EBÛ ZER EL-GIFÂRÎ: Yağmacılıktan Yağmur Olmaya @ 18-05-2008 00:49
A.Ali Ural Yağmacıların içinde Ebû Zer de vardı. İri yapılı, uzun boylu, gür saçlı, esmer adam... Kervanların kâbusu. Bildiğinden şaşmayan korkutucu. Çölü ezbere bilen Bedevî. Öyle bir kabileye mensup ki haram aylarda bile haramiliği sürdürüyor. Gıfar kabilenin adı. Gıfarlı Cündeb b. Cünâde, namı diğer Ebu Zer'in kavmindekilere benzemeyen bir yüzü daha var: Putlara tapmıyor! Bu yüzden bir peygamberin varlığını duyar duymaz koşuyor Mekke'ye. Adresini soruyor O'nun. Cevabın içindeki taş ve kemik parçaları, kanlar içerisinde bırakıyor onu. Yine de işaret edilen eve girmekte tereddüt etmiyor. Bu İslâm'a girişi demek. Hz. Ebu Bekir'e Müslüman olmadan önce de putlara tapmadığını söylüyor. "Nereye yönelirdin?" sorusunu ise, "Bilmiyorum," diye cevaplıyor ve ekliyor: " Nereye yöneltirse Allah!" İlk dörde ya da beşe giriyor yarışta. Yani ilk müslümanların arasına. Heyecanla, "Dinimi açıkça haykırmak istiyorum!" diyor Son Peygamber'e hemen. "Öldürülmenden endişe ederim!"cevabını alıyor. "Beni öldürseler de yapacağım bunu!" cümlesiyle geliyor ısrar. Susuyor Hz. Peygamber. Kâbe'nin yanında şehadet getiriyor coşkuyla. Üzerine yürüyorlar anında. Öldü sanarak bıraktıklarında morarmış bir beden kalıyor geride. "Seni bundan alıkoymuştum!" diyor Peygamber üzüntüyle. " Bunu yapmalıydım!"diyor Ebu Zer. Ertesi gün yine aynı yerde. Yine ilan ediyor Muhammed (sav)'in Allah'ın elçisi olduğunu. Yine dövülüyor kıyasıya. Baktı ki olmayacak, kabilesine göndererek uzaklaştırıyor Mekke'den onu Rasûl. " Onları İslam'a davet et ve çağırılana kadar gelme!" diyor. Ebu Zer, yağmacıların arasına dönüyor ve rahmet yağmuru gibi yağıyor üstlerine. Yeşeriyor çöl. Yarısı müslüman oluyor Gıfar Kabilesi'nin. Ve bir gün koşuyor tekrar efendisine. "Es-Selâmu aleyke Ya Rasûlallah!"diye selamlıyor Nebî'yi. "Ve Aleykesselam!" diye cevaplıyor Hz. Peygamber. Birbirlerine rahmet ve esenlik diliyorlar. İslâm'ın selamını ilk veren kişi oluyor Ebu Zer. Ve beş meşale veriliyor eline: Zayıfları sevmek, üstlere değil altlara bakıp şükretmek nimetlere, zor da olsa hep hakkı söylemek, Allah yolunda kınamasından korkmamak kimsenin! Uhud Savaşı'ndan sonra hicret ediyor Medine'ye. Ashab-ı Suffa denen o güzel yoksullar içinde yerini alıyor. Soruları yağmur damlaları gibi düşüyor Mescid-i Nebevî'ye: " gerçek müslüman kimdir?", "Peki en en kâmil mümin?"," En hayırlı hicret hangisidir?", "En büyük âyet hangisidir?"... Cevaplar sağnak halinde yağıyor: "Gerçek Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu, zarar vermekten uzak olandır.", " En kâmil mümin, en güzel huylu olandır.", "En hayırlı hicret, günahları terk etmektir.", " En büyük âyet Âyetü'l- Kürsî'dir."... Akşam olduğunda Suffelileri paylaşıyor Medineli zenginler akşam yemeği için. Ebu Zer gitmiyor. O hep geride kalan beş on kişiyle birlikte Hz. Peygamber'in yanında yemek yemeyi tercih ediyor ve yemekten sonra mescidde uyuyor arkadaşlarıyla. Kim bilir ne rüyalar görüyorlar! Rüyalarını bilmesek de kâbuslarını biliyoruz Ebu Zer'in: Mal yığan zenginler... "İnsanlar ölmek için doğuyorlar, yıkılması için inşa ediyorlar, geçici olana tutkuyla sarılıp, kalıcı olanı fırlatıp atıyorlar. Ah! İnsanların hoşlanmadığı iki şey aslında ne güzeldir: Ölüm ve yoksulluk!" diyerek yükseltiyor kulluk çıtasını. Zenginlerin farkına varamadıkları bir hırsla kendilerini katlettiklerini