Allah'ın sıfatları şıkkında hayvan isimleri @ 18-01-2008 08:46

Kırıkkale'de yapılan deneme sınavındaki din sorusunda Allah'ın sıfatları olarak hayvan isimleri gösterildi. OKS hazırlık sınavındaki 25. soruda 'Aşağıda belirtilen Allah'ın sıfatlarından hangisi yanlış açıklanmıştır' sorusunun şıkları olarak deve, sığır, manda, koyun şıkları verildi.
Soruya tepki gösteren öğrenciler, olayı ailelerine bildirdi. Ailelerin şikayeti sonrası Valilik, soruşturma başlattı.
Kırıkkale'de Gürler, İstiklal, Atatürk, Mustafa Özbek, Hanımeller, Akşemsettin, Yunus Emre, Mustafa Kemal, Dede Korkut ve Namık Kemal İlköğretim okullarında OKS'ye hazırlık için deneme sınavı yapıldı.
Deneme sınavındaki 25. soruda öğrencilere 'Aşağıda belirtilen Allah'ın sıfatlarından hangisi yanlış açıklanmıştır? sorusu soruldu. Şık olarak da; A) Deve B) Sığır C) Manda D) Koyun şıkları verildi. Soru karşısında şaşıran öğrenciler, olaya tepki gösterip durumu ailelerine iletti. Ailelerin şikayeti üzerine Milli Eğitim Müdürlüğü soruşturma başlattı. Konuyu yeni duyduğunu söyleyen Kırıkkale Vali Vekili İsmail Özdemir, Valiliğin inceleme başlattığını, sınav sorularını hazırlayanlar ve sınav yapanlar hakkında yasal sürecin başladığını söyledi.
Sınavdan haberi olmadığını söyleyen İl Milli Eğitim Müdürü Mahmut Zengin ise, "Sınavı 12 okul kendi arasında yapmış. Bizim haberimiz yok. Sınav kontrolden geçmeden hazırlanmış. İlk araştırmamda matbu evrak hatası olduğunu gördüm. Araştırmamız devam ediyor. 12 okulun müdürüne soruşturma başlattım. Denede başka hatalarda var" şeklinde konuştu.
Deneme kitabını inceleyen Kırıkkale İl Müftüsü Osman Şarklı da yapılanın büyük bir hata olduğunu ifade etti. Yapılan hataya üzülen İl Müftüsü Şarklı, "Her Müslüman Allah'ın sıfatlarını bilir. Yapılanda bir kasıt yoksa, çok kötü bir olay. Çocuklar bundan etkilenmiştir" dedi.
Yüzde 99 Müslüman olan bir ülkede böyle hatalara göz yumulmaması gerektiğini söyleyen vatandaş Ahmet Özgür ise, "İl Milli Eğitim Müdürlüğü buna nasıl izin verdi. Hiç mi kitapçığı incelemedi. Bunu yapanları kınıyorum" dedi.
(Cihan)
Bahçeli neden Cuma Namazı'na gelmiyor @ 02-01-2008 12:30

Sabahattin Önkibar'ın yazısı
Bahçeli, MHP Genel Merkezindeki imamı neden kovdu?
MHP lideri Bahçeli'nin 7 senedir genel merkezin mescidinde imamlık yapan 70 yaşın-daki Mehmet Demirdelen'i yaka paça binadan kovdurduğu ortaya çıktı. Gerekçe hayli ilginç.
Adı: Mehmet Demirdelen.
Emekli Müftü.
Alpaslan Türkeş’in yakın dostu ve MHP eğitimcisi.
Merhum Türkeş döneminde görevle defalarca Avrupa’ya ve ABD’ye gönderilmiş.
Kısacası ülkücü camiada İslami ilimlerde bilge bir kişilik.
Mehmet Bey MHP’nin yeni Genel Merkez binasının bitiminde partiye müracaat ederek, Genel Merkez’de bulunan mescide ücret almaksızın imamlık yapmak istediğini bildirir.
İstek kabul edilir ve Demirdelen Hoca göreve başlar.
Başlangıçta 30 kişi ile başlanan namazlar zaman içinde özellikle Cuma günleri binleri aşar ve cemaat katlara taşar.
Mehmet Demirdelen Hoca, tamı tamına 7 sene Genel Merkezin mescidinde imamlık yapar ve vaazlar verir.
Demirdelen Hoca bir gün Genel Başkan Bahçeli’den randevu ister ve şunu söyler:
-Efendim beni bağışlayınız. Sizinle olan uzun dönemli tanışıklığımıza binaen cesaret alarak söylüyorum. Gençler Devlet Bey bir kez olsun Cuma namazına niye gelmiyor diye fısıldaşıyorlar. Cuma Namazlarını teşrif etseniz.
Bahçeli’den cevap:
- İnşallah, inşallah.
Aradan bir süre daha geçer.
Mehmet Demirdelen Hoca bir gün namazın ehemmiyeti ve Cuma namazının önemi üzerinde vaaz verirken şunları söyler:
- Cuma namazlarını mazeretsiz üç kere üst üste kılmayanların eli bile sıkılmamalıdır.
Bu vaazın iki gün sonrasında Mehmet Hoca, Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin koruma ve özel kalem görevlilerince yaka paça alınıp, karga tulumba Genel Başkanlık katına çıkarılır.
Bahçeli ilk kez alışılmışın dışında masasında değil, odasının kapısındadır.
Koruma ordusu ile getirilen 70 yaşındaki Demirdelen Hoca’ya elini uzatır.
Mehmet Hoca da uzatılan eli sıkar.
O ana kadar susan Bahçeli işte o anda gürler:
- Neden sıktın elimi?
Mehmet Demirdelen:
- Uzattınız sıktım efendim.
Devlet Bahçeli:
- Hani benim elim sıkılmazdı?
Mehmet Demirdelen:
- Ben öyle bir şey demedim.
Devlet Bahçeli:
- Vaazında söyledin ya?
Mehmet Demirdelen:
- Vaazda ben Allah’ın(cc) emirlerini söyledim. Söylemese miydim?
Bahçeli korumalara ve özel kalem görevlilerine döner:
- Derhal kovun bunu. Sakın ha bir daha Genel Merkeze de sokmayın. Teşkilatlar da yasak buna.
70 yaşındaki Mehmet Hoca’nın gözleri nemlenir ve son söz olarak şunları söyler:
- Ben o sözü sizi kastederek söylemedim. Ben Cenab-ı Hakkın emrini dillendirdim. Sizin hatırınıza da Alahu Tealanın emrini değiştiremezdim.
Evet aynen böyle.
Bütün bunları dün konuştuğum Mehmet Hoca’dan bire bir dinledim.
Demirdelen Hoca’nın bana söylediği son söz de şuydu:
“Ben 7 yıl orada imamlık yaptım. Sayın Bahçeli bir kez olsun Cuma namazını teşrif etmedi. Şüphesiz hiç kimse inanç ve amel noktasında Sayın Bahçeli’yi sorgulayacak durumda değil. Hutbede emin olun Sayın Bahçeli’yi kast etmedim. Belli ki Sayın Bahçeli eksikliği ya da ezikliğinden dolayı vaazımı kendine göre yorumladı. Üzüldüğüm şey, beni bu güzel hizmetten ve Ortadoğu Gazetesindeki köşemden de uzaklaştırmasıdır. Ben o hizmetleri para karşılığında değil, Allah(cc) rızası için yapıyordum. 7 yıl bir kuruş da almış değilim”
Evet olay aynen budur sevgili okurlar.
Devlet Bey’in kişisel amel durumu şüphesiz hiç kimseyi ilgilendirmez. Cuma namazını kılar, kılmaz, onun tercihidir. Ancak Mehmet Demirdelen Hoca’ya olan tutumu ise asla onaylanamaz.
İşte MHP, muhafazakar Erzurum, Elazığ, Şanlıurfa, Malatya, Erzincan, Kayseri,Yozgat gibi çeşitli illerde niye yok olma noktasına geldi diyenleri bu yaşananları değerlendirmeye davet ediyoruz... İşte biz bunun için Bahçeli ile artık olmaz diyoruz... Bu Bahçeli’nin lider olduğu MHP’ye hangi muhafazakâr ilin ülkücüsü oy verir.
Yeniçağ Gazetesi
Millî Mücadele'yi Vahdeddin mi başlattı? @ 27-11-2007 16:22

Tarih, özünde hep bir belirsizlik ve sır barındırır. Yakın geçmiş-ten uzak geçmişe doğru gidildikçe, kaynak yetersizliğinden mütevellit, bu sır perdesi daha da katmerleşir. Bu biraz da doğaldır, zira tarih yaşanmıştır ve bir daha aynen tekerrürü imkânsızdır.
Tarihin gizemini, olanca bilinmezliğiyle koruduğu yerlerden biri de hiç şüphesiz ki bizim ülkemizdir. Türkiye tarihinin, geniş bir ke-siti hâlâ esrarını muhafaza etmekte ve bitmeyen tartışmaların odak noktasındaki yerini korumaktadır.
İsmail Çolak'ın kaleme aldığı 'Osmanlı'nın Gizli Tarihi' isimli Nesil Yayınları'ndan çıkan kitap tarihin çok tartışılan bölümlerine ışık tutuyor. Zaman zaman ya birinci sayfada ya da köşe yazılarında gündeme gelen bir konu 'Millî Mücadele’yi ilk kim başlattı?...' Bu soru İsmail Çolak'ın 'Osmanlı'nın Gizli Tarihi' isimli kitabında cevap buluyor.
Kitapta bu konu ilgili geçen ifadeler aynen şöyle:
Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının Millî Mücadele’yi gerçekleştirip vatanın kurtuluşunda büyük rol oynadıklarında her-kes hemfikirdir. Fakat Anadolu’nun bu yeniden şahlanış ve dirili-şini bir kişiye ve belli bir gruba mal etmek ise din, vatan ve hay-siyet davası uğrunda varını yoğunu ortaya koyan ve kahpe düşmana göğsünü siper eden, yediden yetmişe tüm milletimizin ve perde gerisindeki kahramanlarımızın efsanevî gayret ve feda-kârlıklarını yok say¬maz mı? Destansı havanın getirdiği hissîlikten kendimizi sıyırıp “19 Mayıs’ın” hakikatine uyanmanın ve ilmin büyük ölçüde hükme bağladığı tarihî gerçeklerle yüzleşmenin daha zamanı gelmedi mi?
Millî Mücadele’yi İlk Kim Başlattı?
Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişi ile alakalı, birbirinden çok farklı rivayetler, iddialar ve senaryolar dile getirilmiştir:
1) İttihatçı, radikal ve istenmeyen adam olarak Mustafa Ke-mal’in İstanbul’dan uzaklaştırılıp pasifleştirildiği.
2) Başka vazife kalmadığı için mecburen bu görevin tenzili rüt-be (rütbe indirimi) olarak verildiği.
3) Kendi gayretleriyle söz konusu görev ve yetkileri elde ettiği, asıl gizli amacını gizlediği ve İngilizlerden habersiz Samsun’a çık-tığı.
4) Dünya Harbi sonuçlanmadan önce ilk kez İttihatçıların plan-ladığı bu harekete, yine onların İstanbul’da kurdukları gizli Karakol Örgütü’nün, Kemal Paşa’yı uygun gördüğü ve görüşmeler sonunda paşanın kabul etmesi üzerine, hükümete görev çıkarttırıp padişaha onaylattırdığı.
5) Nihayet, Padişah Vahdeddin’in ve kısmen de Sadrazam Da-mat Ferid Paşa’nın bilgisi ve iradesi dâhilinde Anadolu’da büyük bir Millî Mücadele Hareketi başlatmak üzere gönderildiği.
Kaynaklar ve belgelerin dile getirdiği gerçek şu ki padişah ve hükümet, İngilizleri de ikna edip güven vererek Samsun ve civarında sözde ateşkesin uygulanmasını sağlayıp emniyeti temin etmek şeklindeki 9. Ordu Müfettişliği adı altında, esas ve gizli bir görevin gerçekleşmesi için Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya gönde-rilmiştir. Söz konusu görevin adayları arasında, Harbiye Nazırı Fevzi (Çakmak) Paşa’nın hazırladığı liste içerisinde yenilikçi görüşler taşıdığını, yüksek derecede siyasî emeller beslediğini, hatta cumhuriyet yanlısı olduğunu biliyordu. Üstelik teşkilatçı, hamleci, müteşebbis bir ruh ve karaktere sahip olmasına ve daha da mühimi lider vasfına güvenip böylesi felaketli bir zamanda öncelikli gaye olan vatan ve milletin kurtuluş ve selameti için, “namağlup komutanım” sıfatıyla övdüğü Mustafa Kemal’in adını tercih etmekten Sultan Vahdeddin çekinmemiştir.
Padişahın, paşayı seçtiğini, 150’likler arasında olmadığı halde memleketi terk eden Râci Azmi Yeğen’in naklettiği, devrik sultanın San Remo’da kendisine söylediği şu bilgi de pekiştirmektedir: “Samsun’a bir müfettiş gönderileceğini öğrenince, danışmanla-rımdan Ge¬nelkurmay tuğgenerali Mustafa Kemal Paşa’yı da dikkate alınız, diye ikaz eyledim.”
Bütün bunlara aslında en iyi ve sağlıklı cevap vermek konumun-da olan Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat kendisidir. Samsun’a hareket etmeden önce Sultan Vahdeddin ile 15 Mayıs 1919’da sarayda gerçekleşen son görüşmeyi Kemal Paşa, kendi ifadeleriyle şöyle anlatmıştır: “Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdeddin ile diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Vahdeddin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: “Paşa paşa, şim-diye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık şu kitaba, tarihe geçmiştir. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hep-sinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!” “Hakkımdaki teveccüh (ilgi) ve itimada (güvene) arzı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur et¬meyeceğime emniyet buyurunuz.” “Muvaffak ol!” hitabı şahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çıktım.”
Bazı kaynaklar, Vahdeddin’in daha açık ve geniş olarak şunları söylediğini rivayet etmektedir: “Sizi Anadolu’ya, işte bu millî kıyam (mücadele) zeminini açmanız için gönderiyorum! Düşman kuvvet-lerine, hususiyle İngilizlere ve hükümete karşı gidiş sebebiniz ayrı-dır. İşgal kuvvetleri, sizin Samsun’da asayişi iade edeceğiniz ve şarktaki (doğudaki) ordu mukave¬metini (direnişini) kaldıracağınız kanaatini besleyeceklerdir. Gerçek sebebi ise, yalnız siz ve ben bileceğiz. Size düşen iş, bu ruhu büsbütün alevlendirerek orduyu da içine alan bir daire merkezinde bütünleştirmek ve teşkilatlandırmaktır. İçinde bulunduğumuz belalı şartlar karşısında, tek merkezli ve yekpare (tek parça) bir millî hareket üzerimize farzdır. Böyle bir hareketin sevk ve idaresini, hangi kumandana emanet edebileceğimi uzun uzun düşündüm. Nihayet, taşıdığımız vasıflar bakımından sizi buldum! Millî şahlanışın muvaffak olabil¬mesi için mutlaka İstanbul, devlet ve padişah dışında vücut bulması ve düşmanlarımıza azamî telaş ve dehşet hissini vermeyecek çapı muhafaza etmesi lâzımdır. Hatta bu hareket, bana ve hükümetime aykırı diye de gösterilebilir. Evet paşa, Anadolu’ya en ince bir sanat, askerî ve mülkî idare dehasıyla, işte bu gayeyi gerçekleştirmek üzere geçecek ve Allah’ın inâyetiyle (yardımıyla) muvaffak olacaksınız!”
Kemal Paşa, İstiklâl Harbi’nin devam ettiği 10 Ocak 1922’de, ga-zeteci Ahmet Emin’e (Yalman) verdiği röportajda; Anadolu’ya gön-derilme teklifinin padişah ve Hükümetten geldiğini, kendisinin de kabul ettiğini doğrulamıştır. 1927–1938 yıllarında sofracılığını ya-pan Cemal Granda’nın, onun ağzından aktardıkları da aynı gerçeğe parmak basmaktadır: “Beni, Millî Mücadele’yi açmak üzere bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Vahdeddin’dir. Eğer bu vatanı kurtaran birini aramak gerekirse Vahdeddin’i göstermek lâ-zım gelir!” Refet Bele’nin, Necip Fazıl’a söyledikleri ise şöyledir: “Vahdeddin, vatanın kurtarılması yolunda işin başına geçmesi için maddî ve manevî her fedakârlığı göstererek Mustafa Kemal’i seçmiş ve Anadolu’ya göndermiş insandır!” Vahdeddin ise, gurbetteyken şunu söylemiştir: “Biz yandık, ama onu Anadolu’ya göndermekle vatanı kurtardık!” Mustafa Kemal Paşa’nın ordu müfettişliğini aşan gayet geniş yetkilerle ve en vatansever ve vasıflı subaylardan oluşan 18 kişilik kurmay kadroyla Anadolu’ya gönderilmesini, Ahmet İzzet Paşa, “şimdiye kadar hiçbir fâniye nasip ol¬mamış” şeklinde nitelen¬dirmiştir. Amerikalı Tarihçi Stanford Shaw, son tahlilde şöyle hükme bağlamaktadır: “Mustafa Kemal’in, böyle olağanüstü yetkilerle donanmış olarak silah toplamaktan daha başka şeyler için düşünüldüğü açıkça görülmektedir. Harbiye Nazırlığındaki üstlerinin ve bir ihtimalle Sadrazam ve Padişahın kendisinden direniş örgütlenmesini beklemiş oldukları açıktır.”
M.Tayyib Gökbilgin, Millî Mücadele Başlarken, Ankara 1965, s.189; Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, c.2, İstanbul 1991, s.211-212-213; İlhan Bardakçı, Vahdeddin’den Mustafa Kemal’e, s.77-78; Mehmet Kafkas, Millî Mücadelede Öncüler, C.1, İzmir 1991, s.43-44,46-51; Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahdeddin, İst.1976, s.156-245; İsmail Çolak, Vahdeddin Hain mi?, İstanbul 2005, Lamure Yay.
WWW.MORALHABER.NET
Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi konuşması Nutuk'ta neden makaslandı? @ 16-11-2007 13:44

