cebeci. tren yoluna cephe 11. kat. geniş pencereler küçük odalar. derme çatma mobilyalar. kitaplar, kitaplar, kitaplar... ve sonsuz dergiler.. ve olmazsa olmaz uzun, çirkin sakallar.
- sence burda kaç dergi var?
hep kar, kış. ankara soğuğu. ama toplu ulaşıma yakın, herkesin cesedi kıyıya vuramaycak olsa da. yürüsen kızılay, yürüsen kurtuluş parkı, yürüsen sıhhiye. elini uzatsan siyasal.
bukowski sızıp kalmış kanepede, borges geceye bakıyor pencerenin arkasından, vallejo ev hediyesi bırakmış eskizlerini.
- oğlum okumayın demedim mi bunları size?
parasızlık. göz alabildiğine parasızlık. sanki para icad edilmemiş bir zamanda yaşıyoruz. lidyalıların doğmasına daha çok var.
- nerden buldun lan bunu? - nerden bulduysan buldum, ye işte!
kitaplardaki kızlara benzemiyor, sevgililerimiz. dile getirilmeyen soru herkesin aklında : acaba sevmeye yanlış yerden mi başladık? bitmeyen gidişler, gelişler, kalışlar.
- biz evlendik! - iyi bok yediniz.
film mi? "güzel marmara güzeli" dedim ya. girmiş işte hayatına insanların bir zaman. şimdi nerdedir bilinmiyor.
* çok sabırlı insanlar için keyifli bir filmolduğunu düşünmekteyim,yavaş akan uçsuz bozkırlarla birlikte fazlası olmayan yalın oyunculuklar içeren bir hayat kesiti.çok fazla şey beklemeden farklı dünya insanlarını tanımak için izlenebilecek bir dram..
drsoldier
* evliliğin bir gereksinim olduğu ve bunun herkes tarafından anlaşıldığı bir dünyayı anlatıyor film. kimse kimseye yalan söylemiyor bu yüzden.
tuya evlenmek zorunda. tuya nın bir kocası olmalı, ev işleri görülmeli çünkü. bütün film bunun üzerine kurulu. ve sonda, seyircinin en "münasip" gördüğü evlilik gerçekleşiyor. herşey güzel olacak sanıyor seyirci. tuya nın eski kocası da rahat edecek, ona aşık olan adam da muradına erecek, tuya aslında sevdiğine kavuşacak. ama öyle değil.
film, bize "bütün seçeneklerin aynı sona ulaştığı" bir hayatı anlatıyor. seçenekler önemsiz bu hayatta.
tuya yı oynayan nan yu dışında bütün oyuncuların ilk kamera deneyimleriydi sanırım. gerçek ve etnik izlemeyi sevenler için, tavsiye edilir. öyle böyle değil, şiddetle hem de.
Bükreş in Doğusu, 2006 Cannes Film Festivali nden Altın Kamera Ödülü kazanmıştı. Bir sabah sokak lambaları teker teker sönerken bir yalnızlık, yoksulluk ve hüzün şiiri gibi başlayan, televizyoncu ve iki konuğunun ev hayatlarından realist kesitler sunan ve mizahın doruğa çıktığı tartışma programıyla devam eden yalın mı yalın bir film Bükreş in Doğusu...
Ama bir o kadar da güçlü, sağlam, ne dediğini, ne yaptığını, ne amaçladığını bilen bir yapıt.
evet sevgili dindar blogcular kandil geleneğimizi devam ettirip, bir kandil gecesi daha size dini hikayeler anlatacam bugün. tabi yine hikayemiz gazali'den olacak. ben de bana anlatanların yalancısıyım. daha doğrusunu bilen varsa, yanlışlarımı düzeltebilir.
gazali eğitimini tamamlayıp, kitaplarını da yanına alıp memleketine doğru yola koyulur. burada eğitim dediğim şeyi şimdiki zamanla kıyaslayıp birazcık benzetme yapabilmeyi isterdim ama maalesef örneği yok artık. herneyse eğitimini bitirip kervanla memleketine dönerken, yolda bir eşkiya adamı yolunu kesmiş kervanın. herkesin neyi var neyi yok, unakıtan misali almış. gazali de vermiş vermesine ama eşkiyadan "lütfen kitaplarım bende kalsın" ricasında bulunmuş. "nası yani" demiş eşkiya adamı. "onlar benim için çok kıymetli, ben eğitimimi tamamlayıp, memleketine dönen biriyim" demiş. "hahaha" demiş eşkiya adamı. "nası yaa, anlamadım" demiş. "madem öğrendin, o zaman bu kitapların ne önemi var ki senin için" demiş. gazali şöyle bi düşünmüş, eşkiya adamı doğru söylüyor. eeee, ne yapmış peki? tabi ki geri dönmüş, okuluna. sonra da gazali olmuş.
