olan kimse buluğ çağına ermemiş “mürahik” olan bir çocuksa İmam Azam ve İmam Muhammed’e göre bunun “irtidadı” dinden dönmesine itibar edilmediğinden kestiği yenir. Ancak İmam Ebu Yusuf’a göre bunun “irtidadı” dinden dönmesine itibar edildiğinden kestiği yenmez[20]. Yahudi ve Hıristiyanlar gibi esasında Allah’a inanıp peygamberlerine tabi olup hak dine mensup iken zaman içinde bu hak yoldan uzaklaşan ve son hak Peygamber Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve selem)’e de inanmayan kimseler ehl-i kitap olarak adlandırılmışlardır. Bunlar müşrik ve putperestlerden farklı tutularak kızlarıyla evlenme, kestiklerini yeme Müslümanlara belli şartlar doğrultusunda helal kılınmıştır. Bununla birlikte konuyla ilgili olarak kaynaklarımızda tartışmalar mevcuttur. Şafi mezhebine göre Yahudi veya Hıristiyan olan bir kimsenin ehl-i kitap sayılması, o dini “nesh” eden kaldıran dinin gelmesinden sonra o dine ilk babalarının girmesinin bilinmemesine bağlıdır.[21] Yani, Yahudi bir kimsenin ilk babaları Hz. İsa (aleyhi ve selam)’ın gönderilmesinden sonra bu dine yani Yahudiliğe girmişse bu kişi ehl-i kitap sayılmaz. Aynı şekilde Hıristiyan bir kimsenin ilk babaları son peygamber olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve selem) ‘in gönderilmesinden sonra Hıristiyan olduğu biliniyorsa, bu kişi de ehl-i kitap sayılmaz. Hanefi Mezhebine göre ise kesim esnasında kişinin bulunmuş olduğu dine itibar edilir. İlk babalarının durumu gözetilmez.[22] Malikilerde bu konuda, Hanefilere muvafakat etmektedirler.[23] Hanefilerce Ehl-i kitabın kestiğinin helal olması, kesenin kesim esnasında sadece Allah’ın ismiyle kestiğini işitilmesiyle ve şahit olunmasıyladır. Şayet kesenin kesimi görülmemiş ve işitilmemişse, Müslüman kesicilerde olduğu gibi Allah’ın ismiyle kesmiştir hüsnü zannı yapılarak kesilen et yenir. Ancak kesenin Allah’ın gayrisi üzerine kestiğinin veya hiç tesmiye getirmediğinin bilinmesi o hayvanı haram kılar.[24]
Bu konunun birçok detayları mevcut olduğu gibi, bu detaylarda mezheplerin farklı birçok görüşleri de mevcuttur. Makalemizi çok uzatmamak ve konumuzla alakalı olmadığından dolayı bu kadarlıkla iktifa ettik.
3. Kesen kişi şayet av hayvanı kesiyorsa ihramlı olmamalı. İhramlı olan bir kimsenin av hayvanını avlaması ve ya kesmesi caiz değildir. Avlaması ve ya kesmesi durumunda o hayvan yenmez. Ancak tavuk, koyun, sığı, deve gibi “müste’nes” dediğimiz av hayvanı olmayan hayvanları ihramlı bir kimsenin kesmesinde bir mahsur olmadığı gibi bu hayvanların harem bölgesinde de kesilmesinde bir mahsur yoktur.
4. Kesen kişinin hatırlaması ve kudreti olması durumunda, kestiği hayvan üzerine besmele çekmesi. Hayvanın kesilme esnasında besmelenin gerekli olup olmaması makineli kesimde çok büyük bir önem arzattiğinden bu konuyu biraz uzunca ele alacağız. Hayvan kesilirken Allah’ın adının anılmasının şart olup olmaması veya hangi ölçüde şart olduğu Âlimler arasında tartışılmıştır. Konuyla ilgili olarak Yüce Kitabımızdaki bazı ayeti kerimeler şunlardır: “Eğer Allah’ın ayetlerine inanıyorsanız üzerine O’nun adı anılarak kesilenlerden yiyin”[25] “Üzerine Allah’ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Allah çaresiz (kalıpta) yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır…[26]” “Üzerine O’nun adı anılarak kesilenlerden yiyin”[27] Bu ve benzeri ayeti kerimelerden kast edilen hususun Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların yenmesini yasaklama ve Müslüman’ın, hayvanı Allah adına kesmesi ilkesi mi yoksa hayvan kesilirken Allah adının telaffuz edilmesi mi olduğu tartışılmıştır. Ancak cumhura göre yani Âlimlerin çoğuna göre hayvanın kesimi esnasında, unutulmadığı durumda besmele çekmek şarttır. Besmeleyi söylemeye takati olduğu halde kasten terk edilmesi halinde ise o hayvanın eti yenmez. Kesen kimsenin Müslüman veya Ehl-i Kitap olması bu sonuçları cumhura göre değiştirmez. [28] Ancak Malikiler, Ehl-i kitap için besmeleyi şart koşmamışlardır.