En büyük ve en sade açılış sayfası
Olmazmi arama
tr
en
anasayfa siteler rssler
   
 Telefonvarmi.com'da binlerce cep telefonu sizi bekliyor. Telefonvarmi.com ile tanışmadıysanız buraya tıklayınız.

Kişisel - Gördüğüm düşten ötE RSS

Minik Dilara'nın Harikulade Anlatımıyla Müthiş Bir Temsili Hikaye @ 01-12-2008 23:29
Hayatınızda namaz ile ilgili bir bahsi böylesine safiyane bir anlatım ve bu denli etkileyici bir temsili hikaye ile dinlemiş miydiniz?...



Neva - IX @ 23-11-2008 16:57

01 Nedim Nalbantoğlu - Tanrı'dan Diledim
02 Suren Asaduryan - Sarı Gelin
03 İhsan Mendeş - Dersini Almış Da Ediyor Ezber
04 Yedi Karanfil - Beyaz Giyme Toz Olur
05 Ertuğrul Erkişi - Kırmızı Gül Demet Demet
06 M.Erenler&E.Doğan - Kırmızı Buğday
07 A.Akacca&C.Ercağ&B.Canözer - Elif Dedim Be Dedim
08 Murat Sakaryalı - Evvelim Sen Oldun
09 Suren Asaduryan - Tutam Yar Elinden Tutam
İndirmek İçin Tıklayınız
Albümün Şifresi: www.gordugumdustenote.com
Keyifli Dinlemeler


Elveda Cihangir / İnsancıklar @ 18-11-2008 22:34

Roma-Rıddım-Roxy düzleminden kıvrılarak otoparka uzanan yolumuzda, kedileri ve cafeleri ile aklımda yer etse de, insanların hala travestilerin yaşadığı yer olarak bildikleri Cihangir sokaklarına elveda…

Yarım bodrum katta yaşayan ve penceresi hep açık olan, yatağından hiç kalmadan tv seyreden yalnız ve garip kişiliğe elveda... :) (ahını mı aldık nedir son iki haftamız, hayatımızın en avare ve pejmürde dönemiydi :)

“Evlat bozuk çıkar mı?” diyen garibim teyzeye elveda…

Her seferinde her birimizin kızmaya niyet edip de, fiiliyatta muvaffak olanın henüz çıkmadığı psikoterapist, sinir alıcı Kapıcı İbrahim Abiye elveda...

Nefes almadan, ııı demeden konuşabilen, konuşurken araya girmek mümkün olmayan, kurduğu her cümlede anlaşılabilir sadece bir iki kelime bulunan.. eve geldiğinde çiçek asmak için salonun tavanına çakılan çiviyi her seferinde kafamıza çakan ruhani şahsiyet, ev sahibimiz Laz Hacı Amcaya...

Aşağıdaki otoparktaki değnekçibaşının gün aşırı kırmızı şahininin tozlarını almasına.. Ekip yönetiminin en iyi örneklerini sergilediği hafta sonu günlerine ve başarılı CRM uygulamalarıyla müşterilerinde oluşturduğu sadakate.. ve pencereden kuşbakışı bu manzarayı izlediğim salonumuza elveda…

Market alışverişini gerçekleştirip kasaya vardığımızda duymaya alışık olduğumuz jenerik söz öbeğine (Alpark kartınız var mı?).. Her seferinde verdiğimiz aynı yanıta (Var ama evde kaldı) elveda…

Giriş katta oturan, okey masasında her bir akşam 4 faktöriyel kombinasyonla dizilime sahip, evde henüz kaç kişinin yaşadığı tespit edilemeyen, yinede kimsenin ses etmediği veya cesaret edemediği, apartmanın hırsızlar için aşılması imkansız surları, Mimar Sinan Üniversitesi’nin güvenlik görevlilerine…

“Çıl”ını anlayıp da “gız”ını anlamayan, “tur”unu anlayıp da “gut”unu anlamadığımız, Te-U-Re-Ge-U-Te, vıjjjttt (efekt) Süper Kahramana elveda…

Sabahları aynı anda işe gidenlerin oluşturduğu ütü masası kuyruğuna elveda…

Kısa metrajlı filmlere elveda...

Kış akşamlarında patlamış mısırla süregelen muhabbetlere.. yine kışın en favori meyveleri ayvaya, hurmaya… bir dönem popülaritesi ev sınırlarını aşan bulgur pilavı ve soğan salatası ikilisine… bekar hayatının vazgeçilmesi ketçap-mayonez ve makarnaya… Zara balı ve pazarlama stratejilerine elveda...

Yazın bunaltıcı sıcağında kimin aklına gelip de aldığı, nedeni halen anlaşılamamış tahin ve pekmez alan ruh haleti merak uyandıran arkadaşa elveda...

Efsane’ye ve son temsilcilerine. Unutulmaz dostluklara evlada…


Cihangir günlerine elveda...


Elveda Cihangir / Ev Hali @ 17-11-2008 23:51
Ortasına basınca davul gibi ses getiren ve durma anı ile kabin ışığının sönme anı arasında saniyenin onda biri kadar zaman zarfında kapıyı itmek için mühlet tanıyan emektar asansörümüze elveda…

Mortgage ile ev alabilme olanağına sahipken ısrarla İGDAŞ’a kira öder gibi fatura ödemeye ve tüm bunlara rağmen tir tir titremelerimize elveda...

Pencere pervazlarından sızan rüzgara ve odada kopan fırtınaya elveda… Macunları dökülmüş camlarımıza.. 5. kattan aşağı düşme ihtimaliyle yaşanan günlere elveda..

Tavandan boşalan ve odayı birkaç defa sele götüren basıncı bir türlü ayarlanamayan kalorifer tesisatına elveda...