düşünüyor. Ona göre ancak iki şey gözetilebilir yeryüzünde: Helal rızık ve âhireti kazanmak. Üçüncü bir amacı varsa insanın zarardadır. Hem ihtiyacı olandan fazlasına tamah etmek de ne! "Malın iki dirhem olsun! Birini ailen için harca, diğerini ahiretin için, bir üçüncü dirhem sana yarar değil zarar verir!", "İki dirhemi olanın hesabı bir dirheme sahip olandan daha zordur!", "Bir keseye atılıp ağzı bağlanan her altın ve gümüş tanesi, sahibini yakacak birer kordur, ta ki onu Allah yolunda harcayıncaya kadar.", "Şu insanların haline bak! Tövbekârlar dışında çoğunda hayır yoktur!" Ebu Zer'in cümleleri oklar gibi yağınca zenginlerin üstüne, sevilmeyen biri oluyor. "Ne oldu! Bir topluluğun yanına oturunca bırakıp gidiyorlar seni!" diye soruyorlar ona. Ebu Zer'in gülümsemesinde yangın çıkıyor: "Çünkü ben onlara ‘mal yığmayın!' diye emrettim!" "Gökkubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zer'den daha doğru sözlü kimse yoktur!" demişti Son Peygamber, bu mert sahabî için. (Tirmizî,"Menâkıb",35; İbn Mâce,"Mukaddime",11) "Ebû Zer yeryüzünde Meryemoğlu Îsa'nın zühdüyle yürür." sözüyle sırlamıştı o aynayı.( Tirmizî, "Menâkıb", 35) Mizacının emirliğe uygun olmadığını düşünerek emîr olmasına izin vermese de, ölüm döşeğindeyken yanına çağırıp kucaklamıştı onu. "Sen iyi bir adamsın, sâlihsin, benden sonra çeşitli imtihan ve belalar gelecek sana!" demişti. Nasıl mı karşılık vermişti Ebu Zer? Kulak verelim muhteşem cevabına: "Merhabalar. Hoş gelsin, safalar getirsin Allah'ın izniyle!" Hoş ve safalar getirdi ona her imtihan. Oğlunu kaybetti bir baskında. Hz. Ömer'le Kudüs'e girdi, Amr bin Âs'la Mısır'a. Anadolu fethedilirken oradaydı. Kıbrıs fethedilirken orada. Sultanların baskılarına boyun eğmedi. Boyun eğmedi konuşma yasağına. Susmaması üzerine Medine'ye üç mil mesafedeki Rebeze'ye sürüldü. Kendi arzusuyla gitti diyenler de var. Hz. Ali ve oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Ammar b. Yâsir ve Âkil b. Ebû Tâlib yanında yürüyerek uğurladılar onu. Uğurladılar, yaklaşmıştı büyük yolculuğu. İki sene bu tenha diyarda tefekkür etti bir başına. Ve 653 yılının Temmuzunda teslim etti ruhunu. Ölmeden önce bir kafile geçti Rebeze'den. Kaderin kafilesi. Kûfe'den dönen İbn Mes'ûd vardı kafilenin başında. Hz. Peygamber'in "Sizden biri ıssız çölde ölür ve ona bir grup mümin rastlar," hadisi tecelli etti. İbn Mes'ud "Allahu Ekber!" diyerek kaldırdı elini. Çölde bir avuç mümin cenaze namazını kılarken, o hep şu cümleyle gülümsedi: " Allah'a yemin ederim ki hepiniz dünyaya sarıldınız!" sonpeygamber.info
HACE MUHAMMED İMKENEGÎ HZ. @ 18-05-2008 00:49
Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka dâvet eden; doğru yolu göstererek, saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi birincisidir. 1512 (H.918) senesinde Buhârâ'nın İmkene kasabasında doğdu. 1599 (H.1008) senesinde İmkene'de vefât etti. Evliyânın büyüklerinden Derviş Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hocasıdır. Zâhirî ve bâtınî ilimleri babasından öğrendi. Babasından feyz alarak tasavvufta yetişip kemâle erdi. Tasavvuf ilminin ve hallerinin mütehassısıydı. Bütün ömrü; İslâmiyete hizmetle ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını insanlara duyurmakla ve öğretmekle geçti. Çok velî yetiştirdi.Yetiştirdiği velîlerin en başta geleni talebesi ve kendisinden sonra halîfesi olan Muhammed Bâkî-billah'tır. Muhammed Bâkî-billah