Tarihimiz, özellikle yakın tarihimiz tam bir yalanlar mecmuası. Bu çok açık. İçine girdikçe bu açıklığın müstehcenlik düzeyine varmasından inanın haya ediyorum ama şu garip kalemim meseleye eğip bükerek bakmama mani. Hangi konuya eğilseniz lime lime olup elinize kalıyor belgeler.
Jean-Paul Roux haklı galiba: “Tarihte bu kadar çok şaşırmamız, onu yeterince incelemeyişimizdendir.”
İnceleyelim öyleyse.
Son zamanlarda şu Erzurum Kongresi’ne taktım. Beni uyandıran da, ne yalan söyleyeyim, herhalde Kemalistliğinden kuşku duyulamayacak bir isim, Şerafettin Turan oldu. Çok ciltli Türk Devrim Tarihi’nin ilkinde Erzurum Kongresi kararları diye ortaya atılan maddelere şaşırıyor ve şunları sıralıyordu Turan:
“Örneğin, M. Kemal’in ‘kongre kararları’ olarak sıraladığı ve okul kitaplarından başlayarak kongre ile ilgili hemen tüm yayınlarda yer alan ‘Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür, biribirinden ayrılamaz’ ilkesi ne tüzükte, ne de bildiride bu biçimiyle düzenlenmiştir… Söylev’de [Nutuk’ta] ‘Manda ve himaye kabul olunamaz’ biçiminde aktarılan kesin hüküm de kongre kararları ve bildirisi içinde yer almaz.” (Türk Devrim Tarihi, 1. Kitap, Ankara, 1991, Bilgi Yayınevi, s. 214-215.)
Bunları okuyunca ‘Nasıl yani? Kongre kararları diye ezberlediklerimiz Nutuk’ta değiştirilerek aktarılmışsa biz neye inanacağız veya inanıyoruz?’ diye hayretle sormuştum kendi kendime. Ardından da Fahrettin Kırzıoğlu’nun Bütünüyle Erzurum Kongresi (Ankara, 1993) adlı, kongre tutanaklarını orijinallerine varıncaya kadar yayınladığı kitabını incelediğimde büsbütün şaşırmıştım. Bu kadar kesin olarak bildiğimiz kararlar böylesine değiştirilerek aktarılmışsa başka nerelere uzanmıştır o muhteşem altın makaslar? diye düşünerek soru matkabımı çalıştırmıştım.
Şimdi size Mustafa Kemal Paşa’nın 23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresi’nin açış konuşmasında söylediklerinden Nutuk’a almadığı bazı parçaları sunacağım. Böylece şu günlerde bir öğrenci ödevi yüzünden yeniden hortlayan bitmez tükenmez Vahdettin tartışmalarına bir parça ışık düşüreceğimi ve yıllardır gözlerden saklanan gerçeklerle yüzleşmemize yardımcı olacağımı umuyorum.
Evet işte o konuşmada İstanbul hükümeti ve Vahdettin’le ilgili atlanan kısımlar. Dikkatle ve cümle cümle okuyoruz:
“Anadolu’da, Pâyitahttaki münevverânın ve din ve devlete mesbukü’l-hidme zevat-ı âliyenin, gaye-i mukaddesemiz uğrunda evvel ve ahir masruf olan mesaisi pek kıymettardır.”
Burada Anadolu’da, İstanbul’daki aydınların ve din ve devlete hizmeti geçmiş yüksek kişilerin kutsal gayemiz uğruna sarf ettikleri eski ve yeni çalışmalar çok değerlidir, denilerek İstanbul’da, Erzurum’da da paylaşılan aynı “kutsal gaye” için çalışanlar bulunduğu ve bu çalışmalarının değerli olduğu vurgulanıyor. Yani Anadolu hiç de kendi haline bırakılmış değildi 1919 Temmuz’unda.
Biz devam edelim:
Okuduğunuz cümle, daha sonra, muhtemelen Nutuk metni hazırlanırken gözden geçiriliyor ve şu kılığa büründürülüyor:
“Pâyitahttaki münevverânın ve din ü devlete hizmetleri mesbûk zevat-ı aliyenin mesai-i masrufeleri, kıymetdar olmakla beraber, [ancak] te’sir ve murâkabe altında mahsur bir muhit; kendilerini daima tehdit ve akametle müteessir etmektedir.”
Bu cümlede, yukarıda sözü geçen İstanbul’daki kişilerin değerlerini vurguladıktan sonra bir ‘ancak’ edatı konularak onların etki ve denetim altında bir çevrede tehdit ve işlerini sonuca bağlayamayacak şartlarda çalıştıkları vurgulanıyor. Yani bir şeyler yapmak istiyorlar ama elleri kolları bağlı denilmek isteniyor İstanbul’dakiler için.
Aşağıdaki cümle daha açıklayıcı:
“Herhalde mukadderata hakim ve hukukuna sahip bir idare-i milliyenin müdahaleden masun ve müstakil bir surette zuhurunu, ancak Anadolu’dan bekliyorlar.”
Yani geleceğine hakim ve hukukuna sahip bir millî yönetimin işgal İstanbul’undaki gibi müdahaleden uzak ve bağımsız bir şekilde ortaya çıkışını ancak Anadolu’dan bekliyorlar.
Kimdir bekleyenler? İstanbul’dakiler elbette… Yani hükümet, devlet adamları ve elbette biraz sonra göreceğimiz gibi şu ‘hain’ Vahdettin!
Erzurum Kongresi açılışında Mustafa Kemal Paşa kürsüde konuşmaya devam ediyor:
“Buna istinadendir ki, bir Şura-yı Milli’nin vücudunu, ve ancak, kuvvetini irade-i milliyeden alacak mesul bir hükümetin mevcudiyetini talep etmek, artık ve bilhassa son zamanlarda payitahtın heman tekmil tabakat-i mütefekkirini için bir fikr-i sabit halini almıştır.”
Anlamı şu: Anadolu’dan bağımsız bir millî yönetim arzusu doğrultusunda bir şura-yı millî, yani meclisin varlığını ve kuvvetini ancak milli iradeden alacak sorumlu bir hükümetin mevcudiyetini istemek artık ve özellikle son zamanlarda İstanbul’un hemen bütün düşünen insanları için bir saplantı halini almıştır.
Yani? İstanbul’dakiler bir milli şura, yani meclisin ancak Anadolu’da kurulabileceğine inanıyor ve bunu sizden bekliyorlar. O kadar ki, bu beklenti bütün düşünen insanlar için bir saplantı düzeyine varmıştır. Evet, düpedüz saplantı (fikr-i sabit)…
Devam.
“Anadolu’daki Ordu Müfettişliği memuriyetime, bilhassa İngilizler tarafından hazm u tahammül olunamayacağı ve dahilden de bir çok ifsadat ve tezviratın karışacağı, daha o zaman kestirilerek alenen gerek Sadrazam (Damat Ferid) Paşa’ya ve gerekse rical-i marufe-i devlete söylemiş ve bilhassa Zat-ı Akdes-i Padişahiye (Vahdettin’e) de bilmünasebe maruzatta bulunmuş idim.”
Geldik meselenin bam teline. Nutuk’a alınırken atlanan bu cümle, Mustafa Kemal’in, Anadolu’ya gönderilişinden İngilizlerin memnun olmayacaklarının ve bu görevi yüzünden içeriden de fesatlar ve dedikoduların çıkabileceğinin daha İstanbul’dayken farkında olduğunu ve bu konuda gerek Damat Ferid’le, gerekse tanınmış devlet adamları ve Vahdettin’le görüştüğünü anlatıyor.
Mustafa Kemal’in bundan sonraki cümlesi tutanaklarda yarım kalmış ve metin tam 4 sayfa birdenbire atlanmış! Bu atlanmış veya atılmış sayfalarda neler yazılı olduğunu bilmemekle beraber bir sonraki sayfada rastladığımız ifadelerden anlıyoruz ki, İngilizlere karşı padişahla yaptıkları özel görüşmelere dair açıklamalar yer alıyordu buralarda. Nitekim eksik sayfalardan sonraki ilk cümle bunu açıkça gösteriyor. Neler göstermiyor ki? Beraber okuyalım:
“Bu bâbdaki esrâr ve muhâberâtın ve zât-ı akdes-i padişahî ile geçen ma’ruzât ve müdavelâtın şimdilik neşri muvâfık olmayıp inşaallahu teala mübarek vatan ve milletin bilfiil mazhar-ı necât olduğunu idrak edince kitap halinde intişârı ve o zaman bugünkü kongre heyet-i muhteremesini teşkil buyuran zevât-ı kıymetdâra da bir hâtıra-i millî olarak takdimi mutasavverdir.”
Bugünkü kelimelerle ifade edersek, sözü edilen konudaki sırlar ve haberleşmelerin, özellikle de Sultan Vahdettin’le aramızda geçen yazışmalar ve görüş alış-verişlerinin yayınlanması şimdilik uygun olmayıp kurtuluştan sonra kitap halinde bastırılması düşünülmektedir.
Tabii bu ‘sırlar’ı içeren kitabın hiçbir zaman yayınlanmadığını biliyorsunuz.
Böylece Erzurum Kongresi tutanaklarında yer alan ancak Nutuk metnine alınırken özellikle atlanan kısımlarda çok önemli bazı bilgiler yer aldığını gördük. Bunları maddeler halinde özetleyelim:
1. İstanbul’da kutsal gayemizi, yani vatanın esaretten kurtarılışı konusunda yapılmakta olan çalışmalar çok değerlidir.
2. Ancak bu çalışmalar, işgal ordularının denetimi altında yürütüldüğü için sonuç almalarına yetmemektedir.
3. İstanbul’dakiler millî bir yönetimin ortaya çıkışını Anadolu’dan bekliyorlar. Hatta bir meclis açılması ve irade-i milliyenin kendisini göstermesi konusu, İstanbul’da neredeyse bir saplantıya dönüşmüş durumdadır.
4. Benim Anadolu’ya gönderilmemin İngilizleri rahatsız edeceği konusunu daha önce gerek Damat Ferit’le, gerekse Vahdettin’le görüşmüştük.
5. Bu konudaki sırların açıklanması şimdilik uygun olmamakla beraber kurtuluştan sonra bunları kitap yapıp hepinize milli bir hatıra olarak birer adet vereceğiz.
Sırlar… Nelerdi acaba?
Vahdettin’in hain olmadığını belgeleyecek bu sırları bırakın, o sırlara ait bu belgeler bile kamuoyundan yıllardır gizlendi. Yoksa Süleyman Demirel’in 2005 Temmuz’unda dediği gibi, Vahdettin’in daha 100 yıl hain olarak bilinmesi gerektiğinden mi?
Lozan’da kaçırdığımız Kuzey Irak balıkları @ 07-11-2007 16:30

