ışıktan korkan düşler @ 15-11-2008 23:00  Bu gece her şey sana benziyor.
Sonsuzluğa sarılmış gökyüzü, kaybolmuş ruhların sesini taşıyan rüzgar, ıhlamur ağaçlarının, soğuk duvarlara düşen ışıksı kokusu, hep seni getiriyor aklımdaki yüzyıllık kristal aynalara.
Bir yıldız kaysa düşlerime doğru, ardında kalan izi saçların oluyor aniden. Bir ses duysam seninkine benzeyen, fırtına kokulu meltemler dolduruyor kalbimin ümitsiz vuruşlarını.
Issız caddelerde yanyana dizilmiş sokak lambalarının, salkım salkım dökülen ışıkları değdiğinde ellerime, bir zamanlar elimi tutan ellerin oluyor hiç yoktan.
Yağmur kokan sonbahar çiçekleri, üşüyen ağaçların kahverengi giymiş dalları, sokak lambalarının aydınlattığı kurumuş yapraklara gizlenmiş altın sarısı parıltılar, gözlerin oluyor ben baktıkça.
Bu gece her şey sana benziyor.
Elimden kayıp gitmiş tüm uykular, ışıktan korkan düşler, ateş böceklerinin kor kırmızı çizgileri ve kimbilir kaç bin yıl önce birlikte seyrettiğimiz, iğde ağaçlarından sızan ölümsüzlüğün kokusuyla sonsuzluğa akıp giden, şu uzak mı uzak samanyolu bile.
Her şey ama her şey sana benziyor bu gece...
. "...bir şair gibi sevmeli insan" @ 10-11-2008 22:00  Turgay'ı tanıdığınızı sanmıyorum. Ben onu en son gördüğümde yirmi üç yaşındaydı. Bildiğim kadarıyla da o günden bu yana hep yirmi üç yaşındadır. Turgay, zayıf, uzun boylu, kahverengi camları olan metal çerçeveli gözlüklü, yakışıklı bir çocuktu. En belirgin özelliği ise doğuştan kızıl, dalgalı saçlarıydı. Beyaz teniyle son derece uyum içinde olan bu kızıl saçlar,Turgay'ın genel görünüşünde belki de en önemli detaydı. O yıllarda çoğunlukla kot gömlek, açık gri v-yakalı bir kazak, altına ise mutlaka dar paça, eskimiş bir blucin giyerdi. Tabii sırtından haki yeşil parkası da hiç eksik olmazdı. Arasıra okuldaki bir yaya yolunda ona, başında siyah, yünlü Che beresiyle dalgın dalgın yürürken rastlardınız...
Görünüşü, bazılarına göre o dönem için her ne kadar marjinal kabul edilse de, Turgay adeta altmış sekiz gençliğinin seksenli yıllara taşınmış, her türlü otoriteye yüksek sesle başkaldıran canlı bir örneğiydi ve genel havası kesinlikle bir Türk'e göre çok daha fazla Avrupai çizgilerle doluydu.
Onunla ilk derin sohbetlerimiz Neruda, Brecht ve Sartre üzerine olmuştu. Entelektüellik düzeyinin pek çok insanın fersah fersah ötesinde olması, Turgay'ı iyi bir edebiyat düşkünü ve güçlü bir filozofa dönüştürmeyi daha o yıllarda başarmıştı. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz topluma ait sosyal olaylara karşı duyarlılığı ve tepkisel yapısı da çocukluğundan beri bu kaynaklarla beslendiği için, tüm yaşamını ülkesinin bağımsızlığı, insanların eşitliği ve sosyal adalet kavramları üzerine kurmuş, bu uğurda aktif mücadeleyi daha genç yaşlarda bir amaç haline getirmişti. Üniversitedeki ilk yılımı birlikte geçirdiğim yakın arkadaşlarımdan biriydi. Hazırlık bitince o kendi bölümüne, ben de kendi bölümüme devam etmek için ayrılmak zorunda kalmıştık.
Onun insani yanına ait, unutamadığım anılarımdan biri, boykot dönemine denk gelen bayram nedeniyle kendisine o günlerdeki iletişim araçlarından olan bir bayram kartı gönderdiğimde bana :
"Be adam ! insanın sevdiği birini hatırlaması için ille de bayram olması mı gerekir ?!" diye anlamlı bir mizahi yanıt vermesiydi...
Zaman zaman ortaya çıkmasından asla rahatsız olmadığı güçlü romantik yapısı en umulmadık anlarda onu, sürekli okuduğu şairlerden biri haline dönüştürür ve karşı cinsle ilgili bir konu gündeme geldiğinde, güneş ışığında kızıl tonlarının sarımsı harelerle yansıdığı sakalını yavaş yavaş çekiştirirken, Mayakovski'nin ünlü : ...
"Belki aslında bu süngü uçları gibi korkunç günlerden, ağarınca yüzyılların sakalı, geriye kalan yalnız ikimiz olacağız.
Bense kentten kente senin ardında, gelin gitmiş olsan da denizaşırı, saklanmış olsan da gecenin inlerine, Londra’nın sislerinde seni bulacaktır öpücüklerim yine sokak lambalarının ateşten dudaklarıyla. "
...
dizelerini okur ve ardından da :
" Sevecekse, bir şair gibi sevmeli insan ! " diyerek, derin derin iç geçirirdi.
Hiç kız arkadaşı olmuş muydu bilmiyorum ama içinde bulunduğu mücadelede, o kendine romantik aşıktan çok, romantik eylemci modelini daha uygun bulmuş gibiydi. Bu rolün onun üstüne çok yakışan, biçilmiş bir kaftan olduğu ise tartışılmaz bir gerçekti.
Turgay'ı en son okul biterken görmüştüm.
Ülkede her şeyin karmakarışık olduğu, üzeri iri yazılarla dolu, sıvaları dökük duvarların, kimsesiz, karanlık caddelerin kan ve barut kokularıyla kıpkırmızıya boyandığı günlerden bir gün, tesadüfen okulda karşılaşıp, uzaktan uzağa gülümseyerek selam vermiştik birbirimize. Kolunu havaya kaldırarak seslenmişti bana. Öğrencilerin onca gürültüsü arasında kesik kesik duyduğum sesi:
"....sen..bir şair gibi...sev..." diyordu yine...
Ondan sonra bir daha Turgay'ı hiç görmedim...ta ki okul bittikten bir kaç yıl sonra gazetede okuduğum o habere kadar!
Haberde, hapishaneye nakil sırasında firar eden örgüt üyesi T.E'nin, emniyet güçlerince kıstırıldığı apartman dairesinde ele geçmemek için, silahını şakağına dayayarak intihar ettiği yazıyordu...
Tetiği çekerken onun, Mayakovski'nin intihar etmeden önceki gülümsemesine benzeyen bir gülümsemeyle, alnına düşen kızıl saçlarının arasından masmavi gökyüzüne baktığına eminim.
Turgay'ı en son gördüğümde yirmi üç yaşındaydı.
Doğum gününü defalarca sormuş olmama rağmen, bana hiç söylemedi. Çünkü:
" Beni, ileride yalnızca doğum günlerimde hatırlayacaksan, o günü hiç bilme daha iyi..." derdi.
O kadar haklıydı ki ...
Önce, nasıl sevilmesi gerektiğini öğretti bize.
Sonra unutmanın ne kadar acı veren bir duygu olduğunu.
Sonra da ölümsüz olmayı...
Ve biz bunları birer birer öğrenirken sürekli yaşlandık ama Turgay hep yirmi üç yaşında kaldı...
"Turgay için..." sabaha karşı iki (bugün) @ 03-11-2008 17:15  Aradan o kadar uzun yıllar geçti ki...
İşte onca zaman sonra yine karanlık bir gecede, aynı yolda, tek başıma yürüyorum. Eski arkadaşlarla okulda buluşma, yemek, sohbet derken saat çoktan sabaha karşı iki olmuş bile...
