The largest and the best home page
Olmazmi search
tr
en
home page sites rsses
   
 There are thousands of flash games in Oyunvarmi.com Click here to go Oyunvarmi.com.

Culture Art - TUNCEL ERGÜN RSS

KALBİN AYARI KAÇARSA ... @ 07-01-2009 15:44



Kalbin ayarı kaçarsa namaz insanı terk eder!

Önce azaltır ziyaretlerini…

Ekstraları keser; günde yalnızca beş kez uğrar.

Sonra dörde indiriverir.

Sabahın o sağaltan bereket ikliminden mahrum kalırsınız.

İkindiler meşgaleye takılır, öğleyi de sürükler peşinden.

Akşam nazlı bir gelinin duvağının ardındaki tebessüm gibidir.

Kıymetini bilmez, zaman denen ırmağın akışına karşı müteyakkız olmazsanız, Sonunda o da göstermez olur yüzünü.

Yatsıyı yitirmek geceyi direksiz bırakmaktır.

Sabahı savsaklamanın gündüzü savunmasız bırakması gibidir bu.

Evrenin her an başınıza yıkılabileceğini duyumsarsınız alıp verdiğiniz her nefeste. 'Oruçsuz neş'esiz' kalıverirsiniz sonra ortalıkta…

Bindiğiniz dalları kesmekten beter, beslendiğiniz kökleri kurutursunuz.

Namaz terk ederse sizi, sonunda oruç da bırakır.

Önce bir iki delik, sonra kalbura döner kalbiniz...

Namaz – oruç ikilisinin gurbetindeyseniz, reklâm vermeye cömert elleriniz, zekât vermeye cimrileşir. Oysa zekât verebilmek dünyanın en büyük bahtiyarlıklarındandır. Bunu hak etmiyorsanız, mahrum bırakılırsınız.

Verebiliyorsanız, hâlâ sevinecek, hâlâ avunacak bir şeyiniz kalmış demektir.

Her an, önceki mevzileri kazanma gücüne kavuşabilir;

Her an oruçla ve namazla ödüllendirilebilirsiniz.

Önce zekât vermenin heyecanı terk eder kişiyi.
Heyecanını yitirdiğiniz şeyi hepten yitik sayabilirsiniz.

'İmanın halâveti' yitince geriye kuru şekiller kalır.

Ruhu çoktan uçup gitmiş bir namazın,

içi çoktan boşaltılmış bir orucun,

esprisi kaybolmuş zekâtın,

anlamı kaymış haccın, cihadın ve kurbanın faydası mı, zararı mı çok kestirmek güçtür.

Yitiğinin bilincinde olursa insan, onu yeniden arayıp bulmak, yeniden kazanmak için harekete geçebilir.

Ya sahtesiyle değiştirilmiş kopya bir namaza, oruca, zekâta, cihada tutunmuşsa bir ömür!

Vah o kişinin haline!..



BABA VE OĞUL SICAK (ÖYKÜLER) @ 06-01-2009 09:36



80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı.

Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.

O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.
Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:

'Bu ne oğlum?'

Oğlu şaşkın, cevapladı:

'o bir karga baba.'

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu:

'Bu ne oğlum?'

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı:

'Baba, o bir karga'

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor,
sonra başını yine onlara çeviriyordu.

Yaşlı baba üçüncü defa sordu:

'Bu ne?'

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü:

'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:

'Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum
ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü.

Bu bir hatıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam
ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına
bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak,
onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi
sevgiyle doldurdu.'


'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin
olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına
ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.'

(İsra Süresi, 23. Ayet)



MİM / FİLİSTİN İÇİN BİR CÜMLE KUR ! @ 05-01-2009 21:57


Sevgili Süleyman'ın başlattığı Mim dalgasına benim de bir katkım olsun.

Havaya bir “nun” harfi çiziyorum sonra. Tam noktasını koyacakken Gazze’den ateş haberleri düşüyor, birer napalm bombası hızıyla: Okullar, hastaneler, ana okulları, üniversite, kreşler, evler, bahçeler, yerle bir edilmiş, ölü sayısı 500’ü aştı diyorlar… Tam noktasını koyacakken “nun”un, boğazdan aşağı geçemeyen bir kiraz şerbeti gibi yakıyor ciğerlerimi işittiklerim. Kiraz renginde küçük çocuk ölülerine, kiraz saçlı avuçlarıyla tabut taşıyan anneleri karışıyor.

Filistin: Gelincik tarlası ümmetin! “Nun”un noktasını koyamadığım, koskoca dünyada bir yere yerleştiremediğim, eğreti bir kan çanağına dönüyor.

Bugün günlerden nedir diye soruyorum takvimlere? Kerbela günleridir diyor olmayan takvimlerin olmayan arka sırtları kana batmış kederle… Bin değil, 6 bin kere severim ben Hüseyin’i diyorum.. Sonra da kareli bir hesap defterinin her bir kutusuna, hiç de kendimi yakıştıramadan, ama imanım gibi biliyorum Hüseyin’in yanında olduğuma dair antlar içerek. Kendime kahrederek… Ne Filistin’e, ne Kerbela’ya… Yar olamadan… Yetişemeden ellerim. Ben işte böyle, tam kırk yıldır, havaya harfler çizerek, Mescid-i Aksa’nın Bahçesini, uzaktan özleyerek, onun her vuruluşunda alnımdan bir kere daha vurularak, büyüyorum…

..................

