Gerçek Süper Kahramanlar @ 02-05-2012 11:34
Süper kahramanlık dediğimiz hadisenin 74 yıllık mazisi var. İlk süper kahraman Superman, 1938'de DC Comics tarafından yaratılmış. Sonrasında da bildiğiniz üzere süperlik ve kahramanlık müessesesi almış başını yürümüş. Bugün Marvel ve DC Comics'in yarı hayvan karakterleriyle ekosistem kurabiliyoruz mesela.
Bir süredir düşünüyordum; bunca çizgi roman fanatiği varken, Batman filmleri gişe rekorları kırarken nasıl olur da 7 milyar nüfuslu dünyada bir deli çıkıp şu işi hayata geçirmez. Biraz araştırınca fark ettim ki durum hiç de benim sandığım gibi değilmiş.
Araştırmamda ilk karşılaştığım deli, veya hayalperest diyeyim en iyisi, Phoenix Jones oldu.
Phoenix, siyah-sarı kostümü ile geceleri gölgelere karışıyor; süperliği kendinden menkul olduğundan cop, biber gazı ve kelepçeden oluşan teçhizatı ile Seattle sokaklarında amansız suçlularla mücadele ediyor.
Şuradan kendisinin, kötüler ve birkaç hayat kadını tarafından taşlı sopalı kovalanırken çekilmiş uzunca bir videosunu seyredebilirsiniz. Bu olay esnasında burnu kırıldığından ve vurulmaktan kıl payı kurtulduğundan olsa gerek kendisi kahramanlık işinden malulen emekli olmuş ve suçlularla mücadeleyi polise bıraktığını açıklamış. Ancak Jones'un bu kararı onun izinden kahramanlık yoluna baş koyan diğer onlarcasını yıldıramamış.
Real Life Superhero Project oluşumu altında birleşen kahramanlar sayıları artarak kötülükle mücadelelerine devam ediyorlar. Hepsinin neden süper kahraman olduklarına dair kendi gerekçeleri var.
ABD menşeli bu proje diğer ülkelere de sıçramış durumda. Fransa, Çek Cumhuriyeti, İtalya, Norveç, İngiltere, Kanada, Meksika, Arjantin, Brezilya ülkelerini kötülükten arındıracak en az bir süper kahramana sahipler.
Bir gün gelir belki memleketimin romantik insanları arasından bir Tesla Serhat, bir Gölge Çocuk çıkarsa şaşırmayın. Kaldı ki Türk oto sanayisi süper kahraman taşıtı imal etmeye başlayalı yıllar oluyor.
Bu yazı Cevval Portakal tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud StoragePsikoloji - Sinema Kardeşliği @ 05-04-2012 15:00
Psikoloji ile filmler arasında sağlam bir bağ var. Sinemanın ilham aldığı alanlar arasında psikolojinin derin suları geniş yer kaplıyor. Bir derleme ile konunun örnekli sağlamasını yapalım:
1. A Clockwork Orange: Stanley Kubrick'in kült filmi, şok edici dehşet sahneleri, enteresan renk ve atmosferi ile dikkat çekiyor, süregelen vahşetin sorumlusu olan Alex'in tanımlanması zor davranışlarının tedavisi için gördüğü deneysel tedavileri anlatıyordu. Otomatik Portakal olarak dilimize çevrilen filmin sinema tarihindeki yeri büyük.
2. Good Will Hunting: Matt Damon ve Ben Affleck, ki kendileri filmin senaryosunu da yazmıştı, bir üniversitede hademe olarak çalışan bir matematik dahisinin hikayesini dokunaklı bir şekilde anlatıyordu. Sokak kavgalarından başını kaldıramayan bu asi arkadaşımız, soluğu hapiste alıp dehasını harcamak üzereyken okulun profesörlerinden biri olaya el koyuyordu. Film, bizde Can Dostum adıyla gösterilmiş ve her yerde olduğu gibi büyük ilgi görmüştü.
3. Primal Fear: Richard Gere'ın, papaz yardımcısı bir genci - ki onu da Edward Norton oynuyordu - gönüllü olarak savunan üst düzey bir avukatı canlandırdığı film, baş karakterlerin çoklu kişilik bozukluğundan muzdarip olması ile listemizin içinde yer almaya hak kazanıyor. Film, ülkemizde İlk Korku adıyla vizyona girmişti.
4. Girl, Interrupted: Borderline Personality Disorder (Sınır Kişilik Bozukluğu) teşhisi konmuş olan 19 yaşındaki Susanna, ki Winona Ryder tarafından canlandırılıyordu, sadece kadınların yer aldığı bir enstitüye yerleştiriliyor, orada günlerini Angelina Jolie'nin hayat verdiği Lisa ve Vanessa Regrave'in oynadığı psikiyatr ile yanyana geçiriyordu. Yüzeysel tedavilerin uygulandığı ve deli diye oraya kapatılan insanlara pek bir faydası olmayan bu hastaneden kurtulmak isteyen Susanna'nın, Lisa ve çetesi ile ilişkilerini anlatan film, bizde Aklım Karıştı şeklinde abuk bir isimle vizyona girmişti.
5. One Flew Over The Cuckoo's Nest: Ken Kesey'nin kitabından filme aktarılan hikaye, Jack Nicholson'a en iyi erkek oyuncu, Milos Forman'a en iyi yönetmen Oscar'larını getirmişti. Ruh hastası numarası yaparak kaçmanın daha kolay olduğu bir akıl hastanesine kapağı atan bir mahkumun, kendine özgü yöntemleri ile farklı ilişkiler kurduğu hastaları, durumdan rahatsız olan hemşire Ratched'a karşı isyana çağırıyordu. Film ve kitap, bizde Guguk Kuşu adıyla efsaneleşti.
6. What About Bob?: Bill Murray ve Richard Dreyfus'un başrolünde olduğu bu son derece keyifli komedide, köklü ruhsal sorunlara sahip olan ve psikiyatrının desteği olmadan adım atamayan ana karakterimiz Bob, terapistinin peşinden tatil için gittiği göl evinde doluğu alıyor ve hayatının içine beklenmedik bir biçimde sızıyordu. Bizde "Peki Ya Bob?" adıyla gösterilen film, izleyebileceğiniz en doğru dürüst komedilerden biri olabilir.
7. A Beautiful Mind: Dilimize Akıl Oyunları olarak çevrilen film, gerçek hayattan etkileyici bir uyarlama. Matematikçi John Forbes Nash, paranoid şizofreni teşhisi konmuş müthiş zeki bir adam. Russell Crowe'un hayat verdiği Nash, Jennifer Connelly'nin canlandırdığı karısının sonsuz desteğiyle yaşıyordu. Hastalığını kabul etmesi çok zaman alan Nash'in bu zor hayata adapte olma sürecinde yüzleştiği gel gitler, filmi listemizin önemli basamaklarından biri yapıyor.
8. Memento: Yönetmen Christopher Nolan'ın, son derece kısa süreli hafızaya sahip bir adamın hayatla mücadelesini ve dahası karısını kaybettikten sonra yaşadıklarını şok edici bir kurguyla anlattığı film, aykırı yapısıyla tüm zamanların en ilginç yapımları arasındaki yerini alıyordu. Bir kısa hikaye uyarlaması olan film için uygun görülen yerli isim de Akıl Defteri olmuştu.
9. The Talented Mr. Ripley: 1950'ler ortamında, dolandırıcılık işini iliklerinde hisseden, bunu sahip olduğu hasta ruh haliyle profesyonel bir şekilde yapan, başkalarının hayatlarına başka kimliklerle sızan bir adam. Yalancılığın dışında gayet iyi taklit yapan, sahteciliğin kitabını yazan, işi cinayete götürmekten dahi zerre çekinmeyen Mr. Ripley, Matt Damon'ın oyunculuğuyla inandırıcılık kazanıyordu. Bizde Yetenekli Bay Ripley adıyla gösterilen film, insanı rahatsız edici tarafıyla dikkat çekiyor.
