The largest and the best home page
Olmazmi search
tr
en
home page sites rsses
   
 There are thousands of flash games in Oyunvarmi.com Click here to go Oyunvarmi.com.

Personal - Yankı Yazgan RSS

Haydi Barışın @ 23-05-2012 00:13

Tatsızlık ya da çatışma sevmezlik özelliği toplumumuzu bazı konularda problemleri yok sayma, problem yokmuş gibi davranma eylemini daha çok körüklüyor. Örneğin, okullarda ya da mahallede arası bozuk çocukları ‘’haydi haydi barışın yok bir şey’’ diyerek barıştırmaya çalışmak aslında bir sonraki çatışmaya kadar zaman kazanmayı, meselenin özüyle uğraşmadan meseleyi halletmiş gibi yapmayı doğuruyor. 

''problem yok' demekle problemin yok edilemeyeceği apaçık ama görünmeyen gerçeklerden.


baltalar elimizde @ 23-05-2012 00:02

Baltalar elimizde
Silah teslim masaları ülkemizin havaalanlarının enteresan köşelerinden birisini oluşturur. Silah bulundurma veya taşıma ruhsatı alanların sayısı hakkında dolaylı da olsa bir fikir veren bu köşelerde birikmiş kalabalıklar ülkemizdeki güvenliğe ilişkin kaygılarım iki yönden arttırır.
Birincisi, devamlı can güvenliğini tehdit altında hisseden, güvenliklerini kendileri sağlamak zorunda kalan, bu sebeple nereye giderse gitsin cebinde silahını bulundurma ihtiyacı duyan insanların çokluğu ile ülkemizdeki, şehrimizdeki güvenliğin varlığından şüpheye düşerim.
Ikincisi, başkalarının haklarını kendi arzularının önünde engel görenlerin çok sayıda olduğu bir dönemde, bunların bir de eli silahlı olması ve çevreye verebilecekleri zarardan ürkerim. Başkasının canına kastetmenin tek yolu ateşli silah olmasa da, tehlikeli biçimde araç kullananların çoğunluğunun aynı zamanda silahlı olmaları ihtimali yüksek.
‘Otomobille olmadı bari silahla olsun’cu bir kesimden nasıl korunacağımız üzerine ciddi kafa yormak lazım.



1 mayıs 77: ne oldu, ne olmuş olabilir? @ 23-05-2012 00:00




1977 1 Mayıs’ına gitmeyip, pazartesi günkü sınava çalışmak bahanesiyle Ankara’daki okulumda kalmış olmayı hiç kendime yedirememiştim. Lise son sınıf öğrencisiydim. Hangi grubun pankartı altında katılacağım konusunda kararsızdım, kararımda yalnızdım. Gazetelerdeki resimlere baktığımda felaketlerin ardından hayatta kalanların hissettiği cinsten bir suçlulukla ‘ben neden orada değildim’ diye hayıflanmam epeyce sürdü.
Sol içindeki saçma sapan çatışmaların o dönemini merak edenler (eski dergilerden bulabildiğinize açıp bakın, ya da bu çatışmaların evrenselliğini, idealleri ve umutları tahrip ediciliğini anlamak için bir film, örneğin, Ken Loach’dan Ülke ve Özgürlük, seyredin); ama, Berktay’ın kendi tanıklığına dayanarak, kendi penceresinden gördüğüyle her şeyi açıklamaya kalkıştığında ulaştığı sonuç gibi, durum sol içindeki çatışmaların ürünü müydü? Buna cevap vermek için tek tek verileri ve olayları açıklayarak  ilerlemek ve bilinmezlerle bilinenleri ayırdetmek daha uygun olmaz mı?
Örneğin, su işleri binasının tepesindeki tomsonlularla kitleye ateş edenlerin aynı kişiler olup olmadığının bilinmiyor olması başka, katliamın sorumlusunun solcular olması başka. Solcuların kendi aralarında kanlı bıçaklı olması ve bunun provokasyonlar için zemin hazırladığını düşünmek başka, Taksim’deki katliamı planlamış ya da yapmış olduklarını iddia etmek başka…
Her beceriksizliğin bilerek ve planlı yapıldığını sanmak, insanların tek tek yetersizliklerinin bir çok trajik olayın kolaylaştırıcısı olabildiğini unutmak olayların sorumlularını ararken yapılan hataların bir kısımını oluşturuyor. Ancak son tartışmayı başlatan iddianın sebep sonuç mantığı beni iyice afallattı.

Sebep sonuç ilişkisi kurmak, insanların bebeklikten başlayarak dünyanın karmaşıklığını anlayabilmek için geliştirdikleri bir yeti. Örneğin, bir kapının birisi itince kapandığını gören çocuk, rüzgar estiğinde çarpan kapıyı kimin kapattığını anlamayınca, kapıyı kapatan kişiye ilişkin tahminlerde bulunmaya başlar. Tahmini daha önce kapıyı kapatanlarla sınırlıdır.
Görebildiklerinin ötesindeki sebepleri düşünebilmeye dört yaşını geçtikten sonra başlayan küçük çocuk, tahminlerini çeşitlendirirken hoşuna gitmeyen olayların gerçekleştiricisi rolünü sevmediklerine ya da kıskandıklarına yakıştırmaya başlar. Kırılan vazoyu mutlaka kardeşi kırmıştır; görmese de öyledir. Görmüş gibi hisseder. Hissettiğine de inanır.
Benzetmek gibi olmasın ama 1 Mayıs’ı solcuların yaptığı iddiasındaki bu ilişkilendirme yönteminin çağrıştırdığı bir başka düşünme tarzını ‘Sivas olayları’na Aziz Nesin’in konuşmasının yol açtığını öne süren bir milletvekilinin sözlerinde yakın zamanda görmüştük.
Bilimsel yöntem, hissedilenle ya da öyleymiş gibi gelenle yetinen bebek ya da çocuğun düşünce mekanizmasının ötesine geçebilmek, verilere dayalı kanaati diğer iddialardan ayırır.
1 Mayıs 1977 ve parçası olduğu döneminde yaşananların benim yazı amacımın dışındaki sosyal ve politik sonuçları, değişik düzeylerde anlaşılması ve aşılması sadece sol düşüncedekilerin ihtiyacı değil; ‘ne oldu, ne yaptık, bize onlara ne oldu?’ sorusunu bugünden bakarak sormak bugün yaşadıklarımızın herkesçe anlaşılması için de gerekli.
linkini verdiğim iki yazı konuyu iyi derlemişler diye düşündüm.

http://t24.com.tr/haber/berktayin-uslubu-muhataplarini-tartismaya-cekecek-nitelikten-uzak/203474 (M sancar)
http://t24.com.tr/yazi/1-mayis-1977-bagciyi-dovmenin-yeni-gerekcesi/5107    (R Akar) 



(fırsat ve tanıklıktan öte biraz bilgi bulunca, 9 Mayıs 1979 ile devam etmek üzere)



www.Bilimania.com Gültekin Yazgan hk sorularına yanıt @ 03-05-2012 22:56

-        11 yaşında geçirdiği bir kaza sonucu görme yetisini kaybeden Gültekin Yazgan, ülkemize Altı Nokta Körler Derneği’ni, TÜRGÖK (Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı) Derneği’ni ve umudunu yavaş yavaş yitiren tüm görme engelli insanlara umut verecek “Kör Uçuş” adlı kitabı kazandırmış; Türkiye’nin ‘fark yaratan’ kişilerinden biridir. Ancak Gültekin Yazgan’ın bilmediğimiz yönleri nelerdir?   
Babam kitabının ilk taslağını bitirdiğinde kitap daha ziyade körlerle ilgili yapılanları ya da yapılabilecekleri tanımlayan bir el kitabı gibiydi. Kendi öyküsünü anlatmasını, yaşamının ayrıntıları üzerinden hem körlere dönük fikirlerini hem de sürecin tarihsel seyrini anlatmasını önerdiğimde, ‘insanlar beni bilip de ne yapacaklar?’ diye yanıtladı. Gültekin Yazgan’ın kendisinin başardıklarına, ortaya koyduklarına hiç şaşırmayan yanı, alçakgönüllülükten öte bir aşkınlık taşıyordu. Babamın hayatta yarattığı farka hiç hayret etmemiş olmama şimdi şaşırsam da, o sırada onun kendine bakışının etkisi altında kalmış olmamdan başka bir açıklama düşünemiyorum. Bu özelliğinin körlük ile doğrudan bir ilgisi yok; daha ziyade onun kişilğinin ve hayat karşısındaki felsefi duruşunun bir ürünü. Kör Uçuş’a ilişkin üslup değişikliği önerilerimi düşündükten sonra ve ancak  başkalarına yararlı olacağına inandığında, kendinden ve hayatının ‘kişisel’ ayrıntılarından söz etmeyi kabul etti.

