Amerika öyle bir büyüdü ki ekonomisi çöktüğünde ona bağımlı kalan devletler de bu çöküşün altında kalacaklar. Kendi öz kaynaklarımızla yetinip yarı aç da olsak, kısa sürede tüm bağımlı ekonomilerden sıyrılıp bağımsız olmanın yolunu bulmalıyız.
Amerika'nın son alışveriş trendi: Alışveriş yapmamak!
Hatta eldeki mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar, gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca, ABD'li üreticilerin etekleri tutuşmuş! Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?" la ilgili.
Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına.
Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor! Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor. Üstelik 'Mal edinmenin mutluluk getirmediğini öğrenen 'dünyanın en çok satın alan halkı', kocaman otomobillerini, dört oda bir salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyor. Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları kadar mesut ettiğini iddia ediyor. Bu esnada biriktirdikleri parayı yoga derslerine ve tatillere harcıyorlar.
YÜZ EŞYAYLA YAŞAMAYA DAVET!
Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her şey toplam 100 parça edecek. Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor. Hikâye, psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorlar. Ebeveynlerinden birini kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi kadar 'mutsuz' olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor! Şan dersleri, seyahatler, piknikler, tiyatro oyunları filansa başka!
Farklı tecrübeler hayatı zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeles lı filmci Roko Belic dünyayı dolaşıp *Happy *(*Mutlu*) isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor. New York Times gazetesinin haberine göre San Fransisco'nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış! Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha mutlu bir hayat yaşadığını anlatmış.
AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?
Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır: Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan m aymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:
-- Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
-- Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10–20 kat büyük evlere sahip olmak,
-- Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
--Okumadığımız kitaplara sahip olmak, —Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
-- Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
-- Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
-- Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
-- Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak… Ya da sahip olduğumuzu sanmak…
-- Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar... O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek...
Yine bir alıntı yazısıyla paylaşım yapmak istedim. Okuduğum bir kitaptan çarpıcı bir tespiti paylaşmak istedim:
Annelik duygusu biyolojik, fakat ifade tarzı kültüreldir; yani annelik, öğrenilebilir. Fakat çağımızda, gerek Batıda, gerekse Türkiye'de sosyal bağlar, eskiye göre çok zayıflamıştır. Yaşlılar annelik tecrübelerini gençlere aktaramamakta, genç anne bu bilgileri başka kaynaklardan öğrenmeye çalışmaktadır. Oysa ideal olan, anneliğin eğitim sistemi içerisinde bilimsel olarak öğretilmesidir. Buradaki ihmal, "Annelik duygusu temel bir duygudur, insanda zaten vardır, öğretilmesine gerek yok." anlayışından kaynaklanır. Aynı düşünce, ahlâk konusu için de geçerlidir. "İnsan ahlâklı olmalıdır. Bu duygu insanın doğasında var olduğu için öğretilmesine ve anlatılmasına gerek yoktur." diye düşünülür. Modernitenin sunduğu bu görüşün eğitim sistemi tarafından onaylanması böyle bir sonuç doğurmuştur.
Kaynak: N. Tarhan, Kadın Psikolojisi, 2005, (syf. 304)
blogun yeni görünümleri @ 23-05-2011 10:29 Merhabalar, uzun (x 10^2) zamandır bloga yazmadığımdan yenilikleri farketmemiştim. Bugün okuduğum bir kitaptan çok hoşuma giden bir yazıyı paylaşmak için blogger'a girince şu sayfayı önerdi. Talimatları kendi bloguma uyguladığımda ortaya hoş görünümler çıktı. İlgili sayfadaki önergeleri uygulayarak siz de deneyebilirsiniz. İşte benimkiler:
Blogger currently offers five dynamic views for its public blogs. These views are only accessible if allowed for by the blog author.
tarihi romanlar @ 21-09-2010 19:49 Güzel yazılarını ilgiyle takip ettiğim arkadaşım Murat'ın blogunda yayınladığı Tarihi Romanlar yazısında (onu da okuyun) önerdiği kitaplar, Osmanlı tarihiyle pek ilgili olmadığımı düşünmeme rağmen, akıcı bir kurguyla yazılmış kitapları okumayı sevdiğim için merakımı celbetti ve ilk kitap olan 'Dünyanın İlk Günü'nü Ramazan bayramından hemen önce edindim. Yaklaşık 700 sayfa olan bu cep boy kitabı bir haftaya kalmadan bitirmiştim ve romanın leziz tadı dimağımda kalmıştı. Böylece Murat'ın paylaşımı üzerinden Osmanlı tarihine merak sarmış oldum ve diğer kitapları da önerilen sırayla okumak için edinmeye başladım. Fakat ikinci kitap olan Imprimatur'un elime geçmesi biraz uzun sürünce, listedeki beş kitaptan üçünün yazarı olan Okay Tiryakioğlu'nun 'Kumandan' isminde bir kitabı daha olduğunu kitapçıda gezinirken öğrenip hemen aldım. Şimdilik onu okuyorum. (Bu arada, ben araştırırken, en uygun fiyatlar D&R internet mağazasındaydı; alacak olursanız hepsini toptan sipariş verebilirsiniz) 'Kumandan'ı bitirince, listedeki sıraya göre okumaya devam edeceğim. Bakalım ne kadar sürede okuyacağım :)
Murat'ın yazısından kitaplarla ilgili kısmı alıntılıyorum:
Dünyanın İlk Günü: Genç yazar Beyazıt Akman'nın ilk kitabı ve devamı gelecek gibi görünüyor. Yazar yurtdışında yaşıyor ve romanı yazarken dünya çapında saygı görülen kaynaklardan ve arşivlerden yararlandığını belirtiyor. Kitabın konusu kısaca Fatih Sultan Mehmet'in tahta çıkış süreci ve İstanbul'un fethi. İlk bakışta konu çok sıradan ve basit görülebilir fakat kitap o kadar harika kurgulanmış ki kitabı okuduktan sonra Topkapı sarayının önünden geçerken sanki Fatih Sultan Mehmet hala sarayda yaşıyor, Yedikule surlarının önünden geçerken kuşatma daha dün sonlanmış ve başınızı kaldırıp burçlara baktığınızda o ihtişamlı kıyafetleriyle yeniçerileri görecekmiş gibi hissediyorsunuz. En çok beğendiğim ilk 3 kitap arasında olduğunu hiç tereddütsüz söyleyebilirim. Kitapla ilgili daha fazla bilgiyi web sitesinden alabilirsiniz.
