Internet ve evrim @ 13-10-2008 17:24 Internet'i seviyorum. Sadece iletişim açısından sağladığı kolaylıklardan dolayı değil, hayatlarımızı ve yüzyıllardır süregelen alışkanlıklarımızı geri döndürülemez biçimde değiştirdiği için.
Ekonomiye getirdiği dinamizm açısından bakacak olursak, internet, bir çok yeni iş koluna gebe. İşin güzel yanı, bu işleri kurabilmek için eskisi gibi yoğun sermaye değil, genellikle iyi bir fikir yeterli oluyor!
"Her gün bir ürün, en uygun fiyata" konseptli siteler bu ara pek revaçta. Bu segment'in tartışmasız lideri olan indragandi.com pazardan çekildiğinden beri bir çok yeni site yayına girdi...
Bu segment'te indragandi'nin boşalttığı koltuğu doldurmak için kıyasıya bir yarış verilirken beklenmedik bir şey oldu. İndirim Listesi yayın hayatına girdi ve bu sitelerin fırsatlarını yayınlayarak insanları tek tek site takip etme zahmetinden kurtardı! Fikrin içinden çıkan yeni fikir, yeni kurallar. Diğerleri? Onlar artık İndirim Listesi için bir araç...
Gücün tanımının fiziksel kuvvet'ten finansal varlığa, finansal varlıktan fikirsel zenginliğe kaydığına şahit olduğumuz bir yüzyıldayız, ve bu çok hızlı gerçekleşiyor...
Bu açıdan bakarsak "Evrimsel" bir değişim bile diyebiliriz.
Bence "değişime uyum sağlamak" reaksiyon göstermenin ta kendisi!
Ben "proaktif davranmak" tanımını, koşullara uymak değil, yeni koşullar yaratmak olduğuna inanıyorum.
Şayet bir gün "Böyle bir şey yapmışlar, biz de böyle yapmalıyız" cümlesini duyarsanız, bilin ki şaşırtan eylemi yapan gizli özne proaktif davranan taraftır.
Bu cümleyi sarfedenler için ise söylenecek özel bir şey yok, çünkü onlara her yerde rastlamak mümkün...
Eğer ortada çok niş ve doymuş bir pazar, çok spesifik ve ayrıştırıcı bir ürün/hizmet yoksa, teknenizin denizdeki değişim dalgalarına karşı hazır durması gerekir.
ÖzgürMADO nasıl Lovemark olur? yazısının altına yaptığı yorumda demiş ki; "markalar bunca büyük yatırımlara rağmen ilk adımı atmak yerine bekle-gör-gerekiyorsa düzelt* politikası ile hareket ediyor ".
Değişimi arzulayan şirketleri iki sınıfa ayırabiliriz;
1-Değişimi isteyen, fakat bunun için hiç bir çaba sarfetmeyip herşeyin kendi kendine olmasını bekleyenler. 2-Değişimi isteyen ve bunun için çaba sarfedenler.
Ancak, çaba sarfetmek tek başına yeterli olmuyor. Bu çabanın örgüt içinde benimsenmesi önemli. İkinci grubun çoğunluğu, tam da Özgür'ün sözünü ettiği davranışsal soruna sahip; reaktif davranma.
Değişimin yaratacağı yan etkileri düşünmeden harekete geçildiğinde gösterilen davranış biçimi.
Kurumun durmak istediği yer ve insanların zihninde durdukları yer birbirinden ne kadar uzak olursa, değişimin yükü de o denli ağır oluyor.
Burada yükü taşıyacak kişiler, kurumu temsil eden insanlar (çalışan demiyorum, kurum ile ilişkisi olan herkes) oluyor. Değişimin bireylerden başladığına inanıyorsanız, bunun biraz da kişisel gelişim isteği ile ilgisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Peki burada pazarlama iletişimi yöneticilerinin rolü ne olmalı? Altlarındaki insanlara sıkı bir eğitim sunmak yerine, gerçek bir lider gibi davranarak, bu yükü taşırken onlara destek olmak.
