En büyük ve en sade açılış sayfası
Olmazmi arama
tr
en
anasayfa siteler rssler
   
 Videovarmi.com'da onbinlerce video sizi bekliyor. Videovarmi.com ile tanışmadıysanız buraya tıklayınız.

Kişisel - AS I LAY DYING RSS

Zelig @ 08-01-2009 18:00
The Ku Klux Klan, who saw Zelig as a Jew, that could turn himself into a Negro and an Indian, saw him as a triple threat.


* İzlediğim en keyifli filmlerden biriydi, tavsiye ederim.

En - 3 @ 26-12-2008 18:57
Yılın Dizisi
House MD

Yılın Dizi Karakteri

Dean Winchester - Supernatural

Yılın Bölümü
The Constant - Lost


Yılın Geç Kalmış Keşfi
Six Feet Under

Yılın Repliği

House: Results came back. The lab cannot identify the metal. They said it might not even be terrestrial.
Chase: Really?
House: No, you idiot! It's titanium. Like from a surgical pin, like the kind the kid had inserted into his broken arm four years ago, nice medical history.
Chase: That pin was removed six months after
House: So what, a little piece broke off during removal.

Chase: Titanium is used to build nuclear subs, pieces don't just break off.
House: Tell that to the guys on the Kursk.
Chase: And how exactly did it get from his arm to the back of his neck?

Foreman: Body attacks any foreign object. Inflammatory reaction could have eroded into a vein, fragment gets a free ride.
Chase: To his lungs, maybe. Not his neck.
House: Yeah. An alien chip makes more sense. The real mystery is you didn't actually screw up.
Cane and Able - House MD


En - 2 @ 26-12-2008 18:43
Yılın Aburu

ve Cuburu
Yılın Diyet Dostu
ve Ortağı
Yılın Olayı

2.5 ayda 10 kilo vermek

ve etkileri


Bir daha tadamayacakmışçasına çikolata yemeye doyamamak
Üşümek

En @ 26-12-2008 10:42
Yılın Kitabı

Bedensel kıskançlık, insanın kendisi hakkındaki bir yargı olduğu kadar hayal gücünün de bir sonucudur. Aynı koşullarda sahip olduğumuz kötü düşünceleri rakibe de mal ederiz. Çok şükür ki, aşırı zevk hayal gücünü de, yargı gücünü de zayıflatır.



Yılın Filmi

Dearest Cecilia, the story can resume. The one I had been planning on that evening walk. I can become again the man who once crossed the surrey park at dusk, in my best suit, swaggering on the promise of life. The man who, with the clarity of passion, made love to you in the library. The story can resume. I will return. Find you, love you, marry you and live without shame.
Atonement

Yılın Şarkısı

If i'm to fall
Would you be there to applaud
Or would you hide behind them all
Cos if i have to go
In my heart you grow
That's where you belong



Fuar Önerileri @ 29-11-2008 09:23
Bilen var, bilmeyen var, sanal kitap fuarı bilmem kaçıncı kez başladı. Ben de düşündüm taşındım, "Bende olmasaydı ne alırdım?"

Alıklar Birliği

Dolu dolu gülmeye ihtiyacım olduğu bir dönemde bu işi layıkıyla yerine getirmişti. Naçizane tavsiyem bu kitabı okumaya karar verirseniz, bu gecenin bir yarısı olmasın. Yalnız yaşayan biriyseniz olabilir ama.

Ignatius gelmiş geçmiş en iyi çizilmiş karakterlerden. Esprilerin ve atmosferin hakkını veren Püren Özgören'in güzel çevirisini de eklerseniz işin içine bence okumadan geçmeyin.

Korkuyu Beklerken

Oğuz Atay'a Tutunamayanlar yerine bu kitapla başlamayı dilerdim. Nedeni bir kez romanlarını okuduktan sonra öykülerinin hakkını verememek. Kafka gibi. Beyaz Mantolu Adam ya da Babama Mektup, ama en sevdiğim kısacık Unutulan.

Dublörün Dilemması

Bir yorum zinciri yaratmıştı vakt-i zamanında. Önerene öneren önermiş gibi. Zekice yazılmış, alışılanın tersine finalde batırmamış, inanılmaz eğlenceli, bol kelime oyunlu. Iskalamadığım için mutlu olduğum kitaplardandır. Önerene önerene teşekkürler.

Monte Cristo Kontu

Bu kitabın en güzel yanı, Monte Cristo'nun herkese uygun biçtiği intikam şekilleri. (Yazarsam büyük spoiler olur) M.C.'nin intikam oyunu o kadar iyi kurgulanmış ki üzerinde biraz düşününce bundan iyisinin olamayacağını anlıyor insan. Tabii siz okurken şu da olabilir, IMDB top250'deki eski filmlerin(70 ve öncesi) orijinal senaryolarının günümüzde defalarca uyarlanmış olması sebebiyle "ne işi var listede" yorumunu alması gibi, tam bir tuğla olan bu kitap da "nasıl anlatıldığından" çok "ne anlatıldığıyla" ilgileniyorsanız size öyle banal gelebilir.

Koleksiyoncu


Favori Fowles kitabım. Miranda bölümünü defalarca okusam bıkmam. Derin, hüzünlü, heyecanlı, düşündürücü, ürpertici...

Aylak Adam

Yusuf Atılgan okumaya "Evdeki" öyküsü sayesinde başlamıştım, ki bence türk edebiyatındaki en iyi öykülerden biridir. Sonra pek sevemediğim Anayurt Oteli'ni aldım, öykülerinin daha iyi olduğuna karar vermişken bu yetenekle bu kadar az yazmış adamın Aylak Adam'ını okumamanın ayıp olduğuna karar verdim. Sahiden öyle olurmuş, bu kadar az sayfaya bu kadar çok şey sığdıran Atılgan'ın C.'sini geç tanısaydım çok üzülürdüm. O benim kahramanım, Oblomov'dan bile çok severim o derece.

Daima ve Sonsuza Dek

Nasıl aldığımı hatırladığım ama neden aldığımı hatırlayamadığım kitaplardan biridir. Mungan'ın Kadınlığın 21 Hikâyesi seçkisindeki öyküsünü okuduktan sonra mıydı önce miydi bunu çözsem nedenini bulabilirdim.

Kadın-kadın, erkek-erkek, kadın-erkek ilişkileri hakkında küçük detaylar, eğlenceli ve alaycı kullanılan bir dil, en hoş yanı ise karakterlerin bağlantılı öyküleri. Buradan bakınca çok "sığ" görünüyor ama öyle değil. İyi bir öykü kitabının içermesi gereken her şeye sahip: sıralaması pek uygun öyküler, iyi bir dil, uzun uzun cümlelerle boğmayan anlatacağını küçük detaylarla sezdiren yapı, ilginç ve altı dolu karakterler. Bir kadın mutlaka Dörrie okumalı.