-        Gültekin Yazgan inanılmaz bir öngörü ve özveriyle, tüm zorluklara göğüs gererek, hem kendi yaşamını hem de kendisi  gibi görme yetisini yitirmiş insanlara yardımcı olabilmek için, ileriye dönük tasarımlar üretmiş ve bunların gerçekleşebilmesi amacıyla gecesini gündüzüne katarak var gücüyle çalışmış yılmadan girişimlerde bulunmuş ender kişilerden biridir. Oysa, ülkemizde onun gibi görme engellilerin çoğu, ne yazık ki  savaşmak yerine ellerinden birşey gelmeyeceğini düşünüp, toplum içine çıkmaya bile korkarak,  içlerine kapanıyorlar. Gültekin Yazgan, bu duyguyu nasıl aşabildi ve arkasında bıraktığı bunca yapıtın gerçekleşmesindeki  gücü nereden buldu?
-        Bu çalışmaların babam Gültekin Yazgan’ı  çok yorduğunu sanmıyorum. Bir başka deyişle, bir çok kişi için yorucu olabilecek ya da zor gelebilecek bu girişimleri hem amaçlarına inandığı, hem de amaçlarına erişmek için yöntemler geliştirebilen birisi olduğu için o fazla zorlanmadan yaptı. Tam tersi, bir çok zorlayıcı durumda yapılması gerekeni yapmaktan bir keyif aldığını gördüğümü belirtmeliyim. Gücünü amaçlarına olan inancından alıyordu. İnancını paylaşan eşi ve arkadaşlarının varlığı ile amacına yürümesi ona pek zor gelmedi.

-        Gültekin Yazgan bir söyleşinde ilkelerinden birinin “fırsatları iyi kullanmak, hayale kapılmadan, olmadık şeylerin peşine düşmeden, eldeki olanakları  iyi kullanmak ve o mevcut koşulları değerlendirmek” olduğunu şöylemiş. Türkiye’nin bundan 60-70 yıl önceki koşullarını düşünürsek, Gültekin Bey’in, görme engelliler için,öngördüğü  hedefler, insanların ve çevresinin gözünde “ulaşılamayacak  şeyler” olarak görüldü mü ve kendisi ne gibi zorluklarla karşılaştı? Doğan Cüceloğlu’nun babamı tanımlarken kullandığı ‘gerçeklik ilkesine sadakat’ durumu özetler. Hayallerden vazgeçmeden ama olmadık şeylerin peşine düşmeden,  eldekilerle, eldekileri çok iyi kullanarak ve bir adım ileri götürerek ilerlemek

-        
-        Gültekin Yazgan’ın yarım kalan bir projesi var mı? Yoksa ölümüne kadar kafasındaki her şeyi gerçekleştirdiğini düşünüyor muydu? Yarım bıraktığı bir proje yok, sanırım. Başladığı bir işi yarım bıraktığını görmedim hiç... Babam sağlıkla yaşamaya devam etseydi, yeni bir amaç bulur ve onu projelendirip peşinden koşmaya başlardı. Kafasında bir amaç ve proje pınarı vardı adeta.


(babamla, 1978, izmir; arkada sevgili arkadaşım serdar görgüç)
-        



okullardaki alışveriş dersi @ 27-04-2012 20:51

Eğer çocuklar alışverişte mallar içinde en ucuzu seçme bilgi ve becerisini geliştirebilirlerse, bunun ölçüsü ne olacak?
Bir alışveriş merkezine girip oradan eli kolu dolu ama çok az para harcamış olarak çıkmanın gururu ile yetişeceklerse, burada bir yanılgı var.
Ülkemizdeki tüketiciler alışveriş alışkanıklarına bakıldığında genellikle ‘cherry picker’ (kiraz toplayıcısı) diye biliniyorlar. Bu ‘uyanık’ müşteriler marketlere girdiklerinde o anda raflardaki en ucuz, en hesaplı malları satın alıyorlar. Ama hangi hesaplı malları?
İhtiyaçları olmayan ve belki de hiç olmayacak malları alarak çıkıp gidiyorlar (okuldaki ‘ihtiyacım olmayacak’ bilgileri öğrenmeye direnirkenki yaklaşımlarının tam tersi strateji ile).

esnaf mı tüccar mı? @ 27-04-2012 20:51
Esnaf için ustalığın sonraki kuşağa aktarımı önemli; Tüccar için ise kazancın maksimize edilmesi (Kanlıca yoğurdu üreticisi tv'de tanımladı)
kazan büyüdükçe lezzet azalır; işleri sürekil büyütme kültürünün, herşeyin daha fazlasını istemenin neyi küçülteceğini yansıtan perspektif.
mesleğin bir sonrakine en iyi biçimde aktarılması, işin iyi yapılmasının kazançlı yapılmasına üstün tutulması gibi değerlere saygı duydum.
bu fikirleri duyunca ister istemez geleneksel bir meslek olan doktorluk uygulamalarını düşündüm.
Doktorları esnaflıktan tüccarlığa geçişe zorlayan koşulların devletin kendi kurumlarında yaratılması şaşırtıyor. tetkik istemeyi, daha çok kişiyi daha az özenle görmeyi teşvik eden performans sistemini benimseme hatası için özeleştiri yapmamız gerekiyor.
eldeki tetkikin (raftaki mal gibi) ya da becerinin tüketilmesini hedefleyerek, hastada ihtiyaç 'saptamak' (yaratmak) teşvik edilince, gereksiz MR, EEG, kan tahlilleri çoğaldı (gerekçe de hiç bir şey eksik kalmasın, ama her zaman eksik kalan bir şey olacağı gibi tıbbi kanaat iç rahatlatma hedefli yollarla da oluşturulamaz, eğer bilimsel ilkeler önplanda ise. 

