özür @ 22-12-2008 01:18 Aslında yazacak çok şey birikti. Başka bloglarda cevap vermek istediğim birçok yazı yazıldı, başımdan bir şeyler geçti, aklıma bir şeyler uğradı... ama okul sınavları en az iki-üç hafta sürecek bir sessizliğe mahkum ediyor beni. Yine de son günlerin gözde konusu, Ermeniler'den özür dileme kampanyası hakkında bir iki satır karalamazsam sonra çok geç olacak:
İmzaya açılan metin oldukça kısa tutulmuş ve "soykırım" kelimesine yer verilmemiş; herkesin üzerinde uzlaşabileceği kadar temel argümanlara inilmeye uğraşıldığı belli. Buna rağmen özellikle metnin son cümlesi üzerinde, yani özür dilemek hususunda bir tartışma koptu ki, bence haklı ve yararlı bir kavgadır. Sözün kısası şu: ben de, aslen Murat Belge gibi düşünüyor, özür dileme kısmına karşı çıkmama rağmen bunu günün sonunda bir ayrıntı olarak kabul ediyor, metni destekliyorum. Sözün uzunu ise şu...
Öncelikle şunu söylemeli: "Ermenilere hiçbir şey yapılmadı"dan "Ermenilere bir şeyler yapıldı ama onlar da bize yaptı"ya, oradan "Yeterli veri yok, ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz"a uzanan savunu çeşitlemeleri ciddiye alınacak şeyler değil. Yazılan onca kitaba, söylenen milyonlarca ağız dolusu lâfa rağmen bir bilgi boşluğu olduğu doğru; Katliam'ı konu edinen birçok kitabın giriş yazısı buna dair tarihçi sızlanmalarından mürekkeptir; ama bu daha çok, olana kesin bir isim koyma, tüm ayrıntılara hâkim olma hususundaki bir zorluktur, yoksa olan şey genel hatlarıyla, sabit: o zamanlar iktidarda olan İttihatçı hareket, özellikle Talât Paşa'nın emrinde ve gözetiminde, Anadolu'nun her köşesinden (sadece Doğu'dan değil) Ermenileri, sırf Ermeni oldukları için, topraklarından sürmüş, dolaylı ve dolaysız yollardan çoğunun ölümüne yol açmıştır. Sayı belli değil. En az 600.000 olduğuna dair belirsiz bir uzlaşma var gibi ama şu aşamada bunu tartışmak mânâsız. Olan, kelimenin çıplak anlamıyla bir soykırımdır. Çıplak anlamıyla: yani ortada bir soy, ve onları kırma girişimi var; ama hepinizin bildiği gibi bu kelime (genocide) çok yeni bir kelimedir (1948) ve böyle verbatim kullanılmanın çok ötesinde, ağır hukukî ve sosyal kavgalarla dolu bir kamburu taşır sırtında. Şimdi tartışmayacağım o kamburdan dolayı, gündelik yaşamımda bu olayı betimlerken kullanmaktan hiç imtina etmediğim bu terimin, siyasal alanda kullanılmasını tasvip etmiyorum. Metinde de bu terim kullanılmadığına göre sorun yok. Sorun, başta da dediğim gibi "özür" dilenmesinde. Tek tek şimdiye dek ileri sürülen argümanlara girmeyeceğim; Mutlak Töz'de Kaçakkova güzel bir derleme yapıyor zaten, oraya başvurabilirsiniz. Daha fazla da uzatmadan şunları diyeyim:
Kişisel olarak işlemediğiniz bir suç için, işleyenlerin kendisiyle yahut bu suçun işlendiği topraklarla bir bağınız olmasından dolayı (hatta böyle bir bağ olmamasına rağmen) kendinizi suçlu hissetmeniz ve özür dilemeniz, bence yüksek bir ahlâktır. Herkesin her şeyden, herkesten sorumlu olduğuna dair Dostoyevskivâri bu Hristiyan ahlâkını ben de paylaşıyorum; Nuray Mert kadar romantizmden âri bir insan da değilim: kendimi bu topraklara ve insanlarına bağlı hissediyorum; onlara bu denli kızmam ve eleştirmem de büyük oranda bundandır. Bu doğrultuda, kişisel olarak söz konusu olaydan üzüntü duyuyor ve utanıyorum; özür dilemek de bunun doğal bir uzantısı benim için. Ama bu tür bir ahlâk kişiseldir: Bunu insanlara dayatamam; kendim uymaya çalışırım, ama uymadığı için kimseyi de suçlayamam; bunu yapmam, zaten bu ahlâkın iç yapısıyla uyumsuz bir edim olur. Entelektüeller burada "efendim, biz de zaten kendi adımıza konuşuyoruz" diyemez. Böyle büyük yankılar uyandıracağı, tepki çekip tartışma yaratacağı belli olan, herkesin imzasına açılan bir eylemde bunu demeniz, kendinizi kandırmak olur. Türkiye toplumu ASALA cinayetlerine dek bu konuyu hiç duymamış, ondan sonra da nasıl bir yalan propaganda makinesi olduğunu bildiğimiz resmî tarih yazıcılığının sıkı baskısı altında "öğrenmiş" bir toplum. Bu insanlara ilk dediğiniz şey "senin deden bir Naziydi ve bu yüzden özür dilemelisin" olursa, karşılaşacağınız tepkiden şikayete de hakkınız olmaz. Bu yalnızca bu konuyla sınırlı olmayan, entelektüellerle (özellikle sol eğilimli olanlarla) "avam" arasındaki iletişim bozukluklarının altında sık sık gördüğümüz bir dil sorunu bence --ama onu sonra konuşmak dumundayız.
El yazmaları asırlarında mushafların ilk sayfasına "Yâ Kebikeç!" yazılır, büyük ihtimal Hint mitolojisinden buralara gelme bu esrarengiz kitap kurtları şeyhine/cinine eseri koruması için bir nevi yakarılırmış. Şeyhlerine saygılarından, yahut eğer bir cin ise bu muhterem, ondan korkularından, kurtçuklar bu kitaplara yanaşmazmış -ha, tabi bir de bu nidâ zehirli mürekkeple yazıldığından olacak. Kaç yıldır, okuduğum kitapların altını çizip duruyor ya da nereye kaldırıp koyduğumu zinhar hatırlayamadığım küçük defterlere not düşüp duruyor olmaktan yorulmuş, bu işi dijital çağa yetiştirmeli diyordum. Ex-Libris ismini alacaktım ilkin ama çoktan kapılmış, ben de Kebikeç ismiyle Tumblr'a yerleştim.
' Tarih 'i neyin ilerlettiği kadim bir tartışmadır. Hep beraber, durdurmayı bırak yönünü değiştirmeğe bile gücümüzün ermediği, ne yavaşlatmağa ne hızlandırmağa gelir bir deterministik akıntı içinde mi sürükleniyoruz, yoksa tek tek kişilerin, o arada büyük liderlerin, peygamberlerin, fikir-insanlarının da şekil verebildikleri bir şey midir bu gidiş? İrade var mıdır, yoksa her şey kaderden mi mürekkep? Marx, mealen "tarihte ne olduysa, öyle olmak zorunda olduğu için öyle olmuştur" demiş zamanında. Kitlelerin dünyayı değiştirebileceği inancının sembolü bir adam için garip gelebilir kulağa; ama sonuçta onun için Devrim, er-geç gerçekleşecek olan, kaçınılmaz bir şeydi; ama bugün ama yarın --bu anlamda kaderciydi diyebiliriz belki.
Atatürk'e ve benzerlerine bakınca ise ben, büyük insanların etkilerinin kaderle açıklanamayacak kadar belirgin olduğunu ¹ düşünmekten kendimi alamıyorum; ama onların da şöyle bir 'kader'i var sanırım: Birer fani olarak ölüp gidiyor ve bağlamını çoğunlukla kaybettiğimiz sözleri ve davranışlarıyla başbaşa bırakıyorlar bizi. Gözlerimizi yummadıkça görmekten kaçamayacağımız, çevresinden dolanmadıkça yol alamayacağımız büyüklüğe erişen bu insanlar istemesek de içinde yaşadığımız dar odaların orta yerinde kocaman birer sandık gibi duruyorlar. Tüm söylediklerimizi bu sandıkların içindekiler belirliyor bir anlamda. Delillerimizi orada arıyor, ayağımız takılınca onlara küfrediyoruz; bir fikre aracılık mı yaptıkları, yoksa kendi başlarına bir kutsallığı mı barındırdıkları unutulan tüm putlar gibi, parçalanmaları elzem, parçalanmaları kaçınılmaz. Bu, klasik anlamıyla 'din'leri aşan, metafizik içinde yüzenlerimizce de, ondan en arınmışlarımızca da paylaşılan bir ortak insanlık niteliği; bir fikrin biz öyle düşündüğümüz için yeterince değerli olamayacağı kanısında olduğumuzdan mütemadiyen onlardan destek/kanıt aramamıza yol açan bir korkaklık ve acziyet refleksi.