İmkânsızın Şarkısı


Nedense bu kitaba ısrarla Yalnızlık Müziği diyorum, İngilizce adı olan Norwegian Wood'un çağrışımı sanırım. Murakami'ye bu kitapla başladım. Bu kitap bana ne kazandırdı:

- pek bi küçümsediğim Fitzgerald'ı,
- 40 yıl kalsa okumayı düşünmediğim Thomas Mann'ı
- A.L.'deki ingilizce derslerinin son 5 dakikasında ısrarla dinletilen Yesterday sonrası nefret ettiğim Beatles'ı.

Bir kitapla 3 önyargım yıkıldı, bir yeni yazar tanıdım -ki özellikle Zemberekkuşu'nun Güncesi sonrası iyi ki tanımışım diyorum ve her naif roman kahramanının imkansız aşkının klişe ve sıkıcı olmayacağını öğrendim.

Madde 22

Bu isimli Lost bölümüyle bağlantılı bir yazı yazmayı düşündüysem de zamanında her zamanki üşengeçlik ağır bastı. Full Metal Jacket'ı sevdiyseniz bu kitabı seversiniz, kaldı ki bunun ilk yarısının süper olup ikinci yarısının vasat olması gibi bir özelliği de yok, zira bu kitapta eğlence bitmiyor, vereceği mesaj/taşıdığı anlam roman durağanlaşmadan aralardan sızıyor. Alıklar Birliği ile birlikte anarım hep, ikisinin de beni inanılmaz neşelendirmesinden ve iki tane çok sevdiğim roman kahramanını içermesinden: Yossarian unutulmaz.

Nietzche Ağladığında

En iyi Yalom kitabı tartışmasız. Aksini iddia edene rastlamadım. Boş bir "kendinizi sorgulayın" kitabı değil, sahiden durup düşünmenizi sağlayacak bir şey, sadece Nietzche aforizmaları dolu bir kitap da değil, Nietzche'yi anlamaya çalışmanıza neden olacak bir şey. Bu kitabı okudum ve değiştim. Sahiden.


Benim seçtiklerime gelince, Calvino'ya atfen Yazarı Ya da Konusu Hiç Bilinmeyen Kitaplar - yenide yeni olmayanı bulma isteği. Dolayısıyla ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum ama Roth'dan umutluyum.


Istırap Molası @ 21-11-2008 21:21

Her şey beni yoruyor, yormayan şeyler bile. Neşeyle acının tadı, benim için bir.

Ne kadar da isterdim bir bahçedeki havuzda, kâğıttan gemilerini yüzdüren bir çocuk olmayı, bir de asma kameriyesi olsun üzerimde, kameriyenin kafesi sığ sulardaki koyu yansımaların arasında, ışıktan ve yeşil gölgelerden bir dama tahtası çizsin.

Hüznümü akıl çerçevesine sığdırmak mı? Akıl yürütmek çaba harcamak anlamına geliyorsa, bu neye yarar ki? Hem zaten, insan üzgünken elini bile oynatamaz. Sıradan hayatın vazgeçmeyi çok istediği o hareketlerinden bile vazgeçemiyorum. Vazgeçmek çaba istiyor çünkü bende ise cesaret verecek küçücük bir ruh bile kalmamış.

Sık sık, şu arabanın sürücüsü olmadığıma, şu faytonda arabacılık yapmadığıma, herhangi hayalî bir Başkası olmadığıma yanıyorum acı acı, tabii benimkinden başka olan hayatı sırf arzumdan güç alarak, zevk vererek girsin içime ve bunu da başkası olması sayesinde yapabilsin!

Bu gerçekleşseydi, rastgele bir şey gibi dehşete düşürmezdi beni hayat. Hayat fikri bir bütün gibi, zihnimin omuzlarını çökertmezdi.

Düşlerim saçma birer sığınak, yıldırıma karşı şemsiye açmaktan farkı yok.

Öylesine cansız, öylesine acınacak durumdayım; hareketlerden, çaba harcamaktan öylesine uzağım.

Kendi benliğimin ne kadar derinine dalarsam dalayım, düşlerdeki tüm yollar beni kaygı dolu düzlüklere çıkarıyor.

O kadar sık düş kurduğum halde, ben bile düşleri elimden kaçırdığım boşluklara düşüyorum. O zaman açık seçik görüyorum varlıkları. Sarındığım sis tabakası dağılıyor. Ve gözle görülen tüm sivri köşeler ruhumun etini örseliyor, baktıkça tüm sert şeyler beni yaralıyor ki sert olduklarını böyle anlıyorum. Nesnelerin görülen bütün ağırlığı, ruhumun içine çöküyor.

Hayatım dayak yemekle geçiyor sanki.


Fernando Pessoa

Huzursuzluğun Kitabı



The Fall @ 10-11-2008 16:48

Kendinize bir iyilik yapın ve bu filmi mutlaka izleyin. Gayet güzel akan iki başarılı kurgunun, geleceğin yıldızı olacak dünyalar tatlısı Catinca Untaru'nun, "sadece bakışları yeter oyuncular" kategorisinden Lee Pace'in tadını çıkarın.

Ve size masal anlatan birinin olmasını özlüyorsanız, Tarsem Singh bu filmi çektiği için sinema tanrısına milyon kere şükredin.

Ayrıntılı bilgi için buraya.

illüstrasyon: http://www.akikokato.com/


Libertango @ 10-11-2008 16:45


Buz üzerinde tango bundan daha güzel olamazdı, geçen 11 senede olmadı da zaten.

sevdiğim kitaplar - 137 @ 26-09-2008 12:17
Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir - Selçuk Altun


Arka kapak yazısına bakmadan bir kitap aldığım nadirdir, almışsam da bu genelde arka kapakta yazı olmamasından, daha önce kitabı incelediğimden ya da kitabın "gözü kapalı alacağım yazarlar"dan birinin imzasını taşımasındandır. "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir" 3 tanıma da uymuyor, Selçuk Altun gözü kapalı alacağım yazarların arasında değil, üstelik daha önce okumaya çalıştığım tek kitabını (Ku(r)şun Lezzeti) üçüncü sayfasına gelmeden bir kenara attığım, bir nevi rekor sürede kitabı okumaktan vazgeçişi bana tattıran bir yazar. (bu açıdan Balzac'ın herhangi bir kitabıyla yarışabilir Ku(r)şun Lezzeti)

Dolayısıyla kasaya birden Teneke Trampet'in yanında "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir" ile gitmemin en çok beni şaşırttığını anlayabilirsiniz. Akşam kitabın ilk cümlesiyle hoş bir sürpriz yaşadığımı da. Sonuç; bir anda biten bir kitap, okunacaklar listesine katılan birkaç yazar, kitapçıları gezme isteğiyle zor edilen bir sabah.