İlkokula (72 aydan) erken başlangıç ve DEHB @ 15-04-2012 00:54

İlkokula (72 aydan) erken başlangıç ve DEHB

yaş hesabı üzerine bir not: 6 yaşını bitiren çocuk 72 ayı tamamlar. 7nci yaşından gün alır, 7nci yaşını sürmeye başlar, kendini 7 yaşında olarak tanıtabilir (40ına kdr böyle), ama 6 yaş + kaç aylık ise o kadar yaşamışlığı vardır)

Dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu (DEHB) dikkat ve dürtü kontrolunun yetersiz olduğu, çocuğun içinde olduğu sosyal durumun gereklerini yerine getirmekte zorlandığı bir problem grubu. Dürtü kontrolunun yetersizliğinin sonucunda ortaya çıkan duruma uygunsuz davranışlar sınıf içindeki akış ve düzene uyumu engelleyerek hem öğrenmeyi hem de çocuğun sosyal algılanışını bozarlar. Nörobiyolojik mekanizmasının beyin gelişiminde özellikle dürtü ve dikkat kontrolunu sağlayan ön beyin bölgesinin gelişimindeki ve diğer bölgelerle bağlantılarının oluşumundaki bir gecikmeye bağlı olduğu düşünülüyor. Gecikmenin en belirgin ve etkili olduğu yaşların 5-7 yaş (ve 12-14 yaş) aralığı olduğunu gösteren beyin görüntüsü çalışmalarına paralel olarak bozukluğun semptomlarının en çok kendini belli ettiği dönem. Okul yükünü taşımaya hazır olmayan bir kesim çocuk sadece DEHB’lilerden oluşmuyor. Normal (gecikmesiz) gelişen çocuklarda 5-7 yaş döneminde ay farklarının bile beyin gelişimindeki farklılıkları belirginleştirici etkisi var. Bu etkinin davranışlara nasıl yansıdığını

inceleyen bir araştırmanın sonuçlarını incelediğimizde 60 ay ile 72 ay arasındaki farkın ne kadar önemli olduğunu görebiliyoruz (Eider T, J Health Economics; 2010).

ABD’de 1 Eylül’den önce doğanların ilkokul birinci sınıfa başladığını düşünürsek (1998 yılında başlayan bu çalışmada), Ağustos 1992 doğumlular o sezon başlayanlar içindeki en küçükleri, Eylül 1991 doğumlular ise en büyükleri oluşturuyor. Bu çocukları her yıl DEHB belirtileri ve okul başarıları açısından değerlendiriyorlar. Ilk sınıfta, en büyük yaştaki Eylül doğumluların % 4.5’I DEHB tanısı alabilecek kadar davranış sorunu gösterirken, aynı sınıftaki en küçükler olan Ağustos doğumluların % 10’u DEHB tanısı alıyor.

Bu ne demek? Aynı koşullarda okula gidip, genetik ve çevresel olarak aynı riskleri taşıyan çocukların arasındaki ay farkı arttıkça DEHB rahatsızlığında görülen belirtilerin oranı yaşı küçüklerde iki katı daha fazla görülüyor. Özellikle okul ortamında belirgin olan bu çok sayıda belirti ve DEHB tanısındaki yükseklik eğilimi 8’inci sınıfın sonuna kadar devam ediyor. Okula başlangıçta küçük/erken başlayanlar DEHB tanısını alacak kadar sorun yaşıyorlar. Tanıyı alanların yarısı ilaç ile tedavi oluyor.

Aynı çocuklar eğer daha geç başlasalardı, bu tedaviye ihtiyaç olmayacak mıydı? Bu çalışmaya bakarak cevap vermek zor. Ancak her durumda, ‘aman bir an evvel okula başlasın’ diyerek ailelerin ya da devletin yanlış hesapları sonucu erkenden başlatılan çocukların dikkat ve davranış sorunlarını yaşama olasılığını kendi elimizle arttırmış oluyoruz.

Öğretmenlerin çoğunun deneyimleriyle zaten bildiği bu durumu akılda tutarak, aynı sınıfta ancak daha küçük (ay farkıyla) olan çocuklara daha yakın destek vermesi, DEHB belirtilerinin kısmen de olsa yaşlarına bağlı bir gelişim gecikmesiyle ilişkili olabileceğini düşünmesi gerekir. Bu çocukşarın daha okulun ilk günlerinden başlayarak okulun getirdiği yüklerin altında ezilmesini önleyebilirsek, okuldan ve öğrenmekten soğumalarının, toplumsal kimliklerine ‘uyumsuz’ yazılmasının önüne geçebiliriz.

Okurlarımızın bir kısmı ‘uyumsuz’u olumlu anlamda görebilir; ama bu çocuklar için kendi seçtiklerinden ziyade sürüklendikleri bir uyumsuzluk söz konusu. Bundan mutluluk ya da onur duymuyorlar.

Küçük yaşta, uygun okul öncesi eğitim almaksızın, fabrika binası gibi sevimsiz ve oyunsuz okulların kalabalık sınıflarına soktuğumuz çocukların durumuna sahte gözyaşları dökmeden önce yaşlarını doğru hesaplamak bile bir olumlu adım olacak.



bence? lider'? @ 15-04-2012 00:43
(peryön'ün anketi)
bencelider tanımı yapayım derken idealimizdeki gerçekte olmayan bir insanın tanımına kayıvermek ne kolay; ama takipçileri, eylemleri ve hayatı açısından lider:

takipçiler açısından:
Peşine takılmaya değer gördüğümüz
takıldığımızda bırakmak istemediğimiz
başkalarını da takipçisi kılmak istediğimiz
yaptıkları ile söyledikeri arasındaki farkı umursamadığımız
kişi.

eylemleri açısından:
zorla iyilik yapmayan
iyilikle zorlayan

hayatı açısından:
gece yattı mı rahat uyuyabilen
doğruyu iyi amaçlar için güzel biçimde yapan

bu tanım burada bitmez:)






Otizm daha mı sık tanılanıyor, yoksa hastalık mı yaygınlaşıyor? @ 13-04-2012 01:12

Otizm daha mı sık tanılanıyor, yoksa hastalık mı yaygınlaşıyor?

Çocuk psikiyatrisi toplantılarında meslekdaşlarımızın birbirine sıkça sorduğu ve tartıştığı konuların başındaki bu sorunun cevabı net olmasa da, 2002'den bu yana toplumda görülme yaygınlığında (belli bir zaman diliminde eski ve yeni tüm vakaların toplam nüfusa oranı) artış var.

Kore'de geçen yıl tamamlanan çalışmada okul çağı çocuklarında yaklaşık yüzde 2'lik oranlar bildirilince bir çok kişi başta inanmakta zorluk çekti. çalışmayı yürüten asistanlık döneminden bu yana yakın arkadaşım Young Shin Kim'in (halen Yale'de öğretim üyesi olarak kariyerine devam eden hem parlak hem insancıl bir çocuk psikiyatrı) titizliğini bildiğimden verileri çok yüksek bulsam da kabullenmekte tereddüt etmedim.

Geçtiğimiz hafta ABD’nin hastalık sıklıklarını ve yaygınlıklarını saptamakla görevli CDC olarak bilinen kamu sağlığı merkezinin yayımladığı sayılar durumun ciddiyetine ilişkin görüşleri pekiştirdi.

Sekiz yaşındaki çocuklarda yapılan bir taramadan çıkan sonuç: Her 88 çocuktan birisinin (1/88) otizm spektrumu bozukluğu (otizm belirtilerini değişken ölçülerde taşıyan durumların altında toplandığı ‘şemsiye tanı’) tanısı alıyor. Aynı sayı 2009’da yayımlanmış çalışmalarda 1/110 olarak saptanmıştı.

Bir bakış açısına göre, tanının artışı ölçütlerin daha esnek olması, kamuoyundaki farkındalık kampanyaları ya da başvuruların kolaylaşması gibi hastalığa ait olmayan etkenlerden kaynaklanıyor olabilir. Erken tanıda artış var: 1994 doğumlularda % 12’si, 2000 doğumluların ise % 18’i 3 yaşından önce tanılanmış. Yine de (ABD’de bile ) tanısı 4 yaşından sonraya sarkan çocukların oranı yüzde 40.