[29] Dilsiz gibi besmele çekmeye takati olmayan kişi için cumhura göre besmele şart değilken, Hanbelilere göre, göğe doğru işaret ederek ima etmesi şarttır. Veya besmeleye delalet edecek bir işaret yapması da yeterlidir.[30] Besmelenin gerekli olduğunu bilmeyen kimsenin, kesim esnasında kasten besmeleyi terk etmenin hükmü hakkında, sahabeyi kiram arasında da fukaha arasında da ihtilaf olduğunu El-Mevsuat’ül-fıkhiyye el-kuveyti nakletmektedir. Asrımızın büyük fakihlerinden olan ve ilmihali hemen hemen her evde bulunan merhum Ömer Nasuhi Bilmen, besmeleyle ilgili şunları nakletmektedir: Hayvanları boğazlarken “tesmiye” de bulunmak, yani (Bis-millâh) demek lâzımdır. Bu hususta Hak Tealâ’nın mübarek isimlerin-den herhangi birini zikretmek de yeterli olur. Meselâ ALLAH’ü Ekber, ALLAH’ü A'zam veya ALLAH denilmesi yeterli olur. Fakat ALLAH Tealâ’nın ismini dua maksadıyla zikretmek yeterli olmaz. اَللَّهُمَّ اغْفِرْلِىALLAH’ümmeğfirli. (Ey ALLAH’ım beni mağfiret eyle.) denilmesi gibi. (Bismillâhi, Allâhü Ekber) denilmesi müstahaptır. Besmele kasten terk edilirse, hayvanın eti yenilmez, haram olur. Fakat bir unutma neticesi olarak terk edilirse, boğazlanan hayvanın yenilmesinde mani olmaz. Çünkü “nisyan” unutma, affolunmuştur. (İmam Şafiî'ye göre yalnız boğazlama yeterlidir. Besmele okunması, bir sünnet-i müekkededir, besmele bulunmasa, yani “Bismillâh” denilmese de hayvanın eti haram olmaz. Bu görüş, Ebu Hüreyre ile İbni Abbas (R.anhüma) dan rivayet edilmiştir. Şu kadar var ki bu görüş, diğer müçtehitlerin ittifakına muhaliftir, bununla beraber Şafiîlerce de besmeleyi terk mekruhtur.)[31] Besmelenin sünnet olduğunu, kasten terk edilmesi durumunda kesilen hayvana bir zararı olmadığını savunanlar, yukarıdaki ayeti kerimelere bir takım teviller getirmekle beraber Buhari’nin rivayet etmiş olduğu Hz. Ayşe hadisini delil olarak da getirmektedirler. Hz. Ayşe (Allah ondan razı olsun)’ dan rivayete göre insanlardan bir gurup Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’ e gelerek şöyle dediler: “Bazı insanlar bize et getiriyor ve biz bunların kesiminde Allah adının anılıp anılmadığını bilmiyoruz”. Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) cevaben şöyle buyurdu: O etlerin üzerine Allah’ın adını anın ve ondan sonra onu yeğin. Hz. Ayşe (Allah ondan razı olsun) şöyle buyurdu: Bu insanlar yakın zamanda İslam’a girmiş kimselerdi.[32] Besmelenin gerekliliğini savunan cumhurda şu şekilde cevap vermektedirler: Bu hadisi şerif, bu iddiayı doğrulamaz, çünkü burada bir Müslüman’ın önüne çıkan etin sadece Allah'ın adı anılarak kesildiği farz edilerek, helâl kabul ediliyor. Diğer bir Müslüman kimse hakkında hüsn-ü zan ediliyor. Çünkü Hz. Ayşe (Allah ondan razı olsun) beyan ediyor ki (bu şekilde düşünmenin sebebi), onlar yakın zamanda Müslümanlığı kabul etmiş kimselerdi. Bu sebeple onların kestiği hayvanların etleri şüpheli olabilir. Ancak Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) in ifadesinden anlaşılan; bir insan her ne kadar İslam’a yeni girmiş olsa da geçerli ve helâl kesimin gereklerini yerine getirmiş bir Müslüman olarak itibar edilmelidir. Eğer bir kimse Allah'ın adının anılmadığının farkında olursa, o zaman et haram olur. Sonuç olarak, bu hadisi şerif, gözü ile hayvanın kesimini görmemiş birisinin eti satanın sözüne itimat etmesine işaret etmektedir. Eğer şüpheye sebep yoksa o kimse eti satın alabilir ve onu yiyebilir. Eğer kesin olarak Allah adının anılmadığı biliniyorsa, hadis bu duruma cevap vermemiştir. Cumhurun bu konuda söylediği daha birçok ifadeler vardır ancak mesele “fıkh’ul-mukaren”e mezhepler arası tartışmalı fıkha gireceğinden bunları nakletmiyoruz.