"Okuyucu" tanımına girdiğinizi düşünüyorsanız, kitap iştahınızı açacak unsurlarla dolup taşıyor buna rağmen benim özellikle takılıp kaldığım nokta, karakterin her yeri birinci bitirip, işinde ultra başarılı olup buna rağmen inanılmaz bir hızla, akla hayale gelmeyecek çeşitlilikte okumalar yapması. Bunu hiçbir zaman başaramamış "ben" , karaktere aşırı gıcık oldum bu yüzden. Bir de her yerden fırlayan şu parantezlere. Parantez kullanımını azaltmalı biraz Selçuk Altun, açıkçası çoğu gereksizdi ve pek akıllıca değildi, çoğunun göz yormaktan başka bir işe yaradıklarını düşünmüyorum.

Arka kapak yazısını okumadan aldığıma pişman olmadım kitabı, ara sıra böyle yapabilirim daha beklentisiz kitap okuma zevki için. (Arka kapağı okuyup alsaydım, büyük bir ihtimalle hakkında şimdiki kadar olumlu konuşmazdım. ) Doyurucu bir kurgusu ya da karmaşık karakterleri olmasa da kitabın, kitapçoksever bir karakteri, dünyanın çeşitli yerlerinden ikinci el kitapçıların tanıtımını, çoğunu duymadığım az bilinen yazarları ve şairleri içermesi, hafif ve eğlenceli bir gece okuması için uygun olması sevdiğim kitaplar arasına girmesi için yeterli oldu.


Lobacheva & Averbukh @ 22-09-2008 20:52
Time For Peace



The Same Sun




Boşandıklarını okumuş, inanamamıştım. Gerçi Marina Anissina gibi birinden ayrılabilen Ilia'dan her şey beklenirdi ama yukarıda bulunan en sevdiğim iki programı gibi onlarca güzel programı olan bir çift olunca ayrılan, insan üzülmeden edemiyor.


okumadan bilemezdim @ 19-09-2008 23:03

Bir önceki yazıda dediğim gibi oldu aslında, tek farkı bilgisayarı kapatınca değil, Zemberekkuşu'nun son sayfasını çevirdikten yaklaşık iki saat sonra başladım Masumiyet Müzesi'ne.

Uzun uzadıya bir şeyler yazmak istiyorum ama yazamıyorum durumu yok bu kez, yazmak istemiyorum kitabın hakkında, bir ay boyunca her yerden bombardımana tutulduğumdan belki hevesimin kaçması. Aslında çok da umurumda değil, aradığımı bulamadım, kimi bölümlerden aşırı zevk alsam da sonlara doğru kitaptan soğudum, tuğla kitaplara bayılsam da Masumiyet Müzesi'nin bunun ancak yarısı kadar olması gerektiğini düşündüm, Orhan Pamuk ilk üçüme girer diye umsam da Kar ile birlikte en sona yerleştirdim, aramalı-sabretmeli aşk temalı romanlarının bana göre olmadığını düşünmekten kendimi alamadım.

Şahsen 600'e yakın sayfa boyunca Kemal'in hikâyesini okumaktansa Fa Yeung Nin Wa'yı tekrar tekrar izlemeyi, Kemal'in Füsun'u arayışındansa Galip'in Rüya'yı arayışını tekrar tekrar okumayı tercih ederdim.

Tabii kitabı hiç sevmediğim, okurken hiç zevk almadığım düşünülmesin bu satırlardan sonra. Pişman değilim okuduğuma, çıkışını heyecanla beklediğime. Yine de bir Orhan Pamuk kitabı, çoğu kitabı okumaktan daha çok zevk verir bana. Sonucu sadece kitaba değil, bunca yılın beklentisinin karşılanmamış olmasının verdiği kırgınlıkla reklam bombardımanın yarattığı kızgınlık sonucu yazara duyulan küskünlüğe de bağlamak lâzım biraz, en azından benim açımdan.

Tüm bunlardan sonra Orhan Pamuk 3'ü:

1) Kara Kitap
2) Yeni Hayat
3) Sessiz Ev - İstanbul


my life without chocolate @ 17-09-2008 22:10

Uzun sayılabilecek bir süre ki eğer benim gibi günde 2 tane damak sizi zar zor kesiyorsa gerçekten uzun bir süre bu, çikolata yemiyordum, sebebi 3 senenin sonunda ne zaman yerleştiğini anlayamadığım fazlalıklar. İşin garibi çikolatasız 8 kilo veren ben, her sabah 2 haftadır bir gram bile değişmeyen tartıya bakıp kalan 5 kiloyu unutmam gerektiğini düşünerek akşam bir damak yiyince mucize gibi ertesi sabah inatçı bir kiloyu daha kaybettim, yine sabit döngüye girdim. Tek farkı kendimi fazla kısmıyorum, 54 iyidir diyorum kendime yine de 50 daha iyi gibi.


Orhan Pamuk'un kitabı çıkmadan/çıktığı hafta yaptığı röportajlardan nefret ediyorum, ben kitabı okumadan hakkında bir yazı görmekten, göz ucuyla önemli bir noktaya denk gelmekten nefret ediyorum, hepsi kitabı okuma hevesimi söndürüyor. Hele okumadığım bir kitaptan uzunca bir alıntı görmeye tahammül edemiyorum, özellikle bu kilit bir yerdense. Bu nedenle onca zamandır, Nobel zamanı biliyordum bu adla bir roman yazdığını, konusunu vs. belki daha da önce, beklediğim romanı okuyamıyorum, arka kapağı okuyorum ve bırakıyorum. Bu kitap hakkında her açtığım sayfana bir şeyin gözüme çarpmayacağı günün gelmesini bekliyorum belki de, belki de tüm bunları yazıyorum ve bu sayfayı ve bilgisayarı kapattığım an gidip onu okumaya başlayacağım, bilmiyorum.