bir gece rüyâsında Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretlerini gördü. Hocası ona; "Ey oğul! Senin yolunu gözlüyorum." buyurdu.Bâkî-billah hazretleri buna çok sevindi. Hemen huzûruna gitti. Huzûruna varınca ona çok iltifât gösterip, yüksek hâllerini dinledi.Sonra üç gün üç gece birlikte bir odada başbaşa kalıp, sohbet ettiler. Hâcegî hazretleri ona feyz verip, yüksek faydalara kavuşturdu. Sonra Bâkî-billah hazretlerine; "Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yüksek yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyeleriyle tamâm oldu.Tekrar Hindistan'a gitmeniz lâzım. Çünkü bu silsile-i aliyyenin, orada sizin sâyenizde parlıyacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden çok istifâde edip, büyük işler yapacak kimseler gelecek." buyurdu.Hâce Bâkî-billah kendilerini bu işe lâyık görmediğinden, özür dilediyse de, Hacegî İmkenegî, ona istihâre yapmasını emretti. Rüyâlarını İmkenegî hazretlerine anlattığı zaman, şu karşılığı aldılar: "Derhâl Hindistan'a gidiniz. Orada sizin bereketli nefeslerinizden bir azîz meydana gelecek, bütün dünyâ onun nûruyla dolacak. Hattâ, siz de ondan nasîbinizi alacaksınız."Hâce Bâkî-billah hazretleri Hindistan'da Serhend şehrine geldiği zama, kendisine; "Kutbun etrâfına geldin." diye ilhâm olundu. Bu kutb, İmâm-ı Rabbânî hazretleriydi. Demek ki, bu kıymetli tohum, Semerkand ve Buhârâ'dan getirilmiş, Hindistan toprağına ekilmiş oluyordu.Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretleri, ömrünün sonlarına doğru şu şiiri çok okurlardı:"Zaman zaman ölümü hatırlarım,Bugün ne olacak ben de bilemem.İsteğim Rabbime yakın olmaktırBaşka ne olursa ona râzıyım."Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir mektûbunda Hâcegî Emkenegî hazretlerinden bahisle şöyle buyurmuştur: "Hâcegî Emkenegî kuddise sirruh Hak âşıklarını hakîkî mahbûba kavuşturmak için sıkıntılara katlanarak ve zâhiren kırıklık içerisinde senelerce rehberlik yaptı. Bir gün talebelerinin bir kısmı ile dikenlik bir yerden geçiyorlardı. Bir talebesinin ayakları yalın idi. Hemen her adımda bir diken batıyordu. İçinden gizlice âh çekiyor ve ayağını da hocasının İzinden ayırmıyor, tâkib ediyordu. Hocası Emkenegî hazretleri onun bu hâli üzerine iltifât edip; "Kardeşim ayağa elem dikeni batmadıkça, murâd gülü açılmaz." buyurdu. Bu söz üzerine talebenin gönlü pek ziyâde hoşnûd oldu..."1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.10792) Umdet-ül-Makâmât; s.833) Hadâik-ül-Verdiyye; s.1774) Reşehât Zeyli; s.65) Zübdet-ül-Makâmât; s.146) Tezkar-i Hâlid; s.77) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.15, s.2468) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.5, s.63 amentu.com
Bir Meczubun Cuma Namazı @ 18-05-2008 00:49
Sır ehli bir meczup vardı. Daima yalnızken, kimse yokken namaz kılardı. Birisi bir hayli yalvardı. Cuma gün cemaate katılmasını istedi. Meczup camiye geldi. İmam tekbir getirir getirmez o da böğürmeye koyuldu. Birisi namazdan sonra ona: "Namazda Allah'tan korkmadın mı da cemaat içinde öküz gibi böğürmeye başladın. Mumum başını keser gibi senin de başını kesmek gerek" dedi. Meczup dedi ki: "İmamım, benim önüme düştü, ona uymam gerekti. Hamd suresini okurken bir öküz satın almaya başladı, benden de öküz sesini duydu. Her işte onu öne aldım, ona uydum. O ne yaparsa ben de onu yaparım." Birisi derhal imamın yanına gidip bu hali etraflıca sordu. İmam dedi ki: "Tekbir getirince, uzakta bir köyüm vardır, orasını hatırladım. Hamd okunurken hatırıma köydeki öküzler düştü. Öküzüm yoktu, bir öküz almaya koyuldum. Tam bu sırada öküz sesi duymaya başladım!" s. 135 - 136 Ferideddin-i Attar, İlâhiname, c.1, Çev: Abdülbaki Gölpınarlı, M.E.B sufikalbi.blogcu.com