"Bu ülkede pıtırcık misali her yerde "lider" bitmesine rağmen bu çöküşler niye?" diye soranları, lider tanımını bir kez daha sorgulamaya davet ediyorum.
*Bekle-Gör-Düzelt mantığına sahip olmamız yalnız şirketlerin sorunu değil, eğitim sisteminin birey bazında bize bıraktığı bir davranış sorunu olduğunu düşünüyorum (benim saptamalarım haricinde, aynı zamanda bir akademisyen olan Uğur Özmen'in bu konuyu benden daha iyi işleyebileceğine inandığımdan konuyu kendisine bırakıyorum).
MADO nasıl Lovemark olur? @ 06-10-2008 01:55 Bu haftasonu arkadaşlarımla dolaşırken Maltepe sahilindeki MADO'da bir mola verdik. Tercih benim tercihim değildi. MADO. Benim için menüsünde olağandışı hiç bir şey barındırmayan, sıradan dondurmalar, sıradan pastalar, sıradan içeceklerden ibaret bir cafe zinciri... Arkadaşlarımın hesabını da ödemek için kartımı verdim. Görevli 2 dakika sonra geri gelerek bana sanki bir ikramda bulunacakmış gibi kibar bir üslupla beni kasaya davet etti. Ardından şöyle dedi; "Arkadaşlarınızın yanında söylemek istemedim, ancak kartınızın limiti dolmuş, başka kartınız varsa oradan deneyelim?" "Elbette" deyip başka bir kart uzattım. Bu tip şeylerden mahcubiyet duymadığımdan (neticede herkesin limiti dolabilir, değil mi?), yaklaşımın inceliğini masaya döndüğümde farkettim.
Markalar hakkındaki kanaatimizi önce satış noktasında (mantık) ve satınalma sonrasında yaşanan olumlu/olumsuz deneyimlerin (duygular) yardımıyla belirleriz.
Benim için bir anlam ifade etmeyen MADO, beni düşünüp böylesi insani bir yaklaşımda bulunarak bir çok büyük bariyeri aştı. Basit, ancak bir o kadar da zor.
Bu deneyimden sonra kafamı kurcalayan 2 şey var; 1-Bu yaklaşım kişi kaynaklı mı yoksa kurumsal kültürün bir etkisi mi? 2-Elimde alternatif bir ödeme metodu olmadığını söyleseydim masaya dönmem mi gerekecekti yoksa başka bir çözüm üretilecek miydi?*
Bir kez daha emin olduğum şey; aynı etkiyi milyonlarca liralık medya harcamasıyla yaratamazsınız. İnsanları harekete geçiren şey duygulardır.
Eğer bu yaklaşım çalışana değil de MADO'ya aitse, binlerce müşteriye benim henüz aklıma gelmeyen yüzlerce benzer olumlu deneyim yaşatabilir ve bu insanlar için bir lovemark haline gelebilirler.
Geleceğin kazananları,-önceden de bahsettiğimiz gibi- mekanik prosedürleri bir kenara bırakıp insana daha yakın, organik davranan işletmeler olacağı gün gibi ortada...
*Hızlı düşünüp 2.seçimi yapmadığım için kendime kızıyorum, sanırım cevabını hiç öğrenemeyeceğim. Ancak, birinci sorunun cevabını -belki- blogları takip eden bir MADO yetkilisi verebilir?
Kimler bayramda gazeteye reklam vermez? @ 03-10-2008 05:12 Buram buram bir "biz batıyoruz, haberiniz olsun" çalışması. Agresif bir metin, "bizi unuttunuz!" saldırganlığı var sanki... Metni büyütüp okuyabilirsiniz. Yine de beni çok neşelendirdi!
Bir kaç ekleme de ben yapmak isterim;Kimler bayramda gazeteye reklam vermez?