Bu kez öğrencilerin kaldığı yurt binalarına değil, üniversiteye dışarıdan gelen misafirlerin ağırlandığı yeni yapıya doğru yürüyorum.
Herşey hem çok farklı, hem de o kadar aynı görünüyor ki..
Yıllar önce, yetişmesi gereken bir proje çalışması sonrası, sabaha karşı uyumak için okuldaki yurda dönerken, aralarından geçtiğim sağlı sollu ağaçların sessizce beni izlediklerini düşündüğüm yoldaydım yine.
Bu saatte kampusta çıt çıkmıyor.
Önünden geçtiğim rektörlük binasının ürkütücü karaltısı, sokak lambalarının aydınlattığı yola boydan boya uzanmış. Az ilerideki kafeteryanın ışıkları sönük. Masalara ters çevrilmiş sandalyelerin metal bacakları, karanlıkta ne kadar tuhaf görünüyor! Büyük stadyumun girişindeki geniş meydanda yeralan heykel, her an canlanacakmış gibi duruyor gecenin ışıkları altında.
Yurt binalarında kalan öğrencilerin büyük bir kısmı uykuda olmalı şimdi...
Ortalık, tıpkı yıllar öncesinde kalan o yaz gecesinde olduğu gibi alabildiğine ıssız yine.
Üzerinden yürüdüğüm yolun her iki yanı, gece karanlığında gökyüzüne uzanan hayaletlere benzeyen ağaçlarla dolu.Geçen yıllar boyunca daha da serpilip büyümüşler, yaşlanmışlar, eğilip, bükülmüşler. Ama hepsi yine orada... sanki kendi kahverengi yalnızlıklarına sarılarak yaşlanmaktalar ağır ağır...
Hava soğuk.
İğde ağaçlarının sıcak yaz akşamlarından kalan tatlımsı kokuları, çamların keskin yeşil kokusunun derinlerine gizlenerek ulaşıyor bana. Aklım uzaklara gidiyor birden; bu yolda tek başına yürüdüğüm o sıcak yaz gecesine.
Ağaçlar, yıllar önce ardımda bıraktıklarımı geri vermek ister gibi, kederli bakışlarla süzüyorlar sanki beni. Bense, ağaçların arasında dolanan aynı rüzgarın fısıldarcasına ; “ o sıcak yaz gecesini hatırlıyor musun ?” diye sorduğunu hayal ediyorum bir an için.
Yürürken, elimde olmadan gözlerim bir ara yine yıllar önce olduğu gibi gökyüzüne takıldı orada. Normal olarak Şubat ayında yıldızların görünmesi pek mümkün değildir aslında ama, o gün hava o kadar güzel geçmişti ki dolayısıyla gökyüzü berrak ve yine, yıllar önceki yaz gecesine benzeyen yıldızlarla doluydu.
Kırık elmas parçaları gibi sessizce ışıldayan binlerce yıldız…
Gözlerimi kapattım bir an. Geçmişte yaptığım gibi bir kez daha, aynı yerde, aynı görüntüyü, unutmamak için hapsettim ruhuma gizlice.
Tam o sırada, yolun sol tarafındaki ağaçların yoğun karanlığı içinde, yaşlı bir iğde ağacının kuru dallarının hemen altında dikilen bir gölgeyi farkettim.
Adımlarımı yavaşlatıp, ağacın yanından geçerken, güçsüz ayışığının yardımıyla uzun boylu, zayıf bir çocuğun sessizce orada durduğunu gördüm.
Önce bir anlam verememiştim, çocuğun bu saatte orada ne işi olduğuna. Ancak bir yandan merak etmiştim. Alışılmış bir görüntü değildi çünkü.
Alçak bir sesle selam verdim ama ondan en küçük bir tepki gelmediğini fark edince durakladım. İyice meraklanmıştım.
Karşımda hareketsiz dikilen ondokuz-yirmi yaşlarındaki genç çocuk, adeta siyah beyaz bir resim gibiydi yaşlı iğde ağacının altında.
Üzerinde eski bir parka, ince boynunu saran koyu renk bir atkı, ayağında soluk bir kot pantolon vardı. Karanlıkta çok eski bir fotoğraf gibi duran bu genç çocuğun yanına doğru bir adım attığımda, gözlerindeki soluk mavi rengin ayışığında bile belli olduğunu görünce birden ürperdim. Nedenini bilmeksizin onu iyice görmek ve kim olduğunu anlamak istiyordum. Gölgeler içindeki karaltıya iyice yaklaşıp, yüz hatlarına daha dikkatli baktığım anda çok derinden sarsıldığımı hissettim:
Çünkü çocuğun yüzü benim kendi yüzümdü ! Ondokuz-yirmi'li yaşlardaki yüzüm...
İnanılmaz bir görüntü ile karşı karşıyaydım.
"Kimsin sen ?" diye kekeleyerek sorduğumu hatırlıyorum.
Genç çocuğun hüzünlü gözlerinden, yarı karanlıkta belli belirsiz bir gülümseme geçti.
Bir süre bana baktıktan sonra, parkasının cebindeki elini çıkardı ve yumruk biçiminde kapalı duran parmaklarını usulca açtı.
Avucunun içinde, yeni koparılmış gibi görünen sapsarı bir iğde çiçeği duruyordu! Akıl almaz bir durumdu. İğde ağaçları Şubat ayında çiçek açmazdı ki ! Nereden bulmuştu bu taze iğde çiçeğini?
Ben şaşkın gözlerle çocuğa bakarken, o elini yüzüne doğru yaklaştırıp, sanki avucunda bir toz varmış gibi yavaşça bana doğru üfledi. İğde çiçeği, ağırlığı olmayan bir tüy gibi havalanıp karanlık içinde, ardında uçuk sarı bir iz bırakarak, ağır hareketlerle bana doğru uçtu. Onun havada sessizce uçuşunu izlerken, genç çocuğun soluk mavi gözlerinin bana gülümsediğini hissettim. Çiçek yüzüme yaklaştığında, iğde çiçeklerinden yaz geceleri yayılan kokunun çok daha güçlüsünün bir anda etrafımı sardığını hissettim!
Harika bir duyguydu bu.
Büyülenmiş gibi, çiçeğin usulca yere düşüşünü izlerken, genç çocuk sırtını dönerek arkadaki çam ağaçlarının oluşturduğu karanlık korunun içinde kayboluverdi.
Herşey o kadar ani olmuştu ki...
"hey...bekle !" diye seslendim arkasından. Ancak derin bir sessizlik vardı.
Kulak kabarttığımda uzaklaşan bir ayak sesi bile duymadığımı anladım.
Ancak çok daha ilginç bir şey olmuştu: Onun az önce durduğu yerden başlayıp gittiği yöne doğru silikleşen ve fosforlu mavi bir ışık saçan ayak izlerini görüyordum. İzler onun karanlığa karıştığı ağaçların arasında tamamen kayboluyordu.
Yavaşça eğilerek yere düşen sarı iğde çiçeğini aldım; çiçek mis gibi kokuyordu. Yanımdaki kestane ağacından kurumuş bir yaprak düştü. Sonra gece, yine sessizliğe gömüldü.
Ne kadar da çok bana benziyordu diye düşündüm kendi kendime. Yıllar önceki ben gibiydi sanki... Uzun bir süre çocuğun ardından, karanlık koruya doğru umutsuz gözlerle baktım. Ne gelen vardı ne de giden.
Anlatılması güç, keder dolu duygularla yürümeye devam ettim.
Aynı yolda, bir zamanlar bastığım yerlere tekrar bastığımı hayal ettim. Yıllar önce binlerce genç insanın geride bıraktığı, şimdilerde toprak rengine dönüşerek matlaşan ayak izlerinin arasına, bu kez yürüdükçe ardımda taze, az önce gördüğüm maviye çalan kendi ayak izlerimi yeniden bıraktığımı görür gibi oldum.