Yâd 2008 @ 18-05-2008 00:49
Bir Nakşibendi alem seyyid ömür sürerken,Eyvah ecel erişti ayrıldı ruh bedenden,Alim idi Kerîm hem râm oldu ırcıîye,Ağlaştı cümle ihvan matem giyindi her şen,Almıştı Şeyhi Zahit Kotku Efendiden feyz,Ol Mürşid-i Kemal hem ol ruh-i pak-ı rûşen,Cevamiu’l-kelim-u saib kıran-ı devran,Evrad idi Sinânı ezkarı idi cevşen,Tarihde bir gider firdevs içre böyle bülbül,Olur Makam-ı Mahmud Es’ad Coşan’a gülşen... gulale.blogcu.com
MÜRİD VE MURAD @ 18-05-2008 00:49
Futu'hul Gayb - 71.Makale - Abdulkadir-i Geylani Hz. Sen ya müridsin ya murad… Ya Allah (CC) tarafından istenilen birisin veyahut O’nu (CC) isteyen bir müridsin. Mürid olduğunu kabul edersen bütün yüklerin merkezi olduğunu da kabul edersin yahut bütün ağırlıkları omuzunda taşıyan biri olduğunu bileceksin. Çünkü arayıcısı, arayıcı her güçlüğe katlanmalı; arzusuna ermesi, istediğini bulması için bu yükleri çekmesi gerek. Talip için beladan kaçmak olmaz. Nefsine hastalık gelir. Çocuğun ölür, malın çalınır. Bağına bahçene afet gelir. Bunların hepsini hoş karşılayacaksın. Bunlar, seni manevî günahlardan, kirlerden koruyacaklardır. Böylece hakikati sevenlere katılacaksın; onları bulacaksın. Bu mana demek değildir ki bu gibi afetleri arayacaksın… Hayır. Gelene razı olacaksın, yani elinde olmadan… Eğer murad isen yine vazifelerin olacak. O zaman daha ağır bir vazife ile başbaşasın. İşte o zaman Hakk’ı (CC) sakın itham etme. Bela gelirse şikayet etme. Sonra kıymetin düşer. Hakk (CC) seni seviyor. Böyle ufak tefek işlerle seni tecrübe ediyor. Seni tam olgun mertebeye çıkarmak için bunlarla deniyor. Böylece derecen yükselir. Velîlerin derecesine çıkarsın. Senin derecen onlardan alttır. Yerinde kalmak mı istersin? Onların yeri, senin bulunduğun süfli alemden yücedir. Onların yanına varmak istemez misin? Bulunduğun durum aşağıdır. Bu aşağılık içinde kalmayı arzu eder misin? Sen bunları arzu etsen bile Allah (CC) istemez. Çünkü O (CC), seni seçmiştir. Senin için O’nun (CC) bilgisi, senin bildiklerinden çok üstündür. O (CC), senin için iyiyi seçiyor; en güzeli hazırlıyor. En yararlı hangisi ise onu söylüyor. Sen bunları kabul etmekten çekmiyorsun. Burada sen bazı şeyler diyebilirsin. Mesela: - “Allah (CC) madem birini seviyor, onu istiyor neden cefa veriyor? Halbuki bu cefa, en çok sevilene oluyor.” Bu durumda sana Peygamberin (SAV) durumunu anlatmak yeter. O (SAV), en çok sevilendir. Bununla beraber en fazla cefa çekendir. Bu hali Peygamberimiz (SAV) şöyle beyan ediyor: - “Kimsenin yapamayacağı şekilde Allah’tan (CC) korkarım. Allah (CC) yolunda kimsenin çekmediği ezayı çekerim. Öyle zaman oldu ki bir ay yiyecek bulamadım.” Yine buyuruyor: - “Ben Allah’ı (CC) en çok bilenim ve en çok korkanım.” İşte Hadis-i Şerifler. Bunlar cefaları anlatır. Sebebi ise ilahi derecelerinin artması içindir. Onların derecesi ancak dünyada yapılan amelle yükselir. Dünya ise öbür alemin kazanç yeridir. Peygamberlerin (AS) vazifesi, ilahi emirleri yerine getirdikten sonra sabırlı olmak ve olan işlere mukavemet etmektir. Sonra bu dünya biter. Öbür alem başlar; ebedî saadete ererler.