Süleyman'dan aldığım mim'i şimdi pas ediyorum. Haydi şimdi sıra sizde arkadaşlar:

CİHAN ÖZDEMİR
ŞAFAK
TAMKARIŞIK
AHTESLİMİYET



YERYÜZÜNÜN LANETLİLERİ @ 04-01-2009 20:57

Filistin, sen işine bak, kar toprağını,
Yoğur gazabını Yaradanın...



Daralan Vakitler

Yanakları, saçları, gözleri yanmış,
Zehirli gaz bombaları
Yılan gibi sokmuş, yalamış gövdelerini
Ağızları, küçücük dilleri yanmış
Bütün Beyrut sapsarı kalmış
Sanki ağlamak imkansız
Başları
Paletlerle ezilmiş babaları,
Yahudi doğramış analarını,
Binlerce çocuk topların, betonların altında.


Beyrut'un gözyaşları şimdi,
Kudüs'ün yanıbaşında,
Müslümanlarsa uzakta,
Sanki başka,
Gelinmez bir dünyada.

Acın, bir vadi,
Zehirli çiçekler, bir ova gibi karşımda.

Gözüm baksın sadece,
Ayrıntıları,
Kıvrılıp kırılmış bilekleri,
Kemikten yakılmış etleri,
Kuma serilmiş cesetleri,
Büyük ajansların yaydığı resimleri,
Bir seyirci gibi görsün dursun,
Bir kadın gibi ağlasın..

Beyrut yengeç kıskacında,
Çoğu müslüman kafir yanında,
Yaslanmış yastıklara sonunu beklerler filmin.

Sen Filistin, hokkaları doldur kanla,
Şairler eğer ahın varken
Uzanırlarsa tomurcuklara güllere
Herbiri kanlı bir ateş gibi korku
Bir azar, bir şamar olsun.

Filistin, sen işine bak, kar toprağını,
Yoğur gazabını Yaradanın...

Bu ateş bulutu hangi kavmin üzerinde?
Çam ormanlarının salınışında,
Kuşların cıvıldayışında,
Otların serin tenlerinde.
Eğer varsan bakıp görmeye
Şeffaf perdenin az ötesini,
Bir ateş bulutu var en bildik yerde,
En emin yerde.

Ve bak, asıl ölen yaylalar, villalar, tok karınlar
Hissiz dudaklar, gayretsiz kalpler,
Asla değil kavruk çölde yatan kadavralar.

Farzet körsün, olabilir,
Elele tut,
Taş al ve at,
Kafiri bulur.

Hani ceylanların,
Hani cihat marşın?

Bir yumruk harbinden nasıl kaçtın?
En arka safta bile kalmadın,
Cengi attın, dünyaya daldın,
Tezeğe konan sinekler gibi.

Dönüyor burgaç,
Dünya üstten, yanlardan daralıyor.
Ovalardan,
Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi,
Bir gün ister istemez,
Karşısında olacaksın kaçtıklarının.


Dua et,
O gün henüz mahşer olmasın...


Cahit Zarifoğlu



NASIL BİR DUYGUDUR TÜRK OLMAK ? @ 29-12-2008 21:27

Aslında çok şeydir, Türk olmak.
Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.
Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.
Türk olmak faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…
Türk olmak demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde…
Türk olmak lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.
Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.
Türk olmak Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.
Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.
Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.
Türk olmak; Truva'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.
Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak.
Türk olmak, Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, İstanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir.
Türk olmak Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlısından helallik almaktır.
Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.
Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiple n ecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.
Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağ olsun!' demesidir.
Türk olmak 'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.
Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.
Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.
Türk olmak. Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.
Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkiyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.
Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.
Türk olmak Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî -tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.
Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövül düğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...
Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', vermediklerine 'Kısmet' demektir. Her işin 'Hayırlısına' inanmaktır ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.
Türk olmak, Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.
Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir.
Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.
Türk olmak, buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sıraya girerek, sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.
Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.
Zor iştir Türk olmak. Türk olmak Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.
Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir.



GARİP AMA GERÇEK (KOMİK) @ 28-12-2008 01:04



Aşağıda okuyacağınız olaylar asparagas yada düzmece haberler değildir. Hepsi polis kayıtlarına geçmiş, birçoğu yazılı, görsel başında yayımlanmıştır.

Şimdi sıkı durun;

Gözü kanlanınca hastaneye giden Ahmet Dede'ye gebelik testi yapılması, annesinin kılığına giren adamın iki yıl maaş çekmesi, babasının BMC kamyonlarına hayranlığı sebebiyle kızının adını Bemece koyması, ata aşırı hız cezası kesilmesi size fıkra gibi mi geldi? Bu kadarı ancak Türkiye'de olur dedirtecek bu olaylar fıkra değil gerçek.

Erol Elmas'ın parantez yayınlarından çıkan ‘Fıkra değil Gerçek ‘ isimli derleme kitabında yurdumuzda olmuş ve gazetelere yansımış birbirinden ilginç bu olaylar anlatılıyor.

Adını ‘BMC' koydu

Şanlıurfa'nın Ceylanpınar İlçesi'nde kamyon sürücüsü Mehmet Yıldız, 28 yıl önce hayalini kurup alamadığı kamyonun markasını kızına ad olarak verdi.

