Yaşanmış hayatımıza “geçmiş” diyoruz malum... Yani tarih olmuş... Bir daha geri gelmeyecek, asla tekrar yaşanmayacak... İstikbal (yani gelecek) ise meçhuller diyarı... Gelip gelmeyeceği bile belli değil (ondan önce ölüm gelebilir)... Gelse bile neler getireceğini bilemeyiz. O zaman geçmişin ve geleceğin matemini tutmak yanlış! Bugünden yarına üzülen, iki kez üzülür. (bugün ve yarın olarak). Unutmayın ki, önceki günün geleceği dündü, dünün geleceği ise bugündür... Bugününüz iyi ise, her şey yolunda demektir... En azından mutlu olmak için bugün bir sebebiniz var. Ama karamsarlığımız mutluluk odaklarını görmemizi engelliyor. • Çoğumuz yataktan kalktığımızda aksi ve olumsuz oluyoruz. Ağrılarımızdan, uykusuzluğumuzdan, hastalıklarımızdan, borçlarımızdan filan söz ediyoruz. (çevremizde kimse yoksa kendi kendimizi bu konuda iknaya çalışıp kendimizi mutsuz etmeyi başarıyoruz) Halbuki sabah kalktığınızda kendi kendinize şunu söyleyebilirsiniz: “Milyonlarca insanın öldüğü bir gecenin sabahında, çok şükür ben sağ olarak uyandım.” “Çok şükür, milyonlarca insanın hastanelere kaldırıldığı bir geceyi sapasağlam geçirdim.” Lavaboda abdest alırken, saçınızı tararken, başörtünüzü bağlarken, ya da makyaj yaparken, aynaya gülümseyip, “İnsan olarak yaratıldığım için şükürler olsun” diye düşünebilirsiniz: İnsansınız, sağsınız, sağlamsınız; o zaman sorunlardan korkmanız için bir sebep yok... Sorunlar sizden korksun! Ne yazık ki, bize önce olumsuzlukları görmeyi öğretmişler: Görmeyi ve korkmayı... Bu yüzden hayattan korka korka yaşıyoruz. Bu da hayattan lezzet almamızı engelliyor. Oysa şükretmek için hayattan lezzet almak gerekiyor. Biz ise sürekli yakınan, sakınan bir yapıdayız. Şarkılarımız, türkülerimiz bile karamsar iç dünyamızı ele veriyor. Şarkılar, türküler deyip geçmeyin. Toplumun karakteristik özelliklerinin bazıları şarkılarda yaşar. Şarkılar ve türküler toplumun bir bakıma ruh haritasıdır. Mesela bizim şarkılarımızda neşe yok, keyif yok, mutluluk yoktur. Şarkılarımız bol bol şikâyet, isyan, yakınma, korku, acı, ayrılık, hicran ve yıkımdan oluşuyor. İşte buyurun: “Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime, “Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime; “Perde-i zulmet (kara perde) çekilmiş korkarım ikbalime, “Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.” Aslında şair, istikbaline “perde-i zulmet” çekilip çekilmediğini bilmiyor, ama öyle olduğunu düşünüyor. Yani geleceğin olumsuz olacağı hükmüne çoktan varmış, yıllar öncesinden üzülmeye başlıyor. Geleceğe bakarken “mücrim” gibi titriyor, buna rağmen kimseyle derdini paylaşmıyor, bir anlamda ondan kurtulmak istemiyor. Zaten hep “kara bahtlı”dır. “Kara bahtım, kem talihim taşa bassam iz olur...” Garibim o kadar talihsiz, öylesine mutsuz ve umutsuz ki, en olmadık olumsuzluklar onu buluyor, taşta bile iz bırakıyor! Tarih boyunca milyarlarca insanın trilyonlarca taşa bastığını, hiçbirinin taşlarda iz bırakmadığını bilmek işe yaramıyor; ayağınızın izi taşa çıkmasa da, karamsarlığın izi yüreğinize çıkıyor. Nihayetinde bir uzun hava: “Her yer karanlıııık...” Aradaki “ah”lar, “oflar”, “aman aman”lar ve “yandım anam”lar da acının derecesini maksimum noktaya çıkarıyor. Sonuçta şarkılar bile bunalıyorlar da, iki satır nefeslenmek için dağ başına çıkıyorlar: “Yüce dağ başını duman bürümüş...” Hayata olumsuz bakmanın bir sonucu olarak dağlarımız sürekli duman bürümüş durumdadır... Halbuki o dağlarda kardelenler de var... O dağlarda gelincikler açar... O dağlardan çam kokusu yayılır... Kısacası o dağlarda hayat vardır! Ama biz hayatın güzelliklerini görmezden gelir, umudumuzu kara bulutlara hapsederiz. Böylece hayatı zindana dönüştürürüz. Dedim ya, yanlış eğitimin kurbanlarıyız. Kafamız ve yüreğimiz güzelliklere değil, olumsuzluklara kilitli. Bu yüzden dünya bize güzel yüzünü pek göstermiyor. Çünkü insan beyni ve yüreğiyle bakar... Ve görmek istediğini görür. Gelin bugün hayatımızda köklü bir değişiklik yapalım: ’ın bizim için yarattığı güzellikleri de görmeye çalışalım. Güneş her sabah bizim için doğuyor... Güller, çiçekler bizim için açıyor... Kelebekler bizim için uçuyor. İnsan olarak biz evrenin en önemli varlıklarıyız.
Yavuz bahadıroğlu
Kur'an ve Bilim @ 26-11-2008 18:47 Dr. Haluk Nurbaki Âyetlerdeki iç içe mana katlamaları mucizesi:
Kur’an’ın en büyük mucizelerinden biri âyetlerin dıştan içe doğru gittikçe derinleşen mana esrarına sahip olmasıdır. En dışta âyetlerin kelime manaları vardır. Sonra dıştan içe âyetlerin dizilişi içinde üst üste manalar perde perde aranarak bulunur, Açıklama sırasında tıkanma olursa Fatiha anahtar olarak kullanılır. Bir örnek üzerinde bu uygulamayı görelim (Tîn Sûresi’nin ilk 4 âyetinin açıklaması):
a. Birinci mana :
1 - İncire, zeytine; 2 - Turu sinine (meyveli ağaçlı tepe, Sina dağı), 3- Şu emin şehre ki, (bunlar hakki için, bunlara andolsun), 4 - Biz insanı hakikaten en güzel takvimde yarattık (takvim, yaratılış tecellileri ve evrenlere yansıma). Bu dış manada dikkati çeken nedir? Önce iki bitki, meyveden söz ediliyor. Sonra bir dağdan, sonra da Emin bir kentten, sonunda da insanın yaratılışından… Acaba birbirine benzemez görünen dört âyet neden yan yana bir dizi yaptı. Kur’an’ı tefsir etmenin bir kuralı her âyetin bir sonraki âyetle ilgisini bulmaktır.
b. İkinci mana:
İlk âyetle üçüncü âyetin ilgisi nedir? Gayet açık; incir, zeytin yetişen iklim, sağlık için emin bir beldedir. Ancak, sahilden çok dağ iklimi olmasını tercih edin diyor. Peki ilk üç âyetin yaratılışla ne ilgisi var? Bunu da yine genel tefsir ilkelerinden yola çıkarak yapacağız.
c. Üçüncü mana:
Zeytin dişinin yumurta hücresini, incir pek çok olan meni hücrelerini, Turusinin Rahimi, Belde-i Emin bebek Amniyonunu temsil eder.
d. Dördüncü mana:
Zeytin ve incir farklı iki meyve gibi görülse de yaratılışın esası genetik şifredir. Bu şifre çok küçüktür. Nitekim incir ve zeytin ağaçları aynı büyüklükte olduğu halde onların şifreleri çekirdek büyüklüğü ile ilgili değildir. İşte binlerce incir şifresi, işte tek bir zeytin şifresi, onlar için emin belde toprak; daha doğrusu bitki örtülü dağdır. Peki kevnin (takvim) yaratılış kompozisyonu ile zeytin ve incir arasındaki ilgi nedir?
e. Beşinci mana:
İncir çokluğu, zeytin tekliği simgelemektedir. Demek ki yaratılışta iki tecelli vardır: Teklik sırrı ve çokluk sırrı. İkisi de sayısal farka rağmen tekliğin bilimsel sırrında aynıdır. Binlerce incir çekirdeği de gerçekte aynı, bunu toprağın sırrından farkedersiniz (Turusinin)… Peki insanla bu yaratılış ve sistematiğinin, ilgisi ne?
f. Altıncı mana:
İncir, çoklukta kişiliği temsil eder, nefsi simgeler. Zeytin tekliği direk temsil eder, ruhu simgeler. Turusinin, ilâhi ilhamın Musa’ya verilişi gibi, ilâhi sezginin merkezi; kalbi (kalb-i sanuberiyi) ve belde-i emin, İslâm potasında birlesen 4′lü kompleksi temsil eder. Kevnin en güzel bileşimi çokluk içinde teklik ve teklik içindeki çokluğun Sırr-ı Muhammedî olan kalbte sentezidir. Sûre-i Tîn önce parça parça kevne ait örnekler verip; sonra bunları sentez yaparak insanı tarif etmektedir.
g. Yedinci mana:
Allah, varlıkları, çekirdeklerden ve de şifrelerden yaratmıştır. Ancak insanın yaratılışı, tüm kevnin yaratılış sırrının sentezidir. Yüceliğini koruyacağı emin belde; yani selâmet iklim, sevgidir. Bu da Efendimiz’in insandaki hamd sırrıdır. Fatiha onun için hamdle başlar. Rabbim lütfederse hazırlamakta olduğumuz Amme Cüzü Tefsiri 4′nde bütün âyetlerin yorumunu böyle yedi perde altından vereceğiz.
اِجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Rabbimiz! Katından bir rahmet ver, şu dâvamızda bize doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle! (İçi kin ve nefretle dolu zâlimlerin küstahlaştıkça daha bir küstahlaştığı şu talî’siz günlerde) biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu ve ferahlık) nasip et!..”
Sen yürüyeceksin ve beklenmedik şeylere hazır olmanın çarelerini arayacaksın
İyi de..
Bir şey beklenmiyorsa ona hazırlıklı olmak nasıl olacak?
Tarık Tufan / ..ve sen kuş olur gidersin
Bir Dua Kahramanı.. @ 18-11-2008 19:40 Hakk'a yakin bazi kullar vardir ki, onlarin dualarina melekler istirak ederek "amin" der ve Hakk katinda hemen kabul gorur. Iste Asim b. Sabit(r.a), kendisi gibi daha niceleriyle birlikte, iman ettikten sonraki butun hayatini, Allah ve Rasulu'nun yolunda gecirip her seyini bu yolda feda eden dua kahramanlarindan sadece birisidir.
Asim b. Sabit (r.a), Akabe Biati'ndan once Musluman olmus bir sahabiydi. Bedir savasina katilmis ve musriklerden bir cogunun canini almisti. Uhud savasindan sonra Rasulullah'a gelerek kendilerine Islam'i ogretecek bir heyet gonderilmesini isteyen Adel ve Kare kabilelerine, beraberindeki heyetin kumandani olarak Rasulullah'in emriyle teblig icin yola cikmis ve yolda tuzaga dusurulmuslerdi. Kendilerini Mekke musriklerine satip para kazanmak isteyen bu insanlar tarafindan Reci mevkiinde cevreleri sarildi. Hz. Asim (r.a) yanindakilerle birlikte musriklere karsi savasti ve oklari bitince kilicini siyirip, "Allah'im! Ben, gunun basinda Senin dinini korudum. Sen de, gunun sonunda benim vucudumu koru! Cesedime musrikleri dokundurma!"diyerek dua etti. Daha sonra musrikler, Asim b. Sabit (r.a) basta olmak uzere yedi arkadasi sehit ettiler. Musrikler, Hz. Asim'in basini kesip, Bedir'de öldürdügü Sa'd b. Suheyd'in kizina goturerek ondan mukafaat almak istiyorlardi. Fakat birden Hz. Asim'in etrafinda bir ari toplulugu zuhur etti ve Asim'in cesedine yaklasanlarin yuzlerine, gozlerine yapisarak onlarin cesede yaklasmalarina mani oldu.Kafirler, ne yapacaklarini dusunduler ve sonunda aksami bekleyip arilar dagilinca Hz. Asim'in basini kesmeye karar verdiler. Ancak aksam olunca, nerede olursa olsun her seye nigahban olan Cenab-i Hakk, aniden siddetli bir yagmur yagdirdi ve yagmurla meydana gelen sel, Hz. Asim'in (r.a) cesedini alip bilinmezlere dogru goturdu. Sagliginda vucuduna musriklerin necis ellerinin degmesine kendisi mani olan Asim b. Sabit'in vucudu, sehid edildikten sonra da O'nu duyup duasina icabet eden Allah (c.c) tarafindan korunmustu.
Dua konusunda yuce Rabbimiz soyle buyuruyor: "Habibim, kullarin sana benden sorunca haber ver ki, ben onlara yakinimdir. Bana dua edince ben dualarini kabul ederim." (Bakara-186)
Peygamber efendimize; "Hangi dua daha kabuldur diye soruldugunda - Gecenin ortasinda ve bes vakit namazdan sonra yapilan duadir" buyurmuslardir. (Tirmizi, Daavat,3421/3503)
Allah(c.c.) Hz. Musa'ya: "Ya Musa, bana gunahsiz bir agizla dua et" buyurdu. Musa (a.s.) "Ya Rabbi, nasil gunahsiz bir agizla dua edeyim, benim oyle bir agzim yok ki" dedi. Allah u Teala "Baskalarinin agziyla dua et, cunku sen baskalarinin agziyla gunah islemis olmazsin. Oyle hareket et ki, insanlar gece gunduz sana dua etsinler. veya kendi agzini temizle. Allah'in (c.c.) adi temizdir, onu zikreden agiz temizlenir." buyurdu.
Alıntı..
İbadetlerle Hayatımızı Nasıl Kuşatırız? @ 13-11-2008 22:01 Müslüman'ın her sözü, her hareketi İslam'a uygun olmalı. Bu hal, külli ibadettir. Fakat ibadet deyince aklımıza namaz, oruç, hac gelir...
Bugünkü Müslümanların çoğu, namazda okuduklarını anlamadıklarından, caminin içi İslam'a uygun; çarşı pazar başka âlem. Böylece namaz, cüz'i ibadet planında kalıyor.
Tefsir okusak, haramları terk etsek, namazımız külliyet kazanıp hayatı kuşatır. Müslüman için dünya işi ayrı, ahiret işi ayrı olamaz. Çünkü namaz kılan her Müslüman'ın yaptığı helal işlerin bütünü ibadet hükmüne geçer. Böylece dünya ve ahiret bir bütün olarak ele alınır, her ikisi de mamur edilir.
Oruç tutan; fakiri anlar, zekâtla, fitreyle, bağışla veya işyeri açıp ücret vererek onun derdine derman bulursa ibadet cüz'i olmaktan çıkar, hayatı kuşatır... Mademki zekât farzdır; öyleyse Müslümanlar ya sanat, ticaret öğrenerek veya tahsil yaparak çalışmak ve para kazanmak zorundadır. Zira kendine hayrı olmayanın dinine hayrı olabilir mi?
Oruçluyken içilmeyen sigara, ömür boyu içilmezse...
Ecnebilerin malını almayıp Müslümanlar arasındaki ekonomik beraberliğe önem verilirse ibadetler külli planda da yaşanmış olur.
Her ibadet, bizi haramlardan geri çekmeli, helallere sevk etmeli; her ibadet ferdi, aileyi, milleti, devleti üstün duruma getirmelidir. Getirmiyorsa ibadetler anlaşılmamıştır.
Kâinatın ruhu İslamiyet'tir. Eğer Müslümanlar İslamiyet'ten uzaklaşırsa kâinat ölür. Ruhun bedenden ayrılması gibi... Bütün dünya İslam'a düşman olsa, kâinat nizamını devam ettiren Allah, İslamiyet'i de devam ettirecektir. Bunu yapmak için hiçbir şeye muhtaç değildir. Çünkü Allah, Samed'dir, her şey O'na muhtaçtır. O ise hiçbir şeye muhtaç olamaz. Ebabil kuşlarıyla veya en aciz görünen sinek gibi diğer askerlerle dinini destekler... İyiliklerin bütünü İslamiyet'te toplandığı için insanlar İslam'a muhtaçtır.
İlmin kaynağı Kur'an olursa, ilimler ve bilimler dönüp dolaşıp Kur'an'a dayanırsa, o zaman ilim, ibadet olur. Allah büyüktür, Peygamberimiz büyüktür, Kur'an büyüktür. Müslümanlara da küçüklük yakışmaz. Bu, İslam'a iftiradır! Bu sebepten Müslümanlar, bugünkü dalaletlere ilmen cevap vermek zorundadır.
Bugün, ilmi olan galip olur! İlmi olmayan, her sahada mağlubiyeti kabul etmek zorundadır. Müslüman'ın mağlubiyeti, İslam'a dokunur. İlimle İslamiyet'i birbirinden ayırmak, kâinat çapında bir cinayettir! Unutmamak lazımdır ki; ahir zamanın harpleri, harflerle olacaktır.