Tasavvuf ve Musiki @ 18-05-2008 00:49
Hakkı seven aşıkların eğlencesi tevhid olur Aşk oduna yanıkların eğlencesi tevhid olur Mısri'ye uyan kişinin gider çürüğü işinin İçindeki can kuşunun eğlencesi tevhid olur Tasavvuf, taassup düşüncesine göğüs geren, beşeri zevki, ilahi zevk derecesine çıkaran, bu iki zevkin imtizacını sağlayan bir düşünce... Bir düşünce olmaktan çok, bir yaşayış, bir hayat tarzıdır. Bu hayat tarzı ile, Hakk'a ulaşma yolunda mesafe alınır. Tasavvuf hayatının dış yüzünde göze çarpan en belirli hususiyet, san'ata olan bağlılıktır. Cenâb-ı Hakk'ın "Mübdi (ibdâ' edici, bedii eser yaratıcı, bir şeyi örneği olmadığı halde meydana getiren) sıfatının tecellisi olan güzel sanâtların her koluyla, tasavvuf ehli ilgilidir. Meselâ bir Mevlevi mukabelesinin koreografisi, asırlardan beri tasavvuf ehlinin ince ve yüksek san'at imbiğinden geçerek bugünkü ulaşılmaz derecesine erişmiştir. Bu; güzel yazıdan mimariye, musikiden sedefkârlığa, şiirden raksa kadar hep böyledir. Tasavvuf hayatında san'at bir gâye değildir. "Ayin-i Evliyaullah" denilen tasavvufî âyin ve merasimlerde yeralan en geniş mânâsıyla dans, en yüksek mânâsıyla mûsıki ve edebiyat, burada bir gâye olmayıp kişiyi Hakk'a çekmek, Hak için ve Hak yolunda tuzağa düşürmek maksadıyla kullanılan bir vâsıtadır. Mûsıkî ile, raks ile hatta giyim tarzı ile kişinin göz ve kulağına hitab etmek ve böylece her insanda yaratılıştan varolan estetik duyguları harekete geçirerek kişideki beşeri zevki, ilahi zevk derecesine yükseltmek... İşte tasavvuftaki san'attan gâye budur. Çünkü tasavvufun kendi gâyesi ancak ve ancak "Hak" dır. Güzel san'atların içinde mûsıkî, tasavvuf ehlinin çok kullandığı bir vâsıtadır. Çünkü; ruhlar yaratıldığında, Yaratıcı tarafından "Elestü bi Rabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)" diye hitab olundu ve ruhlar "Kalû, belâ (evet dediler)" ve bu ilahi, Rabbânî hitab ile mest oldular. O, hiçbirşey ile izah edilemeyecek, hiçbirşeyden hissedilemeyecek, beşer olarak anlatılması mümkün olmayan, ancak yaşanan ve duyulan bir Rabbânî Mûsıkî idi. Kainatın sonunda da mûsıkî var: Sûr-ı İsrâfil... Allah (cc) cesetlere "Kalkın, mahşer yerinde toplanın" diyebilirdi. Böyle demeyecek, mahşeri, mûsıkî ile, yâni "ses" ile İsrâfil'in sûru ile ilân edecek.. İşte bunlar birtakım işaretlerdir ki ancak ehline malumdur. Bu işaretleri hakkıyle idrak edenlerden olan Hazret- işaretlerdir ki ancak ehline malumdur. Bu işaretleri hakkıyle idrak edenlerden olan Hazret-i Mevlânâ?da Mesnevi'sine "Bişnev in ney (Dinle bu neyi)" diye başlayarak; dinlemenin, işitmenin, sesin yâni mûsıkînin ehemmiyetini belirtmiştir. Dinin bir "mükellefiyet", bir de "muhabbet" yönü vardır. Mükellefiyetlerimizin sorumluluklarımızın nasıl ifa edileceğini (yerine getirileceğini) din alimleri öğretirler. Bu yoldaki muhabbetimizi hatta aşkımızı nasıl izhar edeceğimizi (açığa vuracağımızı) ise tasavvuf yolu bize öğretir. Aşkı dile getirmekte mûsıkînin ne kudretli bir vâsıta olduğu da âşikardır. İşte bunlardan dolayı Hak âşıkı tasavvuf ehli, mûsıkî ile hem-hâldirler.Ö. Tuğrul İnançer - Âteş-i Aşkk http://tanburtaksimi.blogcu.com sitesinden alınmştır.
NAKŞİBENDİYYE TARİKATI @ 18-05-2008 00:49