Mustafa Armağan'ın yazısı
Lozan’da kaçırdığımız Kuzey Irak balıkları
Zamanında yeterince tartışamadık hiçbirini; Lozan’da Yunanlılardan almamız gereken savaş tazminatından neden vazgeçtiğimizi, Batı Trakya’yı, Batum’u, Oniki Ada’yı, Musul’u kaybedişimizi kastediyorum…
Bu yüzden hatıralarında durup durup “Misak-ı Millî yarım kalmıştır” diye içlenen Rauf Orbay’ın İsmet Paşa daha Lozan treninden inmeden Başbakanlıktan niçin çekildiğini ifade eden yakıcı sözlerini de anlayamadık bir türlü.
Rauf Bey’e göre Lozan’da verilen tavizlerin yalnız hesabını sormak için değil, telafi çarelerini aramak için de halka hakikatleri olduğu gibi söylemek civanmertliğine ihtiyacımız vardı. Nitekim Cumhuriyet döneminin ilk ciddi muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın asıl kuruluş sebebi de bundan başkası değildi. Yani Lozan’ın bir yarım başarı, dolayısıyla başarısızlık belgesi olduğunu Kâzım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay gibi bizzat Milli Mücadele’nin şaibesiz kahramanları “itiraf” ederek orada halledilemeyen temel davalarımızın halli için çalışmayı amaçlamıştı bu parti. Kapatıldı. İyi mi oldu?
Soruyor “Hamidiye Kahramanı”. Cevap alabiliyor mu peki? Ondan emin değiliz. Kim bilir, belki de cevap Dağlıca’dan geliyordur…
Neyse, biz dönelim Lozan’a ve bugün bir sınır ötesi harekâtın etrafında kıyamet koparılan Kuzey Irak’ın bağlı bulunduğu Musul vilayetinin (Kerkük, Süleymaniye vs. dahildir bu vilayete) masa başında nasıl kaybedildiğini bir kere daha görelim.
İlk olarak Türk tarafı gerek Lozan’da, gerekse Ankara’da anlaşılmaz zikzaklar çizdiği için İngilizler telgraf hatlarına bile gerek duymadan Meclis zabıtlarına kulak kabartabiliyorlardı. Mesela Gazi Mustafa Kemal’in 1923 Şubat’ında açıklanması sakıncalı olmasına rağmen gizli oturumdaki konuşmasını gazetecilere ilanı ve bunların yayınlanması hangi anlama gelmektedir?
27 Şubat 1923 tarihli gizli oturumda Gazi Mustafa Kemal “Ordumuzun kuvveti [Musul’da] hangi kuvvetlerle karşılaşacaktır? Harp olursa safahatı ne olur? Çok rica ederim bunları burada mevzuu bahis ettirmeyiniz. Eğer bunlar açık olarak mevzuubahis olacak olursa ve bunlardan düşmanlar haberdar olursa belki sulh yapmak isterken aksi netice ile karşılaşabiliriz” demekteydi. Anlaşılıyor ki, ordumuzun durumu ve niyetleri hakkında gizli oturumda konuşmayı sakıncalı görmektedir. Ancak Lozan dönüşünde İsmet Paşa’yı da yanına aldığı Konya tren yolculuğunda gazetecilere şunları beyan etmekten çekinmemişti:
“…gizli celselerde bir takım beyanatta bulunanlar oldu, nihayet ben Meclise gittim; dedim ki: ‘Efendiler! Ne istiyorsunuz? Karaağaç, Musul vesaire için harp mi edelim? Millet harpten usanmıştır. Takati kalmamıştır. Harp edemeyiz. Milleti harbe sürüklemek için pek hayatî, son derece mühim mes’elelerin mevzubahs olması lazımdır.’..”
Acaba gizli celsede konuşulmasında sakınca görülen hususların gazetecilere açıklanmasının gayesi ne olabilirdi?
Diğer nokta, İngiliz heyetinin başındaki Lord Curzon’ın birisi 8 Aralık 1922’de, diğeri de 5 Ocak 1923’te, yani bir ay arayla gündeme getirdiği Kuzey Irak’tan toprak verilmesi teklifini elimizin tersiyle reddedişimizdir.
Önce İsmet Paşa’yla, sonra da Dr. Rıza Nur’la görüşen İngiliz heyetinin ikinci adamı William Tyrell’ın başı dönmüştü. Çünkü İsmet Paşa, Tyrell’a göre Musul’u değil, petrollerinden pay ve ekonomik yardım istemekteydi (oysa İsmet Paşa’ya göre bu teklifi yapan Tyrell’dı). Öte yandan Rıza Nur, Curzon’la yaptığı görüşmede, Türk tarafının Musul’a sahip olduktan sonra İngiltere’ye bütün istediklerini vereceklerini söylemiş ve açıkça taahhütte bulunmuştu.
Bu mantıksız bocalama karşısında kafası karışan İngiliz heyeti, bir uzlaşma formülü hazırlayıp Londra’nın onayına sundu. Buna göre Musul vilayetinin kuzey ve doğusundaki dağ sırasını izleyen ve Köysancak, Revandiz ve Süleymaniye’yi içeren Kürt bölgelerini Türkiye’ye bırakabileceklerdi. Bu durumda Türkiye’nin sınırı Kuzey Irak’taki İran sınırına biraz daha bitişmiş olacaktı. Zaten İngiltere buralara hakim değildi; kuzeyi Özdemir Bey’in, güneyi ise Şeyh Mahmud’un denetimindeydi.
İşte 8 Ocak’ta İsmet Paşa’ya bu teklif iletildi. İngilizler, bugün İran’ın operasyon gerçekleştirdiği bölgeyi Musul talebinden vazgeçmemiz karşılığında bize bırakacaklardı. Ne oldu dersiniz? Yarbay Tevfik Bey’in “Süleymaniye’den ne çıkar? Buralar dağlıktır. Musul olmayınca oralara gidilemez bile. Başa bela olur” şeklindeki izahıyla bu teklifi reddettik. Gariptir, hiç olmazsa sınırlarımızı Kerkük’ün burnunun dibine kadar uzatacak olan bu tavizi yetersiz görenler, birkaç yıl geçmeden Musul’un tamamından vazgeçmekte sakınca görmeyeceklerdi.
Haydi bunu kaçırdık, bari 5 Ocak 1923 teklifini değerlendirebilseydik! Ocak’ın 4’ünde önümüze altın bir fırsat çıkmıştı. İngilizlerin oyununa geldiklerini anlayan Fransızlar Lozan’ı terk edeceklerdi. Nitekim Başbakan Bonar Law’un ülkesine dönmesi, o soğukkanlılığıyla meşhur Lord Curzon’ı telaşlandırmıştı. Bunun üzerine daha önce gündeme getirip de kabul ettiremediği teklifi yineleme kararı aldı. Tyrell’ı bir kere daha İsmet Paşa’ya yolladı. Teklifi, Paşa’nın deyişiyle, “Musul bizde kalsın ama Kürdistan arazisi sizin olsun”du. Bir de petrolden hisse vereceklerdi. Cevabımız, Musul’u almadan doğu ve güneydoğudan toprak istemediğimiz şeklinde oldu. Tyrell Musul’u veremeyeceklerini, İsmet Paşa da Musul’suz Kürdistan’ı alamayacaklarını söyledi. Tyrell kırgındı, Paşa şöyle diyordu: “Bizim için Musul bir vatan meselesi, onlar için ise petrol meselesiydi”.
Oysa Ocak 1926’ya geldiğimizde İsmet Paşa’nın İngiliz temsilcisi Lindsay’le yaptığı görüşmede Musul’u hiç söz konusu etmeyip tek dertlerinin Irak’taki Kürt varlığının Türkiye için bir tehdit olmaktan çıkartılması olduğunu söylemesi ‘vatan meselesi’nin bu üç yıl içinde ne büyük anlam kaymasına uğradığını gösteriyordu.
zaman-pazar
İsrail'de askerden kaçan kaçana... @ 07-11-2007 16:26

Filistinlilere karşı insanlık dışı uygulamaların sergilendiği İsrail'de zorunlu askerlik hizmetinden kaçan gençlerin sayısının rekor düzeyde artış kaydettiği belirtildi...
Sderot kentindeki toplumsal sorunlar konulu bir konferansta açıklanan rakamlara göre, askerlikten kaçanların bu yıl yüzde 28'lik bir orana ulaşıldığı, bunun da geçen yıla göre 3 puanlık bir artış anlamına geldiği ifade edildi.
Aşırı dincilerin askerlik hizmetinden muaf tutulduğu İsrail'de, bu kesimin de yüzde 11'lik bir oranı temsil ettiği, yüzde 7'lik bir kesimin sağlık nedenleriyle, yüzde 4'lük bir kesimin ise İsrail dışında ikamet etmesi yüzünden askerlik yapmadığı belirtildi.
Erkeklerin 3, kadınların ise 2 yıl askerlik yaptığı İsrail'de genç kızların yüzde 35'inin de dini nedenlerle askerlik yapmaktan kaçtığı, nüfusun yüzde 20'sini oluşturan İsrailli Arapların büyük çoğunluğunun ise askerlikten muaf olduğu kaydedildi. İsrail ordusunu tahminlerine göre, askerlikten kaçış artarak sürecek.
(aa)
'İçeri almadığı şehit annesinin' elini öptü @ 07-11-2007 16:18

Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sütbeyaz 2 yıl önce oğlunun mezuniyet törenine başörtüsü nedeniyle almadığı şehit anası Sabire Karşı'dan özür diledi. Şehit annesi "Ellerime kapandı, tekrar tekrar özür diledi" dedi.
İki yıl önce bir şehit annesini başörtülü olduğu için mezuniyet törenine almayan Atatürk Üniversitesi (AÜ) Rektörü Yaşar Sütbeyaz'ın, gelen tepkiler üzerine pişman olduğu ve şehit annesinin ellerini öperek özür dilediği ortaya çıktı.
Üniversitenin bu yılki açılış töreninde, şehit ailelerinin acısını en derin duygularla paylaştığını ifade edip, izleyicilerin huzurunda gözyaşı döken Rektör Sütbeyaz'a terör saldırılarında şehit düşen askerlerimiz, yaşadığı pişmanlığı da hatırlattı.
ŞEHİT OĞLUNA ŞİKAYET ETMİŞTİ İki yıl önce oğlunun da öğrencisi olduğu Erzurum AÜ'deki mezuniyet törenine giden şehit annesi Sabire Karşı, başörtülü olduğu için içeri alınmamış, oğlunun mezarı başında "Yavrum, kardeşinin törenine girecektim, bırakmadılar" diyerek gözyaşı dökmüştü. Şehit annesine reva görülen bu ızdırap sonrası Rektör Yaşar Sütbeyaz sert tepki görmüştü. Rektör Sütbeyaz'ın, özellikle Erzurum halkından gelen tepkiler üzerine, şehit annesinden "özür" dilediği ortaya çıktı.
REKTÖR AYAKLARINA KAPANDI Aradan geçen iki yıl içerisinde bu olaydan ötürü Rektör Sütbeyaz'ın kendisinden özür dileyip dilemediğini sorduğumuz Sabire Karşı, şu bilgileri verdi: "Olay gazetelerde yer aldı. İlimizde de büyük tepki oluştu Rektör'e karşı. Haberler üzerine, tepkiler üzerine utandı, pişman oldu. Haber gönderdi, dışarıda bir yere çağırttırdı. Orda, özür diledi, ellerimi öptü, ayaklarıma kapandı, 'beni affet' diye. Tekrar tekrar özür diledi, pişman olduğunu söyledi." Rektör'ün kendisini makamına da çağırttığını söyleyen Sabire Karşı, "Orda da görüştük. Olaydan haberinin olmadığını söyledi. Şehit annesi olduğumu ise çok sonra duyduğunu söyledi. Bilsem 'Seni dışarıda bırakır mıydım' dedi. Oğlumla ilgileniyor, 'bir sorununuz olursa bana gelin' diyor."
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ında olayın büyümesini önleyemediği için Rektör Sütbeyaz'a tepki gösterdiği belirtilmişti. Büyükanıt “Eşarba kimse bir şey diyemez" demişti.
İstismar demişti Rektör Sütbeyaz, şehit annesi Sabire Karşı'yı üniversitedeki törene almamanın gerekçesini şöyle izah etmeye çalışmıştı: "Münferit ve provokatif bir olaydır. Art niyetli çevrelerce konu, duygu istismarına dönüştürülmüştür.” Yeni Şafak, olayı 14 Haziran 2005'te manşetinden “Şehit anasına rektör zulmü” diye duyurmuştu.
YENİ ŞAFAK
Hayrünnisa Gül'ü Rahibeye benzetti... @ 03-11-2007 10:05