Sağımda uzanan çam ağaçlarından oluşan korunun derinlerinden, bir kuşun ürkerek kanat çırptığını duydum. Aynı gece kuşu bir süre sonra, bana yakın olduğunu tahmin ettiğim bir ağaca konarak, ötmeye başladı.
Hemen yanımda uzanan, sarı çiçekleri sıcak yaz gecelerini düşleyen iğde ağaçlarının beni izlemesini seyrederken, çam korusunda gizlenmiş serin rüzgarın, yıllar önce orada bıraktıklarımı bana sanki, birer birer geri verdiğini hayal ettim.
Yaşamda geçen her dakikanın aslında eşine az rastlanan güzelliklerle dolu olduğunu düşündüm.
Az önce gördüğüm yıllar önceki kendimi, ne kadar çok özlediğimi hissettim.
Ve yıllar sonra yine karanlık bir gecede aynı yolda yürürken, gökyüzündeki binlerce yıldızın arasından gülümseyen “sonsuzluğa”, kimseler görmeden, ıslak gözlerimle göz kırptım…
.
sabaha karşı iki (dün) @ 29-10-2008 14:45

Saat kaç olmuştur ki şimdi? Belki sabaha karşı iki, belki daha da geç…
Gece yarısı çoktan geçti gitti... Nasıl da uykum var! Son sınava az kaldı, dayan biraz daha. İki gün sonra bu dönem de bitiyor.
***
Gökyüzü henüz karanlık, ama iki-üç saat sonra o karanlık gökyüzünün sonundaki incecik ufuk çizgisinden eflatun renkli, dantel dantel bir yaz sabahı akmaya başlayacak yukarıdaki gri bulutlara doğru. Sonra yavaşça pembeye dönen bir aydınlık saracak şimdi üzerinde koyu gölgelerin huzursuzca uzandığı bu kurşuni asfaltı. Ve öğrenciler koşuşturmaya başlayacak birer ikişer, gruplar halinde, çoğu uykusunu alamamış gözlerle.
Ne kadar da sessiz kampus bu saatlerde! Ne araç sesi, ne bir kahkaha, ne de bir ayak sesi...hiçbir şey yok! Sessizlik, kalın bir sis perdesi gibi kaplamış her yeri. Yalnızca kestane ağaçlarının yaprakları arasında usul usul dolanan gece rüzgarının, esrarengiz bir öykü anlatır gibi çıkardığı fısıltısı duyuluyor ağaçların karanlık gölgesinin içinden. Yalnızca o var benimle yürüyen. Rektörlük binasının önünden, Çarşı'ya giden yola doğru dönüyorum adımlarımı sıklaştırarak. Yolun her iki tarafındaki çamların, kestanelerin, kavakların oluşturduğu sık korunun serin ve temiz kokusu doluyor içime. Yürürken gözüm yukarıda, bu karanlık yaz gecesinin üstünde ışıl ışıl parıldayan yıldızlara takılıyor. Sanki irili ufaklı kırılmış elmas parçalarına benziyor her biri. Gece ve yıldızlar sonsuzluğu o kadar güzel anlatıyorlar ki... Ne bin yıllık semboller ne matematik işlemler ne de çok haneli sayılar hiçbir şey, gece gökyüzü ve yıldızların ışıltısı arasından gülümseyen sonsuzluğu tam olarak tanımlamaya yetmiyor diye düşündüm bir yandan.
Aniden durdum.
Ellerim cebimde gökyüzünü seyrederken, bir yandan gecenin sesini dinlemek istedim.
Yaprakların büyülü hışırtısı, ağaçların arasında akan minik bir derenin mırıltılı sesi, yürüdükçe beni takip eden o gece kuşunun, bir şeyler anlatmaya çalışan ürkütücü şarkısı... her şey mistik bir hikayenin parçaları gibiydi sanki. Bu anı hayatım boyunca anımsamak için gözlerimi usulca kapattım. Aynı anda serin bir esintinin yüzüme yavaşça dokunduğunu hissettim.
Günler ne çabuk geçiyor diye hayıflandım için için. Seneye son işte dedim kendi kendime. Tüm diğerlerinin olduğu gibi, benimkiler de burada kalacak. Ayak izlerim, buruşturup attığım üzerinde düşkırıklıklarım yazılı kağıt, ilk hüznüm, ilk yalnızlığım, uzaklara ilk dalıp gitmem… Hepsi ama hepsi burada kalacak dedim kendi kendime. Sonsuza kadar...
Kim bilir kaç kişi benim gibi konuşmuştur kendisiyle burada yürürken?
Kim bilir kimlerin hangi duyguları kalmıştır ardında? Bu ağaçların koyu gölgeleri kim bilir neler duymuştur, o sırada geçenlerin ruhlarından ağır ağır sızan ? Kim bilir yıllar sonra, aynı yıldızların ışıltıları altında kimler yürüyecek şimdi geçtiğim bu yol üzerinde?.. diye sordum kendi kendime. Ruhumun derinlerinde telaşsızca akan bir ırmağın hüzünlü parıltısı geçti gözlerimden. Gecenin karanlığı içinde gülümsedim sessizce. Ve yurt binasına doğru yürüyüp gittim...
O an arkamdan biri bakıyor olsaydı eğer, yol boyundaki ışıklarının tükendiği noktada kaybolan bir karaltı göreceklerdi yalnızca.
Oysa kimse bilmez...o gece arkamda, görünmeyen o kadar çok şey bırakmıştım ki…
.
ayak izleri siliniyordu birer birer @ 22-10-2008 12:29

Dalgın gözlerle pencereden dışarıya baktı. Milyonlarca insanın yaşadığı Istanbul'un üstüne koyu lacivert bir gece yağıyordu.
Geniş caddenin her iki tarafından farklı yönlere doğru akan araçların, gözleri rahatsız edici parlaklıkta farları, uzun sokak lambalarının aydınlattığı kaldırımlar, karşı sıradaki binaların pencerelerinden dışarıya dökülen sarı beyaz ışıklar dev kentin kısacık gece uykusunun ilk solukları gibiydi. Gökyüzüne baktığında, çok yukarılarda karanlık bulutların toplandığını farkedince, yağmurun yaklaşmakta olduğunu düşündü kendi kendine...
Saat sekiz'i geçmişti.
Dışarıyı görmek için tek eliyle araladığı kalın perdeyi serbest bırakınca, oda tamamen karanlığa gömüldü. Bir süre pencerenin önünde dikilerek, ne yapacağını bilmeden bekledi. Sonra el yordamıyla duvardaki elektrik anahtarını bularak ışığı yaktı.İyi döşenmiş otel odasını altın sarısı bir aydınlık kaplarken, duvar kenarındaki masanın hemen üstünde, onun özenle hazırlamış olduğu hediye paketine ilişti gözü. Gitmeden az önce, usulca bırakmıştı oraya; kapı ağzında son kez sarılmadan önce.
"Ben gittikten sonra aç...ve içindekini oku" diye de tembih etmişti.
Paketi yavaşça eline aldı. Az önce birlikte oturdukları kanepeye oturdu. Uçuk pembe,tül bir kurdeleyle sarılmış olan kutuyu özenle açtı. Kutunun içinde, tam ortasına pembe cam bir kalp yapıştırılmış, süt mavi renkte seramik bir yıldız duruyordu.Yanında ise mavi bir zarf.
Zarfın içindekileri dikkatle çıkardı. Bir solukta okudu gökyüzünden düşen, o iki sayfayı. Sonra başa dönüp tekrar okudu. Ve son satırda yeralan :
"...Aşk'a dair ilk satırlarım bunlar, sahibini bilerek yazdığım ilk sözlerim...Ne güzelmiş meğer..." cümlesini ise kimbilir kaç kez okudu.
El yazısı ile yazılmış masmavi sayfaları farkında olmadan göğsüne bastırdı ve uzunca bir süre öyle kaldı.