10 yıl önce vefat eden Yıldız'ın 1976 doğumlu kızı Bemece Ay, ‘Herhalde dünyada kamyon adı taşıyan tek kadın benim.Adımı değiştirmek için müracaatımı yapacağım' dedi. (Hürriyet Gazetesi 16.11.2004)

Veresiye WC

Kelkit ilçe merkezinde Belediye İşhanı'nın tuvalet işletmeciliğini yapan Sadullah Kurban tuvaleti kendi imkanlarıyla ayakta tutuyor. Kurban, ‘Belediye Başkan'ı bana yardım etsin.Hiç değilse temizlik malzemelerinin alımını karşılasın.Son günlerde herkes deftere yazdırmaya başladı.Altından kalkamıyorum' dedi.(Gündem Gazetesi 16.05.2005)

Hatalı önlem

Erzurum'un Boşçakmak köylüleri, dört katlı apartman büyüklüğündeki kayayı, köylerine düşmesin diye halatla bağladı. (Aksiyon Dergisi Sayı 476)

Noter kapalı

Bir Kurban Bayramı'nda paşalarımızdan biri, yakın akrabalarından birine ‘Bizim kurbanların kesilmesi için de vekalet verin'der. Büyük bir saygıyla ‘baş üstüne' deyip oradan ayrılan yakın akraba, birkaç saat gözden kaybolur. Döndüğünde ‘Efendim vekalet verecektik; ancak noterler kapalı'demiş. (Zaman Gazetesi 08.03.2005)

Tanker yanar mı

Bursa'da C.Kahraman, park halindeki tankerde mazot olup olmadığını, çakmakla kontrol etmek istedi. Alevler içinde kalan Kahraman ile E.A. (15), yaralandı. (Takvim Gazetesi 04.07.2004)

Keçi Muharrem

Soyadının açıklanmasını istemeyen 28 yaşındaki güvenlik görevlisi Muharrem K., reklam filmindeki ‘Keçi Muharrem' nedeniyle bir GSM firmasına tazminat davası açtı. Reklamdaki ‘Muharrem' adlı keçi nedeniyle alay konusu olduğunu, kendisiyle ‘Keçi Muharrem' diye dalga geçildiğini öne süren güvenlik görevlisi, Medeni Kanun'un 24 ve 25'inci maddelerine göre kişilik haklarına saldırı yapıldığı gerekçesiyle 5 milyar lira tazminat ve reklamın yayından kaldırılmasını istedi.

(Radikal Gazetesi 08.03.2005)

ilginç muhabbet

Genç adam, İstanbul'dan Ankara'ya otobüs ile giderken, Bolu dağında verilen molada hemen tuvalete koştu. Boş bir kabin bulup kendini oraya attı. Tam oturmuştu ki yan kabinden bir ses duydu: ‘Merhaba' dedi yandaki. Bizimki şaşkın şaşkın ‘Merhaba' diye cevap verdi. Komşusu devam etti: ‘Nasılsın?' Adamın ilk defa başına böyle bir şey geliyordu... Aynı şaşkınlıkla cevapladı: ‘Sağol, iyiyim... Sen nasılsın?' dedi.Karşı taraf; ‘Ne yapıyorsun?'. Bizimki bir an tereddüt geçirdi. Adam onun tuvalette olduğunu bildiği halde ne yaptığıyla neden ilgileniyordu ki? Konuyu değiştirmek ihtiyacıyla ‘Ben...' dedi, ‘İstanbul'dan gelip, Ankara'ya gidiyorum. Sen nereye gidiyorsun?'. Komşunun bir sonraki cümlesi bu muhabbeti sona erdirdi: ‘Hayatım, telefonu kapatıyorum. Yandaki tuvalette bir geri zekalı var. Sana sorduğum sorulara cevap verip duruyor. Ben seni daha sonra ararım.' (Sabah Gazetesi 27.11.2004)

Ata hız cezası

Olay, Erzurum'da oluyor. Alper Ayber isimli genç, öğle saatlerinde, hurda yüklü at arabası ile giderken, Palandöken semti Mevlana Caddesi üzerinde, trafik ekiplerinin uyarısı üzerine, at arabasını durduruyor.

Trafik polisi, atının ‘hız sınırını aştığı' gerekçesiyle, 45.80 YTL ceza kesiyor. Şaşkına dönen sürücü ‘Bu nasıl ceza, hurda yüklü at arabası ile hız sınırını nasıl aşabilirim?' diye itiraz edecek gibi oluyor ama bakıyor ki boşuna!.. Çaresiz, cezayı ödüyor. (Hürriyet Gazetesi 26.06.2005)

SSK'da mucizeler

Hayatta olan bir SSK'lıya 5 kez otopsi yapılmış. (Yapan hastaneyi ve 5 otopsiye rağmen hala hayatta olan vatandaşı kutlamak gerek!)

Bir hasta günde 4. 303 defa muayene olmuş ve karşılığında 7, 5 milyar TL ‘ödenmiş'. (Böyle bir muayeneyi gerçekleştirme başarısını gösteren kurum, İstanbul'umuzun ‘güzide' bir üniversite hastanesi!)

Bir hastanın tam 134 kez tomografisi çekilmiş. Ve 5 milyar 528 milyon TL fatura kesilmiş. (Hasta, değil bu kadar tomografiye, vesikalık fotoğraf çekmeye bile dayanamaz. )

56 defa lavman (bağırsakların boşaltılması), 1. 204 defa iğne yaptıran, 197 defa sonda taktıran hastalar var. (‘Ne hastaymış be!' dedirtecek cinsten. Bir iğneye bile dayanamayanlara duyurulur!)