CHP'li Arıtman, Hayrünnisa Gül’ün türbanını mahkemeye taşıyacağını açıkladı
Arıtman, türbanla Köşk’te bulunması nedeniyle Gül’ün eşi aleyhine dava açacağını söyledi.
Meclis kulisinde bir grup gazeteci ile sohbet eden Arıtman, Hayrünnisa Gül ile ilgili dava açmaya hazırlandığını belirtti. Arıtman, “Eğer üniversite öğrencileri okullarına türbanla giremiyorsa, Hayrünnisa Gül de Köşk’e öyle yani türbanla girememelidir. Bu hukuken yanlıştır” dedi. Cumhuriyetin kurumları arasında eşitlik olması gerektiğini savunan Arıtman, “Ben yürekli avukatlar arıyorum. Eğer cesur avukat bulabilirsem hiç düşünmeden davayı açacağım. Benim bir cumhuriyet kadını olarak türbanın Köşk’e çıkmasını kabul edemiyorum” şeklinde konuştu.
’Rahibeye benzemiş’
Hayrünnisa Gül’ün kıyafetlerini de eleştiren Arıtman, “Hayrünnisa Gül hanımefendi frak üstüne türban giymiş, tam komedi. Dünyada heralde eşi benzeri olmayan bir giyim tarzı. Son giydiği kıyafetle aynı rahibelere benzemiş. Dikkat ederseniz rahibelerin kıyafetleri de böyledir. Penguene benzemiş diyeceğim, penguenlere haksızlık olacak” dedi.VATAN GAZETESİ
Bu fotoğraflarla neyi ima etmek istedin? @ 02-11-2007 16:06
Ulusalcı çizgide yayın yapan Tercüman gazetesi öyle imalı bir manşet attı ki, okuyanlar gözlerine inanmak istemedi.
Tercüman gazetesi, Çankaya Köşkü'ndeki Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonunda, başörtülülerin yoğun olduğu bir kare fotoğrafı büyük olarak manşetine taşıdı. Fotoğrafın altına yazılan yazıda ise hakarete varan ifadeler vardı. Resepsiyona katılan başörtülü davetliler için yorumunu size bıraktığımız işte o skandal ifadeler : "Cumhuriyet'in 84. yıldönümünde sana verdiğimiz sözleri tutamadık, özür dileriz Atam. Dışarıdaki hainler bir yana, içimizdekileri yok edemedik. Dün Çankaya'daki resepsiyonda seni çok aradık."
İşte Tercüman'ın o manşeti:
ADD şimdi de 2023 yılı için şeriat ilan etti @ 02-11-2007 16:00
ADD’nin ilginç 2023 hayali. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) Kırklareli Şubesi 2023 yılı için şeriat ilan etti. İlanını, bugün doğan bir çocuğun ağzından yazılan mektupla yayan ADD’nin mektubunda skandal cümleler yer alıyor. “Bu dünyadaki torundan, öbür dünyadaki Nine ve Dede'ye hayali mektup” başlıklı mektupta, 16 yaşındaki bir çocuğun ağzından şu cümlelere yer verilmiş; “Dün peçem biraz aralandığı için, din polislerince karakola götürüldüm. Türkiyeli Müslüman ümmeti olarak (Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı yok.) Halifenin fetvasına karşı geldiğim için kırbaçlandım.”
ADD Kırklareli Şubesi, 2023 yılına yazdığı mektupta şeriat ilan etti. Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılında Türkiye’de şeriat ilan edildiğini ifade eden bir mektup dağıtan ADD, birlik beraberlik çağrılarının yapıldığı bu coşkulu günlerde yayınladığı skandal mektupla çok tepki çekeceğe benziyor.

ADD’nin yayınladığı skandal mektubun tam metni şöyle:
“Sevgili nineciğim ve dedeciğim.
Ben sizin öldüğünüz 2007 yılında dünyaya geldim. Şu an 16 yaşında kimliğimi ve kişiliğimi kazanma uğraşı içinde, darülfünun (sizlerin zamanında üniversite deniyormuş) sınavlarına hazırlanıyorum. Bir taraftan da ülkemizdeki toplumsal olayları izlemeye ve gözlemeye çalışıyorum.
Dünya pırıl pırıl aydınlıkken, ülkemiz ve insanları kapkaranlık... Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu ve sizlere emanet ettiği; Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti Türkiye Cumhuriyeti artık yok... Ilımlı İslam ve Şeriat Hukuku var. Dün peçem biraz aralandığı için, din polislerince karakola götürüldüm. Türkiyeli Müslüman ümmeti olarak (Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı yok.) Halifenin fetvasına karşı geldiğim için kırbaçlandım.
Bana göre, suçlu sizlersiniz... Sizlere armağan edilen güzel yaşamın içinde ömrünüzü tamamladınız ama Atatürk Cumhuriyeti kazanımlarını geliştirip, muhafızlığını yaparak bu güzellikten bizlere taşıyamadınız. Bir mirasyedi anlayışı içinde, geleceğe yönelik olarak; Atatürk'ün "Cumhuriyeti biz kurduk. O'nu koruyacak ve yüceltecek olan sizlersiniz." özdeyişinin gereğini yapamadınız ve bizi bu kapkaranlık ülke içerisinde bıraktınız... Sizin zamanınızda yayınlanan bir karikatürü, aymazlık içinde olduğunuzun belgesi olarak sizlere gönderiyorum.
Çok merak ediyorum. Sizler öbür dünyada aydınlık içinde misiniz?.. Atatürk ve silah arkadaşları önünde kendinizi nasıl savunuyorsunuz?
TORUNUZ
ADD’nin yayınladığı mektubun sonuna düştüğü not ise şöyle:
Böylesi mektuplarla (veya suçlamalarla) karşılaşmamak için; bugünkü ekonomik, sosyal ve kültürel zenginliğimizi borçlu olduğumuz, Atatürk Cumhuriyeti’ne borcumuzu ödememizi ve torunlarımıza aydınlık bir miras bırakmamızı anımsatır, “Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun” der saygılar sunarız.
Atatürkçü Düşünce Derneği Kırklareli Şubesi
8sutun.com
Çekilen fotoğraf her şeyi anlatmıyor mu? @ 02-11-2007 15:57
Celal Talabani, Abdullah Öcalan, Mehdi Zana ve Ahmet Türk... Aslında fotoğraf her şeyi anlatıyor. Çok şey söylemeye gerek yok.
Irak Devlet Başkanı Talabani "PKK'ya destek vermiyoruz" diyor Ama fotoğrafta teröristbaşıyla el ele poz veriyor.
DTP eşbaşkanı Ahmet Türk zaten PKK'ya terörist dememek için direniyor. Bu fotoğraf bunun nedenini açık şekilde ortaya koyuyor. "Biz barış için varız" derken acaba ne kadar samimi? Mehdi Zana... Leyla Zana'nın eşi... Yani o da Öcalan'ı "Kürt halkının lideri" olarak görüyor.
Ve Öcalan. O zamanlar hapse gireceğini bile düşünmüyordu belli ki. Şimdi hapiste ama hala Kürt devleti fikrinden vazgeçmiş değil.
Hepsi de sözde PKK bayrağının önünde poz vermiş. Hepsi de lafa gelince "barışçı".
Hilafet kaldırıldı ve Batı sevindi @ 02-11-2007 15:51
Muharrem Coşkun'un dizi yazısı
Diktatörlük çarkı dönmeye başladı
Fethi Okyar hükümeti düşürülmüş, yerine sertlik yanlısı İsmet Paşa hükümeti kurulmuştu. Hükümete olağanüstü yetkiler tanınmış, Takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalifler sindirilmiş, basın susturulmuş ve nihayetinde milli mücadeleye katılanlar da dahil birçok kişi İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak bedenen ortadan kaldırılmıştı.OSMANLI hanedanına ait kişiler, kendilerine ait arazileri de artık kulanamayacak, hiç bir hak talep edemeyeceklerdi. Nitekim hilafetin kaldırılmasına dair kanun bunu açıkça belirtiyordu. “Hilafetin kaldırılması ve Hanedan-ı Osmaniye’nin Türkiye Cumhuriyeti dışına çıkarılmasına dair teklif-i kanun” 54 milletvekilinin imzasıyla Meclis’e sunulmuştu.
Teklifin ilk maddesi şöyleydi;
“Halife hal edilmiştir. Hilafet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğudan, hilafet makamı mülgadır...”
İkinci maddesi ise şöyledir; “Mahl-ü halife ve Osmanlı Saltanatı müderrisesi hanedan erkek, kadın bilcümle azası ve damatlar Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyyen memnudurlar. Bu hanedana, kadınlardan mütevellit kimseler de bu madde hükmüne tabidirler..”
VE HİLAFET KALDIRILIYOR
Artık saltanatın kaldırılmasından sonra hilafetin kaldırılması da iyice gündeme gelmişti. Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesi, “60 milletvekili hilafetin kaldırılmasına ve hanedanın memleketten çıkarılmasına taraftar” haberini vermişti. Vatan bir anlamda, Türkiye’de 28 Şubat 1997 tarihinde yaşanan psikolojik savaş benzeri bir girişimi başlatan gazete olmuştu. Sonuçta hilafetin kaldırılmasına ilişkin kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edilmiş ve Meclis’in 3 Mart 1924 tarihli toplantısında görüşülmüştü.
Meclis’in 1 Mart 1924 tarihli açılış toplantısında konuşan Mustafa Kemal, “Millet, Cumhuriyetin şimdi ve gelecekte bütün saldırılardan kesin ve ebedi olarak masun (dokunulmaz) bulundurulmasını istemektedir. Türk milleti üzerinde kabus bulundurulamaz” demiş ve bu ifadeyle hilafetin kaldırılacağının işaretlerini zaten vermişti.
BATI SEVİNDİ
Müslüman toplumlarda bu gelişmeler olurken Batı hilafetin kaldırılışını takdirle karşılıyordu. İngiliz basını Tac’ın sömürgelerindeki Müslüman direnişçilere ciddi bir darbe indirildiğini savunurlar. Ancak bazı İngiliz gazetelerine göre; İngiliz sömürgelerindeki cahil halkın Şerif Hüseyin’in isyanında olduğu gibi bu işte İngiliz parmağından şüphelenecek ve Hıristiyan devletin hilafete müdahale etmesinden infial gösterecekler; hatta yeni hilafetin ortaya çıkması için İslam alemi rakipler kavgasına düşecek, bu da sömürgelerde istikrarsızlık getirecektir. Batı basınının hilâfetin kaldırılışını genel destekler tutumunun yanı sıra ABD’den gelen tanınmış gazeteci Howard da ABD’nin desteğini gösterir nitelikte açıklamalar yapmıştır.
Hilafetin kaldırılışını dini kurumların ortadan kaldırılması ve bu kurumların devletle olan ilgisinin koparılması takip etmiştir.
TÜRK DEMOKRASİ TARİHİ
Türk demokrasisi, Türk siyaset geleneğinden bağımsız düşünülemezdi. Türk siyaset geleneğinin en belirgin özelliği ise militarist, seçkinci bir karakter taşıması ve sivilleşememiş olmasıydı.
Tek Parti’nin hilafeti kaldırması (3 Mart 1924), ümmet anlayışının terk edilerek yerine ulusçu milliyetçi bir anlayışın getirilmeye çalışılması, buna alışık olmayan halk üzerinde ters etki yapmıştı. Şeyh Said İsyanı başta olmak üzere ülkenin pek çok bölgesinde protesto gösterileri her geçen gün artacaktı.
Bunun üzerine 3 Mart’ta Fethi Okyar hükümeti düşürülerek sertlik yanlısı İsmet Paşa hükümeti kurulacak, bununla farklı sesler susturulacaktı. Hiyaneti Vataniye Kanunu’na “dini görüntü altında ayaklanma, dinin siyasete alet edilmesi” hükmü de eklenecek, hükümete olağanüstü yetkiler tanıyan Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe konacaktı. Ankara ve Doğu’da İstiklal Mahkemeleri kurulacak, Takriri Sükun Kanunu’na dayanan iktidar, bütün muhalefeti sindirecekti. Yapılan baskılarla muhalif basın susturulmuş, yayıncıları İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak mahkum edilmişti.
“Dini inançlara saygılı” ilkesinden dolayı, Şeyh Sait isyanını teşvik ettiği iddiasıyla, 3 Haziran 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılacaktı. İzmir’de suikast girişimi iddiasıyla son muhalifler de (eski İttihatçılar, Milli Mücadele kahramanları) İstiklal mahkemelerinde yargılanarak çoğu bedenen ortadan kaldırılacaktı.
Tek parti diktasının yoğunluğu gittikçe artacak, 1927 seçimlerine CHP tek başına girecekti. Üstelik seçim öncesinde CHP, daha önce milletvekili adaylarının tespitini bıraktığı parti organlarından bu yetkiyi alarak, parti genel başkanı M. Kemal’e verecekti. Seçimler göstermelikti. Aday tayini parti organlarına dahi bırakılmıyor, tek kişiye yani M. Kemal’e veriliyordu. Nitekim M. Kemal, tayin ettiği adaylarını şöyle takdim ediyordu:
“Aziz vatandaşlarım, Cumhuriyet Halk Fırkası namına bütün memlekete TBMM azalığı için tespit ettiğim zevatın heyeti umumiyesini ittilanıza (bilginize) arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm arkadaşlarım heyeti umumiyesinin birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan her dairei intihabiyyeye (seçim bölgesine) tefrik edeceğim mebus namzetlerimi ayrıca imzam tahtında arzedeceğim.” (Başkaya, s.172)
Kimileri kabul etmek istemese de, artık “tek adam” yönetimi içten içe kendini iyice gösteriyordu.
HİLAFETİN KALDIRILIŞININ YANKILARI
İngiliz Büyükelçisi Ronald Lindsay:
“Laik Türkiye’nin müsülümanları artık İngiliz İmparatorluğu için bir tehlike olmaktan çıkmıştır.”
Boston Gazetesi (Amarika):
Türkiye Halifeyi tekmelemekle kurtuldu.. Batılı temeller üzerine cumhuriyet ilan ediliyor. Bugüne kadar kurulmuş bütün İslami devletlere temel teşkil eden dini kanun ve gelenekler dağıtılıverdi... Bunun yanında 500 milyon dolar değerindeki tüm dini kurum ve kuruluşlar da devletleştiriliyor...”
J.Toynbee (İngiliz Tarihçi):
“Halifeliğin kaldırılmasıyla Türkiye, İslam dünyasının merkezi olmaktan çıkmıştır. Türkiye İslam’ın manevi önderliğini bırakıp, köşe başını dönüp, dünyevi bir hükümet kurup halifeyi sınırdışı edince, batılılaşmanın nimetlerine karşılık, İslam Birliği ve İslam’ın desteğinden vazgeçer olmuştur.. Ne olursa olsun halifelik İslam toplumunun en birleştirici ve İslamın geçmişi ile en güçlü bağı sayılmıştı..” (Türkiye Türkçesi İst. 1971)
Arap alfabesiyle ödev veren öğretmen @ 02-11-2007 15:46