İmprimatur: Viyana kuşatması esnasında İtalya'da geçen olayları anlatıyor. Kuşatma altındaki insanların ruh halini ve o zamanlar hakkında bilgi almak için oldukça başarılı bir eser. Tabii ki kuşatmayı yapanlara kuşatma altındakilerin gözüyle bakma fırsatı da veriyor. (ŞG notu: Bu kitabın bir de CD'si var ve kitabı okurken CD'deki müzikleri dinleyerek iyice havaya girebiliyorsunuz :))
1453 Kuşatma: Bu ve bundan sonraki 3 kitap ise Okay Tiryakioğlu'na ait. Kitaplar kadar yazarın yaşam tarzı ve hayatı da son derece ilginç. Yazar aynen Jack Kerouac'in Amerika'da yaşadığı gibi farklı bir coğrafya olan Asya steplerinde yaşayarak bu romanları yazıyor. 1453 Kuşatma da diğer bir Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul kuşatması hikayesi, bu romanı diğerinden ayıran ise daha çok Fatih'in o süreç içerisindeki ruh halini anlatmaya çalışması.
Yavuz: Yavuz Sultan Selim'in nasıl 8 sene kısa bir sürede devletin sınırlarını 2,5 katına çıkardığının, babası, kardeşleri ve dünyanın 2 büyük devleti olan Memlük ve Safevilerle olan mücadelesinin hikayesi. Romanı okurken saltanat süresi boyunca siz de Yavuz ile seferden sefere çıkıyor ve roman ilerledikçe nasıl ki etrafındakiler Yavuz'un korkusu ve azametiyle tir tir tiriyorsa siz de onların duygularını hissetmeye başlıyorsunuz.
Kanuni: Kitabın alt başlığından da anlaşılacağı gibi babası Yavuz'un kılıçla yaptığını adaletle yapmaya çalışan ve dünyaya Muhteşem diye ün salmış bir hükümdarın hikayesi. Romanı okurken Muhteşem ünvanını tam anlamıyla hak ettiğini görüyorsunuz. Diğer kitaplarda da olan devşirme ve Türk vezirlerinin çekişmesi bu romanda daha fazla vurgulanıyor. Ayrıca roman yazımında da farklı bir teknik kullanılmış.
İyi okumalar :)
toplum mühendisliği @ 23-08-2010 16:32 Referandum'a yaklaşırken, çok keskin tarafgirlik durumları ortaya çıkıyor ve insanlar paketteki değişiklikleri kendileri okuyup yorumlamaktansa kendilerine sunulan spekülatif yaklaşımlara prim verme eğilimindeler gibi görünüyor bana. Malum anayasa değişikliği paketi şuradan (pdf) incelenebilir. Referandumda nereden oy kullanacağınızı öğrenmek için buraya bakabilirsiniz. Her neyse şu anda okumakta olduğum bir kitaptan bir paragraflık bir alıntı paylaşmak istiyorum. Milli eğitim sistemimize yazar tarafından yapılan bir analiz var aşağıda:
Şöyle ki, hakim kalıplar doğrultusunda yapılan eğitim, büyük çoğunluğu itibariyle (1) Mühendislik, Tıp ve İşletme okumak isteyen, (2) Felsefe, Sosyoloji ve Siyasal Bilimler gibi düşünce eksenli alanlara çok fazla ilgi göstermeyen, (3) Antropoloji ve Beşeri İlimler gibi insanlığın bugün geldiği noktayı anlamaya ve bunu eleştirmeye odaklanan disiplinleri ise olsa olsa açıkta kalmamak için tercih edebilen öğrenciler üretiyor. Çok satan gazetelerin boyut olmasa da içerik itibariyle ekseriyetle tabloid formatında yayın yapmaları ya da yayın politikaları eleştirilen TV kanallarının başka türlü reyting alamıyor olmaları gibi konularla bir arada düşünüldüğünde, üniversite eğitimindeki branş tercihlerini düşünsel olana yönelik yaygın bir ilgisizlikle açıklamak mümkün hale geliyor. Bu durumu, üniversite eğitimini tamamladıktan sonra düzenli kitap okumaya ihtiyaç hissetmeyen, çünkü öğrenmeyi zihnindeki merakların peşinde koşmanın değil, geleceğe yönelik pragmatik hedeflerini gerçekleştirmenin bir aracı olarak gören bir insan tipolojsinin yaygınlığının bir sonucu olarak değerlendirmek mümkün. Bu noktada, insan doğasının bir parçası olan düşünsel merakın ortadan kaldırılmasının ciddi bir insanlık suçu olduğu da söylenebilir. Zira bir insandan bundan daha büyük bir değer çalabilmek çok zordur.
düşünsel merakımızın kaybolmaması ve geri gelmesi dileğimle...
gidiyorum gündüz gece @ 04-05-2010 18:30 Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba. Bu yazıda sadece çok sevdiğim bir parçanın 91 kişilik harika bir yorumunu dogaicincal'dan paylaşmak istedim.
einstein'dan sozler @ 20-03-2010 18:47 Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba :). Aydan aya da olsa yazmayı bırakmadığımı bilmenizi isterim. Evet, bu seferki konumuz Einstein. Albert Einstein'ın bilim dünyasına katkısından bahsetmek gibi büyük bir işe girişmek beni aşar. Ancak stumbleupon üzerinden bulduğum şu stanford sayfasında toplanmış olan, Einstein'ın çeşitli zamanlarda söylemiş olduğu özlü sözler fena halde hoşuma gitti ve bazılarını paylaşmak istedim. Açıkçası facebook'ta zaman zaman çevirilerini paylaştığım bu sözleri bir araya getirip blogda toplamak iyi olur diye düşündüm. Çevirilerimde hata varsa yorum yazın; hemen düzeltebilirim. Daha iyi bir çeviriniz varsa ya da sizin çevirdiğiniz bir söz olursa seve seve eklerim. Eklemeler için arada bir bakabilirsiniz.