Besmeleyi gerekli kılanlara göre kesim esnasında besmele için dört şart vardır: 1-Hayvanı kesen kimsenin bizatihi kendisinin besmeleyi çekmesi gerekir. Besmeleyi hayvanı kesenin dışındaki biri çekse de kesen kimse unutucu olmadığı halde besmeleyi terk etse o kesilen hayvan helal olmaz. 2-Besmele, kesim için çekilmeli. Kesimden başka bir işe başlamak için besmele çekerek veya Allaha hamdetmek için “Elhamdulillah” diyerek hayvanı kesen kişinin kestiği yenmez. Zira bizatihi kesim için besmele veya hamdele çekilmemiştir. 3- Allah Tealâ’nın ismini dua maksadı gibi başka bir şey kast edilmeden söylenmeli. 4-Besmeleyi keseceği hayvan için tayin etmeli. Yani besmele çektiği hayvanı bırakıp ta başka bir hayvanı kesmemeli.[33]
Besmelenin vakti: Hanefi ve Maliki fukahasına göre, kesim için besmelenin vakti kesim anıdır. Besmeleyi çekip aradan belli bir müddet geçtikten sonra hayvan boğazlanırsa bu caiz olmaz. Ancak kendisinden kaçınılması mümkün olmayacak bir şekilde gecikme zarar vermez. Hanbeli mezhebinde sahih olan görüşe göre, besmele kesen kişinin elini hareket ettirme anında olmalıdır.[34] Hanefi kitaplarından İbn Abidin haşiyesinde şöyle bir ibare vardır: Eğer bir kimse, iki koyunu yatırsa, Allah'ın adını andıktan sonra aynı anda kesim işlemini yapsa, bu iki koyun da helâl olur. Ancak arka arkaya keserse, ilk kesilen koyun helâl olur. Diğeri helâl olmaz. Kesimin tekrar etmesi, tesmiyenin de tekrarını gerektiren bir sebep oluşturur.[35]
5. Kesen kişinin Allah’ın gayrisi üzerine kesmemesi. Bu şart İslam Alimlerinin ittifakıyladır. Ancak Maliki mezhebinde Ehl-i kitap için bazı istisnalar vardır.
Bazı mezhepler bu şartlar üzerine üç şart daha ilave etmişlerdir. 6. Kesen kişi kestiği hayvanın boğazının ön tarafından kesmesi. Bu şart Malikilerin tek kaldığı bir şarttır. Buna göre hayvanın ensesinden yapılan kesim caiz değildir. Diğer mezheplere göre ise kesim bir anda yapılıp hayvanın “hulkumu” yani nefes borusu ve “meri” denilen yemek ve içmek borusu ve bunların arasında bulunan “vedec” denilen iki damar kesilmişse bu işlem her ne kadar mekruh olsa da hayvanın etini haram kılmaz.
7. Kesen kişi kesim işini bitirmeden elini kaldırmaması. Bu şartta tıpkı altıncı şartta olduğu gibi Malikilerin tek kaldığı bir şarttır. Ancak bu meselede bazı tafsilatlar vardır. Konumuzla (makineyle kesimle) alakalı olmadığından bunlara değinmedik.
8. Kesen kişi kesim esnasında “tezkiye” kesmeye niyet etmesi. Maliki, Şafii ve Hanbelilere göre kesen kişinin kesim esnasında tezkiyeyi (şer’i kesmeyi) kast etmelidir. Buna göre mücerret hayvanı öldürme kastıyla kesilen hayvan yenmez.
c) KESİM ALETİNDE ARANAN ŞARTLAR Hayvanın kesiminde asıl olan hayvana eziyet etmeden acı çektirmeden kanını akıtmaktır. Buna göre hayvanları boğazlama hususunda damarlarını kesip kanlarını akıtacak herhangi bir âlet yeterlidir. Meselâ bıçak yeterli olduğu gibi, keskin kamış kabuğu, cam parçası da yeterlidir. Şu kadar var ki, bu âlet, hayvana zahmet vermeyecek bir halde keskin olmalıdır.[36] Vücutta bulunan tırnakla ve ya dişle kesimin yapılması veya bunların vücuttan ayrıldıktan sonra kesim için kullanılmasında mezhepler açısından farklı değerlendirmeler mevcuttur. Konumuzla alakalı olamaması hasebiyle bunları nakletmedik.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM MAKİNE KESİMİNİN İSLAM FIKHINA UYUP UYMADIĞI YERLER İslam fıkhına göre kesimin nasıl yapılacağını ikinci bölümde inceledik. Bu bilgiler ışığında, günümüz tavukçuluğundaki entegre (bütünleşmiş) sisteminde makineyle kesim ameliyesini bu üçüncü bölümde inceleyeceğiz. Birinci bölümde de beyan olduğu gibi kesim tesisine gelen tavuklar kamyonlardan boşaltılarak konveyör sistemi dedikleri baş aşağıya gelecek şeklinde bantta bulunan tutamaklara ayaklarından takılırlar. Hayvana eziyet vermemek kaydıyla[37] bunda dinen herhangi bir mahsur yoktur. Tavuklar baş aşağı uzun bir hatta ilerleyerek kesim yerine taşınırlar. Kesim makinesine bir metre kala elektro şok havuzu dedikleri kendisine elektrik verilmiş su havuzlarına sokulurlar. Bu merhale, dinen önem arzeden bir merhaledir. Kendilerine şok için elektrik verilen tavukların bu merhalede ölme ihtimalleri vardır. Zira bu merhalede, elektro şok havuzunun su seviyesi pilicin tamamen boynunu içine alma ihtimali