-Bu mecranın içerisine girerek farklılaşacağına inanmayanlar. -Gençleri başka yerlerde tavlamak isteyen marka yöneticileri. -Sokağa atılacak parası olmayanlar. -Gazetelerin (zaten çok düşük olan) eski tirajlarını da yitirdiğine inananlar. -Aklını kullanıp insanlara daha yakın olan, onlara dokunabilecek mecralara yatırım yapanlar. -Görsellerin gazete sayfalarında güzel görünmediğini düşünenler.
Benim bir kalemde sıralayabildiklerim bunlar. Eklemeleriniz olursa beklerim...
Gazete, bugünkü baskısında, -bir takım sebeplerden ötürü- yarından itibaren, hem fiziksel hem web yayınına son verdiğini manşetlerinden duyursa... Bu yayın grubunda takip ettiğiniz yazarların köşe yazılarını okuyamasanız... Sabahları bilgisayar başında ya da yolda okuduğunuz gazeteyi bir daha bayilerde göremeyecek olsanız...
Yıpranmış imajına rağmen Türk basınının lokomotifi olan bu gazeteyi özler misiniz? Yoksa umrunuzda olmaz mı?
Jean Amerika'nın şalvarıysa, DeFacto neyin nesi? @ 25-09-2008 17:37 İster bir toplantı masasında, ister bir arkadaş grubunda olun, ortaya sunulan bir öneriyi savuşturuyorsanız, beğenmediğinizin yerine yeni bir çözüm sunmanız gereklidir. Aksi taktirde yapıcı olmaktan uzak olursunuz.
Son günlerde DeFacto'nun geleneksel mecralar üzerinden yaptığı iletişim de çok dikkatimi çekiyor.
"Jean Amerika'nın Şalvarıdır!" diyor DeFacto. Son derece sivri bir slogan (yine Hulusi Derici, yine M.A.R.K.A., ne kadar ayrıştırıcı değil mi?).
Peki, ilk duyduğumda ikna oluyorum diyelim, Jean = Amerikan şalvarı. "DeFacto ne?" diye sorduğumda bir cevap bulamıyorum ve bu durum, büyüyü bozuyor.
Düşündüm, ancak (Kadıköy'deki mağazalarına bir kaç sefer girmiş olmama rağmen) DeFacto'yu gözümde kişileştiremedim. Üşenmedim, çevremde iletişimci olan 10 kişiye daha sordum "DeFacto insan olsa nasıl biri olurdu?" diye, kimse kişileştiremedi.
Verilen brief dikkat çekmek ise iş çok başarılı, çünkü insanlar jean üreticilerinin vereceği tepkiyi merak ettiler. Bu iş tartışmaya dönüşse iletişimin devamı daha çok PR tarafından yürütülecek bir iş olabilirdi. Neticede amacına ulaştı ve dikkatleri yeteri kadar çekti.
Ancak, henüz iletişim faaliyetlerinin başında olan bir marka bu sivri tonda uzun vadeli iletişim yapmamalı. Çünkü "fact" iletişimi, duygusal iletişimin tüketici üzerinde yarattığı etkiye göre çok soğuk olduğu gibi, arkada ciddi kanıtlar isteyen bir iletişim modeli. DeFacto'nun ortaya sürmesi gereken şey bir kanıt. Bu kanıt ta, yaratılması gereken kendine has bir imaj.
Bu iddianın temeli sağlam olmazsa sözümona rahatlığa, sözümona akdeniz modası yakıştırması yapılması şaşırtmaz.
Mevcut durumda DeFacto, "Amerikan Şalvarı"na çok keskin bir çözüm üretemiyor...
Çünkü ilk düşündüğüm, bu filmlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında başka topraklarda birileri tarafından izlenebilme olasılığı oluyor. Ve yapılan işe nasıl güldüklerini hayal ediyorum...
Düşük bütçe ve zayıf oyunculuk yeteneği göz önüne alınarak, drama ve komedi türü arasında sıkışmış durumdayız. Çok başarılı drama filmlerine imza atabilecekken, yapımcılar komedi filmlerinin daha geniş kitlelere hitap ettiğini düşünüyor, kar marjını yüksek buluyor olsalar gerek; bu ara komedi filmlerine yüklendiler.