"Aslında", bu refleksin daima kilit kelimesidir. Din reformcularının, geleneksel dinlerinin hatalarının farkına uyandıklarında ve durumu düzeltmek istediklerinde ilk kullandıkları kelime budur: Muhammed ²aslında o denilenleri söylememiş, İsa aslında bir kilise kurmamıştır, işte kanıtları tam da onun sandığının içindedir. Devrimciler, geleneksel ideolojilerinin hatalarını görüp düzeltmek istediklerinde hemen koşup bu kelimeye sarılırlar: Marx aslında zaten totaliterlikten değil, demokrasinin en saf halinden yanadır, işte kanıtları sandığının içinde duruyor --yalnızca biraz daha yakından bakmalısınız, hayır daha yakından, daha da, daha, daha. Bugün bizler de hiç kullanmadığımız kadar çok kullanıyoruz artık bu kelimeyi. Atatürk'ün aslında ne kadar da otoriter olduğunu, aslında ağlayan, zaafları olan bir insan olduğunu, aslında bize anlatılan hata eylemez robot olmadığını konuşuyoruz; hepimiz değil, ama giderek daha çoğumuz. Zor zamanlarda yaşamış, büyük işler başarmış, büyük hatalar yapmış biriydi Atatürk. Onu olduğu haliyle, nasıl biriydi ise öyle tanımamızı istemeyen, ona Katolik Kilisesi'nin Papa'ya atfettiği türden bir yanılmazlık atfederek bizden uzak, yukarılarda bir yere alıp götüren Kemalistlerin aksine ben, belli ki endişe ve üzüntüyle şu sözleri sarf edebilen Mustafa Kemal'i severim ³ :
Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır [...] Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihte o suretle geçmek istemiyorum
Mısırlı akademisyen Nasr Hamid ebu Zeyd, kendi hayat hikayesini anlatırken Enver SedatCemal Abdul Nasır hakkında şöyle diyordu:
Halklar muhtemelen ancak, şayet sembolleştirdikleri figürleri belirli bir noktada yıkma gücünü bulabilirlerse özgürleşebilirler. Nasır da böyle bir sembol figür idi. Mısır halkı onu seviyordu. Ama halkların hayatında da bireylerin hayatında olduğu gibi belirli anlar vardır ki babanın egemenliğinden kurtulmak gerekir -Freud buna babayı öldürmek der. Nasır’ın karizması onu Mısır halkının baba figürü haline getirmişti. Halkın özgürleşmek için onu öldürmesi gerekiyordu. Yargılanmasının sonucu önemli değildi. Önemli olan, bir egemenin yargı önünde hesap vermesiydi. [ İslâm'la bir Yaşam, s.42, İletişim yay. ]
Biz de babamız Mustafa Kemal'i Atatürk'ü, bu parıltılı ve trajik lideri, Türkiye gibi toplumlarda yüz yılda bir yetişen bu büyük kabiliyeti, ³ artık öldürmek zorundayız; bir insan olarak onu yaşatabilmek için tek şansımız bu.
Notlar: 1 Deterministik tarih düşüncesi aslen illâ ki bunu reddeden bir şey olmak durumunda değildir. Büyük kişiliklerin büyük olmalarının da diğer tüm akışları belirleyen büyük zorunluluğun bir sonucu olduğunu söyleyebilir ve böylece bu olgu tutarsızlık yaratmaz. Bunun farkındayım, ama o tartışmanın burası yeri olmadığından girmiyorum. 2 Kemalistlerimiz "Mustafa", dindarlarımız "Muhammed" diye bu insanlara yalnızca ilk isimleriyle hitap edilmesinden rahatsızlık duyuyor, bir saygısızlık olarak alıyorlar. Hakkı Devrim yazmıştı, Türk halkı çok sevdiklerine böyle hitap etmeyi sever diye, nasıl Sezen Aksu'ya sevgisinden herkes "Sezen" diyorsa...gibi. Benim ki de böyle bir sevgi ve samimiyet ilanı. 3 Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet
Ennio Morricone, Sergio Leone'nin efsanevî Once Upon a Time in America'sının müziğini, filmin devamlı ertelenmesinin de yardımıyla çekimler başlamadan çok önce bitirmiş. Leone filmin çekimleri sırasında arkaplanda devamlı müziği çalar, oyuncuların filmin duygusunu yakalamalarını böyle sağlarmış. Ne film ne de müzik uzmanı sayılırım, ama bildiklerim dahilinde şunu düşünürüm: Ennio Morricone'ninki kadar bir filmi ele geçiren, duygusunu tamamlayan, sezgisini betimleyen bir müzik yoktur. Once Upon a Time in America'yı tadan herkes bunu rahatça kabullenecektir gibi gelir bana. Kendisi de şöyle demiş bir seferinde:
The best film music should reveal something which cannot be seen or told, which should illustrate what a film does not express. [ En iyi film müziği, görülemeyen veya dillendirilemeyen birşeyleri açığa çıkarmalı, bir filmin ifade etmediklerini betimlemelidir ]
20. yy'ın belki en ünlü, kesinlikle en çalışkan film müziği bestecisidir kendisi: 500'ün üzerinde (yazıyla: beş yüz) filmin müziği ona ait. Bertolucci'den De Palma'ya, Polanski'den Giuseppe Tornatore'ye kadar onlarca değişik yönetmenle, yüzlerce farklı tarz filmde çalışmış olan Morricone, geçtiğimiz Ekim'in 10'unda 80 yaşına bastı; 9 yaşında trompete başladığına göre, 71 yıllık bir müzik yaşamı demektir. BBC 4 Radyosu, bu günün anısına il maestro'yu İtalya'daki evinde ziyaret etmiş, Goldfrapp, Chris Rea, Nitin Sawhney, Anne Billson ve Andrew Paresi ile yaptıkları kısa konuşmaları bu röportajla birleştirip "The Morricone Affair" adında küçük bir saygı programı hazırlamış. BBC'nin sitesinde programın 11 gün sonra yayından kalkacağı yazıyor; o yüzden kaybolmasın diye kaydedip Rapidshare'a yükledim. Şuradan indirebilirsiniz: > BBC 4 Radio: The Morricone Affair - a tribute to Ennio Morricone.mp3 (yaklaşık 30dk. ve 25mb)
Röportaj'da dendiği gibi: The guy is a priceless piece of humanity Aşağıda muhteşem Arena Concerto DVD'sinden alınma Ecstasy of Gold var. İyi, Kötü ve Çirkin filminin soundtrack'inden gelen bu parça ayrıca, Ride the Lightning zamanlarından beri ('84) Metallica'nın tüm konserlerinin de açılış müziği:
Birikim çevresi yazarlarından şair ve yazar Roni Margulies'in dün akşamki Yüzleşme Sohbeti'nden aklımda kalanlar (sözler birebir değil, anımsadığım kadarıyla aktarıyorum) :
Kürtler istedikleri şeyi barış içinde birlikte yaşamak olarak gösteriyor gibi. Durum bu olmasaydı, bir sosyalist olarak savunacağım şey Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı olurdu, devletse devlet, özerklikse özerklik, ne istiyorlarsa; ama madem istedikleri bu, ben de barış içinde birlikteliği savunuyorum
İki tarafın da savaşı kazanamayacağını hissetmeye başladığı anlarda çatışmalar hız kesmez, aksine kızışır. Son olayları biraz da buna bağlayabiliriz. Kürt Sorunu'nda hiç olmadığımız kadar çözüme yaklaştığımızı düşünüyorum.
Kürt meselesini CHP veya benzeri bir devlet partisinin çözme ihtimali asla olmaz. AKP bu soruna çözüm getirmeye tek aday; çünkü AKP egemen sınıfın partisidir ve kültürel farklardan dolayı zaman zaman ortaya çıkar gibi görünen arızî sürtüşmeler dışında TÜSİAD'ın sözünden dışarı çıkmasına imkan yoktur. TÜSİAD da, hem de uzun zamandır, bu meselenin çözülmesini istiyor. Neden? Basit. Van'a gidin meselâ, muhteşem bir doğası, belki büyük bir turizm potansiyeli var, ama tek bir yatırım yapılmamış -bu tüm doğu illeri için geçerli. Burjuvazi için böyle kaynakların kullanılamıyor oluşu katlanılır şey değildir.
Türkiye burjuvazisi, bizim solcularımızın genellikle iddia ettiği gibi kıro, komprador falan değildir. Sabancı, büyük yabancı şirketlerle ortak iş kurduğunda eşit şartlarda, %50-%50'ye kuruyor. Peki öyleyse TÜSİAD şimdiye dek neden bu işi çözemedi? Temelde iki neden var: Birincisi, klasik Marksist teoriyi altüst eden, buranın özgünlüğünden kaynaklanan, askerin kendi başına bir egemen bir sınıf olması, ordunun zengin egemen sınıfın emrinde olmaması. İkincisi, yıllardır TÜSİAD'ın dediklerini yerine getirecek güce sahip bir iktidar partisinin başa gelememesi, hep zayıf koalisyon hükümetlerince yönetilmemiz. Erdoğan, egemenlerin yıllardır arayıp da bulamadığı adamdır. Türkiyede Kemalizm'in oynadığı belirleyici rol aktörleri devamlı garip kıvırmalar yapmak, ertelemek, saf değiştirmek zorunda bırakıyor; ama eninde sonunda TÜSİAD'ın dediği olacaktır.