vardır. Nitekim bunu bizatihi müşahede ettik. Yani kesime giden tavuk yaklaşık 15-20 saniye hem elektrik şokuna maruz kalır, hem de havayla irtibatı kesilir. Yani nefessiz kalır. Bu safhada tavukların hepsi ölmese bile içlerinde, bünyesinin zayıf olmasından dolayı ölenler olabilir. Makine kesiminde bu ölenler bilinemeyeceğinden diğerleriyle karışma ihtimali vardır. Üstatımız Halil Günenç hoca efendinin, Pakistan Ulamasından olan Takiyy’üd-din Usmani’den, bizlere yapmış olduğu bir nakilde; bu zatın yani Takiyy’üd-din Usmani’nin bizatihi böyle bir tesisi gördüğünü ve çoğunlukla tavukların öldüğünü hoca efendiyle yapmış olduğu bir mulakatta beyan etmiş. Ancak bizim gezdiğimiz tesislerde tavuklara sersemleştirmek için 38-40 volt elektrik verildiğini ve takriben 15 saniye suda kaldıklarını müşahede ettik. Şoktan çıkan tavukların kesime girmeden en zayıflarından 8-10 tane alıp kenara aldığımızda takriben 1 dakika sonra canlandıklarını gözlemledik. Bu safhada titizlik gösterilerek voltajın seviyesi ayarlansa, bu problem aşılabilir. Nitekim bizatihi gezdiğimiz tesislerde bunun uygulana bileceğini gördük. Burada şunu da belirtmeliyiz ki makine ile değil de elle kesim yapan kesimhanelerde de işlem bu kısma kadar aynıdır. Elektro şoktan çıkan piliçler kesim şeridine gelerek kafaları kesilir. Bu safhada da dini açıdan birçok problem gözükmektedir. Makalemizin ikinci bölümünde zikrettiğimiz üzere, İslam’a göre caiz olan kesim için aranan şartların kesiciye dönen kısmında şunlar vardı: Hayvanı kesen kimsenin akıl ve temyiz gücüne sahip, Müslüman ve ya Ehl-i kitap olması, hayvanı Allah adına kesmesi… Yani genel olarak kesim işini yapan kimsenin Allah adına kesmeyi kavrayacak ölçüde temyiz gücüne sahip olması gerekir. Hâlbuki burada kesme işlemini yapan makinedir, insan değil. Berki burada şöyle bir yorum yapılabilir, makinenin çalışması için ilk butona basan, İslam’a göre kesim işlemini yapmaya haiz bir insandır. Ve bu kişi butona basarken besmele çekmesi yeterli olur. Ve makinenin kesmesi bu insana nispet olunur… ve kesimde helal olur… Kanaatimizce bu ve bu gibi yorumlar doğru değildir. Zira makinenin düğmesine basıldığı andan itibaren bitiş anına kadar makine sürekli kesim yapar. İlk kesilen (her ne kadar şahsen benimsemesem de) berki düğmeye basan kişiye nispet edilebilir. Ve onun besmelesi ilk piliç için yeterli olur. Ancak peşinden gelen piliçlerin kesimi temyiz sahibi olmayan makine tarafından yapılacaktır. Ve başta çekilen besmele diğerlerine kifayet etmeyecektir. Nitekim makalemizin ikinci bölümünde de naklettiğimiz gibi; kesilen her bir hayvan için ayrı ayrı besmele çekilmesi gerekir.[38] Kesim esnasında makinenin yanında duran kimsenin besmele çekmesine de itibar edilmez. Zira besmeleyi, hayvanı kesen kişinin çekmesinin gerekliliği de ikinci kısımda beyan edilmişti.[39] Başı sabit bir şekilde durmayan sürekli hareket halinde olan bir canlının kafası, tam dinen istenildiği yerden kesilebilmesi de burada bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira makinenin dönen bir el değirmeni veya bir öğütücü makine gibi bir eksen etrafında dönmesini devam ettiren bir bıçağı var ve bu bıçak çok hızlı olduğu halde çok keskindir. Baş aşağı olan tavuğun boynunu anında damarlarıyla birlikte keser. Bu makinenin bıçağı çok keskin olduğundan, hayvanın canı tam çıkmadan kafasını gövdesinden tamamen ayırabilir ki bu her ne kadar haram olmasa da İslam fıkhında mekruh olur.[40] Bıçak önünden geçen hayvan, her ne kadar şok havuzundan çıkmış olsa bile, her hangi bir nedenden dolayı hareket etmesi mümkündür. Bu durumda hayvanın boğazı fıkhen istenilen yerden kesilebileceği gibi, kafası gibi fıkhen istenilmeyen yerden de kesilebilir. Bu kesim işleminin yeri tam olarak bilinmedikçe şüphe olacaktır. Veya kesilen hayvanların bir kısmında bu şüphe olacaktır. Ve o hayvanların diğer kesilen hayvanlarla karışmasıyla helallilik ve haramlılık toplanacaktır ki, bu durumda haramlılık tercih olunur. Nitekim helallilik ve haramlılık bir yerde karşılaştığı zaman haramlılık, helallilik üzerine tercih edileceği fıkıh kitaplarımızda mezkûr[41] olduğunu makalemizin başında beyan etmiştik. Bu sebeple bütün tavukların damarlarının doğru bir usulde kesilmiş olmasından emin olunması gerekmektedir.