"We can’t solve problems by using the same kind of thinking we used when we created them."
"Problemleri, onları yaratırken kullandığımız düşünme biçimini(n aynısını) kullanarak çözemeyiz."
"Education is what remains after one has forgotten everything he learned in school."
"Eğitim, okulda öğrenilenlerin tümü unutulduktan sonra geriye kalandır."
"Peace cannot be kept by force. It can only be achieved by understanding."
"Barış zorla sağlanamaz; barışa ancak birbirini anlamayla ulaşılabilir."
"The eternal mystery of the world is its comprehensibility."
"Alemin en ezeli ve ebedi esrarı onun anlaşılır olmasıdır."
"Any intelligent fool can make things bigger, more complex, and more violent. It takes a touch of genius -- and a lot of courage -- to move in the opposite direction."
"Herhangi bir yetenekli ahmak, bir durumu daha büyük, daha karmaşık ve daha azılı hale getirebilir. Aksi yönde hareket etmek dahiyane bir nitelik -ve bir hayli yürekli olmayı- gerektirir."
"Everything should be made as simple as possible, but not simpler."
"Herşey mümkün olduğu kadar sade olmalı fakat basit değil." *
"Reality is merely an illusion, albeit a very persistent one." [recommended link]
"Gerçeklik, çok kalıcı da olsa, sadece bir yanılsamadır."
"Gravitation is not responsible for people falling in love."
"İnsanların aşka düşmesinden yerçekimi sorumlu değildir."
"Put your hand on a stove for a minute and it seems like an hour. Sit with that special girl for an hour and it seems like a minute. That's relativity."
"Kor-ateş bir kömürün üzerinde elini bir saniye tutmak, bir saat gibi gelir. O özel kızla birlikte bir saat geçirmek, bir saniye gibi gelir. İşte bu göreliliktir."
Aşağıdaki üç paragrafı Elif Şafak'ın Bit Palas isimli romanının 357'inci sayfasından alıntılıyorum. Çok hoşuma gittiği ve benim de kendimi bir nevi konsekutiv dormanz haline sokmuş olduğumu, çevresel koşullar düzelmiş olsa da hala bu halden çıkmamış olduğumu ve artık bu sığ safhadan kurtulmam gerektiğini hatırlattığı için sizlerle paylaşmak istedim. Beni sözleriyle sarsan elçime de buradan teşekkür ediyorum. Kitabı da okumanızı tavsiye ederim... Edebî anlatım olarak değişik bir lezzet bıraktı benim dimağımda.
Nadya, pis kokulu kehribar çantanın içini son kez gözden geçirip, fermuarını çekti. Televizyonu kapattı. Çantanın içini boşaltırken çıkardığı Karagöz kuklaları sitemle baktılar atıldıkları köşeden. Başka bir bavul alabilirdi gerçi; ama nedense bunu istemişti. Gidiyordu. Dormanz sona ermişti.
Tıpkı böcekler gibi, insanların da birer ekolojik potenzleri vardır: yani dayanabilirlik sınırları. Bu sınırlar içinde karşılaştıkları kötü çevre koşullarına yaşam işlevlerini sınırlamak suretiyle tepki gösterirler. Böylece, vücutlarındaki mekanizmaları her zamankinden az ya da farklı çalıştırır ve bu sayede, metabolizmalarını maruz kaldıkları yeni duruma göre ayarlarlar. Böylesi konsekutiv dormanz hali, belli bir yaşam çemberi içinde herhangi bir zamanda ve herhangi bir evrede ortaya çıkabileceği gibi, defalarca kez tekrarlayabilir de. Örneğin, bazı böcek türleri kış mevsimini, yumurta halinde değişik larva evrelerinde geçirerek atlatırlar. Soğuk havaları savıncaya kadar, değişimlerini durdurmak yahut yavaşlatmak suretiyle, madde değişimlerini sıfıra indirirler. Ne var ki, uzun vadede gelişmenin devam edebilmesi için bu durgunluk evresinin çok geç olmadan sona ermesi gereklidir: Zira çevre koşullarının uygun olmama durumu haddinden fazla uzun sürerse, böceklerin metabolizmalarında geri dönüşü olmayan zararlar ortaya çıkabilir.
Bildiğimiz şeyleri bilebilmek için illa ki bir alamet bekleriz bazen ya da bizi omuzlarımızdan tutup dut ağacı silkeler gibi sarsacak bir elçi, mümkünse uzaklardan gelen. Ama işte her zaman, istediğimiz suret ve ebatlarda olmayabilir gönderilen. Alametin biçiminde yahut elçinin kisvesinde değil, anlamı çözebilmektedir mesele. Nadya Onissimovna da patates lambaları dolabını basan böceklere bakarken, bunca zamandır sürdürdüğü 'Karısı Nadya' halinin bir konsekutiv dormanz olduğu fikrine kapılmıştı aniden. Nicedir yaşam işlevlerini sınırlamış, kapasitesinin altına inivermiş, madde değişimini dondurmuştu. Ve eğer bir an önce bu sığ safhadan sıyrılmaz ise, onun da benliğinde kalıcı hasarlar ortaya çıkacaktı.