İngilizce çevriminden yarısını okuduğum Murakami'nin Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni okuyorum bu günlerde (türkçe çevrimini alarak kalan 300 sayfayı ingilizce okuma derdinden beni kurtaran abime buradan teşekkür ederim :) ) Kaldığım yerden başlamadım, baştan başladım, kaldığım yere geldim ama bir günde, sıkılmadan. Geçen gün gördüğüm rüyayı hangi kitapta okuduğumu düşünüp duruyordum, Zemberekkuşu'ndaymış. Nedense gördüğüm anlamsız rüyalar birkaç gün sonra daha önce okuduğum ya da okumadığım bir kitapta karşıma çıkıyor. Okuduklarımın çıkmasını anlıyorum da okumadıklarım nasıl giriyor rüyama anlamış değilim. Belki okurken rüyamı farklılaştırıyorumdur, bilemiyorum.


Kapanda Üç Kaplan'ın kapağı korkunç, yine de Masumiyet Müzesi'ni okumak istemezsem onunla devam edeceğim, Orhan Pamuk'la değil, onun arka kapak yazısını yazdıklarıyla. Fransız Teğmenin Kadını'nı çok sevmiştim, bunu da severim, Bernhard'ı, Tanpınar'ı sevdiğim gibi.


... @ 31-08-2008 18:06

Sadece adıyla ilgi çeken (KoyuLaciSiyahaYakın) bir film ne kadar güzel olabilir ki demeyin, izleyin, izletin.

daha mutlu olamam @ 17-08-2008 11:52
Müjde burada!

Çok az kaldı, çok az.

geleylülgel...

Okuma Günlüğü-3 @ 15-08-2008 22:04














Giriş:


11 Temmuz, bloga en son yazdığım tarih...(en sonuncu post, Hemingway'in muhteşem diyalogları olduğundan onu saymıyorum) Temmuz ayı boyunca çok sıkıldığımı, çok bunaldığımı, poligamiden monogamiye geçiş süresini hızlandırıp blogu silmeyi düşündüğümü hatırlıyorum. Ve bu süre zarfında kayda değer bir şey okumadığımı. En son Sarapci'nin yazısı ile Zadie Smith okumuş, diğer bir yazısıyla gaza gelerek seneler seneler evvel arka kapağın son satırındaki "fantaziyle tarihsel olgu arasında ustalıkla örtülmüş bir anlatı" kelimelerine kapılarak aldığımı düşündüğüm (fantastik zamanlardı, fantazi kelimesiyle bütünleşen Yüzüklerin Efendisi Metis kavramı kapağın iğrençliğini bastırmış olmalı) içinde ilginç bir burna sahip biri ve sürekli anlatıcının düzenine karışan bir hizmetçi bulunduğundan başka hiçbir şey hatırlamadığım ki bunlar da yanlış olabilir, Salman Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları'nı okumaya karar vermiştim. İlk sayfadan "Kaderle son derece sıkı fıkı olmuştum- en iyi koşullarda bile tehlikeli bir ilişkiydi bu. Üstelik daha kendi burnumu bile silmekten acizdim." cümlesi hoşuma gitmiş, aynı sayfada "Her şeyden çok anlam yokluğundan korkuyordum" cümlesininse altını çizmiş ve Aslı Biçen'in Elif'in dediği gibi iyi bir çevirmen olduğunu düşünmeye başlamıştım. Ama, Adem Aziz'in burnundan dökülen kan sabah ayazında yakuta dönüşürken ben, o an okumaya hazır olmadığımı düşündüğüm kitabı bir yere fırlatmış, kitapsız geçecek üç haftanın temellerini böylece atmış bulunmaktaydım.

Gelişme:


Uyuyamadığım gecelerin birinde, tekrar okumaya can attığım ama elimi bir türlü atmadığım Fowles'un Büyücü'sünü okumaya karar verdim. Lost'u taze bitirmiştim, hiç üretemediğim teorilerle dolu bir beynim yoktu zira Lost benim için Desmond Hume'dan ibaretti. Yine de Ada + Conchis + Alison muhteşem 3lüsü Büyücü'yü tekrar elime almam için yeterliydi. Ve Büyücü, beklenilen etkiyi gösterdi, ilk bölümlerdeyken daha önceki okumada dikkat etmediğim bir şey gördüm, bu bile sevinmem için yeterliydi. Ertesi gün kitaplarıma döneceğimi bilerek, Nicholas'la Alison'ın ayrılışına kadar olan kısmı okudum. Fowles'a ve iyi edebiyata teşekkür ederek daha mutlu uyudum.


Sabah, gecenin güzelliğini unutmaktan korkarak yollara düştüm. Kitaplıkta bekleyen kitapları okumak istemiyordu canım. Parfümün Dansı, Güneş de Doğar ve son anda poşete atılan Prozac Toplumu'yla döndüm. Son kararlar yanlıştır, Prozac Toplumu okuduğum süre boyunca yaşam enerjimi emip geriye hiçbir şey bırakmayınca bunu anladım ama artık çok geçti. Yazarın bitmeyen depresyonu, kimi yönleriyle ona benzeyen zor atlattığım kendi depresyonumu aklıma getirdi ve bazı yerlerde onun geri geleceğini ve tekrar yaşamımı karartacağını düşündüm. Açıkça bu etkiyi çok az şey yapabilirdi bana, ne Requiem For A Dream ne Tezer Özlü ne Mehmet Eroğlu. Yazarın kendini nasıl toplayıp kitabı yazdığını anlamak için tüm korkularıma rağmen kitabı bitirdim, sonucun beni tatmin etmeyeceğini, bu kitaba harcadığım zamana ve enerjiye acıyacağımı bilerek. Nitekim de öyle oldu.


Panzehir kitap. Hemingway'in Jake'i ve Bill'i (kitapta en sevdiğim karakter, hatta Hemingway kitaplarındaki en sevdiğim karakter) Wurtzel'in tüm etkisini sildi süpürdü. Hemingway okumayalı çok olmuş, güzelim diyaloglarını, kısacık ama çok şey anlatan tasvirlerinin etkileyiciliğini unutmuşum. İlk kez bir Cheers bölümünde karşıma çıkan Güneş de Doğar'ı o Cheers bölümünün ertesinde alıp okumamanın, bu kadar geciktirmenin getirdikleri... Teselli: okusaydım panzehirim ne olurdu?





Sonuç:

Hâlâ devam eden okuma maratonu. Operadaki Hayalet'ten pek keyif almasam da, İvan Denisoviç'in Bir Günü'nün beni oldukça sarstığını, Parfümün Dansı'nınsa bir türlü elime alamadığım seneler boyunca okuyanlardan duyduğum tüm övgüleri hak ettiğini söyleyebilirim.



Süren Okumalar:

Bu haftaki Radikal Kitap'ın Lessing'in yeni kitabı Alfred & Emily'nin (en sevdiğim türlerden, yarı anı, yarı kurgu) haberini vermesi, Altın Defter'i Çok Eskiden Okunmuş Ve Yeniden Okunmasının Zamanı Gelmiş Kitaplar listesinin başına getiriverdi.