Günün birinde bodrumda görülüp de izini kaybettiren, akabinde asansör boşluğunu kendine mekan sayan, tavan arasında pıtı pıtı gezen fareciğe. İnsanın kulak memesini ve kıkırdağını kemirirmiş diye efsanevi söylemler neticesinde evi ve çatıyı komple tarım ilacıyla ilaçlattırıp, terasta bir yaz günü öğle uykusuna dalıp güneşin alnında yanan sağ tarafıma ve geride kalan anılara elveda…

Doğru düzgün çalışmayan ama duvar gazetesi olarak yayın hayatına sonuna kadar devam eden evin en etkin iletişim mecrası buzdolabımıza elveda…

Ayağında kunduralara, Çanakkale İçinde Aynalı Çarşılara... Düetlere, orkestralara, operalara, müzikallere, horonlara, halaylara… Cem Adrian’ı bilmeden evvel söylediğimiz ve ondan sonra bile hala keşfedilmeyen 8 oktavlık sesle nice şarkılarla çınlayan hane duvarlarına elveda…

İnatla ensesinden tutup apartmanın dış kapısından özgürlüğüne kavuştursak da bir yolunu bulup içeri sızan, en üst kata kadar çıkıp, asansör boşluğundan çatıya, çatıdan da terasa ve son hamleyi kollayıp açık bulduğu pencere veya kapıdan inatla evi bizimle paylaşmaya yeltenen hareketleriyle, son günlerimizde peyda eden ajan çatı kedisine de elveda.

“Gel pisi pisi dedim, gelmeyince miyav dedi” diye vakitli vakitsiz söylediğim, dilime pelesenk olan şarkıma elveda... (Bu şarkı yanılmıyorsam –ki kuvvetle muhtemel yanılmıyorum- 1997 senesinde tanıdığım, kah inşaat işçisi kah haşlanmış mısır satıcısı olarak geçimini temin eden çok fonksiyonlu abide kişilik Cevat Abi sayesinde seçkin repertuarıma kattığım bir şarkı olup, kendisi tarafından “gel pisi pisi dedim, gelmeyince miyon dedi” şeklinde orijinal haliyle söylense de ben tarafından kısmı bir revizyona uğratıldığı da aşikardır. Kayahan’ın bir aslan miyav dedi küçük fare kükredi şarkısına nazaran her ortamda çığrılmaya çok daha vabestedir.)

Martı sesi taklit ederek martılarla iletişim kurma taktiklerime ve mangal ziyafetinden arta kalan tavuk kemikleriyle martıları evcilleştirme çabalarıma... Mangal ziyafeti sonraları “şu Cihangir’i bir gün yakacağız” herhalde diye anışlarımıza elveda…

Gece karanlığında sessizce ve usul usul İstanbul’u izleyişlerime ve sabah insanlar uyurken güneşle günaydınlaşmamıza, sabahın ilk saatlerinde yaşattığı kızılca şöleni kare kare fotoğraflayışlarımıza elveda…

Gece gaza gelip de çatıya çıkıp avazım çıktığı kadar İstanbuuuul diye bağırışıma, en azından içinizden birini de bağırtışıma elveda…


Mutlu Ol! Bu Bir Emirdir!.. @ 07-11-2008 12:57
"30'lu yıllardaki Batılılaştırma dayatmasını konu edinen Çetin'in kısa filmi, bir köy evinde söylenen güzel bir türkünün nameleriyle başlıyor.

Bir Anadolu köyünde evlerinde oturup türkü söyleyen ailenin eğlencesi "susun lan" şeklinde soğuk bir emirle kesilir...

Emir açıktır. Batılı olunacaktır..."

Türkiye bir değişim sürecinde. Çok değil, bundan 3-5 sene önce geçmişte yapılanlar gerek sorgulanamaz gerekse de konuşulamazken, şimdi farklı eleştirilerin konuşulduğu çoğulcu bir ortamın varlığı söz konusu.

Can Dündar'ın Mustafa filmi ile ilgili farklı noktalarda gerek beğeniler gerekse de ciddi eleştiriler mevcut. Şu anda en popüler tartışma konularından biri bildiğiniz üzere. Burayı pas geçerek, Sinan Çetin'in şu anda mahkemelik olan kısa filmini gündem yapmak istedim ben de..



Trafik Canavarı Olmayalım @ 03-11-2008 13:48
Trafik kazalarına dikkat çekmek için yapılan ve Polonya televizyonlarında yayınlanan bir VTR.



"Türkiye'de Karayollarında Trafik Kazaları" adlı istitatistiksel veriler içeren bu çalışmayı incelemek isterseniz TIKLAYINIZ


Anne-Baba Hakkı @ 19-10-2008 22:47

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.
Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: Bu ne oğlum?
Oğlu şaşkın, cevapladı: O bir karga baba.
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: Bu ne oğlum?
Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: Baba, o bir karga.
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu.
Yaşlı baba üçüncü defa sordu: Bu ne?
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?
Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?
Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.

''Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (İsra, 23)
Foto: tou@reg
Alıntıdır


How To Save The Earth @ 16-10-2008 18:29
View SlideShare presentation or Upload your own. (tags: earth save)


Neva - VIII @ 13-10-2008 21:30

01 Gel Ey Seher (Düet)
02 Deli Kızım Uyan
03 Sil Baştan
04 Saatim Çalmadan
05 Bugün
06 Sigara
07 Yağmurlar
08 Sözlerimi Geri Alamam (Düet)

İndirmek için Tıklayınız

Albümün Şifresi: www.gordugumdustenote.com

Keyifli Dinlemeler


Ben, Babam ve... @ 24-09-2008 11:31
Yıllar yıl verir, insan ister hep.
Hayat, hiç tamam olmaz ki..

Müebbetine kalem kır yalnızlığın.
Seviştiğin hüznün terkiyle, en mahrem odalardan yarınlara doğru uç uçtukça yükseklere.
Dal sulara yalpalasın yüreğin sandalında kıyıya kadar umut.

Koş, en sevdiğin kente bir cuma günü, girişinde şöyle bir el et kalabalığın arasından masum çocuk.
Gül,
Gül kendine..