Beyinlerimiz tıpkı evlerimiz gibidir. Çekmeceler ve dolaplardan oluşur. Beynimize giren her bilgiyi bu çekmece ya da dolaplardan birine tıkıştırırız. Çünkü; ortalığın dağınık olması evde olduğu gibi beynimizde de konforumuzu kaçıran bir durumdur. Parası olmayanların evinde az dolap ve çekmece olması gibi zihinsel ve fikirsel açıdan fakir olanların da beyinlerinde çekmece ve dolap sayısı azdır. Mesela; çevremizde çok sayıda iki çekmeceli beyinler vardır. Her bilgi, olay veya kişiyi; iyi - kötü ya da bizden - onlardan şeklinde ikiye ayırır, ne var ne yok her şeyi bu iki çekmeceye taksim ederler. Bu iki çekmeceli sistemi biraz olsun geliştirip beyinlerine bir kaç çekmece daha ekleyenler bir iki farklı kategorizasyon daha yapmayı başarabiliyorlar. Bu tabii insanlık için küçük ama onlar için önemli bir adım. Bir bakmışsın ki aynı çekmeceye salatalık soyacağı, çizmeler, ödenmemiş faturalar, çamaşır suyu ve nişan yüzüğü denk gelmiş. Olabilir ama sonuçta ortalık pırıl pırıl. Hiç bir dağınıklık yok, kafa konforu yerinde.
Ben evde değil ama beyinlerde dağınıklıktan yanayım. Ya da çok okumak, düşünmek, kafa yormak ve bu sayede yüzbinlerce yeni çekmece edinmek lazım. Edinmek de yetmez edinmeye devam etmek de lazım. Eyvah çok didaktik oldum, kendimden sıkıldım.
Yazı, ABD Boston'a burslu olarak siyaset bilimi doktorası yapmaya giden bir Türk genci olan Omer Ozsipahioglu'nun gel-gitli hayatını ve bu hayatla bir şekilde kesişen çok farklıymış gibi görünen hayatların hikaye edildiği, hatta bizzat kelimelerle resmedildiği ARAF romanından alıntıdır. Romanın İngilizce orjinali "The Saint of Incipient Insanities: A novel by Elif Safak".
Sayfa 311:
...Tercih şansı olsa, daha hafif, narin, esnek ve portatif, her gittiği yere kolayca taşınabilen bir soyadına sahip olmak isterdi Ömer Özsipahioğlu, Mr. ve Mrs. Brown gibi.
İstanbul'da lise yıllarında İngilizce dersinde okuduğu ilk kitabın adı İngilizce Öğreniyorum-I'di. Birinci yılın ilk döneminde okutulan ders kitabıydı bu. İkinci dönem başka bir ktaba geçmişlerdi, İngilizce Öğreniyorum-II ve böyle sürüp gitmişti. Fazla bir ilerleme kaydettikleri izlenimi vermiyordu kitaplar; dördüncü ya da beşinci dönemde öğrenciler ders kitaplarının kapaklarını çiziktirerek dalga geçmeye başlamışlardı, Hala İngilizce Öğreniyorum-XIV, Umutsuzca İngilizce Öğrenmeye Devam Ediyorum XXXV. Öğretmenleri bütün dünyada İngilizce eğitiminde temelde aynı sistemin kullanıldığını, yine de farklı ülkelere uyarlarken her kitapta ufak tefek değişiklikler yapıldığnı belirtmişti. Diziyi planlayanların niyeti ne olursa olsun, kitapların başlık ve içerikleri pek başarılı değildi. İngilizceyi insanın asla tam manasıyla keşfedemeyeceği, sadece içinde debelenebileceği bir kaygan zemin gibi gösteriyorlardı; insanın dokunabileceği ama asla elinde tutamayacağı sabunumsu bir yapı. Ne kadar uğraşsan da tutamayacağın senden hızlı bir tavşan-dil, ne ulaşabildiğin, ne de ulaşıp ulaşmamayı umursamama hakkını koruyabildiğin.
Yine de, başlıklarının moral bozucu bir biçimde uzayıp gitmesine rağmen, başkahramanlar Mr. ve Mrs. Brown'dan başka birileri olsa İngilizce Öğreniyorum dizisi daha eğlenceli olabilirdi.
Eğer Türkiye'de nice lise öğrencisi gramere azami dikkat gösterip, asgari kelime hazinesiyle geçinen, iğretiliği kemikleşmiş bir İngilizce konuşuyorsa bunun suçu kısmen de olsa Mr. ve Mrs. Brown'a aitti. İngilizce Öğreniyorum I-II-III-IV... dizisi boyunca en basit faaliyetleri dahi en alengirli şekillerde yaparak sayfalarda kol gezerler, bu arada genç okurlarının yaratıcılık ve hayal yeteneklerine nasıl zarar verdiklerini bilmezlerdi.
Çift, İngilizce Öğreniyorum-I'in ilk sayfalarında, evlerinin mutfağında, ağızları kulaklarında gülümser vaziyette zuhur etmişlerdi. Bu ilk karşılaşmada Mrs. Brown "tabak", "fincan" ve "elma" kelimelerini öğretme vazifesiyle tezgahın yanında duruyor, Mr. Brown ise masada oturmuş, amaçsızca kahvesini yudumluyordu. Sonraki hafta Mrs. Brown "koltuk", "perde" ve herkesi hayrete düşürerek "televizyon" kelimelerini öğretmek üzere yine aynı elbise ve aynı tebessümle oturma odasında hazır ve nazırdı. Mr. Brown görünürlerde yoktu. Sonraki haftalarda çiftin öğretme teknikleri de gülüşleri ve giysileri gibi nadiren değişmişti. Her farklı sahnede Mr. ve Mrs. Brown etraflarındaki her şeyi üç temel ölçüte göre tanımlayıp öğretiyorlardı: renk, büyüklük ve yaş. Böylelikle, Mr. Brown bahçede küçük bir köpek gördüğünde Mrs. Brown yeşil halıyı süpürüyor ya da Mr. Brown eski koltuğunda otururken Mrs. Brown beyaz bir doğum günü pastası yapıyor, işleri karmaşıklaştırma zamanının geldiğine kani olduklarındaysa küçük yeşil yeni halıları süpürüyor ya da büyük yaşlı siyah köpeklere rastlıyorlardı.