İslamiyet'te bilgiler, beyne dolar, Kur'an'ın nuruyla münevver olan insan, hakla batılı ayırır, sair organlar gibi kalp de bundan payını alır. İman, ilimle bütünleşir, ibadete dönüşürse işe yarayan bir Müslüman tipi ortaya çıkar.
Hekimoğlu İsmail
Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz @ 08-11-2008 11:21 “Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.” (53/Necm, 60) Sahi, nasıl beceriyorsunuz bunu, diyor Kur’an; imanınızın, Kur’an’ınızın, coğrafyanızın esir edildiği, insanınızın mânevî bir soykırıma uğradığı, tüm değerlerinizin yağmalandığı, sayısız civanın yüreğinden vurulduğu bir ortamda hâlâ nasıl gülebiliyorsunuz, diye soruyor. Gerçekten, nasıl beceriyorsunuz bunu? Tabii ki, buna becermek demezler; gaflet derler, vurdum duymazlık derler, hamâkat derler...
Eğer bilseydik Önderimiz Efendimiz’in bildiğini, çok ağlayıp az gülerdik. O yakîn derecesinde biliyordu gazabı, kahrı, cehennemi. Bu gerçeklerin ârifiydi O. Biz de bunları “irfan” derecesinde bilseydik Onun gibi yapacak, çok ağlayacak, az gülecektik. Evet, bilseydik göğsümüzde nükleer bir güç merkezi taşıdığımızı ve bunun her gün üzerine yağan günahlarla paslandığını, bu pası çözecek tek kimya olan gözyaşını bir umman gibi salacaktık gecelerin koynuna.
Eğer bilseydik günah hedeflerini on ikiden vuran istiğfâr silâhının mermileri gözyaşıdır, gönlümüze gözümüzden bir ırmak bağlayacaktık. Eğer bilseydik duâlarımızı yüce makama tez ulaştırmanın en emin yolu, onlara gözyaşından kanatlar takmaktır, Yunus gibi “ağla gözlerim ağla, gülmezem ayruk” diyecektik. Eğer erseydik sırrına “Yevme lâ yenfau mâlun ve lâ benûn (O günde malın da evlâtların da faydası olmaz)” ifadesinin, bir "kalb-i selîm"e sahip olmak için, değil birkaç damla yaşı, bir çift gözü bile fedâ edecektik.
Eğer bilseydik her gün en çok kullandığımız organların başında elimiz, zihnimiz ve kalbimiz gelir; bu üçü içerisinden de en çok kullandığımız ve kirlettiğimiz kalbimizdir. Onu pislik içerisinde koyduğumuz için, Allah korkusundan dökülen yaşlarla yıkamadığımız için hayıflanacaktık. Eğer imanın neler çektiğini onun yerinde olup anlayabilseydik, ağlayabilirdik. İhsan düzeyinde inansaydık Allah'a, azaba, ikaaba, mîzana, hesâba, gözümüzden yaş değil; kan akıtırdık. Öyle buyurmuştu ya Yesrib’li delikanlı için Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz: “Allah korkusu, kardeşinizin yüreğini dağladı.”
Evet, bütün bunları anlayabilseydik, ağlayabilecektik. “Melâli bilmeyen nesle âşinâ değiliz” diyordu Hâşim. Biz âşinâ olduk ey şâir, hem de öylesine âşinâ olduk ki, bu İslâm irfanının nebevî yöntemlerini “romantizm” sayanlar bile çıktı içimizden. Hissizliğin, duygusuzluğun bir tek mâzereti var: Kalp katılığı; o da meşrû değil.
“Şarkı görmez, garbı bilmez, edepten yok pâyesi
Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi.”
alıntı
Gaflet @ 07-11-2008 18:05 Gaflet pişmanlığa yol açar. Gaflet nimetin elden gitmesine sebep olur. Gaflet faydalılığı engeller. Gaflet kıskançlığı azdırır. Gaflet kınan-maya ve nedamete sebep olur.
Hikâye edilir ki, salihlerden biri rüyasında hocasını görür ve ona «en çok neden pişmansınız» diye sorar. Hocası da ona «en büyük pişmanlığım gafletimdendir» diye cevap verir.
Yine anlatılır ki, salihlerden biri Zunnun-i Mısrî'yi (rehimehullahu) rüyasında görür ve ona «Allah sana ne yaptı» diye sorar.
Zunnun-i Mısrî de «beni karşısına dikerek seni gidi palavracı, seni gidi yalancı! Beni sevdiğini ileri sürdün, sonra da benden gaflete düştün diye beni azarladı» cevabını verdi.
Şair bu konuda şöyle der:
Kendin gaflettesin, kalbin yanılmada Ömür geçti, günahlar olduğu gibi
Anlatıldığına göre salihlerden biri babasını rüyasında görür, ona «babacığım! Nasılsın, durumun nasıl» diye sorar. Babası da «yavrum! Dünyada gafil yaşadık ve gafil olarak öldük» diye cevap verir.
Zehril Riyazda rivayet edildiğine göre Hz. Yakub (A.S.) ölüm meleği (azrail) ile dosttu. Bir gün Azrail, Hz. Yakub'u ziyarete gider. Hz. Yakub O'na «Ya Azrail, görüşmeye mi geldin, yoksa canımı almaya mı» diye sorar. Azrail «gelişim ziyaret içindir» cevabını verir.
Hz. Yakub «senden bir ricam var» der. Azrail «nedir» der. Hz. Yakub «ölümümün yaklaştığını, canımı almaya hazırlandığını bana önceden bildirmeni istiyorum» der, Azrail «hay hay, sana iki veya üç haberci gönderirim» karşılığını verir.
Hz, Yakub'un ömrü dolunca bir gün yine ölüm meleği karşısına dikilir. Hz. Yakub yine sorar, «ziyaretçi misin, yoksa canımı almaya mı geldin» Azrail «canını almaya geldim» cevabını verir.
Hz. Yakub «sen bana daha önce iki veya üç haberci göndereceğini söylemedin mi» diye sorar. Azrail şu cevabı verir, «söylediğimi yaparak sana üç haberci gönderdim: Önce siyah iken sonra ağaran saçın, güçlü iken halsizleşen vücudun ve dimdik iken kamburlaşan vücudun, ey Yakub, işte bunlar benim ademoğullarına gönderdiğim ön habercilerdir.»
Ebu Ali ed-Dekkak (rehimehullahu) anlatıyor: «Hasta olan salih bir dostumu ziyaret etmeye vardım, büyük bir şeyh idi, etrafını talebeleri çevirmişti, ağlıyordu, iyice yaşlanmıştı. «Ey şeyh! Neye ağlıyorsun, yoksa dünyaya mı» diye sordum. «Asla! Kaçırdığım namazlara ağlıyorum» diye cevap verdi. «Nasıl olur, sen namazını kaçırmazdın» dedim. Bana şu cevabı verdi. «Şu günüme kadar geldim, ne gafletsiz secdeye vardığım oldu, ns de gafletsiz secceden başımı kaldırdığım var. İşte şimdi de gaflet içinde ölüyorum.»
Arkasından derin bir nefes çekerek şu şiiri söyledi: Mezarımdan doğrulacağım günü ve mahşere varacağımı düşündüm Dört köşelik çukurumdaki ikamet süremi Yapayalnız ve tek başıma, nice izzet ve mevkiden sonra Günahımın ve toprağımın tutuklusu olarak, onunla başbaşa hesaplaşman üzerinde eni boyu düşündüm.
Ve amel defterim verildiği zamanki halimin perişanlığını
Fakat ümidim sendedir, Rabb'im, yaratıcım!
Umarım ki, ey Allah'ım sen bağışlarsın günahkârı!
Uyun-ul Ahbar adlı eserde Şakık el-Belhî'nin (rehimehullahu) şu sözleri nakledilir: «İnsanlar şu üç sözü söylerler, ama davranışları sözlerine ters düşer. Birincisi «biz Allah'ın kuluyuz» derler, fakat başıboşlar gibi davranırlar, bu durum sözlerine ters düşer, «Allah bizim rızkımıza kefildir» derler, fakat kalbleri yalnız dünya ile dünya varlığı biriktirmekle tatmin olur. Bu davranış da sözlerine ters düşer. «Ölümden kurtuluşmuz yoktur» derler, fakat hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ederler, bu durum da hiç şüphesiz sözlerine ters düşer.
Ey kardeşim, sen kendine bak! Hangi vücudla Allah'ın huzuruna dikileceksin, hangi dille O'na cevap vereceksin, her şeyi inceden inceye sana sorduğunda ne cevap vereceksin.
Sorulara cevap ve cevaplara doğruluk hazırla, Allah'dan kork, çünkü «O, iyi-kötü bütün davranışlarınızdan haberdardır.»