Entegre sisteminde problem olarak karşımıza çıkan diğer bir hususta tüy yolma sistemidir. Başı kesilmiş olan tavuk, tüyleri rahat ve çabuk yolunsun diye kullanılan tekniklerden biri de ıslatma usulü olduğunu birinci bölümde beyan etmiştik. Buna sulu yolum, ıslatmadan olana da kuru yolum denilmektedir. Her iki yolma usulünde de kesilen tavuğun üzerinde dışkı ve kan bulaşığı vardır. Bunların temiz suyla yıkanması ve temizlenmesi gerekmektedir. Sulu yolma sisteminde kesilen tavuk, bağırsak ve midesindeki pisliklerle beraber sıcak suya daldırılıp burada bekletilmektedir. Bu suyun kaynar su olması durumunda, ette gözenekler, delikler oluşur. Bu gözenekler, pis olan suyun içerlere girip ete karışması ve bağırsak ve midede bulunan pisliklerin de içeride etle karışmasına olanak verir. Bu durum da et, yenilmez bir hale gelir. Ancak tavuğun daldırıldığı su kaynar su olmasa orada birkaç dakika beklemesi yukarıdaki olanağa imkân vermez. Yani pislenmiş su ete karışmaz, yüzeyde kalır, temiz suyla yıkanınca da yüzeyde kalan pislik gider ve et temizlenmiş olur. Sonuç olarak deriz ki makine kesiminde dini olarak birçok problemler vardır. Bu problemlerin bir kısmı her ne kadar bir takım tedbirlerle önlenilebilse de büyük bir bölümünün önlenmesi kanaatimizce mümkün değildir. Makine kesimi asrımızın getirdiği yeni bir olgu olduğu bilinmektedir. Bundan dolayı İslam Hukuku’nun klasik kaynaklarına inildiğinde bu konuyla alakalı açık ibareler bulunamadığı da ehlince malumdur. Bunun hükmünün Kur’an’dan, Sünnetten ve İslam fıkhı hakkında ki eski çalışmalardan elde edilen ana hat ve kaidelerden çıkartılabilecektir. Buna binaen bu konuda farklı görüşler olabilir. Bizler diğer görüşlere saygılı olmakla beraber kendi kanaatimizce bu sistemin doğru olmadığını bir takım gerekçelerle bu makalemizde sizlere sunduk. Makine kesimi, bu zamanın zaruri yatındandır denilmesine de katılmamaktayız. Zira günlük 300.000 kesim yapan firmanın kesim tesislerini ziyaretimde, bunların tamamının elle kesimle kesim yapıldıklarını bizatihi müşahede ettik. Şöyle ki; ikişer tane kasap yirmişer veya otuzar dakika arayla kesim yapmaktadırlar. Takriben bir kasap dakikada 80 tane kesim yapmaktadır. İki kasap 160 tane kesim yaptığına göre bir saatte 9600 kesim yapılmaktadır. Bir Müslüman için helal gıdanın ne kadar önemli olduğu hatırlanmalıdır. Zira bunun diğer ibadetler üzerine tesiri olduğu da bilinmektedir. Ehlince malum olduğu gibi insan mideden beslenmektedir. Ve insanın diğer uzuvları da bu mideye gelen gıdalarla gıdasını almaktadır. Şayet midedeki gıda haram olacak olursa hiç şüphesiz oradan beslenen göz haramla besleneceğinden elbette harama bakmaktan haz alacak ve helale bakmaktan zevk almayacaktır. Aynı şekilde haramla beslenen el, ayak, kulak haram işlerle meşgul olmak isteyecek, helalle meşguliyet kendisine çok ağır gelecektir. Zira beslenmesi haramla olmuştur. Ve sonuç olarak el, ayak, göz, kulak ve diğer uzuvlar haramdan zevk alacağından ibadet zevkinden mahrum olunulacaktır. Ve ibadet zevkinden mahrum olan kişi elbette ibadeti, ibadet aşkıyla değil, yapıyorsa yapılması gereken bir görev gibi ruhsuz olarak yapacaktır. Bunun tezahürü olarak ta, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) ‘in buyurduğu gibi: Kişi Ya Rap, ya Rap! Diye yalvarıyor. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl kabul edilsin[42]” duaları kabul olmayacaktır. Nitekim asrımızın en büyük hastalığı da bu değilmi? Bunca dualar yapmamıza rağmen Müslümanların başı sıkıntıdan kurtulamıyor ve toplum her geçen gün bozulmaya doğru gidiyor. Ve bunun faturasını şahsımda dâhil olarak birilerine kesmekteyiz. Hâlbuki kaçırdığımız bir mesele var. Toplum fertlerden oluşur. Fertlerin bozulması toplumun bozulmasıdır. Fertlerin düzelmesi toplumun düzelmesidir. Ve bizlerde bu fertlerden bir ferdiz. Ben tek başıma ne yapabilirim, bu iş yayılmış diyerek şahsi gayret içinde olmamamız elbette şeytana ve şeytan zihniyetli kişilerin ekmeğine yağ sürmektir. Allah’ü Teala hazretleri bizleri hakkı hak bilip tabi olmaya, batılı batıl bilip kaçınmaya muvaffak eylesin. Ehl’i Sünnet çizgisinden zerre kadar sapmaktan bizleri muhafaza eylesin. Bu helal gıda için uğraşan kardeşlerimize rabbim ihlas verip sayılarını arttırsın ve amellerini de tesirli kılsın ve Rabbim bu konuda olması gereken hassasiyeti göstermeye de bizleri muvaffak eylesin. Amin. Selam ve Muhabbetlerimle.
[1] Bakara 168 [2] Müslim 1686 [3] El-Mebsut,es-Sarahsi [4] El-Bahru’r-Raik [5] Buhari169, 5054, 5062, 5063 [6] Müslim 1686 [7] Büyük İslam İlmihali Ö.N.B [8] Bedai’us-sanai’ [9] Ravzat’üt-talibin, Muhtasar’ul-Muzeni [10] El-Muğni [11] El-Mevsuat’ül-fıkhiyye el-Kuveyti [12] El-Bahru’r-Raik, El-Fetâvâ’l-Hindiyye [13] El-Eşbah’ven-nazair [14] El-Mevsuat’ül-fıkhiyye el-Kuveyti [15] Büyük İslam İlmihali Ö.N.B [16] El-Muhîtu’l-Burhanî, El-Fetâvâ’l-Hindiyye [17] El-Mudevven, Et-Tacu ve’l-iklil [18] El-Mevsuat’ül-fıkhiyye el-Kuveyti, [19] Ravdat’üt-talibin, El-Mecmu’ [20] Bedai’us-sanai’ [21] Haşiyet’ül-Büceyrimi alel-hatib [22] El-Fetâvâ’l-Hindiyye [23] Haşiyet’ut-dusuki ala şerh’il-kebir, Et-Tac ve’l-iklil [24] El-Fetâvâ’l-Hindiyye [25] El-En’am 118 [26] El-En’am 119 [27] El-En’am 121 [28] El-Mevsuat’ül-fıkhiyye el-kuveyti [29] Minah’ul-celil şerhu muhtasar’il-halil [30] El-İnsaf [31] Büyük İslam İlmihali Ö.N.B [32] Buhari 5083 [33] Bedai’us-sanai’ [34] El-Mevsuat’ül-fıkhiyye el-kuveyti [35] Durr’ul-muhtar , Redd’ül-muhtar [36] Büyük İslam İlmihali Ö.N.B [37] Bu işlem hayvana eziyet verse bile onun etini haram kılmaz. [38] Bak ikinci bölüm, kesen kişide aranan şartların 4.sü [39] Bak ikinci bölüm, kesen kişide aranan şartların 4.sü [40] Bak ikinci bölüm [41] El-Bahru’r-Raik [42] Müslim 1686
Mustafa Özşimşekler Hocaefendinin konferans programından haberim oldu, sizlerle paylaşayım istedim. "Bugün Pazar, Millet Azar" İnsanların türlü oyun ve eğlencelere daldığı şu pazar gününde ilim meclislerine katılanlardan Rabbimiz razı olur ümidindeyiz.
Hayırla kalınız.
Konferans Proğramı 1:
30 Mayıs Pazar İkindi Namazından sonra Yer: Nur Cami altı Konferans Salonu. Gaziosmanpaşa/Yıldıztabya Not: Hanımlara yer vardır.
Konferans Programı 2:
30 Mayıs Pazar Akşam Namazını müteakip Yer: Aksa Camiî Konferans Salonu Adres: 50. Yıl Mahallesi 1. Cadde 2148 Sk. Sultangazi/İst Not: Hanımlara yer vardır.