Ancak çok geçmeden bu iç mekan sahnelerinin geçici bir safha, çiftin hayatında bir nevi ara dönem olduğu ortaya çıkmıştı. Kitabın ortalarında bir yerlerde o dönem sona erdiğinde, Mr. ve Mrs. Brown bir dizi dış mekan faaliyetine kendilerini vurup bir daha da dur-durak bilmediler. Kafeslerdeki hayvanların isimlerini saymak için hayvanat bahçesine gittiler, otlar, ağaçlar ve çiçekleri öğretmek için dağlara tırmandılar, "gözlük" seçmek, "dondurma" yemek ve "lahana" almak için yakınlardaki çiftliklere, "eldiven", "kemer" ve "küpe" satın almak için mağazalara gittiler, her ne kadar bunları hiç giymeseler de takip eden bölümlerde. Ara sıra tekrarladıkları bir başka faaliyet de uzun, mayışık "güneşli-bir-pazar-günü-idi" pikniklerine çıkmaktı. Orada "kurbağa", "uçurtma", "çekirge" kelimelerini öğrettiler, "tepeler" arasından akan bir "ırmak" kıyısında dinlenirken. Her ne kadar Mr. ve Mrs. Brown dünyanın başka memleketlerinde olup bitenlerle zerrece ilgili görünmeseler de bir keresinde "havaalanı", "gümrük", "bavul" ve "sombrero(Meksikalı şapkası)" kelimelerini öğretmek için Meksika'ya gitmişlerdi. Pek çok öğrenciyi hüsrana uğratan bir çabuklukla geri dönüp, tekrar evlerinde görüldüler; arkadaşlarına ve akrabalarına (her biri sombrerolu) tatil fotoğraflarını göstermek, bir yandan da the past perfect tense'i öğretmek için şatafatlı bir parti vererek.
Dur-durak bilmeden hareket halinde olsalar da, Mr. ve Mrs. Brown'ın asla adım atmadıkları mekanlar da vardı. Asla mezarlıklara gitmezlerdi mesela; sınıftaki oğlanların çoğunun kapısına kadar gidip, içine girmeye cesaret edemedikleri kerhaneler şöyle dursun, yaşam evrenlerinin hiçbir yerinde senatoryumlara, rehabilitasyon kliniklerine, akıl hastanelerine de rastlanmazdı. Mr. Brown'ın bir garsoniyerde ağzı kulaklarında, bütün oğlanların öğrenmeye can attıkları ayıpçı kelimeleri öğretmesini ya da Mrs. Brown'ın bedeniyle, ördekleri göstermek ve doğum günü pastalarını süslemek dışında şeyler yapabileceğini hatırlamasını bekledikleri yoktu. Ama en azından yürüyebilir, sokaklara çıkabilirlerdi. Resmettikleri dünya bunca gerçekdışı ve steril olduğundan, öğrettikleri dil de gerçekdışı ve steril bir hal almış, teorik -yani gramatik- olarak ne söylemek gerektği bilindiği halde İngilizce konuşmak bir nebze olsun kolaylaşmamıştı.
Ardından İngilizce Öğreniyorum-I-II-III... dizisinde öğretilen mutlu hayat taklidinin gerçek hayat tarafından amansızca sınanacağı o lanetli an çıkagelirdi. Çocuklarının İngilizce konuştuğunu duymak orta sınıf Türk anababaları için müthiş bir gururdu. Hiçbir fırsatı kaçırmazlardı. Pat diye, akrabalarının ve arkadaşlarının önünde İngilzce konuşmaya, bir şey söylemeye zorlarlardı, yeterki kulağa yeterince İngilizce gelsin. Anababaların, hiçbir içerik ya da maksat olmaksızın çocuklarının İngilizce konuştuğunu duyma istekleri yeterince kahrediciydi ama beterin beteri olduğu, bu anababalar birkaç turistle karşılaşınca ortaya çıkardı. "Neden konuşmuyorsun," diye dürtelerlerdi çocuklarını, "git konuş turistlerle, sor bakalım bir şeye ihtiyaçları var mı. İki dönemdir İngilizce dersi alıyorsun. Konuşabilirsin!"
Konuşabilirlerdi elbette. Sahne biraz daha farklı olsa turistlerle konuşabilir, hatta muhabbet bile edebilirlerdi. Komalar, ambulans sirenleri, sokak satıcıları, İstanbul keşmekeşi içinde eğri büğrü kaldırımları arşınlayan hayat gailesinde endişeli insanlar arasında olmak yerine, bir dere kıyısında güzel-ve-güneşli-bir-pazar pikniğinde, açan zambakları, öten kurbağaları seyrederek bağlaçlar ve ünlemlerle besleniyor olsalar ve tüyler ürpertici basitlikteki "Kapalı Çarşı'ya nasıl gidebilirim?" sorusu yerine iki ayrı cümleciği zarf bağlaçlarıyla birbirine bağlamaları istenseydi. Konuşabilirlerdi kuşkuduz ama bu koşullar altında değil. Yaz gelene kadar İngilizce öğretmenlerinden, en çok da Mr. ve Mrs. Brown'dan nefret etmiş olurdu öğrenciler. İlk dönem duydukları okkalı tepkiselliğin titrek temelleri üzerine, İngilizce Öğreniyorum-III'e devam etmek için ek motivasyonları olmazdı.
Bu kitapları kemikleştiren, öğretmeyi hedefledikleri kurallardan ziyade reddettikleri kuralsızlıktı: belletilen her şeyin kağıt üzerinde doğru olsa da, hayat tarafından yanlışlanabilir olmasıydı unuttukları. Bu kitapların hasarları öyle büyüktü ki zihninde, sinema ve müziği bu kadar çok sevmese yan etkileriyle hala boğuşuyor olurdu Ömer. Sinema, yani düşük bütçeli, bağımsız, iddiasız, Amerikan/İngiliz/Avusturalya filmleri ve punk/rock/post-punk şarkı sözleri, ezberlemeye mecbur bırakıldığı bütün Advanced English kitaplarından daha çok şey öğretmişti ona.