Şakık-ul Belhî sözlerine devam ederek müminlere, Allah'ın emrinden ayrılmamalarını ve gizli - açık her durumda O'nu tek ilâh olarak bilmelerini öğütledi.
Hadisi Şerif'de varid olduğuna göre: Peygamberimiz (S.A.S.) şöyle •buyurmuştur.
— Arş'ın direğinde yazar ki, «bana itaat edenin ben de mükâfatını veririm, beni seveni ben de severim, bana yalvaranın isteğini karşıla- rım, benden af dileyenin günahlarını bağışlarım.»
Aklı başında olan kimsenin Allah'a korku içinde ve ibadetini sırf O'na yönelterek O'nun takdirinden hoşnut olarak O'ndan gelen belâya sabırla katlanarak verdiği nimetlere şükreder ve verdiği ile yetinerek itaat etmesi gerekir.
Biri Hasan el-Basrî'ye (rehimehullahu) «ibadetten zevk almıyorum» der. Hasan el-Basrî de ona «her halde sen Allah'dan korkmayan birinin yüzüne bakmışsın! Kulluk, her şeyden hakkıyla sıyrılarak Allah'a yönelmektir» cevabını verir.
Başka birisi de aynı konuyu Ebu Yezid ol-Bestamî'ye (rehimehullahu) açar, «ibadetten zevk almıyorum» der. Ebu Yezid el-Bestamî de ona şöyle cevap verir. «Çünkü sen ibadete tapıyorsun, Allah'a ibadet etmiyorsun! Allah'a ibadet et ki, ibadetten lezzet alasın.»
Revnakul - Meranîs de der ki: «Adamın biri heybesini kaybetmiş,kime verdiğini bir türlü hatırlayamıyormuş, bu düşünce içinde namaza durmuş, namazda iken heybeyi kime verdiğini hatırlamış. Selâm verince kölesini çağırmış, «falan oğlu filâna git heybemizi geri al» demiş.
Köle «onda olduğu ne zaman hatırına geldi» diye sormuş, adam «namazda iken» diye cevap vermiş. Bunun üzerine köle ona şöyle demiş, «efendim, demek ki sen Allah'ın rızası peşinde değil, heybenin peşinde imişsin» Adam da sağlam itikadına hürmet ederek köleyi derhal azad etmiş.
Bundan dolayı aklı başında olan kimsenin dünyadan gönül sıyırarak sırf Allah'a kulluk etmesi, ilerisini düşünerek ahiret saadetini araması gerekir. Nitekim ulu Allah (C.C.) şöyle buyuruyor:
— Kim ki, Ahiret ürününü (sevabını) dilerse onun ürününü artırırız. Buna karşılık dünya ürününe (elbise, yiyecek, içecek gibi dünya lezzetlerine) talip ise ondan payını veririz, fakat onun ahirette hiç bir payı olmaz (ahiret sevgisi kalbinden çıkarılır)» (22).
Böyle olduğu içindir ki. Hz. Ebubekir (R.A.) Peygamber'imiz uğruna kırk bin dinar açıktan ve kırk bin dinar gizlice harcamış ve sonunda ken-disine hiç bir şey bırakmamıştır. Peygamber'imizin (S.A.S.) kendisi olsun, yakınları olsun dünyadan, onun azgın istek ve arzularından yüz çevir-mişlerdi.
Nitekim Hz. Fatma (R. Anha) nın Hz. Ali (kerremellahu vechehu) ile evlendiği zaman çeyizi debbağlanmış koç derisi bir post ile içine ağaç kabuğu doldurulmuş deri bir yastıktan ibaretti.
Uhud Dağından Ağır Gelen Amel @ 05-11-2008 17:31 Hz.Aişe Validemiz, rüyasında kıyametin koptuğunu, insanların mahşer yerine toplandıklarını gördü. Bir kadının ameli uhud dağındanda ağır geldi.Hz.Aişe o kadını tanıyordu.Uyanınca onu çağırttı ve amelinin ne olduğunu sordu.Kadın söylemekten çekindi.Hz.Aişe ısrar edince dedi ki..
Şu yedi hususla amel etmeye çok dikkat ederim...
1-) Kendimi hep korudum.Hiçbir zaman beni mahremimden başkası görmedi.
2-) Elimde oldukca benden bir şey isteyeni hiç boş çevirmedim.
3-) Hiçbir zaman yalnız yemek yemedim.
4-) Ezan okunmadan önce namaza hazırlandım.
5-) Müezzin ezan okuyunca onun söylediklerini ben de söyledim.
6-) İstişare etmeden, danışmadan bir şey yapmadım.
7-) Akrabamdan benden alakayı kesmiş olanı, ben aradım, ziyaret ettim.
Bunun üzerine Aişe validemiz "Senin mizanın, işte bununla ağır oldu." Buyurdu.
Namaz Kılmayan.. @ 01-11-2008 15:19 Ulu Allâh (C.C.) cehennemliklerden haber vererek söyle buyuruyor:
"Sizi cehenneme sürükleyen sebeb nedir? Derler ki, «Biz namaz kılanlardan degildik, yoksullara yemek vermezdik, batıla dalanlar ile birlikte biz de dalardık." (Müdessir Sûre-i Celilesi; 42-45)
Ahmed Ibni Hambel'in (R.A.) rivayet ettigine göre Peygamberimiz (S.A.S) buyuruyor ki:
«— Kul ile küfür arasında namazı terketmek vardır.»
Müslim'in rivayetine göre "Kulla şirk arasında yahut kulla küfür arasında namazi kılmamak vardır." buyurmustur.
Ebû Dâvûd ve Neseî'nin rivayeti de söyledir:
«— Kul iLe küfür arasinda sadece namaz kılmamak vardır.»
Ibni Mace'nin rivayeti de söyledir: «— Kul iLe küfür arasında namaz kılmamak vardır.» Bu hadis sahihtir, nitekim Tirmizî ile baskalari onu rivayet etmistir.
Peygamberimiz (S.A.S) buyuruyor ki:
«— Onlar ile aramızdaki sözlesmenin temeli namazdır, namaz kılmayan kâfir olur.»
Peygamberimiz (S.A.S) buyuruyor ki:
"Kıyamet Günü amelleri arasından kul, ilk önce namazından hesaba çekilir. Eger bu hesabı düzgün geçerse kurtulmus ve basarıya ulasmis olur. Eger bu husûsdaki suâlde eksikleri çıkarsa aldanmıs ve zararlı çıkmıs olur.»
Ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:
"Kıldıkları namazin önemini kavramadan namaz kılanların vay haline."
(Maun Sûre-i Celilesi: 4—5)
Peygamber (S.A.V)'imiz âyette gecen «Kıldıktan namazın önemini kavramayanlar» ifâdesi ile, namazı vaktinde kılmayanlarin kasdedildigini bildirmektedir.
HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?
Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.
_________
Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.
Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.
Abdülkadir Geylani (k.s.)
Gıybetten kazanç.. @ 27-10-2008 18:13 Başkalarının eksik ve zaaflarını arkalarından anlatmayı alışkanlık haline getiren bir gıybetçi adam, çevresindeki bir maneviyat büyüğünün de gıybetini yapmaktan çekinmiyordu.
Bu yüzden de gıybetçiyi çevrede kimse sevmiyordu. Fakat gönül insanı büyük zat, gıybetçi huzuruna geldiğinde hep iltifat ediyor; "Gel bakalım benim sevgili ortağım!" diyerek karşılıyordu. Bu iltifat gıybetçi adamı insafa getirdi; "Ben bu zatın şurada burada aleyhinde konuştuğum halde o bana hep iltifatta bulunuyor, bundan sonra aleyhinde konuşmamalıyım." diye karar aldı. Ne var ki, bu karardan sonra o zatın huzuruna vardığında eskiden gördüğü iltifatı artık göremez oldu. "Gel bakalım benim ortağım!" gibi iltifatlarla baş köşeye çağırmıyordu. Bunun sebebini merak ederek bir gün sordu: "Efendi hazretleri, bize gösterdiğiniz iltifatı artık göstermiyorsunuz, eski muhabbet kalmadı gibi geliyor bana. Sebebi nedir acaba?"