Komik tanımı kişiye göre değişiyor elbette. Ancak bu filmler komediden çok, absürd...
Bu kadar sinema yeter, çok kısa iletişime bakalım...
Gördüğüm kadarıyla iki film de geleneksel mecralarda (TV, Gazete, Sinema, Outdoor) aktif haldeler. Ancak interaktif mecralarda izlerine rastlamak neredeyse imkansız.
Avanak Kuzenler'in bir web sitesi dahi yok (sanırım tescil etmekte geç kalınmış ve uyanığın biri de siteyi kapmış). Süper Ajan K9 en azından bir web sitesine sahip, ancak başka bir online platformda sesi soluğu çıkmıyor.
İnteraktif mecrada fazla yer almama kararı kısmen doğru olabilir. Ancak iyi bir SEO şart! Neden?
Filmi merak eden siteye girip bakacak, hatta filmi izleyecektir. Ancak web'de, bu iki filmi bırakın izlemeyi, afişlerini dahi görmeye tahammül edemeyen, fırsatını bulduğunda olumsuz yorum yapacak bir kitle hazır beklemekte. Bu kitle ile etkileşime girme çalışmaları faydadan çok zarar getirir. Dolayısıyla web, gişe kaygısıyla olumlu her türlü rüzgara ihtiyacı olan bu filmler için gerçekten tehlikeli bir mecra.
Bu durumda iyi bir SEO ile (gerekirse filmin yayın süresince Google AdWords desteğiyle) film ile alakalı ve olumsuz yorumlardan arındırılmış arama sonuçlarına ihtiyaçları var.
Platform seçimi konusunda tuzağa düşen Avanak Kuzenler olmuş, Ekşi Sözlüğe bir tema çalışması hazırlamışlar ve kendi paylarını, geçmişte tema yapmış her antipatik markanın aldığı kadar almışlar. Zaten web sitesi ve SEO'ı olmayan zayıf bir film için sözlüğe tema yaparak son derece olumsuz yorumlara davetiye çıkarılması akıl alır değil. Doğrusu çok eğlenceli yorumlar var.
İletişimin bu kadar körlemesine yapılması, bütçelerinin bu kadar bilinçsizce harcanması bana doğal olarak filmlerin yapımına, oyunculuğuna, kalitesine ne kadar özen ve ciddiyet gösterildiği hakkında da yeteri kadar fikir veriyor.
Elbette iletişimcileri bilmeden yargılamamak lazım, (kabul edilemez de olsa) ellerindeki ürüne inanmayan, ama başka çalışmalarda harikalar yaratmış bir ekibin işi de olabilir...
Ancak şunu kabul etmek gerekir; sinemada en son Batman: The Dark Knight'ı izleyen insanları salona sokmak için malesef harika iletişimden fazlasına (kaliteli bir ürüne) ihtiyaç var.
Daha önce değişime uyum sağlamak ve Facebook tasarımının değişmesi'nden bahsetmiştik. Aslında, değişim diye bahsettiğimiz şey değişimden çok, bir alışkanlığı, bir norm'u mecburen (ya da nadiren, isteyerek) terk etmekti...
Çünkü sert bir dönüşümü, keskin bir değişimi simgeler. Belki de bu yüzden ders kitaplarında halen inkılap kelimesi kullanılır. Değişim, bu kavramın en "light" söylemidir...
Sizi mevcut durumdan şikayet ettiren şey aslında değişim değil, değişimin sizin hayatınızda (bir ürün için kullanımında, ya da hizmet için iletişimde) yaratacağı etkidir. Aynı frekansı, aynı tonu, aynı tadı yakalayamayacağınızdan dolayı yaşanan korku...
Dolayısıyla, bir devrim'in ihtiyacı olan şey aslında biraz zaman ve iyi bir iletişim'dir.