O'nun sayesinde herşeyi başarabilirsin..


Askin `E` Hali @ 19-09-2008 17:48

Aşkın E Hali (1998) - Feridun DÜZAĞAÇ

"Yağmurlar içime içime yağıyor içimdeki kuraklık bitmiyor
Bitmez sandığım yollar aynı çıkmazda tükeniyor"

Artık ne böyle güzel şarkı sözleri yazılıyor ne de böyle güzel şarkılar besteleniyor.
Bir suru anlamsız sey arasinda ne kadar anlamlandirabiliyorsak hayati o kadar yasiyoruz iste..


Neden Fotoğraf Çekiyoruz? @ 12-09-2008 00:09
Neden Fotoğraf Çekiyoruz?
View SlideShare presentation or Upload your own. (tags: İstanbul fotoğraf)


Sizce neden?




Aşkın Elif Hali @ 11-09-2008 18:02
Aşkın Elif halinde Eliften habersiz
Kendine ordular biçiminde
Lal olmuş haller içindeyim
---------
Bir tebessüm kadar susturulmuşum hayata
Açışına yarım kalmış çiçeğin
Çengelli saçlarımdan kalbime büyümesi gibi
Tam ortasında ikimizin
Konuşur gibi içimden ,gecenin fotoğraf yalnızlığındayım
Belki hüzün
Belki aşk
Adını nasıl unutsa insan
Ne kadar eskirse bir yazı
Yağmurun titremesi gibi
Suyun yanması gibi
Diz dize oturmuşum karşılıklı yaşamla

Kirpiklerimi döktüm şehir ıslandı
Ağlamak ince belli çay bardağı!

-------------

Ben durmuştum
Durup öylece
Ve sadece
Kendime dağılmışım
Belki hüzün
Belki aşk
Yağmurun titremesi gibi
Sanki ilk defa dokunulmuştum

Durup dolaşmıştım kendimde
Gece mavisini gece mavisiyle kandırırken
Gözlerime vuran kalbine inanmıştım

İnanmasam
Kimliksiz bir bulutun kırık düşen yağmurundan sonra
Göğsümde bir çocuk şenliğiyle uyanmazdım

İnanmasam
Bıraktığım yol tekrar bana dönerken

Naftalin kokulu bir sandıkla bekletilmezdim
İnanmasam
Lal olmazdı bakışlarım

------------

MURAT ÇELIK

"Aklınızla kalbinizin kesiştiği yere dikkat edin, elimizde bir tek o kaldı."


Tüketim ve Mutluluk Arasında @ 08-09-2008 14:03

Pazarlamanın bilinçaltına sürekli çalıştığı, reklam dünyasının ise yaptığı işlerle sıklıkla öne çıkardığı bir kavram, mutluluk. Markalar pazarlama stratejilerini “sorun-çözüm-mutluluk” denklemi üzerine kurmuş, tüketici için bir çekim alanı oluşturma çabasında. Çoğu marka mutlu bir dünyanın kapılarını aralama vaadinde. Farklı mecralarda maruz kaldığımız binlerce mesajla da bu dünyaya davet desteklenmekte.

Günümüzde daha bir ivme kazanan ve trend haline getirilen bu kavramı, Ekim ayında Marketing Forum’da “The How of Happiness” kitabının yazarı Sonja Lyubomirsky ile ele alacak Türk pazarlama ve reklam sektörü.

Tüketimle birlikte gelinen nokta ortada; gerek ülkemizin gerek dünya üzerindeki birçok coğrafyanın tükenen kaynakları, çevre bilincinin artması ve bu yönde ortaya konulan kampanyaların da aynı paralellikte artışını sağlıyor. Dolayısıyla, her ne kadar tüketimi körükleyen mutluluğu konuşuyor olacaksak da, henüz kıyılarımıza pek ulaşmayan (veya ismi ulaşan) ama dünyanın bir tarafından yükselen ve tüketime dur diyen bir trendin de varlığını görmek gerek. Ayrıca, reklamcılığın önemli ismi Martin Sorrell’in “Gelecekte tüketimi pompalayan roller mutlaka değişecek” sözünü de bir kenara not düşmekte fayda var.

Sonja ile yapılan kısa bir röportajdan mutluluğa dair gözüme çarpan birkaç noktayı paylaşmak istiyorum. Sonja, “İnsanı mutlu eden kaynakları” şöyle tanımlıyor: “Genler, yaşam koşulları ve kasıtlı davranışlar”.

Yaşam koşullarını; sağlıklı olmak, ekonomik istikrara sahip olmak, evli olmak ve tatmin edici bir mesleğe sahip olmak vs. diye örneklendiriyor. Bu örnekleri iyi okumak gerek. Tüm örneklerin istikrarlı ve sürdürülebilir olduğu varsayıldığında tutarlı olduğu görüşündeyim. Yoksa genlerinde mutluluğun maksimum olduğu insanda bile grafik dalgalı olacaktır, gerçi bu dalgalanmayı insan olmanın doğası gereği baştan kabul ettiğimiz de yadsınamaz. Son kaynak olarak işaret ettiği kasıtlı davranışları da kısmen keşfettiğini düşündüğüm şu örneklerle açıklıyor; spor yapmak, iyi niyetli davranmak, kendini başkalarıyla karşılaştırmamak ve iyimser olmak gibi.

Mutluluğun formülü buysa neden insanların çoğu mutlu değil? Zira, burada altı doldurulmayan bazı kavramları “sürdürülebilir mutluluk” hakkındaki araştırmasındaki cevabını aradığı şu ifade ile kıyaslıyorum: “Tüketiciler ürünlere bir süre sonra adapte oldukları için, sürekli yeni çıkan ürünleri satın almaya yöneliyorlar. İnsanların bu konuda nasıl hız keseceklerini ve bu adaptasyonu nasıl engelleyeceklerini araştırıyorum”.