Tanıyı gerektiren özelliklerde bir artış mı var? Bu soruya kesin bir cevap veremiyoruz. Otizmdeki artışı açıklamak için ortaya atılan (kimisi ciddi bir ürün pazarlama kampanyası ile desteklenen) iddialardan modern çağın temposu, çevremizdeki (besinlerdeki, aşılardaki, havadaki, gebelikte alınan ürünlerdeki) toksik maddeler ya da ailelerin mutsuzluğu gibileri akla yakın gelseler de, bugüne kadar yapılan araştırmalar bunların pek geçerli olmadığını gösterdi. Yıllardır toksik madde barındırmayan aşıların uygulandığı ya da çevresel zehirlerin daha iyi denetlendiği ülkelerde de aynı ölçüde artışların olması aynı yönde düşündürüyor. (Sağlıklı beslenme ve toksik maddelerden arınmış bir çevre talebi için otizme sebep olmasına gerek mi var?)

Neden bulma arayışında en sağlam duran genetik (ve buna bağlı ortaya çıkan nörobiyolojik değişikliklere dayalı) bulgular ise henüz açıklayıcı güçten uzak.

Tedavi olarak ne yapılıyor? Duruma sebep olan etkenleri henüz tam olarak belirleyemediysek de, otizm spektrumu bozukluğu belirtilerini hafifletici tedavi teknikleri var: çocuğun ilgisini arttırıcı, bilişsel ve iletişim donanımını arttırıcı özel eğitim ve uygulamalı davranış analizi uygulamaları, anne-babanın tutum ve yaklaşımlarını düzenleyici eğitimler ile beden kontrolunu ve duyuların eşgüdüm içinde kullanımını sağlayıcı fizyoterapi kökenli duyusal ve ergo-terapi yöntemleri.

Otizmin ilişki ve iletişim alanlarında yarattığı zaafları giderici ilaç tedavileri henüz yok; ancak tekrarlayıcı hareketleri ve dürtü/dikkat problemlerini düzeltici ilaçlardan (çocuk psikiyatrisinin diğer alanlarında olduğu gibi) yararlanabiliyoruz. Otizm belirtileri gösteren çocukların yaklaşık % 20’sinde otizme ek olarak görülen nörolojik bazı hastalıklar (epilepsi ya da kromozomal bozukluklar gibi) için ayrıca tedavi gerekebilir. Bu tedavilerin otizmi iyileştirici etkileri olmasa da, çocuğun gelişimi üzerindeki ek yükleri hafifletici faydaları olabilir.

Çocuk psikiyatrlarının durumu değerlendirmesi, tanıyı kesinleştirmesi ve tedavi ihtiyaçlarını planlaması için gereken zamanın çoğaltılması (hastanelerde sürüme dayalı olarak belirlenmiş 10 dakikalık muayene zamanları ile bunu iyi bir biçimde yapmak zor) ve değişik mesleklerden oluşan bir ekibin oluşturulması için Sağlık Bakanlığı düzeyinde bazı çabaların verimli olmasını diliyoruz. Çocuk psikiyatrlarının sayıları herkesi tek tek görmeye yetmese de, otizmin en iyi ve doğru biçimde tanınmasını, ailelerin yaklaşımlarının geliştirilmesini ve gereken terapilerin yapılmasını sağlamaktaki yetkinlikleri ile sorunun çözümü için çalışanlara fikri önderlik etmeleri beklenir.

Peki, anne-babalar daha uyanıklaşıp çocuklarını vakitlice doktorlara götürdüklerinde, çocuk psikiyatrı veya çocuğu gören uzman hekim problemi tanımlayıp, tedaviyi önerdikten sonra tanılanan çocukların ihtiyacı olan tedaviler ne ölçüde sağlanabiliyor?

Ülkemizde kamu kaynakları tarafından sağlanan ve kalitesi konusunda büyük değişkenlik olan eğitim ve terapi hizmetleri ayda 8 saat. Uluslarası standart hedef ihtiyaç ise haftada 40 saat (3 yaşının altında 25 saat). Çocuklarımızın Amerikalı bir çocuğun 20’de biri kadar süreyle (ücretsiz) alabildiği eğitim ve terapi hizmetinin uluslarası standardı yakalaması için yapılması gereken çok iş var. Ailelerin ve eğitimci ve terapistlerin özverileri ile yürüyen mevcut sistemin yeterliliğinin özellikle evrensel ölçülere kıyasla değerlendirilmesi bu yazının kapsamını aşıyor.



bitmeyen yürüyüş @ 09-04-2012 11:44
Bitmeyen yürüyüş. Babam Gültekin Yazgan Ocak 2012'de aramızdan ayrıldı; ama çalışmaya devam ediyor. Görme özürlülere kitapları dinleme ya da kabartma alfabe ile okuma olanağı sağlamak amaçlı projelerinden birisi bu hafta Hürriyet'te haber oldu. Körlere kitap okuyarak sesli kitap kaydı cezaevlerindeki çocuklara bir zihinsel çıkış yolu sağladı.


Babamın kurduğu Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı yararına geçen hafta İzmir Amerikan Koleji'nde okul aile birliğinin organizasyonuyla yaptığım konuşmada bana sordular: başarı nedir? Babama bir TV röportajında sizi hayatta en mutlu eden başarınız nedir diye sorulduğundaki yanıtını hatırladım: 'Körler için oluşturduğum bu kitaplık'. 77 yaşındayken gerçekleştirmeye başladığı bu projenin gerçek başlangıcı neredeyse 17 yaşına dayanıyor. O yaşından bu yana kendisine ingilizce kitap sağlayan İngiltere'deki kitaplığın bir benzerini Türkiye'de kurma kararını verdiğini, ama bu amaca ulaşmak için 60 yıl sonra çalışmaya başlayabildiğini söylüyor. Babamın kendine koyduğu amaca dönük başlayan yürüyüşünün ömrü bitse de devam ettiğini görmek hepimize umut vermiyor mu? Konuyu merak edenler www.turgok.org dan görme özürlülere dönük kitaplık çalılmalarını inceleyebilirler. Babamın hayatını merak edenler ise kendi yazdığı Kör Uçuş ve Doğam Cüceloğlu'nun onun hayatını ele aldığı Onlar Benim Kahramanım kitaplarını okuyabilirler.


tv maceraları 103-ilkokul arkadaşı @ 06-04-2012 21:55
Televizyon maceralarımı yazmalıyım artık :)
Nasıl olsa medyatik olmak sıradışı bir durum olmaktan çıktı; bir dönem TVde olmayı günah olarak gören herkes en nihayetinde kendisine de bir kapı gösterildiğinde balıklama dalınca, sivrilik azalmış oldu. olay demokratize oldu:)
bir kadın bir erkek sunuculu (sayısız sunucu değişikliği oldu) bir programa herhalde 7-8 yıl önceki bir katılışımda, sunucuyla daha önceden tanışıklığımız hakkında (ekranda) bir sohbet başladı.
ancak kafa karışıklığı ve bellek azizliği sonucunda, ikimizin aynı ilkokula gittiğini ('ben Yankı'yı ilkokuldan tanırım, aynı okula gittiydik') söyleyince..
diğer sunucu, 'hangi okuldu?' demesin mi? bana dönüp, tabii.
çıt yok bir süre. ilkokul arkadaşımı da milyonlaırn önünde bozmak istemiyorum, haliyle...
'işte canım, ne güzel ilkokuldu' filan diye geveledim.
sunucunun programına bir daha gitmedim, daha doğrusu davet edilmedim. ilkokula beraber gitmemiş olmamızın ortaya çıkması, bir ilkokul arkadaşının tam bulunmuşken kaybedilmesi etkili oldu herhalde:)



eğitimdeki yasal değişiklikler derdimize çare mi? @ 30-03-2012 23:20

(Balçiçek İLter ile TV programı notları)



http://video.haberturk.com/haber/video/yangindan-mal-kacirircasina-bir-hava-var/59376
http://video.haberturk.com/haber/video/yangindan-mal-kacirircasina-bir-hava-var/59377
http://video.haberturk.com/haber/video/yangindan-mal-kacirircasina-bir-hava-var/59378