herkesin kandilini ve şimdiden bayramını kutluyorum peşin peşin. sonra fırsat olmayabilir.
bakalım bir sonraki kandilde kimler kalacak bu blogda. veya bu blog kalacak mı. bilemeyiz tabi.
ama şunu bilebiliriz mesela, bu blogu yazan ve okuyanlar bir gün bir yerde mutlaka görecekler birbirlerini.
* en ufak tereddütüm olmaz. çok az vaktim kaldıysa ve yemek ya da sigaradan birisini tercih etmem gerekiyorsa.
* ilk defa yeni telefonumun alarmını kurdum. bakalım uyandırabilecek mi.
* yeni bloglar keşfettim. ama buna bir dur demek lazım. okunmamış girdi sayısı üç hanelerde gezmeye başladı. hayır, okumayacaksam neden ekleyip sonra da okumadım diye stres yapıyorum.
* bugün 7 gazete okudum, aklımda kalan tek haber "benim annem bir melek" deki gelinin haberi. neden? ezber bozup, beklemediğim bir şey söylediği için.
* ayaklarım üşüyor, çorap giydim.
* o kadar bloga bakıp, kendi tarzını kaybetmemek zor bişey. insan ister istemez etkileniyor. büyük yazar olmak bunun için zor işte; hem çok okuyacaksın, hem seni okuyanlar şu kişi yazmış diyecek.
* gerçek hayattaki vefasızlığımı büyük bir maharetle nete de taşımış durumdayım. dostum dediği adamla üç ayda bir görüşen/telefonlaşan birinden daha ne beklenir ki.
* iş, güç, bayram, mayram derken bir süre buralarda olamayacak gibiyim. ondan yazayım dedim. sanki blog kumbara da kötü günler için içine yazı atıyoruz.
* haa az daha unutuyordum. bugün çok komik bişey oldu. bugün ziyaretime bilmem nerenin bölge müdürü geldi. tabi ikimiz de kelli felli adamlar olduğumuz için, böyle bir ağır abi modunda geyik çeviriyoruz. adama hayran kaldım, benden bile boş konuşabiliyor. aslında boş konuşmak değil de , boşluk doldurmak diyelim. mesela ben "motivasyon" diyorum o başlıyor motivasyonla ilgili en bilinen 5 cümleyi saymaya. sonra o bitiriyor, ben onun son cümlesinde geçen bir kelimeyi seçip (örnek: empati) o kelimeyle ilgili en bilinen 5 cümleyi sıralıyorum. bi süre böyle devam ettik, sonra benim cümlelerim 3'e düşmeye başladı. ama onunkiler hala 5. sonra sıkıldım ben, bıraktım oyunu. oynarken hiç gülmedik ama. bak bu önemli bişey, büyüklerin oynarken gülmemeleri gerekiyor. (bu gülmeme o gülmeme değil) neyse baktım biz konuşurken yanımızda hasbelkader oturan ama nezaketsizlik olmasın diye dışarı da çıkamayan benim eleman, esnememek için dudaklarını filan ısırıyor, gözünden yaş geliyor. "vay be! acaba eleman neler düşünüyor ki" dedim, içimden. adamı yolcu ederken, davetine çok memnun olduğumu, mutlaka yazlığına misafir olacağımı söylerken buldum kendimi. bir nezaket ziyareti daha böylece sona ermiş oldu.
* bazı cümleler düşük oldu ama idare edin artık, 06:43 de olur o kadar.
Bin dokuz yüz elli üçten beri bu otobüs terminalindeki gazete bayiinde, aradığım kızın çıkıp gelmesini bekleyerek çalışıyorum. İşe başladığımda duvardaki boya yeniydi ve açık yeşil bir renkteydi. Kore savaşından dönen birliklerdeki askerler durup sigara alırlardı, zamanla Ordunun, Sahil Güvenliğin,Donanmanın, Deniz Kuvvetlerinin rütbe işaretlerini öğrendim.