ERDAL İnönü, ilköğrenimine Çankaya İlkokulu'nda başladı. Okulda unutamadığı hatıralarından birisi bir ödev yüzünden öğretmenin ve ev halkının babasından yediği azardı: Okulun Başöğretmeni Rasim Akın bir gün Erdal'a içinde Arap harflerinden oluşan metinlerin de olduğu kalın bir dosya verir. Ödev, metinleri okuyup yeni harflerle özetini çıkartmaktı. Erdal'ın kendisine verilen zorlu görevi bitirmek için gecenin geç saatlerine kadar çalışması annesi Mevhibe Hanım'ın dikkatini çeker. Oğluna gecenin bu geç vaktinde niye uyumadığını sorar. O da "ödevimi bitiremedim" der. Ertesi gün oğlunun durumuna acıyan Mevhibe Hanım öğle yemeğinde, "Okulda çok yükleniyorlar bu çocuğa" diyerek o zaman Başbakan olan eşi İsmet İnönü'ye durumu açar. Dikdörtgen biçiminde büyük masanın başında oturan Paşa verilen ödevleri görmek ister, görmesiyle alev gibi parlaması bir olur. "Bu nasıl şey, benim evime eski yazılı not nasıl gelir?" diye sinirlenir. Durumu yazı devrimine bir hakaret olarak algılayan Paşa önce eve eski yazı girmesine göz yuman ev ahalisini "Hiçbiriniz adam olmazsınız" diye azarlar, ardından da oğluna sorar: "Kim verdi bunu sana?", "Başöğretmen" yanıtını alınca "Çağırın onu bana da yuvasını yapayım" der. İsmet Paşa oğlunun öğretmenini ertesi gün bir güzel paralar.
Peygamber Ocağı’nda din subayı yok! @ 20-10-2007 20:45

Uzmanlar terörle mücadelede dini öğelerin önemine dikkat çekerken TSK’da halen din işleri subayı bulunmuyor. Uzmanların, “Askerlerin manevi motivasyonunu sağlamanın yanı sıra bölge halkı ile kaynaşmak için Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yeniden ‘Din Subayı’ alınmalıdır” çağrısına karşın atılan bir adım yok.
Türk ordusu yapılanmasını NATO belgelerine göre gerçekleştirmesine ve ABD ordusu talimnamelerini Türkçeleştirip almasına karşın, alınmayan tek şey din işleri subayı talimnamesi. Başta ABD olmak üzere, Avustralya, Belçika, Brezilya, Danimarka, Almanya, Fransa, Yunanistan, İngiltere, İsrail, İtalya, Hollanda, Norveç, Avusturya, Filipinler, İsviçre, İsveç, İspanya gibi yaklaşık 60 ülkenin silahlı kuvvetlerinde din subayı istihdam edilirken, TSK’da Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan beri din işleri subayı bulunmuyor.
“PEYGAMBER OCAĞI”NDA DİN GÖREVLİSİ YOKHalkın “Peygamber Ocağı” diyerek bağrına bastığı TSK’da hâlâ din subaylığı bulunmamasına karşın bahane gösterilen laiklik ilkesini ithal ettiğimiz Fransa’da yaklaşık bin askere bir din subayı düşüyor. 1905 yılından beri din ve devlet işleri ayrımını benimseyen Fransa’nın ordusundaki dini düzenleme; Katolik, Protestan ve Yahudilere göre ayrılıyor. 459 bin kişilik Fransız ordusunda, 419 din görevlisinden 283’ü Katolik, 91’i Protestan ve 45’i Yahudi
ABD ORDUSUNDA ONBİNLERCE SİVİL DİN ADAMI VARAmerikan ordusunda ise 1200 din subayı, 30 farklı alanda ve 31 farklı ülkede görev yapıyor. Amerikan ordusunda başta askerlerin maneviyatını artırmaya yönelik görevlendirilen sivil din adamlarının sayısı ise on binlerle ifade ediliyor.
KOMÜNİST ÜLKELERDE YOKSilahlı kuvvetlerinde dini yapılanmanın bulunmadığı ülkelerin başında ise komünist rejimle yönetilen ülkeler geliyor. Çin Halk Cumhuriyeti, Angola ve Küba’da hiçbir dini yapılanmaya izin verilmezken, söz konusu edilmesi bile yasak. Türkiye’de ise Türk ordusu yapılanmasını NATO belgelerine göre gerçekleştirmesine ve ABD ordusu talimnamelerini Türkçeleştirip almasına rağmen, alınmayan tek şey din işleri subayı talimnamesi!
ALMANYA, TEMELİ 1933 YILINDA ATMIŞAlman ordusunun kiliseyle arasındaki bağ 1933 yılında başlamış. Protestan ve Roma-Katolik Kilisesi’nin temellerini attığı yapılanma, 1933 yılından 1959 yılına kadar değişim süreci geçirdikten sonra 1986 yılından itibaren devlet denetiminde ve hukuki temelleri de belirlenerek, kurumsallaşmış. Din subaylarının rütbeleri, dini rütbelerine bağlı olarak yükseliyor. Hizmet süreleri, makamlarına göre farklılık gösteriyor.
Vakit
Tarihe mal olmuş ünlülerden özlü sözler @ 20-10-2007 19:40

Bir olay ya da durum karşısında da bu incilerden biri dökülüverir dudaklarımızdan. Ünlü bir filozof, bir edebiyatçı, bir komutan ya da devlet adamına ait olduğunu bildiğimiz bu sözlerin hangi olay üzerine söylendiği birçok açıdan önemlidir. Nitekim tarihe bakıldığında kimi sözler ihtilalleri başlatmış, kimileri fetihlere kapı aralamış, kimi sözler insanları ipe götürmüş, kimilerini de ipten almıştır. Yazar Aylin Atmaca, geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan ‘Tarihe Mal Olmuş Popüler Sözler’ (Nesil Yayınları) adlı kitabıyla, meşhur sözleri ve bu sözlerin sarf ediliş amaçlarını bir arada topladı. Kitabın, okuyucuya genel kültür açısından katkı sağlamasını amaçlayan Atmaca, keyifle okunması için de çaba sarf etmiş. Atmaca, “Bu cümlelerin her biri, belli bir olayı ve belli bir zamanı simgeleyebilir. Bir bakarsınız ki, kendinizi Eski Yunan’da, Roma’da veya Osmanlı coğrafyasında gezinirken bulmuşsunuz.” diyor.
‘Geldim, gördüm, yendim’: Roma İmparatoru Sezar’a ait bu söz, Pontus asıllı Basforos Kralı II. Pharnake ile şimdiki Tokat’ın Zile ilçesinde yapılan savaş sonunda söylenmiş. Galip gelen Sezar, Roma Senatosu’na yolladığı mektupla savaşın neticesini bildirir: “Geldim, gördüm, yendim.”
‘Sen de mi Brütüs?’: Roma İmparatoru Sezar’ın ölümü, kalabalık bir grubun kendisine saldırması sonucu gerçekleşmiştir. İsyancılara karşı bir müddet direnen İmparator, kendisini bıçaklayanlar arasında evlatlığı Brütüs’ü de görünce bu sözü sarf etmiştir.
‘Yaratılanı hoş gör Yaradan’dan ötürü’ Yunus Emre’nin insanlık sevgisi, Allah’a olan muhabbetiyle açıklanır.
‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ Kanuni Sultan Süleyman,bir şiirinde yer alan bu beyti, hasta yatağına düştüğünde söylemiş. Beyitte geçen ilk ‘devlet’ ‘makam- mevki’ anlamında kullanılmış, ikinci kez geçen ‘devlet’ ise ‘saadet’ manasında söylenmiştir.
‘Yollar yürümekle aşınmaz’ 60’lı yılların sonunda Adalet Partisi’nin Ankara il kongresinde bir delege sürekli yapılan gösteri yürüyüşlerinden şikâyetçidir. Bu isteğini Süleyman Demirel’e ileten delege, hazır cevaplılığıyla bilinen Demirel’in bu ilginç sözüyle karşılaşır.
‘Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar’ 16 asırda yaşayan Fuzuli’nin ‘Şikâyetname’sinde geçen bu söz, toplumdaki çarpıklığı, adalet ve hukuk sisteminin gidişatını anlatması bakımından önemlidir.
‘Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın’ İstiklal Marşı şairi Mehmed Akif Ersoy, hastayken, içlerinde yazar Tarık Us’un da bulunduğu bir grup, ziyaretine gider. Ziyaretçilerden birinin, “İstiklal Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” sorusuna Akif bu cevabı verir.
‘İşte Paşam, İstanbul’ 1949- 957 tarihleri arasında İstanbul valiliği ve belediye başkanlığı yapan Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın, İsmet İnönü’ye söylediği meşhur söz. 1950 seçimlerinden önce seçim konuşmasını yapan İnönü’ye kalabalığı gösteren Gökay, ‘İşte Paşam, İstanbul’ demiştir. Ancak seçim, CHP açısından bir hüsranla neticelenmiş ve CHP o yıl İstanbul’dan hiç milletvekili çıkaramamıştır.
‘Asmayalım da besleyelim mi?’ 12 Eylül askerî darbesinin mimarı ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, darbenin ardından gerçekleşen idamlar üzerine bu meşhur yorumu yapmıştır. Bu dönemde yaklaşık 7 bin kişinin idamı istenmiş, Askerî Yargıtay 124 idama hükmetmiş, bunların 50’si infaz edilmiştir.
‘70 sente muhtacız.’ Türkiye’nin en çok başbakan olma rekorunu elinde bulunduran siyasisi Süleyman Demirel’in incilerinden biridir. Türkiye’de 70’lerin sonunda yaşanan ekonomik krize atfen sarf edilmiştir. Demirel, dış ticaret açığındaki artışı ve döviz darboğazını bu sözle ifade etmiştir.
* Adaletsizlik eden, adaletsizliğe uğrayandan daha mutsuzdur. Demokritos
* Adalet güzeldir fakat hüküm sahiplerinin elinde olursa daha güzeldir. Hz. Muhammed (sas)
* Merhamette güneş gibi ol; cömertlikte akarsu gibi ol; tevazuda toprak gibi ol; ayıpları, kusurları örtmekte gece gibi ol. Hz. Mevlânâ
* Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir. William Shakspeare
* Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür; ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez. Tolstoy
* Her başarı, sabır ile zamanı birleştirerek sağlanır. Honoré de Balzac
Zaman/Cumartesi
Saç Telinin 200'de biri inceliğinde GÜNEŞ PİLİ @ 19-10-2007 16:35

Ultra-mikroskobik teknolojiler, tüketicilere hitap eden ürünlerden biyoterörizmin izlenmesine ve vücutta hastalıkların teşhisine kadar pek çok alanda kullanılıyor. Fakat bu aletlerin çalışmasını sağlayacak güç, bilim adamlarının başını ağrıtıyordu.
Harvard Üniversitesi'nden Charles Leiber ve bilim adamı arkadaşları, nano teknolojiyle geliştirdikleri silikon telle bu problemi ortadan kaldırdı. Bunların geliştirdiği piller ışığı elektrik enerjisine dönüştürüyor. Çıplak gözle görülmeyecek incelikteki x tellerden her biri 200 picowatt güç üretiyor.
yeni şafak
Balığın kavakta ne iş var demeyin? @ 19-10-2007 16:25