Sürdürülebilir yaşam, sürdürülebilir çevre gibi kavramların yanında nasıl da iğreti duruyor “sürdürülebilir mutluluk”. Fakat kapitalist sistemin, özellikle de markalar için mutluluğu sürdürülebilir kılmaya çalışması absürt gelmiyor kulağa. Hızlı tüketim sektöründe birçok markaya sahip Unilever’in mottosunu anımsayalım bir daha “iyi görünmek, iyi hissetmek ve hayattan daha fazlasını almak”

Peki, hep daha fazlasını elde etikçe neden doymuyoruz? Daha çok tükettikçe neden mutlu olmuyoruz? Tuzlu su içtikçe daha çok susuyor, susadıkça daha çok içiyoruz.

Sahi, hayattan ne bekliyoruz?
Foto: goffertof


Yılın Sunumu - THIRST @ 06-09-2008 08:33
THIRST
View SlideShare presentation or Upload your own. (tags: design crisis)


İş Dünyası STK’lardan Neler Öğrenebilir? @ 31-08-2008 00:18
1980’lerden sonra Türkiye'de ve Dünya'da devletlerin sağlık, eğitim, sosyal yardım gibi konulara yeterli kaynak ayıramaması STK’ların (Sivil Toplum Kuruluşları) varlığının etkinleşmesine ve bu gibi konularda aktif bir şekilde hizmet üretmelerine neden olmuştur. Küreselleşmeyle birlikte devletin sosyal politikalara ayırdığı kaynakla orantılı olarak çözüm üretmesi azalmıştır. STK’lar bu noktada toplumsal sorunları hafifletici rol üstlenmeye başlamışlardır.

2000'li yılların başlangıcından bu yana da STK’lar iş dünyasında etki merkezleri haline dönüşmeye başladılar. Strateji üretme ve yönetim mekanizmalarının etkinliği alanlarında, çoğu uluslararası ve kurumsal şirketlerin uyguladıkları yöntem ve tekniklerle iş modellerini ve sistemlerini kuruyorlar. Yüzyılımızın en kritik alanında -bilgi işçilerinin motivasyonu, üretimi ve yönetiminde- gerçekten öncü durumdalar. Şirketlerin ilerleyen dönemlerde öğrenmek zorunda kalacakları politika ve uygulamaları geliştiriyorlar.

Sivil Toplum Sektörü (Üçüncü Sektör) Amerika, Kanada gibi ülkelerde en büyük işveren sektöre dönüşmektedir. Sektörün bu alandaki etkinliği çok göze çarpmasa da ciddi rol oynamaya başladığı bir gerçek. Türkiye’de ise Üçüncü Sektör yaşamakta olduğu ekonomik dönüşümler, AB süreci gibi etkenlerle beraber gelişme göstermektedir. Türkiye'de yükselen gönüllülük trendi işveren piyasasında güçlü bir konum oluşturmaktadır. Gönüllü çalışmalara ücret ödenecek olsaydı, alacakları ücret asgari düzeyde kalsa dahi GSMH üzerinde ciddi bir rakama ulaşacaktı. Amerika için bu yaklaşık 10 milyon tam zamanlı işe eşit oluyor. Bu da GSMH'nin % 5'ini geçmektedir.

Günümüzde STK’ların etkinlik alanının genişlemesi STK ve gönüllü yönetimine yeni açılımlar getirmiştir. Bu noktada başarılı olan STK’ların yönetim altyapısını katılımcı bir anlayışla oluşturdukları vizyon ve misyon üzerine temellendirdiklerini görmekteyiz.

Değerler-Vizyon-Misyon-Strateji

İnançlar ve idealler üzerine kurulu değerler yapısı STK’nın dış dünyaya açılan bir iletişim penceresidir. STK’nın izleyeceği yol haritası değerler atlası üzerine konulacak referans noktalarından oluşur. Dolayısıyla STK; çalışanları, gönüllüleri ve dış çevre için merkezi bir değerler algısı oluşturur, bir kimlik ortaya koyar, karakteristik özelliklerini yansıtır, fonksiyonel ve psikolojik anlamını dış dünyaya yansıtır…

Değerler doğrultusunda oluşturulan vizyon ise STK’ya bir gelecek perspektifi ortaya koyar, ulaşmak istediği durumu tanımlar ve hedefe yönlendirir.

Vizyon ise misyonun oluşmasına kaynak teşkil eder. STK’nın misyonu çalışanlarına, gönüllülerine ve dış çevreye niçin burada olduklarını, ne yapacaklarını, vizyona nasıl hayat kazandıracaklarını açıklar. STK’nın somut hareket planını genel bir çerçeveyle paydaşlarının zihninde şekillendirir.

Dolayısıyla STK’nın vizyon ve misyonu; STK’nın varlık sebebini, amacını ve amacını nasıl gerçekleştireceğini anlatarak paydaşlarının zihinlerini ve gönüllerini bu noktada tatmin eder. Vizyon ve misyon arasındaki güçlü uyum STK’nın verimliliğini ve etkinliğini artırır. Uzun vadede stratejik seçimlerini belirlemesini; proje ve faaliyetlerle ilişkilendirilmesini sağlar. Ayrıca bu uyum günümüzde yaşanan hızlı değişime karşı STK’ların adaptasyon yeteneğini artırır.


STK’lar, üçlü sac ayağı (değerler-vizyon-misyon) üzerine kurdukları stratejileri ile de mevcut durumlarını görerek, nereye gitmek istediklerini ve en iyi nasıl gideceklerini bilirler.
Peki iş dünyası TOG (Toplum Gönüllüleri), Deniz Feneri gibi başarılı STK’ların bu çerçevede uyguladıkları yönetimsel anlayıştan neler mi öğrenebilirler?

* Çalışanlarda aidiyet duygusunun gelişimi ve kurum kültürünün oluşumu.
* Çalışanlarını kalben ve zihnen tatmin etme.
* Yenilikçi kültür anlayışına sahip olarak değişime karşı uyum geliştirebilme.
* Kaynak üretebilme ve kaynaklarını verimli kullanabilme.
* Hedeflerini net olarak tayin edebilme.
* Referans noktalarını tanımlama ve strateji haritasını çıkarabilme.