Dünyevîleşme, müminlerin dinine tealluk eden en ciddi tehlikelerden biridir. Dünyevîleşme hastalığına, diğer bütün mânevi hastalıkların anası sayılabilecek bir çeşit mânevî kanser de denilebilir. Bu hastalığa tutulmak, bir imtihân olan şu dünyâ hayâtının geçiciliğini unutturur, ibâdetlerdeki huşûyu, kalp huzurunu giderek azaltır ve böylece kalp dünyâ lezzetleriyle paslanmaya başlar. Netice olarak kişi o hale gelir ki, Allah (celle celâlehu) yolunda canıyla ve malıyla cihâd etmek, dünyevi menfaatleri terkedip âhireti tercih etmek ona ateşe girmek kadar ağır gelir, hattâ daha ileri safhalarda ucunda maddi çıkar kaybı söz konusu olacaksa, ibâdetleri tamamen terk etmekte de bir beis görmeyebilir. Zira ona göre artık zarûret hâsıl olmuştur ! Müslümanların dünyâya bakışı ve onu değerlendirmedeki yegâne ölçüsü İslam dînidir. Dünyâ sevgisi kalbe yerleşince bu ölçü değişir ve insan her hâdiseye dünyâ gözüyle bakmaya başlar. Uhrevî kayıpların artık önemi son derece azalmış olacağından, yalnız Allah’a (celle celâlehu) ibâdet etmek için yaşayan ve yaşamak için yiyen insanlar, âdeta yanlız yemek için yaşar hale gelirler. Dünyevîleşmek, i'lâyi kelimetullah dâvâsının, üzerine bina edildiği tüm rabbâni değerleri yok eden bir illettir. Bu noktadan hareketle islam adına örgütlenmiş bir oluşumun islâmî bir hareket olup olmadığını ayırmak da zor değildir. Çünki dünyevî rahatını bozmadan islam adına mücâdele etme gâyesi güdenler, dünyâ lüksüne sâhip olmayı ve kapitalist düzene ayak uydurmayı günümüz müslümanları için tek çıkar yol kabul edenler, asla Kur’an ve Sünnete uygun bir mücâdele şekli ortaya koymuş olamazlar. Böyle bir strateji olsa olsa, nefsin isteklerini elde etmede islâmı kılıf olarak kullanmakla izah edilebilir.
Unutulmamalıdır ki, mal ve para insanlık tarihi boyunca câhiliye tarafından hep gücün yegâne kaynağı kabul edilmiş ve uğrunda büyük mücâdeleler verilmiştir. Yâni toplumlara hâkim olmak ve düşmana karşı galip gelmek için sermayenin çağın silahı olduğu ve onu elinde bulundurmanın şart olduğu düşüncesi günümüz modern dünyâsına ait bir kavram değildir, bu düşünce eski ümmetlerde de vardı ve vâr olmaya devam edecektir. Çünki materyalist mantık bunu gerektirmektedir. Ancak hakiki îmânı yakalamış olanlar bilir ki güç, kuvvet ve muzafferiyet ancak Allah’a aittir. Peygamber Efendimiz’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine dünyâ malı verilmesi için dua isteyen Sa’lebeye Peygamber Efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) verdiği cevap şöyle olmuştur;
“Ey Sa’lebe Allah’ın Resulü gibi olmak istemiyor musun ? Allah’a yemin olsun ki eğer dağların benim için altın ve gümüş olmasını isteseydim elbette olurdu”[1]
Bu hadisi okuyunca günümüz müslümanlarının aklına ilk gelen “Bu gün dağlar bizim için altın olsa idi, İslam düşmanlarına karşı daha güçlü olur ve onlara karşı cihâd edebilme imkanlarına kavuşurduk” şeklinde olacaktır. Peki Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanını ve onun mücâdelesini çağımızdan ve günümüzün gerektirdiği mücâdele şeklinden ayıran nedir! Hiç. Çünki aynı mantık o zaman içinde geçerlidir, o halde günümüz Müslümanları bu işi dahamı iyi biliyor Peygamber Efendimiz’den !(Sallallahu aleyhi ve sellem) (Haşa)
Bakın şu hadisi şerif, Müslümanların bilmek zorunda olduğu bir dengeyi beyan eder bizlere;
“Kim dünyâsını severse ahretine zara verir, kimde ahretini severse dünyâsına zarar verir, o halde siz bâki olanı fâni olana tercih edin” [2]