10. Fatal Attraction: 80'lerin kilt filmlerinden, Türkçe adıyla "Öldüren Cazibe", evli bir çiftin hayatlarını cehenneme çeviren deli kadını canlandıran Glenn Close sayesinde listemizdeki yerini alıyor. Michael Douglas'ın canlandırdığı New Yorklu avukat Dan Callagher'ın, eşinden uzak bir hafta sonunda yaptığı hatanın kendisi ve ailesine geri dönüşü büyük oluyordu.
11. American Psycho: Patrick Bateman, yakışıklı, iyi eğitimli ve sofistike yaşamının kusursuzluğu ile övünen genç bir borsacı. Görünenin arkasında yatan ise, onun kana susamış, soğukkanlı bir katil olduğu. Vahşetin tüm keskinliği ve şok ediciliğiyle önümüze serildiği bu enteresan hikaye, hasta kişiliğini profesyonelce saklayan bir adamın hissettiklerini ve yaşadıklarını ustaca anlatıyordu. Film ve kitap adı, dilimize Amerikan Sapığı olarak çevrildi.
12. The Usual Suspects: Bir patlama sonrası hayatta kalan iki suçludan biri olan Verbal, dokunulmazlık karşısında polise ifade verirken, efsane suç lideri Kayzer Söze ile ilgili enteresan bir hikaye anlatıyor ve sinema tarihinin en ilginç filmlerinden biri bu şekilde oluşuyordu. Aslında öykü, duyulduğu gibi değildi; tamamen bir psikolojik oyundan ibaretti. Konusu hakkında izlemeyen birine bilgi vermenin çok zor olduğu bu karmaşık filmi belki de birkaç kez izlemek lazım. Dilimize Olağan Şüpheliler olarak yerleştiğini hepimiz biliyoruz.
13. Analyze This: Listedeki ikinci komedi filmimiz, psikolog (Billy Crystal) ve gangster panik atak hastası Paul Vitti (Robert DeNiro) arasındaki seanslar çevresinde dönüyordu. DeNiro'nun psikolojik problemleri nedeniyle şiddet eğilimini kaybetmesi ve mesleğinde irtifa kaybetmesi, hatta zaman zaman ağlama krizlerine girerek karizmasını yitirmesi gibi sorunları çözmek zorunda olan psikoloğun bu tehlikeli hastayla yaşadıklarını izlemek eğlenceliydi. Bizde Anlat bakalım adıyla gösterime girmişti.
14. Silence of the Lambs: Jodie Foster'ın canlandırdığı genç FBI ajanı Clarice Starling, çok tehlikeli bir psikolojik suçlu olan ve güçlü güvenlik önlemleri ile kilit altında tutulan Dr. Hannibal Lecter ile ilişki kurmak zorunda kalıyordu. Parlak bir psikiyatrdan dehşet saçan bir seri katile dönüşen Dr. Lecter ile ürkütücü bir oyun oynamak zorunda kalan Clarice mi yoksa izleyici mi daha çok korkuyordu, söylemek zor. Aynı addaki romandan uyarlanan film, bizde Kuzuların Sessizliği adıyla biliniyor.
15. As Good As It Gets: Obssesive Compulsive Disorder (Obsesif-Kompulsif Bozukluk) hastalığı bir ilişkiyi nasıl etkiler? Jack Nicholson ile Helen Hunt'ı bir araya getiren bu harika filmde, psikoloğunun bekleme odasındakı hastalara söylediği "this is as good as gets" cümlesiyle hislerini özetliyordu Melvin. Kayıtsız, rahatsız, belki biraz sinir bozucu ama aşk uğruna içindeki iyiliği çıkarmaya uğraşan ana karakterimiz, bu çok sevilesi filmi unutulmazlar arasına sokuyordu. Filmin bizdeki adı Benden Bu Kadar oldu.
Liste uzar gider... Çok önemli eksikleri siz yorum olarak eklerseniz harika olur. Liste için buradan, buradan ve buradan faydalandık.
Bu yazı shane tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud StorageHayvanlar felaketi hissediyor! @ 06-01-2012 15:34
Hint Okyanusu'nda 26 Aralık, 2004 tarihinde meydana gelen 9.3 büyüklüğündeki depremin yol açtığı tsunami 230 bin kişinin hayatını almıştır. Ancak bazı gözlem ve tespitler, hayvanların davranışlarına dikkat edildiğinde kayıpların çok daha az olabileceği konusunda hipotezlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Depremler her sene binlerce kişinin ölümüne neden olmaktadır. Ne yazık ki bilim daha depremin günü ve saati hakkında kesin bilgi verecek durumda değil. Ancak yapılan gözlem ve araştırmalar hayvanlarda yaklaşan felaketi sezimleme duygusunun olduğu yönündedir. Birçok araştırmacı, ilk çağlarda insanların da bu duyguya sahip oldukları,
evrim sürecinde bu özelliklerini kaybettikleri fikrindedir.
İnsanlar, hayvanların yaklaşan felaketi hissedebildiklerini çok eski zamanlardan beri bilmekteler. Konu ile ilgili ilk resmi tespitler
M.Ö. 373 yılına aittir,
Yunanistan’daki Helice depremi sırasında
Korinth liman kenti sular altında kalmadan birkaç gün önce
fare,
yılan ve
gelincikler kenti terk etmişlerdir. Ancak insanlar bu
fenomen hakkındaki bilgilere başvurmada acele etmemişler. İnsanlık tarihinde
hayvan davranışları gözlemlerinin büyük kayıpları engellediğinin kanıtı olarak gösterilebilecek pek fazla örnek yoktur.
1975 yılında
Çin'de yaşanmış olay ise en büyük örnektir.
1974 yılında Çin hükümeti yoğun deprem bölgesi olan
Liaoning eyaletinde
hayvanlarla deprem tahmini üzerine büyük çaplı bir deney yapma kararı almıştır. 100 bin gönüllü, 30 binlik nüfusu olan eyalette bilgilendirme işlemini yürütmüş, hayvanların davranışlarında
anormallik sezdiklerinde sahiplerinin kendilerine haber vermelerini rica etmişlerdir. Bunların dışında 20 bin gözlem grubu oluşturulmuş, olası deprem için tahliye planı ve hazırlık yapılmıştır.
Önceleri herhangi bir tehlikeli bilgi alınmamış, ancak bir süre sonra birden “yılanlar kış uykularından uyandı”, “ev kuşları huzursuzlaştı”, “Atlar ahırlardan kaçmaya çalışıyorlar”, “Fareler yuvalarını terkettiler” gibi mesajlar gelmeye başlamış. Bilim adamları ve hükümet temsilcileri, 4 Şubat, 1975 saat 11.00'de olası deprem tehlikesi sinyalini vermişlerdir. 8 saat sonra 7.3 büyüklüğünde bir deprem yaşanmıştır. Eyalette birçok bina yıkılmış ancak insani kayıplar çok az olmuştur (ölenler de tehlike sinyalini ciddiye almayan insanlardır). Hayvanların yardımı ile binlerce hayat kurtarılmıştır.
1948'de meydana gelen
Aşkabad depremini yaşayanlardan biri, gazeteci Peskov'a aşağıdaki şaşırtıcı hikayeyi anlatmıştır:
“Eşimle ikimiz Aşkabad'ta çalışıyorduk. O gece eve geç gitmiştik. Hemen yatmadık. Ben belgeleri karıştırıyordum, eşim kitap okuyor, kızımız da bebek arabasında uyuyordu. Birden köpeğimiz kızımızı ensesinden yakalayıp dışarı fırladı, kudurduğunu sandık. Biz de silahla peşinden fırladık. Arkamızdan evimiz yıkıldı”.
Nasıl oluyor da, hayvanlar depremi hissediyor?
Jeofizikçilerin düşüncesine göre, hayvanlar havadaki
radon gazı oranının arttığını farkedebilmekteler. Deprem öncesi yerin alt katmanlarından aktif bir şekilde
radon gazı çıkmakta ve gazın havadaki konsantrasyonu onlarca kez artmaktadır.
İtalyan biyofizikçi
Tribuch'un fikrine göre, yer kabuğunun deprem öncesi gerilimi, biriken elektrik akımlarının ortaya çıkmasına ve hayvanlarda aşırı heyecana neden olan
serotonin hormonunun salgılanmasına neden olmaktadır.