Bir hastaya sadece bir reçeteyle tam 48 milyarlık ilaç yazılmış. (Bu reçete tıp müzesine konulmalı. )

Bir kişiye tam 171 kan tahlili yapılmış. (Kansızlıktan düşüp bayılmadığı için hastayı tebrik etmek lazım! İlgili doktoru ayrıca... )

Bir başka hastanın tam 161 kalp filmi çekilmiş. (Bu kadar filmden sonra insan kalpten giderdi. )

Anne-baba yaşlı; çocuk annesini-babasını boşatıyor, kendisi de eşini boşayıp, ölmek üzere olan SSK'lı babasıyla evlendiriyor. Bir süre sonra yaşlı baba ölünce, sigortalının dul eşine de belki de 40-50 yıl hak etmediği bir maaş bağlanıyor. ( Bu ne cesaret?!)

Yazarı kitabı anlatıyor

Ben iki yıl Ustura Dergisi'nde ‘Meclis Çaycısı Tek Şeker Dursun anlatıyor' köşesini yazdım. Türkiye'de mizah yazarı olmak gerçekten çok zor. Niye? 70 milyon mizahçı var da ondan.

Adliye adalet dağıtırken, soğuk duvarların arasında insani sesler, sıcak yaklaşımlar da olur. Bu bazen bir hakim fırçası, bazen de bir sanık ifadesidir. Hukuk literatürüne halkımızın mizahi yaklaşımıdır. Mizah yapma niyeti ile değildir ama sonunda ortaya çıkan acı bir tebessüm, muzip bir yaklaşımdır.

Sağlık ciddiye alınması gereken bir meseledir. Hastaneler feryat figan,doktorlar neşterli dostlardır. Her canı yananın feryadı kendi sesince, çıkar. Kimi ağlatır bizi, kimi güldürür. Hiçbir söz, bir neşter kadar can yakamaz. Olsa olsa yumuşatır acıları ve hayatın gülen yüzüdür. Bu kitapta yer alanlar ise ince bir mizah, hayata, hastalıklara ve acılara nanik yapmaktır. /Star

Bunlar da extra haberler;

Yer: Kayseri
Siz hıç karanlıkta iyi göremediğiniz için yakıt deposunun, tam dolup dolmadığını çakmak yakarak kontrol etme cesaretini kendinizde buldunuzmu!
Kayseri şehirlerarası otobüş terminalinde 38 AS 991 plakalı yolcu otobüsüne mazot alan muavin Z. T. deponun tam dolup dolmadığından emin olmak için çakmak çakarak kontrol etmek ister.
Sonuç: Buharlaşan mazotun parlaması ve muavinin yanık tedavisi için hastahaneye kaldırılması...


Yer: Diyarbakır
Lunaparkta gece bekçisi iki kafadar (zincirlerin ucuna bağlanmış salıncaklardan oluşan) uçan sandalyelere biner ve mekanizmayı çalıştırırlar. Ancak sandelyelerin merkezkaç kuvveti ile dönerek açılmasından dolayı durdurmak için şaltere ulaşamazlar ve sabaha kadar kimseye seslerini duyuramazlar.
Sonuç: Bu bekçilerden biri hayatını kaybetmiş, diğeri işe gördügü uzun tedavilere rağmen eski sağlığına kavuşamamıştır...

Yer: Karabük
Siz demir çelik haddehanesinde çalışan bir işçinin, sigarasını yakmak için 600 tonluk preslerin arasından emekleyerek geçtiğini ve 2.450 santigrad derecedeki fırına ulaşmaya çalışırken son sigarasını yaktığını duydunuzmu?..


Yer: Giresun
Siz hıç birisinin, dış ağrısından kurtulmak için çenesine kurşun sıktığını ve beynini dağıttığını duydunuz mu?..

Yer: İstanbul, Sultanbeyli
Yuttuğu sineği öldürmek için ağzına Shelltox sıkip, zehirlenerek kendisi de ölen zamane uyanığını...

Yer: Erzurum
Birçok ülkede insanlar berbere gidip traş olurlar, ama hiçbir berber, masaj amacıyla müşterisinin kafasını sağa sola çevirirken boynunu kırmaz...

Yer: Bozcaada
Bankamatikten para çekerken başka bir ülkede elektrik çaprmasından ölmezsiniz. Türkiye'de ölürsünüz...


Yer: Adapazarı
Siz hiç arabası ile yolda giderken radyoda duyduğu göbek havasıyla coşup, göbek atmak için aracını kenara
çeken ve otoyolda göbek atarken arkadan gelen aracın altında kalıp ölen duydunuz mu? Söz konusu olay TEM
otoyolu Sapanca mevkiinde cereyan etmiştir...

Yer: Konya
Aynı işyerinde, biri gündüz biri gece vardıyasında çalışan ve ikisi de işine motosiklet ile giden baba-oğulun, yolda karşılaşmaları normaldir, ama birbirlerine selam vermek içın ellerini sallarken, kaza yapıp ölmesi sadece bizde olur.

Yer: Kocaeli, Dilovası
Hangi ülkede bir gemi mühendisı, kontrol etmek için gemi kazanına girdiğinde, biri başkası gelip kazan kapısını kapatır ve kazanı ateşleyip...


Yer: Rize
Hangi ülkede; elektrik direğine yaşlanıp, ayakkabısına giren taşı çıkarmak için ayakkabısını silkeleyen birisi, yoldan geçen bir başkası tarafından (cereyana kapıldığı zannedilerek, kurtarmak amacıyla temas etmeden) kürekle vurularak kurtarılmaya çalışılır?..