Türkiye'de askeriyenin bu denli başat olabilmesinin nedenlerinden biri de Türk ordusunun savaşan bir ordu olmasıdır. Kürt meselesinin çözülmesinin kilit taşı, dolayısıyla, sivilleşmedir. Ordu da, giderek prestij ve kuvvet kaybediyor. Son yıllarda her olayda rezil olduklarını, insanların artık onları dinlememeye başladıklarını görüyoruz.
Bu tür durumlarda silahlarını bırakmadan onlarla masaya oturmayız çok saçma, anlamsız bir laftır. Kimse barış gerçekleşmeden elindeki kozları bırakmaz. Ayrıca PKK'ya silah bırakma çağrısı yapmak Türk entelektüellerinin işi değildir; herkesin görevi önce kendi devletine baskı yapmak, ona söz söylemek.
Aslına bakarsanız Türk devletinin zaten PKK ile masada olduğunu söyleyebiliriz. Öcalan yaklaşık 8 yıldır İmralı'da hapis; ve devlet ve özellikle askerî erkandan kimselerle görüşmediğini düşünmek saflık olur.
Türkiye'de milliyetçiliğin denildiği gibi yükseldiğini düşünmüyorum. Evlere bayraklar Beşiktaş'ta, Kadıköy'de, Nişantaşı'nda asılıyor; Yenibosna'ya gidin, bayrak filan göremezsiniz. Bütün bu ölümlere, saldırılara rağmen, ülkücülerin organize ettiği ufak şiddet organizasyonlarını ve ordunun, Ergenekon'un organize ettiği Cumhuriyet Mitingleri'ni saymazsak, Türkiye'de hâlâ kitlesel Kürt karşıtı olayların, çatışmaların çıkmadığını görüyoruz; elbette CHP, MHP ve diğer faşizan gruplar da var bu ülkede, ama genel olarak Türkiye halkının sağduyusuna ben güveniyorum. Artık bir şehit cenazesinde acılı anne çıkıp "devlet sağolsun demiyorum" diyebiliyor. Bunu on yıl önce hayal bile edebilir miydik?
Çok güzel bir şey oldu: bugün hiç olmadığı kadar açık seçik saflaşmaların olduğu bir dönemdeyiz. O kadar çok turnusol kağıdı serildi ki önümüze, artık şunları rahatça söyleyebiliyoruz: Türban yasağına karşı olmayan solcu olamaz. Genelkurmay'a karşı çıkmayan solcu olamaz. Seçilmiş oldukları için -sevmesek bile- askere ve yargıya karşı AKP'yi savunmayan solcu olamaz.
MHP başarısız bir faşist parti. Faşizm, aslen muhalif bir harekettir; çünkü fakir insanların içgüdülerine hitap etmeye uğraşır. Bankalara, büyük şirketlere saldırdıklarını, kapitalizm karşıtı eylemlere giriştiklerini görürsünüz; ama MHP her zaman devleti savunan bir parti oldu, başarısızlığı da bundan, halka hitap edememesindendir.
Bir katılımcı (sanıyorum üniversite yahut lise hocasıydı) söz alıp, AKP'nin Kürt meselesinde yaptığı bir iki olumlu çıkış olsa da, Ermeni soykırımı, 6-7 Eylül olayları gibi "hatıralar"la hesaplaşma, bunlarla yüzleşme yönünde hiçbir adım atmadığı, özellikle son olaylarda Erdoğan'ın çok devletçi çıkışlarda bulunduğu vs.. itirazında bulundu. Burada ben söz alıp şunları söyledim kabaca :
Haklısınız, ama bence fazla ilkesel düşünüyorsunuz. İnsanlar konular hakkındaki fikirlerini genelde ilkelere göre değil pratik nedenlere göre belirler. Ermeni meselesi gibi "lüks" sayılabilecek konularda hiçbir şey yapmasa bile, AKP Kürt meselesi hakkında adım atabilir; ilkesel olarak bunun yandaşı olduğundan değil, mecbur olduğundan. Devlet'in kutsallığı, Osmanlı İmparatorluğu'na beslenen mitik sevgiyi de düşünürsek, "İslamcı" kesimde zaten popüler bir tema. Kuvvetle sanıyorum ki onlarda hakim olan his, devletin kötü olduğu değil, yanlış ellerde bulunduğu. Kemalistler olmasa Kürtlerle hiçbir sorunun kalmayacağını, her şeyin Ordu'nun başının altından çıktığını çok dinledim onlardan.
Kişisel bir hikaye anlatayım: Bizim köyümüz Samsun'da, eski bir Rum köyüdür. Orada oturduğumuz ev eski bir Rum evi, her şey Rumlardan kalma. Annem babam bizim bir şeyi anlamamamızı istediklerinde aralarında Rumca konuşurlardı. Geçen yaz oraya giderken arabada annemler ve akrabalarım Ermeniler ve Rumlar hakkında olumsuz laflar ettiler. Onlara dedim ki: "Rumların evinde oturuyorsunuz, onların dillerini konuşuyor, onlardan öğrendiğiniz yemekleri yapıp tarlayı onlardan öğrendiğiniz şekilde sürüyorsunuz, sonra da bunları söylüyorsunuz. Dağdan gelmiş bağdakini kovmuşsunuz, bir de konuşuyorsunuz". Tepkileri "Haklısın aslında" gibi bir şey oldu. Bir CHP'liyi buna ikna edemezsiniz, ama Anadolu'daki insanlar durumun zaten farkında. Ortaokulda, lisede öğrendikleri uyduruk resmî tarihin ve propagandanın etkisiyle milliyetçi laflar edebiliyorlar ama ikna edilmeleri çok zor değil, doğru dili kullandığınız zaman. Zaten CHP'lileri ve Kürtleri saymadık mı geriye kalan şey AKP! Biz "Türk halkı" derken aslında mecburen AKP'liler hakkında konuşuyoruz.
they don't call it the white house because of the paint job @ 05-11-2008 14:21 > Flickr Obama kazandı. Çok köklü değişiklikler bekleyecek kadar saf değilim, ama House'un bir bölümde sarf ettiği -başlıkta görünen- cümleyi ve Bradley etkisini boşa çıkarabilen, babası müslüman, derisi kara, adı Hüseyin olan bu çelimsiz adamı başkan seçebilen Amerika halkına ve demokrasisine, her şeye rağmen, hayranlık besliyorum.
Obama'nın kuvvetli bir hatip olduğunu duyuyordum; ama McCain'in seçim sonrası konuşması Obama'nınkinden çok daha beliğ ve samimi geldi kulağıma... tabi bunun pek önemi yok, her şeyin bir tiyatro olduğunu görmek kolay; yine de üslûba ve demokratik teamüllere gösterilen bu özeni önemsemeden edemiyorum. Obama 'kurucu babalar'ın yolunu takip etmekten, onların rüyalarını gerçekleştirmekten bahsetti. Yukarıya astığım Obama/Abraham Lincoln posterlerine ve benzerlerine de çok rastlanıyor, demek ki seçim propagandasının sacayaklarından biriydi bu kurucu liberal değerlere yapılan vurgu. İki aday arasındaki en belirgin ayrım olan bu vurgunun ne kadar fark yaratacağını hep beraber göreceğiz. Gençlerin ve sanatçıların Obama'ya destekleri de muazzamdı bu seçimde; o kadar ki, konuşmasında internet ahalisinin çabalarına değinmedi diye Silikon Vadisi'nin dedikodu gazetesi Valleywag sitem bile etti. Obama'yı Superman olarak resmetmeye kadar varan bu ümit dolu beklentilerin korkulduğu kadar naif çıkmayacağını umalım.
Orhan Pamuk, Dostoyevski'nin opus magnum'u Karamazov Kardeşler için şöyle yazmış: "[bu kitabı okuyunca...] insan, okumanın verebileceği en büyük armağanı alır: Kendi hayat deneyimimizin de insanoğlunun deneyiminin bir parçası olduğunu derinden hissetmek". Dostoyevski bu işte tabii, diğer herkesten her zaman daha başarılı oldu; bana kalsa, Bertrand Russell'ın hocası Whitehead'in Eflatun hakkında söyledikleri ("Tüm Batı felsefe tarihi Eflatun'a düşülen notlardan ibarettir"), edebiyat alanında da onun için geçerlidir. Ama Fyodor bir yana, tüm edebiyatın tılsımı da, herhalde en çok burada yatar: birini okursunuz, ve anlattığı hakikat sizin de hakikatinizdir; parçaların yerine oturup mânâ kazandığına, zihninizin birden aydınlığa kavuştuğuna yemin edebilirsiniz sanki. Belki içiniz yeni bir kavrayışla dolar, belki de [u]mutlandırıcı bir insan sevgisi keşfediverirsiniz bir köşenizde. Geçer. Bu hislerle başbaşa yalnızlığınız size bir müşfiklik, mistik bir müşfiklik bahşediyor; ama gerçek hayattaki gerçek insanların ka[la]balığı suratınızı betona çalar. Nedir bu? Umutsuzluk? Eski bir arkadaşıma şöyle yazmışım zamanında:
" Bir şey anlatırsın. Karanlık, kasvetli bir betimlemedir; ama duruma bakıp, cümlelerin solgunluğuna, karamsarlığa da düşebilirsin, bunları düzeltmenin heyecanına kapılıp iyimserlikle de dolabilirsin. Deriz ki: 'her zaman umut vardır'. Bu gülümseyen bir cümle gibi yankılanabilir kulağında; halbuki daima bir umudun var olması, kötücül durumların her daim var olmasındandır aynı zamanda. Durum fena olmasa 'umut var' demezdik. 'Durum iyi', derdik. Ama buna rağmen 'umut var' demek bir yaşam istencidir ve iyidir işte. Hem buna mecburuz; çünkü bir ihtimal daha var... "
Yine de bu iş... insanlarla cenkleşmek, onlarla mesafeni ayarlamak, öyle bir kere kararına varılıp yolundan şaşılmayan bir düzene sahip, kolay bir iş değil. Gelgitlerle süren, seni mütemadiyen tutarsız olmağa mecbur bırakan lanetli bir iş. Şu ünlü, sonradan Freud'un da kullandığı, Schopenhauer'ın kirpi hikayesi :
“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar. Bu uzaklıkta duramayanlara, İngiltere’de “keep your distance!/mesafeni koru!” denir. Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez. Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler.”