Gözü, duvardaki lambanın, yıldız biçimindeki seramik tabağın tam ortasına yapıştırılmış, pembe cam kalpten yansıyan ve sanki çok uzaklardan geliyormuş gibi görünen ışığındaydı.
Gülümsedi...
Dışarıda, ertesi sabah yağacak yağmur gibi, koyu lacivert bir gece yağarken Istanbul'un üstüne, kalabalık caddelerde kalan son ayak izleri de siliniyordu sanki birer birer...
.
Çaresiz aşkların gümüş renkli ışıltısı @ 15-10-2008 14:45

"Boşluk ne kadar büyük olursa, çığlık o kadar az duyulur"
D
Bazen son bir söz söylemek istersiniz ya; işte bu yazı zaman zaman, sırası bilerek karıştırılarak sizlere anlatılmış önemli bir öykünün belki de "son söz"ü niteliğini taşımaktadır.
Bir bitiş paragrafı, bir nokta gibi. Kesin olan, bundan sonra bu konuya ilişkin başka hiçbir şey yazılmayacağıdır. Zira, bazen sonsuza kadar susmak, anlatmaktan çok daha doğrudur.
* * * * Onu sevdiğime hiçbir zaman pişman olmadım.
Birlikte başladık, sonra ben tek başına devam ettim. Ama asla vazgeçmedim onu sevmekten.
Yorucu ve zordu, Hatta zaman zaman dayanılmaz derecede acı vericiydi, biliyorum. Ama değerdi. İnanın, tüm bunlara değerdi...
O benim hayatımda, bir daha görülmesi mümkün olmayan bir düş'tü belki. Veya çocukken anlatılan peri masallarını andıran mistik bir varlık. Işıl, ışıl, Sihirli, Gümüş mavi parıltılarla yanıp sönen, müge çiçekleri gibi kokan bir mutluluk şiiri. Büyüdüğünüzde, tüm yaşamınız boyunca özleyeceğiniz, unutulmaz güzellikte bir öykü...
Çoğu zaman onu sevmenin, karanlık gecelerde, üstüme düşen kristal renkli bir ışığa benzediğini düşünürdüm. Yıllardır üşüyen ruhumu, şimdiye dek görülmemiş renklerle ısıtan, ilahi güzellikte bir ışık. Elimi uzatıp tutmaya çalıştığımda, asla tutamadığım bir parıltı...
Bir gün uyandığımda, gitmişti. Hiç olmamışcasına.
Sonsuza kadar uzanan, sonsuza kadar sürecek, sisli bir anıydı geriye kalan. Eflatun kokusu kağıtlara sinmiş, kırılgan bir anı...
Onu çaresizce özlemekten başka bir şey bırakmamıştı avucumun içine.
Ben de öyle yaptım. Sadece özledim. Bıkmadan...usanmadan...yıllarca... Daha çok, daha da çok severek üstelik.
Ve bir gün geldi, zaman bitti.
Herşey son bulurken o gün, son kez düşündüm de
Galiba benim, hayatım boyunca en çok sevdiğim :
Çaresiz aşkların gümüş renkli ışıltısı'ydı...
.
ertesi sabah @ 09-10-2008 15:00  Bir gün uyandığınızda, milyonlarca insanın yaşadığı koskoca bir kenti, ucu bucağı olmayan ıssız, bomboş bir çöl gibi hissettiğiniz oldu mu hiç ?
Ya, hayatınızın geri kalan kısmında bekleyen, daha yaşanmamış saatlerin, düşlediğiniz o toz pembe gülümsemelerin, henüz sizin olmamış tüm anıların yavaş yavaş silinmekte olduğunu hissettiniz mi hiç?
Korkutucu değil mi?
Bildiğiniz siyah'tan çok daha karanlık bir ışığın aydınlattığı yaşamı tarif ediyorum size.
Adeta lanetlenmiş bir yaşam, bu anlatmaya çalıştığım.
Acı verici. Ürkütücü. Ağır. Ve artık içinde hiçbir umudun yer almadığı bir yaşam.
Yıllar önce yazılmış satırlar der ki:
"önce ışık korktu ve karanlığa bıraktı yerini sonra, gölgeler konuşmaya başladı ve tanıdık bir hayalet hüzünle salladı, veda ederken elini.
yürüdüm, duvarın önüne oturdum. avucumun içinde; gökyüzünden topladığım, simsiyah gecenin ışıldadığı suyu kokladım
sonra, binlerce yıldızın kederli parıltısı altında kimbilir kaçıncı kez, O'nu yine özledim..."
Bir gün, biri gider yaşadığınız şehirden.
Sessiz sedasız, öğle vakti. Beyaz, pembe, mavi tüm çiçekleri büyük bir valize doldurup, ardında yalnızca ayakizlerini bırakır. Görmeksizin gittiğini, ardından bakarsınız uzun süre. Bildiğiniz tüm kelimeler tükenmiş olarak. O gece, bir daha uyanmamak dileğiyle girersiniz yatağa. İçinde defalarca gözünüzü açtığınız, yosun dolu, zehirli bataklıklara benzeyen bir uykudur sizi sarıp sarmalayan. Ertesi sabah uyandığınızda ise, gecedir. Bir sonraki sabah da gecedir. Daha sonraki tüm sabahlar da... Ve artık milyonlarca kişinin yaşadığı koskoca kent, tamamen bomboştur.
* * * * Zamanında mutlu bir düş gördüm; yıllar boyu unutamayıp, gerçekleşmesi için hep dua ettiğim. Olmadı. Ama, kimbilir kaç yıl önce sanki gelecekten söz eder gibi, üstüne mutsuzluk yağmış iki satır yazdım: Aynen oldu. Bunu dilemediğim halde üstelik. Ne zaman bitecek bu? Yalvarırım söyleyin bana: Yazdığım herşey, "olmak" zorunda mı ?..
. sms @ 03-10-2008 18:45  Rüzgârın soğuk tokatlarına karışan iri yağmur damlaları, şarapnelden dağılan keskin metal parçaları gibi çarpıyordu suratına.
Elli-altmış metre aşağıda, iyice sivrilmiş uçları cam kırıklarına benzeyen, girintili çıkıntılı kayalarla dolu sahil, bulanık yeşil denizin, yosunlu, ölümcül dalgaları tarafından sürekli dövülüyor; bitmek tükenmek bilmeyen gelgit’lerin, kıyıya her vuruşunda havaya karışan sayısız su zerresi, rüzgârın şiddetiyle savrulan toz bulutu gibi, kurşuni gökyüzüne dağılıyordu.
Cep telefonunu sıkı sıkı tutan, morarırcasına üşümüş sağ eli, kabanının dış cebindeydi. Gözlerine batar gibi giren sert yağmur damlalarının verdiği dayanılmaz acıya rağmen, öfke dolu denize bakmaya çalışıyordu.
Bir adım daha atarak, uçurumun kenarına yaklaştı. Eğer o anda rüzgâr, denizden karaya değil de karadan denize doğru esiyor olsaydı, kuru bir yaprak gibi boşluğa savrulması işten değildi. Oysa şimdi rüzgârın görünmeyen elleri sanki onu durdurmak, geriye itmek ister gibi tam karşısından esiyordu.
Ama o bunu hiç önemsemedi.
İçinde birikmiş katran koyuluğundaki keder ve yalnızlığın büyüklüğüne karşı esen, zavallı rüzgârın yapabileceği ne vardı ki?
Dayanamadı; gözlerini acıyla yumdu. Yağmur damlaları yanaklarından, gözlerinden aşağıya süzülüyordu, sırılsıklam olmuştu.
Martıların, denizin hiddetli kükremelerine karışmış sesleri geliyordu kulağına; uçurumun dibinde bir yerlerde, çığlık çığlığa bağırıyorlardı. Duyduğu, belki de martıların değil, ürkütücü biçimde esen rüzgârın dipteki sarp kayaların arasında dolaşırken çıkarttığı seslerdi bunlar. Ayırt edemiyordu bir türlü.