Öyle olmasaydı Mustafa Kemal Atatürk, 2008 yılında dahi sahip olduğu özgürlüklerinin tam olarak bilincinde olmayan bir milleti halifelik - sultanlık sisteminden uzaklaştıramaz, din - devlet işlerini birbirinden ayıramaz, seçme ve seçilme hakkı gibi temel özgürlüklere ikna edemezdi...
Hayatınızda ya da profesyonel yaşamınızda birşeyleri değiştirmeye niyetlendiyseniz, dışarıda bir sürü insanın değişimden korktuğunu ve hiç değişim istemediğini kendinize sık sık hatırlatın.
Özellikle de acele etmeyin.
Değiştirmeye çalıştığınız şey işlemeyen bir sistem, kurumsal kimlik ya da ambalaj dahi olsa...
Değişime uyum @ 18-09-2008 02:48 Son zamanlarda herkesin tek derdi var; Yeni Facebook tasarımı. "Back to old Facebook" butonu kalkınca bu durum bir anda bütün dertlerimizin önüne geçti, öyle ki bir çok insanın kişisel iletisinde yeni Facebook tasarımına lanet (hatta küfür) yağdırdığını ve bu konuda sızlandıklarını görüyorum.
Değişime direnç göstermek çoğunluğun tepkisidir. Pek az insan yeniliği (gelişmeyi) benimseyebilir. Benimseyenlerin çok daha azı da bundan kendine bir fayda çıkarır, onlara "innovator" diyoruz!
Alın size mikro bir iş fikri; Bir sürü insan eski Facebook için kıvranıyor, bir paravan web sitesi (ya da application) tasarlayıp Facebook'u eski haline getirebilirsiniz...
Aylin soruyor; Kurumsal Sosyal Sorumluluk yalnızca büyük şirketlerin harcı mıdır?
Öncelikle Kurumsal Sosyal Sorumluluk kampanyalarının temelde duygusal iletişim çalışmaları olduğunu sürekli olarak hatırlayalım. Şirketler için; -Alınan ürünlerin belli meblağlarının karşılandığı kampanyalar dönemsel satış destek aktivitesi, -Bedelsiz okutulan çocuklar gelecekteki iletişim çalışmalarının cast'ı ya da şirket çalışanları,-Her tıklamaya belli bir ölçekte yardım göndermek database toplamakla eşdeğerdir.
Biraz daha basit ve mikro bir bakış açısıyla bakalım;
Ortalama maaşla çalışan bir kişi, yaşam standartlarına göre belki belli bir hacimde yardım yapabilir, ancak ses getirecek bir yardım yapamaz.Öte yandan, Seda Sayan televizyon programında her gün bir tır dolusu yardım göndereceğini ya da işsizlere iş vereceğini bas bas bağırabiliyor.
Ortalama maaşla çalışan bir insan geleceğini garanti altına almak için daha fazla (Maslow Piramidi'nde üst sıralara çıkmak için) çaba sarfederken, Seda Sayan kendini garantiye çoktan almış olmanın getirisiyle "kendini gerçekleştirme" eylemini "Sosyal Sorumlu" olduğunu göstererek yapıyor.
Şirketler de aynı şekilde tepki verirler.
Gelecekleri garanti altında olmayan, daha çok büyümek isteyen şirketler iletişimde öne çıkmak, kısa vadeli hedeflerini tutturmak zorundadırlar ki ayakta kalabilme savaşını verebilsinler.
Bugün ses getirecek bir sosyal sorumluluk kampanyası, küçük ve orta ölçekli şirketler için iletişimde mucize yaratmakla eşdeğerdir. Çünkü bu tip ses getiren kampanyaların bütçeleri çoğunlukla, KOBİ'lerin fiziksel varlıklarının birkaç katı büyüklüğünde olmakta...
Çok az şirket küçük bütçelerle sosyal sorumluluk konusunda harikalar yaratabilir. (The Body Shop burada güzel bir örnektir). Ancak kabul etmek gerekir ki pek az firma bu innovasyon ve vizyon yeteneğine sahip...