Amerikalı bilim adamları, gerektiğinde sudan çıkan, hatta ağaçta bile yaşayabilen bir balık türü keşfettiler.
Florida’daki bir çevre koruma programı yetkilileri, "Rivulus marmoratus Poey" isimli balığın hem ABD’nin bu eyaletinde, hem de Orta Amerika ülkesi Belize’de yaşadığını bildirdi. Mangrov ormanlarında yaşayan balık, biyolojik yapısını geçici olarak değiştirip su dışında da soluk alabiliyor.
Bilim adamları, bu balıkların çekilen sularla birlikte ağaç dal ve kökleri üzerinde aylarca yaşayabildiğini tespit etti. Beş santimetre uzunluğundaki balık, suyun çekilmesiyle birlikte dallar üzerinde kalsa bile ölmüyor. Çift cinsiyetli balıklar, su tekrar yükselince, metobolizmalarını tamamen değiştirerek yeniden eski yuvasına dönebiliyor
Hürriyet
Bu otobüste tek Kur'an-ı Kerim yanmadı @ 19-10-2007 16:22

Elmadağ'da karayolunda seyir halinde olan yolcu otobüsünde çıkan yangın korku dolu anların yaşanmasına sebep oldu.
Otobüsün motor kısmında başlayan yangının aracı tamamen sarması sebebiyle otobüsteki 44 yolcu büyük panik yaşadı. Kayseri'den İstanbul istikametine gitmekte olan Abdullah Bal yönetimindeki yolcu otobüsü, Kayadibi mevkiine geldiğinde motor kısmında yangın çıktı. Yolcuların tahliye ettiği otobüsteki bütün özel eşyalar yanarken geriye sadece Kur'an-ı Kerim kaldı.
Sigara mekruh mu, helal mi, haram mı? @ 18-10-2007 21:12

Sigara mekruh mu, helal mi, haram mı? İşin esası nedir? Sigara haram mıdır, helal midir? İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman Hoca sigara için ne diyor?
Türkiye’de ölüm nedenleri arasında ilk sırayı yüzde 43 oranıyla kalp-damar hastalıkları alıyor. Kalp-damar hastalıklarının başlıca nedeni ise SİGARA... Bu nedenle her yıl binlerce insan ölüyor.
Son yüzyılda insanları yavaş yavaş öldüren, uyuşturarak hem canını hem malını alan sigaraya karşı her ülkede kampanyalar düzenleniyor. İnsanlığın bu beladan kurtulması için çalışmalar yapılıyor, bilimsel projeler geliştiriliyor. Hemen her ülkede tartışılan sigara İslam ülkelerinde farklı bir yönü ile tartışılıyor. Sigara helal mi haram mı?
Bu konuda herkes farklı şeyler söylüyor. Sİgara içicileri mekruh derken, içmeyenler haram diyor. Peki işin esası nedir? Haram mıdır, helal midir?
İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman, bu konuda sitesinde (hayrettinkaraman.net) bir yazı yayımladı ve adeta tartışmaya nokta koydu.
İşte Karaman Hoca'nın sigara hakkındaki fetvası: 'HARAMDIR''Sigaranın sağlığa zarar verdiği konusunda artık kimsenin bir şüphesi ve tereddüdü olamaz. Zararın derhal veya zaman içinde gerçekleşmesi, hükmü değiştirmez. Hayatı ve sağlığı korumak, bunun için gerekli tedbirleri almak dinin önemli hedeflerinden biridir. Sigaranın zararı yalnızca içenin sağlığı ile ilgili olsaydı bile onun haram olması için yeterli idi. Halbuki sigara içenlerin çevrelerine de önemli ölçüde zararları vardır, devamlı sigara içenin yakınında olanlar da onlara yakın zarar görmektedirler. Sigara içmeyenler, sigara içenlerin yaydıkları duman ve kokudan rahatsız olmakta, eziyet çekmektedirler. Bütün bu kötülüklere sebep olan bir nesneye bir de para vermek, bunun için harcamada bulunmak israftır, malın boşa (hatta zarara) harcanmasıdır. İşte bu gerekçeler yanyana geldiğinde bir kimse çıkar da hala "sigara mübahtır ve ya haram değil, mekruhtur" derse yanlış yapmış olur; bunu diyenin sağlam, güvenilir bir dayanağı olamaz.'
Haram olan bir şeyi satan kimseden, helal olan bir şeyi satın alan (mesela içki ve sigara satan bir bakkaldan şeker, pirinç vb. alan) kimsenin yaptığı satın alma akdi sahihtir, bundan dolayı günaha girmez; ama bu kişi, haram olan nesneyi satan bakkala karşı uyarıda bulunna, tavır koyma, ilişkiyi kesme gibi vazifelerini ihmal ettiği için (eğer geçerli bir mazereti yoksa) sorumlu olur.'
Fethullah Gülen de sigara için haram derken şu cümleleri kullandı: 'Sigaranın sebep olduğu çok çeşitli rahatsızlıklar var. Bu rahatsızlıkların yanısıra sebep olduğu ailevî, iktisadî ve içtimaî problemler var. Sigaraya verilen para tamamen israf olduğu için haramdır hem de çoluk çocuğun rızkından kesilerek verildiğinden, doğrudan kul hakkı ihlali söz konusudur. Sigara içilen kapalı mekânlarda, kahvelerde pasif içiciler dumanaltı oluyor, bundan çok olumsuz etkileniyor. Bu, hem içenler hem de pasif içiciler için tedricî bir intihardır. Sigarayı içen, zehirlediği insanın da hakkına girmektedir. Sayısını tahmin edemediğimiz binlerce gencecik insan bir hiç uğruna telef olup gidiyor. Bu gerekçeler göz önüne alındığında sigara haramdır. Selef ulemasının bu mevzuda net bir fetva vermemiş olması ihtimal o dönemde sigaranın zararlarının bu derece bilinmeyişindendir. Eğer onlar da sigaranın zararlarının bu derece olduğunu bilselerdi fetvaları daha farklı olurdu.'
SİGARANIN İÇİNDEKİ MADDELER :
Polonyum - 210 (kanserojen),
Radon (radyosyon),
Metanol (füzeyakıtı),
Toluen (tiner),
Kadmiyum (akü metali),
Bütan (tüpgaz),
DDT (böcek öldürücü),
Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),
Aseton (oje sökücü),
Naftalin (güve kovucu),
Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),
Arsenik (fare zehiri),
Amonyak (tuvalet temizleyicisi) ,
Karbon (eksoz Monoksit gazı),
Nikotin (Bağımlılık Yapıcı)
Katran (zift)
ve 3.885 toksik madde.
Sigaranın Neden Olduğu Hastalıklar
Bağımlılık - Nikotin maddesinin bağımlılık yapıcı özelliği eroine çok benzer.
Sırt ve Bel Ağrısı -Sigara içmek, belle ilgili hastalıkların tedavisini engelleyen faktörlerden biridir. Bunun yanında normal insanlarda da zaman zaman şiddetli sırt ve bel ağrılarına yol açabilir. Bunun nedeni, sigara içen kişilerde vücudun, omurilikteki disklere çok zayıf miktarda oksijen göndermesidir.
İlaca Karşı Bağışıklık- Sigara içenler belli bir ilacın etkili olması için çok daha büyük dozlarda o ilacı kullanmak zorunda kalır.
Kısırlık - Çiftlerden sadece birinin sigara içmesi çocuk olmaması riskini 3 kat artrır.
Menopoz - Sigara içen kadınlarda beklenenden 5-10 yıl daha erken menopoz görülür. Bu da kemiklerin erkenden incelmesine ve de erimesine neden olur.
Erken Yaşlanma - Düzenli bir şekilde sigara içilmesi, deri yapısını bozar, kırışıklıklara yol açar. Bunun yanında dişler sararır ve de kararır, tırnaklar sağlıksızlaşır.
İyileşme Zorluğu - Sigara içenlerin yaraları çok daha zor kapanır. Bunun yanında ameliyat sonrası yaralarının iyileşmeme olasılıkları vardır. Diş Kaybı - Sigara içmek diş kayıplarında önemli bir faktördür.
Prostat Kanseri - Sigara içmek prostat kanserinin %40'ından sorumludur.
Göğüs Kanseri - Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre %75 daha fazla göğüs kanserine yakalanma riski taşır.
Rahim Kanseri - Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre 4 kat daha fazla rahim kanserine yakalanma riski taşır.
Boğaz Kanseri - Boğaz kanseri vakalarının %80'ine sigara yol açar.
Mide Kanseri - Sigara içenlerin mide veya bağırsak kanserine yakalanma riski içmeyenlere göre 2 kat daha fazladır.
Karaciğer Kanseri - Karaciğer kanseri vakalarının % 80'i sigara yüzünden olur.
Gırtlak Kanseri - Günde 25 tane sigara içiyorsanız 30 kat daha fazla gırtlak kanserine yakalanma riski taşırsınız. Bu da ilk başlarda konuşma zorluğu ilerleyen safhalarda tamamen konuşamamaya sebebiyet verir.
Amfizrem - Bu hastalığın yol açtığı ölümlerin %85'i sigara yüzünden olur. (Akciğerlerdeki alveoller zamanla esnekliğini kaybeder. İlerleyen safhalarda, yoğun bir biçimde solunum zorluğu olur ve hasta solunum makinasına bağlanmak zorunda kalır.)
Ağız Kanseri - Ağız kanseri vakalarının tamamına sigara yol açar.
Yemek Borusu Kanseri - Bu kanserden ölenlerin hemen hemen hepsi sigara içtikleri için ölmüşlerdir.
Çocukluk Solunum Problemleri - Annesi ya da babası sigara içen çocuklar 6 kat daha fazla solunum yolu hastalıklarıyla karşılaşma riski taşır. (Soğuk algınlığı, kulak iltihapları, bronşit, bademcik problemleri, astım ve de zatüre ki bazen ölüme bile yol açar)
Kulak Enfeksiyonları -Sigara içenlerin çocuklarının orta kulak enfeksiyonuna yakalanma riskleri vardır.
Erken Doğum ve Bebeğin Hafif Doğması - Günde sadece 5 tane sigara içen hamile bir kadının erken doğum yapması ya da oldukça küçük ve de sağlıksız bir bebek doğurma riski inanılmaz boyutlardadır.
Şeker Hastalığı - Sigara içmek, vücudun insülün salgılama yeteneğini zamanla yok eder. Bu da şeker hastalığına yol açar.
Kalp Hastalıkları - Sigara içenlerin kalp krizine yakalanma riski içmeyenlere göre 4 kat daha fazladır.
Gangren - Akciğerler verimsizleştiği için, vücuda çok az oksijen yayılır. İnsan vücudu, bu çok az miktardaki oksijeni iç organlara dağıtmak zorunda kalır. Bundan dolayı, kalbe en uzak kısımlar olan parmak uçlarından itibaren hücreler süratle zincirleme olarak ölür. Çoğu zaman kollar ya da bacaklar kesilebilir.
Son Sigaranızdan...
20 Dakika
Sonra
Kan basıncınız düzelir
Kalp atışlarınız normale döner
El ve ayak ısınız normale döner
8 Saat
Sonra
Kanınızdaki nikotin ve karbonmonoksit düzeyi yarıya düşer
Kanınızdaki oksijen seviyesi normale döner
24 Saat
Sonra
Karbonmonoksit vücudunuzdan tamamen atılır
Akciğerleriniz sigaranın neden olduğu mukusu temizlemeye başlar
Kalp krizi riskiniz azalmaya başlar
48 Saat
Sonra
Vücudunuzdaki nikotin tamamen temizlenir
Koku ve tat duyularınızda artış kaydedilir
72 Saat
Sonra
Nefes almanız kolaylaşır
Enerji seviyeniz yükselir
2-12 Hafta
Sonra
Kan dolaşımınız daha sağlıklı gerçekleşmeye başlar
Akciğer fonksiyonunuz %30 oranında artar
Yürüme ve koşmanız kolaylaşır
3-9 Ay
Sonra
Öksürük ve göğüsteki hırıltılarınız azalır.
Nefes alma sorunlarınız iyileşir
Akciğerlerinizin enfeksiyona karşı direnci artar
1 Yıl
Sonra
Kalp hastalığı riski, sigara içmeye devam eden birinin taşıdığı riskin yaklaşık yarısına iner
5 Yıl
Sonra
Ağız ve gırtlak kanserinden ölme riskiniz azalır
10 Yıl
Sonra
Akciğer kanserine yakalanma riskiniz, sigara içmeye devam eden birinin taşıdığı riskin yarısına iner
Kalp hastalığı riskiniz hiç sigara içmemiş birinin taşıdığı riskle aynı seviyeye iner
15 Yıl
Sonra
Felç geçirme ve kalp krizi riskiniz hiç sigara içmemiş birinin taşıdığı riskle aynı seviyeye iner
ÖLÜM ANINDA NE YAŞANIYOR? @ 17-10-2007 16:33
New Scientist dergisinde yayımlanan araştırmaya göre feci ölümlerde asıl darbeyi indiren, beynin oksijensiz kalması... Son hissedilen şey ise genellikle sükûnet hissi ve bilinç kaybı.Dünyanın en önde gelen bilim dergilerinden New Scientist, İskoçya'daki Caledonian Üniversitesi'nden psikolog Cynthia McVey'in, ölümün eşiğinden dönenlerle görüşerek ve bilimsel incelemeleri bir araya getirerek yaptığı araştırmayı yayımladı. Araştırmaya göre kafa kopmasından boğulmaya, yanmaya ya da yüksekten düşmeye kadar birçok ölüm şeklinde asıl darbeyi indiren, beyne oksijen gitmemesi...
İşte o araştırma:
* BOĞULMA
KİŞİ ilk anda büyük panik yaşıyor. Nefesini tutuyor. Ardından su ciğerlerine doldukça bir yanma ve yırtılma hissi duymaya başlıyor. Son olarak hissettiği şey ise sakinlik ve dinginlik oluyor. Oksijen alamadığı için bilinci kapanıyor, ardından ölüyor.
* YANMA
YANIKLAR, çok şiddetli acıya yol açıyor. Sinir uçlarının yanması ise bu acı hissini bir süre sonra ortadan kaldırıyor. Ardından kişi biraz his kaybına uğruyor. Yanarak ölen kişilerdeki asıl ölüm nedeni çoğunlukla zehirli gazların solunması ve nefessizlik oluyor.
* KAFANIN KOPMASI
UZMANLARA göre beyin, kafa koptuktan sonra saniyelerce fonksiyonlarını sürdürüyor. Fransa'daki raporlara göre 18'inci yüzyılda giyotinli idamlarda kopan kafada 30 saniye kadar yüz mimikleri görülüyordu.
* YÜKSEKTEN DÜŞME
ABD'DEKİ Golden Gate Köprüsü'nden atlayan 100 kurban, akciğerin iflas etmesi, kalbin patlaması ve kırık kaburgaların iç organlara zarar vermesi sonucu öldü.
* ELEKTRİĞE KAPILMA
EVDE bir şekilde elektrik akımına kapılma kalbi durdurabiliyor. 10 saniye sonra da bilinç kapanıyor. Ancak elektrikli sandalyede idam edilen mahkûmların ölüm nedeni beynin aşırı ısınması ya da boğulma oluyor.
* KAN KAYBI
1.5 litre kan kaybeden kişi kendini halsiz, susamış ve korkmuş hissediyor. İki litre kan kaybedildiğinde baş dönmesi ve bilinç kaybı başlıyor.
* DEKOMPRESYON (BASINÇ KAYBI)
ANİ basınç kayıplarından kurtulanlar göğsüne vurulmuş gibi ani bir acı yaşadıklarını anlatıyor. 15 saniyeden az süre içinde de bilinç kaybı yaşanıyor.
* KALP KRİZİ
EN çok rastlanan olay, kaslar oksijen alamayıp çırpınmaya başladığında hissedilen göğüs ağrısıdır. Kalbin normal ritminin bozulması, kalp atışlarını durdurur. Bilinç kapanır, ölüm gerçekleşir.
* ASILMA
YAĞLI urganla asılarak boğulma 10 saniye içinde bilinç kaybına yol açıyor. Fırlatma tarzı asılmalarda amaç, boynun kırılmasını sağlamak. Ancak bu yöntemle asılan mahkûmlarda ölümlerin yine boğulmadan kaynaklandığı belirlendi.
* ZEHİRLİ İĞNE
ABD'DE idamlarda kullanılan yöntem doğrudan kalbi durduruyor. Araştırmalar, mahkûmların yanma ve büyük acı hissettiğini gösteriyor.
sabah
Batı'da anayasalar Allah ismiyle başlıyor @ 17-10-2007 16:25