Son kez bazı şeyleri hatırlamaya çalışırken bölük pörçük yüzlerce anı, aniden bastıran bir sis gibi hücum ediverdi aklına: Bir avuç kar beyaz deniz kabuğu… Onun tenine gizlenmiş, yalnızca geceleri açan, ateş kırmızı, turuncu ve sarı renkli, esrarengiz çiçeklerin baş döndüren, tatlımsı kokusu… Kapı girişinde karşılaştıkları an… İnce ve biçimli elinin üstüne işaret parmağıyla yazdığı, görünmeyen iki harf ve bin yıl geçse de unutmayacağı o utangaç gülümsemesi…
Altı ay oldu diye düşündü.
En son altı ay önce, her zaman olduğu gibi yine gece yarısı, cep telefonu sadece bir kez çalıp susmuştu.
Sanki “hep aklımdasın” der gibi düşünmüştü onun aramalarını. Ve o kadar sık yapardı ki bunu; bir şekilde unutmadığını, unutmayacağını, sevgisinin hep devam edeceğini anlattığını sanıyordu kendince. Sadece bir kez çalardı telefonu; hiç bir konuşma olmadan, sadece bir kez!
Oysa birbirlerini görmeyeli iki yıldan fazla olmuştu. Bomboş geçen, acı veren, kaybolmasın diye sıkı sıkı sarıldığı onun hayali ile dopdolu iki uzun yıl.
İmkânsız bir tesadüfün getirdiği, yine imkânsız bir birliktelikti onlarınki.
Zaten birbirlerini nasıl buldukları da akıl almaz bir öykü gibiydi. Olasılık hesabı yapılsa herhalde “sıfır” a çok yakın bir değer çıkardı sonuçta , ama olmuştu işte. Sonrasında ise her şey bir çığ gibi büyüyerek ikisini de içine alıvermişti.
İlk bakışta tuhaf görünebilir ancak zorunluluklardan dolayı, bir yıl boyunca, toplam olarak belki de yirmi dört saati geçmemişti yan yana oldukları zamanlar. Ama yine de bu kadar kısa süre, sınırları olmayan bir duygunun doğmasını engelleyememişti.
İnanılmaz büyüklükte ve yakıcılıkta bir tutku olduğunu düşünmüştü hep aralarında. Bir o kadar da esrarlıydı sanki.Her günü, her saniyeyi onu düşünerek geçirdiği, ruhundaki topraklarda, alev renkli çiçeklerin tomurcuk tomurcuk açtığı, kor gibi yakan bir tutkuydu bu. Kendisi bile inanamamıştı şiddetine.
Her an, her şeyin olabileceği uçsuz bucaksız, korkunç bir karanlık içinde seviyor gibiydi onu. Dakikalara, satırlara, suskunluğa, yalnızlığa, hayallere ve düş kırıklığına sıkışmış bir sevginin, görünmeyen duvarları arasında tutsak olmuş, lanetli iki hayalet gibiydiler.
Aralarındaki her neyse; imkânsız, acı veren ve kopkoyu bir hüzünle doluydu.
Son gördüğünden bu yana geçen iki koca yıl boyunca hemen hemen her hafta veya on günde bir, telefonu mutlaka çalıp susmuştu. Bu sessiz aramaları hep, onun:
“…seni hala seviyorum” demeye çalışması gibi sanmıştı. Daha doğrusu, kendisi böyle olduğuna inanmak istiyordu Dolayısıyla, birlikte olamamalarına rağmen, her aramanın ardından, onun ekranda beliren ismine dokunarak, sevgisini, umudunu tazeliyor ve buruk mutluluğu sanki biraz daha artıyordu. Eğer alışılmış bir zaman dilimi geçtiği halde aramamışsa, bu kez de: Neden aramadı? Unutmaya mı karar verdi? Sevmiyor mu artık? diye ölesiye merak eder, uykuları kaçar ve üzülürdü.
Oysa çoktan bitmişti herşey.
Kabul etmek istemese de artık yoktu. Gitmişti...
İşte o gece, son kez çalan telefonun ardından, ekranda sadece, arayan kişi olarak onun ismi ve hiç bitmeyecek uzunlukta bir sessizlik kalmıştı geriye. Ve artık onun olmayacağı bir yaşam.
Bir daha hiç aramamıştı o geceden sonra.
Aralarında bir zamanlar var olmuş tutkunun, gün gelip tükenebileceğine hiç ihtimal vermemişti.
Ama görünüşe göre çoktan tükenmişti.
Nasıl yaşanır ki bundan sonra diye düşündü yeniden. Her zaman bir umut olmaz mıydı? Hani neredeydi umut şimdi?
En çok sevdiği mısralar, rüzgâra karışarak, mırıltı biçiminde dudaklarından dökülmeye başladı elinde olmadan:
“Bu veda öpücüğünü alnına koy Ve ben şimdi senden ayrılırken, İtiraf ediyorum ki; Günleri sadece bir düş diye saydığında Sen haklıydın gerçekten. Ama umut, Bir gece veya bir gün, Bir görüntü veya hiçbir şeyde olmadan Uçup gitmişse eğer Ne fark eder?
Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz; Sadece bir düş içinde başka bir düş…”
Poe ne kadar doğru söylemişti: Hayatın kendisi bir düş gibiydi, yaşanılanlar ise düş içinde başka bir düş!
Gözlerini açtı ve kabanının fermuarını yukarıya kadar çekti, aşağıda uzanan koyu kahverengi kayaların jilet keskinliğindeki sivri uçları, karanlık gökyüzündeki yıldızları andıran gümüş renkli ışıltılar yayarak parıldıyordu. Havaya dağılan su zerrecikleri ise zaman zaman, uzayın derinliklerinde doğmaya çalışan yeni bir galaksinin beyaz mavi, sarmal bulutu gibi kaplamaktaydı denizin üstünü.
Bir an aşağıda, kayalıkların yanı başındaki ıslak kumların arasında, yüzlerce deniz kabuğunun birikmiş olduğunu fark etti. Tıpkı onun bir yaz sonu, kendisine getirdiği bir avuç deniz kabuğu gibi.
Onların, aşağıdan, ta uçurumun dibinden: “Neden duruyorsun? Gelsene! ” diye seslendiklerini sandı.
İçinden son kez onun ismini tekrarladı ve önünde uzanan gri boşluğa doğru adımını atmak üzere yüzünü kurşuni gökyüzüne doğru çevirdi.
O anda inanılmaz bir şey oldu!
Kalın kabanının derin dış cebindeki,“sessiz” konumuna alınmış telefonun ekranı, zorlukla fark edilen bir titreşimin ardından kısa süreliğine aydınlandı ve cebin karanlık ortamında parıldayan ekranda, yeni mesaj geldiğini belirten minik bir zarf simgesi belirdi.
Ama o bunu fark etmedi.
Kendini boşluğa bıraktı…
Bedeninin, koyu yeşil yosunlarla kaplanmış, cam gibi keskin kayalara olanca gücüyle çarptığı sırada, bileğindeki metal kol saati ve cebinden fırlayan telefon aynı anda farklı noktalara doğru savruldu.
Saat, yosun kaplı kayaların arasından kayarak dalgaların içinde hızla kayboldu. Telefon ise önce sert bir çıkıntıya çarptıktan sonra ıslak kumların arasındaki yüzlerce beyaz deniz kabuğunun tam ortasına, ekranı gökyüzüne bakar biçimde düştü.
Çarpma sırasında tesadüfen, gelen mesaj için “oku” tuşuna basılmıştı.