Maneviyat büyüğü tebessüm ederek açıkladı, iltifat eksikliğinin sebebini: "Eskiden bir ticari ortaklığımız vardı. Şimdilerde o ortaklık bitti; iltifat da gitti." "Ne ortaklığı. Ben öyle bir ortaklığın farkında değilim." deyince de şu açıklamayı yaptı büyük zat: "Çünkü; sen şurada burada benim aleyhimde konuşuyordun; bu sözlerini bana getirenlere karşı ben de gıybetine gıybetle karşılık vermemeye gayret ediyor, sabretmeyi tercih ediyordum. Bu sabrımın karşılığı olarak benim günahlarım senin defterine, senin sevapların da benim defterime yazılıyordu. Böyle bir ticari ortaklığımız oluşmuştu seninle. Şimdilerde ise sen benim aleyhimde artık konuşmuyor, gıybetimi yapmıyorsun, bu sebeple senin sevapların bana, benim günahlarım da sana yazılmıyor. Böylece ortaklığımız bitmiş bulunuyor, iltifata gerek kalmıyor.." Gıybetçi adam düşünmeye başladı: "Sahiden gıybetçinin durumu böyle mi?" diye üsteleyince maneviyat büyüğü açıklamasına şu misali de ilave etti:
"İmam-ı Şarani Hazretleri diyor ki: Ben ille de birinin gıybetini yapacak olsam önce anamın babamın gıybetini yapardım. Çünkü gıybet yapan insan, önce kendi sevaplarını gıybetini yaptığı adama bağışlamış olur, sonra da onun günahlarını kendi üzerine yüklenmiş sayılır. Ben ise önce anama babama sevaplarımı bağışlamak ister, sonra onların günahlarını yüklenmeyi tercih ederdim!"
Düşünmeye başlayan gıybetçinin aklı başına geldi de dedi ki: "Madem durum böyle. Bundan sonra ben kimsenin gıybetini yapmayacağım; ama herkes benim gıybetimi yapabilir, varsa gıybetimi yapacak buyursun yapsın. Böyle bir ortaklığa ben hazırım.."
– Hanımımla tartışmış, kalbini kırmıştım. Aradan bir müddet geçti. Şah-ı Nakşibend Hazretleri'nin yanına gittim. Hâce Hazretleri, "Hanımlarla iyi geçinmek gerek…"
diyerek bir sohbet konusu açtı. O sırada ben, "Benim halimden söz eder mi acaba?" diye düşündüm. Derken, bir ara Hâce Hazretleri:
– Her konuda olduğu gibi, kişinin hanımıyla geçim konusunda da nefsine karşı çıkması gerek, dedi.
O an ben, eşimle yaptığım münakaşanın aslında çok basit bir olaydan kaynaklandığını düşündüm. Kendi kendime, aslında telafi edilmesi pekâlâ mümkün, dedim. Kararımı verdim, hanımımın gönlünü alacaktım. Bu arada Hâce Hazretleri sohbete devam ederek:
– Mümkün olduğunca nefsin payını düşünmek gerek. Noksanlığımız olabileceğini unutmamak lazım. Zira Peygamber s.a.v. Efendimiz, pak zevcelerinin saçlarını mübarek elleriyle tutardı. Saçlarının yıkanmasına yardımcı olurdu.
Rasulullah aleyhisselam Efendimiz tabii ki bunu bir hikmete bağlı olarak yapıyor, onların gönlünü alıyordu, buyurdu. Bu sohbet üzerine gittim, hanımımın gönlünü yaptım ve onunla barıştım.
(Hâce Ahmed b. İbrahim, Şah-ı Nakşibend)
Hadis ve Hadiselerde Vesile Örnekleri @ 25-10-2008 13:49 Vesile, iddia edildiği gibi Yüce Yaratıcı’ya başkasını ortak etmek değil, onun sevdiklerini aracı ederek ilahi huzura derdimizi arz etmektir. Vesile, nefsi aradan çıkarıp sevgilileri aracı yapmaktır. Vesile, yolu bilenle hedefe varmaktır. Vesile, aşıkların ağzı ile Allah’a yalvarmaktır. Vesile, dostların diliyle derde derman aramaktır. Bu haliyle vesile, Allah Rasulünün tavsiyelerinde de yer alır, sahabilerin hayatlarında da...
Bu haliyle vesile, Allah Rasulünün tavsiyelerinde de yer alır, sahabilerin hayatlarında da... Salih insanların diğer insanlara nasıl vesile olduğunu şu hadislerden öğreniyoruz:
“Allah, bu ümmete ancak aralarında bulunan zayıf görünümlü salihlerin duası, namazı ve ihlası sayesinde yardım eder.” (Nesaî)
“Siz ancak içinizdeki zayıf ve garib görünümlü salih kimselerin dua ve bereketiyle ilahi yardıma ve zafere ulaşırsınız.” (Buharî, Ebu Davud, Tirmizî)
“Zayıf görünümlü salihleri ihmal etmeyiniz. Çünkü siz onlar sayesinde rızıklandırılır ve ilahi yardıma mazhar kılınırsınız” (Nesaî)
Konumuzla alâkalı bir başka hadiste de, bazı savaşlarda sahabe, tabiîn veya etbau tabiîn’den olan kişiler hürmetine o orduya zafer ihsan edileceği belirtilmiştir. (Buhari, Müslim)
İslâm tarihinde, peygamber, veli ve alimleri vesile ederek Allahu Tealâ’dan bir şey istemenin örnekleri çoktur.
Bu manada ilk vesileyi Hz. Adem (A.S.) yapmıştır.
Hz. Ömer (R.A.) naklediyor:
Hz. Rasulullah (A.S.) buyurdu ki:
Hz. Adem (A.S.), cennetten çıkarılmasına sebep olan hatayı işledikten sonra affedilmesi için şöyle dua etti:
- ‘Allah’ım beni Muhammed’in hakkı için affeyle, tevbemi kabul buyur.’ Cenab-ı Hak: - ‘Sen Muhammed’i nereden tanıyorsun?’ diye sorunca, Adem (A.S.): - ‘Ya Rabbi! Beni yarattığın zaman başımı kaldırıp arşa baktığımda, arşın üzerinde,
Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-Rasulullah
yazıldığını gördüm. İsmi Allah’ın ismiyle beraber yazılan birinin O’nun katında en sevgili bir kul olduğunu anladım. Bundan dolayı onun ismini zikrederek affımı istedim.’ dedi. Allahu Tealâ:
- ‘İzzet ve celâlime yemin ederim ki, o senin zürriyetinden gelecek son peygamberdir. Eğer o olmasaydı seni yaratmazdım.’ buyurdu. (Hakim, Beyhakî, Tabaranî, Heysemî)
Peygamberi ve Onun Yakınlarını Vesile Yapmak
Rasullah (A.S.) Efendimiz’in saadetli hayatlarında zat-ı alisini vesile ederek yapılan pek çok tevessül örneği mevcuttur. Biz, tevessülün edebine dikkat edildiğinde, bu ümmetin salihleri ile her zaman yapılabileceğini göstermek için aşağıdaki örnekleri veriyoruz:
Enes b. Malik (R.A.) anlatıyor:
“Hz. Ömer döneminde, müslümanlar kuraklık yüzünden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldiler. Durumu halife Ömer’e anlattılar. O da Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ı (R.A.) yanına aldı, onu vesile ederek Allah’tan yağmur talebinde bulundu, şöyle yalvardı:
- ‘Allahım! Bizler daha önce Peygamberimiz’i vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise O’nun amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz; bize yağmur ihsan et.’ Dua ve vesilesi kabul edildi; o anda yağmura kavuştular.” (Buhari, Aynî)
Hz. Ömer (R.A.) böyle davranmakla, Hz. Peygamber (A.S.)’dan başka salih insanları ve özellikle Peygamber’e yakınlığı bulunan kişileri vesile edinerek yağmur isteneceği hususuna işaret etmiştir. Bu hareketi ile müslümanlara vesilenin mahiyetini anlatmak ve Kur’an’da emredilen tevessülün sadece salih amelleri değil; aynı zamanda salih zatlarla tevessülü de içine aldığını belirtmek istemiştir.
Ayrıca, bu davranışı ile Ehl-i Beyt’in faziletini vurgulamak istemiştir. Allah Rasulü’nün hem nesebine, hem de edebine varis olan Ehl-i Beyt alimleri ve o şerefli silsileden gelen kâmil mürşidler, her devirde müslümanlar için Hakk’a ulaşmada en güzel vesiledirler.
Onlara “el-Urvetü’l-Vüska” yani kopmayan, sağlam ip denir. Onlar, bir ucu Allah’ta, diğer ucu insanların arasında olan Hz. Kur’an’a sımsıkı sarıldıklarından, ellerinden tutanı, kalplerinden ilahi aşk yudumlayanı Allah’a ulaştırırlar.