O halde; Hayâtımızı mal yığmaya ve câhiliyenin makam ve rütbelerini elde etmeye adayacak, ardı gelmeyen tavizlerle dünyâmıza zarar verecek her türlü tehlikeden uzak duracak ve buna da İslâmi mücâdele ismi vereceğiz öyle mi ? Hayır, bu apaçık bir sahtekarlık olur. İslamda cihâd, dünyâda köşeyi dönme yarışı değildir. Câhiliye rütbeleri, diplomaları ve icazetleri peşinde bir hayat sürmek ve bunlar ile övünerek ne oldum delisi olmak ise Müslümanlığın gereği ve üstünlüğün ölçüsü hiç değildir ! Ne yazık ki dünyevîleşme belâsına maruz kalmış Müslümanlar lüks koltuklarda oturabilecekleri, keyiflerini ve kafa konforlarını bozmayan, dünyâsına zarar vermeyen ve bir yandan da dünyâ serveti yığabilecekleri bir İslâmi mücâdele ! sürdürmektedirler. Bu âhir zaman, nasıl bir çağdır ve zamanın modern Müslümanları ne kadar akıllı insanlardır ki, cihâd hiç bu kadar kolay, bol kazançlı ve dünyâda rahat ettiren bir yöntemle icrâ edilememiştir İslam tarihi boyunca ! Dünyevîleşmek; dünyâ sevgisinin, kalbi ve hayâtı istilâ etmesidir. Müslümanın rızkı elbette geniş olabilir, ancak dünyâ malını cebinden çıkarıp kalbine koymamalı, hayatının amacı hâline getirmemelidir. Öyle ki Allah (celle celâlehu) için canını ve malını fedâ etmesi gerektiğinde göz kırpmadan bunları fedâ edebilmelidir. Bu ise ancak dünyâya kıymet vermeyenlerin, âhiret yerine dünyâ hayâtını tercih etmeyenlerin yapabileceği büyük bir ameldir. “Ey îmân edenler, size ne oluyor ki “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa âhiretten vazgeçip dünyâ hayatına mı razı oldunuz? Oysa âhirete göre dünyâ hayatının yararı, çok az bir şeydir.” [3] Evet, bu âyetin muhatapları olan bizlere ne oluyor ki günümüzde İslam dâvâsı uğrunda tüm gayretimizle çalışmamız icap ederken yere çakılıp kalıyoruz. Yoksa bizler mal sevgisine, geçici dünyâ lezzetlerine, câhiliye rütbelerine, riyaset sevgisine ve dünyâ içindeki birçok boş ve faydasız şeylere mi meftûn olmuşuz. Müslümanların bir kısmı küfrün saldırılarından dinini ve ırzını korumak için ölüm kalım savaşı verirken, birileri zulüm altında inlerken, dinini ve dünyâsını beşerin hevâsına göre şekillendirmeye zorlanırken ve islami ilimler unutuluyorken, bizler rahat döşeklerimizde bir elimizde nescafe diğer elimizde amerikan malı sigaramızla televizyonun karşısında bacak bacak üstüne atmış sahte hayatların seyrine çakılıp kalmışız. İnsanlarımız artık ömrünün yarısını diploma, diğer yarısını da mal yığmak için yaşamaya şartlandırılmış. Teknoloji çağınnın gereği olarak Allah’ın (celle celâlehu) dini uğrunda mücâdele etmeyi bırakın, islâmı kendi nefsinde yaşamaya, ibâdetlerini yapmaya bile zamanlarının olmadığına inandırılmış bir toplum haline getirilmişiz. Bazılarımız dünyâ sefahatını en alçak şekliyle yaşayan düşmanlarımızı hoş görmüşüz, onlara özenip onlar gibi yaşar olmuşuz, ama buna rağmen onlar bizleri bir türlü hoş görmemiş olacak ki, kendimizi beğendirmek için dinimizde onların hoşuna gitmeyen ne varsa inkâr eder olmuşuz. Bu nedenle günümüz Müslüman aydınları İslâmın ahkâmını anlatırken veya yazılarında yazarken “acabâ birileri ne derler” endişesi taşıyor ve ihtiyatlı davranıyorlar artık ! İşin en acı kısmı ise, izzet ve şereflerimizin bu denli ayaklar altına alınmış olmasının sebebinin, yalnızca beş para etmez dünyâ hayatından, her ne pahasına olursa olsun dünyâda rahat yaşama arzusundan başka bir şey olmamasıdır. Bir anlayabilsek “dünyâ hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibârettir”[4] ayeti kerimesinin hakîkatini, o zaman dünyaya kulluk etmekten kendimizi kurtaracak ve en azından âhiret menfaatlerimizi hesâb ederek birçok işler başarabileceğiz belkide. Gereğinden fazla değer verdiğimiz şu dünyâdan kalbimizi koparıp Allah (celle celâlehu) yolunda mallarımız ve canlarımızla cihâd edebildiğimiz zaman, Allah’a (celle celâlehu) canlarımızı ve mallarımızı satmış olacak ve bu alışverişin karşılığını gördüğümüzde çok sevineceğiz muhakkak. Ayrıca dünyâda da Allah’ın (celle celâlehu) yardımına mazhar olarak galip olanlar bizler olabileceğiz. Allah’ım, dünyâ sevgisinden, tembellikten, bildiğimizle amel etmemekten, bilmediğimiz halde amel etmekten, öğrenmeyip cahil kalmaktan ve yeryüzüne çakılıp kalmaktan sana sığınıyoruz. Sen bizi kendi şerrimizden muhâfaza eyle. Amin