Yukarıdaki fotoğrafta görünen daktilo, bana babamdan kalan, tüm ortaokul ve lise hayatımın yadigârı bir alet. Ailemin yanındaki son birkaç yılı bana ait, kimsenin gelip gitmediği bir çatı katında geçirdim. Kimseyle birarada durmaktan fazla hazla hazzetmeyen biri olduğum için (hele o zamanlar), bir nimetti o ev bana. Okumak ve boş duvarlarda hayal kurmaktan ayırabildiğim tüm vaktimi bu makineyle harcadım. Bir tür bağımlılıktı benim için; kimseyi yanımda istemiyor ama sessizlikten de ürküyordum. Daktilo sesi bunu gideriyordu bir nebze. Ailemi son ziyarete gidişimde tozlu bir dolapta arayıp buldum tekrar, evime getirdim. Aslında tüm anlatacağım da bu 'haber'di, bu kadardı ya, nerelere daldık... O zamanlar o sese olan bu bağımlılığın (sonraları, uyurken bile müzik ya da televizyonu açık bırakma ihtiyacına da dönüşmüştü) ne anlama geldiğinin, dahası, bir anlamı olup olmadığının farkında değildim elbet. Bir zaman önce, Ulus Baker'i kaybedişimizin ardından onun yazılarını aralarında paylaşan Körotonomedya grubunda alttaki yazıya denk gelmiştim. En başta bahsettiğim o aydınlanma, mutluluk anlarından birini daha yaşatmıştı bana. Bu anlar gittikçe (utanmasam "yaşlandıkça" diyeceğim) azalıyor insanın hayatında, o yüzden daha da değerli oluyor gün geçtikçe:
"Meşgul etmek için kullanılan söze antropolog Bronislav Malinowski'nin taktığı bir ad var: "conative speech"... Kimi meşgul etmek? İşin o tarafı biraz muamma... İki ihtiyar düşünün... karanlıkta evlerine doğru yürümek zorundalar... herbiri diğerinin yanında olduğunu her an hissetmek istiyor... o halde, "konuşuyorlar"... içeriği hiç de önemli olmayan mesajlar bunlar... sadece diğerinin orada olup olmadığını teyit etmek üzere... "conative speech" bence bugünkü medyanın esasıdır, yani özüdür... öyle bir ortamda sessizlik herhalde en katlanılmaz, en korkutucu durumdur.
O hallerde akuzmatik ses herhalde en kurtarıcı durum, yani dünyanın ve doğanın "normal" varlığını hatırlattığı en uç hal olmalı, değil mi?
İlkel topluluklardaki, masum ve hissetmeye dayalı bu söz medyada, diğerinin varlığını teyit eder, özünü korur dersek biraz fazla masum kaçmıyor mu? tvkolikler, tv ışığı ya da sesi olmadan yapamayanlar teyit etmekten tayin etmeye kaymıyor mu? Bana ne (birinin, kişisel derdi sandığı şeye herkesin sahip olması) tv'de 'diğeri'nin orada olup olmadığını teyit etmekten. Bu durum olsa olsa ekran karşısındakinin orada olup olamadığını tayin etmek olur. Bilinçli tv izleyicileri var mı? ya da bilinçli gazete okuyucuları? Biri "ben varım" der diye hayır diyemiyorum. Bilinçsiz bir şeyin karşısında, bilinçsizliğini bu kadar dayatan ve yidiren (?) bu 17 inch karşısında ne bilinci? Herhaldesi fazla, sessizlik en katlanıl(a)maz, en korkutucu durumun ta kendisi. Sessizliği sorgulamaksa daha vahim; sebebi dışarının sessizliği mi, yoksa kişinin sessizliği mi? ya da kişinin kendi sesini bile duymasına izin vermeyen uğultu mu? Hepsinin bir anda olduğunu hissetmeye çalışın. Hepsinin bir anda olduğunu kabul edin.
O zaman şu tuşların a_ritmik sesleri, gözünüz ekrandayken bile kurtarıcı mı olur? Elleri, tuşlara vurur. Gözleri ekrandadır. Ses(ini) duyar. Varlığının hatırlatıldığını hisseder. En uç'tadır. ve bu ona batar.."
*Tattarrattat, Oxford İngilizce sözlüğündeki en uzun palindromik kelime. James Joyce, Ulysses romanında kapı çalınması sesi için uydurmuş bunu. Uyduran Joyce olunca, Oxford da sözlüğe almakta bir beis görmemiş olacak.
bir yıl daha geçti @ 31-10-2008 23:29 Wittgenstein, "kişi yalan söylemiyorsa, yeterince özgündür" dermiş. Cesetlerimiz farklı kıyılarına vuruyor olabilir, ama hepimiz aynı bok ummânında yüzerken ne özgünlüğü, Ludwig? Daha faydasızını, ama daha doğrusunu Davud oğlu Vaiz zikretmişti Zebur'da: "Önce ne olduysa, yine olacak. Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak. Güneşin altında yeni bir şey yok" demişti. Nihil novum sub sole, diye ikrâr etmişti Rosenmüller. Buradayım ve yalan söylediğim yok; ama her dillendirdiğimi söylenmiş buluyorum önceden, ve gittiğim her yer çoktan başkalarının ayaklarınca çiğnenmiş, gördüğüm her şeye bir diğerince nazar edilmiş... sen hangi özgünlükten bahsediyordun, Ludwig? Bu kadim çürümüşlükten kaçmaktır diye, yalnızlık ve karanlığa sığınıyor insan, ama:
Yalnızlıkla karanlıktaki o yücelik, o mistik yön, insanda onlara karşı bir ihtiyaç yaratıyor. Fakat insan başkalarını bırakıp gidiyorsa sırf kendi kendine de katlanabileceğinden değil bu; hayır, hayır! Bunun mistik tarafı şu: her şey insana uzaklardan uğuldar, oysa yakınındadır çok. İnsan bir sonsuzluğun içindedir. Herhalde Tanrı bu işte! Kendi kendisi olmak, bir bütünün parçası olarak. [ Knut Hamsun, Son Mutluluk ]
Consolatio'sunda diyor ki Boethius: “...içine düştüğüm bu felâketi kat kat artıran neden, birçoklarının meselenin özüne göre değil de, onun rastlantısal sonucuna göre yargıda bulunmaları ve sadece şansın onayını alan şeylerin iyi olacağını düşünmeleri oldu.” İşte hislerimin bir kısmını açıklayan bir söz. Gözlerini yuvarlarından fırlatacak kadar sıkı gerilmiş bir sicim alnında, kalın bir sopa mütemadiyen karnında, ölene değin dövülmeden önce, beklediği hücresinde Boethius'u teselli eden şey Stoacılar ve Epikürcülerce elbisesi yırtılmış olsa da kendine içkin asalet ve azâmetini hâlâ koruyan o kadın, Felsefe olmuştu; benim tek dostum da uzaklardan uğuldayan bu sonsuzluk hissi işte.
Bir yıl daha geçti. Hiçbir şey eskisi gibi değil; lâkin, hiçbir şey de değişmedi. Bir sonsuzluk içindeyiz, ki neyi değiştirsek, neyi bıraksak aynı, geriye kalanların sayısı yine, hep, daimâ, sonsuz. Sanki sonsuzluk, sayılamayacak kadar çok devinim sayesinde halkedilen bir boşluk; bir yüce Atâlet: sayılamayacak kadar çok devinim yüzünden kaçınılmaz hale gelen.
Önce yalnızca benim sitenin yasaklandığını zannedip anlık bir gurur yaşadım ama meğer Blogger tümden kapatılmış. Bu sefer, Adnan Abi'nin bizi alıştırdığı gibi Fatih bilmemkaçıncı Ceza Mahkemesi'nce değil, Diyarbakır bilmemkaçıncı Ceza Mahkemesi'nce verilmiş karar; o yüzden Adnan mı kapattırdı, başka biri mi, niye, bunlar belli değil henüz. Yazacak kelâm, yapılacak yorum da kalmadı bu konuda ya, sırf RSS beslemesi çalışıyor mu, blogları Google Reader'dan takip etmeye devam edebilecek miyiz diye kontrol etmek için yayınlıyorum bunu.