Hz. Ömer (R.A.)’in Hz. Abbas (R.A.)’la tevessülde bulunması, Hz. Rasulullah (A.S.)’ın ona gösterdiği hürmete kendisinin de riayet etmesinden kaynaklanmıştır. O, böyle davranmakla Hz. Peygamber’e ittiba etmiştir. (Umdetü’l Kari; Ali Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül)
Sahabilerin Birbirlerini Vesile Yapmaları
Ebu Zur’a eş-Şeybanî anlatıyor:
“Yezid bin Muaviye zamanında uzun bir müddet yağmur yağmadı. Bunun üzerine yağmur duasına çıktılar, fakat ne bulut geldi ne de yağmur yağdı. Yezid b. Muaviye, Dahhâk bin Esved’e dönüp ‘Kalkın! Bizim için yağmur isteyin!’ dedi. O da kalktı, kollarını ileri doğru uzatarak ellerini açtı, başını semaya kaldırdı, şöyle dedi:
- ‘Allahım! Bunlar benim vesilemle senden yağmur diliyorlar; onlara yağmur yağdır!’ O daha duasını bitirmemişti ki, yağmur yağıverdi. Öyle ki, neredeyse su içinde kalacaklardı. (İbn-i Ebi’d Dünya, Resail)
Hz. Muaviye (R.A.), Yezid bin Esved el-Cureşî (R.A.)’yi Şamlılar için vesile ederek yağmur duasında bulundu, elini açıp:
- “Allahım! En hayırlımız ve en faziletlimiz vesilesiyle senden yardım diliyoruz” diye dua etti; daha evlerine varmadan yağmur yağdı.” (İbnu’s-Salâh, Ulumu’l-Hadis)
İbnu Hacer el-Mekki (Rh.A.) naklediyor:
“İmam Şafiî, Bağdat’ta kaldığı günlerde İmam Ebû Hanife’nin türbesine gelir, ziyaret eder, kendisine selam verir, sonra onu vesile edip Allahu Tealâ’ya ihtiyacını arzederdi.
” İmam Ahmed b. Hanbel (Rh.A.), Allahu Tealâ’dan bir şey isterken İmam Şafiî’nin ismini zikrediyor ve onun hatırına ihtiyacının giderilmesini istiyordu. Oğlu Abdullah buna hayret edip babasına durumu sorunca, İmam Ahmed:
- “Şüphesiz İmam Şafiî, insanlar için güneş gibidir; herkese fayda sebebidir” demişti.
Yine İmam Şafiî’ye, Kuzey Afrika’lı müslümanların İmam Malik’in ismini anarak Allah’tan birşeyler istediklerinin haberi ulaşınca, bunu hoş görmüştü. İmam Ebu’l Hasen eş-Şâzelî (Rh.A.) demiştir ki:
“Kimin Allahu Teâlâ’ya arzedecek bir ihtiyacı olursa, İmam Gazzalî ile tevessül edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arzetsin.” (Nebhanî, Şevahidü’l-Hak).
Her devirde rahmete vesile olan Allah dostları bulunur. Kâmil insanlar, Allahu Tealâ’nın huzurunda insanlığı temsil ederler. Kâinatın ayakta durmasına vesile olan büyük zikri onlar çekerler. Ariflerin temiz kalbleriyle çektikleri zikirler, saf gönülleri ile yaptıkları dua ve niyazlar, hallerinden yayılan edeb, takva ve güzel ahlâk, aleme rahmet çeker. Velilerin yüzüne bakan Allah’ı zikreder; elinden tutan Allah’a gider, gönüllerinden sevgi yudumlayan Allah’ı sever. Bu da nasibi olana yeter.
Alıntı
O’nunlasın her zaman @ 20-10-2008 13:09 Seni sevenler Seni sen var olduktan sonra sevdi. Seni sevenler için önce var olman gerekliydi. Yoksa nasıl severlerdi seni? Yok olanı kim sever ki? Hatırlamaya çalış; Bir zamanlar sen yoktun. Seni sevenler yoktu. Sen kendi yokluğunun farkında değildin. Rabbin seni yoklukta buldu. Seni yoktan var etti. Seni hiç yokken sevdi. Başkaları seni var olduğun için sevdi. Rabbin seni şartsız sevdi. Seni sevmesi için var olman için bile gerekmedi.
O’nunlasın her zaman… Bütün internet bağlantılarından daha hızlı, tüm kısa mesajlardan daha doğrudan, tüm plastik kahramanlardan daha gerçek, tüm tv dizilerinden daha dostça…
O varken “yalnızlık” sadece bir kelimedir. O’na yakın olduğun oranda yalnız değilsin, O’ndan uzaklığın oranında yalnızsın…
Sana şefkat eden bir Rabbin var, SAHİPSİZ DEĞİLSİN… O seni ve diğerlerini şefkatle terbiye ediyor… Herkesi merhametinin kucağında ağırlıyor…
O seni sevdiği için var eyledi, Seni severek var eyledi, Senin varlığından hoşnut, Senin varlığın O’na yük değil…
Büyük bir ateşten, küçük bir çıra tutuşturulsa ateşten ne eksilir? Yaşam O’na ağır gelmez… Seni beslemek, büyütmek O’na zor değildir..
Senden sadece verdiklerine teşekkür etmeni istiyor, Hem böylece sana sonsuzca vereceğini de müjdeliyor..
Sen O’na nankörlük etsen de, üzerinden kudret elini çekmiyor Sen onu unutsan da, sana küsmüyor
SADECE HATIRLAMANI İSTİYOR, BEKLİYOR, SABIRLA BEKLİYOR…
Gündüzümüz kopkoyu renklerin esiri olmuş Ey Nebî, tortular kaplamış benliğimizin her yanını, uyarılarını duyamaz, çağrılarını hissedemez olmuşuz. Bitâp düşmüş yürekler, bedenlerse dünya telaşının kölesi olmuş. Ruhlarımız çok arzular olmuş özümüze dönebilmeyi. Hep dilekler dilemişiz düzelmeye dair. Biz karar verip bir adım atınca Sana, Cenab-ı Hakk hemen açıvermiş kapalı yolları. Ama âmâ olmuş gözleri yine fark edememiş bazıları.
O denli bir hasretle beklemişiz ki biz, takvim yaprakları düşmüş üçer dörder.. Yıllanmış tüm özlemler, sana ulaştık derken tekrar çıkmaza girmiş yollar. Yollar var ki öyle mahsun, bir Damla bakışına hasret uzanır âlemin ufkunda.
Mevziler var ki öyle , yalnızca sana kilitli. Kalplerimizde yoğurduğumuz hep senin özlemin. Kâinatın biricik gülü.. Peygamberimiz, yoldaşımız, klâvuzumuz, mahlûkatta En Sevgili! Selâmların en güzeli senin üzerine olsun. Selâm O En Güzel'in Nebîsi'ne olsun. Selâm onun yolundan giden ve gitmeye gayret gösterenlere olsun.
Yaşadıklarının bir benzeri olmadığını mı düşünüyorsun? Karşılaştığın onca zorluğun üstesinden gelecek gücü kendinde bulamıyor musun? Mazide kalan fırtınaları unutamıyor veya pişmanlık duygusuyla yanıp kavruluyor musun? Ama sen neyle karşılaşırsan karşılaş, sabr-ı cemil göstererek bu vesileyle cennete varabileceğini bilmiyor musun? Şimdiye kadar çok defa pes ettin, vazgeçtin mücadeleden! Önüne çıkan her fırtınayı aşılmaz, sonu gelmez bir imtihan mı sandın? Unutma ki O Kurtarıcı, seni bugünlere getirdi. En güzel surette yarattığı kullarını gözetleyen, kollayan, bağışlayan Rabb'ine sığınsan ya! Hacetlerini yalnızca O'ndan istesen..
Resulullah (sav)' ın kılıncının kabzasında şu ibareyi bulduk: "Sana zulmedeni affet. Sana küsene git, sana kötülük yapana iyilik yap! Aleyhine de olsa hakkı söyle!" Resulullah (sa) buyurdular ki: "Sakın sizden kimse kararsız olup da: "Ben insanlarla beraberim, eğer insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım" demesin. Aksine, nefsinizi sabit tutun, halk iyilik yaptı mı siz de iyilik yapın, kötülük yaparsa zulme yer vermeyin." Ravi (r.a.): Huzeyfe) Resulullah (sav) buyurdular ki: "Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün. Anne ve babasına veya bunlardan birine yetişip de onlar sayesinde cennete girmeyen kimsenin de burnu sürtülsün. Ben yanında zikredildigim zaman bana salat okumayan kimsesinin de burnu sürtülsün!" Ravi (r.a.): Ebu Hureyre) Resulullah (sav) buyurdular ki: "İnsanda bulunan en şerli şey aşırı cimrilik ve şiddetli korkudur." Ravi (r.a.): İbnu Ömer) Resulullah (sav) buyurdular ki: "Size şerlilerinizi haber vereyim mi? Onlar, tek başlarına yiyenler, kölelerini dövenler, yardımı esirgeyenlerdir." Ravi (r.a.): Ebu Hureyre) Hz. Ebu Zerr radıyAllahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Üç kişi vardır, Kıyamet gününde Allah onlara ne konuşur, ne nazar eder ne de günahlardan arındırır, onlar için elim bir azab vardır!" buyurdu ve bunu üç kere de tekrar etti. Ben: "Ey Allah' ın Resûlü! Öyleyse onlar büyük zarara ve hüsrana uğramışlardır. Kimdir bunlar?" dedim. Şöyle saydılar: "(Elbisesini kibirle, yerlere kadar salıp) süründüren, yaptığı iyiliği başa kakan, malını yalan yeminlerle reklam eden kimseler!"