Hayat, etiyle kanıyla gerçek hayat, gramer kurallarının içinde ikamet etse de sürekli, sistematik olarak bu kuralların dışına çıkmak için patikalar açıyordu kendine. Hayat, gramer kurallarının gereklerine göre cümleler kuruyor ama hemen ardından orada burada delikler açarak dilin özünün sızmasına, kendi yolunu bulmasına da imkan tanıyordu. İngilizce Öğreniyorum kitaplarının öğretmeyi unuttuğu tam da bu "sapma" ve sapmanın benzersiz hazzıydı.
Yukarıdaki videoyu göremiyorsanız bir de şuradaki bağlantıdan deneyin. Yine de izleyemezseniz muhtemelen youtube'a erişemiyorsunuzdur. İnternete evden bağlanıyorsanız erişim için gerekli ayarlar burada.
Yukarıda 'Annem' diye başladığına bakmayin (parents'i oyle ceviriverdim)... Benim annem istisnadır :) Ofis (word, excel, vs...) kullanmayı annecigim sayesinde ögrenmistim lise-1'de, hem de Pentium-100'de... Tatilde ofis'te birşeyler yapmayi odev olarak verirdi, boş kalıp da sıkılmayalım evde diye :P
Çocuklara ödev olarak verilebilecek bir konu: karnelerinin aynısını excel'de yapmaları :)
... anlamına gelmez @ 01-08-2009 16:48 Gösterdim! Gördü anlamına gelmez... Söyledim! Duydu anlamına gelmez... Duydu! Doğru anladı anlamına gelmez... Anladı! Hak verdi anlamına gelmez... Hak verdi! İnandı anlamına gelmez... İnandı! Uyguladı anlamına gelmez... Uyguladı! Sürdürecek anlamına gelmez...
teknik servis [komik] @ 20-07-2009 12:52 Pazar neşeniz kısa bir süreliğine yerine gelsin. Beni çok güldürdü bu derleme :)
Değerli Teknik Servis,
Geçen yıl aldığım "Erkek Arkadaş 5.0" programını "Koca 1.0" seviyesine yükselttim. Ama tüm sistem performansları nda bir yavaşlama sözkonusu. Özellikle "Erkek Arkadaş 5.0" bölümünde bulunan "Çiçek 8.0"ve "Mum Işığında Yemek 6.3" işlemleri "Koca 1.0" programında yok... "Koca 1.0" programı devreye girince bir çok program devre dışı kaldı.
"Romantizm 9.5" ile "Özel İlgi 6.5" kesinlikle devre dışı, ama bunun yerine "Sınırsız TV 0.4" ve "Maraton 1.35 " sürekli çalışıyor. "Sohbet 8.0" ve "Ev Temizliği 2.6"yi çalıştırınca da sistemi çökertiyor.
"Kavga 5.3", "Evi Terk Et 3.2" programı fayda etmedi.
"Koca 2.0" sürümünü yüklesem işe yarar mi? Sizce ne yapmam gerekiyor?
İmza Umutsuz
============ ========= ====
Sayın Umutsuz,
Bir kere bu olayı şöyle görmeniz gerek "Erkek Arkadaş 5.0" bir eğlence paket programıdır. "Koca 1.0" ise başlı başına bir işletim sistemi. “Beni sevdiğini düşünüyordum.html" komutunu yazarak "GözYaşı 6.2"'i indirin ve "Suçlu His 3.0"'ı güncellemeyi unutmayın. Eğer bu uygulamalar doğru sonuç verirse "Çiçek 2.0" ile "Mum Işığında Yemek 2..1" kısa bir süre için devreye girebilir. Ama sakın çok sık uygulamaya koymayın yoksa "Koca 1.0" otomatik olarak koruma programı olan "Sessizce SuratAsma 2.5" devreye sokar.
Ama ne yaparsanız yapın kesinlikle "Kaynana 1.0"'ı çalıştırmayın. (Ekran görüntüsünü bozan ve sistem kontrolünü kaybettiren bir virüs ortaya çıkar).
Ayrıca "Erkek Arkadaş 5.0" 'ı kesinlikle yeniden yüklemeyin. Bu kabul edilmez uygulama ciddi sorunlar yaşatabilir ve "Koca 1.0" bunu kaldıramaz.
"Koca 2.0" ise size ek yük getirmekten baska ise yaramaz.
Kısacası "Koca 1.0" çok güzel bir işletim sistemi, ama sınırlı hafızaya sahip ve yeni uygulamaları hemen kavramaya müsait değil.
Performans arttırıcı ek programlar tavsiye ederiz,
Mesela "Sıcak Yemek 3.0" ve "Sevgi Sözcükleri 7.7" çok faydalı olur.
İyi Şanslar,
Teknik servis
Yazıyı gönderen arkadaşım İnci'nin de dediği gibi acaba bunun "Kız Arkadaşım 6.0" ve "Karım 1.0" sürümleri nasıl olurdu acaba :P
10'dan say geriye @ 30-06-2009 11:14 Facebook'ta kimin ne yaz(p)dığını izlemek bazen hoş oluyor bazen boş. Buradaki hoş paylaşımlardan biri. Paylaşan Ahmet Y.
EĞER; "9" canlı olsaydın bile, En çok "8" kez kaçabilirdin ölümden. Bil ki "7" düvele sultan olsan dahi, Yerin "6" mekan olacak sana. En fazla "5" metre kumaş götürebileceksin. Kapatacaksın "4" açsan da gözünü. Bu dünya "3" günlük dünya. Azrailin yanında "2" kat olup yalvarsan da nafile. Elbet "1" gün öleceksin. İşte o zaman herşey "0" dan başlayacak ...
