corç yaşadığı kasabadan uzakları hayal eden, dünyayı gezmek isteyen yiğit bir amerikan delikanlısıdır. ama gelin görün ki; kahramanımız corç yaşadığı kasabadan bir türlü gidememektedir. öyle böyle değil, hakkatten gidememektedir. bir gidecek olur babası ölür işler ona kalır, bir gidecek olur kardeşinin üniversiteye gitmesi gerekir, bir gidecek olur şirket krize girer. seyirci olarak biz bile gidebilse diye corcun gözlerine bakar dururuz. yukarıdaki fotoğrafta düğün günü balayına çıkmak üzereyken, "bi şirkete uğrayıp bakayım" dedikten sonraki halini görüyoruz. bayan bailey, adamının gidemeyeceğini o gün anlar ve aynı gün ortalarda görünmeden gidip kasabadan bir ev kiralar. zannımca filmin en duygusal sahnesi budur.
kapitalizmi eleştiriyor mu, yoksa iyileştirildiği takdirde en uygun çözüm budur mu; diyor tartışmalarına girmeyeceğim. fakat ben corcun iş azmine, işe bağlılığına, işkolikliğine, zamanında ve doğru karar verme yeteneğine, krizlerin adamı olmasına hayran oldum. filmin tamamını işini seven bir adamın hayatı gibi izledim. film bunu anlatmıyor ama olsun, göz benim değil mi öyle izledim. siz de izleyin derim. hatta sevmediği halde işine ihanet edemeyenler bu filmiçok seveceksiniz, derim.
Pazarları da erken kalkardı babam kuşanırdı giysilerini o mavi kara soğukta, sonra sızlayan çatlak ellerle hafta içi günlerinin havasında zahmetle yığılmış ateşleri harlardı. Kimse teşekkür etmedi ona.
Uyanıp duyardım soğuk ufalanışları, parçalanışları.
Odalar sıcakken, çağırırdı, ve yavaşça doğrulur giyinirdim, korkarak evin süreğen öfkelerinden, soğuğu kapı dışarı etmişle ve de güzel pabuçlarımı boyamış olanla aldırmadan konuşarak.
Ne biliyordum, ne biliyordum ki aşkın sadeliği ve yalnız bürolar hakkında?
gülçin'e ait en eski anım, hafızam beni yanıltmıyorsa dört beş yaşlarında. bizim evdeyiz, annesi oturmaya gelmiş, biz diğer odada gülçin'le bişeylere gülüyoruz. çok gülmüş olmalıyız ki, bizimkiler yanımıza gelip bizim gülüşmemize gülüyorlar. bundan başkaca, beraber güldüğümüz bir anım da yok zaten.
annemin en sevdiği arkadaşının kızı gülçin. dalga dalga , kumral saçları var. ince, beyaz bir kız. hırslı mı hırslı, inatçı mı inatçı. ilkokula beraber kaydettiriyorlar bizi. ilkokul, ortaokul,lise hep aynı sınıftayız. tam on yıl aynı sınıftaydık. ama bunca şeye rağmen yıldızlarımız bir türlü barışmıyor. onun ak dediğin ben kara demesem ölürüm, benim güldüğüme o surat asmazsa uyuyamaz.
okula beraber gidiyoruz. üzerimizde katlanılmaz bir anne baskısı var. aysel teyze, sen erkeksin gülçin'e sahip çık dikkatsizciğim, diyor. annem aman dikkatsiz, o senin kardeşin, ayrılmayın, diyor. nasıl sıkılıyoruz nasıl sıkılıyoruz. belki de tek ortak noktamız, ikimizinde bu anne baskısından nefret etmemiz.
ergenliğe kadar her sabah okula beraber gidiyoruz, beraber dönüyoruz. ama aramızda en az 2 metre mesafe var. hiç konuşmuyoruz. bazen arkadaşlarım oluyor yanımda, gülüşüp, şakalaşıyoruz. o arkada somurta somurta taşıyor çantasını. bazen onun kızları geliyor yanımızda. ben "acele edin, amma uyuşuksunuz" diyorum.