Kurumsal bilgi kaybının artması olası. Aidiyetin zayıfladığı, menfaatin arttığı bir iş dünyasının çıkmazı ne olabilir? Y kuşağı ve bu kuşağın çocukları olacak Z kuşağı kurumlar için ne derece tehlike oluşturabilir? Bunun için şu andan itibaren birçok şirket geleceklerine yatırım yapmaya başladı bile. Bireysel, yalnız, çabuk vazgeçen, bağlanmaktan hoşlanmayan bir nesil için markalar geleceğe yatırım yapıyor. Ya gelecekte çalışanları için şirketler?


NOT: 2007 Temmuz ayında, Sevgili kardeşim Emre ile birlikte yazdığımız bu yazıyı paylaşır kılmanın anlamlı olduğunu düşündüm. Gönlüne sağlık Emre.


SÜRGÜN @ 25-08-2008 13:04

Yaratılışları itibariyle sahip olduklarına inandıkları üstünlük hissiyatıyla her şeyin en doğrusunu ve en iyisini bilenleri.. Dün ihtişamlı ego tahtlarından milletin kaderine dilediğince hükmedebilenleri.. Bayrağın kırmızısı adına yaptıkları kahramanlık (!) destanlarını değil…

Kendileri gibi olmayan, kendileri gibi düşünmeyenler için üretilen yegane söylemin “rejim tehdit altında” olduğunu.. Rejimin tehdit altında olduğuna tezgahlanan kanlı oyunlarla nasıl inandırıcılık kazandırılmaya çalışıldığını.. Gerçekleştirdikleri her eylemin nemalandıkları kaynakları korumak ve iktidarlarını sağlamlaştırmak olduğunu da değil…

Bugün, sorgulananları değil, neler yaptıklarını değil, sorgulaması gerekli olanları konuşmak isterim, kendimden başlayarak…
---
-Evvelini saymazsam- Son 20 yıla sığmış birbiri peşine yaşanan karanlık vakaların tanığıyız. Oysa hayat her gün devam ediyor. Nice hadisenin zihnimizde bıraktığı tanımı ortak kılarak; aydınlanamamış cinayetler, tıkanan soruşturmalar, zamanaşımına uğrayan davalar…
Bilinçaltlarımıza yaşatılan sürecin girift bilmecesini çözmek için beyin kıvrımlarını biraz zorladığımızda, aynı tabakta servis edilen “anonim vakalar” çıkıyor karşımıza. Bu “anonim vakalar”ın davranışsal dönüşümleri gerçek hayatta karşımıza suikastlar, bombalı saldırılar, çeteler, faili meçhuller, hortumlamalar olarak çıkmıyor mu? Ya içlerde oluşturulan duyguların meşrebi? Şiddet, kan, öfke, intikam.. değil mi? Tüm bu kavramların olağanlaştırdığı bir yaşamı sürmüyor mu bedenlerimiz?

“Anonim vakalar”a zihnimizdeki sözcükler kadar tepkimiz ve tepkimizdir farkında olmadan -uzun zamandır- süregelen “olağanlaşan yaşam” hapsimiz.

Operasyonlarda, baskınlarda şehit düşen genç fidanların ardından cenaze töreninde bayılan anne-babaları, küçücük bedeniyle tabutun başında babasının resmine bakan minik bedenleri, gözyaşı için için akan hayat arkadaşını yitiren garip eşleri görmüyor muyuz haftada bir… ya da bombaların hedef aldığı hayatlara şahit değil miyiz… veya vurulan polisleri, toplumda saygınlığı olan aydınları yitirmiyor muyuz… Hangi biri hayatımızda ne kadar tesir hasıl ediyor? Olağan yaşamları sürüp giderken, değişen insan olsa da suçlu zaman. Evet, zaman…
---
Kalplerimizin halini fısıldamıyor mu sözcüklerimiz? Her meslekten en ala teorisyenler olarak kuramlarımızı paylaşmıyor muyuz her vakadan sonra bir şekilde birilerine. Buradaki mesaj şuydu, bu yapılanla varılmak istenen şu, buradaki hedef aslında… Ergenekon’dan önce “olağanlaşan yaşam”ımızın analizini yapabilir mi, bu hal ile yüreklerimiz?

Unutarak yaşadık, ya da hatırımızda bu yükü taşıyacak kadar olgunlaşamadık. Sonra sözcüklerin anlamı değişti, farklılaştı, eğrilip büküldü ve aldandık, çok fena aldandık…
---
Kaç kez kurbanı oldu siyasi hamasetten dolayı ekonomi veya milletin parası? Kaç insan kanaat bildirileri ve niyet okumalarla töhmet altında bırakıldı, yafta yedi, hüküm kılındı hakkında? Patlayan bombaların eşleniğinde hep irticanın kolu olduğunu koşullu öğrenmeyle kaç kez belletti medya? Kaç kezi unuttuk çoktan, belki “ilk kez”in ne için olduğunu bulabilirsek, nerede hata yaptığımızı anlayacak, kavrama ufkunu keşfedebileceğiz, belki…

Belki kaybettiğimiz ivme, dünya(lıklar) yörüngesi üzerinde dönüşümüzle başladı. Belki de bu kaderdenk noktada Mehmet Akif’in yıllar önce yazdığı şu dizeleri unuttuğumuzdan beri…
---
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?