Ecevit'e yazarkasa fırlatan zât-ı muhterem gibi, gidip Tayyip'e CRT monitör filan mı atsak?
aptallar için kapitalizm @ 21-10-2008 02:28 Malum ekonomik kriz sonunda kendini iyice gösterince, aklıma bu yılın başlarında ReThinking Marxism'de rastladığım bir Rick Wolff yazısı geldi, onu bulup bir daha okudum. Wolff, Massachusetts Üniversitesi'nde ekonomi profesörü ve yazısında, en bilineni 1929'daki Büyük Bunalım olmak üzere nadiren denemeyecek kadar sıklıkla çeşitli krizlere giren Kapitalizm'e karşı yalnızca Refah Devleti önerileri getirebilen solculara çatıyor. Batmaktan kurtarmak ve piyasalara biraz güven aşılamak amacıyla tehlike içindeki bankaların irice parçalarını devlet zimmetine geçirerek bu şirketlerin kefilliğine soyunan (bail-out) Amerikan hükümetini "sosyalizm yapmak"la suçlamak ve hâlâ, asıl sorunun devletin piyasaya olan müdahaleleri olduğunu, tek yolun "tamamen bağımsız sermaye piyasası" olduğunu (neo-liberalizm) savunmak gibi küstah gariplikleri her gazetede boy boy okuduğumuz (meselâ...) bu günler için yararlı bir yazı sanırım.
Bir de Vimeo'da aşağıdaki videoyu buldum. Bağrı açık gömleğinin sivri uçlarına ve zaman zaman fazla Amerikalılaşan vurgulu anlatım tarzına takılmazsanız güzel bir capitalism-for-dummies monologu: > Vimeo
Üzerinden tam bir ay geçmiş ama ben ancak biraz önce Ayşe Karabat'ın yazı arşivine göz atarken haberdar oldum ve ne hissedeceğimi bilemedim: Efsanevî barış aktivisti Abie Nathan 81 yaşında Tel Aviv'de vefat etmiş. Nathan eşine az rastlanacak derecede diğerkam, cesur ve renkli bir adamdı; bir kez Filistin tarafında, bir kez de İsrail tarafında tutuklanmasına neden olan tek kişilik uçuşundan, Hollandalılardan bulduğu bir gemiyi John Lennon'ın da yardımıyla koca bir kaçak radyo istasyonuna çevirmesine kadar anlatılacak çok hikayesi olan harikulâde bir herif. Ayşe Karabat'ın bunların küçük bir özetini sunduğu yazısını aşağıya alıyorum, ondan iyi anlatabilecek değilim ne olsa. '93'te Oslo süreci başlamış, Nathan da bir yandan durmaksızın Beatles şarkıları çalan gemiyi uluslararası sularda batırmıştı: Görüşmelerin barışçıl bir çözümün başlangıcı olduğu gibi, o zamanlar çoğu kişinin kapıldığı bir naif düşüncenin esrikliğindeydi. "Nobel Barış Ödülü verilmeliydi bu adama" derdim ama, görüşmelerden bir yıl sonra koftiden barışçı Şimon Peres-İzhak Rabin ikilisi ile müsterih ve yoz Yaser Arafat arasında bölüştürülen bir ödül onu ne denli hakederdi, emin değilim.
Göz, en çok laciverdi görüyorsa; burun, baharat kokularının arasından sıyrılabilen yasemini ayırt ediyorsa; gönül de her türlü belaya ve derde rağmen neşeli, küstah ama yine de cana yakın olabilen başka gönüllerle tokuşup duruyorsa; ruhlar da biraz korsansa hiç şüphesiz insan ‘Akdeniz’de bir yerlerdedir’. Kimileri zamanla Akdeniz’in önemini yitirdiğini öne sürse de, insanlık tarihinde ‘dönüşüm’ denilebilecek ne varsa büyük çoğunluğu Akdeniz’den çıkmıştır. Günün birinde iletişim olanaklarının gelişmesinin de katkısıyla insanlığın ceberut devletleri alt edebileceğinin ve barışın illa ki, kendi yolunu bulanacağının ilk belirtileri de burada yaşanmıştır. Düşünsenize, Doğu Akdeniz’deki devletlerin birbirinin gırtlağına çöktüğü, hiçbir iktidarın diğerine güvenmediği, savaş ve işgallerin sürdüğü bir dönemde, 1973’te barıştan söz etmenin hainlik sayıldığı günlerde bir gemicik, Akdeniz’in uluslararası sularında yıllar sürecek İbranice, Arapça ve İngilizce korsan yayınına John Lenon’un ‘Give peace a chance’ (barışa bir şans verin) şarkısını çalarak başlayıverdi. Zaten sponsorlardan biri de Lennon’du. Bu korsan radyo 30 milyon dinleyiciye ulaşmayı başardı. 1973’deki Yom Kipur savaşında Akdeniz’deki savaş gemilerine mümkün olduğu kadar çok yaklaşıp, askerlere ‘barış’ mesajları veren gemicik bu hafta ölen tam bir Akdeniz korsanı Abie Natan tarafından idare ediliyordu. Natan’ın korsan barış radyosunu Akdeniz’in dalgalarına bırakabilmesi çok kolay olmamıştı. Gemiyi Hollandalı barışseverler bağışlamıştı ama radyo yayınları için ekipmanı sağlamak epey bir uğraştı. Ama Natan zaten kolay bir hayatı değil korsanlığı seçeli çok olmuştu. 1927’de İran’da Yahudi bir ailede doğup, Cizvit papazlarınca Hindistan’da eğitilen Natan, Britanya Hava Kuvvetleri’nde pilotluk yaptı. İsrail kurulurken de pilotluk yapan ama gördüklerinden çok memnun olmayıp bir lokanta açmayı seçen Natan’ın böylesi bir geçmişle Akdeniz’de korsanlık dışında bir iş tutması şaşırtıcı olurdu zaten. Bazı İsrailliler onu delilikle, işe yaramazlıkla ve hatta ihanetle suçluyor. İsrail’in en çok ihtiyaç duyduğu işlerden birini, savaş pilotluğunu yapabilecekken, barış gibi ‘lüzumsuz’ bir işle uğraşmasına kızıyorlar. Henüz Mısır ile İsrail arasındaki son savaş ve ‘soğuk barış’ imzalanmadan önce, ‘Barış 1’ adlı tek motorlu uçağıyla Mısır’a uçması, Natan’ın delili- ğini ispatlayan önemli bulgulardan biri. Mısır’a inince tutuklanan, ülkesine yollanınca yine tutuklanan Natan ise korsanlığı hiç bırakmadı. Mısırlı çocuklar içi topladığı oyuncak ve çikolatalarla dolu gemisiyle Süveyş Kanalı’nı geçti, FKÖ üyeleriyle görüştü ve bunun için cezalar aldı, açlık grevleri yaptı. Yalnızca Ortadoğu’nun değil, dünyanın da dertleriyle ilgilendi. Barış radyosu, Ortadoğu’da ‘erken sevinç’ yaratan birinci Oslo anlaşmasından sonra miadını doldurduğu sanıldığından reklam alamaz oldu. Lacivert sulara, yasemin kokusuna ve korsan ruhlara barış geldiği zannedildiği için ‘Akdeniz’de bir yerlerden yayın yapan’ sloganını kullanan korsan radyo, Natan tarafından yine Akdeniz’de bir yerlerde batırıldı. Şimdi bütün umutsuzluğa rağmen gemi fikri yine gündemde. Akdeniz’de değişim, öyle göz açıp kapayıncaya dek olmuyor ne yazık ki! Akdeniz’in laciverdini görmek istemeyen kalbi körler, yasemin kokusunun alamayan burnu büyükler, gönüllerin tokuşmasından haz etmeyen camdan beyinler yönetiyor çünkü bu diyarı. Yine de korsan ruhlar şarkı söylemeye devam ettikçe barış bir gün gelecek. Ayşe Karabat