Alfred & Emily'nin de kısa sürede dilimize çevrilmesini dilerken bu yazıyı gerçekten bitirebildiğime hâlâ inanamıyorum.



... @ 12-08-2008 21:22

Kız kahveye, tereyağlı kızarmış ekmek dilimleri getirdi.

“Reçeli var mıymış, bir sor” dedi Bill. “Anlayışlı bir biçimde sor.”

“Reçeliniz var mı?”

“Anlayışlı değil ki bu. Keşke İspanyolca konuşabilseydim.”

Büyük kâselerden içtiğimiz kahve çok güzeldi. Kız bir cam tabak dolusu ahududu reçeli getirdi.

“Teşekkür ederim.”

“Yahu, öyle olmaz!” dedi Bill. “Alaycı bir şey söyle. Primo de Rivera’yla ilişkili bir şaka patlat.”

“Riff’de nasıl bir reçele bulaştıklarını sorabilirim.”

“Kötü” dedi Bill. “Çok kötü. Yapamıyorsun. O kadar. Alaycılığı anlamıyorsun. Acıma duyguların yok. Acınacak bir şey söyle, hadi.”

“Robert Cohn.”

“Fena değil. Çok daha iyi. Peki, Robert Cohn niçin acınacak bir şeydir? Alaycı ol.”

Kahvesinden büyük bir yudum aldı.

“Boş ver be!” dedim. “Sabah karanlığında…”

“Al işte. Bir de yazar olacağım diyorsun. Sen bir gazeteciden başka bir şey değilsin. Sürgünde bir gazeteci. Oysa yataktan kalktığın anda alaycı olmalısın. Uyandığında ağzının içi acıyla dolu olmalı.”

“Hadi be” dedim. “Nereden çıkarıyorsun bütün bunları?”

“Her yerden. Kitap okumaz mısın sen? İnsanlarla konuşmaz mısın? Sen nesin biliyor musun? Bir sürgün. Niçin New York’ta yaşamıyorsun? Öğrenirdin böyle şeyleri. Ne yapmamı istiyorsun yani? Her yıl buraya gelip sana olanları anlatmamı mı?”

“Biraz daha kahve alsana” dedim.

“İyi. Kahve insana iyi gelir. İçindeki kafeinden ötürü. Hoş bulduk, kafein. Kafein adamı atına bindirir, kadını mezarına indirir. Ya da buna benzer bir şey. Senin derdin ne biliyor musun? Sürgünsün. Hem de en kötüsünden. Haberin yok mu? Hiç kimse ülkesinden ayrılıp basılmaya değer bir şey yazmamıştır. Gazetelerde bile basılmaz.”

Kahvesini içti.

“Sürgünsün sen. Toprakla olan ilintiyi yitirmişsin. İnceliveriyorsun. Yapay Avrupa ölçüleri bitirmiş seni. İçkiden öleceksin. Cinsellikten başka şey düşünmüyorsun. Bütün zamanını çalışacağına, konuşmakla harcıyorsun. Sürgünsün çünkü anlıyor musun? Ömrün kahve köşelerinde geçiyor.”

“Kötü bir yaşantıya benzemiyor” dedim. “Ne zaman işe başlayacağım?”

“İş yok. Kiminin söylediğine göre kadınların parasını yiyorsun. Başkalarıysa güçsüz olduğunu ileri sürüyorlar.”

“Doğru değil” dedim. “Bir kaza geçirdim o kadar.”

“Sözünü bile etme bunun” dedi Bill. “Ağza alınmayacak şeyler bunlar. Bunu kullanıp gizemli bir hava yaratmalısın. Henry’nin bisikleti gibi.”

Çok iyi kaptırmış gidiyordu, ama sustu. Güçsüzlükle ilgili sözlerine alındığımı sanmasından korkuyordum. Gene başlatmak istedim konuşmasını.

“Bisiklet değildi o” dedim. “Henry ata biniyordu.”

“Benim duyduğuma göre üç tekerlekli bisikletmiş.”

“Uçak da” dedim, “üç tekerlekli bisiklet gibi bir şeydir. Yönetim çubuğu aynı işi görür.”

Ama pedal çeviremezsin.”

“Doğru” dedim. “Pedal çeviremezsin.”

“Kapatalım bu konuyu” dedi Bill.

“Olur. Ben üç tekerlekli bisikletleri savunuyordum o kadar.”

“İyi bir yazardır üstelik bana kalırsa” dedi Bill. “Sen de çok iyi bir adamsın. Sana iyi bir adam olduğunu söyleyen oldu mu hiç?”

“İyi bir adam değilim.”

“Bak dinle. Sen çok iyi bir adamsın ve seni dünyadaki herkesten çok severim. Bunu sana New York’ta söyleyemem tabi. İbne olduğum anlamına gelir çünkü. Zaten İç Savaş da o yüzden çıktı. Abraham Lincoln ibneydi. General Grant’a âşıktı. Jefferson Davis de öyleydi. Lincoln da köleleri iddia üzerine serbest bıraktı. Dred Scott olayı İçki Düşmanları Birliğinin bir komplosuydu. Albayın karısıyla Judy O’Grady aslında seviciydiler.”

Sustu.

“Daha dinlemek istiyor musun?”

“Anlat” dedim.

“”Başka bilmiyorum. Öğle yemeğinde anlatırım.”

“Aslan Bill” dedim.

“İt oğlu it.”


Ernest Hemingway

Güneş de Doğar

Çev. Sinan Fişek



imdb top 250'den seçmeler @ 11-07-2008 21:29
77. Rebecca
Kâhya kadın ezik gelini intihara sürüklerken

Romanını seneler, seneler evvel okumuş, Mrs. de Winter'a - Rebecca değil, ikincisi, esas hatun- sinir olmuştum. Kitabı da çok sevdiğim söylenemezdi. Hâl böyleyken neden indirmişim ki ben bu filmi diye soruyorum, refleks diyelim. Bir baktım indiriyorum. Filmi kitabından fazla sevdim, Laurence Olivier var ondan herhalde. Joan Fontaine iyi hoş, kâhya kadın harbiden dondurucu ama bir kadın nasıl bu kadar ezik olabiliyor, işte o noktada ben tıkanıyorum. Zaten sadece Mrs. de Winter, erkeğiyle varolan biri, sevgim ikimize de yeter düsturlu, oehh. Yine de iyi gerilim.