Bir keresinde kahverengi ceketli, irikıyım birbeyaz tarafından soyuldum. Herif ağzında kalan iki dişini gösterdi bana ve bantla sarılmış küçük bir otomatiğin namlusunu kalbime doğrulttu. Tüm mangırları verdim ama asla korkmadım. Sanırsam, benden farklı değildi ve ben tezgâhın gerisinde ölürken o cebinde birkaç dolarla uzaklaşıp gidebilirdi.Hepimiz aynı şeydik. Neyse parayı ona verirken daha zengin hissettim kendimi –üç yüz yirmi üç dolar– ve aynasızları çağırmadan gitmesine izin verdim.
Onu yakaladıklarını asla duymadım, sonra bir başka eyalette –Utah’ta sanırım– yakalandığını duydum. Sonra onu Kansas’ta bir havaalanındaki park yerinde ölü olarak bulduklarını duydum. Bilmiyorum. Hâlâ oralarda elini kolunu sallayarak dolaşıyor olabilir. Geri gelip bu gece beni soyabilir ya da vurup öldürebilir ya da her ikisi. Otobüs terminalinde herşey olabilir. Bin dokuz yüz altmışlarda hippi dediğimiz perişan kılıklı gençler vardı. Bankların üzerinde uyku tulumlarının içinde, yanlarında sırt çantaları ve dürülmüş çadırlarıyla uyurlardı.
İşte o sıralar uzun saçlı oğlanlardan bıkmış,beklediğim kızın yollarda sürtmekten yorulmuş çıkıp geleceğini, benimle eve yürüyeceğini, elimi tutacağını, benimle kıvrılıp yatağa gireceğini, gıcırdayan yayların üzerinde benimle yatacağını düşünmeye başladım. Gözümü dört açtım. Bir gün genç bir kadın gördüm: Görünüşünden uzun zamandır yorgun olduğu ve bir dosta ihtiyaç duyduğu anlaşılıyordu. Ona bir sandviç, kahve ve bir bardak fındık ezmesi aldım. Ayrıca birkaç aspirin, bir süt, bir tırnak makası ve bir de gömlek.
Ona gelip dinlenebileceği ve istediği süre kalabileceği bir yerim olduğunu söyledim. Evet, çok hoş bir yer değildi evim, yalnızca tek odaydı, ama benim olan ne varsa onundu. Evin temiz olduğunu biliyordum. Kızı dolaşırken görmemden bir gün önce temizlemiştim evi.
Saçlarımı okşadı ve sevgi dolu bir kalbim olduğunu söyledi. On iki saat kadar uyumak zorunda olduğunu, sonra da gideceğini söyledi. Eve götürdüm. Yatağa yığılıp ağlamaya başladı – bana, “çok, çok nazik” olduğumu söyledi. Sonra bir ölü gibi uyudu. Yere, onun yanında uzandım, ona orada kalacağımı söylemiştim. Geceyarısı ateş içinde uyandım, oda dönüyordu. Düşünecek halde değildim. Hava boğucuydu doğrulup yatağın içine uzandım, kız hâlâ giyinikti. Deniz gibi soluk alıyordu. Tenine dokundum, giyisilerinin altındaki tenine. Uyanmadı hiç, sadece iç çekip döndü. Sabah yatakta uyandığımda gitmişti.
Burada bin dokuz yüz elli üçten beri çalışıyorum, aradığım kızın çıkıp gelmesini bekleyerek.Sanırım gelmişti de. Bazı iyi evlilikler fazla uzun sürmez.
bu kitabı, intihar eden birkaç arkadaşıma ve paranoyadan, şizofreniden mustarip birçok arkadaşıma ithaf ediyorum. onlar, öyle sanıyorum ki çağımızın (belki de bütün çağların) belâsını en yakından görecek noktaya yaklaşmışlardı. bu tehlikeli noktadan salim bir bölgeye adım atmaya yeltendiler belki; belki tekinsiz hareketleri yüzünden meşum bir darbeyle devrildiler. onlara isabet eden yıldırım bana çarpmadıysa, bunu önce şiir binasının saçağı altına sıçrayacak ataklığı göstermiş olmama ve sonra siyasi anlamda bir bağlanmanın hayat içindeki karşılığını arama çabasına borçlu olduğuma inanıyorum. şiir ve siyaset, bana verilen tekinlikti. dolayısıyla bu kitabın konusunu şiirin ve siyasi bağlanmanın birbirine geçiştiği bölge veya bölgeler oluşturacak. hemen bildirmem gerekir ki, size sistematik bir temellendirme sunacak değilim. böyle bir şey yapmayı hem istemiyorum, çünkü yaparsam dile getirme gereğini duyduğum hususlarda kesip biçmeler, eğip bükmeler, kırpmalar ve eklemeler yapmak zorunda kalacağımı görüyorum; hem de sistematik bir temellendirme için elverişli yöntemi henüz ele geçirdiğimi sanmıyorum. burada, oluşmakta bulunan bir zihniyetin hikâyesini, bu oluşumdan en çok ve doğrudan doğruya etkilenen birinin kaleminden okuyacaksınız. o halde önünüze karmakarışık bir yığın bırakıyorum. doğrusu onu orada ben de öyle bulmuştum.