1- Müslim'de rivayet edilen bir hadiste; Ebu Umame (r.a)'den, Resulullah
(s.a.v)'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Kur'an'ı öğreniniz. Şüphesiz o, kıyamet günü ehlin için çok iyi bir şefaatçı olacaktır."
2- En-Nevvas b. Sem'an (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber'i şöyle derken duydum. "Kıyamet günü Kur'an-ı Kerim ve bu dünyada onunla amel edenler getirilirler. Önlerinde de kendilerini arkadaş edinenleri savunan Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri bulunur" (Müslim).
3- Buhârî'de rivayet edilen bir hadiste; Osman İbn Affan (r.a)'dan, Resûlullah (s.a.v)'ın şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: "Aranızda en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir."
4- Hz. Aişe (r.anha) anlatıyor: Hz Peygamber (s.a.v): "Kur'an'ı okumak kendisine zor geldiği halde onu takılarak okuyana iki sevap vardır" buyurmuştur (Buhârî, Müslim).
5- Ebu Musa el-Eş'arî ( r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: "Kur'an okuyan ve okuduğuyla amel eden mü'minin örneği, tadı güzel kokusu güzel turunç meyvesi gibidir. Kur'an okumayan, ancak onunla amel eden mü'minin örneği de tadı güzel ancak kokusu olmayan ham hurma gibidir. Kur'an'ı okuyan münâfığın durumu ise kokusu güzel tadı buruk reyhâne otu gibidir. Kur'an'ı okumayan münâfığın durumu ise kokusu olmyan, tadı da buruk olan acı yaban keleği gibidir"( Buhârî, Müslim ).
6- Hz. Ömer (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) "Allah Teâlâ bu Kur'an'la bazı kavimleri yüceltir bazılarını da batırır" buyurmaktadır (Buhârî, Müslim).
7- Müttefakun aleyh olan bir hadiste, İbn Ömer (r.a)'den Allah Rasûlü'nün şöyle dediği rivayet olunmuştur. "Haset (gıpta veya imrenme) sadece iki yerde olur. Biri Allah'ın kendisine Kur'an öğrenmeyi nasip ettiği kimsedir ki, onu gece gündüz okur, kendisini işiten komşusu: "Keşke komşuma verilen Kur'an nimeti bana da verilseydi de, gereği ile amel ettiği gibi ben de etseydim!" der. Diğeri de, Allahın kendisine mal verdiği kimsedir ki, onu hak yolda sarfeder. Bunu gören diğer biri: "Keşke şu hayırsever kişiye verilen mal gibi bana da verilseydi de, onun yaptığı gibi ben de hayır yapabilseydim!" diye imrenir.
8- el-Berâ b. Âzib (r.a) anlatıyor: Sahabilerden biri atı yanında iple bağlı olduğu halde Kehf Sûresi'ni okumaya başlar. Derken bir bulut çıkar ve sahabinin üzerine çökmeye yönelir. Hatta atı bu buluttan ürkmeye başlar. Sahabi sabah olunca Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelip durumu anlatır. Hz.Peygamber (s.a.v): "O Kur'an için inmiş huzur bulutudur" buyurur (Buhârî, Müslim).
9- İbni Abbas (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber ( s.a.v): "İçinde Kur'an'dan bir şey bulunmayan kişi harabe ev gibidir" buyurmuştur (Hadis hasen-sahîhtir; Tirmizî).
10- Tirmizî'nin hasen ve sahih diye vasıflandırdığı, Ebu Davud'un da rivayet ettiği bir hadiste Abdullah b. Amr b. el-Âs ( r.a)'ın nakline göre Hz.Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kur'an ehline; Kur'an'ı oku ve yüksel, Kur'an'ı tıpkı dünyada okuduğun gibi tane tane tertil üzere oku, zira senin rütben, okuyacağın son âyetin yakınındadır" denilecektir.
11- Sahîh-i Müslim'de, Ukbe b. Âmir (r.a)'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Biz, Suffa'da iken Resûlullah (s.a.v) dışarı çıkıp: "Günah işlemeksizin ve akrabalık bağını koparmaksızın Buthan'a yahut Akik'a kadar gidip oradan iri hörgüçlü iki deve getirmeyi hanginiz ister?" diye sordu. "Ya Resûlallah! Biz bunu isteriz" dedik. "Öyle ise sizden herhangi biri mescide gider de celil ve aziz olan Allah'ın kitabından iki âyet öğrenir yahut okursa bunlar onun için iki deveden daha hayırlıdır. Üç âyet onun için dört deveden daha hayırlıdır. Bu âyetlerin sayıları arttıkça, o kadar deveden daha hayırlıdır."
12- İbn Mes'ud (r.a) Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir kavme, Allah'ın kitabını en iyi okuyanları imamlık eder" (Müslim).
13- Câbir b. Abdullah (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber, Uhud'da öldürülenlerden iki kişiyi biraraya getirdikten sonra: "Bunlardan hangisi Kur'an'la daha fazla haşır neşirdi?" diye sorar; birine işaret edilldiği takdirde, önce onun defin işlemini yapardı (Buhârî-Tirmizî, Nesaî, İbn Mâce).
14- İmrân İbn Husayn (r.a) anlatıyor: Bana Kur'an okuyan bir kadın uğradı, okudu sonra karşılık istedi ardından da bu isteğini geri alarak şöyle dedi: Hz.Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Kim Kur'an okursa karşılığını Allah'dan istesin. Bir zaman gelecek insanlar Kur'an okuyacaklar da karşılığını insanlardan isteyecekler" (Hadis hasendir, Tirmizî)
15- İbn-i Mes'ud ( r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) "Allah'ın kitabından bir harf okuyanın, okuduğu harfe karşılık sevabı vardır. Bir iyilik on katıyla değerlendirilir. Elif, Lâm, Mîm bir harftir demiyorum. Elif de harftir, lâm da harftir, mim de harftir" buyurmaktadır (Hadis hasen-sahîhtir, Tirmizî ).
İşte kapına geldim Edemediğim bütün tövbeler için sana tövbe ediyorum İşte dergahına vardım Dileyemediğim bütün özürler için senden özür diliyorum Sana dönüyorum çünkü gidecek başka kapı bilmiyorum Beni nasıl kabul etmezsin ki kapına Çünkü şöyle dediğini biliyorum "Allah(cc)'in kabulünü vaat ettiği tövbe; O kimselerin tövbesidir ki cahillikle bir suç işlerler ve çarçabuk tövbe ederler" Bunları söylemekle cahillik ettimse tövbe Ya Rab! İşte çarçabuk tövbe ettim Sen tövbe edenleri seversin bilirim
Bir Allah dostu, kendisinden nasihat isteyen kişiye buyurmuştur ki: “Günah yapacağın zaman Allah Tealânın sana verdiği rızkı yeme ve O'na isyan etmek istersen, bunu O'nun gördüğü yerde yapma. Görmediği yerde yap. O'nun mülkünde olup, verdiği rızkı yiyip, gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir.”
Allah'a gidiyoruz. Nasıl? Hangi halimizle? Hangi amellerimizle?
Cennet, Cenab-ı Hakk'ın emir ve yasaklarının örgüsüyle çevrilidir. Bu dikenli örgü aşılmadan cennete girilemez. “Gerçek muhacir, Allah'ın yasak ettiği şeylerden hicret eden kimsedir.” ( Buharî , İman, 8) Emirleri yerine getiremedik, yasakları da çiğnedik ise cenneti nasıl isteyeceğiz? Yüzümüzü Allah'a nasıl çevirebileceğiz?