75. 2001: A Space Odyssey

Cidden ürkütücü

İlk 25 dakika diyalog yok, bir sürü maymun var ki hiç de gerçek değil gibi durmuyorlar. Manyak bir bilgisayar var ki çocukken izlesem o turuncu-kırmızı göz çok büyük bir ihtimalle kâbuslarımı süslerdi. Gözünüzü kapatıp elinizle bastırdığınızda ortaya çıkan acayip şekiller var hani ki ben küçükken bunun sadece bana özgü bir şey olduğunu zannediyordum, onların akışından oluşan takribi 3 dakikalık bir sahne var. Ha sıkıldım mı, yok. Ne anlatmak istemiş diye merak edip araştırdım mı, evet. Onları burada tekrar etmeye gerek yok, yıldız çocuk falan filan. Çok güzel siteler var, ekşi'de immanuel tolstoyevski'nin açıklamaları var, bakarsınız oradan.

Neticede iyi filmdi, sonu ilginçti ama benim Kubrick listemde Spartacus'le beraber sonunculuğu paylaşıyor şu an. Forever A Clockwork Orange !


89. Sjunde Inseglet, Det

Mystery Man'e benzemiyor mu sahiden?

Bu filme kadar Bergman izlememiştim, ancak bundan sonra en azından Fanny och Alexander ile Smultronstallet'i izlemeyi düşünüyorum, zira bu filme bayıldım. Artık top 250'de olmayan, bu yüzden de bu yazıda bahsedemediğim Barry Lyndon ile birlikte bu ay izlediklerim arasında en iyi bulduğum, izlerken en keyif aldığım film oluyor kendisi.

Bu filmden ileride uzun uzun bahsetmeyi düşünüyorum, Bergman'ın İmgeler kitabından alıntılarla. Sadece şunu söyleyeyim, hiç sıkıcı değil.




may the force be with you @ 30-06-2008 21:49
3lemeyi izlemişiz hazır taze taze, istatistiklere bakalım:

En sevdiğim karakter : 5. kez izlenen 5.episode sonunda hâlâ Han Solo.

En karizmatik karakter : Söylemeye gerek yok zaten herkesin malumu.

En sinir bozucu karakter : Chewbacca. Oldum olası sevmedim, sevemedim. Yine de Jar Jar'a bin kez tercih ederim kendisini.

En eğlenceli an : Han'ın Leia'yı göt ettiği tüm sahneler zaten Leia'yı da sevmem hiç öyle ana babadan böyle bir cüce çıksın olacak şey mi?

En heyecan verici an : Darth Vader vs Luke Skywalker

Serinin en iyisi : Her zaman, her yerde TESB.



carcarcarcar @ 30-06-2008 21:22
JAr JAr Binks yüzünden Phantom Menace'ı izleyemeyenler

JAr JAr Binks yüzünden Star Wars'u asla episode sırasına göre izleyemeyenler

YALNIZ DEĞİLSİNİZ!
Meymenetsiz

Yine eski üçlemeyi hatmettim. Diğer üçlemeyi de izleyesim var ama ortada Jar JAr diye bir sorun var. Phantom Menace'ı atlasam mı?

Evet, şu an en büyük derdim bu. Star Wars takılasım geldi ama o büyük engel yine karşıma çıktı. Sinema tarihinde Jar Jar kadar itici, Jar Jar kadar sinir bozucu bir karakter var mıdır? Yoktur. Dizi dünyasında çok olsa da (Marissa Cooper, Esma Kozan vs vs) sinema dünyasında yoktur. Eminim.


@ 13-06-2008 22:16




Daha yakın bağlar insanları birbirlerine yaklaştıracaklarına uzaklaştırır.

L.D. - Justine


i'm not the assman @ 13-06-2008 21:34


Hayat bazen insana çok güzel sürprizler hazırlıyor.

Mesela ben, son zamanlarda Seinfeld izleyesi gelmiş biriydim. Kramer ve George' u çok özlemiştim. Elaine'i Christine olarak görmekten sıkılmıştım ve Newman, Newman diye sayıklayasım vardı.

Betrayal, Soup Nazi, The Reverse Peephole, Bubble Boy, Shrinkage dâhil birkaç bölümü indirip izleyeyim diye düşündüm.

Sonra, indirme işlemini sınavlar bitimine bırakmaya karar verdim.

Cuma günü Fraiser'ı izlerken Monk'un tanıtımını gördüm.

Ayrıntılar için TNT'nin sitesine girdim.

Ve oradaydı.

Seinfeld, Fraiser'ın yerine hafta içi her gün 19.15'te.

Tabii ki onlar Fraiser'ın yerine demiyor. Aslında dizinin doğru düzgün tanıtımı bile yapılmadı.

En son geçen dönem 46 almam gereken dersin finalinden 60 aldığımda böyle sevinmiştim.

Aslında buna daha çok sevindim.

Bundan daha çok sevindiğim şeyler de var elbet ama ben böyle abartılı kalsın istiyorum.

Yine de Soup Nazi'yi indireceğim.






çantamın içindekiler @ 10-06-2008 21:24
Birinin blog başlığıymış gibi geldi böyle yazınca ya neyse. Yeni bir sobeleme olayıyla karşınızdayız sevgili okuyucular... (kaç tane kaldınız bilmiyorum ama) Deniz, çantasını dökmüş bana ve sobelerden muzdarip insan Sera Hanım'a pas atmış. Daha önce bir benzerini yapmıştık - arşivi wp'ye taşımışım, tembellikten bakamıyorum, ama herhalde orada çantamızdan ayırmadığımız 3 şey söz konusuydu, belki 4tü bilemiyorum.

Şimdi son sınavdan önce çantaları boşaltırken elime gelenleri yazayım.

- 1 adet 0.5 uçlu Bolero kalem (geri konulacak)
- 1 paket selpak mini (geri konulabilir)
- 2 tane toka (çıkarıldı)
- 1 adet bandana (çıkarıldı)
- Moleskine (geri konulacak)
- 1 adet silgi (geri konulacak, hâlâ bir sınav var :( )
- 1 adet silgicik (yıllar yılı dostum oldu o benim)
- 2 adet 0.5 uç, 1 adet 0.7 uç (0.7 kalemim de yok, cevabını bilmediğim sorular)
- Bir sürü bozukluk
- Öğrenci kimliği
- Salinger'ın 'Gençler' adlı öyküsü
- Halikarnas Balıkçısı'nın Parmak Damgası kitabı (2. vizelerden beri çantamdaymış, yeni fark ettim)
- Flash bellek
- Mp3 player

Aslında çok fazla şey de yokmuş, daha doğrusu orada olmasını beklediğim şeyler yokmuş. Keşke benim kayıp eşyalarım da şu çantadan dökülüverseydi, olmadı.