4X4 bir eğitim için uyarılar

Sağlık ve eğitime ilişkin konularda iktidar partisi dışındaki (sosyalistler dahil) siyasi partilerin görüşlerinin ayrıntısıyla ne olduğunu, pratikte nasıl gerçekleşeceğini yayınlarına ya da programlara bakarak anlamak zor. Bir kısım parti zaten iktidara geleceğine inanmadığı, bir kısmı muhalefette kalmayı pek benimsediği ve önemli bir kısmı böyle konularla değil büyük işlerle uğraşmayı sevdiği için diye yorumluyorum.
Ben de bir öğretmen ya da eğitimbilimci değilim; tıp fakültesi öğretim üyeliği küçük çocukların eğitiminden oldukça uzak bir yerde. Ancak okullardaki eğitim ve öğretim ortamının (ortamdaki ilişkilerin ve öğretilenlerin) küçük çocukların ruh sağlığı üzerinde belirleyici etkisi olduğunu düşünürsek, çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı olarak bu konuya değinmekten kaçınamıyorum. Son dönemdeki eğitim yasalarına ilişkin düzenlemeler hakkında çocukların ruh sağlığı açısından bakmaya çalışarak bazı görüşlerimi (twitter diliyle kestirmeden) aşağıda dizeledim.
Habertürk’te Balçiçek İlter’in programındaki konuşmamıza dayanarak çıkarttığım bu görüşleri mevcut düzenlemelere ve iktidara dönük ve sınırlı olarak değerlendirmeyin. Birkaç okurum Tvdeki programdan sonra ‘görüşlerimi belirtmekte geç kaldığımı’ söyledi. Bir anlamda öyle... Ama eğitim düzeninde aynı iktidar döneminde bile kaç kez birbirine zıt değişiklik yapıldığını, ömrümüz boyunca sınavların (ortaokul bitirmeden ve ÜSSden LYS’ye en az 10 ayrı isim), notlandırma sisteminin (10 üzerinden mi, 5 üzerinden mi), lise sınıflarının (fen/edebiyat? TM, FM, TS, YD ?) okulların adlarının (maarif koleji’nden anadolu lisesi’ne), derslerin adlarının (yurttaşlık mı vatandaşlık mı, askerlik mi milli güvenlik mi, inkılap tarihi mi devrim tarihi mi?)  her aklına esen iktidar sahibi tarafından değiştirildiğini düşünürsek, bundan sonraki değişiklik de yakındır nasıl olsa ... Ülkenin çocuklarına değer ve önem veren herkese...  (‘Senli-benli’ bir üslubu yazım kolaylığı olsun diye kullandım. Kabalık olarak görülmesin.)
·       Beklemeyi, dinlemeyi, anlamayı ve başkalarına sırf insan olduğu için saygı göstermeyi öğretemeyen eğitim sistemini 4+4+4 değil 4x4 bile yapsan boş.
·       İyi okul için önce sınıfları küçült. Öğretmenlere değer ver; bunu davranışlarınla ve sağladığın gelişim olanakları ile göster.
·       Çocuklara okullarda hareket alanı verecek bahçeler aç. Apartmanların arasına sıkışmış parklara bile inşaat yapmaktan, şehrin hayat alanlarını altüst geçitlerle, garip binalarla doldurmaktan vazgeç.
·       Çocukların beyin ve zihin gelişimlerindeki doğal farklılıkların oluşturduğu dengesizlikleri eşitleyebilmeleri için iyi kötü denkliğin oluştuğu 72 ayı bekle.
·       Taşıyamayacakları yüklerle yükleyip çocukları ‘eğitimden soğutma’ suçu işleme.
·       Okullarda güçlünün güçsüzü ezmesi demek olan sözlü ve fiziki zorbalığa izin verme; normalleştirme, müsamaha gösterme.
·       Yoksulluk, göç gibi olaylar ve ailelerin mutsuzluğu çocukların ruh sağlığını bozar. Çocukları düşünüyorsan, ülkenin iyiliğine olan barışçı ve demokratik ortamı yarat. Ülkemizin kaynaklarını arttır ve eşit dağılması için çabala.
·       Din ve inanç, ailelerin, bireylerin ve çocukların kendine özel ve özgü alanıdır.  Okul müfredatında yer alması özellikle çoğunluğa uymayıp azınlıkta kalanları çevrenin baskısına ve istemedikleri uygulamalara ‘gönüllü’ maruz kılar.
·       Anneleri ve çocuklarını sahiden düşünüyorsan, isteyene 1 yıl ücretli izin, isteyene işyerinde güniçinde bebekleriyle fazladan zaman geçirme imkanı yarat. İşyerindeki kreş zorunluluğunu uygulat. Annelerin çocuklarına katıksız odaklanabileceği en kıymetli zaman ilk yıldır. 
·       Okul öncesi eğitimi yüzde 10, yüzde 50 değil yüzde 100 çocuk için geçerli yap. Sonrasını, sonra düzelt.
·       Sınavda çıkacak soruların cevaplarını ezberletmek ya da düşünmeyi unutmak dışında sonuçları olan bir müfredat geliştirmeyi hedefle.
·       Eğitim ya da sağlıktaki değişikliklerin yüzde 100 ve tüm paydaşların katılımıyla yapılması için çabala. Tepeden inmecilik ile salt çoğunluğun dediğini yapma arasında pek az fark var. Halk iradesi yüzde 100’den 1 kişi eksik değildir.
·       İhtiyacı farklı olan 1 tek çocuk olsa bile onun ihtiyaçlarını karşılamak zorundasın. Farklı gelişim ihtiyaçları olan, değişik özürleri olan çocukların her birisine göre bir eğitim sağlamak zorundasın.



konuşmalarımın görüntü kayıtlarının linkleri @ 25-03-2012 16:21
2011-12 video linkleri şu şekildedir:

mutluluk ve saadet (NTV)


Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu: http://vimeo.com/39044193

DEHB tanısı koymak : http://youtu.be/fH4s0XAgqrI

DEHB tedavisinde ilaç kullanımı: http://youtu.be/zEIfsje8iBM


27 Ocak 2012 - Daha etkin daha uyanık bir hayat

28 Eylül 2012 - İstanbul'dan Karakter Analizi

09 Nisan 2011 - Değişim Arzusu ve Değişime Direnç


10 Şubat 2011 - Mutluysam ama mutlu olduğumu bilmiyorsam (TEDx)
26 Şubat 2011 – Düşe Kalka Büyümek (Açı Okulları)
Düşe kalka büyümek: http://vimeo.com/23521654
Ya çocuğum beni sevmezse: http://vimeo.com/23525759
Zaman değişti mi? http://vimeo.com/23629723
Anne babalar değişiyor mu? http://vimeo.com/23588740
Duygularımız bizi harekete geçirir: http://vimeo.com/23625654


08 Ocak 2011 - Daha mutlu olmanın yolları (Küçük Prens Okulları)
Mutluluğun yolu: http://vimeo.com/22596861
Halinden memnun olma: http://vimeo.com/22884655
Parayla saadet olmaz: http://vimeo.com/23360809
Zahmetsiz yaşamak mutluluğa giden bir yol mudur? : http://vimeo.com/23367076
Negatif duygular: http://vimeo.com/23407879
Kendini kontrol etme: http://vimeo.com/23401550
Müzik, umursamazlık, bastırma: http://vimeo.com/22021265
DEHB kendini kontrol edememeyi tetikler mi?: http://vimeo.com/22069880
Ailenin kontrolü ne kadar olmalı? http://vimeo.com/22075481
Bugün ödül, yarın rüşvet mi? : http://vimeo.com/22116313
Çocuklarda ödül sistemini pekiştirirsek: http://vimeo.com/22120552
Çocuk bir şey istediğinde hemen mi yapılmalı? : http://vimeo.com/22127231
Insan rahat etmeden de mutlu olur: http://vimeo.com/22277933)



If there is a Turkish coffee, there is a Turkish brain. @ 23-03-2012 22:54

bu sunumu Sn Hazım Ellialtı'nın istanbul'daki tepe yöneticilerin düzenli bir toplantısına beni davetinde yaptım. ingilizce olmasının sebebi grubun içinde türkçe bilmeyen çok uluslu yöneticilerin bulunması. türkçeleştirdiğimde buraya yerleştiririm.