a) Behâeddin Nakşbend (k.s.): Adı Muhammed b. Muhammed el Buharî’dir. 718/1218 tarihinde Buhara’ya 9 km. uzaklıkta Kasr-ı Hindüvan (Kasr-ı Ârifan)’da dünyaya geldi. Nakşibend dünyaya geldiği zaman Hacegân Tarîkatı şeyhlerinden Muhammed Baba Semmasî (ölm. 740)1339) müritleriyle birlikte o köye gelmiş ve henüz çok küçük yaşlarda bulunan Nakşbend’i manevi evlatlığa kabul etmiştir. Baba Semmasî’nin müridi bulunan Emir Külâl’e: “Bu erin terbiyesi sana aittir.” dediği rivayet edilir. Nakşbend her ne kadar Emir Külâl’e intisab etmişse de, kaynaklar onun gerçek şeyhinin, kendisinden çok sene önce vefat eden Abdülhalık Gücdevanî olduğundan bahsetmektedirler. Tasavvufta bu tip terbiye usûlüne “Üveysîlik yolu” ismi verilir. Hacegân Tarikatı alenî zikri tercih etmiş ve Bahaeddin Nakşbend’e kadar bu tarikat alenî-güyen olarak bilinmiştir. Nakşbend ise “Hafi Zikri” ihtiyar etmiştir. Semmasî’nin vefatından sonra oradaki dervişlerin sohbetlerine iştirak etmiştir. Baheddin Nakşbend, Emir Külal’den hilafet aldıktan sonra Yesevî şeyhlerinden Kasım Şeyh ve Halil Atâ ile tanışmıştır. Reşahat’ın beyanına göre Nakşbend, önceleri Mevlana Arif ile tanışmış, yedi sene onunla beraber olmuştur. Daha sonra Halil Ata’nın sohbetlerine devam eder ve oniki sene onunla birlikte olur. Nakşbend’in Kasr-ı Arifan’da bir mescid yaptırdığı, mescid için sırtında bizzat kerpiç taşıdığı rivayet edilir. Bazı kaynaklarda Nakşbend’in devamlı Kasr-ı Arifan’da oturduğu fakat sık sık şeyhi Emir Külal ile sohbet amacıyla Nefes’e gittiği kaydedilir. Bahaeddin Nakşbend, Kasr-ı Arifân’da hastalanıp, kısa bir müddet sonra yetmiş üç yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. (Rebiü’l-evvel, Pazartesi, 791/ 3 Mart 1389) Bahaeddin Nakşbend, Hanefî mezhebinde idi. Her fırsatta sohbeti tercih eder, sohbetlerinde ilim ve ahlâka büyük yer verirdi. “Tarikimiz Sohbettir.” derdi.(1) b) Tarikatın Gelişmesi: Nakşibendî Tarikatı, Bahaeddin Nakşbend’in halifelerinden Alaeddin Attar, Zahid Bedahşî ve Muhammed Parsa tarafından çok geniş bir alana yayıldı. Yeseviyye Tarikati’nin bulunduğu beldelerde pek çok taraftar buldu. Bilhassa İmam Rabbani zamanında (ölm. 1034 h.) Hindistan ve havalisinde yayıldı. İmam Rabbani’nin oğlu Muhammed Ma’sum da ciddi bir tedris tezgahından geçerek, babasının mütedil tasavvuf yolunu devam ettirdi. Oğlu Şeyh Seyfeddin, halifesi Seyid Nur Mehmed Bedvânî ile tarikat, hem naklî, hem tasavvufî ve hem de müsbet ilimler tedris eden bir medrese, bütün halka açık bir müessese haline geldi. Nakşbendi Tarikatı Fatih Sultan Mehmed zamanında, Übeydullah Ahrar’ın halifelerinden Molla İlâhî vasıtasıyla İstanbul’a geldi. Gulam Ali Dehlevî ve Ebu Said Müceddidî ile tarikat Hindistan’da kuvvetlendi. XVIII. asırda Mevlana Ziyaeddin Bağdadi ile tarikat, Osmanlılar’da hem genişledi, hem de istikrar kazandı. Osmanlı Sultanlarının tarikate yakın ilgi duydukları tarihi kayıtlarda mevcuttur. Son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in Nakşî ve Halidî olduğu rivayet edilir. Nakşilik tam anlamıyla sünnî bir tarikattır. Zikir ve adabında sükûnet ve mahviyet hakimdi. Nakşi tarikatı; Türk kültürüne, halk mearifine, Anadolu vahdetine büyük hizmetleri geçmiş bir tarikattır. Başlangıçta çeşitli kollarla gelen tarikat silsilesi, Yusuf Hemadanî’den sonra tek kol olarak devam eder. (öl. 1140) Bu tarikat silsilesi, Hz. Ebubekir (r.a.)’den, Ebu Yezîd Bistamî’ye kadar SIDDÎKİYYE, Bistami’den Abdülhalık Gücdevani’ye kadar TAYFURİYYE, Gücdevani’den Muhammed Bahaeddin Nakşbend’e kadar HÂCEGANİYYE, Bahaeddin Nakşbend’den Ubeydullah Ahrar’a kadar NAKŞBENDİYYE, Ubeydullah Ahrar’dan, İmam Rabbanî’ye kadar NAKŞBENDİYYE-İ AHRARİYYE, İmam Rabbanîden Şemseddin Mazhar’a kadar NAKŞBENDİYYE-İ MÜCEDDİDİYYE, Şemseddin Mazhar’dan Mevlana Halid’e kadar NAKŞBENDİYYE-İ MAZHARİYYE, Mevlana Halid’den sonra NAKŞİBENDİYYE-İ HALİDİYYE olarak anılmıştır. c) Tarikatın Temel Prensipleri: Hace Abdülhalık Gücdevani’den intikal ettiği rivayet edilen onbir temel prensib, tarikatın temelini teşkil eder. 1. Vukûf-i Zamanî: Manevi yolculuğa çıkmış müridin devamlı geçen zamanı değerlendirmesi, ona vakıf olmasıdır. Mürîd, bütün varlığı ile, boş vakit geçirmemeli, bütün zamanını iyi değerlendirmelidir. Her zaman Hakk’ı düşünmeli, O’ndan gafil olmamalıdır. Sözünü, işini kontrol etmeli, hayatına çeki düzen vermelidir. 