Hukukçular Derneği sürekli yaptığı kanun ve mevzuat çalışmalarına bir yenisini daha ekledi. Geçtiğimiz günlerde kamuoyunun bilgisine sunulan ve Ergun Özbudun başkanlığındaki akademik bir kadro tarafından hazırlanan anayasa taslağının, toplumun beklentileri ve mevcut sıkıntılar da dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünen Hukukçular Derneği, bu amaçla bir komisyon oluşturdu.
ALMAN VE İSVİÇRE ANAYASASI ALLAH İSMİ İLE BAŞLIYOR
Hukukçular Derneği Anayasa Komisyonu’nun araştırmasına göre, Alman Anayasası ve İsviçre Anayasası, Allah’ın adıyla başlıyor. Japon Anayasası ve ABD Anayasası’nın halkı öncelediği açıkça önsözde yazılıyor.
ALMAN ANAYASASI; “Allah ve insanlar karşısındaki sorumluluğunun bilincinde olan … Alman halkı … İş bu Almanya Federal Cumhuriyeti anayasasını kabul etmiştir” cümleleri ile başlıyor.
İSVIÇRE ANAYASASI; “Yüce Allah adına! Biz, İsviçre halkı ve Kantonlar, yaradılış sorumluluğumuzun bilincinde olup; özgürlük ve demokrasiyi, dünyaya karşı açıklık ve dayanışma içinde bağımsızlık ve huzuru güçlendirmek için ittifakımızı yenilemeyi kararlaştırarak; farklılıklarımızı birbirimize saygı duyarak yaşamayı belirtir; gelecek kuşaklar karşısında genel başarılarımız ve sorumluluklarımızın bilincinde ve sadece özgürlüklerini kullananların özgür kalacaklarını ve insanların gücünün üyelerinin en güçsüzünün refahı ile ölçüldüğünü bilerek; bundan dolayı aşağıdaki Anayasayı kabul ederiz” şeklinde başlıyor.
“BU ANAYASALAR HALKIN İRADESİNE DAYALI”
Hukukçular Derneği Başkan Yardımcısı Avukat Yasin Şamlı, “Anayasası olan tek ülke Türkiye değildir. Bu bakımdan bu taslağı hazırlayanlar başlarını kaldırıp başka ülkelerin anayasalarına da bakmak ve üzerinde düşünmek zorundadırlar” dedi.
Özürlü sahabilerin kitabı yazıldı @ 16-10-2007 09:56

Peygamberimiz engelli sahabilere pozitif ayrımcılık uygulamıştı.
Bugüne değin sahabilerin hayatına ilişkin birçok kitap okumuş ve onlarla ilgili pek çok kıssa dinlemiş olabilirsiniz. Ancak Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas) döneminde yaşayarak O’nu gören ve sohbetlerinde bulunan sahabilerden bir kısmı var ki diğer sahabilerden oldukça farklı.
Hatta bir kısmı Peygamberimiz’i ‘görememişler’ bile. Bu sahabilerin diğer sahabilerden fizikî olarak farklılıkları ortopedik ve görme özürlü olmalarına dayanıyor. Prof. Dr. Ali Seyyar, biri hanım olmak üzere 28 engelli sahâbinin hayatını ve Peygamberimiz’in onlara yaklaşım biçimini “Yıldızlar Engel Tanımaz-Bedensel Özürlü Sahâbilerin Hayatı” isimli kitabında bir araya getirdi.
“Peygamberimiz’in vefatına yakın en az yüz binin üzerinde sahabi yaşıyordu. Bugün olduğu gibi o dönemde de toplumun %10’u özürlü ise, en az on bin tane özürlü sahabi vardı. Peygamberimiz özürlülere pozitif ayrımcılık uygulayan ilk kişidir” diyen Seyyar, Peygamberimiz’in engelli sahabilerle şakalaştığını, onlara özel bir şefkat ve ilgi gösterdiğini söylüyor. Peygamberimiz’in ve sahabilerin hayatından az bilinen bir kesit daha böylece aydınlanmış oluyor...
Yıldızlar engel tanımaz
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas) döneminde yaşayarak Allah Rasûlü’nü gören, O’nun mübarek atmosferine girerek sohbetlerinde bulunan iman ehli kimselere sahabi deniyor malumunuz. Birçoğumuz sahabilerin hikâyelerini dinleyerek ve hayat tarzlarını kendimize örnek alarak büyüdük. Peygamberimiz’in güneşinden istifade ederek O’ndan aldıkları manevi feyzle, insanlar içinde Allah’a manen en yakın olma üstünlüğünü elde eden sahabiler için de bir grup var ki, onlardan çoğumuz haberdar bile değiliz. Bu sahabilerin diğer sahabilerden fiziki olarak farklılıkları ortopedik ve görme özürlü olmaları… Sakarya Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ali Seyyar, bugüne değin pek işlenmeyen bu konuyu Aşiyan Yayınların’dan çıkan “Yıldızlar Engel Tanımaz-Bedensel Özürlü Sahabilerin Hayatı” isimli kitapta topladı. Birisi hanım olmak üzere toplam 28 ortopedik ve görme engelli sahabiyi anlatan kitap, Peygamberimiz’in özel ihtiyaç sahibi insanlara gösterdiği şefkat ve ilginin boyutunu da ortaya koyuyor.
Özürlülerle ilgili sosyal politika ve sosyal güvenlik bağlamında akademik araştırmalar yapan Ali Seyyar’ın çalışması, Türkiye’de bakıma muhtaç insanlara kurumsal sosyal ve manevi bakım hizmetlerini akademik ve mesleki bir zeminde sunan ‘Şefkatli Eller Yayınları’nın bir parçası. Seyyar’ın bu yayınevi arasından çıkmış Bakım Terimleri, Sosyal Bakım ve Manevî Bakım isimli üç kitabı var. Çalışmaları sırasında engellilikle baş edebilmede en sağlam stratejileri sahabilerin geliştirdiğini gören Seyyar, din yolunda her türlü sıkıntı ve meşakkate katlanmada öncü olan sahabilerin, hastalıklara ve bedensel özürlerine aktif sabır göstermelerini baz alarak özürlü sahabilerin hayatına eğilmiş.
Hz. Muhammed’den özürlülere pozitif ayrımcılık
Peygamberimiz’in, özürlü sahabilerine nasıl davranması ve davranmaması gerektiği hususunda yeri geldiğinde Cenab-ı Hak’tan ilahî mesajlar ve hatta ikazlar aldığını söyleyen Prof. Dr. Seyyar, Efendimiz’in özürlü sahabilere özel bir ilgi gösterdiğini kaydediyor. Abese Sûresi’nde geçen görme özürlü Hz. Abdullah İbn-i Ümmü Mektûm olayının Peygamberimiz’in özürlülere davranışı noktasında bugünün tabiriyle pozitif ayrımcılık ilkesine göre yeniden şekillenmiş olduğunu ifade eden Seyyar, şunları söylüyor: “Peygamberimiz ileri gelen müşriklere tebliğde bulunuyordu. Bu esnada Hz. Abdullah, belki de farkına varmadan tam toplantının arasına girer ve Peygamberimiz’den ısrarla nasihat talep eder. Peygamberimiz’in yüzünü hafifçe buruşturması üzerine hemen ihtar ayetleri gelir. Bu ayetlerden sonra Peygamberimiz her zamankinden daha çok özürlülere iltifatta ve ikramda bulunmuş, onlarla şakalaşmış, onların sosyal hayata katılımlarını sağlayan kolaylıklar getirmiş, meslekî anlamda ve istihdam boyutuyla yeni imkânlar sağlamıştır. Mesela Hz. Abdullah’a hem müezzinlik hem de yöneticilik görevi vermiştir. Bacağından sakat olan Hz. Muaz bin Cebel, bizzat Peygamberimiz tarafından Yemen valisi olarak tayin edilmiştir.”
Peygamberimiz’in, toplum içinde hiçbir sosyal statüye sahip olmayan ve horlanan özürlüleri, şefkat politikalarıyla bu durumdan kurtardığına dikkat çeken Seyyar, bu sosyal değişimin toplumsal konsensüs ve sosyal dayanışma ile sağlanabileceğini ifade ediyor. Seyyar’ın işaret ettiği gibi Peygamberimiz de bu konuda sosyal pedagojik yöntemler kullanarak, özürlülerin toplumsal rehabilitasyon sürecini hızlandırmıştır. Mesela Efendimiz’in bazı bedenî kusurları olduğu için, toplum içinde bulunmaktan tedirgin olan ve bu yüzden çölde yaşamayı tercih eden Zahir isminde bir sahabiye çölden bazı bitkileri toplayıp, Medine pazarında beraberce pazarlamayı önermesi ilginçtir. Pazardaki alışverişlerde Zahir’e yardımcı olan Peygamberimiz etrafına da “Zahir bizim çölümüzdür, biz de onun şehriyiz” diyerek sürekli iltifatlarda bulunmuştur.
Kaç bin özürlü sahabî vardı?
Kitapta yer alanların dışında birçok özürlü sahabinin varlığını tespit eden Ali Seyyar, verilen bilgilerin yetersiz olduğunu görünce sadece geniş malumat olanları derleyip toplamış. Peki Efendimiz döneminde yaşayan bedensel özürlü sahabinin sayısı ne kadardı? Prof. Dr. Seyyar, şu an hemen hemen her toplumda özürlülerin oranının yüzde 10 olduğunu hesaba katarak, “Peygamberimiz’in vefatına doğru, yüz binin üzerinde sahabi yaşadığına göre, bunlardan en az on bininin özürlü olduğunu tahmin edebiliriz.” diyor.
Hayatlarını araştırdığı 27 engelli sahabiden kısa boyu ve ince bacakları ile dikkatleri çeken Hz. Abdullah bin Mesud’un kendisini çok etkilediğini söyleyen Ali Seyyar, kutsal topraklara yaptığı ziyaret esnasında da onu rüyada görme şerefine nail olduğunu zikrediyor. “Hatta bu kitabın yazılması, buna da bağlanabilir. Hayatını incelediğimde ona karşı hayranlığım daha da arttı. O, bünyesinin tüm çelimsizliğine rağmen Kureyş müşriklerinin bulunduğu Kâbe’ye gitmiş ve orada alenî olarak Kur’an okumuştur. Büyük işkence gören İbn-i Mes’ud, iyileşir iyileşmez tüm uyarılara rağmen yine aynı kahramanlığı göstermiştir.” diyen Seyyar, hepimizin çeşitli sebeplerle özürlü olabileceğini, önemli olanın özürlülük imtihanı karşısında nasıl bir tavır göstermemiz gerektiği noktasında düğümlendiğini ortaya koyuyor. Kitabın amacı da bu zaten. Peygamberimiz’in sünnetinden ayrılmayan bedensel özürlü sahabiler hepimiz için iyi bir model. İşte kitapta yer alan somut bir örnek daha: “Son nefesine kadar bedenine giren müzmin bir hastalıkla yatalak ve bakıma muhtaç halde 30 yıl yaşayan Hz. İmran bin Hüseyin, “Nasıl dayanıyorsun bu acılara?” diyen arkadaşına, “Benim için sağlık ve hastalıktan hangisi Allah’ın hoşuna giderse, benim hoşuma giden de odur! Otuz yıldır kendimde büyük bir huzur buldum.” diyebiliyordu. Bu sabır sayesinde Hz. İmran öyle manevî makamlara erişecekti ki, meleklerin tesbihlerini işitir hâle gelecekti. Melekler de, teselli olsun diye kendisine her gün selam getirecekti.
Zihinsel engelli sahabi var mıydı?
Prof. Dr. Ali Seyyar, normal şartlarda her toplumda her çeşit özürlü bulunabileceğinden hareketle ‘Zihinsel engelli sahabi var mı?’ sorusunun cevabını da aramış. Bir yandan da böyle düşünmek, acaba sahabilere saygısızlık olur mu kaygılarını da taşımış kalbinde. Sonunda davranış ve şakalarıyla her zaman sorun oluşturan ama yine de Peygamberimiz tarafından kollanan enteresan bir sahabiye rastlamış: Nuayman İbni Amr. Gerisini Seyyar’dan dinleyelim: “Bir keresinde bir bedevi mescidin önüne devesini bırakır. Özel durumu herkesçe malum olan Nuayman’a birkaç sahabi, şöyle bir teklif getirir: “Sen şu deveyi kesiversen de onu yesek! Et yemeyi çok özledik. Nasılsa Resulullah onun bedelini öder”. Nuayman, bu sözlerden hemen etkilenerek deveyi keser. Bedevi dışarı çıkınca kıyameti koparır. Peygamberimiz durumu anlar ve Nuayman’ı bir hendeğin içinde gizlenmiş olarak bulur. Onu hendekten çıkarır ve “Bunu niçin yaptın” yerine “Bu yaptığını sana yaptıran nedir?” der. Nuayman da kendini savunurcasına, “Benim yerimi sana gösterenler var ya, ey Allah’ın Rasulü! İşte onlar bu işi bana yaptırdılar.” der. Peygamberimiz onun yüzündeki tozlarını hem siler hem de tebessüm ederek onun gönlünü alır ve bedevinin devesinin bedelini öder.”
Peygamberimiz özürlü sahabilerle şakalaştı mı?
“Bedenî kusurları yüzünden çölde yaşamayı seçen Zahir isimli sahabi, Medine pazarında Peygamberimiz’i bir köşede beklerken, Peygamberimiz ona arkadan yaklaşır ve gözlerini kapatarak şakalaşır. Peygamberimiz’in o güne kadar hiç kimseye bu denli mesafesiz davranmadığını gören etraftaki Müslümanlar, bu ilginç manzarayı seyrederler. Kâinatın efendisi, bunu fırsat bilerek, çevreye yüksek sesle: “Bir kölem var. Satıyorum. Onu benden kim alır?” diye şakasını sürdürür. Zahir, “Ey Allah’ın elçisi, beş para etmez bir sakat köleyi kim satır alır?” deyince şaka bu andan itibaren biter. Peygamberimiz bütün ciddiyetiyle kendilerini sarmış olan kalabalığa seslenerek, şöyle der: “Ya Zahir, and olsun ki Allah ve Allah’ın Rasûlü katında senin değerin paha biçilmez! Bunun için biz de seni seviyoruz.”
Savaşta kolunu kaybeden hanım sahabi kimdi?
Nesibe Hanım, Uhud muharebesinde cephe arkası hemşirelik hizmetleri yapan bir sahabiydi. Ama Peygamberimiz’in müşkül durumunu görünce kadın haliyle onu korumaya koşmuş ve müşriklerle çarpışırken birkaç yerinden yara almıştı. Medine’ye döndükten sonra aldığı ağır yaranın tedavisi bir yılda ancak kapatılmış, Peygamberimiz de onu sık sık ziyaret etmiş, ona iltifatta ve özel dualarda bulunmuştur. Nesibe Hanım, Hz. Ebû Bekir zamanında ileri yaşına rağmen Yemame savaşına aktif olarak katılmış, bu kez on iki yerinden yara alarak bir kolunu kaybetmiştir. Ordu Medine’ye döndüğünde, Hz. Ebû Bekir bu kahraman hanımı ziyaret etmiş ve ona beytül maldan maaş ödenmiştir.
SALİH ZENGİN - ZAMAN PAZAR
23.Eylül.2007 09:42:03
Uzaydaki Türk isimleri @ 16-10-2007 09:52