Yer: Afyon
Siz hıç kahvehanede Okey oynanırken, İnsanların ve okey masasının üzerine inek düstügünü, duydunuz mu?
Toprak damlardan oluşan tipik anadolu mimarisi, sineklenen ve paniğe kapılarak nereye bastığını bilemeyen Sarıkız'ın ağırlığına dayanamamıştır..



YAŞAYAN ÖLÜLER İLE ÖLÜ DİRİLER @ 25-12-2008 00:05

Hiçbir mezar taşı kitabesi, doğruyu, salt doğruyu, yalnız doğruyu söylemez. (Cemil Meriç)

Mezar taşları tarihin perde arkasında yalan kitabeleri…

Hayat defterinin sahte yaprakları…

Solukların toprağa dönüşmesiyle insanın bir zamanlar dünyada yaşadığının göstergesi (!), modern dünyanın uydurduğu bir teceddüt…

Yaşayan ölülerin toprağa dönüşmesini izaha kalkıştığımızda karşımıza çıkan tablo; mezar taşları… İnsanoğlu nefes aldığı dünyada niçin hayatta ne kadar kaldığını mezar taşına yazdırır?… Bu, insanın hayatta yaşadığını iddia etmesi değil de nedir? Niçin Rabbini tanıyan insan, kendisini tanıyan insan, haddini bilen insan dünyada ne kadar kaldığını iddia etmeye kalkışsın ki?…

Bir devrin aynasıdır mezar taşları… Ne kadar süslü mezarlar görürseniz, biliniz ki bir o kadar da sapmış demektir o çağda yaşayan insanlar. Bakınız firavunlara, mezarlarına ulaşmak için iki büklüm oluyorsunuz piramitlerde. İki büklüm olmayı, rükû etmeyi bırakınız bir tarafa, mezarlarına ulaşmak için sürünüyorsunuz, secde ediyorsunuz! Kendilerine ulaşanlar, mezarları karşısında rükûda bulunup, secdeye varanlar oluyor. Tam ibretlik! İlahlık iddiasına kalkışan insanın hali…

Ruh dünyasında nefes alan, Rabbinin kendi ruhundan üflediğinin bilincinde olan insan ölür mü? Bu dünyada Rabbinin kendi hizmetine sunduğu bedeni ölür, toprağa karışır da, ruhu ölür mü? Peki ya ruhunun bilincinde olmayan, olmak istemeyen insan(cık)lara ne demeli? Hangi kefeye koymalı?

Vahiy, insanı ruhunun bilincine, idrakine çağıran sesleniş… Zamanlar ötesi bilinç yenileme eylemi. Vahiy yürekle buluştuğu an, kişiyi miraç fezasına çıkaran ulvî araç. Yüreği işgale uğramış, vahye duyarsız bir kalp elbette diri kalmayacaktır. Diri değildir ki zaten vahye duyarsız bir kalp, dönmüştür özünden. Kalp dönek demektir. Bir insanın derdi neyse kalbi de oradadır. Bazılarının kalbi bileğindedir. Bazılarınınki midesindedir. Sabah kahvaltıyı yapınca akşam ne yiyeceğini düşünür. Bazılarının kalbi şehvetindedir. Bazılarının kalbi de tam yerindedir: akılla ve imanla birleştiği yerde…

İnsan eğer Allah’a karşı sorumluluğunu asarsa, eşyaya karşı da sorumluluğunu asar. Ruhunun bilincinde olmayan, ne kadar muhteşem bir sürecin içinde olduğunun farkına varmayan insanın, ilahlık iddiası ne kadar gülünçtür. Eğer bir insan kendini yamuk bir yere yerleştirirse her şeyi ters görür. Orman görse bütün ağaçları ters diye söker. Yani ters dönmüş bir mantık… Tanrı atama yetkisinin elinde olduğuna inanan bir insan türü. Tanrısını kendi tayin ediyor. Bu insan, acıkınca tanrısını yemez mi?

Mezar taşları, insanın dünyada ne kadar kaldığının bir göstergesi midir? Peki, insanın dünyada ne kadar ölü yaşadığını nasıl göstereceğiz?

Keşke birileri çıksa da, mahşer günü gelmeden önce insanların dünyada ne kadar ölü yaşadığını tespit edip gösterebilseler…
Aynı mezar taşları gibi, günü gününe, hatta saati saatine…



AHISKA TÜRKLERİ'NİN 64 YILLIK ACISI @ 23-12-2008 22:49

Stalin tarafından sürülen Ahıska Türkleri, 64 yıldır aynı acıyı yüreğinde yaşatıyor.

İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Sovyetler Birliği lideri Stalin tarafından yurtlarından sürülen ve kırıma uğrayan Ahıska Türkleri, sürgünün üstünden 64 yıl geçmesine rağmen hala vatan özlemini ve sürgünün acısını yüreklerinde hissediyorlar. 14 Kasım 1944'te vatanlarından sürülen Ahıska Türkleri, bugün sürgünün 64. yıldönümünü dünyanın bir çok köşesinde hüzünle anıyor.