Aşağıdaki haber beni nedense heyecanlandırdığı için paylaşmak istedim. Bunun protez dünyasında büyük bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Bence bu malzeme sadece protez yapmak için değil başka ürünler yapmak için de rahatlıkla kullanılabilir gibi geliyor. Mesela tahtanın kullanıldığı heryer :)
İtalyan uzmanlar, tahtadan yapılmış, gerçeğinden farksız kemik protez maddesi geliştirdi.
Araştırmacı ekip ilk önce tahtada bulunan su ve proteni ayırmak için tahtayı ısıttı. Isıtma işleminden sonra geriye tahtanın karbon iskeleti kaldı. Daha sonra bu maddeyi karbondioksit ve oksijenle reaksiyona sokarak kalsiyum karbonatı elde ettiler.
Faenza kentinde bulunan Seramik Teknolojisi ve Bilimi Enstitüsü`nde görevli uzmanlar tahtadan elde edilen bu beyaz maddenin (Kalsiyum karbonat) kimyasal olarak kemikten bir farkının olmadığını açıkladı.
Uzmanlar, gözenekler ve kanallar sebebiyle tahtanın vücuda titanyumdan daha kolay entegre olabilme özelliğine dikkat çektiler.
Kemikle benzer yapıda olmasına rağmen, aşınma ve çürüme riskinden dolayı protez için elverişli bir madde olmayan tahtanın, gözenekli yapısı muhafaza edilerek temel elementlerinin kemik yapısına dönüştürüldüğü kaydedildi.
tek kollu judocu @ 10-06-2009 11:44 Yeni değil ama işte size hayattan feyz alınacak bir öykü daha!
Japonya'da bir çocuk 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmekle birlikte bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya'nın ünlü bir Judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin olup olmadığını sormuş. Hoca "Getir çocuğu, bir bakalım" demiş. Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına. Hoca çocuğu süzmüş ve "Tamam. Yarın eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz." demiş.
Ertesi gün çocuk geldiğinde, hocası ona bir hareket göstermiş ve "Bu hareketi çalış" demiş. Çocuk bir hafta aynı hareketi calışmış. Sonra hocasının yanına gitmiş ve "Bu hareketi öğrendim, başka hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormuş. Hocanın cevabı "Çalışmaya devam et" olmuş.
İki ay, üç ay, altı ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş ve bu bir yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış. Sonunda hocanın yanına tekrar gitmiş ve "Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum. Bana başka hareket göstermeyecek misiniz?" demiş. Hoca yine "Sen aynı hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz." diye cevap vermiş.
İki yıl, üç yıl, beş yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş. Bir gün hocası yanına gelip "Hazır ol! Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!" demiş. Delikanlı şok olmuş. Hem sol kolu yok, hem de judo da bildiği tek hareket varmış ve ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş ama hocasına saygısından ses çıkarmamış.
Turnuvanın ilk günü, delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. Derken, ikinci, üçüncü maç, çeyrek final, yarı final ve final! Finalde delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış. Tam bir üstat! Delikanlı dayanamayıp hocasının yanına koşmuş ve "Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var. Bu kadarı bana yeter. Bari, çıkıp da rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim." demiş. "Olmaz!" demiş hocası. "Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil." Delikanlı çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç başlamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve TAK! Yenmiş rakibini ve şampiyon olmuş.
Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş, "Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım?" diye sormuş. Hocası da "Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir. İkincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir!"
"İnsanların eksiklikleri bazen, aynı zamanda en güçlü tarafları olabilir. Ama yeter ki bu eksiklik kafalarında olmasın!!!"
Her gün bir yere Konmak ne güzel Bulanmadan, donmadan Akmak ne hoş
Dünle beraber Gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa Düne ait Şimdi yeni şeyler Söylemek lazım
Mevlana Celaleddin Rumi
dilbert - yetenek :) [komik] @ 24-04-2009 14:52 Uzun bir aradan sonra kısa bir komik pas verip kaçayım yeniden...
Mühendis Dilbert çizgi serisini bilenler bilir. Paylaştığım videoda, Küçük Dilbert annesiyle doktora gidiyor... Animasyonda geçen konuşmayı da alta ekledim. Trajikomik :) Özellikle de mühendisseniz... İzleyin:
Anne: Küçük Dilbert için endişeleniyorum. Diğer çocuklar gibi değil.
Doktor: Ne demek istiyorsunuz? Anne: Dün, onu bir dakika kendi başına bıraktım. Ve o, TV'yi, saati ve müzik setini sökmüş. Doktor: Bu çok normal. Çocuklar mutlaka birşeyleri parçalarlar.. (Bu sırada, küçük Dilbert'e diz refleks testi uygular) Dilbert: Oo! Anne: Beni endişelendiren kısım, parçaları amatör radyo istasyonu yapmak için kullanmış. Doktor: Aman Tanrım! Anne: Bu kötü mü? Doktor: Normalde EEG çektirirdim. Ama makine çalışmıyor. (Küçük Dilbert, doktor konuşurken, EEG makinesinin kapağını açıp bir-iki kurcalar ve makine çalışmaya başlar) Doktor: Durum korktugumdan daha kötü. Anne: Nedir? Doktor: Maalesef oğlunuzunda şey var... Yetenek! (Knack) Anee: Yetenek mi? Doktor: (Tıp kitabına bakar) Mekanik ve elektronik aletlerle alakalı olağanüstü bir sezgiyle beraber sosyal eksiklikle karakterize edilen ve nadiren rastlanılan bir durum. Anne: (Endişeli) Normal bir yaşam sürebilir mi? Doktor: Hayır. Mühendis olacak. Anne: ühühühüü. Doktor: Kendini suçlama. Anne: Zamanla geçer mi? Doktor: Geçebilir ama dua et geçmesin. Eğer bir mühendis yeteneğini kaybederse sonuçları yıkıcı olabilir...