Bazı
hipotezlere göre, hayvanlar uzak mesafelerde bile yer kabuğu da dahil olmak üzere farklı malzemelerdeki
gerilimi hissetme özelliğine sahiptirler. Örneğin bazı köpeklerin, arada büyük mesafeler olmasına rağmen, sahiplerinin öleceklerini hissettiklerinde yemek yemedikleri, huzursuzlandıkları gözlemlenmiştir.
2004 yılının korkunç kayıplara neden olan Tsunami'sinden sonra da felaketin öncesinde hayvan davranışlarında ciddi değişiklikler yaşandığı konusundaki haberler gelmeye başlamıştır. Örneğin deniz feneri bekçisi, Tsunami'nin birkaç saat öncesinde
antilop sürüsünün hızla kıyıdan uzaklaştığını, yakındaki tepeliklere kaçtığını görmüştür. Filler de davranışları ile uyarıda bulunmuş hatta sadece uyarmakla kalmayıp, bazı insanları da kurtarmışlardır. Tsunami öncesinde turistleri sırtlarında gezdiren
filler emirlere uymayıp kıyıdan hızla uzaklaşmış, bu şekilde sırtlarında taşıdıkları turistleri de kurtarmışlardır. Bağlı olan filler de zincirleri kırıp tepeliklere kaçmışlardır. Bilim adamlarına göre, filler felaket sonucunda ortaya çıkan
infrasesleri duymuşlardır.
2004 felaketinde hareket özgürlüğü olan tüm yabani hayvanlar tehlikeli bölgeyi terketmiş, Tsunami'den kurtulmuşlardır. Örneğin, Tsunami'ye maruz kalan Hint milli parkındaki 2000 hayvandan sadece 1
yaban domuzu ölmüştür. Yine Tsunami dalgası altında kalan
Sri Lanka'daki
Yala milli parkında yüzlerce fil ve onlarca parstan hiçbiri ölmemiştir.
İlginç olan şu ki, hayvanlar sadece deprem ve
tsunaminin haberciliğini yapmamaktalar. Örneğin,
II. Dünya Savaşı esnasında İngilizler, hayvanların davranışlarından Almanların hava saldırılarını kesin olarak tahmin etmeyi öğrenmişlerdir.
Hayvanların algılarındaki felaket önsezisinin nedeni tam olarak tespit edilememiştir. Ancak tarih boyunca yaşanan olaylar ve gözlemler hayvanların bu özelliklerinin insanlık için daha yararlı bir biçimde
kullanılması gerektiğini göstermekte.
Bu yazı turritopsis tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud StorageOedipus kompleksi ve sanatla "ilişki"si @ 13-12-2011 18:30
Adı, Yunan mitolojisindeki
Kral Oedipus hikayesinden esinlenilerek konulmuş olan Oedipus kompleksi,
Freud'un kurucusu olduğu psikanalitik teoriye göre 3-6 yaş arasındaki erkek çocukların karşı cinsteki ebeveyni büyük bir "aşk"la sahiplenmesi durumudur. Freud tarafından fallik - genital dönem olarak adlandırılan bu yaş aralığındaki erkek çocuklar, genellikle babalarını annelerinden kıskanma, uzak tutma ve annelerine aşırı hayranlık ve bağlılık eğiliminde bulunurlar. Hissettiği bu duygular yüzünden çocuğun, babası tarafından cezalandırılacağı ve hadım edileceği endişesi ile oluşan karmaşa ve korku da
Oedipus kompleksi olarak tanımlanıyor.
Kız çocuklarının yine aynı yaş aralığı içerisinde anneden uzaklaşıp babaya olan aşırı düşkünlükleri ve bu aşk yüzünden cezalandırılma kaygısı ise Elektra kompleksi olarak tanımlanır. Elektra kompleksi kavramının Freud tarafından değil, öğrencisi olan Carl Gustav Jung tarafından ortaya konulduğunu da belirtmekte yarar var.
Çocukların gelişimlerinin ilerleyen dönemlerinde ise hemcins ebeveyne olan kıskançlık ve "nefret" duygusunun giderek yerini örnek alma duygusuna bıraktığı belirtilmekte. Bu dönemi "sağlıklı" bir şekilde atlatamayan çocuklarda ileriki yaşlarda ensest eğilimler ve psikolojik bozukluklar/sapkınlıklar görülebilir.
Oedipus kompleksi, sinema yönetmenlerinin ve edebiyatçıların da işlemekten zevk aldığı kavramlar arasında. Göndermeleri ile ünlü, akla ilk gelen yönetmen
Alfred Hitchcock.
Psycho (Sapık, 1960) filmi bunun en iyi örneklerinden. Bu kavramın kullanıldığı, yönetmenin diğer filmlerinden bazıları; North By Northwest, The Birds, Shadow Of A Doubt ve Vertigo.
20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önemli isimlerinden biri olan
D. H. Lawrence'ın "
Sons and Lovers" (Oğullar ve Sevgililer) isimli romanını ise edebiyat dünyasının, Oedipus kompleksi göndermesi ile bilinen ünlü eserlerinden biri olarak sayabiliriz. Roman aynı zamanda, 1960 yılında
Jack Cardiff tarafından beyaz perdeye de aktarıldı.
Müzik dünyasından Oedipus kompleksine gönderme yapan bir örnekse Jim Morrison'dan "The End" ile geliyor;
"father?
yes son?
i want to kill you!
mother?
i want to fuck you!"
The End aynı zamanda Rolling Stone dergisinin 2010 yılında yayınladığı tüm zamanların en iyi 500 şarkısı listesinde de yer alıyor.
Son olarak sizi "Lets Make Love" isimli filmden Marilyn Monroe'nun "My Heart Belongs to Daddy" adlı parçası ile başbaşa bırakıyorum.
Bu yazı cherry blossom girl tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud StorageBaader-Meinhof Fenomeni/Daha Yeni Duymuştum! @ 29-10-2011 15:40
Baader-Meinhof fenomeni, günlük kullanımda çok fazla yeri olmayan, nadir bir ifadeyi ilk defa duyduğunuzda ya da orijinal bir şey öğrendiğinizde, bunun hemen kısa bir süre sonrasında bu bilgi ya da ifade ile yeniden karşılaşmaya deniyor. Başa gelmeyen bir şey değil; "Daha yeni öğrenmiştim bunu!" diye şaşırıp o zamana kadar hayatımızda yeri olmayan bu bilginin hemen karşımıza çıkmasına hayret ederiz zaman zaman. Yani Baader-Meinhof fenomeni diye bir şeyi birkaç gün önce duymuş olmanız gayet mümkün. Öyle olmadıysa bile yakında duyabilirsiniz.

Görsel bulması zor yazılardan!
Peki sadece basit bir tesadüften ibaret gibi görünen
bu olayın neden böyle havalı bir adı var? Durum şu şekilde açıklanıyor: Öğrendiğimiz şeyin enteresan olduğunu düşünüyoruz ve sonrasında bununla yeniden karşılaştığımızda algılarımız ona karşı eskisinden daha açık oluyor. Bunun genellikle şans ya da tesadüfle ilgisi yok. Yeni bir şey öğrendiğimizde ya da aklımıza kendimizce ilginç veya önemli bir şey takıldığında, bu şey dış dünyada daha çok igimizi çekiyor.
Algıda seçicilik olarak tanımlanan psikolojik durumla yakından ilgili bu hal. Bir daha karşımıza çıktığında bizi şaşırtan durum ne ise, aslında hep oradadır ama henüz bizim için kritik hale gelmemiştir. Dikkatimizi bile çekmeyen tonla enteresan nesne ya da olayla karşılaşıp duruyoruz ama henüz haklarında bir şey öğrenmediğimiz için onları es geçiyoruz. İnsan beyni her şeyi bir seferde algılamaya yetkin olmadığı için, odaklandığımız şeylerin sınırı var.

Düşüncelerimiz savruluyor...
Bu fenomenin adını nasıl almış olduğuna dair şöyle bir hikaye var: 1986'da,
St Paul Pioneer Press gazetesinin "ilan panosu" isimli köşesinde, Terry Mullen isimli bir okuyucu, tarihte bu isimle var olan
Alman gerilla grubunun varlığını öğrendikten kısa süre sonra bunu yeniden duyması üzerine bir bilgi veriyor. Okuyucular da başlarına gelen benzer olayları gönderiyorlar ve isim bu şekilde sabitleniyor.