Sobe : İsteyen herkes yazabilir. Aklıma kimse gelmedi şimdi.

Koleksiyoncu - John Fowles @ 08-06-2008 14:22
En sevdiğin kitap hangisidir, diye sorsalar vakit geçirmeden Suç ve Ceza derim, birkaç tane daha eklememe izin varsa Kara Kitap, Bulantı ve Don Kişot da sonraki yirmi saniyede ağzımdan dökülebilir. Ama öyle sormadılar bana, en sevdiğim değil de bana heyecan verici bir kitaptı söz konusu olan ve ben kitaplık hırsızlarının olağan bencilliğiyle ellerimden kayıp gitmiş en güzel Suç ve Ceza kopyasına artık sahip olmadığımdan, Orhan Pamuk yazacak havamda olmadığımdan, Sartre’ı Camus ile karşılaştırmalı yazmayı planladığımdan ve Don Kişot’tan neyi alıntılayacağıma bir türlü karar veremediğimden diğerleri arasından bir seçim yapmaya karar verdim. Şanslı kitabımız John Fowles’tan Koleksiyoncu oldu. Bu kitabı seçmemin birinci nedeni, beni gerçekten heyecanlandırıyor olması - meselâ dün göz atmak için elime aldığımda kapağını okşadım birkaç saniye, ikinci nedeni son iki senede iki kereden fazla okuduğum tek kitap olması, en önemli nedense Fowles’la ilgili adamakıllı bir şey yazmak istemem. Nedenlerim yeterince inandırıcı (benim nedenlerim, bence), öyleyse başlayalım.

“Boşuna. Yarım saattir uyumaya çalışıyorum, ama olmuyor. Yazmak bir çeşit uyuşturucu gibi. Dört gözle beklediğim tek şey. Bugün öğleden sonra, evvelsi gün G.P. hakkında yazdıklarımı okudum. Ve bana canlı göründü. İmgelemimin başka kimsenin anlayamayacağı parçaları eklemesinden ötürü canlı göründüğünün farkındayım. Yani, kendini beğenmişlik. Ama yine de, geçmişimi yeniden yaşatmak bir çeşit büyüyü andırıyor. Ve bu şimdide yaşamam olanaksız. Yoksa çıldırırdım.”

Bir insan hangi koşullarda yazmayı uyuşturucu olarak görür? Hangi şartlar altında şimdide yaşamayı olanaksız bulur? Caliban’ın insafına kalmış bir Miranda desek? Biraz daha açalım. (Burada bir özet geçmek gerekecek, kitabın konusundan haberdar olanlar sonraki iki paragrafı gönül rahatlığıyla atlayabilir.)

Güzel bir resim öğrencisi vardır (Miranda) ve onun hayranı bir kelebek koleksiyoncusu (Frederick Clegg) öyle ki Miranda’nın saç örgülerini ipek kozasına, kendisini Calias Hyale’e benzetir – yaklaşılması zor, az rastlanan ve çok zarif. Bir gün müşterek bahisten yüklü bir para kazanır bu koleksiyoncu ama aklında hep Miranda vardır zira unutmak insanın yapacağı değil, başına gelecek bir şeydir ve onun başına gelmemiştir. Ve O’nu aramaya koyulur. Bir kafede onun sigara için parası olmadığını görünce Miranda’nın ayaklarına sermeye hazır olduğu serveti aklına gelir ve kendine o gün sonradan gerçeğe dönüşecek bir düş kurma hakkını tanır: Miranda’yı kapıp, minibüsüyle uzak bir eve götürerek kibarca tutsak etmek. Miranda’nın ondan hoşlanmasıyla modern bir evde çocuklar ve gereken her şeyle biten bir düş. Mutlu son.

Ne var ki gerçek hayata işler böyle yürümez, Clegg, Miranda’yı kaçırıp tutsak eder. Ama Miranda düşündüğünden farklıdır, sıradan insanlar gibi değildir, fazlasıyla zekidir. Onda sürekli bir suçluluk duygusu uyandırır, oysa Clegg’in düşlerinde durum tam karşıtıdır. Ve Miranda, tanıma sürecinde onu âşık olacağı erkek olarak değil, Caliban olarak görür – çirkinliğin ta kendisi. Süreçte iki tarafın da beklediği şeyler gerçekleşmez, en sonunda Miranda kendisini tutsaklıktan kurtaracağını umduğu bir adım atar ancak bunun Clegg tarafından karşılık bulan biçimi, rezillikten ve aşağılanmışlıktan başka bir şey değildir ve Miranda’nın Clegg’in gözünde değerini yitirmesiyle başlayıp kötü sonuçlara varacak olaylar dizisini başlatır. Mutlu olmayan, insanın kanını donduran son.

Koleksiyoncu’da en sevdiğim şey, olayların iki tarafın ağzından da verilmesi ve kitabın yapısında bile Miranda’nın tutsaklığının belli olması. Kitap Koleksiyoncu’nun anlatısıyla başlar, gittikçe değişen düşlerini öğreniriz, önce kurban olan Miranda’yı kurtaranken sonra kendini onu tutsak eden olarak düşünmesini. Ve gerekçelerini; parası ve zamanı olan herkesin dürtülerinin peşinden koşacağını iddia eder ve hiçbir zaman bunu yapabileceğini düşünmediğini, olayların akışının onu bu noktaya getirdiğini. İlk başta Miranda’ya yaranmaya çalışırken, onun ilk yalvarmasıyla kendini güçlü hissedişi ve kendini ona sunmasıyla biten süreçteki olağan zalimliğini de görürüz. Clegg tarafında hep bahaneler, açıklamalar vardır, yoğun biçimde kendini haklı çıkarma çabası.

İkinci bölüm, Miranda’nın ağzındandır. Miranda, defterine yazar o andan kaçmak için, geçmişin anılarına ve G.P.’ye sığınır, hayalleri vardır, kaçma planları ve son ana kadar umudu. Clegg’in bölümü nasıl donuk ve savunmacı ise, Miranda’nın bölümü bir o kadar canlıdır. Fowles, olağan ustalığıyla Koleksiyoncu’yu – biriktirici, saklayıcı, sınıflandırıcı- ve Miranda’yı – yaratıcı, canlı, yaşayan – anlatır. İki taraf arasında tarih boyunca süregelen bir çatışma her zaman olmuştur her zaman, kitapta da bu döngü tekrarlanır. Miranda, öğretici rolüne soyunur, Clegg’in söylediklerini düşünmek yerine paketlemeyi tercih etmesi onu başarısızlığa uğratır. Öte yandan, Miranda ne kadar aksini iddia etse de Clegg, onun sınıf ayrımı yapığını düşünür, hiçbir zaman kaynaşamazlar ve Miranda, kendini Clegg’den her anlamda üstün görmekten son ana kadar vazgeçmez, Clegg’de ise iktidar hırsı oluşmaya başlar ve gücünü Miranda üzerinde kullanır. Kitabın arka kapak yazısındaki tümcede de belirtildiği gibi Koleksiyoncu, “içimizdeki ‘iktidar’ ve ‘teslim olma’ isteğinin hangi şartlarda ortaya çıkabileceğinin anlatısı olarak da okunabilir.”