Metallica'nın 9. stüdyo albümü Death Magnetic bugün "resmî olarak" piyasaya çıktı; albüm eleştirileriyse çoktan her yeri işgal etmiş durumda. Kafalar yine karışık: "Yüzyılın albümü" saçmalıklarından, "Berbat albüm" saçmalıklarına kadar geniş bir yelpaze. Metallica, başka hiçbir şeyde olmasa bile, her albümleriyle "müzik kamuoyu"nu ortadan ikiye yarmakta son derece istikrarlı. Grup bu albümde çok kaygan bir zemin üzerinde yürüyor; albümün yayınlanmasından önce Hetfield ve şürekâsının çokça tekrarladığı "Master of Puppets günlerinden ilham almak" vb cümlelerin, uzun şarkı sürelerinin (ort. 7,5 dakika), kulağa zorlama gelen "metalik" şarkı adlarının insanda peşinen bir önyargı oluşturduğu muhakkak: kariyerlerinin bu noktasında kendi kendilerinin parodisi haline gelmeleri işten bile değil. Açılışı yapan That Was Just Your Life bu endişeleri hemen erteliyor. Tek bir saniye yavaşlamayan, uzun süresine rağmen tek bir saniye sarkmayan, çok iyi düzenlenmiş, çok iyi icra edilmiş ve rock müzik için değilse de Metallica için taze kokular yayan bir şarkı; muhtemelen albümün en iyisi. Bu kadar hızlı ve kompleks bir şarkıyı konserlerde çalabilecekler mi merak ediyorum. The End of the Line, son derece progresif düzenlemesi, sürekli değişen ritimleri, bambaşka bir şarkı gibi duran bridge'i ve geçen yaz çaldıkları sıkıcı "The New Song"dan alınıp buraya -çok başarılı şekilde- monte edilen riffleri ile albümün en ilginç şarkısı -albümün en iyisi olmasını engelleyen şey ise ana riff'in biraz sıradan kalması. Albümün gerisi bu iki şarkıya ayak uydurabilse Metallica altıncı efsanevî albümünü yarattı demektir, ama işler böyle yürümüyor: Mükemmel bir "metal" şarkısı olan (ve bu nedenle çoğu eleştiride "albümün en iyisi" olarak nitelendirilen) All Nightmare Long hariç albümün geri kalanı kötü denemeyecek, iyi rifflerle dolu (My Apocalypse), eğlenceli ama Metallica'yı Metallica yapan epiklikten biraz uzak (Broken, Beat & Scarred), rifflerin birbirinin içine eski albümlerdeki gibi pürüzsüz ak(a)madığı (The Day That Never Comes, The Judas Kiss), daha çok "jamming" havasının hakim olduğu (Suicide & Redemption) şarkılarla dolu. Albümü "efsanevî"likten çok uzağa düşürse de bu durumun çok da fena olduğunu düşünmüyorum aslında. Bu jamming havası albümün kendini fazla ciddiye almasını engelliyor, grubun eğlendiğini hissediyorsunuz ki bu Metallica'nın ikinci bir Master of Puppets'tan (sanki mümkünmüş gibi!) daha fazla ihtiyacı olan bir normalleşme demek. Şükür ki her saniyesi zorlama thrash metal riffleriyle doldurulmuş bir albüm de değil bu: Piyano ve orkestral düzenlemesiyle her şeyden çok Load'u ve No Leaf Clover'ı hatırlatan The Unforgiven III ve One'a benzer bir strüktürü olan The Day That Never Comes'ın başlangıç kısımları albüme doku katan, "çocuklara istediklerini verelim, doyduğunca kafa sallasınlar" havasını biraz olsun dağıtan, ama tabii ki Pitchfork gibi sitelerin albümü çizmelerine yol açacak güzellikler. Okuduklarınıza inanmayın: Lars, Lombardo-varî hızlar gerektiren bazı yerlerde yavaş kalsa (My Apocalypse), solo atttığı yerlerde çok yaratıcı olamasa da (Suicide & Redemption), hiç de öyle fena çalmıyor. Kirk eskisi kadar enerjik olsa ve zaman zaman To Live is To Die'ı anımsatan elegantlıkta şeyler (Suicide & Redemption) yapsa da sololarında o kadar da harika değil; James'in sesi ise en çok değişen şey: bu incelmiş sese rağmen çok başarılı işler çıkardığı oluyor (That Was Just Your Life, All Nightmare Long) ama özellikle balladlarda (The Day That Never Comes, The Unforgiven III), Load'da mükemmele ulaşan derin gırtlak sesinin olmaması büyük eksiklik yaratıyor. Şarkı sözleri hakkındaysa konuşmak bile istemiyorum: Hetfield, Bob Dylan gibi düpedüz şair adamları saymazsak popüler rock müziğin en iyi şarkı sözü yazan adamlarından biriydi; bu albümdeyse rezil kafiyeler, sert görünsün diye yazıldığı apaçık gevelemelerden başka çok az şey var. Bir eleştiride "I've heard better lyrics in instrumentals" diyordu, anlayın gerisini.
Metallica bu albümde, "çok kötü" diye nitelenen sezonunda 4 Grand Slam'in 3'ünde final gören Roger Federer gibi: Kupa kaldıracak hali kalmamış, ama vurduğu zaman ondan güzel vuran da yok.
Anlatılanlara göre, Bodrum'daki bir eğlence mekanında gazeteciler merhum Zeki Müren'in etrafını sarmışlar günün birinde ve sormuşlar: "Efendim, size Bodrum'un Paşası diyorlar, ne diyorsunuz?". Zeki Müren arkasına hafifçe dönerek birkaç masa geride oturan Kenan Evren'e baktıktan sonra "Bizim halkımız ibne diyemediğine paşa der" deyivermiş. Kendisini ayıplıyor, Türkiye'yi çok karanlık günlerden çekip kurtarmaktan başka, bize ölümsüz yağlıboya tablolar da bahşetmiş bulunan Kenan Paşa'mızın önünde saygıyla eğiliyorum. Allah ömrünü uzun kılsın, fırçasına bereket versin netekim.
wherever i may roam @ 04-08-2008 14:45 Evliyâ Çelebi, kendisi anlatıyor, bir gün rüyada Ah-ı Çelebi Camisi'nde görür kendini ve derhal içeri nur yüzlü insanlar doluşur. Topluluğu hayranlıkla seyreden Evliyâ, yanındaki zâta bunların kim olduğunu sorduğunda ön taraftakilerin bütün peygamberlerin ruhları, hemen onların arkasındakilerin evliyalar olduğunu, mihrabın sağında Ebubekir ve Ömer'in, solunda da Osman ve Ali'nin durduğunu... öğrenir (herkesin oraya nasıl sığdığını söylemiyor). Bütün bu İslamî kırmızı halı geçişinden sonra nihayet kapıdan içeri Muhammed de girer ve cemaat hep beraber namaz kılar. Namazdan sonra kendisine takdim edilen Çelebi, peygamberin "heybetinden şaşırarak" şefaat yâ Resulallah diyecek yerde seyahat yâ Resulallah deyiverir. Dediğine göre Evliyâ'nın gezginlik serüveni bu dil sürçmesiyle başlar; gerisi malumunuz.
Rüyalarıma pek peygamber girmez, birileri gibi "Ver elini İspanya -ve dahi komşusu Avrupa ülkeleri-" diyecek şansım da yok, ama biz de naçizane bir geziye çıkıyoruz yarın itibariyle. İlk menzil, yukarıda bir tanesinin fotoğrafını gördüğünüz Artvin köyleri. Ardından, İzmir'den başlayıp Konya düzlükleri üzerinden Hatay'a varan, sonra da daha yavaş bir hızla Akdeniz kıyı şeridini takip ederek geri dönen bir araba gezimiz olacak C. ve Y. ile beraber. Onun ardından da tarih grubumuzla birlikte yine Hatay üzerinden Şam ve Halep'e uzanan bir Suriye ziyaretimiz olacak (-miz,-muz diye yazıyorum ki zengin görünsün). Böyle olunca bir iki ay yokum, blog mlog yazamayacağım. Dönüşte değerli gözlemlerimi paylaşır mıyım onu da bilmiyorum. Bunları da zaten laf olsun, blog biraz dolu görünsün diye yazdım. Siz o arada ağır konulardan uzak durun, şirinlik muskası Brigitte'i seyredin (ama güzel olduğu için değil tabi, "içinde iyi yazılar olduğu için" seyredeceksiniz, başka türlüsü siyaseten yanlış olur), Hüdai'nin maceralarını okuyun ya da Metallica'nın Istanbul konseri kayıtlarını indirip dinleyin... yapın bir şeyler.
Bu aralar pek moda. Ben de eksik kalmayayım, tatilde yanıma alacaklarımı listeleyeyim, yazı da bitsin: Kitap: Ağrı'nın Derinliği, Ece Temelkuran İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu, Hrant Dink My Soul is a Woman, Annemarie Schimmel Mystery of Numbers, Annemarie Schimmel Yeryüzünün Lanetlileri, Frantz Fanon Müzik: Metallica Istanbul Konseri Daughter Darling - Sweet Shadows Oceansize - Frames Eluvium - Copia Beth Orton - Central Reservation Guapo - Elixirs Low - Drums and Guns Mono - You Are There Motorpsycho - Let Them Eat Cake ve Black Hole / Black Canvas Susanna and the Magical Orchestra - hepsi Shining - Grindstone vs..
Güngören'de gerçekleştirilen terör eyleminde 17 insan hayatını kaybetti, 150 kişi yaralandı. 70 milyon insanın yüreğine ateş düştü, inanıyorum ki Türkiye'nin her tarafında insanlar bu dehşet verici olay karşısında kahroldular.
"70 milyon" diyoruz, 70 milyonun hepsi değil; bunun istisnaları var. İstisnalar tabii ki azdır. Belki yedi bin, belki 70 bin. İsterseniz bunları sıralayalım:
(...)