ailecek bir araya geldiğimiz zamanlar, konu derslerden açılıyor. "yok sen düşük aldın, yok ben senin kadar çalışsam en süper olurum" dan başka bir konu konuştuğumuz yok. sadece ben topaç çevirirken, gözaltından hayran hayran bakıyor. belli etmemeye çalışarak "bi daha çevirsene" diyor. ama öyle bir diyor ki bunu, sanki hanımefendi kral hazretlerinin saraydaki tek kızı da, palyoçusuna emrediyor. fakat beğenilmek hoşuma gidiyor, ne zaman istese çeviriyorum topacı.
biz böyle topaç çevirirken, biraz büyümüşüz. büyümüşüz diyorum, çünkü biz farkında değiliz, annelerimiz söylüyor. e tabi büyüdükçe tartışmalarımızın konusu da değişmeye başlıyor. "o aptal şiirlerimi okuyorsun, ne kadar zevksiz giyiniyorsun, filmi izlemeden nasıl yorum yapabiliyorsun ki, salak mısın uzayda hayat olur mu orda hava yok bi defa, hiç komik değil.. " vesaire vesaire. bi defasında mehmet akif ersoy'u bile tartıştığımızı bilirim.
neyse biz böyle tartışırken, zaman yine akıp geçmiş biz biraz daha büyümüşüz meğer. üniversiteyi farklı farklı şehirlerde okuduk. o sayısalcıydı ben sözelci. dördüncü senemdi sanırım, biriyle çıktığını duydum, ailesiyle tanıştırmış. çok merak ettim nasıl birisiymiş diye. çünkü onca zaman boyunca hiç kimseyle adı beraber anılmadığı gibi, ne kendisi birisini beğendiğini ima etti, ne de ben sezdim. nasıl biri olabileceğine dair en ufak bir fikrim yok. okul bitince söz, nişan, düğün peşpeşe geldi. kocasının memleketine yerleştiler. iki kızı oldu. kızlardan biri geçen yıl okula başlamış sanırım.
neden anlatıyorum bütün bunları size. geçen gece aklıma geldi. üniversitedeydik, bayram için memlekete gelmiştik. ben annesini babasını çok severim. bayram ziyaretine gittim evlerine. evde annesiyle ikisi vardı sadece. bir ara aysel teyze çok sevdiğim baklavasından ikram etmek için mutfağa gittiğinde yalnız kaldık.
o an, işte tam o an; uzun uzun gözlerimin içine baktı, baktı, baktı, sessizce "nasılsın" dedi. ben ne yaptım peki? salak gibi, aptal gibi, ahmak gibi "niye sordun ki?" dedim.
* fotoğraf 1. dünya savaşında fransız ordusundaki cezayirli askerlereaittir.
bugün 11 (yazıyla onbir) kasım. nedir 11 kasım'ın önemi derseniz, 11 kasım 1. dünya savaşına son noktayı koyan anlaşmanın tarihi. doğal olarak da son noktayı koyan olarak amerika bugünün ve kendisinin unutulmasını istememiş olmalı ki, ülkesinde bu günü resmi tatil ve anma günü olarak kabul etmiştir. resmi tatilin anlamını söyleme ihtiyacı duymuyorum. kanada da biladeri olarak, bugünü resmi tatil olarak kabul etmektedir. günümüzün adı: veteran's day(gaziler günü).
* birazdan yapacağım kopi-pestler wikipedia 'dan. açıp bakarsanız, daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. çok az tarih bilgimiz var diye üzüldüm, ondan bu kadar şeyi yapıştırdım.
* tamamen sömürgeci kaygılarla çıkan savaşa milliyetçilik (ırkçılık) bahane edilmişti. nedense 1. dünya savaşı bana 94'de ruanda'da hutu'ların 100 (yazıyla yüz)günde 800.000 (yazıyla sekizyüzbin) tutsi'yi öldürmesini hatırlatıyor.
* 1. dünya savaşı "savaşları bitiren savaş" ismi ile anılmıştı. ta ki 2. dünya savaşına kadar.
* acaba diyorum 3. sü nasıl anılacak?
* rakamları çok sevdiğim için öncelikle çok kısa olarak osmanlı imparatorluğu'nun, şimdi vize ile girebildiğimiz topraklarındaki kayıplarını vermek istiyorum :
İtilaf Devletleri : İngiltere, Fransa, Rusya ve ABD önderliğindeki diğer başka devletler
İttifak Devletleri : Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti
* amerika savaşa sonradan müdahil olmuş olmasına ama "müdahil olmam için aşağıdaki şartları itirazsız kabul etmelisiniz" demiş. içlerinde bana pek ilginç gelenleri var. bakalım neymiş bu şartlar :
1. Barış Antlaşmaları açık ve şeffaf biçimde yapılmalı, gizli antlaşmalar yapılmamalıdır.
2. Karasuları dışındaki denizlerde dolaşım, savaşta ve barışta, özgür olmalıdır. Uluslararası kararla, uluslararası antlaşmalara uyulmasını sağlamak için genel veya bölgesel ablukalar oluşturulabilir.