2. Vukûf-i Adedî: Mürîd verilen dersin adedine de vakıf olmalıdır. Bahaeddin Nakşibend, kalbî zikirde adede riayetin, sadece hatırda mevcut olan, bir takım şeylerin zihinlerden uzaklaşması ile zikrin sağlayacağı neticenin gerçekleşmesini temin olduğunu belirtmiştir. Zikirden beklenen esas gaye, zikredenin kalbinin Allah ile huzur bulmasını temindir. 3. Vukûf-i Kalbî (Kalbi ayık tutmak): Zikreden kimse her zaman gönlünü Allah’a karşı uyanık tutmalıdır. Bu sayede masivaya karşı duyulan aşırı sevgi azalır. 4. Hûş Der Dem (Nefes alıp verirken gaflette olmamak): Hûş, akıl, dem ise nefes demektir. Hûş derdem ise, nefes alış verişte uyanık olmak, gafletten korunmaktır. Nefesleri gafletten korumak, kalbi huzura kavuşturur. 5. Nazar Ber Kadem (Ayağa Nazar): Yürürken önüne bakan kimse, masiva ile fazla meşgul olmaz, etrafa bakıp dalmak kalbi perdeler. Salik bu sayede ağyara bakmaktan uzaklaşır. Önüne bakan kimsede alçak gönüllülük hususiyetleri kuvvetlenir. Ayrıca ‘Nazar ber kadem” salikin kendisinden yüksek olanlara bakıp, isyankâr olmaması, aşağıdakileri görerek şükretmesi ve onlara gücü nisbetinde yardımda bulunması demektir. 6. Sofer Der Vatan (Hak’tan Hakk’a Sefer): İnsanın kötü huylardan, beşeri sıfatlardan, güzel huylara; insanî sıfatlardan, meslekî sıfatlara sefer etmesi, ahlaki olgunluğa kavuşmasıdır. Dervişlerin feyz alabilecekleri birini buluncaya kadar sefer etmesine de bu isim verilmiştir. 7. Halvet der Encümen (Toplulukla Halvet): Maddi varlığı halk ile meşgul olurken, gönlün hak ile huzur bulmasıdır. Bahaeddin Nakşbend; bu tarikatın “halvet der encümen” temeli üzerine kurulduğunu söyler. 8. Yâd Kerd (Zikretmek) İnsanın, murakabe mertebesine ulaştıktan sonra nefy ve isbatı belli bir müktar dil ile yapmasıdır. 9. Bâz Geşt (Dönüş): Nefesini tutup, nefy ve isbat zikrini (La ilahe illallah) yaptıktan sonra, nefesini bırakırken “ilahi ente maksûdî ve rızaike matlubî” cümlesindeki manayı düşünmektir. 10. Nigh Daşt (Muhafaza): Zikir yapanın kalbine sahip olmasıdır. Böylece kalbi nefsanî düşüncelerden, kalblere vesvese veren herşeyden kurtarmak ve korumaktır. 11. Yâd Daşt (Yadetmek): Allah’ı devamlı düşünmek, hatırdan masivayı atmaktır. Bu tarikatte müridin vazifeleri, nefsine karşı vazifeleri, zikir, rabıta, Hatm-i Hacegan’ın ne şekilde olacağı mufassal olarak açıklanmış ve kayıt altına alınmıştır. SEMAZEN - MUTRİBAN
SUFİ KİTAP @ 18-05-2008 00:49
Sufi / Tasavvufi Arayışın Dışavurumu Lale BahtiyarİZ YAYINCILIKTasavvuf İslâm’ın, gizli arketipleri somut sembollerle ifade eden içsel boyutudur. Kulun ibadeti de zanaatkarın çalışması da, sufiye her şeyin içinde bulunan hayatı anımsatır: Allah’ın çağrısına icabet etmek için gerekli hazırlığı. Bütün İslâm gibi, tasavvufun temelinde yatan da Varlığın Birliği (Allah’tan başka ilah yoktur) ve Evrensel İlkörnek (Muhammed Allah’ın elçisidir) ilkelerinden oluşan ikili öğretidir. Yaratılışın iniş yayı, insan ruhuna biçim verilmesi ve Arayışın yükseliş yayı boyunca gerçekleşen geri dönüş gibi tasavvufi konuları ele alan Lale Bahtiyar İslâm geleneğinin biçim ve ahengine işaret eden manevi hakikate ışık tutuyor.