Not: Bu yazıyı hazırlarken, 1 saat önce olsa tesadüf deyip geçeceğim, şimdi ise "başıma bir Baader-Meinhof fenomeni geldi" diyeceğim bir durumla karşılaştım. Şurada tam da bu fenomene örnek olarak verilen şey demek o kadar sık yaşanıyor ki, derhal karşıma çıktı: Almancada yer alan "Schadenfreude" kelimesi, başkalarının ızdırabından zevk almak anlamına geliyormuş. Medyada vs karşımıza çıkarmış ancak öğrenmeden önce dikkatimizi çekmezmiş. Daha dün sezyum'un bir yazısında okuduğum bu tabirle şimdi bu şekilde karşılaştım ve kendi adıma söz konusu fenomeni yaşayarak olayı içselleştirdim. Darısı başınıza.
Bu yazı shane tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud StorageYAŞAYAN CANLI EVRENİN TERMODİNAMİĞİ - 1 @ 30-05-2011 11:32
Evrenin neden var olduğunu, bir amacının olup olmadığını ve varsa bu amacın ne olduğunu, ondan önce bir "şeyin" olup olmadığını, fiziksel uzayın ötesinde bir İlahi İrade veya Kozmik Zeka olup olmadığını bilemeyiz; muhtemelen de hiç bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz bazı şeyler var.
Evrendeki "büyük patlamanın" 13,7 milyar yıl önce gerçekleştiğini biliyoruz (ancak bu, başka bir evrenin sıkışma sonrası geri tepmesi olabilir). Bildiğimiz anlamdaki yaşamın, en azından yerel olarak, bu sürenin yaklaşık üçte birinde var olduğunu biliyoruz. Bunu biraz düşünün. Biz (yaşam kendini yenilediği için asli anlamda "biz") fiziksel evrenin üçte biri yaşındayız. Şimdiye kadar çoktan olgunlaştığımızı düşünebilirsiniz.
Keşfettiğimiz (ya da icat ettiğimiz) doğa "kanunları" içerisinde en evrensel olanı Termodinamiğin İkinci Yasasıymış gibi görünüyor: Bütün enerji sistemleri geri döndürülemez ve değiştirilemez bir şekilde maksimum entropiye (moleküler kaos) doğru yol alır. Yani, evren çözülmektedir. Hatta, bizdeki zaman algısını sağlayan, maddenin düzenden düzensizliğe doğru olan tek yönlü akışıdır. Bu, evrenin sonsuz karmaşıklığını fazlasıyla basite indirgemek gibi görünse bile, bilimsel çalışmaların özü, karmaşık süreçlerini yöneten basit yasaları bulmaktır. Dünyanın en büyük harikalarından bazılarını yaratmış olan sanatçı ve mucit Leonardo da Vinci, en büyük karmaşıklığın basitlik olduğuna inanırdı. Akıl almaz derecede karmaşık teoriler üzerinde kafa yoran Albert Einstein da bize, "Her şeyi mümkün olduğu kadar basit yapın ama daha basit yapmayın." der.
Isı, enerji, hareket ve güç bilimi olan termodinamik, Otto von Guericke'nin 1650'de, Aristo'nun uzun zamandır kabul gören "Doğa, vakumdan nefret eder" önermesini çürütmek için yaptığı dünyanın ilk vakum pompası ile basit bir şekilde başladı.
Aslında ikisi de haklıydı. Evet, -düzen kurmak ve devam ettirmek için- entropiye doğru akışı yerel ve geçici olarak tersine çevirecek zekaya ve termodinamik yeteneğe sahibiz. Ama daha genel anlamda, doğal şeyler vakumdan nefret eder. Alice'e sorun.
Günümüz kozmolojisi (sicim teorisi ve döngüsel kuantum yerçekimi gibi ezoterik yapıları saymazsak), evrenin (belki de tek evrenin) hiçlikten başlayıp uzay ve zaman olarak genişlediğini, bu sırada da yoğunlaşarak maddi dünyamızı oluşturan her şeyi meydana getirdiğini ileri sürmektedir.
Bu, tahmin edeceğiniz üzere son derece enerjik bir süreçtir. Başlangıç hareketinden sonra yaklaşık olarak saniyenin milyonda biri süre boyumca evrenin sıcaklığı 60 trilyon santigrat dereceydi. 300.000 yaşına geldiğinde, evrenimiz 100.000 dereceye kadar soğumuştu (bizim güneşimiz 5.500 derece). İlk bir milyar yılın sonunda, -200 dereceye düşecek kadar yayılmıştı. Bu sabah, evrenimiz -270 dereceyi gösteriyordu. Yani mutlak sıfırın sadece 3 derece üstünde. Bu da, çok soğuk demektir.
Ancak, termodinamiğin ilk yasasından bildiğimiz üzere enerji yaratılamaz ve yok edilemez (en azından bizim evrenimiz içerisinde); yani büyük patlamada açığa çıkan ısı, ne kadar dağılmış olursa olsun hâlâ duruyor demektir. Başlangıç anından itibaren, evren yoğunlaşmış enerjiyi, daha az yoğun biçimlere doğru dağıtmaktadır. Bu sürece entropi denmektedir. Entropi aynı zamanda herhangi bir andaki, ya da herhangi bir termodinamik sistem tarafından yaratılmış olan kaos veya dağılma miktarının ölçüsüdür.
Bu yazı, www.countercurrents.org sitesinde yer alan Robert Riversong imzalı The Thermodynamics Of An Intelligent Living Universe adlı makalenin çevirisidir. Çeviri için site yönetiminden izin alınmıştır.
Makale çok uzun olduğu için dört kısma bölünmüştür.
NOT1: Bu çeviriyi yapmak için harcadığım zamandan da anlaşılacağı üzere, yazarın fikirlerine genel olarak katılsam da, bunların birebir benim fikirlerimi yansıttığı iddia edilemez. Burada yazılanlar öncelikle yazarı bağlar.
NOT2: Bu makalede anılan bilim dallarına hakim olmadığım için bazı terimlerin çevirisinde hata yapmış olabilirim. Benden daha bilgili arkadaşlar düzeltirse memnun olurum.
NOT3: Linkler bana aittir. Çeviriyi yaparken konuyu daha iyi anlamak için okuduğum başka yazıları, belki meraklısı çıkar diye paylaşmak istedim.
Devamı:
YAŞAYAN CANLI EVRENİN TERMODİNAMİĞİ - 2
YAŞAYAN CANLI EVRENİN TERMODİNAMİĞİ - 3
ilgili yazılar
Bu yazı super hero tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud StorageVecihi Hürkuş'un Efsanevi Hikayesi @ 24-05-2011 10:42

Tayyareci Vecihi Hürkuş
İlk türk uçağını imal eden, Türk Sivil Havacılık Okulu'nun kurucusu, İlk sivil uçağımız VECİHİ K-XIV ile ilk eğitim ve spor uçağımız VECİHİ K-XV imalatçısı aynı zamanda da ilk sivil havayolu şirketimiz olan Hürkuş Havayollarını'nın kurucusu olan Vecihi Hürkuş, 6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu.
1. Dünya Savaşı'na katıldı. Yaralanınca, Yeşilköy Tayyare Mektebi'ne girdi ve Pilot Astsubay rütbesiyle mezun oldu. Birinci Dünya savaşı sırasında Ruslar'a karşı keşif uçusu yapan Vecihi Bey Ruslar'a esir düştü. Hazar Denizi üzerindeki Nargin adasından yüzerek kaçmayı başaran ve İran üzerinden Erzurum'a kadar yürüyerek yurda dönen Vecihi Bey, Yeşilköy'de bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü'nde görev aldı. Kurtuluş Savaşı'na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya savaşı sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptı ve bir Yunan uçağını düşürdü. Vecihi Bey'e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ve üç kez takdirname verildi. 1924'te ganimet olarak Yunanlılar'dan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eden Vecihi Bey, 28 Ocak 1925'de "VECİHİ K-VI"adını verdiği uçağını uçurdu.