3. Uluslar arasındaki bütün ekonomik engeller kaldırılmalı ve serbest ticarete izin verilmelidir.
4. Uluslar, iç güvenliği sağlamaya yetecek miktarın dışında silahlanmamalıdır. Bunun sağlanması için garantiler verilmelidir.
5. Dekolonizasyon sağlanmalı ve sömürge topraklarında uluslara kendi kaderini belirleme hakkı verilmelidir.
6. Rusya topraklarındaki yabancı birlikler ayrılmalı ve devletlerin de yardımı ile Rusya'ya kendi gelişmesini sağlamak için her türlü imkan verilmelidir.
7. Almanya, işgal ettiği Belçika topraklarını boşaltmalı ve Belçika'da savaş önceki durum yeniden kurulmalıdır.
8. Almanya, işgal ettiği Fransa topraklarını boşaltmalı ve Prusya'nın 1871'de ilhak ettiği Alsace-Lorraine'i Fransa'ya geri vermelidir.
9. İtalya'nın sınırları ulusçuluk anlayışına göre yeniden düzenlenmelidir.
10. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu halklarına kendi yazgını belirleme hakkı sağlanmalıdır (öz-belirlenim / self-determination ).
11. Romanya, Sırbistan ve Karadağ toprakları boşaltılmalı ve Sırbistan'a denize açılma imkanı verilmelidir. Balkan devletlerinin sınırları ulusçuluk prensibine göre düzenlenmelidir.
12. Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk olan kısımlarına egemenlik hakkı tanınmalı, fakat Türk olmayan halklara bağımsızlık verilmelidir. Çanakkale Boğazı, sürekli olarak, bütün milletlerin ticaret gemilerine açık olmalı ve bu durum milletlerarası garanti altına konmalıdır.
13. Bağımsız bir Polonya kurulmalı ve Baltık Denizi'ne açılmalıdır.
14. Büyük ve küçük, bütün devletlere siyasi bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti altına almak imkanını sağlamak amacı ile, uluslarası örgüt kurulmalıdır.
şu dünyada zevk alarak yaptığım çok az şey var. bu nadir şeylerden biri de gecenin bir vakti arabayla gezerken nur yoldaş dinlemek. "nur yoldaş'ı seven var mı?" demek isterdim ama bu zamanda "bilen var mı?" demek daha doğru belki. dinleyiniz efendim, dinleyiniz.
* kasım 2005 (yazıyla ikibinbeş) yazıyor. 3 yıl olmuş. daha dün gibi. o zaman da son sözü chuang tzu 'ya bırakmıştım, bugün de son sözü ona bırakıyorum :
Meyva vermeyen bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım.
Dallarını meyvasına tamâ edip kimse taşa tutmasın.
Bu yazdıklarım çok budaklı, cok bükümlü bir ağaç kadar faydasız olsun.
O zaman marangozlar kesip biçmeye değer bulmaz böyle bir ağacı.
Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz bir ağaç gibi faydasız olsun bu yazdıklarım.
Odun olmaz bu ağaçtan desinler, yakmasınlar.
Faydasız olsun, yine de bir ağaç gibi olsun bu yazdıklarım:
Kökü toprakta; başı gökyüzüne dönük.
Belki kimse bahçesine dikmez, şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu.
Ama uzak, kıraç bir ıssızlıkta bunalmış bir yolcu dibinde oturacağı, sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye ferahlarsa bu yeter.
eskiden olsa hiç açıklama yapmadan fotoğrafı ekler, yazıyı da kopyalayıp geçerdim. madem burası bir günlük ve ben kişisel tarihimden notlar düşüyorum, böylesi bana yeterdi. ama dostlar böylesini istemiyor, "en azından neden bu fotoğraf, neden bu yazı onu söyleseydin" diyorlar. madem onlar öyle istiyor, elimize mi yapışır açıklasak.
dert demeye dilim varmıyor, cansıkıntısı hiç değil, hani "ya sabır" dediğiniz anlar, günler vardır. işte o anlarda, o günlerde ne yaparsınız bilmiyorum ama ben yıldızlarabakarım.
başlamadan meraklısına önsöz:
* güneş’e uzaklık bakımından ikinci, büyüklük bakımından altıncı gezegen olan Venüs, güneş ve ay’dan sonra gökyüzündeki en parlak cisimdir. sabah yıldızı ve akşam yıldızı olarak da adlandırılır.