AHISKA TÜRKLERİ'NİN SÜRÜLMESİ

15 Kasım 1944’te Ahıskalılar Ahıska sürgünü ve soykırımını yaşamış, 6260 kilometrekare büyüklüğündeki Türk yurdu Ahıska'dan mallarına mülklerine el konularak, 120 bine yakını hayvan trenlerinde Orta Asya ve Kazakistan çöllerine sürülmüştü. 17 bini çocuk olmak üzere 30 bininin ölümü ile sonuçlanan Stalin soykırımını unutmak mümkün olmayacaktır. Bu gün sayıları 500 bine yakın Ahıskalı’nın sorunu millî bir dava haline gelmiştir.

AHISKA TÜRKLERİ

Ahıska Türkleri, Osmanlı zamanında yaklaşık 250 yıl Anadolu'nun doğusundaki Ahıska toprakları olarak anılan bölgede yaşamışlardır. Bu bölge 1829 Edirne Anlaşması ile Ruslara terk edilmiştir. Bunun üzerine soydaşlarımız Ruslar tarafından Orta Asya'nın çeşitli bölgelerine zorla sürülmüşlerdir. Uzun yıllardır vatan hasreti çeken Ahıska Türkleri, kendi topraklarına ya da anavatan olarak gördükleri Türkiye'ye yerleşmek istiyorlar.

Anadolu Türklüğünün ayrılmaz bir parçası olan Ahıska Türkleri'nin asıl vatanı bugünkü Gürcistan Cumhuriyeti'nin toprakları içinde kalan ve Türkiye ile komşu olan Ahıska, Ahılkelek, Aspinza, Adıgen ve Bogdanovka vilayetleridir. Günümüzde kendi yönetimi olmayan tek Türk topluluğu olarak Orta Asya'daki çeşitli ülkelerde varlığını sürdürmeye çalışan Ahıska Türkleri'nin tarihi oldukça eskiye dayanmaktadır.

AHISKA'YA DÖNÜŞ MÜCADELESİ

Ahıska, Türkiye sınırına 12-30 km. mesafede Gürcistan'ın güneybatısına düşen bölgenin adıdır. 31 Temmuz 1944 gün 6279 sayılı Devlet Savunma komitesinin ''gizli'' kararıyla top yekun sürgüne tabi tutulan Ahıskalıların çoğu, bu zor yolculuk şartlarına dayanamayarak hayatlarını kaybettiler. Ahıska Türklerinin neden sürgüne tabi tutuldukları tam 47 yıl gizli tutuldu. Ahıska Türkleri tarafından ,, vatana dönüş'' mücadelesi veren bir çok cemiyet oluşturulmuş ise de çeşitli ülkelerdeki sürgün hayatı hala devam etmektedir.



OLAN KİM YAPAN NE? @ 21-12-2008 01:33

İnsan ‘ne’dir?

Sıradan bir soru mu bu? Hep sorulagelen hep kolayca cevaplanıveren.

Çoğu insan için öyledir muhakkak.

Aslında kışkırtıcı bir soru. Çünkü yönlendirici. Dolayısıyla tanımlamacı.

Belki de en belirgin yanı bu insanın; tanımlayarak varolmak.

Tanımlamak, yalnızca varolanı görmekten ibaret değildir ama. Varolmayanı da görmek demektir aynı zamanda.

Oysa çoğunlukla varolana odaklıdır insan. Zira varolanı göstererek kendini işaret etmektir asıl amacı. Bu işaret etmenin en somut biçimi de özne-nesne ilişkisidir.

Özne-nesne ilişkisi desek de her ne kadar, genelde anlaşılanın ötesinde farklı bir ilişkiden bahsettiğimizi söylemeye gerek yok sanırım. Yine söylemiş olalım. Nasıl bir ilişki peki bahsettiğimiz?

İlişki, birlikteliktir her şeyden önce. O birlikteliği var kılan olmazsa olmaz bir ‘bağ’ vardır. İşte o bağı yaşamaktır insanı tanımanın yegâne yolu. İnsan hakkında bir şeyler bilmek, onu tanımak olamaz değil mi?

Öte yandan, birliktelikte bilinen biçimiyle özne-nesne ilişkisi yoktur. Çünkü yapan-olan ilişkisi değildir birliktelik. Her ne kadar ‘yapan’ konumuna talip olsak da hemen, ‘bağın yaşanması’ bağlamında olması gereken ‘olma’ya talip olmaktır. Olmak, sanıldığının aksine edilgenlik de değildir.

Yapan, dışa dönük yaşar, başkalarının yaşantılarında yer arar kendine. Olur olmaz her şeyi kendince tanımlar. Tanımlama düşkünlüğü, tanımlanmaya razı oluşunun göstergesidir. Genel algının içinde bir durumdur bu. Bunun da farkındadır. Her tanımlamayla kendi özneliğini vurgulamaya çabalar. Ancak her şeye rağmen görecelikten kurtulamaz. Tanımladıklarıyla vardır çünkü. Onlar yoksa kendi de yoktur. Yani nesne varsa özne vardır. Gerçekte olmayan bir ilişkiyi birlikteliğe taşıyan bir bağdan da bahsedilemez o halde. Asıl edilgenlik budur aslında.

Halbuki olmak, insanın kendi yaşantısına talip olmasıdır en başta. Kendine talip olan, kendi dışındakileri tanımlamaya ve tasnif etmeye değil, aradaki bağı keşfetmeye ve onu yaşamaya yönelmiştir. Değil mi ki insan, ancak birileriyle ya da bir şeylerle kendini algılayabilen ve yaşadıklarını anlamlandırabilen bir varlıktır; nesnesiz ve öznesiz bir birliktelikte elbette.