Vecihi K-VI
28 Ocak 1925 te ilk uçuşunu gerçekleştiren Hürkuş, takdir yerine ceza almıştır çünkü o dönemde uçuş izni verecek bir kurum yoktur.
1930′da Kadıköy’de bir keresteci dükkanı kiralayarak ilk türk sivil uçağı olan VECİHİ K-XIV'ü imal etmiştir.

Vecihi K-XIV
1932 yılında Türk Sivil Havacılık Okulu’nu açan Vecihi Hürkuş, burada “ilk Türk kadın pilotla” beraber 12 pilot yetiştirmiştir. Uçaklarla Tekel İdaresi ve İş Bankası'nın reklamlarını yapmıştır.
Atatürk, Rusya'daki sivil havacılık gözlemlerini aktaran Türk Hava Kurumu Başkanı Fuat Bulca’dan basından takip ettiği Vecihi Hürkuş hakkında bilgi ister. Duydukları karşısında Atatürk ”Ya, öyle mi? O halde Türk Kuşu namı ile yeni bir çalışma yolu açın ve Vecihi’den faydalanın!" emrini verir.
Almanya’ya Weimar Mühendislik Mehtebine gönderilen Hürkuş, buradan başarıyla mezun olur fakat Türkiye'ye döndüğünde; "2 yılda mühendis olunmaz." cevabını alır ve tayyare mühendisliği ruhsatı başvurusu reddedilir.
Uzun süre havacılıktan ayrı kalan Hürkuş, 1947'de Kanatlar Birliği'ni kurar fakat birlik fazla dayanamaz.
Beş arkadaşıyla birlikte havadan zirai ilaçlama yapmak için 1951'de bir şirket daha kurmuştur. Fakat ortaklarıyla anlaşamayınca buradaki haklarından vazgeçerek şirketten ayrılır.
1952'de İngiltere'den bir uçak alır ve bu uçakla Paro bebek maması, Puro sabunu gibi bazı şirketlerin reklamını yapar.

Puro Sabunu
1954 yılında ilk sivil havacılık şirketimiz olan Hürkuş Havacılık şirketini kurar.
Türk Hava Yolları'ndan aldığı 8 adet uçakla THY'nin uçmadığı noktalara uçarak havayolu kargoculuğunu başlatmak istemiştir. Fakat aldığı uçaklar sabote edilince uçuşlarını gerçekleştirememiştir. Bugün onun anısına Freebird havayolu şirketi faaliyetlerini devam ettirmektedir.
Bütün bunlara rağmen yılmayan Hürkuş, Maden Tetkik Arama Şirketi için Güneydoğu Anadolu'da zor koşullarda toryum, fosfat ve uranyum arama faaliyetlerini sürdürmüştür.
Hürkuş, hayatının son dönemlerinde oldukça sıkıntı çekti. Borçlandırılan ve uçamayacak duruma getirilen uçaklarının üzerine vatana hizmet ettiği için kendisine verilen maaşa bile haciz konmuştur.
Ankara'da anılarını yazdığı esnada, beyin kanaması geçirmiş ve Apollo 11'in aya basmak için yola çıktığı gün hayata veda etmiştir.
Ertem Eğilmez’in yönettiği Gülen Gözler filminde, Vecihi Hürkuş’tan esinlenilerek, Şener Şen tarafından canlandırılan Vecihi karakteri yaratılmıştır.

Şener Şen - Vecihi
Bu yazı konami tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud StorageŞebnem Ferah @ 13-05-2011 09:22
Queen, Heart gibi grupların şarkılarını çalarak Türkiye'nin ilk kadın rock gruplarından Volvox'un kurucusu olan Şebnem Ferah, Türkiye'de rock müzik denilince akla gelen sayılı isimlerden. Müzikal kariyerini basit ve net bir şekilde "15'imdeyken gitar çalıp şarkı söylemek benim her şeyimdi. O heyecanımı hala kaybetmedim" cümleleriyle tanımlayan ve hala müziğini icra etmeye devam eden Ferah, kariyerine altı stüdyo albümü, bir konser DVD'si, sayısız düet ve yüzlerce konser sığdırdı.

Makedonya'nın başkenti Üsküp'ten Yalova'ya göç eden Ferah Ailesi'nin son üyesi olarak 12 Nisan 1972 senesinde dünyaya gelen Şebnem, babasının ve ablasının müzikle ciddi anlamda ilgilenmesinden etkilenerek solfej derslerine; kendince şarkı söyleyip, mandolin çalmaya başladı. O zamanlar eğlenmek için yaptığı bir şey olan müzik, Bursa'daki Namık Sözeri Lisesi'ne yazılıp yatılı okumaya başlayınca hayatının amacı haline geldi. İlk defa ailesinden uzak kalan genç kız, seneler sonra hislerini "...Ailem beni öyle bir güven içinde büyüttü ki, bir adada yalnız başıma kalsam bile hayatta kalacağıma inanırdım." diye ifade etti.

Lise yıllarında Pegasus adlı bir müzik grubunda solistlik yapan Şebnem, 1988 senesinde Türkiye'niin ilk kadın rock gruplarından Volvox'u kurdu. Gitar ve vokalde yer alan Ferah, lisede tanıştığı Duygu Karpuz ve Ebru Bank'ı da gruba dahil etti. Elektro gitarda Duygu, bass gitarda Ebru ve davulda Bursa'da tanıştıkları Gül Ağırca yer alıyordu. Bursa'da açılan rock bar ve Sedat Yıldırım Sarıcan'ın desteğiyle konserlere çıkan dörtlünün gidişatı, Şebnem'in Ankara'daki Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ekonomi Bölümü'nü kazanmasıyla farklı bir boyut aldı.
Bölümü istemediğini anlayan Şebnem, ikinci sınıfında bıraktığı okulunu İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı'nda devam ettirmeye karar verdi. İstanbul gibi büyük bir şehirde rock müzik yapan Volvox, zamanla eleman değişikliğine uğradı. Grubu bırakan Ebru'nun yerine gelen Buket Doran, bugün hala birlikte sahne aldığı Şebnem ile yakın dost oldu. Ayrıca, modacılarımızdan Arzu Kaprol ve rock müziğin kadın seslerinden Özlem Tekin de Volvox'ta çalan diğer isimler.
Türk metal müzik gruplarından Pentagram'ın ön grubu olarak çıkan Volvox, Sis Bar ve Kemancı Bar tayfası tarafından sevilmişti ve dönemin rock müzik dergiler, fanzinleri neredeyse her sayılarında Volvox'tan bahseder olmuşlardı.
"Biz kadın rock müzisyenleri olarak çok fazla zorluk çektik. Öyle zamanlardı ki rock müzik performansı izleyemezdik bile. İzlemek için yılbaşını beklerdik."
1993 sonlarında çatırdamaya başlayan Volvox, 1994 senesinde dağıldığını duyurdu. İskender Paydaş, Onno Tunç ve Sezen Aksu'nun yapımcılığını üstlendiği ilk albümü "Kadın" için stüdyoya giren Şebnem Ferah, Tarkan Gözübüyük ile birlikte çalıştı. Raks Müzik Yapım tarafından 7 Aralık 1996 senesinde çıkan albümden Vazgeçtim Dünyadan, Fırtına, Bu Aşk Fazla Sana ve Yağmurlar adlı parçalar kliplendi. Satış rekorları kıran albüm, uzun zaman medyanın gündeminden düşmedi. İlk konserini 1997 Nisan'ında İzmir Ege Üniversitesi'nde veren Şebnem, altı bin kişiden fazla insanın geldiği bu etkinlik, müzisyenin gelecek vaat ettiğinin kanıtıydı.
"Volvox'ta çalarken gelecekte albümlerimin çıkacağı, şarkılarımın dinleneceği beklentisi içinde değildim. Duygularımla hareket ediyordum, o zaman ne yapmak istiyorsam onu yapıyordum. Bugün hala duygularımla hareket ederim. Volvox bitti, kendimde albüm yapabilecek gücü gördüm ve çalışmaya başladım."