Brain alla turca (speaker notes, 20 Feb 2012)

Yankı Yazgan


If there is a Turkish coffee, there is a Turkish brain.

Though, neither coffee nor brain is Turkish.

How we make and savor the coffee makes it Turkish, and so is for the brain.

How we use our brains is set by the culture and environment we live, in other words by the context.

Obviously there is not a Turkish brain but there is a dominant form of brain functioning that fits well to the demands of Turkish social (also business, probably) environment. The distribution of the brain structural subtypes and their consequent behavioral profiles are somewhat stably present across subdomains

Immediacy is what the current Turkish context prioritizes. An overfocus on now; a vague future that yields either desperation or excessive hopefulness.

Makeshift solutions are somewhat necessary to respond to the urgency created by the immediacy of the environment. (hemen; right now, subito, depeche or alles vite!).

Metaphor: Marche alla Turca: two steps forward, one step backward.

Fretting, for many, is a natural behavioral result of the ambiguity of communication and pushing demand for immediate results.

For example, the surface areas of certain brain regions (such as anterior cingulate) responsible for conflict detection and risk identification are correlated with certain behavioral traits such as harm avoidant or novelty seeking. The fact that whether and to what extent these brain regions operate independently of the regulating systems of the brain (such as DLPFC) is dependent upon the developmental and educational opportunities these individuals have had access to.

The environmental demands are determined by social, cultural and economic factors sometimes over decades. We do not know whether there are specific genes for transmitting these but obviously the emotional and social ‘climate’ proves to be sufficient for sustaining particular types of behavior subserved by universal neural circuits. Thus, we may think that excepting certain genetic isolates in distant regions most neural systems of the brain are used Turkish way due to the social structure and daily operational needs of life.

Cherry picker was the term I had learned from Hazim Bey, as a characterizing term for the Turkish customer.

According to this description, the Turkish customer finds the products with highest savings. It is hard to call this austerity or frugality, since the customer is so preoccupied with ‘saving’ on that particular item, s/he purchases it regardless of the need (this may now be the case for the worldwide customer).

The Turkish house is a reflection of this shopping attitude. You can see hallways and balconies full of gadgets of no use and all sorts of redundant items that were purchased just because of bargain finds… How specific is this to the people who name or feel themselves Turkish? Very little.

In the east, you sit and wait. With a little patience, things will come to you (Tanpinar).

Sometimes it is a successful strategy to jump on at the last minute; since things can change at any moment (as has been the dollar for years leaving a hard to erase mark on our fiscal memories). This also reminds me of a top executive who always waits for his name to be announced at the airport PA before he gets on board. ‘who knows, anything could happen in the meantime’. So the shortness of time, as shortness of breath, is reflected in the behavior of the survivors.

A happy life may consist of two functional elements:

Having a purpose, or a number of meaningful goals to pursue

Being able to establish and sustain relationships

Our brains are organized in affiliative and executive neural systems:

under ‘Normal’ conditions they work hand in hand .

Under demanding conditions of immediate and fast processing, goal oriented systems may override the relationship systems.

There are two further major axes: status X closeness

Climbing up vs. connecting conflict may be resolved thru linked in, where connectedness is in the service of maintaining or upgrading status.

Relationship orientation is not exclusively Turkish at all but premodern, that disappears as Turkey becomes more and more westernized in the sense of its social structure and functioning. Pamuk’s following paragraph reflects well what our people have felt about these lines that cut across our souls:


..Between the ages of sixteen and eighteen, part of me longed, like a radical Westerniser for the city to become entirely Western.

I held the same hope for myself; but another part of me yearned to belong to the Istanbul I had grown to love by instinct, by habit and by memory. …“

... When I was a child, I was able to keep these two wishes apart ( a child has no qualms about dreaming in the same moment of becoming a vagabond and a great scientist) but as time wore on, this ability faded and, with it, the melancholy to which the city bows its head - and at the same time claims with pride - began to seep into my soul...





diz çökerek nefret @ 23-03-2012 22:47
beğenmesek de saygı duyabilir miyiz? bernstein'ın wagner için hisleri böyle.

zor koşullarda iletişim @ 23-03-2012 22:42

·

İZ’den Akılda Kalanlar (bir bankanın çalışanları ile söyleşi/forumdan ses kayıt notları)

Zor koşullarda iletişim…

yaYaptığınız iş zor, zor olduğunu kabul edin.

· Karşımızdakine “siz” ve “bey/hanım” diye hitap etmek, karşımızdaki ile pozisyonumuzu belirler, ona saygımızı yansıtır ve karşımızdakini serbest de bırakırken ve bir yandan da şekillendirir. Sadece saygı göstermekle kalmazsınız, aynı zamanda örnek de teşkil etmiş olursunuz.

· İçimizden gelen ile verilen talimat arasında bir çelişki olduğunda zorluk çıkar bu çelişkiyi aşmak bir eğitim sürecidir.

· Hepimiz çok doğal olarak kolaylığı tercih ediyoruz. Kolay yapılanı, işin kolayını bulmaya çalışıyoruz. İnsanların en kavgacı, en agresif, en ters olduğu durumlar karşısındakinin kasten zorluk çıkardığını düşündüğü durumlar oluyor.

· Bize gelen kişiler, hayat tecrübelerinin içerisinden aldıkları deneyimlerle bizim karşımıza çıkarlar. Karşısında biz yokuz, bizim görevimiz ile ilgili geçmişinden taşıdığı imgeler var. Ancak bizi tanıdıktan sonra, kim olduğumuzu bildikten sonra bizimle ilgili oluyor. Bu nedenle, karşımızdakinin tanıması için tanıtmaya ihtiyacımız var.

· Şikayetin iyi yanlarından birisi insanı harekete geçirebilmektir. Memnuniyetin ise rehavete sokan, değişimi güçleştiren ve bir süre sonra da öldüren bir yanı vardır.

· Adam yerine konuyor olmak hepimizin ihtiyacı. İnsanlar en çok dinlendikleri zaman adam yerine konduklarını hissederler. Dinlemek zaman ayırmak ve gerçekten ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. Bu nedenle zamanın daha da sınırlı olduğu yoğun bir zamanda ayırdığınız 30 sn. bile bazen insanlara aşırı iyi geliyor.

· Müşteri memnuniyeti odaklı olmak adam yerine koymaktır ancak bu da bir beklenti oluşturur. Bu nedenle hiç kimse, kimseyi tam mutlu edemez. Ama sizin genel kitleden farkınız, gayretiniz çabanız hissedildiği zaman birçok kişi tam memnun olmaktan vazgeçer.

· İnsanca bir ilişki içerisinde karşımızdakine iyi şeyler söylememizin mahsuru yok çünkü karşımızdakinin samimiyeti hoşumuza gidiyor.

· Biraz gülümserseniz karşınızdaki de gülümsüyor. Kibar olduğumuzda, siz diye hitap ettiğinizde ya da belli bir sevimlilik ile hareket ettiğimizde karşımızdaki insanların %95’i değişiyorlar.