Öznesiz ve nesnesiz bir yaşantı da neyin nesi demeyin sakın ola. Zaten yoklar ki. Hani şairin dediği gibi “ne kadınlar sevdim zaten yoktular.” Ne ki yaşam yokluğun, ölüm varlığın kanıtı değil mi?

MEHMET SOLAK



YÜCEL TEŞKİLATI - MAKEDONYA TÜRKLERİ @ 19-12-2008 01:21
RUHLARINA EL FATİHA



Ey yolcu Oku, oku ve düşün. Okuyupta etkilenmemek elde değil.

1947'de Tito, Stalin'in de baskısıyla Yugoslavya'daki bütün milliyetçi teşkilatları ortadan kaldırmaya çalıştı. İlk tutuklamalar 1947 Ağustos'unda gerçekleşti. İlk etapta tutuklanan 16 kişinin duruşması 19 Ocak'ta başladı. Bu süreçte basın aracılığıyla ve hoparlörler kullanılarak Yücelciler aleyhinde kamuoyu oluşturuluyor, Türkler sindirilmeye ve psikolojik baskı altına alınmaya çalışılıyordu.

Tutuklanan Türklerin avukat tutmalarına izin verilmedi. Yönetimin tayin ettiği avukatlar hapis korkusuyla savunma yapamıyordu. 25 Ocak'ta mahkeme jet hızıyla kararını verdi. 27 Şubat 1948'de dört teşkilat üyesi ve Makedonya Türk toplumu fikir liderleri Şuayb Aziz, Adem Ali, Ali Abdurrahman ve Nazmi Ömer kurşuna dizilerek idam edildi.

Hemen akabinde baskı yapılarak, 1953'ten 1967'ye kadar yaklaşık 200 bin Türk, Türkiye'ye göç ettirildi. Göç öncesinde Makedonya'da 300 bin kadar Türk yaşamaktaydı (o zamanki toplam toplumun %75'i Türktü). Son nüfus sayımına göre bugün Türk nüfusu sadece yüzde 3,85. Arnavutlar yüzde 25, Makedonlar yüzde 65. Göç sırasında Yücel teşkilatı üyelerinin tamamına yakını Türkiye'ye geldi. Birbirleriyle irtibatlarını kesmeyen Yücelciler, 1957'den bu yana düzenledikleri mevlit programlarıyla dört şehitlerini anıyor. Türkiye'de Yücel teşkilatı hakkında araştırma yapan tek kişi araştırmacı-yazar H. Yıldırım Ağanoğlu. 2003'te 32 sayfalık bir kitapçık bastıran yazar, araştırmalarını sürdürüyor. Makedonya Türklerinin yaşadığı bu drama, o tarihlerde Türkiye basını da ilgi göstermemiş. Yücelcilerin yargılanması ve idam edilmesiyle ilgili Ağanoğlu'nun bulabildiği tek haber kupürü Trakya Postası isimli mahalli bir gazeteye ait.

Hayatta kalan son Yücelcilerden Necati Çetiner, Refik Özer, Kemal Hakimoğlu, Hüseyin Çelik dir. Teşkilat üyesi Necati Çetiner, Makedonya'yı işgal eden Bulgarların Türklere çok zalimce davrandıklarını belirterek, Türkiye'ye askerî istihbarat verdiklerini söyledi. Teşkilatın Merkez Komite üyelerinden Refik Özer ise teşkilat başkanı Şuayb Aziz'in Türkiye büyükelçisi ile aleni görüşmesinin stratejik bir hata olduğunu vurguladı.

Özer, savaş yıllarında Makedonya'da 300 bin Türk yaşadığını, bunların hayat haklarını korumak için mücadele verdiklerini kaydetti.

Bir başka teşkilat üyesi Kemal Hakimoğlu'nun anlattıkları hayli ilginç: "Teşkilat tarafından buraya gelenler oldu 1947-48'lerde, idamlardan önce. Dışişleri Bakanlığı'na gitmişler. Demişler ki, bizi izliyorlar, bizim hiçbir gücümüz, kuvvetimiz yok. Hiç olmazsa gelin bir serzenişte bulunun.

O zamanki CHP'li yetkililer, "Misak-ı Milli dışındaki Türklerle biz uğraşmayız" demiş.

Türkiye'den destek gelseydi 200 bin kişilik göçün yaşanmayacağını ifade eden Hüseyin Çelik ise "Köyleri de teşkilatlandırmıştık. Mücadelemiz komünizme karşıydı. Ama hiç destek gelmedi. Silahlı bir harekat olacaktı." diye konuştu.

Şehit Nazmi Ömer'in eşi Rahmetli Hacer Yücel'in Aksiyon'a anlatmış olduklarını dinleyip de duygulanmamak imkansız.

9 aylık evli iken tutuklanan eşi hakkında idam kararı verilince son bir defa görüşmek için çağrılan Yücel, üç aylık kızı ve eşinin yakınları ağlamaktadır.

Ama Nazmi Ömer metanetlidir. Yücel, eşinin o sırada söylediklerini dün gibi hatırlıyor: "Ağlamayın, ne ağlıyorsunuz öyle. Ben gidiyorum; ama sizi Türkiye'deki kardeşe emanet ediyorum. Yaşasın Atatürk Türkiye'si, yaşasın Türkiye." Yücel'in tek isteği, şehit eşinin mezarının bulunarak Türkiye'ye getirilmesi.