Başkaları da var! İstanbul'un göbeğinde, Ali Sami Yen'de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye'nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç km ötede, yani Güngören'de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu. Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar. İçtiler, bağırdılar, gürültüyü bastıran gürültü cinsinden müzikleriyle İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masum insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar. Ve elbette sorumsuz gazete ve televizyonların boy boy yayınladığı kanlı ceset görüntüleri. Bu, kan tutmasının insana vahşeti teşhir ettirmesidir! Burası sözün bittiği yerdir. Bu ülkede hiç kimse, hiçbir merci, sözü bitiren bu saygısız, bu umursamaz, bu artık hissizleşmiş insanlara bir şey diyemiyor. Hepimize yazıklar olsun! -Ali Bulaç, Zaman
mecburî romantizm @ 23-07-2008 22:05 Birer birer intihar eden banyo aydınlatma spotlarımızın sonuncusu da geçen hafta civarı bir supernova ihtişamıyla patlayarak ruhunu teslim etti. Y., banyodan taşıp koridora da uzanmaya başlayan rutubetin hallettiğini düşünüyor lambayı. Şimdi oraya buraya yerleştirdiğimiz mumların ışığında duş alıyoruz (ayrı zamanlarda!); bir tür mecburî romantizm yani. Aksi gibi duş perdesi de kırmızı...
ergenekon'dan bi bok anlamadık mı? @ 13-07-2008 14:51 Penguen ve Uykusuz dergilerinin bu haftaki kapakları benzer iki espriyle döşeli. Kısaca, kendileri de dahil olmak üzere halkın son Ergenekon tutuklamalarından bir bok anlamadığını söylüyorlar: akılları karışmış. Kendileri anlamadı diye "halkın" da anlamadığını sanmalarını ve o arada dünyanın en basit işi olan AKP'yi ve daha çok da RTE'yi düşük seviye komikliklerle eleştirip durmaktan dolayı herhalde kendilerini cesur birer "muhalif" ve kimbilir belki de "solcu" addediyor olmalarını bir kenara bırakalım (CHP ve Baykal hakkında bazı bazı dokundurmaları vakîdir de, hiç askerle dalga geçen bir esprilerini gördünüz mü siz bunların? Ne muhalefet! Belki de dalga geçilecek bir şeylerini göremiyorlardır --o zaman diyecek bir şeyim de kalmaz zaten)... gerçekten bu işten bir bok anlamadık mı?
Bu davanın cumhuriyet tarihimizin en önemli merhalelerinden birinin başlangıcı olduğunu söyleyen "liboş"larla, davaya dair her şeyi küçümseyerek olayı geçiştirmeye uğraşan ulusalcılar iki büyük kamp olarak duruyorlar karşımızda ve bir de ortayolcular var, sayıları daha az olsa da. Nuray Mert de her zamanki, kavganın dışında durup sakin eleştiriler yapan siyaset komutanı edasına uygun bir iki yazı yazdı köşesinde. İki tarafın da "ya bizdensin ya ondan" tavrında olmalarını eleştiriyor ve davanın gerçek bir demokrasi savaşı değil, çıkarlar çatışmasında bir hesaplaşma hamlesi olduğunu söylüyor. Nuray Mert'e daima hayran oldum; siyasete dair üç şey biliyorsam ikisini de ondan öğrendim. Ama bu son tavrı beni biraz hayalkırıklığına uğratıyor açıkçası. Olgularda yanıldığından değil, bunları yorumlarken kendi metodolojisine de ihanet ettiğinden. Nuray Mert hiçbir zaman genel kanılara ve pompalanan heyecanlara kendini kaptıran biri olmadı. Son seçimlerden sonra televizyonda CHP'nin politikasını (onunla en ufak fikrî ortaklığı olmamasına rağmen) bile "böyle bir kanıları varsa (şeriat geliyor! vs... -F.) bunu dillendirmeye ve politikasını yapmaya hakları vardır" diye savunan bir o vardı, "bu taraftakiler"den. Demokrasi'nin özellikle Avrupa'dakiler gibi "medenî" ülkelerin toplumlarının bir tür doğuştan özelliği olduğunu sanan (ve niye bizde yok diye guya dövünen) aptal pozitivistlere oraya nasıl gelindiğini, bu işin her zaman çıkar çatışmalarıyla ilerlediğini ve hiç de kolay ve "steril" bir yol olmadığını bir bir anlatan da oydu. AKP'nin hiçbir zaman bizim anladığımız mânâda demokrat bir parti olamayacağını, Ergenekon soruşturmalarının da pîr-ü pâk bir demokrasi ve özgürlük cihadı olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu bir çıkar çatışması, evet. Peki başka bir yolu var mı ki bunun? Bir ilke olarak tam demokrasiyi özümsemiş ve kimin bundan faydalanacağını hesaplamadan (mesela "şimdi bu yasa çıkarsa sadece türbanlılara özgürlük gelecek, hani diğer özgürlükler, onlar olmadan bunu destekleyemeyiz" diye kös kös homurdanmadan) onu isteyen, nasırına basıldığından değil doğrusu öyle olduğundan askerî vesayet sisteminin üstüne gidecek olanlar ancak gerçek bir özgürlükçü soldan çıkabilir, o da bu ülkede yok gibi bir şey. Hal böyleyken ne yapacağız? Başının üstünde hâle taşıyan bir sol siyaset peygamberini mi bekleyeceğiz, yoksa elimizi kirletip erişebileceğimiz tüm kazanımlar için taraf mı tutacağız? Halil Berktay'a¹ ve Murat Belge'ye² sonuna kadar katılıyorum: Sol'un Liberalizm'den öğrenecek çok şeyi var; ve Liberalizm'le yapması gereken sentezi yapamayan bir Sol işte böyle olanlara bakar bakar ve Uykusuz'un kapağındaki adam gibi "Bi bok anlamadım" der ancak. Ertuğrul Kürkçü, Radikal İki'deki "AKP'nin demokrasisi nereye kadar?" başlıklı yazısında Nuray Mert'le benzer şeyler söyleyip şu sonuca varıyor:
Bu tablo herhangi bir spekülasyona gerek bırakmıyor. “Dolmabahçe Mutabakatı” yürüyor. Bu mutabakat, Silahlı Kuvvetlerin Adalet ve Kalkınma Partisi’ni sevdiği ve benimsediği anlamına gelmiyor: Sivil işlerin sivillere, güvenliğin askerlere bırakıldığı ve kimsenin ötekinin meşruiyetini sorgulamayacağı konusunda bir mutabakata vardığı anlamına geliyor sadece.
Sadece? Başka ne bekliyor, ne istiyorduk ki? Ergenekon soruşturmasından, emekçilerin haklarının iyileştirilmesini mi bekliyorduk? Eşcinsel haklarının tanınmasını mı ummuştuk? Mert ve Kürkçü bir yana, ordu şakşakçılarına ve arsız çarpıtmalarına diyecek çok az şey var zaten: "Demokrasi ve özgürlük istiyorum" diyorlar bir de. Hayır, sizin istediğiniz, sizin özgürlüğünüzdür ancak. Gerçek özgürlüğün, çevrenize baktığınızda gözünüzü rahatsız edecek şeylerin ve kişilerin olmadığı, kulak kabarttığınızda hoşunuza gitmeyecek seslerin duyulmadığı, "gerçek" ve "çağdaş" addettiğiniz şeylere itirazın olmadığı bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yollarınızın temiz, kıyafetlerinizin albenili olması bir şey değiştirmez; arzuladığınız faşizmdir sizin, estetik yüklü olması durumu kurtarır mı sanıyorsunuz? 1 Mart'ta ABD'nin istediği tezkereyi reddeden TBMM vekillerine methiyeler düzen Nuray Mert o zaman da bunun "gerçek bir demokrasi duygusu" ile alınmış bir karar olmadığını, daha çok dinî hassasiyetleri nedeniyle buna yöneldiklerini bilmiyor muydu? Buna rağmen ağzının kulaklarına varmasında haklıydı. Peki şimdi gösterdiği (zamanında Murat Belge'yi, konu müslümanlık olduğunda içine düşmekle suçladığı) bu 'metodolojik kayma'nın nedeni nedir? Görevdeki komutanlardan hiçbirine ellenmemiş olmasını eleştiriyorlar bir de. Hangi ülkede yaşıyorsunuz ki siz? Muvazzaf ya da değil, bu ülkenin tüm tarihinde ilk defa böyle üst düzey komutanlara elleniyor; nedir sanki bir Avrupa ülkesindeymişiz gibi bunu yetersiz bulmalar filan? Dalga mı geçiyorsunuz? Türkiye'nin dertleri ve eksikleri saymakla bitmez; "Asker ne der?" diye düşünmeden bunları tartışabileceğimiz bir ortam için ilk adımın atılmış olduğunu düşünüyorum. Ve "Bu da bana fena halde uyuyor. Çünkü ben vatanını satan neo-liberal bir o.... çocuğuyum. Ananızı babanızı bilemem, ama aynı şeyi size, şiddetle tavsiye ederim."³ --------------- 1 Halil Berktay, "Voltaire ve Mill'den Özgürlük Dersleri" 2 Murat Belge, "Eski Solcu" 3 Gökhan Özgün, "Ilımlı Marksizm ve Ilımlı İslam"
"CHP lideri Deniz Baykal, partisinin politikalarına karşı oluşan, "Sosyal demokrat değil" tepkileri nedeniyle başkan yardımcısı olduğu Sosyalist Enternasyonal'in Atina'daki ... toplantısına gidememe tehlikesiyle karşı karşıya kaldı."