Aşağıdan bakıldığında üst kenarı görünmeyen sert uçurumun ölümsü gölgesiyle kaplı yarı karanlık sahilde, tuşlarına bir-iki damla kan sıçramış telefonun ekranı, tuhaf bir biçimde ışıldarken, siyah fon üzerinde uçuk pembe renkli harflerle:
“Çok özledim seni...Bugün uygunsan görüşelim mi? ” yazıyordu… . sükunet denizi @ 29-09-2008 23:59 Herkes uyuduktan sonra ulaştım oraya.Ağaçların, çiçeklerin, binaların, insanların ve akla gelebilecek hiçbir şeyin olmadığı o, sessiz, sakin ve bomboş topraklara.Saat geceyarısını çoktan geçmişti. Benden başka kimsenin olmadığı Sükunet Denizi'nin tam ortasında durdum.Toprak koyu maviydi; sonsuzluk ise siyah.Yere usulca sırt üstü uzanıp, iki yana açtım kollarımı.Sakinlik ve sessizliğin ortasında, gökyüzünü seyrettim uzunca bir süre.Yıldızları...Düşlerimi kuşatan kusursuz suskunluğu...Uçsuz bucaksız yalnızlığı...Ve aşk'ı...Önce başka renkleri düşündüm; beyaz'ı, kırmızı'yı, sarı'yı...hayal edemedim hiçbirini.Sonra başka yerleri düşündüm...aklıma gelmedi, onca yerden biri dahi.Sonra başkalarını düşündüm...bu kez de hatırlayamadım hiç kimseyi.Birden...yukarıda, karanlık gökyüzünde bir yıldız kaydı...ardında tebeşirle çizilmiş gibi, toz beyazı bir iz bırakarak.İşte o zaman sen geldin aklıma. Yattığım yerden doğrularak, baharda açan kiraz çiçeklerinin pembeliğini kıskandıran bir dilek tuttum; olmayacağını bile bile . Alacakaranlıkta asılı duran uykularına girip, sana iki kelime söyledim. Gülümsedin uykunda. Bu kez ben mutlu mutlu gülümsedim, kayıp giderek yok olan yıldızın ardından.Kalbim gürültüyle attı uzunca bir süre, zamanın olmadığı bu denizin ortasında.Sesini duyar gibi oldum o an; sen çok uzaklarda uyumaktayken.Çekinerek uzanmak istedim yüzüne...Saman sarısı saçlarına dokunmak için. Birden, sanki eflatun bir kuş havalandı leylakların arasından.Koyu maviydi toprak.Yukarıdaki sonsuzluk simsiyah.Yeryüzü ve herkes az ileride uyuyordu.O sırada ben, seni aydınlatan ayın gümüş yüzündeki denizin tam ortasında, üstümde milyonlarca yıldız ve elimde bir avuç zamanla, uyanmanı özlüyordum sessizce.... kum zambakları @ 25-09-2008 10:23  Onu ilk kez geçen yaz gördüm; kumsalda,tek başına otururken. Sıcak bir Ağustos sabahının çok erken saatlerinde deniz kenarına indiğimde, oradaydı.
Kıyıdaki taş ve çalıların hemen yanında açmış, ipek beyazı kum zambaklarının tam önünde oturuyordu.
Üzerine giymiş olduğu uçuk yeşil renkte, incecik, kolsuz gömleğinin iki etek ucunu düğüm yaparak belini açıkta bırakmıştı. Ayağında ise eski bir bluejean’den bozma olduğu belli, kısacık bir şort vardı.
Ayakları çıplaktı.
Topuz yaptığı dalgalı saçlarından bir tutam yüzüne düştüğü sırada, elindeki büyük, beyaz deniz kabuğunu kulağına götürmüş, gözleri kapalı bir halde dinliyordu.
O halini hiç unutamam.
Sabah güneşinin henüz göründüğü bu erken saatlerde, bomboş sahildeki serin kumların üzerinde, dizlerini hafifçe kırarak oturmuş olan kız, o an nedense bir serap gibi görünmüştü bana.
O kadar dalmıştı ki benim varlığımı fark etmedi.
Sağ elinde tuttuğu deniz kabuğunu kulağına yaslamış, başını da o tarafa doğru eğmişti. Koyu kestane renkli saçları dalgalıydı ve güneşten yanmış teni iyice koyulmuştu. Son derece güzel ve zarif bir profile sahipti.
Gözleri kapalı biçimde, sabah rüzgarının deniz kabuğu içindeki kıvrımlarda dolaşırken ortaya çıkan gizemli melodiyi dinlediği her halinden belliydi.
Aynı rüzgar, genç kızın önüne düşen bir tutam saçı belli belirsiz hareket ettirirken, yüzünde suyun üstündeki yansımalar gibi, gölgeler oluşturuyordu.
Gecenin serinliğini henüz kaybetmemiş kumlar, nemliydi. Hemen arkasındaki beyaz zambakların insanın başını döndüren ipeksi kokusu ise onun bulunduğu kesimi yoğun biçimde kaplamıştı.
Kızın arkasından, sessiz adımlarla geçtikten sonra, ileride, çakılların yoğunlaştığı kesime doğru yürüyüp, suya yakın bir yer bularak oturdum. Çıplak ayaklarımı uzattığım kıyıda, köpük köpük dalgalar tenime usulca dokunup geri çekilirken göz ucuyla uzaktaki genç kızı inceliyordum. Yüzünde mutluluk dolu, soluk bir gülümsenin izi vardı.
Islak kumsalda kalmış martıların ayak izleri, yan yan yürüyen ağaç kabuğu renginde birkaç minik yengeç ve serin sabah rüzgarının etkisiyle sağa sola sallanan beyaz kum zambaklarından başka hiçbir şey yoktu. Havada, zambakların tatlı kokusu dışında, ara sıra hissedilen, arka sıradaki tek katlı yazlık bahçelerinin kuytu köşelerde açmış, geceden kalma hanımellerinin kokusu vardı.
Bir süre sonra kız, deniz kabuğunu yanına bırakıp, ellerini kırık dizlerinin önünde kavuşturarak, ufukta ağır ağır yükselmekte olan güneşi seyretmeye başladı. Gökyüzündeki uçuk pembe fon, güneşin altın sarısı dokunuşuyla tamamen kaybolunca, genç kız topuz yaptığı saçlarını serbest bırakarak yerinden kalktı ve benim oturduğum yönün tam tersine doğru telaşsız adımlarla yürümeye başladı. Islak kumlar üzerinde çıplak ayakla yürürken dalgalar, kah bileklerine kadar yükseliyor, kah parmak uçlarına dokunuyordu.
Ayağa kalkmadan hemen önce serbest bıraktığı koyu kestane renkli saçları, sabah rüzgarının sihirli dokunuşuyla, aynı arkadaki kum zambakları gibi sağa sola salınıyordu, o yürürken.
Uzun kumsal boyunca yürüyen kızın arkasından, tamamen gözden kayboluncaya kadar baktım.
O gün rastladığım genç kız, sabah güneşinin altın sarısına boyadığı ıssız sahilde, bir anlığına görünüp sonra sonsuza dek yok olmuş bir serap gibi gelmişti bana…
Yaz bittikten sonra, ne o deniz, ne gökyüzünün uçuk pembe saatleri, ne de henüz yıldızların kaybolmadığı erken sabahlar bir daha bana hiç onun kadar güzel gelmedi nedense.
* * * *
Ne tuhaftır ki şimdi ben, bu soğuk Şubat gecesi, şöminede yanan ateşin karşısına oturmuş, alevlerin karanlıktaki sessiz dansını izlerken elimde tuttuğum, genç kızın o gün ardında bıraktığı beyaz deniz kabuğu’nu aynı biçimde dinliyor ve hala bir türlü unutamadığım, onun kum zambaklarını andıran güzelliğinden süzülen soluk gülümsemesini hatırlıyorum…
.
toz ve gölge @ 19-09-2008 16:50

Siyah renkli deri dosya çantasını yarı karanlık odasındaki yatağın üzerine sıkıntıyla fırlattı.