...leyd ceyd... sevdiğimiz müzik videoları'nı sormuş. zor bir soru. ben şarkıyı sevdiysem önyargılı davranıp, videosunu da seviyorum. ne yapayım, subjektif bir insanım böyle.
bu da cezayirli. konser görüntülerinden yapılan bu videosu, gerek müziğin naifliği gerekse dinleyenlerin kendilerini müziğe bırakmalarıyla sevgimizi kazandı.
aydan atlayan kedi "hangi hayallerinizden vazgeçtiniz" demiş. vazgeçmediğimiz hayal mi kaldı ömrümüzde, hemşire? ne hayaller kurdum sanki yoktular, demekle yetinelim isterdim ama bilirim yetmez kediye.
hayır, öyle uzun boylu hayaller değildi benimkiler. sıradan şeylerdi, hatta basit bir şeydi. çoraptı efendim, benim hayalim. bildiğiniz çorap. olmadı işte.
yazmaya üşendim. fazlasını merak eden, bir zahmet şuraya tıklasın.
* efendim önce kötü haber; site sahibesiartık yazmayacakmış. üzüldük. şu yanal dünyada hakkatten keyif alarak okuduğumuz, yüzümüzü güldüren bir sahibe idi kendisi. giderayak yazdıklarıyla canımızı çektirerek, bizim de parmaklarımız ağzımızda yazmamıza sebep olmuştur. küçük burjuva ahlakımız/alışkanlığımız gereği kendisine "yolun açık olsun" diyoruz.
* çarşamba günü bir arkadaşım arayıp işyerinde sorunları olduğunu ve düşüncelerimi almak istediğini söyledi. ben de işlerimin yoğunluğu sebebiyle kendisine ancak 13 eylül, saat 21:00 de randevu verebileceğimi söyledim. - hehehhe bayılıyorum lan bu huyuma- neyse, efendim her işyerinde olabilecek, olan şeyler arkadaşımın yaşadıkları. konuştuk ettik, bir sonuca varamadık. ama bu arada blogcu bünye boş durmadı, kedine yeni bir girdi konusu ve hatta bir mim buldu.
* efendim mim'imiz şu : karşılıklı okuştuğumuz arkadaşların hemen hepsinin bir işi gücü var. olmayanlar da stajdı, şuydu buydu derken kıyısından köşesinden bulaşmışlar iş hayatına. ee akıllı uslu, fikirlerine danışılabilecek kişiler de aynı zamanda. neden bu potansiyeli değerlendirip, helva yapmayalım, di mi?
* şimdi mim'lenen arkadaşımız iş hayatında yaşadığı bir anısını - aynı anda hem güldürücü hem düşündürücü, hem kaymaklı hem cevizli anı olması iyidir- bizimle paylaşacak. böylece iş hayatına yeni başlamış eziklere - hehehe yapmayım şunu diyorum ama dayanamıyorum - bir faydası dokunacak. böyle yani.
* heee unutmadan postun sonunda yaşar özel abimizden güzel bir şarkı bulacaksınız. yaşar abi o nasıl bir sestir abi? büyüksün.