“Eli boş gidilmez gidilen yere, Rabbim boş gelmedim, cürmümle geldim sana!” diyebilecek miyiz? Bir daha işlememek üzere günahlarımızın itirafı, aczimizin farkında olmak anlamına da gelebilir. Bu itiraf, bizleri yaptığımız ibadetlerin gururundan da koruyabilir. Günahını itiraf edeni, haddini bildiği için Allah bağışlayabilir. Acizliğimizi bileceğiz; insan o zaman Allah'ın korumasına girer ve Zekeriyya a.s. gibi şöyle dua eder: “ Zekeriyya'yı da an! Rabbine: Rabbim, beni tek bırakma! Sen, vârislerin en iyisisin (her şeyim sana kalacaktır) diye dua etmişti.” (Enbiya, 89)
Peygamber Efendimiz'in buyurduğu üzere, “Kim, evinden çıkarken: ‘Allah'ın adıyla çıkıyor, Allah'a güveniyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah'ın tevfik ve yardımıyladır' derse, kendisine: ‘Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun' diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır.” ( Ebu Davud , Edeb , 103; Tirmizî, Daavât , 34)
Hakk'a kanat açmalı hep ellerimiz… Kaybolmalı kederlerimiz… Gözümüzden yaş olup akmalı günahlarımız! Ruhumuz ancak bu gözyaşlarıyla özgürlüğüne kavuşacaktır. İşte o zaman ruhumuzla bir olarak sonsuzluğun kapısını aralayabiliriz.
Balığın karnında iken pişmanlık duyan Hz. Yunus, Allah’a şöyle dua etmiştir:
Senden başka ilah yoktur, Sen Yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum. (Enbiya Suresi, 87)
Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarırız. (Enbiya Suresi, 88)
Asur Devleti’nin başşehri ve önemli bir ticaret merkezi olan Ninova şehrinde doğan Yunus aleyhisselâm oranın halkına peygamber olarak gönderilir. Hz. Yunus, maddi bir refah ve bolluk içinde yaşayan ve putlara tapan Ninova halkını senelerce Allah’a imana ve ibadet etmeye davet eder. Kavmi ona iman etmedikleri gibi pek çok ezâ ve cefâda bulunur. Onunla alay ederler. Fakat Yunus aleyhisselâm yılmadan ve ümitsizliğe kapılmadan onları hak dine dâvet etmeye devam eder.
Hz. Yunus, bütün bu samimi gayretlerine rağmen kendisiyle eğlenen, alay ve hakaret eden kavminden ümidi kesmeye başlar ve doğru yola geleceklerine olan inancı sönmeye yüz tutar. Çünkü yıllardır uğraşmasına karşılık muhataplarının sinesinde herhangi bir yumuşama olmaz. Bu sebeple kararını verir: Hicret edecektir. Hicret öncesi son kez halkına kendilerine büyük bir azabın geleceğini haber verir. Bunun ilk alameti olarak da yüzlerinin renginin değişip bozulacağını söyler.
Ancak halkına karşı çok kırgın ve kızgın olan Hz. Yunus, hicret kararını Cenab-ı Hak’tan gelen bir emirle değil de kendi arzusuyla alır. Aslında bu hicret ne görevden kaçış, ne de görevi verene bir başkaldırıştır. Sadece davete boyun eğmeyen halktan bir kızgınlık ve sabırsızlık neticesi vaktinden önce uzaklaşmaktır.
Yunus aleyhisselam büyük üzüntü içinde hicret için yola koyulur. Doğup büyüdüğü Ninova’yı terk eder ve Dicle Nehri kenarındayken yolcularla dolu olan bir gemiye biner. Gemi hareket edip kıyıdan uzaklaşır. Bir müddet seyrettikten sonra durur ve kımıldamaz olur. Gemidekiler şaşırıp kalırlar. Ne kadar çalıştılarsa da gemiyi bir türlü yürütemezler. Üstelik aniden çıkan bir fırtına ile de gemi batacak hale gelir. Yolcular büyük bir paniğe kapılır. Ardından
- Aramızda bulunan bir suçlu yüzünden gemi yürümüyor diye aralarında söylenirler. Peki bu suçluyu nasıl tespit edeceklerdir. İçlerinden biri şöyle bir teklifte bulunur:
- Kura çekelim. Suçlu olanı tayin etmesini Allah’a bırakalım. Kura kime isabet ederse onu denize atalım ve bu beladan kurtulalım.
Bu teklif kabul görür. Kura çekilir ve Yunus aleyhisselâma çıkar. Herkes çok şaşırır. Çünkü Hz. Yunus hal ve tavırlarıyla yolcular arasında çok müspet bir tesir uyarmıştır. Suçlunun o olduğu hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmez. Kurayı yenilemeye karar verirler. Ancak kura iki defa daha çekilir ve yine Hz. Yunus’a çıkar. O zaman Yunus aleyhisselâm bunun kendisi hakkında ilâhi bir imtihan olduğunu kabul edip tevekkülle “O âsi kul benim!” der.
Yunus aleyhisselam denize atılır. O sırada vakit gecedir. Deniz şiddetli fırtınalarla çalkalanıyordu. Gemiden denize atlayan Hz. Yunus azgın dalgalarla bir müddet boğuştuktan sonra bir balık tarafından yutulur. O sırada Hz. Yunus’a yardımcı olabilecek hiçbir kimse yoktur.. Onu içinde bulunduğu bu ortamdan kurtaracak öyle bir Zat olmalıdır ki hükmü hem geceye hem balığa hem de denize geçmelidir. Şüphesiz ki bu Zat bütün sebeplerin yaratıcısı Cenab-ı Hak’tır.
Bunun üzerine Hz. Yunus “Ey Rabbim! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Ben nefsine zulmedenlerden oldum” diyerek Rabbine yalvarır. Hz. Yunus’un bu samimi tevbesini Cenab-ı Hak kabul eder ve balığa içindeki misafirini sahile çıkarmasını emreder. Balık, Yunus aleyhisselamı sahile bırakır. Allahu Teala engin lütuf ve keremiyle Hz. Yunus’un sahile çıktığı yerde hem onu gölgelendirecek hem de sinek gibi haşeratın rahatsızlık vermesinden koruyacak geniş yapraklı çabuk büyüyüp yükselen Yaktin (kabak ağacı) adlı bir ağaç bitirir. Hz. Yunus bu ağaç altında bir müddet kalıp eski sıhhat ve afiyetine kavuşur.
Bu arada Ninova halkı peygamberleri Hz. Yunus’un işaret ettiği gibi bir sabah uyandıklarında yüzlerinin farklı bir renk aldığını ve ardından gökyüzüne baktıkları zaman da üzerlerine siyah bir bulutun geldiğini görürler. Netice itibariyle Hz. Yunus’un bir peygamber olduğunu ve kendilerinin ona zulmettiklerini anlarlar. Bu sebeple bir araya gelip dua dua yalvararak Allah’tan kendilerini affetmelerini ister. Cenab-ı Hak bu samimane yapılan duaları kabul buyurur ve onları affeder. Hz. Yunus hicretini bırakıp tekrar kavmine geri döner. Bu şekilde Hz. Yunus’un kavmi helak edilmeyi hak edip de helak edilmeyen tek kavim olarak tarihte yerini alır.
Çıkarılacak Bazı Dersler;
1. Yunus (a.s)’ın kavmi hakkında takdir edilmiş azabın kaldırılması Allah’ın o kavme yaptığı hususi bir muamele olabilir ki başkaları için ne daha önce ne de daha sonra söz konusu olmamıştır.
2. Bazen belalar sebeplerin ortaya çıkmasıyla emareleri belirir ama tam o esnada yapılan bir iyilik bir güzellik Allah’ın azabın kaldırılmasına sebep olur. Yunus (a.s)’ın kavmi azab emarelerini görünce toplanmış Allah’a yönelmiş ve O’na pişmanlık duygularını bildirmişlerdi ki; Allah da atâsıyla gelecek olan belayı kaldırmış ve onlara bir süre daha dünyevi ama uhrevi buutlu yaşama imkanı bahşetmiştir. 3. Âdet-i sübhaniyesine göre Allah hangi kavme azab edecekse Nebisine azab öncesi o beldeden ayrılmasını emir buyurmuştur. Yunus (a.s) ise öyle bir emir gelmeden kendi içtihadı ile kavminin beldesini terk etmiştir. Böyle olunca da ihtimal gelebilecek azab o kavimden kaldırılmış ve pâye-yi nübüvvete muvafık bir uyarı şeklinde bir paratöner gibi O nebiye verilmiştir ki hikayede bahsedilen hadiseler Hz. Yunus’un başına gelmiştir.
Alıntıdır.
Ey yiğit! @ 09-10-2008 17:30 Ey yiğit! Yazgıya bahane bulma. Yükleme kendi suçunu başkasına. Suçunu gör dönüp etrafında kendinin. Kendindendir, gölgenden değil çektiklerin. Ne yaptın da sana dönüşünü görmedin? Ne ektin de ektiğini biçmedin? Davranışların ruhundan ve bedeninden doğar. Çocuğun gibi sonra gelir eteğinden tutar.