Sunum anlayışımız üzerine... @ 12-09-2008 10:45 Haftanın sonuna doğru gördüğüm bu video beni hem güldürdü, hem de bir çok açıdan düşündürdü.
Sunumlarınızı önünüze açtığınız kağıtlardan mı okuyorsunuz? Yoksa anlatmanız gereken herşeyi Powerpoint dokümanına yazarak dinleyicilerinize mi okutuyorsunuz? Her iki durum da konuya hakim olmadığınızı göstereceği gibi, olası bir terslik (elektrik kesintisi, rüzgar vb.) sizi Kadir Topbaş'ın düştüğü duruma düşürebilir ve böyle amatörce bir davranış sergileyebilirsiniz...
Bu video haftasonu eğlencesi olsun. Çıkaracağımız hisse de sunumlarda konulara hakim, metinlere bağlı kalmamak olsun.
İçerisinde sponsorluk dosyası hazırlamak için gerekli maddeleri içeren ciddi bir enformasyon bombardımanı yok. Sponsorluk etkinlikleri, kişiler, şekilleri ve kapsamları göreceli olduğundan, bunları listelemek anlamsız olacaktır...
Dolayısıyla bu sunumda kendinizi ifade edebilmeniz için ipuçları ve insight'lar bulacaksınız.
Dipnot: Bu aslında, bütünselliğini biraz konuşmayla yakalayacak bir sahne sunumu. Eklemeleriniz ve eksik gördükleriniz varsa lütfen paylaşın, sunumu mükemmelleştirelim.
Outbore @ 08-09-2008 01:30 Her gün işine ya da okuluna gitmek için trafik sıkıntısı çeken onbinlerce insan... Elinde poşetleriyle alışverişini bitirip bir an evvel evine dönmek isteyenler... Otobüsün camına kafasını yaslamış, dışarıya boş gözlerle bakanlar...
Ortak noktaları, yollarda zaman kaybetmeleri. Ve gözlerinin outdoor çalışmalara takılması.
Bu çalışmaya takılır mı peki? Resmini çekmeme rağmen okuyamadım. Yolda durup okuyanınız var mı?
Büyük bütçelerle bu kadar sıkıcı işler yapmayı nasıl beceriyorlar anlamıyorum. Elbette bu, henüz başlangıç, hemen yargıya varmamak lazım ama... Ben yine de bu çalışmayı "Outbore" diye nitelendirmek istiyorum.
Mazeret @ 02-09-2008 13:03 Hiç sevmem, ancak affınıza sığınarak...
Cuma'dan Salı gününe kadar kafamı toparlamak, tazelenmek ve yeni fikirler üretebilmek için yıllık iznimin bir bölümünü kullandım.
Tatilden önce ve tatil boyunca yaşadığım bazı aksilikler / fiziksel kazalar yetmemiş olacak, hepsinin üzerine bugün de bir motorsiklet kazası geçirdim.
Başıma gelenleri sorgulayan bir zihin, bozuk bir moral, dinlenmekten ziyade yorulmuş bir bünye, irili ufaklı ezikler / morluklar ve dağılmış bir motorsiklet kaldı geriye.
Bunları mazeret göstererek haftasonuna kadar biraz ara vereceğimi bildirmek istedim, hepsi bu.
Nestlé, en sevilen, namı kendi adının önüne geçmiş, kendi kategorisini yaratmış markasını artık üretmeme kararı alsa... Soğuk kış günlerinde dışarıdayken, işyerlerinde çalışırken ya da evinizde sıcak bir "Nescafé" içme ihtiyacınıza cevap verecek benzer tada sahip bir ürün bulamasanız...
Kategorisinin tartışmasız lideri olan bu markayı özler misiniz? Yoksa umrunuzda olmaz mı?
Deve'nin cazibesi @ 28-08-2008 09:15 Bu... outdoor çalışmasını (başka türlü isimlendiremedim) bir süre önce Ümraniye'de gördüm.