Binlerce kopya satan ilk albüm başarısından konserden konsere koşan Şebnem, 1998 senesinde ablası Aycan Ferah'ı kaybetti. Ölümcül hastalığa yakalanan Aycan'ın hastalık döneminin oldukça sancılı geçtiğini söyleyen Şebnem, ikinci albümü "Artık Kısa Cümleler Kuruyorum"u ablasına "Bana müzik aşkını ilk kez hissettiren ve adeta öğreten canım ablam" diyerek ithaf etti.
6 Temmuz 1999 tarihinde çıkan ikinci albümünden Bugün ve Artık Kısa Cümleler Kuruyorum adlı parçaları kliplendiren Ferah, tüm Türkiye'yi acı içinde bırakan 17 Ağustos 1999 depreminde babası Ali Ferah'ı yitirdi. Bir sene arayla iki büyük kayıp yaşayan Şebnem, müziğe sıkı sıkı bağlanarak ara vermeden çalıştı.
Sezen Aksu, Sertab Erener, Nilüfer, Çelik, Tarkan, Tüzmen, Cenk Eroğlu ve Haluk Levent gibi müzisyenlere çeşitli şarkılarında geri vokalde eşlik eden Şebnem, Azeri sanatçı Polat Bülbüloğlu ile yaptığı "Gel Ey Seher" düeti ile de Azeri müzikseverlerin beğenisini kazandı. Ayrıca, 1989 senesinde çekilen "The Little Mermaid" animasyonu için "O Dünyada" adlı bir parça yazdı.
18 Ekim 2001 tarihinde üçüncü stüdyo albümü "Perdeler"i yayınlayan Ferah, albümdeki Perdeler parçasının farklı bir versiyonu için Finlandiyalı müzik grubu Apocalyptica ile birlikte çalıştı. Perdeler ve Sigara adlı parçalara klip çeken Şebnem, albümün CD versiyonunda Amerika'ya yaptığı yolculuğu ve Apocalyptica ile olan çalışmalarını sunuyor. Albüme ek olarak, son parçadaki bir kaç dakikalık sessizlikten sonra Yemen Türküsü'nü söyleyen müzisyen, dinleyicilerine hoş bir sürpriz yaptı.
"Ablamı ve babamı kaybetmek, hayatımın en zor dönemlerinden ikisini yaşattı. Perdeler'den sonra bir süre evime kapandım. 18'lerimdeyken izleyip de etkilendiğim ne kadar film, müzik varsa hepsini bir bir elden geçirdim. Eski heyecanımı yakalamak istiyordum."
Türk rock müzisyenlerinden Teoman ile de sıkı dost olan Şebnem, arkadaşının "İki Yabancı" adlı parçasında ona eşlik etti. Dipnot olarak, şarkıda Ferah'ın sesinin kısık olduğunu, ancak Teoman'ın görüşüyle, bu haliyle farklı bir hava kattığını da belirtelim.
Dördüncü albümü için stüdyo çalışmalarına başlayan Şebnem, 15 Mayıs 2003 tarihinde yayınladığı "Kelimeler Yetse" albümünde bambaşka biri olarak karşımıza çıktı. Aldatılmış, kadınlık gururu incinmiş, aşk acısı çeken ama yine de güçlü bir kadın imajı veren "Kelimeler Yetse", Ferah'ın da hep söylediği gibi, yazdığı en kişisel parçalardan oluşuyor. Albümden, Gözlerimin Etrafındaki Çizgiler, Ben Şarkımı Söylerken ve Mayın Tarlası parçalarına klip çeken usta müzisyen, Fanta Turnesi'ne çıkarak albümünü tanıttı.
Kargo grubu ile "Kalamış Parkı" düeti, Mor ve Ötesi grubu ile "Küçük Sevgilim" düeti, Nilüfer'in çıkardığı düet albümündeki "Erkekler Ağlamaz", Ogün Sanlısoy ile "Bir Ben" düeti, Müzeyyen Senar ile "Vardar Ovası" ve "Sarı kurdelem Sarı" düetleri, Bulutsuzluk Özlemi konserinde "Sözlerimi Geri Alamam" düetiyle beğeni toplayan Ferah, 2005 senesinde dinleyenlerine göre 'en sert', kendisine göre 'en keskin' albümü olan "Can Kırıkları"nı piyasaya sürdü. Karin Karakaşlı'nın "Can Kırıkları" adlı kitabından etkilenerek adını verdiği albümünden Ferah, Can Kırıkları ve Çakıl Taşları adlı parçalara klip çekti. Bu albümden Hoşçakal adlı parçaya da klip çeken Şebnem, yapım şirketiyle yaşadığı sorun yüzünden daha yayına girmeden klibi geri çekti.

Her konserine binlerce dinleyicisine seslenen müzisyenin canlı performansındaki başarısından bahsetmeden geçmek olmaz. Konserlere Aykan ilkan (davul), Metin Türkcan (gitar), Buket Doran (bass gitar), Ozan Tügen (klavye) ve Ceren Tügen (geri vokal) ile birlikte çıkan Şebnem Ferah, menajer Yeşim Doran ile birlikte çalışmaktadır.
"Beni seven insanlara her zaman samimi cevap veriyorum. Bu yüzden aramızda arkadaşlık ilişkisi oluyor. Şarkılarımı da bu samimiyetle yazıyorum. İçimden geçenleri törpülemeden, hapşırır gibi çıkıyorlar."
2007 senesinin 10 Mart gününde Bostancı Gösteri Merkezi'nde konser veren Ferah, bu konserini DVD olarak piyasaya sürdü. Orhan Şallıel ile birlikte çalıştığı bu DVD, kısa zamanda en çok satanlar listesinin baş numarasına oturdu. Çıkardığı beş albümden performanslar sergileyen Şebnem, Çakıl Taşları ve Sil Baştan performanslarını klip olarak yayınladı.
Koçfest ve Coca-Cola Soundwave ile şehir şehir gezen başarılı şarkıcı, son olarak 2009 senesinin Aralık ayında "Benim Adım Orman" adlı altıncı stüdyo albümünü çıkardı. Bu albümden Yalnız ve Eski'yi kliplendiren Ferah, Aylin Aslım, Badem, TNK ve Hayko Cepkin ile "Özgürce Yaşa" adında bir şarkı söyledi. Ayrıca, şarkının sadece Şebnem Ferah yorumu da mevcut.
Bu yazı queennothing tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud StorageElif Şafak @ 21-03-2011 13:26
Daha önce yedi roman yazan, Türk Edebiyatı'nın en kısa sürede en çok satan kitabı "Aşk" ile adını dünya çapında duyuran ve her kitapta yeni bir dünyayı keşfetmeyi amaç edindiğini söyleyen Elif Şafak, ülkemizin en çok okunan ve dolayısıyla en çok tartışılan isimlerinden biri.

Nuri Bilgin ile Şafak Akayman'ın kızları olarak (Bilgin o sırada felsefe doktorasını yaptığı için) 25 Ekim 1971 tarihinde Fransa, Strasbourg'da dünyaya gelen Elif Şafak, kısa bir süre sonra anne ve babasının ayrılma kararı alması ile annesinde kalmaya başladı. Hala Ege Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı olan Bilgin'in İzmir'e dönmesi yüzünden uzunca bir süre babasını görmeyen Elif, Bilgin'den sekizinci yaş gününde gönderdiği tebrik kartına dek haber alamadı. Diplomat olan annesi Şafak ile yaşayan Elif, ilkokula İspanya, Madrid'de başladı; Amman'da devam etti. Bu okulda okuyan tek Türk olan Elif, ilk zamanlarda oldukça zorluk çekti. Daha sonradan anlattığına göre Şafak, okuldaki en iyi arkadaşı Hint Kiran'mış ve Mehmet Ali Ağca'nın Papa'ya suikast düzenlediğinin ertesi günü okula gitmekten çekinmiş.
"...Mesela 17. Yüzyıl'da bir Ermeni hamalının gözünden ya da haremdeki bir cariyenin gözünden nasıldı Osmanlı? Böyle küçük sorular sorunca anlıyoruz ki, gerçeklik, sandığımızdan daha karışık; attığımız her bir adım, bir başkasının hayatını etkileyecek..."