Mutluluk @ 21-08-2008 13:49

Küllerimden yeniden doğarım ben çok üzüldüysem eğer
Küçük hesaplar peşindeyseniz benim yanımda, sağımda, solumda olamazsınız hiçbir zaman;
Belki mutluluk benim için bir çift gözde, belki de elimle kavrayabildiğim küçük bir avuçtadır.
Birde zaman içinde çok yaptığım halada yapmaktan zevk aldığım o demir salıncağımda bekli de
Şimdi bu kadar küçük ayrıntılarla mutlu olan bir insan nasıl olurda ufacık sözlerle yaralanır
Bilmiyorum
Ben bulamadım sizinde fikriniz varsa eğer yazın bana
Neden ufacık sözler hareketler bile yaralıyor beni
Neden uzun zaman kendime gelemiyorum ki…
Yoksa bahsettiğim gibi değil mi?
O küçücük şeylerde yakaladığımı sandığım mutluluk aslında bana çok mu uzakta
Bende yazacağım bulduğumda…


Sevgili Aylin çok mahçup olarak yayınlıyorum. Bu kadar beklettiğim için üzgünüm, Kusurumu hoş görmen dileğiyle,

Sevgilerle.



The Best Pictures @ 07-08-2008 14:37

Hepsi birbirinden güzel ve anlam yüklü.

Benim en beğendiklerim 2-7-10-15-24-30-32-34-36-48-51-57-60.

Çok mu oldu ne :)



Neva - VII @ 02-08-2008 15:00

01 Gökhan Birben - Hey Gidi Karadeniz
02 Kazım Koyuncu - Ben Seni Sevduğumi
03 İsmail Türüt - Karadeniz Sofrası
04 Lazutlar - Torul Mix
05 Kazım Koyuncu & Şevval Sam - Gelevera Deresi
06 Volkan Konak - Cerrahpaşa
07 Hülya Polat - Yureğum
08 Gökhan Birben - Dumanlı Dağlar
09 Lazutlar - Gökteki Yıldızları
10 İsmail Türüt - Oflu ile Bayburtlu
11 Lazutlar - Rapatma

İndirmek için
Tıklayınız

Albümün Şifresi:
www.gordugumdustenote.com


Keyifli Dinlemeler


Kandil ve Dua @ 29-07-2008 12:16

Bir gün çok fakir giyimli bir kadın yüzünde bir hüzünle manava girer. Dükkan sahibine mahçup bir şekilde yaklaşır.

Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu söyler.

Manav ona ters bir şekilde bakarak derhal dükkanını terk etmesini ister. Kadın ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek:

- “Lütfen efendim” der. “paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim.”


Manav kendisine bir kredi açamayacağını çünkü onun eski müşterisi olmadığını, kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler.

O sırada dükkanın dışında bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir. İçeriye girerek manava yaklaşır ve: “ben o kadının almak istediklerine kefilim” der. “ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver.”

Bunun üzerine manav çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve “bir alışveriş listen var mıydı? Diye sorar. Kadın “evet efendim” der. “tamam” der manav. “şimdi onu terazinin şu kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım”

Kadın bir an duraklar, sonra başını önüne eğer ve çantasını açarak üzerine bir şeyler karalanmış bir kağıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakırken başı hala öne eğiktir.

Manavın ve diğer müşterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüştür. Manav müşteriye dönerek, kısık bir sesle “inanamıyorum” der. İnanılacak gibi değildir.

Müşteri manava gülerken manav çoktan diğer kefeye eline geçeni doldurmaya başlamıştır ama nafile, diğer kefeyi yerinden bile kıpırdatamamıştır.

Terazinin kefesi artık üzerindekileri alamayacak kadar doldurduğunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir. Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çiziktirilmiş kağıdı eline alır ve okur. Bir de bakar ki orda bir alışveriş listesi yoktur. Sadece bir dua yazılıdır.

Allah’ım, neye ihtiyacım olduğunu ancak sen bilirsin, kendimi senin ellerine teslim ediyorum.”

---

Kıssadan hisse… Bu gece kandil, Miraç Kandili. Bu güzel gecelerde yapılan en güzel ibadetlerden biridir dua etmek. Herkes kendine, anne ve babasına, ülkemize, insanımıza ve insanlığa dualar edecek bu akşam. Dualar bir olup göklere yükselecek. Bugün birlikte olmaya çok ihtiyacımız var, dualar ve mübarek geceler bunun için güzel bir vesile. Hiçbirimiz yıkık dökük halimize, perişanlığımıza, derbederliğimize takılmadan, derlenip toplanma, yeniden aşka gelme heyecanıyla isteyelim, isteyelim ki halimizi bilen en güzel şekilde karşılık versin. Zaten demezler mi “Vermek istemese, istemek vermezdi” diye.

Allah’ımız, Yüce Kitabımız’da bizleri duaya teşvik ediyor: “Eğer kullarım benden sorarlarsa, ben onlara çok yakınım.." (Bakara/186); “Dua edin, duanıza icabet edeyim." (Mü'min/60)

Evet belki, hayatımızda geriye dönüp baktığımızda, üç-beş cümleyi ardı ardına sıralayamayıp, kanadı kırık dualarımızı günahkar ellerimizle anca yüzümüze götürüp utana sıkıla sürüvermişizdir, sonra hızlıca kalkıp devam etmişsizdir gündelik yaşama bıraktığımız yerden, akıp giderken. Oysa bizlere ümitsizliğe düşmemeyi “Ben kullarıma şah damarından daha yakınım” diyerek bildiren yine O değil mi? Bizler her ne kadar aciz olduğumuzu bilmeli isek de kapısına gittiğimiz Yaradan’ın bizlere her gün bin cennet verse, hazinelerinde zerre kadar eksiklik olmayan bir Allah olduğunu bilmeli, rahmet kapısının tokmağına dokunup dua buyurmalı değil miyiz?

Kandiliniz mübarek olsun, dualarda buluşalım.