Bileğindeki saati de çıkartarak çalışma masasının üzerine özensizce bıraktı. Masasının hemen önündeki koltuğa yığılır gibi oturduktan sonra, bir süre hiç bir şey yapmadan, yorgun ve boş gözlerle önündeki bilgisayarın koyu füme ekranına baktı. Saatinin karanlıkta yeşil-sarı parıldayan fosforlu akrep ve yelkovanı 23:16'yı gösteriyordu.
Başlatma düğmesine bastı.
İki günlük sakallı yüzü ve arkasındaki yarı loş odası, bir an için ekrandan dışarıya akan soğuk mavi ışığın dokunuşuyla tuhaf bir biçimde aydınlandı. Elektronik bir ruhun eterik mavi elleri adeta "orada kim var?" dercesine; yüzünü ve ulaşabildiği her şeyi, bir anlığına yoklamıştı.
Ekran tekrar siyaha döndü. Kısa bir bekleme sonrası, o bilindik karşılama sözcüğünün ardından rengarenk ikonlar sıra halinde ekranın sol kenarındaki yerlerini almışlardı. Yanıp-sönen imleci "Posta" ikonunun üzerine getirdi. İşaret parmağını farenin üzerinde isteksizce bir süre havada beklettikten sonra, sol tuşa dikkatle bastı.
Posta kutusunda beş yeni okunmamış ileti vardı. Son sırada bekleyen ve gönderenin adı , "Sym" olarak belirlenmiş iletinin üzerine getirdi imleci.
Şaşırmıştı.
Bir an açıp açmamakta tereddüt etti sonra kapalı zarf simgesinin üstüne getirerek iki kez tıkladı.
Uçuk sarı fon üzerine hazırlanmış ileti, yeni bir pencere kullanarak önünde açıldı:
“Doğumgünün kutlu olsun…" Tekrar okudu, topu topu üç kelime olan iletiyi.
En son ne zaman buna benzer bir mesaj almıştı?
Belki aylar önce.
Yine bir kaç kelimeydi. Daha fazla değil.
İki yıl öncesi, günde onbeş-yirmi mesaj aldığını düşününce!
Bunun şaşkınlığa neden olması çok doğaldı.
Tekrar okudu geleni.
Okurken onun sesini duyar gibi oluyordu. Hemen yanı başındaydı sanki, her zamanki gibi elini omzunda hissediyor ve teninden yayılan kokusunu duyuyordu; büyük yeşil yapraklı, koyu kırmızı,turuncu, iri egzotik çiçeklerin, yıldızlarla dolu bir geceye doğru akan kokusu gibi.
Gözlerini kapattı; içinden yükselen öfke dalgasına var gücüyle karşı koymaya çalışırken yüreğinde, sivri camlara benzeyen kayalıklarla kuşatılmış sahile, koyu bir özlem duygusunun şiddetli dalgaları çarpıyordu.
Aklına onu gördüğü ilk gün geldi; kapı girişinde, sanki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi sarıldıkları karşılaşmalarını hatırladı. O gün, yalnızca kelimelerin arasından doğan tutkulu bir aşkın, önüne katarak sürüklediği iki kuru yaprağa benziyorlardı.
Acıyla çatırdayarak kırıldı ruhu.
Gözlerini öfkeyle açtı; posta arşiv klasörlerinden üzerinde Sym yazanı seçti. Önüne bir anda hepsi aynı kaynaktan gelen yüzlerce ileti açıldı. Tüm iletiler, neredeyse bir yıl boyunca onun tarafından gönderilmiş ve her biri ayrı ayrı, defalarca okunmuştu. Rastgele birini seçti:
“deniz kabuğum benim,
sen dünyadaki en hassas, en güzel ve en beyaz inciyi taşıyan en kırılgan deniz kabuğusun... seni sevmemin en büyük nedeni "SEN" sin. Büyük bir okyanusun içinde de SEN ‘i bulmam çok küçük ve çok tuhaf bir ihtimaldi. Ama dedim ya; daha önce, "tesadüfler" diye...
hayatımın en güzel tesadüfü de seni bulmamdı.
seni seviyorum…”
Yıldırımlar düşüyordu sürekli, ruhundaki siyah-gri tepelere. İncecik camlar gibi kırılıp, paramparça oluyordu tüm anılar. Nefes almakta zorlandığını hissetti.
Simsiyah bir öfkenin içinden çıkan, jilet keskinliğindeki ıslığı andıran bir sesle:
"Hepimiz toz ve gölgeyiz..." dedi.
Ve ani bir kararla Sym adlı kaynaktan gelen tüm iletileri seçti.
Bir anda yüzlerce ileti koyu mavi bir örtüyle kaplandı.
Farenin sağ tuşuna basarak, açılan menü'de sil seçeneğini buldu.
Sol tuşa bastı.
Ekran bir iki saniye kadar hareketsiz kaldıktan sonra klasörde yer alan yüzlerce ileti bir anda kayboldu.
Bembeyaz bir boşluk oluştu ekranda.
Hani, herkes uyurken bütün gece kar yağar ya… Herşeyi…heryeri kaplar sessizce. İşte öyle bir beyazlıktı bu. Bir düşü tamamen yok eden,
Ya da ne var ne yoksa hepsini örten...
Bir zamanlar ruhlardan akan leylak kokulu kelimeler, satırlara gizlenmiş duygular, her şey yok olmuştu birer birer.
Hepsi silinmişti…
Açık olan ne kadar program varsa ardı ardına kapattı. Sonra:
“Yirmi üç saat…” diye mırıldandı kendi kendine.
“Koskoca bir yıl boyunca, bir tam gün bile yan yana olamamış, gölgeler, hayaletler, yanılsamalar üzerine kurulu bir aşk…”
“…başka ne beklenirdi ki ?” diye sordu hüzünle.
“Yalnızca hiç'lik… beyaz ve sonsuz bir hiç'lik…” diye tamamladı.
Ekran koruyucu devreye girinceye kadar bilgisayarın karşısında sessizce oturdu.
Başını çevirip, dışarıdaki geceye doğru kederle bakarken, siyah ekrandan ağır ağır geçmekte olan, mor renkli harflerle düzenlenmiş kelimelerde :
"pulvis et umbra sumus " yazıyordu...
.
boşluk @ 14-09-2008 14:42

Biraz uyumak istesem geceleri, koskoca gökyüzü düşüyor uykularımın ortasına.
Biraz düşünecek olsam seni ; acı acı kokan, pembe sardunyalar sarkıyor kalbimdeki duvarların çatlakları arasından.
Sırt üstü uzandığımda yatağa,ellerimi başımın altına alıp, tavana diktiğimde gözlerimi; yukarıdan aşağıya inen giyotin gibi keskin ve çelikten bir yalnızlığın parıltısı ,tüm gücüyle ikiye bölüyor beni baştan aşağıya.
Gözlerimi kapatıyorum acıyla.
Dalıyorum bir süre sonra; farkında olmadan.
Rüyalarımda, uzak bir yerde,hep aynı deniz fenerini görüyorum ; bir kırmızı, bir sarı yanıp sönen; kendi halinde,sessiz sedasız.
Yıldızların aydınlattığı sahildeki yosun tutmuş sivri kayalar,koyu mora dönmüş çakıltaşları, sedefli deniz kabuklarını yıkayan köpüklü dalgaların içinde arıyorum, bir zamanlar söylenmiş kelimeleri. Birini bekler gibi, dikiliyorum orada yorgun yorgun; soğuk ve ıslak çakıltaşlarının üstüne çıplak ayaklarımla basarken.
Derken, karanlığın ıssız saatlerinde, denizkızları'nın büyülü sesleri geliyor kulağıma.
O sesler ki,çok uzak denizlerde ürkütücü kayalıkların altındaki gizli dehlizlerden yukarılara, oradan da gece rüzgarının siyah kanatlarına tutunup düşlerime giriyor, hiç duyulmamış ezgilerin eşliğinde..
Sonra aniden açıyorum gözlerimi, sırtüstü yattığım yerde.
Ellerim başımın altında hala; berbat uyuşmuş bir halde.