Daha sonra Türkiye'ye dönen Elif, Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nde eğitim gördü. Bir süre babaannesinin İzmir'deki evinde kalan genç yazar, hiçbir zaman özgür hissetmediği bu eve karşın tasavvuf aşığı bir kadın olan anneannesinin evinde kendini olduğundan başka biri gibi hisseder. Anneannesinin dindarlığından etkilenen Elif, o güne dek öğrendiklerinin yanlış olduklarını; Allah'ın korkulacak bir varlık değil, sevgiyle, iç temizliğiyle ulaşılabilecek bir arkadaş olduğunu keşfeder.
"İstanbul'u hep özlüyorum. Çünkü hep kıyısında durdum; ne içinde ne dışında oldum, ne İstanbullu ne de İstanbul'a yabancı."
Üniversite çağına gelince Elif Şafak, tek tercihi olan Ankara, ODTÜ; Uluslararası İlişkiler Bölümü'ne girer. Mevlana Celaddiin-i Rumi ile yakından ilgili olan genç yazar, yüksek lisansını Kadın Çalışmaları Bölümü'nde tamamladı. Bitirme tezi olarak "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsel Evrem ve Kadınsılık Arayışı" konusunu inceleyen Şafak, doktorasını Siyasal Bilimler Bölümü'nde yaptı. Doktora tezi olarak "Türk Modernleşmesinin Kadın Prototipleri ve Marjinaliteye Tahammül Sınırları"nı inceleyen yazar, Türk Sosyal Bilimler Derneği'nden ödül aldı.
"Roman, düzen, tertip ister. En önemlisi de yarının, bugünden iyi olacağına dair umut, güvenç ister. Ben ne düzenliyim, ne tertipli; güvence veremem. Ben ne isem, roman onun aksi. Siyah ile beyazın birbirini tamamlaması gibi, roman da benim zıttım."
Sene 1994 olduğunda Elif Şafak, ilk öykü kitabı "Kem Gözlere Anadolu"yu yayınladı. Şafak'ın 'en az sevdiğim kitabım' dediği bu kitap, mitolojiden, tarihten, dinden bahsetmektedir ve Şafak tarafından annesine adanmıştır. Evrensel Kültür Kitaplığı tarafından basılan 96 sayfalık kitap, on beş öyküden oluşmaktadır.
"İlk kitabım Kem Gözlere Anadolu'yu sevmem, sahiplenmem. Çünkü bu eser olmamış bir meyve gibi; benim miladım Pinhan'dır."
1997 senesinde İletişim Yayınları'ndan "Pinhan" adlı ilk romanını çıkaran Elif, sekizinci baskısında Metis Yayınları'na geçen (2006) bu eser ile Mevlana Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Pinhan ile Türkiye'de edebiyat okurları tarafından sahiplenilen Elif Şafak, 1999 senesinde "Şehrin Aynaları"nı yayınladı. Yine İletişim Yayınları tarafından basılan bu kitap, okuyucuları gizemli havasıyla Şafak'ın özgün kalemine hayran bıraktı.
"Mistik yazar, gizemli yazar, aykırı yazar, kadın yazar... Bu terimlerin hiçbir önemi yok, bir tek şey var, o da 'yazar'."
2000 senesinde Metis Yayınları'ndan 'görmeye ve görülmeye dair bir roman' ibaresiyle yayınladığı "Mahrem" ile oldukça ses getiren Şafak, Türkiye Yazarlar Birliği'nden ödül aldı.
Soyadı olarak hayatta en çok sevdiği insan olan annesinin adını alan, makyaj yapmayıp, senelerce saçlarını kendi kesen Elif Şafak, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde verdiği Türkiye'de Kültürel Kimlikler, Kadın ve Edebiyat dersinden sonra aldığı bursla Amerika'daki bazı üniversitelerde ders verdi. O zamanlarda hissettiği duyguları, olduğu kişiyi "Araf" adlı romanında anlatan Elif, evlendiğinde 'olgunlaşmaya başladığını' ifade ediyor.
2002 senesinde bir apartmanda geçen "Bit Palas" adlı romanını yayınlayan Elif, pek fark edilmese de tasavvufla yoğurulmuş bu eserin, en önemli kitaplarından biri olduğuna inanıyor. Bu eserle ilgili çok önemli bir ayrıntıyı da atlamamak gerek; Elif Şafak, İngilizce olarak yazdığı Bit Palas'ın Türkçe'sini daha sonra yazmıştır.
"İyi bir romancı olmak için iyi bir gözlemci olmak gerekir. Yazar, kendini gözlemleyebilmeli; ameliyat masasına yatmış gibi lime lime her bir parçasının içine bakmalı, tanımalı..."
Milliyet Sanat, Radikal, Zaman Pazar, Zaman Yorum, Zaman Turkuaz, Zaman Kültür-Sanat, Tempo Dergisi, Turkish Daily News, Cosmopolitan Dergisi gibi yayınlarda köşe yazarlığı yapan Şafak, 2004 senesinde "Araf"ı yayınlayan yazar, yine İngilizce olarak yazdığı bu eserdeki Zarpandit karakteri ile özellikle genç insanların beğenisini topladı.
Sene 2004 olduğunda Elif, Metis Yayınları'nın yarattığı bir proje olan Beşpeşe'ye katıldı. Murathan Mungan, Faruk Ulay, Celil Oker ve Pınar Kür'ün tamamladığı bu beşli, ortak bir roman yaratmaya çalıştıkları Beşpeşe adlı eserde birbirlerinin yazdıklarının devamını getirdiler. O sene Michigan Üniversitesi'nde yardımcı doçent olan Elif, Arizona Üniversitesi'nde Yakın Doğu Araştırmaları Bölümü'nde de yardımcı doçentlik yapmaya başladı.
2005 senesinde yazdığı köşe yazılarından derleme olan "Med-Cezir" adlı kitabını yayınlayan yazar, o zamanlar Referans Gazetesi'nde genel yayın yönetmenliği yapan (daha sonra Zaman'a geçti, şimdi ise Radikal'de) Eyüp Can Sağlık ile Berlin'de dünyaevine girdi. Gerek yazılarında, gerekse röportajlarında evliliğe inanmadığını belirten Şafak'ın evlenmesine şaşıran okuyuculara genç yazarın cevabı 'aşk' oldu.
"Eyüp Can ile gel-gitli bir ilişkimiz vardı. Tanıştıktan sonra uzun bir süre görüşmedik. Sonra bir gün Kapalıçarşı'da otururken evlilikten konuşmaya başladık. Bana 'sen evliliğe karşı değil misin?' diye sordu, ben de 'karşıyım, ama seninle evlenmeye karşı değilim' diye cevap verdim ve evlendik."
2006 senesinde Elif, Türkiye'de olay yaratan kitabını, "Baba ve Piç"ini yayınladı. Romanda geçen 'kasap Türkler' tamlaması yüzünden Türklüğe hakaret gerekçesiyle 301 yasası ile dava edilen Elif Şafak, ilk duruşmada beraat etti. İlk kızı Şehrazat Zelda'ya hamile olduğu için duruşmaya katılamayan Şafak, doğum yaptığının ertesi günü beraat haberini TV'den öğrendi.
"...Televizyonda fotoğrafımı yakan bir kadın gördüm, acaba kitaplarımı okumuş mudur, diye merak ettim."
2006 senesinde Metis Yayınları'ndan ayrılıp Doğan Yayınları ile anlaşan Elif, 2007 senesinde otobiyografik eseri "Siyah Süt", yayınladı. Hamilelik dönemi sıkıntılarını anlattığı bu kitap, 'baby blues', yani 'doğum sonrası depresyon' yaşayan kadınlara destek olacak nitelikte bir eserdir.
Müzisyen Teoman için "Uçurtmalar" adında bir şarkı yazan Şafak, 2008 senesinde ikinci çocuğu Emir Zahir'i dünyaya getirdi.
Baba tarafından iki üvey kardeşi olan yazar, biriyle doçentlik yaptığı üniversitede tanışırken, diğeriyle imza gününde karşılaştı.
"Çocukluğum farklı ülkeler, farklı şehirlerde geçtiği için bana bir tek 'daimi göçebelik duygusu' kaldı."