Kayışzade Hafız Osman Efendi @ 18-05-2008 00:49
Kayışzade lakabıyla bilinen büyük hattat Hafız Osman, 1642 yılında İstanbul’da doğmuştur. Devrin hat üstadları Derviş Ali ve Soyulcuzade Eyyubi Mustafa Efendi’den hat dersleri ve icazet almıştır. Şeyh Hamdullah’ın yazısına yeni bir şekil verdiği için kendisine “İkinci Şeyh” manasına gelen “Şeyh-i Sani” denilmiştir. Pek çok Mushaf yazmıştır. İlk defa sülüs ve nesih hattıyla hilye kompoze ettiği bilinmektedir. Yetiştirdiği birçok hattat vardır; Yedikuleli Abdullah, Ağakapılı İsmail ve Yusuf Mehdi O’nun çizgisini devam ettiren talebelerindendir. Şevket Rado Türk Hattatları isimli eserinde Hafız Osman için şunları kaydeder: “Hafız Osman’ın parlak mevkilerde hiç gözü yoktu. Bir gün öğrencilerinden biri dersine gelmemişti. Dersten çıktıktan sonra yolda, Cerrahpaşa Hamamı civarında bu öğrencisine rastladı. Neden derse gelmediğini sordu. Makul bir sebeple gelmediğini öğrenince, hemen hayvanından indi ve yol kenarına oturarak dersini oracıkta verdi.”Hafız Osman bir gün kendisine çok değer veren sadrazamın huzuruna çıkmıştı. Beraberinde hocası Soyulcuzade Mustafa Eyyubi Efendi de vardı. Sadrazam, Hafız Osman’a birçok iltifat ettikten sonra kendisi için bir Mushaf yazmasını rica etti ve –“Üstadınız kimdir?” diye sordu. Kayışzade Osman Efendi: -“Efendi Hazretlerinden mezunum” diyerek yanı başındaki Soyulcuzade’yi gösterdi. Soyulcuzade bundan o kadar memnun oldu ki dışarı çıktıkları zaman Osman Efendinin alnından öpüp hayır dualar etti.Kayışzade Hafız Osman daha hayatta iken yazıları aranan, bedestende yapılan artırmalı satışlarda çok rağbet gören hatların sahibi idi. O’nun her yazısı yüksek fiyatlara satılıyordu. Bir gün Beşiktaş’tan bir dolmuş kayığa binip Üsküdar’a geçiyordu. Kayık iskeleye yanaşınca müşteriler paralarını çıkarıp vermeye başladılar. Hafız Osman üstünü arayıp para bulamayınca kayıkçıya döndü: -“Hemşeri, benim param yok, sana bir “Vav” yazıvereyim olmaz mı?” dedi. Kayıkçı homurdanarak: -“Paran yoktu da ne diye bindin kayığa? Senin yazacağın vavı ne yapayım ben?” dedi. –“Satarsın” dedi Hafız Osman ve hemen imzalı bir vav yazıp kayıkçıya uzattı. Günün birinde kayıkçının yolu Bedesten’e düştü. Baktı ki kargacık burgacık yazılar, karalamalar mezat edip duruluyor. Hatırlayıp cebinden vavı çıkardı, Tellal –“Hafız Osman Vav’ı...” dedikçe fiyat durmadan arttı. Kayıkçı hiç ummadığı kadar para kazanınca pek sevindi. Bir gün yine Hafız Osman’ı kayığına binmiş gören kayıkçı: -“Para istemez hoca, sen yine bir vav yazıver ban...” deyince Hafız Osman: -“Hemşeri, o vav her zaman yazılmaz, sen al paranı” diye cevap verir.Hayatını Kur’an-ı Kerim yazarak geçiren Kayışzade Hafız Osman, 1698 yılında (H.1110) bir Ramazan gecesi, teravih namazı kıldırırken rükua vardığı sırada İstanbul’da vefat etti. Kabri, Kocamustafapaşa’daki Sümbül Efendi Dergahı Kabristanındadır.O, devrin padişahlarına bile hat hocalığı yaparken bile bir gurura, kibre kapılmamış, kısa bir sürede eriştiği şöhrete rağmen tevazu ve teslimiyetle yaşamıştı. Kırk iki yaşındayken yazdığı bir Mushaf-ı Şerif sadece Osmanlı Devleti sınırları içinde değil, diğer İslam ülkelerinde de defalarca basılmıştır.
SUFİ KİMDİR? @ 18-05-2008 00:49
sufi; toprak gibidir, herkesi üzerinde taşır…sufi; güneş gibidir, ışığı herkese ulaşır…sufi; yumuşak huyludur, herkesle anlaşır…sufi; temiz kalplidir, hemen barışır…sufi; sabırlıdır, o kadar ki bazen sabırla yarışır…sufi; sevmesini bilir, sevilmeyi başarır…sufi; hizmeti seçer, yük çekmekten hoşlanır…sufi; Hakk’a aşıktır; aşığa edeb yakışır… Alıntı;Dut Ağacı Resim;El yazması