Zühre yıldızının doruk ve eteğini, tepe ve kuyruk düğümlerini; tabiat ve vasıflarını, uzaklığının ve cisminin ölçüsünü bildirir.
Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki:
Zühre yıldızının doruğu, öteki noktaları ortasında yani eğilimli feleğinin burçlar feleğinden kuzey tarafa faza eğiliminde bulunur. Tepe düğümünden doksan derece geridedir. Çünkü doruk ve etek, tepe ve kuyruk yukarıda açıklandığı üzere, burçlar feleğinin hareketine uygun olan mümessil feleklerin hareketiyle hareket ederler. Zührenin doruğunun burçlar feleğindeki mekânı rumî tarihin asiz senesinde, güneşin doruğu gibi ikizler burunun yirmibirinci derecesinde; eteği ise, yay burcunun yirmiyedinci derecesinde belirlenmişi. Tepe noktasının yeri, balık burcunun yirmiyedinci derecesinde ve kuyruk noktasının yeri yaşak burcunun yirmiyedinci derecesinde belirlenmişti. Halen rumî tarih, ikibinaltmışdokuza gelip, hicrî tarih dahi binyüzyetmişe, yetmiştir. O halde bu iki nokta, ötekiler gibi hareket edip, yaklaşık sekiz derece öne geçmişlerdir.
Zührenin tabiat ve vasıflarında müneccimler sözbirliğiyle demişlerdir ki:
Zührenin tabiatı, orta derecede soğukluk ve rutubettir. Zühre, gece erkeği olmakla, küçük kutlu adını almıştır. Bu yıldıza bakmanın kalbe sürûr verdiği tecrübe kılınmıştır. Bu yıldızın vasıfları: Yumuşaklık, sevgi, rikkat, ferah, temennî, oyun, teganni, cinsel güç ve güzel yaratılış bulunmuştur. Bu yıldızın tali düştüğü menilerde bütün bu vasıflar aynen müşahede olunmuştur. Bu yıldız, salı gecesi ve cuma gününe hâkimdir. O gecenin ve bugünün ilk saatleri, buna nispet kılınmıştır.
Zühre yıldızının mümessil feleğinin uzaklık mesafelerinde ve cismiyle kalınlığının ölçülerinde rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler ittifakla demişlerdir ki:
Zührenin mümessil feleğinin yumru yüzeyinin âlemin merkezinden uzaklığı yaklaşık, bir kere bin ve sekizyüzellibin dört fersah ölçülmüştür. Yumru yüzeyinin uzaklığı ise yaklaşık, ikiyüzyetmişaltıbin altıyüzelliiki fersah hesaplanmıştır. Bu feleğin kalınlığı yaklaşık, bin kere bin ve beşyüzyetmişüçbin beşyüziki fersah bulunmuştur. Zührenin cismi, yaklaşık yerin cüzünün onaltıda biri kadar bulunup, delillerle ispatlanmıştır.
(Gerçeğini Allah daha iyi bilir. Yüce, güçlü ve hakîm olan allah münezzehtir.)
ilkokulda birgün öğretmenimiz "hadi bakalım dünyamızın resmini çizin" demişti. çantamdaki resim defterini çıkarıp, sayfanın tam ortasından enlemesine boydan boya bir çizgi çizdim. sayfanın altta kalan kısmını kahverengiye üstte kalan kısmını açık, güzel bir maviye boyadım. boyarken öyle özendim ki, en güzel resmin benim olduğundan hiç şüphem yoktu. (ah bu çocukluk sanrıları, hiç bırakmazlar peşimizi)
resmi görünce haklı olarak kızdı öğretmen. "arkadaşların ne güzel yuvarlak, üzerinde dağlar, denizler olan dünyalar çizmişler" dedi.
oysa ben bozkırın oğluydum ve dünyam buydu. böyle güzeldi. yine de öğretmen memnun olsun diye, o resme üç kavak ağacı ekledim.