· Yoksul ve düşük gelirli zeminden geliyorsanız, sunulan imkanın yarın olup olmayacağının belli olmadığı bir bakış açısı ile büyüyorsunuz. Ve öyle olduğunda bulduğunu sonuna kadar kullanma, kaynaklara yeni erişebilmiş toplum kesimlerinin yaptığı doğal bir refleks oluyor. Buna anlayış göstermek ve sunulanın kalıcı olduğunu hissettirmek toplumsal sınıf değişikliğini yeni gerçekleştirmiş kişiler açısından daha rahatlatıcı ve daha iyi insancıl ilişkiler geliştirici olabiliyor.

· İnsanların öfkesi genellikle bulduğuna patlar. Bu öfkenin büyük bölümünün büyük ihtimalle sizinle bir ilgisi yok. Kişi öfkelendiği zaman aslında bizi kendi öfkesine katılmaya davet ediyor. Ve siz o davete cevap vermeme hakkınızı kullandığınız ölçüde olay sönüyor.

· Kimse kimse ile kötü olmak istemiyor. Sadece kimse altta kalmak istemiyor. Altta kalmamak içinde barışmayı ödeşmek olarak görüyor. O zaman da çatışma devam ediyor. Alttan almak, altta kalmak değildir. O sebeple çatışmalı durumlarda çatışma sürecini durdurabilenler kazanıyor. Çatışma sürecini durdurmak da belli bir noktada “bir dakika” demekten geçiyor. Bazı şeylerden vazgeçebilmekten geçiyor. Çatışma çıkmadan negatif mesajı aktarabilmek önem kazanıyor.

· Öfkelendiğim durumların çoğu değmeyecek şeylerdir. O kavgayı, o tatsızlığı çıkarmaya değmeyecek, biraz beklesek hallolacak meselelerdir. Bir şeyi yaptığımıza değip, değmediğine o anda karar vermek çok zor. Değip değmediğine genellikle daha sonra karar veriyoruz.

· Öfkelendiğimiz durumlar için, durup kendimizle ilgili “değer mi?” sorusunu sormak çok kritiktir.

· Öfkelendiğimiz, çatışma ihtimali olan durumlar için kendinize kota koyup, kotanın artıp azalmasına göre performansınızı değerlendirebilirsiniz.

· “Ben kimim biliyor musun?” diyen birine acıyın çünkü acımak öfke ve kızgınlığımızı azaltan bir duygudur.

· Davranışlarımızda alışkanlıklarımız çok önemli. İki tane temel alışkanlığımız var: Bir şeyi hemen yapmak, bir de herkesin yaptığını yapmak.

· Beklemek kimse istemiyor. Bekleme zor bir iş ve insanları bekletebilme bir sanattır. Ama beklemenin zor olduğunu kabul etmekle iş başlıyor.

· Beklemenin kendisi değil, belirsiz olması insanları rahatsız ediyor. Bekledikten sonra ne olacağının bilinmesi, ne zaman olacağının bilinmesi ve ne kadar bekleyeceğini bilmesi beklemeyi kolaylaştırıyor.

· Herkesin ne yaptığını bilmek, herkese ayak uydurmak da belirsizliği giderici etkenlerdendir. En sağlamı herkesin yaptığını yapmaktır.

· Bazen ihtiyacı değiştiremiyorsak, ihtiyaca göre pozisyon almak gerekebilir. Esneklik önemlidir.

· Hata yapmamak değil derdimiz. İyi yaşamaya çalışmak, başkalarının da iyi yaşamasına bir parça katkıda bulunmaya çalışmak.

· Çözümün birlikte üretilmesi, fikir çok iyi olsa bile ekibinizin bunu uygulama ihtimalini yükseltiyor çünkü ekip o çözümü benimsiyor.

· Yapabileceğimiz şeyler var, yapamayacağımız şeyler ama. Ama yapamayacağımızı sandığımız birçok şey aslında yapılabilir. Sadece zor olduğunu sandığımız için yapamadıklarımız var.

· Zor durumlarda, kontrol edeceğimizi sandığımız bir şeyin, kontrolünün zor olduğunu hatırlamak bile onun kontrolünü kolaylaştırabilir.

· Zor durumlarda, aynı şeyin başka birine bambaşka şekilde gözükebileceğini, hatta bize bile başka zamanlarda farklı gözükebileceğini hatırlamak işe yarayabilir.



Gündelik anları derinlemesine yaşamak için 10+1 fikir @ 18-02-2012 23:57
Gündelik anları derinlemesine yaşamak için 10+1 fikir (daha önce twitter'da parça parça görmüş, duymuş, okumuş olanlar kusura bakmayın):
Derinlemesine bir hayat için

Reçete iddiasındaki kişisel gelişim kitaplarındaki önerilere genellikle kuşku ile bakarım. Ama gündelik yaşamın bazı anlarını daha iyileştirme için ipuçlarına ihtiyacımız da orada duruyor.

Gündelik anları derinlemesine yaşamak için 10+1 fikir ne olabilir diye düşünürken

Deniz Bayramoğlu birkaç hafta önceki CNNTURK’te öğleden sonraki haber programı için Newsweek’te yayımlanan bir ‘smart’ yaşama rehberinin benzerini hazırlayıp hazırlayamayacağımı sorunca, ben de acaba nasıl bir ‘reçete’ oluşturabilirim diye düşünmeye başladım. Sağda solda aklıma gelenleri, kulağıma çalınanları yazdığım defterlerimi karıştırıp bir takım ‘inci’ler derledim. ‘10’ sayısında durdum, aklıma gelen bir tanesini de son dakikada 10+1 yaparak ekledim.

Reçetenin etkisinin sınırlarını bilerek, hayatın sırrını kimsenin bir başkasından daha iyi çözemediğini hatırlayarak okunması dileğiyle. Kimseye bir zarar vereceğini sanmıyorum. ‘’Zaten dünyada ne kadar saçma şey varsa, ‘ne zararı var ki?’ diyerek yapılıyor’’ derseniz, size de hak veririm. Bu bir pazar yazısı.

  1. 1. Yazarak düşün (el ile yazmak otomatik bir süreç olduğu için yazma için ayrı çaba gerekmez; el hareketleri ile beyinde yarattığın aktivite dil/düşünce bölgelerini aktifleştirir).
  2. 2. Karşıt görüşte birisinin fikirlerini dinle, benimsemeye çalış. Şikayet eden birisine kulak ve hak ver (ki seni harekete geçirsin).
  3. 3. Roman oku (başkalarını anlamayı öğrenmek, farklı perspektifler edinebilmek için eşsiz bir fırsat).
  4. 4. Sürüncemede bıraktığın herhangi bir işin ilk bölümünü yap (büyük projelerin adamı olmaktan vazgeç ki büyük projeler yapabilesin).
  5. 5. Yapmayı tasarladığın işe kafandaki bitmiş halinden başla; süreci geriye doğru sararak adımları belirle (sürecin değişik yöne gitme olasılıklarını daha iyi görmeni sağlar).
  6. 6. Bugüne gelecekten baktığında bugün yaşadıklarını nasıl hatırlayacağını tahmin etmeye çalış (insanlar geçmişi o sıradaki hislerinden daha olumlu hatırlar).
  7. 7. Vücudunu ve ellerini kullandığın işlere zaman ayır (bulaşık yıka, yerleri fırçala, kitapların tozunu al, bahçe çapala).
  8. 8. Yapsam mı acaba? diye tereddüt ettiğin bir şeyi yap (uzun süredir aramadığın birisini aramak aklına geldiyse, ara, ihmal etme; ziyaret etmen iyi olur diye düşündüğün sıkıcı bir aile büyüğünü ziyaret et).
  9. 9. Bir seferde bir iş yap (bir yandan televizyon seyredip, bir yandan yemek yeme… Bir tercih yap).
1. Güneşin batışını ve doğuşunu izle (içinde yaşadığımız doğanın varlığını hissetmek için iyi bir yol).