This song says; No matter who you are no matter where you go in the life...
o uçağa binmiştim @ 27-02-2009 01:27 Geçenlerde Amsterdam Schiphol havaalanına inemeyip yakınındaki tarlaya çakılan TK1951 sefer sayılı Boeing-737-800 tipi Tekirdağ isimli THY uçağının yaptığı kazayı haberlerde görünce, benim de geçen yaz aynı uçakla ve aynı saatte Amsterdam'a uçtuğum aklıma geldi. Bir an için düşen uçakta bulunduğumu hayal ettim ve tuhaf oldum! (O zaman eğlenceli gelmişti). Hayat değerli geldi yeniden!
Tonlarca ağırlıktaki o metalin, içindeki herşeyle birlikte havada süzülebilmesi çok garip geliyor bana. Muazzam enerjiler üretilip tüketiliyor işlem sırasında. Düşme ve çarpma durumlarında oluşan eylemsizlik ve tork ise yine ciddi boyutlarda. Tesellim ise herhangi bir patlamanın meydana gelmemiş olması. Medyadan takip edeceğiz, bakalım neler kazılacak bu olayın altından. Ölenlerin yakınlarına sabır diliyorum...
nasıl ders çalışılır? @ 21-02-2009 00:33 Her türlü çalışmanın nasıl yapılacağına dair güzel bir yazı yazmış Engin Ardıç. Yazının hakkını verelim: Şuradan okuyabilirsiniz. Keşke dememek için, uykusuz kalmamak ve gereksiz stres yapmamak için günü gününe çalışalım. Zararın neresinden dönülse kâr. Düzenli çalışmaya alışacağım...
Yeni okuduğum bir haberi Türkçe'ye çevirerek paylaşmak istiyorum;
Kelebekler, kırılgan, narin ve güzel doğa yaratıklarıdır ve görünüşe göre de güneşi güç kaynağı olarak kullanabilmekteler. Araştırmalar, kelebek kanatları üzerinde bulunan bazı pulların, nano-biyolojik olarak ayarlanabilen ve güneş ışığından gelen ısıyı emen yapılar olduğunu ortaya koydu. Bu pulcuklar sayesinde böcek, soğuk havalarda veya yüksek irtifada uçarken hayatta kalabiliyor. Şimdi bazı bilim adamları, çevrebilimcilere kötü bir seçenek sunuyor: "Verimliliği daha yüksek güneş pilleri yapabiliriz ancak bunları yapmak için kelebek kanatlarını yakmak zorundayız!"
Evet, bu hain bir komplo değil. Şanghaylı Bilim adamları kelebek kanadındaki yapıları taklit eden güneş hücreleri geliştirdiler. Fakat bu, onlara bakarak bukalemun gibi taklit etmekten ziyade bir katil gibi onları öldürmek ve derilerini çalmak gibi bir taklit oldu. Özel olarak, kanatların kimyasallarla ıslatılarak 500 derecede fırında yakılması gerekti. Bu yakma işlemi sonucunda geriye titanyum-diyoksit ya da kelebeğin "mikro-ölçekli foto anotları" kalır. Fakat elimizde, bu malzemeyi kelebek kanadındaki gibi eşsiz bir biçimde içiçe geçmiş bal-peteği benzeri bir moleküler yapıda tekrar örgüleyecek nanoteknoloji yok. Herşeye rağmen, moleküler-ölçekte modifiye edilmiş malzeme yapımında bile, insanların eski çağlardan beri kullandıkları bir yöntem işe yarıyor gibi görünüyor: "bir şey yapmak için ateş yakmak!"
Araştırmacılar, yakma sonucunda ortaya çıkan bu ince film tabakasının, herhangi bir Grätzel tipi güneş hücresinden daha yüksek emme yeteneğine sahip olduğu sonucunu iddia etmekteler. Grätzel hücreleri ise günümüzde mevcut, en yüksek verimlilik ve en düşük maliyet imkanı sunan hücre modeli olarak bilinmekte. Makale ayrıca, bu biyo-taklit tekniğinin, büyük miktarlarda üretim açısından ekonomik olduğunu belirtiyor ve yöntemi -çevrecilerin olası tepkilerine karşı- en azından "öldürmek" ile "ucuz elektrik" arasında umut olacak bir ara basamak olarak gösteriyor.
Cuma günü akşam, yemekten sonra salonda uzanmıştım. Günün yorgunluğu, haftanın uykusuzluğu, bir de yemeğin ağırlığı birleşince kendimden geçmişim. Az sonrasında kardeşimin "abi, ne diyorsun ne?" demesiyle birlikte kendimi "köpekbalığı dışarıda! köpekbalığı dışarıda!" diye sayıklarken duydum ve gözümü açtım. Sonra da söylediklerime birlikte gülmeye başladık. Uykudayken ne gördüğümü hatırlamıyorum ama televizyon da açıktı ve tahminimce oradan gelen bir ses imgelemimi etkiledi! (psiko-analiz nasıl ama?)
Her neyse, uyku halinde söylediklerim uyandıktan sonra bana, japon balıkçıların, okyanusta avladıkları balıkların, eve dönerken, canlı ve hareketli kalmasını nasıl sağladıklarına dair bir hikayeyi hatırlattı. Hikayeyi gugıldan aratınca yazılmışını buldum. Buraya tekrar yazmayayım ama siz şuradan okuyun lütfen. Hikayeyi tekrar okuduğumdaki yorumlarım şöyleydi: Stres ve kaygı seviyelerimdeki anormalliğin bana bu yazının başlığını söyletmiş olabileceğini düşündürdü. Diğer yandan 'zihinsel canlanma'nın zamanının geldiğini de farkettim. Kafamın içine bir köpekbalığı atayım artık. Canlanmak lazım!
(resmi de görsel arama ile gugıldan buldum)
Not: İlginçtir, bir önceki yazımda da bir rüya videosu yayınlamışım :)