Bu deve, üzerindeki branda ile yerel bir hipermarket'in lansmanı amacıyla sokakta gezdiriliyordu.
Orada bulunsanız uygulamadan tiksinebilir, zaten sıkışık olan trafik felç olduğu için öfkelenebilirdiniz...
Ve insanların, devenin cazibesine nasıl kapıldıklarını, araçlarını yavaşlatıp olayı seyrettiklerini ve hatta cep telefonlarıyla hatıra (!) fotoğrafı çektiklerini kaçırırdınız!
İletişim tonumuzu ayarlamak için uzun süren toplantılarda kafa patlatırız.
Bazen de, ilham almamız gereken şeyler burnumuzun dibinde olur.
Acaba hipermarket sahibi bu tonu tutturmak ve hedef kitlesini müthiş bir anlayışla kavramak için uzun saatler kafa mı patlattı, yoksa bu çalışmayı tamamen içgüdüsel olarak mı yaptı dersiniz?
Bu tip tartışmaları sürdürürken kendinize, elinizde yapacak işlerin, görüşeceğiniz arkadaşların, gezip göreceğiniz yerlerin, ya da keyifli bir günün olduğunu hatırlatın...
Supermarketlerin bu kadar yaygın olmadığı dönemde herşey güllük gülistanlıktı onlar için. Daha sonra Beşiktaş'a Tansaş açıldı; o dönemde işleri eskisi gibi iyi gitmedi. Onlar, 1.jenerasyondu. Onların ardından 2.jenerasyon geldi, fakat 2.jenerasyon, 1.jenerasyon gibi güleryüzlü değildi. Bunun önemli birşey olmadığını düşündüklerinden, ziyaretçilerle bırakın bir bağ kurmayı (bakkal işletmenin esası), selam dahi vermediler ve müşteri kaybettiler. Bir süre sonra hatalarını anlamış olacaklar ki, tavır değiştirdiler. Ancak, tavır değişikliği kar marjını da beraberinde getirmedi ve ardından zarara dayanamayarak işletmeyi devrettiler.
40 yıllık bakkalımızın işletmesini 2 genç devraldı. Önce güleryüzlü hizmet verdiler, mahalleyle iletişim kurdular, ardından (şansın da yardımıyla) Beşiktaş Tansaş, yerini yeşil alana bıraktı ve Serencebey'deki perakende piyasası yeniden canlandı. Bu gençler, fırsatı görüp değerlendirdiler.
Bu bahsettiğim dükkanın tam karşısında bir başka bakkal var. Senelerce süren ezeli rekabet tam bitti derken karşılarında 2 genci görünce şaşırmış ve paniklemiş olan rakip bakkal, bu gençlerin etnik kökenleri hakkında bir viral çalışma başlattı. Rakibini kötüleyen hangi işletmenin ayakta kaldığını gördünüz? Bu tip kampanyalar çoğu zaman geri teper. Bu viral çalışma da geri tepti ve mahalleli, tercihini kendisine her seferinde selam veren, hatrını soran ve güler yüzle karşılayan gençlerden yana kullandı. Neticede, 40 yıllık bakkalımızın yeni işletmecileri, bu olumsuzluğu da yalnızca kendi lehlerine çevirdiler ve şu an herşey yolunda.
Şimdi bana sorarsanız, pazarda tutunmak şans işi midir yoksa yetenek mi diye, vereceğim cevap; şansın, elinize geçen fırsatları iyi kullanmak olduğu, dolayısıyla (çoğunlukla) yetenek işi olduğunu söylerim.
Starbucks nasıl kurtulur? @ 18-08-2008 01:33 Geleneksel Türk işletmesi; sipariş verdiniz, doğru içecek gelmedi ya da beğenmediniz ve geri yollamak istediniz, alacağınız cevap muhtemelen "Bizde böyle kardeşim, öde parasını kalk git o zaman!" olur.