Umutsuzluk ise tam üstümde, ay gibi ; gülümsüyor,koyu gri gözleriyle.
Ortada,ne yanıp sönen denizfeneri kalıyor ne de yosun giymiş kayalıklar !
Yalnızca uykudan ırak ,koyu safir bir gece sızıyor aklımdan.
Bir de sen...
* * * * Her düşünmek istediğimde seni, saatlerin bitmek bilmeyen saniyeleri yüzer yüzer yığılıyor üstüme.
Seni her hayal edişimde ,ruhumdan geçen satırlara buz mavisi yıldızlar düşüyor.
Azıcık umut etmeye kalksam,kalbim çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor gecenin bir yarısında.
Ne zaman düşünsem seni,
Ne zaman özlesem,
Ne zaman uzansam, yattığım yerden; sana dokunmak için,
Boşluğa değecek sanki ellerim,
Biliyorum...
.
kelimelere gizlemeli @ 08-09-2008 11:30

"Farkında olalım veya olmayalım; hepimiz içimizdeki,o ne olduğunu bilmediğimiz boşluğa bakarken,aynı anda başka bir yerde,başka birinin de aynı boşluğa baktığını hissederiz.
Kusursuz aşk, işte bu iki kişinin, aynı sonsuz boşluğu keşfetmeye çalışırken, imkansıza yakın bir rastlantı sonucu karşılaşmasıyla başlar..."
Demir
* * * *
Tablodaki kızın yüzüne parmaklarıyla,okşar gibi usulca dokundu.
"Sen, o musun ?" diye sordu, sanki resimle konuşurcasına.
Kimbilir kaç yıl önce yapılmış tablodaki kızın solgun dudaklarının kenarında gizemli bir gülümseme hissetti ; tıpkı onunkine benzeyen bir gülümseme. Ama gördüğünü zannettiği yalnızca hayaldi tabii... Salonda koyu bir sessizlik hakimdi. Uzun bir süre resimdeki kızın,sonbahar yapraklarını andıran güzel gözlerine baktı. Sonra gülkurusu dudaklarına...porselen beyazını andıran kusursuz cildine...beyaz dantel yakalı, kırmızı elbisesine...ve yıllar öncesinden bugüne dek uzanan, suskun bakışıyla anlatmak istediği ifadesinde gizlediği kelimelere daldı, uzun bir süre. "Hayatım boyunca seni bekledim...umutsuzca" dedi kırmızılı kıza...Bu tabloyla uğraştığı, yıllar önceki o soğuk Ekim gününü hatırlayarak. Akşamüstü saatlerinde yağan şiddetli yağmurun, camlara, balkondaki beyaz yağlı boyayla boyanmış boş masaya,kurumuş sarmaşığın koyu kahverengi dallarına çarpan iri damlalarını izlerken dalıp gittiğini hatırladı. O sırada kızın gözlerini çizmekteydi üstelik. "O,sen misin? " diye umutsuzca,tekrar sordu resimdeki kıza. Kızın hüzünle gülümsediğini hayal etti. "Eğer o sensen, izin ver bileyim..." dedi yalvaran gözlerle... Sokaktan geçen bir arabanın ışığı,resmin bulunduğu duvarı aydınlattığında, eşyaların gölgeleri gri elbiseli hayaletler gibi tablonun üzerinde belirip kayboldu. Tam o sırada ; "Anlat beni...ama..bu kez renklerle değil, kelimelerle anlat" diye fısıldadı kırmızılı kız. "Anlat...ama kimse bilmesin beni anlattığını ..." dedi usulca. "Yalnızca sen ve ben...yalnızca ikimiz..." Yıllar sonra ilk kez konuşmuştu resimdeki kız... Yüzyıllık bir özlemle kızın yüzüne dokundu ; gözlerindeki yüzyıllık yağmurun ilk damlaları yanağından sessizce yere düşerken. O an aklında bir kişi vardı. Tüm benliğini yavaş yavaş saran, sımsıcak gülümsemesiyle, yasemin kokulu kelimeleriyle yalnızca bir kişi dolduruyordu ruhunu. Her an sanki yanıbaşındaymış gibi; gözlerini kapattığında parmak uçlarından, kalbinin derinlerine doğru akan, masmavi bir ışık gibiydi onun hayaline dokunmak... En basit haliyle bile onu düşünmek işte böyle bir şeydi. "Haklısın..." dedi kıza. "...bu kez çizmemeliyim..kelimelerle anlatmalıyım seni" "Öyle bir şey yazmalıyım ki... "dedi kendi kendine.
"Hem her şeyi anlatmalı, hem de hiçbir şeyi anlatmamalıyım yazımda.."
"Aklımın: "sevmemeli" derken , kalbimin: "sevmeli" dediğini yazmalıyım."
"Üstelik bunu öyle sihirli anlatmalıyım ki herkes kolayca anlamamalı."
"Okumalı ama anlamamalı..." dedi. "Ve ne anlatırsam; uzak denizlerin binlerce metre altında, hüzünle salınan ipek mavisi yosunların,alev kırmızı mercanların,gümüş gri kayalıkların, arasında uzanan kayıp kentleri gizlediği gibi görünmeli tüm anlatacaklarım..." dedi. "Nasıl olmalı bu?" diye sordu, kızın gözlerinden süzülen sonbaharın altın sarısı ışıltılara bakarak. "Seni nasıl anlatmalıyım?...söyle bana..." Tablodaki kırmızı giysili kız onu duymuş gibi, sanki yüzyıl öncesinden, içinde bulundukları zamana bakan, altın tozuyla renklendirilmiş gözleriyle gülümserken: "Kelimelere gizlemeli..." dedi. "Sonsuza kadar kalmasını istiyorsan, kelimelere gizlemeli..." . sarı laleler @ 04-09-2008 12:00  Ne zaman sarı bir lale görsem aklıma sen geliyorsun.
Nedense hep seni hatırlıyorum, sarı laleleri gördüğümde.
Mutlaka bir nedeni olmalı, bir türlü bilemediğim; ya da belki, yalnızca senin bildiğin.
Aslında, kıpkırmızı bir neden olması gerekirken bu ...hep sapsarı, baştan aşağı !
Öyle bir sarı ki üstelik:
Bazen yaz güneşi gibi sıcak,yakıcı ve kavuran.
Veya yağmurlu sonbahar sokakları gibi keder dolu,sakin ve ölümsü.
Bazen, samanyolu gibi sonsuz,uzak ve başka bir benzerine rastlamanın asla mümkün olmadığı.
Bazen de karanlık denizlerde, altın renkli ışıltılarla sessizce göz kırpan yakamozlar misali. Öyle bir sarı işte...
Neden bilmiyorum:
Ne zaman sarı laleleri görsem, buruk bir özlemle aklıma hep sen geliyorsun.
Ve ne zaman sen gelsen aklıma, kırmızı…kankırmızı güller kaplıyor ruhumdaki o,üstüne hep sensizlik yağan karanlık toprakları…
. Kharon-2 @ 31-08-2008 15:34 İçeriye ürkek adımlarla girdiler.Dükkan,hemen hemen altı metreye altı metre büyüklüğünde,kare biçimliydi.Zemin ne olduğunu anlayamadıkları bir cins parlak siyah taş kaplı,üzerinde hiçbir şey bulunmayan duvarlar ise çok koyu mor bir badana ile boyanmış gibiydi. Dükkan tamamen boştu. Genç kızın dikkatini daha çok çeken ise başka bir şeydi: Arkalarından kapıyı kapatırken, dışarıya baktığında sanki o siyah cam yokmuş gibi, herşey olduğundan daha parlak ve canlı görünüyordu sokakta!Daha da ilginci : Dışarıda yürüyen insanların bir kısmı rengarenk,bir kısmı ise hiçbir detayı olmayan siyah gölgeler biçiminde geçiyor olmalarıydı, dükkanı örten | |