10+ 1. Gideceği yer yolunun üzerinde olmasa da birisini (araban var ise) evine bırak (fazladan, yapmak zorunda olmadığın bir şey yap).



feysbuk @ 17-02-2012 00:08
feysbuk sayfam bir sebeple (şikayet mi acaba?) 'disabled' oldu; adımıza fatura vs görmek isteyen fb yönetimi ile temaslar sürüyor.

VIP çeşitlemesine devam @ 12-02-2012 15:41
Bir biçimde edindiği makamı herkesin gözüne sokmayı sevenlere toptan sinir oluruz. Bunun altında kıskançlık, haset, 'o yaptı biz yapamadık' gibi 'negatif' duygularımızın yer alması sinir olmamızı öfkeye dönüştürür.
duyduğumuz öfke ile ağzımızı bozar; kendimizi saldırgan ve kaba sözler söylemeye adeta zorunluymuş gibi hissederiz.
otomobilinizle giderken sizi arkadan ışıkları ve bir takım yanıp sönen ıvırzıvırı ile sıkıştıran genellikle gri ya da siyah renkli otomobil durumu V.I.P. olmasıyla açıklar; aslında öyle değil de kendini öyle zannediyor diye düşünsek, şahıs o an VIP değilse bile, olmak üzeredir. davranış biçimi bazen insanın durumunu değil arzularını ve ihtiraslarını yansıtır.
uçağa binerken bir sebeple sizi iteleyip öne geçen, sizi herhangi bir yerde bekletmeyi normal kendisinin herhangi bir biçimde bekletilmesini ise (kişiliğine ) cinayet teşebbüsü gibi gören bu toplumsal kesim aralarında sahiden önemli ya da düzgün insanlar elbette bulunmaktadır. Ama açılımını 'gayet önemli tip' diye türkçeleştireceğimiz V.I.P. ünvanını rozet olarak yakasına iliştirenler, bir çoğumuzun içinde bir biçimde mevcut olan kendisine hak bildiği (ama başkalarına çok gördüğü) ayrıcalıkları dibine/sonuna kadar tüketme eğiliminin timsali olmaktan kaçınamazlar.


bir elimizden tutan daha @ 11-02-2012 01:27
babamın Kör Uçuş kitabının ilk baskısını İletişim yayınları yapmıştı. 2002'de. o baskı sonraki süreçleri doğurdu. başka yayınlar, televizyon programları gibi... iletişim'de kitaba (satış şansı görmese de) o sırada biraz da hatır için evet diyen Nihat Tuna'ya gecikmiş bir teşekkür.

ruhumu kaybettim @ 11-02-2012 00:49

Akıl Çizgileri kitabının ingilizcesini hazırlamaktayım. tercüme yapıldıktan sonra tercüme kokusunu almak için bazı değişiklikler yapmam neredeyse 6 ayı aldı. bu arada yeni çizgiler, yok bir de 'ecnebiler' okur belki diyerek yeni paragraflar eklemeye kalkınca iş iyice karıştı.
eklediğim bir çizgi türkçe ingilizce arasındaki gitgellere bir örnek...
bu karikatürü gören herkes, 'eee, o zaten bir ruh' dedi. ama ingilizce'de 'I lost my spirit' deyince kimse itiraz etmiyor:)



1950'den bir ses kaydı: görme özürlü bir hukuk öğrencisi amaçlarını anlatıyor @ 05-02-2012 22:40
62 yıl öncesinden gelen bu seste, Gültekin Yazgan'ın ömrünün son 10 yılında gerçekleştirdiği körlerin kitaba erişim hakkını sağlama idealinin doğuşuna ilişkin bilgiler var:
(linki tarayıcınızın adres hanesine yerleştirmeniz gerekiyor)
http://ia700305.us.archive.org/1/items/GultekinYazgan-TrtRadyosuRoportaji1950/gy-trtradyosu.mp3


Doğan Cüceloğlu'nun kahramanı @ 05-02-2012 22:38
Doğan Cüceloğlu: Kahramanım Gültekin Yazgan
http://www.dogancuceloglu.net/yazilar/794-kahramanim-gultekin-yazgan

(Onlar benim Kahramanım, Remzi, 2010)



babamı uğurlarken @ 02-02-2012 18:55

Ayaza kesmiş bir İzmir gününde sonsuzluğa uğurladığımız Gültekin Yazgan'ın
cenaze törenine katılan-katılamayan, yüreğinden bir selam yollayan,
çelenk, bağış gönderen tanıdık tanımadık sevenlerine ve sayanlarına en
içten teşekkürlerimle.


Yeni Asır Gazetesi - TÜRGÖK kurucusu Yazgan geride 'ışığını' bıraktı.
http://www.yeniasir.com.tr/UcuncuSayfa/2012/01/31/turgok-kurucusu-yazgan-geride-isigini-birakti

Yeni Asır Gazetesi - Yazgan’ın yaktıı ışık hiç söndürülemeyecek.
http://www.yeniasir.com.tr/UcuncuSayfa/2012/02/01/yazganin-yaktigi-isik-hic-sondurulmeyecek

Hürriyet Gazetesi (Ege) - Yazgan gönül gözünü açarak veda etti.
http://www.hurriyet.com.tr/izmir/19807163.asp

Hürriyet Gazetesi Ege) - Son yolculuğuna uğurlandı.
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=19816390&tarih=2012-02-01

Milliyet Gazetesi (Ege) – “Gönül gözü” hep açık kaldı.
http://www.milliyet.com.tr/-gonul-gozu-hep-acik-kaldi/ege/haberdetay/31.01.2012/1495955/default.htm

Milliyet Gazetesi (Ege) - ‘Kör uçuş’ son yolculuğuna çıktı.
http://gundem.milliyet.com.tr/-kor-ucus-son-yolculuguna-cikti/gundem/gundemdetay/01.02.2012/1496449/default.htm

Milliyet Gazetesi (Ege) - Görmeyen gözler Yazgan için ağladı.
http://www.milliyet.com.tr/gormeyen-gozler-yazgan-icin-agladi/ege/haberdetay/01.02.2012/1496486/default.htm



Kör Uçuş @ 30-01-2012 22:13

'‎1939 Nisanının ilk günleriydi. İki ayı aşkın bir süredir yattığım Cerrahpaşa Hastanesi' nden taburcu olmuş, annemin kolunda çıkıyordum. Ne var ki bu çıkış hastaneye gelirken geride bıraktığım yaşantıma dönüş değildi. Allahaısmarladık bile diyemeden ayrıldığım sınıfıma,kitaplarıma, defterlerime ve de aydınlığa geri dönmüyordum. Yarım kalan oracıkta yarım kalmıştı. Yeni bir yola çıkıştı bu: Kör uçuş başlıyordu….'

Gültekin Yazgan'ın körlükle ve getirdiği engellerle 11 yaşından 83 yaşına kadarki mücadelesini anlattığı direnç ve direniş kitabı. Üçüncü baskısı yapıldı.



Yankı Yazgan

Date: 27.10.2007
Viewed: 401
Category: Personal
Tag:

Share
Report


Related RSSes
Personal - j-joey'un aptalKutusu
Date: 27.10.2007
Viewed: 356
Personal - Ergün
Date: 27.10.2007
Viewed: 746
Personal - Karalama Noktası
Date: 27.10.2007
Viewed: 332
   
Olmazmi.com