Buradan hareketle başka bir kitaba da değinmek istiyorum kısaca, benim Koleksiyoncu’dan alıntıladığım bölüm, Stephen King’in Misery kitabında da yer almakta. Misery’i okurken o alıntıya geldiğimde, King’in Fowles’tan esinlendiğini düşünsem de sonradan On Writing kitabında gördüğü bir rüya üzerine kitabı yazmaya kadar verdiğini öğrendim. Aslında çok güzel benzerlikler var: İkisi de kendi Caliban’larınca hapsedilmiş durumda, Misery’de tutsak edilen yazar, kendini Misery romanlarından kurtarmaya çalışıp roman serisinin başkahramanını öldürür, yeni bir roman yazar. Ama Misery hayranı gardiyanı, o kitabı ağrı kesici karşılığı Paul’e yaktırtır ve O’nu yeniden Misery yazmaya zorlar –kısır döngüsüne dönüş.

Miranda ise Clegg’in var olan tüm güzel şeyleri yok eden tehdidi altında yaşar, yaratmak için görmesi engellenir, duyguları önemsenmez, ondan beklenen güzel bir sergi malzemesi olmasıdır. Miranda da Paul de yaşamak için yazmak zorundadırlar, Paul buna Misery romanını en kısa zamanda bitirmek için mecburdur, Miranda ise çıldırmamak için. Ve ikisi de gardiyanlarınca ölümüne tutulurlar, serbest kalmalarındansa ölmeleri tercih edilir. Clegg, Miranda’yı kurtarmaya geldikleri bir an olursa, onun yüzüne yastık bastırarak boğmak zorunda kalacağını hayal eder, Annie Wilkes’in yöntemleri kuşkusuz daha korkunçtur, o gelen polisleri öldürmeyi tercih eder.


Koleksiyoncu üzerine söyleyeceklerim, dağınık ve ilgisiz görünen bu parçalardan ibaret. Bu güzel pas için Hikmet Bey’e teşekkür ediyorum. Şimdi mim olayının son aşaması için, iki kişiyi sobelemem gerekiyor. Sera Hanım ve Deniz Hanım, göreviniz – tabi kabul ederseniz – sizi heyecanlandıran bir kitaptan alıntı yapıp üzerine birkaç kelâm etmek ve iki kişiyi sobelemek. Ve mim cevabınızın linkini, takibi kolay olsun diye buraya yorum olarak bırakmak. Hangi kitapları seçeceğinizi gerçekten çok merak ediyorum. Hadi bakalım.



Marlowe ya da Burgess @ 24-05-2008 21:00

Bazı kitaplar vardır, heyecanla okumaya başlarsınız, süreç hızlı ilerler, bir bakmışsınız son sayfalardasınız ve yavaşlarsınız, alınan tadı uzatmak uğruna. Benim için Koku böyleydi mesela ya da Kayıp. Genelde bu tarz kitaplar için sonradan "okurken bayağı eğlendim, çok da sevdim" tabirini kullanırım.

Bazı kitaplarsa her bakımdan yavaştır, başlangıcınız temposuzdur, süreç ağır işler, kitap elinizde aylarca kalabilir. Bunların bazıları şu satırların yazarını sıktığı ya da bir çırpıda okunmayacak kitaplar olduğu için bu kategoriye girebilir. Bazılarıysa sözcüklerin büyüsüne çekebilir beni, güzel bir betimlemeye döner bakarım tekrar ya da her satırı sindirmek isterim. Buna en güzel örnek, bu sene okuduğum en iyi kitap olan Düşüş. Bu tarz kitaplarıysa herkese önermem, seveceğini düşündüklerime bahsederim sadece.

Bugün taze bitirdiğim Deptford'daki Ölü Adam da 2. kategoriye giriyor. Daha önce Burgess okumamıştım. ( Burgess tavsiyesiyle Gore Vidal okumuştum ama Burgess, hayır.) Okuduğuma memnun muyum, evet. Aslında piyasada olmayan bir kitabı, küçük şehirde yaşamanın avantajlarını kullanarak ele geçirmiş olmanın sevincini yaşıyorum - gerçi ele geçirme ile okuma arasında bir yıl var- Sadece tütünle tanışan Marlowe sahnesi için bile okumaya değerdi, yaratıcılık sınırını zorlayan küfürler de cabası. Şimdi gözümü bulunmayan diğer bir kitaba, Mozart ve Deyyuslar'a dikmiş durumdayım. O da bunun gibiyse başucu yazarlarıma biri daha eklenecek.

* Kitabın çevirmeni Sıla Okur'u ayrıca tebrik etmek lâzım. Kötüleri söylerken arada iyileri de belirtmeli değil mi?

Deptford'daki Ölü Adam
Anthony Burgess



josh değil taş @ 20-05-2008 21:06
Taş gibi oldum. Taş gibi olduk. Taş gibi olmuşlardı.
Çekim Kuralları'ndan satırlar

İnsanı hayatından bezdiren çevirmenler listesi yapsam, insanları ısrarla taşa döndüren şu çevirmeni bir yerlere sıkıştırırdım. Camus'yü bana zehir eden Tahsin Yücel'in ve Altın Kitaplar'ın çoğu çevirmeninin yanına. Gerçi bir çeviri yapmış zaten şimdiye kadar, bu kadar acımasız olmamalı... mı?

Kitap her şeye rağmen iyiydi, Amerikan Sapığı kadar olmasa da. Bret Easton Ellis'in diğer kitaplarını okumayı düşünmüyorum şimdilik. Bu kadar boş, bok gibi hayat okumak kalbe zarar, zihne zarar.


AS I LAY DYING

Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 262
Kategori: Kişisel
Etiket: kitap kisisel sinema

Paylaş
Rapor Et


Benzer RSSler
Kişisel - HayvanKoylu Fırlama'nın Blogu
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 52
Kişisel - Video Blog Gökçen Karan
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 77
Kişisel - Günler Geçerken
Gönderilme: 27.10.2007
Bakılma: 95
   
Olmazmi.com