MAKEDONYA TÜRKLERİ RESMİ SİTESİ



Bir Fırtına Tuttu Bizi Deryaya Kardı @ 19-12-2008 01:14

Bir Fırtına Tuttu Bizi Deryaya Kardı
O Bizim Kavuşmalarımız A Yarim Mahşere Kaldı
O Bizim Kavuşmalarımız A Yarim Ahrete Kaldı

Yeni Cezve Yeni Cezve Kaynar Kaynamaz Oldu
O Benim Nazlı Yarimin Dilleri Söyler Söylemez Oldu

Yeni Cezve Yeni Cezve Kaynıyor Ocakta
Kasatura Belimizde (A Yarim) Martınımız Kucakta

Mapsanede Yata Yata Her Yanlarım Çürüdü
Yollarına Baka Baka A Yarim Ela Gözler Süzüldü

Rumeli/Selanik



MEVLANA'NIN 735. VUSLAT YILI @ 13-12-2008 01:20
Mevlana'nın 735. Vuslat Yılı Anma Etkinlikleri Başladı ve 17 aralık "Şeb-i Arûs" gecesi. Görmediyseniz mutlaka gelin, görün, ziyaret edin. Bir Konyalı olarak hatırlatmak istedim.


Şehbâz-ı cenâb-ı zülcelâlest semâFerrâş-ı kulûb-i ehl-i hâlest semâ

Der mezheb-i münkirân herâmest semâ Der mezheb-i âşıkân helâlest semâ

Zülcelâl olan Allah’ın doğanıdır sema. Hal ehlinin kalplerinin hizmetkarıdır sema.

Münkirlerin mezhebinde haramdır sema Aşıkların mezhebinde helaldir sema

Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.)

MEVLANA KİMDİR?

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı.

Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

MEVLANA'DAN CANLI YAYIN



YÖNETİM BİLİMİ @ 13-12-2008 01:03

"İyi bir yönetici kendi kariyeri için endişelenmeyen
fakat çalışanlarının kariyerleri için oldukça endişe duyandır.
Tavsiyem: Kendin için endişelenme.
Senin için çalışanlarla ilgilen ki;
böylece onların başarısı üzerinde büyüklüğe yükselesin."
(Burns, H.S.M)

Stoner’in 'Yönetim' adlı kitabından
Yılların geçmesiyle organizasyon faaliyetleri daha karmaşık ve pahalı bir hal alıyor. Sözümona Yönetim Bilimi (yön-eylem araştırması olarak da bilinir)
yöneticilere ve diğer karar mercilerine, onların planlarında ve problem çözmelerinde yardım edecek araçları geliştirmeye çalışıyor. Teknik ilerleme, bilgisayarların ve gelişmiş yazılım programlarının yaygın kullanımı, Yönetim Bilimi araçlarının uygulanmasını mümkün hale getirdi. Ama bununla beraber Yönetim Bilimi metodları, günden güne artan, sayısız karmaşık planlama durumlarına ve problemlerine yardım edebilirken, her derde deva değildirler. Bir çok durumda, bilgi odaklı ve hızlı kararlar almak için ya da bilgisayar teknikleriyle üstesinden gelinemeyen problemleri çözmek için hala insanlara ihtiyaç duyulmaktadır.

Yönetim Bilimi çalışmalarının amacı, yöneticilerin uygulanabilecek kararlara ulaşmalarını sağlamaktır. Bu, bilimsel ve sistematik yaklaşım tarzının kullanımını kazandırmalıdır; yani problemin tanımlanmasını, bu problemi de kapsayan sistem davranışının öğrenilmesini, mümkün olabilecek çözümlerin geliştirilmesini ve onların test edilmesini... Tüm Yönetim Bilimi uğraşları maliyeti etkileyici olmalıdir; beklenen finansal geri dönüşüm (örneğin: tasarruflar ve kazançlar), ölçüm ve araştırma masrafını aşmalıdır.

Yönetim biliminde bir karmaşık problemin bölümleri, onların matamatiksel karşılıklarına dönüştürülür ve daha sonra üzerinde bilgisayar yardımıyla denemelerin yapılabileceği bir model oluşturulur; zira söz konusu hesaplamalar çoğu zaman insanoğluna çok karmaşık ve yorucu gelmektedir. Ayrıca Yönetim Bilimi genellikle ekip yaklaşım tarzını kullanır; çünkü problemlerin bir çoğu, projenin gerçekleştirilmesinde görev alan Yönetim Bilimi personellerine ve yöneticilerine ek olarak sadece farklı disiplinlerden gelen uzmanlardan oluşan ekip tarafından çözülebilmektedir.


"Bir yönetici olduğunda en önemli şey, sen oradayken ne olmadığı değil; orada değilken ne olduğudur."
(Blanchard, Ken)

Yönetim Bilimi aşağıdaki araçları içerir:

1- Doğrusal programlama modelleri yaygın olarak sınırlı kaynakların bölüşümü esnasında en iyi yolu belirlemede istenilen sonuçları elde etmek için kullanılır. Doğrusal programlamanın uygulanmasına en uygun problemler, doğrusal ilişkilerin koşullarıyla ifade edilebilenlerdir. (mesela: üretimdeki makinelerin kullanımı)

2- Kuyruk ya da bekleme sırası modelleri, yöneticilere, hangi uzunluktaki kuyruklarının tercih edilebilir olduğu noktasında karar alırken yardım etmelidir. (örneğin: kasada alışverişe gelen bekleyen müşteriler, yük indirm