Güneş sistemindeki gök cisimlerinin ve üzerlerindeki yapıların adlandırılmalarında Türk isimleri de yaygın olarak kullanlıyor.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mehmet Emin Özel, astronomların her gün yeni keşfedilen yıldız, gök taşı, kuyruklu yıldız, gezegencik (asteroid) ile bu gök cisimleri üzerindeki dağlar, vadiler kraterler ve yapıların isimlendirildiğini bildirdi.
Prof.Dr. Özel, isimlendirmelerde politik ya da askeri isimlerin kullanılmadığını, ismin tek kelime ve kolayca okunabilirliğinin önem taşıdığını, 16 harften fazla olmaması gerektiğini kaydetti.
Prof.Dr. Özel, bu kapsamda 'Venüs' gezegeni üzerindeki kraterlerden ikisine tanınmış Türk kadın yazarlardan Halide Edip Adıvar ile 15. yüzyılda yaşamış şair Mihri Hatun’un adının verildiğini, Adıvar adlı kraterin Afrodit kıtasının kuzeyinde, Mihri Hatun kraterinin de İştar kıtasına yakın Tetus bölgesinde bulunduğunu bildirdi. Prof.Dr. Özel, bu kapsamda Merkür’ün büyükçe kraterlerinden birine Mimar Sinan’ın adının atfedildiğini söyledi. Prof.Dr. Özel, Mars gezegenindeki bir dizi küçük kraterlere yeryüzündeki bazı bölgelerin adının verildiğini, Hellespontos (Çanakkale Boğazı) Dağları, Tarsus Vadisi ve Arda Vadisi’nin bu gezegende yer aldığını bildirdi.
GÖK TAŞLARINDAKİ İSİMLENDİRMELER
Gökyüzünde Güneş’in bir gezegeni gibi onun çevresinde dolanan fakat boyutları bir gezegeninkinden çok küçük olan gök cisimlerine 'gök taşı' adı verildiğini anımsatan Prof.Dr. Özel, gök taşlarının çoğunlukla Mars ve Jüpiter gezegenleri arasındaki bölgede yoğunlaştığını söyledi.
Uzun vadede dünya ile çarpışma olasılığı bulunan bu cisimlerin gök bilimciler tarafından ayrıca takip edilip, incelendiğini ifade eden Prof.Dr. Özel, şöyle konuştu:
'Gök taşı isimler listesinde Türkiye’den verilen 2 ad bulunuyor. 1948 yılında Ankara Üniversitesi Astronomi Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışan Alman Gök bilimci Prof. Reinmuth tarafından bulunan asteroide ’Ankara’ adı verildi. 2003 yılında IAU’da görevli Muazzez Kumrucu Lohmiller tarafından bulunan bir asteroide ise 4 Nisan 19 yılında bir İsveç gemisiyle çarpışarak Çanakkale Boğazı’nda batan ’Dumlupınar’ gemisinin adı kondu.'
Osmanlı arşivinden günümüze şifreler @ 16-10-2007 09:47

Osmanlı arşivlerinde araştırma yapan bir uzmanın tesadüfen fark ettiği bir mektup Kerkük’e top büyüklüğünde meteor yağdığını ortaya çıkardı.
KERKÜK Postahanesi Müdürü Seyit Hasan’ın 27 Haziran 1856’da İstanbul’da Padişah Abdülmecid’e hitaben yazdığı mektuba göre, hızla yükselen hava sıcaklıkları 40 dereceyi aştı, 250 kişi hayatını kaybetti, tarladaki mahsul tutuştu, ardından gökten meteor yağdı ve 4 şehrin insanı mahzen ve kuyulara inerek yaşamaya başladı. Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer din mensupları "kıyametteki gibi" kendi mabetlerine akın edip günlerce dua etti. Araştırmacı Hüseyin Irmak’ın Sultanahmet’teki Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde bulduğu Seyit Hasan’ın mektubunda, yaşanan olaylar şöyle anlatıldı:
İNSANLAR YERALTINA İNDİ
"Cenab-ı Allah Osmanlı ülkesini bütün afetlerden korusun. Amin. 74 senesi mayıs ayının 15’inci gününden itibaren bu bölgede süren hava sıcaklıkları gün be gün artarak kırk dereceyi geçmiştir. Sıcakların şiddetinden çevrede çadır ve evlerinde oturanlardan 250 kadar nüfus ölmüştür. 4 şehirde ikamet edenler dolaşmayı bırakarak mahzen ve kuyularda ikamet etmeye başlamışlardır. Yaz mahsülleri ve saire dahi aşırı sıcaklardan kuraklık nedeniyle kendi kendine ateş alarak telef olma derecelerine varmış idi. 6 Haziran cuma gecesi saat yarım sıralarında ehter-i ziya güster burcundan çıkarak görünen ay ışığını kapatıp kıbleye doğru 3-4 mızrak miktarı uzamıştır. Bunun arkasından yıldırımdan korkunç, atış eğitimlerinde olduğu gibi üç defa kudret topu atılır gibi sesler duyulmuştur. 15 dakika ise tüfenk talimi gibi yüksek sesler ortaya çıkmıştır. Ardından gökyüzünde dolunay gibi ateşler görülmüş; 5-6 dakikadan sonra kaybolmuştur. 1-2 saat geçtikten sonra diğer bir yıldız dahi yalancı bir göktaşı gibi izlenmiştir."
KADINLAR DÜŞÜK YAPTI
"Şimdiye kadar buralarda bunun gibi dehşete düşüren bir gökkuşağının ortaya çıkışı görülmemiştir. Bu nedenle halk kıyametteki gibi can ve baş korkusuna kapılarak gerek İslam gerek Yahudi ve gerek diğer dinlere mensup herkes kendi ayinlerince cami, mescid, kilise gibi ibadet yerlerine koşarak baş kaldırıp gözyaşı ile dua etmişlerdir. Bu sıkıntılı durumdan dolayı erkek ve kadınlardan birçok kişi korku ve telaştan dehşete düşmüş, mecalsiz kalan birçok kadın düşük yapmış, sayısız çocuk sara hastalığına yakalanmıştır. Feryatlar gökyüzüne ulaşmıştır. Bu meteor olayından sonra hava sıcaklığının derecesi azalmış, havalar yumuşayarak ferahlamıştır. Birkaç gün sonra düşen parçaların isabet ettiği yerlerden bir kıyye (yaklaşık bir buçuk kilo) ağırlığında düşen cisme ait parçalar bulunarak mahalli hükümete getirilmiştir. Bilginiz olması amacıyla yüksek makamınıza takdim kılınmıştır. Arzolunur. 27 Haziran 1856, Kerkük Postahanesi Müdürü."
Atatürk'ün CHP’yi şok eden mirası! @ 16-10-2007 09:00

Şamil TAYYAR - STAR
The Guardian Gazetesi, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini şöyle yorumlamıştı: ‘Köşke ilk kez seccade girecek.’
Bu iddiaya ilk tepki, İsmet İnönü’nün torunu Gülsüm Bilgehan’dan geldi. CHP’li Bilgehan, Vatan’dan Mine Şenocaklı’ya Mevhibe Hanım’ın seccadesini göstererek şöyle diyordu: ‘ Her evde seccade varken Çankaya’da olmaz mı?’
Masamda bu seccade mevzuuna ilişkin ilginç bir doküman var. Meğer, seccade ilk kez İnönü’yle de girmemiş Çankaya’ya. Sahte Atatürkçüler kızacak biliyorum, ama gerçek bu: Seccadeyi ilk olarak Çankaya’ya taşıyan Atatürk.
Resmi belgelerden anlatmaya başlayalım. Atatürk, vasiyetini 5 Eylül 1938’de hazırladı, vefatından 65 gün önce. Çankaya’daki kişisel eşyalarını kurucusu olduğu CHP’ye miras bıraktı. Miras listesinde yer alan tüm eşyalar, Atatürk’ün ölümünün hemen ardından 3 Aralık 1938’de dönemin CHP temsilcisi ve Erzurum milletvekili Nafi Atuf Kansu’ya teslim edildi.
CHP, eşyaların bir kısmını müzelere devrederken bir kısmını devralmayıp Çankaya’da bıraktı.
10. Cumhurbaşkanı Sezer’in geçen yıl yaptırdığı bir envanter çalışması, Atatürk’ün vasiyetiyle ilgili çarpıcı bir ayrıntıyı gün ışığına çıkardı. Atatürk’ün Terekesi’nde, CHP’ye miras bıraktığı ancak partisinin almadığı eşyaların dökümü var. Çankaya’da CHP’nin malı olarak gözüken bin 708 eşya bulunuyor.
Sıkı durun.
Bu eşyalar arasında 37 adet seccade var. Hepsi Atatürk’ten CHP’ye miras. Seccadeler mevcut CHP yönetimi için İş Bankası hisseleri gibi değerli bulunmayabilir ama Atatürk için öyle değildi.
İnanmayan, köşkteki Atatürk Terekesi’ne bakabilir. Tereke numarası ve seccadenin renginden desenlerine kadar ayrıntılı kayıtlar mevcut.
Sayın Baykal canınızı sıktım, üzgünüm.