Starbucks; sipariş esnasında çok beklediniz, (olmaz ya) içecek yanlış geldi, (yine, olmaz ya) çalışanların kaba-hatalı tavırlarına maruz kaldınız ya da herhangi bir olumsuz koşul yaşadınız. Alacağınız şey bir özür ve genellikle 1 ya da 2 adet bedava içecek kuponu olur.
3.dünya ülkesinde yaşayan siz için artık bu mekan, bir Lovemark'tır.
Peki, ya bu kuponla çözülmeyecek farklı bir sorununuz varsa ve ısrarla kupon ile kandırılmaya çalışıyorsanız?
Tüketici olduğumuzu unutmak @ 14-08-2008 11:13 Evin bir işini halletmek için bir dükkana giriyorum, ürünlere bakıyor, kararımı veriyor ve satışı yapan arkadaşla eve gelinip ölçü alınacak tarih hakkında karara varmaya çalışıyorum.
"Yarın saat 9 olabilir" diyor, "çünkü yarın Fatih Belediyesi'ne çok yüklü miktarda bir siparişimizi teslim edeceğiz..."
"Vay canına! Demek Fatih Belediyesi'yle çalışıyorsunuz... Çok etkilendim!" demem gerekiyordu sanırım.
Pazarlama iletişimcileri de benzer endorsement'ları kullanırlar, kimi zaman etkilemek, kimi zaman inandırıcı olmak için... "X kurumunun tercih ettiği marka", ya da "X'lerin tercihi" gibi.
İşletmelerden içeri çalışmak için girdiğimizde tüketici olduğumuzu unutuyoruz ve başka şeylere odaklanıyoruz. Tüketici olarak düşündüğümüzde, kaçımız buna gerçekten önem vererek bir ürün/hizmet tercih ediyoruz? Şampiyonun mayosunu, diş hekimlerinin kullandığı diş macununu, Fatih Belediyesi'nin stor perdecisi... Size bir şey ifade ediyor mu?
Kurumsal insanlar ve tasarım @ 12-08-2008 03:45 Sabah sabah izlediğim bu video hem güldürdü, hem de üzdü beni. Belki benzer şeyleri zaman zaman yaşadığım içindir...
Dur levhasını büyük bir kurum tasarlasaydı nasıl olurdu? Cevabı aşağıdaki videoda.
1-Bu billboard'lar planlı ve bilinçli bir şekilde Vodafone tarafından rezerve edildi, süre dolar dolmaz da uygulama yapıldı.
2-Tamamen şans eseri uygulandı, ya da bir ajans tarafından viral uygulandı ve şu an halen yayılmakta.
Hızlı bir şekilde medya satın almak, billboard rezervasyonunda öne geçmek ve böyle ince düşünerek karşı tarafın onayını "ti"ye almak elbette Vodafone ve üçüncü partileri için bir sorun değildir, ama ben bu görselin ikinci ihtimal doğrultusunda ortaya çıktığına inanıyorum.
Sonuçta, ne olursa olsun, viral taktikler gittikçe eğlenceli bir hale gelmeye başladı.
Güç kelimesi; Bedava @ 07-08-2008 01:27 Biliyorum, böyle bir zamanınız yok, ama bir dakikanızı ayırıp arka arkaya bu sözcüğü telaffuz edin ve sizde ne çağrıştırdığını düşünün...
Bedava... Bedava... Bedava. Genelde şöyle yazılır; Bedava! Hatta; BEDAVA ! Az önce gözüme çarpan bir banner oldu. Diyor ki; "Hediye melodi için dövüş"
Şu "hediye melodi" olayını kavramaya çalışıyorum. "Biz de kontör istiyoruz!" gibi korkunç prodüksiyonların medya satın almasına inanılmaz paralar döktüklerine göre bu konuda inanılmaz bir tüketici ilgisi ve rant olduğu aşikar.
Ben bana söyleneni yapıp dövüştüm ve bakın karşımdakini ne hale soktum.
Bedava melodi için değer miydi? Bence hayır. Ancak (oyun bile olsa) aslında, insanlar bedava bir şey için dövüşmeye hazır!