Onur Öymen beyefendi bundan AKP'yi sorumlu tutuyormuş çünkü AKP mebusu (eski CHP'li) Haluk Özdalga, Sosyalist Enternasyonal'e CHP'yi eleştiren bir mektup göndermiş. Onur Öymen sonra bombayı patlatıyor:
"AKP'nin Sosyalist Enternasyonal'le aramızı açma girişimleri var. Bizim bir devlet geleneğimiz vardır. CHP öteden beri buna özen gösterir. Yurt dışında milli konuları savunuruz, iç kavgaları dışarı taşımayız. Yurt dışında CHP'ye yönelik bir tezvirat (karalama --F.)kampanyası yürütülüyor...CHP'yi yabancılara şikayet ederek, bizim Türkiye'deki etkinliğimizi zayıflatacağını düşünenler varsa yanılıyorlar. Bizim sosyal demokrat kimliğimizi kanıtlamak için kimsenin onayına ihtiyacımız yoktur"(kalınlar benim --F.)
Burada iki güzel şey var. İlki, Onur Öymen'in "enternasyonal"in sözlük anlamını bile bilmemesi; hem uluslararası (hemi de sosyal demokrat!) bir kuruluş içinde yer almaya çalışıp hem de "kendi vatanımda yaptığım faşistliklerden size ne canım"cılık yapmaya çalışması. İkincisi de, sağolsun, hiç öyle gizlemeye filan çalışmayıp Devlet ile CHP'nin bir ve aynı olduğunu baştan kabul ederek "Bizim bir devlet geleneğimiz vardır" demesi. Hem Öymen yanlış biliyor, Özdalga'nın mektubundan çok daha önceye giden bir mesele bu. Malum "yabancılar" -artık ne hadlerineyse- CHP'yi ne yapacaklarını düşünüp duruyorlar kaç yıldır. Merakla bekliyoruz.
din - bilim - evrim @ 05-06-2008 23:56 Düygü hanım uzun zamandır takip ettiğim harikulâde bir blogun sahibidir. Biyolog kendisi. Tam bir hafta önce, arkadaşlarıyla beraber Türkçe'ye kazandırmaya uğraştıkları bir "Evrim nedir ne değildir" temalı siteyi bahane ederek Din-Bilim karşıtlığı\benzerliği\ilişkisi (artık her neyse) hakkında uzunca bir yazı asmıştı köşesine. Aslında yazı daha çok bu uğraşlarının yoruculuğu, zorluğu, bu tür işlerin nasıl bir tür 'dava'ya dönüşebildiği ve nasıl da 'yaptıklarım bir işe yarıyor mu yoksa boşa mı kürek çekiyoruz?' gibi hisleri ortaya çıkarabildiği üzerineydi ama yazıya yapılan yorumlarda iş oraya sürüklendi. "Sürükledim" demeliyim ya da: Uzun zamandır değinmek istediğim ama çok boyutlu, geniş ve hakkında ahkâm keserken nüanslara azamî dikkat gösterilmesi gereken bir alan olduğundan üşenip (ve korkup) bir türlü kıçımı kaldırıp da başlayamadığım bir konuydu ve Düygü hanımın yazısına uzun ve sıkıcı yorumlar döşenerek başarabildim bunu ancak. Ben kendime gelip bir şeyler karalayıncaya yahut Düygü hanım söz verdiği Din-Bilim-Evrim yazısını yazana -ve ben o yazıya daha da uzun ve daha da sıkıcı yorumlar döşenene- dek bununla yetinelim, sonrasına bakarız...
"Her şey daha bir karanlık görünüyor sanki. Ancak semâya dağılan ışığından varlığını bildiğimiz güneş de katman katman yığılan bulutlarca örtüldü artık. Mutlak birliğin devingen atâletine ulaşmış gibi sahte bir bilgelik ve huzurla dolu geçen birkaç zamanın ardından yine, hep, daima bu boşlukta çırpınmalara geri dönmek; bu dönüşün kolaylığı, her nasılsa yaşadığını hissettirmesinden aldığın haz... Bütün bunlar öyle yorucu, öyle bıktırıcı ki, bir arkadaşımın dediği gibi "hiçbir iz bırakmadan, birdenbire yok oluverme"ye cüret etmemi engelleyen bu sıkıcı ahlâktan nefret eder oluyorum. Nasıl yaşanır, nasıl başarılır bu iş? Nasıl uyur, nasıl kalkarsın yataktan? Ne yapar da tekrar dönersin oraya? Hamsun'un ihtiyarı gibi hissediyorum kendimi:
Ellerini kımıldatarak günyüzüne çıktıkça, sanki tekrar bir ana karnından kopup geliyor, yeni bir alemle karşılaşıyor. Aa, bu nasıl şey, çiftlikte binalar var, diye düşünüyor sanki: binalara bakıyor. Samanlık kapısı açıksa kapıya da bakıyor ve düşünüyor: Aa, bu nasıl şey, aralık bir kapıya benziyor, ne acaba? Tıpkı aralık bir kapı... Ve duruyor, gözlerini kapıya dikiyor.
Bana lâzım olan şey, yokluğunu hissettiğim şeyler arasında değil, biliyorum artık bunu. Tek arzum rahat bırakılmak, okumak ve dinlemek. Böylece on yıl sonra kuvvetli bir entelektüel olarak aranıza geri dönebilir ve kaldığım yerden devam etmeyi başarabilirim. Bu halimle ne ilerleyebiliyor, ne de vazgeçebiliyorum çünkü."
paradoks II @ 08-05-2008 16:04 Prof. Dr. Fuat Keyman, Radikal'de yazdığı yazıların derlemesini yayınlamış, "Türkiye'nin İyi Yönetimi: Demokratikleşme ve Özgürlükçü Sol Alternatif" adı altında. Radikal Kitap'ta da bir söyleşisi var. Diyor ki: ‘CHP’yi dönüştürme mekanizması hayatta tutulmalı’. CeHaPe'yi, isimlendirme zahmetine bile girmek istemediğim şimdiki (ve aslında, her zamanki) halinden özgürlükçü bir sol parti haline dönüştürme "mekanizması" herhalde Erke Dönergeci gibi bir şey. Başarılar diliyoruz.
paradoks @ 07-05-2008 11:48 Bir mesaj geldi cep telefonuma biraz önce: Öyle.
cosa nostra: rapimento in campo aperto @ 17-04-2008 22:52 Pippa Bacca'nın tecavüze uğrayıp öldürülmesi, ve bunun üzerine "Türk erkeği" ve "milleti"nin yontulmamışlığına, cinsel açlık ve saldırganlığına ve daha genel olarak kadına yönelik -hafif tabirle- hoyratlığına yönelik bildik eleştiriler ve birçok gazetenin olayı duyuran manşetlerini İtalyanca atmaları üzerine...
Normalde neredeyse refleksif olarak karşı çıktığım bu tür genellemelere bu örnekte çıkamıyorum: kabaca bile olsa doğruyla örtüşüyor çünkü, ne yazık ki. Elbette başka yerde de olabilirdi --hatta okuduğum zamandan beri bir türlü zihnimden atamadığım bir gazete haberi var: Fransa'da, metro vagonunun içinde, 3 erkek, diğer bütün yolcuların gözleri önünde 18'lik bir kıza tecavüz etmiş, kimse de gıkını çıkarmamıştı. Bir türlü içime sindiremiyorum yıllardır: peki o kız ne alemdedir, ne hissetmiş, nasıl iyileşmiştir, hiç iyileşebildiyse... Bizde, kadın söz konusu olunca -hele bir de "hafifmeşrep"liklerini bir önkabul olarak aldığımız ecnebilerden biriyse- en mazbutunun bile davranış sapması göstermesine yol açan garip bir açlık, hayvanîlik hasıl oluyor. Ş. haklı; ne din, ne fakirlik ne de başka sosyolojik etmenler tek başına kafi gelmiyor açıklamaya bunu; herhalde hepsinin bir şekilde "doğru" oranlarda karışmasıyla bu hale gelindi. Bilmiyorum. N. gibi düşünebilmek isterdim, ama bunu engelleyen çok fazla örnek geçiyor gözlerimin önünden. En büyük kanıtı da kendi içimde buluyorum: bu tür her haberde, odaya yayılan hafif bir koku gibi herkesin az çok hissettiği, ama dillendirmediği ortak bir hissin (en karikatürleştirilmiş haliyle "o da mini etek giymeseydi" fikri) çok derinlerde de olsa canlı olduğunu hissediyorum. Bu fikri paylaşmıyorum elbet, ama anlıyorum. Halbuki bu anlaşıl(a)maması gereken, karşılaşıldığında insanı şaşkınlıktan dehşete düşürmesi gereken fikirlerden biri. Şaşılası olana olan bu bağışıklık, sahip olmamam gereken bu fikre sahip olmam, büyük bir ahlaki çöküntü; ki bunu bize bahşeden de sevgili ülkemiz değil mi? Ailesi son derece itidalli ve hoşgörülü şeyler söylüyor kadının,