* iş hayatının ortalarında bir yerindeyken; bir birimden başka bir birime, ünvanım aynı kalmak kalmak kaydıyla ama görev pozisyonum üst dereceye terfi ettirilerek tayinim çıkartılar. ben bu işin altından nasıl kalkarım diye içim içimi yiyor. gecelerim uykusuz geçiyor. bu ruh haliyle yeni birimimde ilk günümü geçirmek üzere masama oturdum. yeni birimde görev posizyonu benimle aynı, ama ünvanı benden oldukça kallavi bir abimiz var. daha önce kendisi hakkında, nefretle dolmaya yarayacak kadar istihbaratı almışım. benim masaya oturuşumun 5. dakikası -tam olarak 5. dakikası-
-dikkatsiz bey, şu şu raporları alıp, gerekli çalışmayı yapalım.
diyerek, bendenize "hernekadar görev pozisyonlarımız aynı olsa da, ünvanımı hatırlatır, buranın patronunun benim olduğumu bildiririm" mesajını verdi.
ülen daha masaya oturalı 5 dakika olmuş. şimdi "hadi ordan! hadi ordan! ben de aynı işi yapıyorum, sen kimsin ki; bana emir veriyorsun" desem; "daha masaya oturur oturmaz kavga etmeye başladı, ne kadar sorunlu bir adam" yaftasını yiyeceğim. susup, dediğini yapsam "amma da tırsak biriymiş hemen pustu" diycekler. altımda çalışanlara bir daha sözümü dinletemeyeceğim.
tabi ofis ahalisi birden pür dikkat kesildi, tüm sesler bir anda kesildi, başlar çevrildi, herkes filmin en heycanlı yerini kaçırmama telaşına girdi. yaşadığım stresi varın siz düşünün.
işte tam o anda, evet tam da o anda, sadece 10 dakika önce elini sıktığım ve "merhaba ben eleman" diyen ve ve daha önce hiç mi hiç tanımadığım elemanlarımdan biri, yavaşça ayağa kalkarak, kişisel tarihime geçecek o sözü söyledi :
- raporu ben alırım, o benim işim!
evet sevgili blogcular bu olayda eminim ders alınacak çok şey vardır ve bence eşsiz bir anıdır.
bendeniz bugün hala o anda ne cevap vermem gerektiği bilmiyorum. açıkçası çok da umrumda değil.
* herkesin bir çizgi film kahramanı vardır. benimki her zaman pembe panter'di. ama louie anderson'ın hakkını da hiçbir zaman yemedim.
* iftara doğru uyuyakalmışım. uyandığımda televizyonu açma galetinde bulundum; radyoaktif atıklar, depremler, şunlar bunlar, bla bla bla..
* fatih terim, osman tanburacı'ya kestirmeden, düz gitmiş. açmış telefonu "bak osmancım dinle" demiş, başlamış yedi sülalesinin ve dahi mezhebinin vasıflarını saymaya. keyif almadım desem yalan olur. osman tanburacı "halen sağ olan ve 96 yaşındaki annemle konunun ne ilgisi var. annemin konuyla ilgili olmadığına dair elimdeki belgelerle birlikte mahkemeye başvuracağım" diyor. bekledim ama, fatih hoca cevap hakkını kullanmadı. ben olsam kullanırdım. "osmancım, yetmedi galiba. bak bi de bunları dinle" derdim. allam allaaam ne güzel olurdu ama.
* birader haklı, bu blog işlerine ben de en azından bi süre ara versem iyi olacak. (sen yazdın diye söylemiyom birader, valla sabah işe giderken benim de aklıma geldiydi yazdıkların)
* aylar meselesine gelince; miladi takvime göre aylar hep aynı mevsime denk geliyor. oysa bilmem farkında mısın ramazan hep farklı mevsimlerde.
* iyi miyiz? evet iyiyiz, çok iyiyiz. hep iyi olacağız, daima.
hacı rafıkım rehav@zadelerden necdet efendi, bugün bendeniz hakkında "efradına cami, ağyarına mani" bir yazı yazmış. kendilerinin kalem kullanmaktaki hüneri malumumuzdur. amma bu kerre öyle bir nakşetmiş ki muhterem, aklımız acziyetini akletmiş, kalbimiz sevinçlere gark olmuştur. aslında "gark" burada kalbimizle beraber boğazımızdan da gelmiştir. zira yazıyı okurken su içmekte olan zatım, az daha nefes boruma su kaçmasından mütevellit, yazıyı tamamlayamadan alemi ervahdan alemi berzaha kısayol tuşu ile geçecekti.
iltifatlarına mazhar olmak şahsımızı ziyadesiyle mesrur etmekle beraber, ne olduğumuzu ve dahi ne olmadığımızı da bilmekteyiz.
kendilerine muhabbetimi ifadeye kabiliyetim imkan vermediğinden, kısaca "şükran kesira" diyorum.