Sene 2009 olduğunda Şafak, Türk Edebiyatı'nın en çok okunan kitaplarından birine imza attı; "Aşk". Mevlana ile Tebrizli Şems'in gerçek hikayesinden kurgulanarak yazılan bu kitap, edebiyatımızın en kısa sürede en çok satan kitabı oldu. Aşk ile ilgili bir başka detay da, kapak rengidir. Pembe kapakla çıkan Aşk, 'erkeklerin pembe kapak taşımakta çekindikleri' gerekçesiyle gri kapakla basıldı. Bu durum, bir kısım tarafından 'ticari kaygı' olarak değerlendirildi.
2010 senesinde köşe yazılarından derlenen 150 sayfalık "Kağıt Helva"yı yayınlayan Şafak, Aşk'ın gri kapakla basılmasının ticaret olduğuna inanan okurlarının restine şahit oldu. Zira kısa bir süre sonra kitaplarından alınan paragraflardan oluşan "Firarperest" yayınlandı.
Yakın geçmişte marka ödülü alan Şafak'ı Mahrem, Bit Palas, Pinhan ile tanıyan okuyuculara hak vermek gerek; yazarın son zamanlarda izlediği yol, sürekli The Beatles best of'u (en iyi parçaların toplandığı albüm) çıkaran müzik şirketlerinin gittiği yola çıkıyor.
ilgili yazılar
Bu yazı queennothing tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud StorageHiçbir Şey Yapmayarak Dünyayı Kurtaran Adam @ 09-03-2011 13:46
Stanislav Petrov ismini duydunuz mu?
Büyük ihtimalle duymadınız ama belki de şu an hayatınızı bu isme borçlusunuz.

Meşhur Kırmızı Düğme
Savaş filmleri ve
FPS oyunlarından bilirsiniz; bir karargâhta
nükleer saldırı alarmları ötmeye ve kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başlamışsa; refleks olarak yapılacak ilk iş o "
meşhur kırmızı" düğmeye basmaktır. İşte Stanislav Petrov'un, belki de dünyayı nükleer bir savaşa sürükleyecek
yapmadığı şey, tam olarak buydu.
ABD ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaşın en ateşli olduğu 80li yıllarda Sovyetler Birliği, 1 Eylül 1983'de rotasındaki bir sapma sonucu hava sahasına giren ve askeri uçak zannettiği Kore Hava Yollarına ait "Korean Air Lines Flight 007" kodlu sivil uçağı düşürdü. İçlerinde ABD kogre üyesi Lawrence McDonald'ın da bulunduğu 269 yolcu ve mürettebat hayatını kaybetti.

Kore Havayolları Uçuş 007'nin düşürüldüğü yer
Açık bir savaş nedeni olan ve soğuk savaş tarihinin en önemli olayları arasında yer alan kazadan sonra ABD'nin karşılık vermesine kesin gözüyle bakan Sovyet Rusya; olası bir nükleer füze saldırısı durumunda en kısa zamanda karşılık vermek amacıyla tetikte bekliyordu.
Uçak felaketinden birkaç hafta sonra, 26 Eylül 1983 günü, Sovyet Hava Savunma Gücü’nde Yarbay olarak görev yapan Stanislav Petrov, Moskova yakınlarındaki kod adı Oko olan, Sovyet erken uyarı sistemi karargâhına ev sahipliği yapan, gizli Serpukhov-15 sığınağında nöbetçi subaydı. Petrov’un görevi uydu erken uyarı sistemini gözlemlemek ve Sovyetler Birliği'ne karşı herhangi bir füze saldırısı olması durumunda komutanlarını haberdar etmekti. Böyle bir uyarı durumunda, Sovyet Rusya’nın stratejisi “Karşılıklı Kesin Yıkım Doktrini’nde” (MAD) yer alan “Uyarı Anında Ateşleme” (Launch on Alert) sistemiyle anında karşılık vermek olacaktı.
Nöbet günü gece yarısından kısa bir süre sonra Petrov'un önündeki bilgisayar uyarı verdi ve nükleer saldırı alarmı başladı. Petrov, bir röportajında " Siren sesleri bir ölüyü bile mezarından kaldırabilecek düzeydeydi." diyordu.
Sisteme göre, ABD'den birbiri ardına havalanan 5 kıtalararası nükleer füze hızla Sovyet Rusya'ya doğru gelmekteydi. Petrov'un yapması gereken tek şey önündeki yanıp sönen kırmızı düğmeye basmak ve gerekli mercilere haber göndererek tam ölçekli bir nükleer savaş başlatmaktı. O an için "15 saniyeliğine şok içindeydik. Daha sonra ne olacağını anlamamız gerekiyordu." diyordu Petrov.
Bir bilim adamı olarak yetiştirilen
Stanislav Petrov, sığınağın kaotik atmosferine rağmen elindeki bilgiyi doğru analiz etmeyi başardı. ABD, Sovyetlere saldırmak isteseydi sadece 5 tanecik füzeyle saldırmazdı herhalde. Elinde ne kadar nükleer füze varsa gönderirdi. O zamanki
radar sistemi de ufkun ötesindeki bir saldırıyı tespit edebilecek kapasitede değildi ve Petrov'un bu kararı yanlış olsaydı Sovyet Rusya'nın karşılık vermek için pek fazla vakti olmayacaktı. Tabiki yeterince emin olmak imkânsızdı ve bu Petrov o an için: "
İçimde tuhaf bir duygu vardı. Yanlış yapmak istemiyordum. Bir karar verdim hepsi bu." diyordu.
Daha sonra Petrov'un doğru karar verdiği ortaya çıktı ve güneş ışınlarının yüksek bulutlardaki yansımasının uydu erken uyarı sistemince füze olarak algılandığı anlaşıldı. Hepimiz için çok büyük bir şans olan Stanislav Petrov'un bu serinkanlı kararı, belki de milyonlarca insanın hayatını kurtardı.
Ne yazık ki Petrov'un bu kahramanlığı cezasız kalmadı. Eğer resmi olarak ödüllendirilseydi, komutanlarının ve projeden sorumlu bilim adamlarının eksikliklerini ve hatalarını ortaya çıkaracağı için onların cezalandırılmaları gerekecekti. Acımasız sorgulamalardan sonra sinirsel olarak çöken Petrov daha basit bir göreve getirildi ve erken yaşta emekli edildi.

Stanislav Petrov
Şu an Rusya'nın Fryazino kentinde bir pansiyonda yaşayan Stanislav Petrov'un bu kahramanlığı, eski komutanı
General Yury Votintsev'in 1990 yılında anılarını yazdığı kitabıyla su yüzüne çıktı. 2006'da
Birleşmiş Milletler tarafından "
Dünya Vatandaşlığı” ödülüne laik görülen Petrov "
Kırmızı Düğme ve Dünyayı Kurtaran Adam" belgeseli için "
Ben sadece görevimi yapıyordum. Doğru zamandaki doğru adam oldum o kadar. 10 yıllık eşim bile konu hakkında bir şey bilmez. Öğrendiğinde "Sen ne yaptın peki?" diye sordu. Bende hiçbir şey dedim." diyordu.
Soğuk savaş analizcileri, “nükleer savaş füzeleri tek bir kişinin emrinde değildi ve tam ölçekli bir savaş başlatabilmek için birkaç yerden aynı komutun verilmesi gerekiyordu.” diye belirtiyorlar. Fakat; soğuk savaş nükleer stratejileri uzmanı Bruce Blair: “Sadece Kremlin, sadece Sovyet Lideri Yuri Andropov veya sadece KGB değil bütün Sovyet sistemi tetikteydi ve olası bir saldırı durumunda en kısa sürede karşılık verebilmek için bileniyorlardı. Bence bu olay kazara çıkabilecek bir nükleer savaşa en çok yaklaştığımız zamandı.” diyor.
Dipnot: İnternette rastladığım ve araştırarak paylaşma ihtiyacı hissettiğim bir yazıdan çeviridir.
Merak edenler için kaynaklar: 1,2,3,4,5
Bu yazı atakner tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz.
Pilli Projeleri:
Pilli.com: Kolektif Bağımsız İçerik |
Sosyomat.com: Arkadaşını Etiketle |
Put.io: Online Cloud Storage