Foto: ozgurgudersoy



Türkiye’min Başına Geçirilen KARAÖRTÜLER Çıksın Evvela… @ 21-07-2008 13:09
Aslı yerine post-moderni bile yetti, tırpan yedi bir nesil. Ve uykuda yakalandığımız deprem gibi bir gece yarısı şahit olduk e-darbe denen vakaya. Farklı versiyonlarıyla demokratikleşme sürecine sokulduk ve hala kavrama ufkumuzun bir türlü sınırları içine alamadığımız şu rejimin tehlikede olduğuna ikna edilmeye çalışıldık yalan manşetlerle. Fakat, milletin kaderine istediği gibi hükmedebileceğini sananlar bazı günlükleri (!) ortaya çıkınca anladırlar artık, her şey eskisi gibi değil…

Medya doğası gereği “var olan gerçeği açığa çıkartma” dürtüsünü bile kaybetmiş, ayan beyan herkesin elinde olan darbe günlüklerini sondalama gereği bile duymuyor. İşin sonunda gizli el milletin cebine girdiğinden, kimin eli kimin cebinde olduğu bulunsun istenmiyor. Soruşturmaya hep gayrı ciddi imajı verilerek, bunlara çocuklar bile inanmaz deniliyor. Karşılarındaki koskoca bir milleti çocuk saymaya kimin gücü yetiyor?

Azcık dinini yaşama gayretinde olanlara irticacı, dinci, şucu, bucu gibi yakıştırmalar yapanlar, kendilerini Atatürk’ü kalkan yaparak korumadılar mı defalarca. Rejim elden gidiyor diye feveran edenlere, adının önündeki farklı sıfatlarla ekranlarda boy gösteren görmüş geçirmiş aydınlarımıza sormak gerekmez mi, hangi rejimin vesayeti altındayız? Mustafa Kemal ve necip Türk askerlerinin her şeylerini vererek kurdukları Cumhuriyet rejiminin mi, yoksa 12 Eylül, 27 Mayıs veya 28 Şubat cunta rejimlerinin mi?

Sormak gerek! (çokbilmişlere) rejim için darbe yapılmasının meşruiyetini hangi güçten beslenerek söylediklerini?

Sormak gerek! (bazılarına) “Atatürk ve Demokrasi” mitingine neden “Ergenekon Terör Örgütüne Destek Mitingi” ismini vermediklerini? Diktatör Lenin ile Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün resimlerini neden aynı posterde yan yana koyduklarını?

Ergenekon’un avukatlığına soyunan ve düşüncelerini Atatürkçülük diye kanal kanal gezerek açıklayan maskesi inen düşmana; Sormak gerek! Nice anaların yüreklerini yakan Abdullah Öcalan ile bu samimiyeti nerede geliştirdiğini? PKK kamplarında işinin ne olduğunu? Kitabında Atatürk’e hakaretini… Veya yüzüne tükürmek gerek.

Öfkesinden haşmetle patlayan yanardağlara bile rahmet okutuyor bazılarının halleri. Bu olayı karartan medya grubunun, soruşturmayı sürekli siyasi bir cevap olarak lanse eden bir siyasi partinin ve daha bilmem kimlerin bu ülke sevdası (!) adına yaptıkları. Düşündürüyor insanı, demokrasiye bazılarının ve bazı kesimlerin ihtiyacı yok mu?

İrtica ile mücadele uğruna, bürokrasi-sermaye (güç)-medya üçgeninde başlatılan yıkımla gelinen nokta ortada; haksızlığa uğrayanlar ve gücüne güç katanlar. Sonun özeti; ahlaksızlığa, anarşi ve teröre karışmadığı halde bir örgüt yuvası gibi gösterilip kapatılan okullar ve kurslar; ülkesine hizmet etme gayesiyle çalıştığı dönemlerde irtica kisvesi altında alaşağı edilenler, en büyük tehdit unsuru hatta rejime çevrilmiş silah olarak gösterilen başörtülü mağdur ve masum genç kızlar. Şüphe etmeden duramıyor insan, farazi bir irtica canavarının üzerine böylesine gidenler, ülke tarihinin en önemli hukuki sürecine –destek vermek bir yana- neden engel oluyorlar?

Susurluk, Sauna, Atabeyler, Şemdinli, Dağlıca, Ergenekon…

Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu, Hrant Dink…

Bu isimlere ve sözcüklere yenilerini ekleyip sıradan bir yaşam biçimini kabul etmek bir seçenek. Hakikate yaklaşma çabasında akıl tutulmalarından kurtulmak ve Türkiye’mizin başına geçirilen şu karaörtülerin çıkmasını istemek de… en azından istemeyenlerden olmamak da…


İnanmak.. @ 26-06-2008 19:39

Ümitvar olmayı, ümidi sonuna dek yaşatmayı ve yürekten inancı bizlere hatırlatan Türk Milli Takımımızın başta Teknik Direktörü Fatih Terim ve tüm ekibine ve sahada yürekleriyle oynayan tüm oyuncularımıza gönülden teşekkürler...


Darbeye Karşı Ses Çıkar @ 18-06-2008 12:17

21 Haziran 2008 Cumartesi Günü, yılın en uzun, en aydınlık en beyaz günü.

İşte o gün 50 yıldır cesaret edemediğimiz, hep geç kaldığımız bir şeyi yapmak için toplanacağız.

Demokrasiden, adaletten, özgürlükten yana ve darbeye karşı bir ses çıkartmak için.

O sesi 27 Mayıs 1960’da çıkaramadık. Bir başbakan gözlerimizin önünde asıldı.

27 Mayıs’a sessiz kalışımızın bedelini 12 Mart 1971’de hayatlarının en güzel çağındaki gençler ödedi.

Yine sessizliğe gömüldük. Ve o sessizliğin de bir bedeli vardı. 12 Eylül 1980’de yüzbinlerce genç o bedeli ödedi, biz yine sessizce izlerken.

Tarih tekerrür etti. 12 Eylül 1980’nin sessizliğine doğan kızlar 28 Şubat 1997’de üniversite kapılarından başörtüleri yüzünden geri çevrildi, kaçınılmaz bedeli bu kez onlar ödedi.

Sessizdik. Sessizliğimiz cesaret verdi. 27 Nisan gecesinin sessizliğini bir e-muhtıra bozdu. Karanlıklar içinde sessizce Susurluklar, Şemdinliler oldu, Ergenekonlar kuruldu, Savcılar linç edildi. Sessizliğimizden cesaret alanlar hukukun arkasına saklanıp siyaseti tehdit ettiler.

Şimdi yılın en uzun ve en güzel günü şehrin orta yerinde sessizlik yeminlerimizi demokrasiden, vicdandan, adaletten yana derinlerden gelen bir uğultu sesiyle bozuyoruz.

Kepenkleri indiriyoruz, televizyonu kapatıyoruz, yemeğin altını söndürüyoruz, işimizden izin alıyoruz birlikte İstiklal Caddesi boyunca bir akşamüstü yürüyüşüne çıkıyoruz.

Tek renk, tek slogan, tek pankartla. Beyazlar içinde. Bir daha karanlıklar üzerimize çökmesin diye,

Kırıp dökmeden, kimseyi üzmeden olan bitenden rahatsız olduğumuz bilinsin diye,

Yıllardır süren sessizliğimizin bedelini bir daha çocuklarımız ödemesin diye,

Biliyoruz çok geç kaldık ama daha da geç kalmayalım diye,

Bu kez iş işten geçmesin ağır çekim darbe amacına ulaşmasın diye,

Demokrasiden, siyasetten, özgürlükten, yeni bir sivil anayasadan yana; yargı darbesine, darbe tehditlerine karşı vakur bir ses çıkarmak için, ilk sivil bir uyarıyı vermek için,

Yargı darbesiyle işlevsizleştirilen Meclise, dokunmayın demek için, 21 Haziran 2008 günü, yılın en uzun, an aydınlık, en güzel, en berrak günü bir akşamüstü şehrin orta yerinden, Tünel’den Taksim’e doğru sessizlikten bir ses olup yürüyoruz.

Gelir misin?


- GELİRİM.


Başörtü İstemeyenler, Neden Maskeler Çıksın Da İstemez? @ 16-06-2008 12:51
Toplumda gerilim ve paranoyayı her daim hakim kılan gizli el, son yıllarda planladığı ısıtma senaryolarla artık halk nezdinde herhangi bir tepkiyle kale alınmamakta. Baktığı her başörtülü bayandan bir İran portresi çizmeye kalkışanlar, başı açmanın yasak olduğu İran ile, başı kapamanın yasak olması gerektiği kanısında oldukları bir Türkiye’yi hangi kriterlere göre medeni saymaktalar? Hangi demokrasiden dem vurmaktalar? Bu ülkeyi kendi mahalleleri ya da mahalleyi kendilerinden ibaret sananlar –bildikleri için böyle olmadığını- ilk defa türetilen kavramlar ile anlamlandırmaya çalışıyorlar derin boşlukları. Farklılıkların kardeşliğiyle yüzyıllardır yoğrulan bu topraklara yabancı kalış ya da yabancı sayılana iğreti bir bakış. Bilinmez mi! Tüm planların üstünde bir plan, dilemesiyle hükmü her şeye geçen…

Bundan birkaç ay önce üniversitelerde başörtü serbestliği tartışmalarında en alasından niyet okuyabilen kalbi temizler, başörtü serbest olursa üniversitelerde başı açık insan kalmaz yaygarası koparmadılar mı? Böylesine kes(k)in bir iddiaya hangi yolla ulaşabilinir ve nasıl hüküm biçilebilir, hangi vicdanla niyet okunabilir? Böylesine…

Kendi dünyalarının dar kalıplarını ortaya koyanlar, tanımadıkları insanların başındakine hükmü, kalplerini okuyarak verebilirler mi? Hem nasıl verebilirler, gönüllerinin zift karası koridorlarından zamanın herhangi bir anında bir ışık huzmesini içeriye kabul etmeyen kalpler. Bu hal kendi yalanlarına başkalarını da inandırabileceklerini nasıl umdurabilir?

Mahalle baskısından söz edenler gündemden inmemesine –kara örtülerin kalkmamasına- çaba sarf ettikleri iddialar ile kafalarındaki kavramlara hayat verip de neden başkalarının üzerinden siyaset yürütürler? Baskın basanındır fehvasınca, baskıların arttığını ispatlamaya çalışanlar gazetelerinde üst üste bu tip haberleri neden konu alırlar veya neden aynı zamana denk gelir bu tip vakalar hep? Hem nasıl olur da binbir türlü düzmece manşetlerden birine, arkadan çektikleri bir fotoğrafta başörtülü bir bayanın, başı açık bayanın omzuna elini attığı arkadaşlığı resmeder fotoğrafı koyma gafletinde(!) bulunurlar. Kendileriyle bile bu denli çelişenler, kendilerini ikna etmeli değiller midir evvela?

Ellerinde herhangi bir analitik veri seti olmadan -olsa da hiçbir sosyal araştırmanın ruh iklimini yansıtamayacağını bilmeden- başörtüsüne el uzatanlar, icra edilmeyi bekleyen birçok fiiliyatı kara örtülerle gizlemedi mi daha önce de? Objektif yayıncılığın sahnesinde sergilenmedi mi Gündüzlerin, Kalkancıların ve bilmem hangi figüranların oynatıldığı oyunlar…

Tehlikenin farkında mısınız diyerek uyarıda bulunanlar, tehlikenin nereden, nasıl ve ne şekilde geleceğini nasıl olur da bilebilirler? Ellerinde kalan son gücün kapsadığı kullanım alanı ile ilgili olabilir mi acaba?

Neden başörtüsü istemeyenler, yüzlerdeki maskeler çıksın da istemez? Neden…


gördüğüm düşten ötE

Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 63
Kategori: Kişisel
Etiket: sevda ask-bloglari ask asik sevgi esra demiroz dus

Paylaş
Rapor Et


Benzer RSSler
Kişisel - Grup Hepsi Grubu
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 1770
Kişisel - Ersin Akman
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 92
Kişisel - erülke
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 69
   
Olmazmi.com