Ya...amın Başı @ 08-01-2009 05:36
Daha bir hafta önceden gerek MSN gerekse yüz yüze konuşmalarda darlanmaya başlamıştım. Herkes aynı şeyi, küçük cümle ve üslup farklılıklarıyla soruyordu: “Yılbaşında ne yapacaksın?”.. Belirli gün ve haftalardan oldum olası tiksinen bendeniz bunların belki de atası olan yılbaşından çok daha fazla ve belirgin bir tiksinti duyuyordum. Dolayısıyla bu sorulara verdiğim cevap da “Evde yatacam.” ve “Hiçbir şey.” oluyordu. “Hımm..” diye geçiştiriyordu karşımdakiler. Halbuki onlar “Sen ne yapacaksın?” dememi bekliyorlardı. Böylelikle gidecekleri barı, discoyu; ya da düzenleyecekleri ev partisini anlatacak, ne kadar eğleneceğinden bahsedip kendini benim karşımda 1-0 öne geçirecekti. Ama defansif bir anlayışla bu soruyu onlara sormuyordum. Onlar da “Hımmmm”layıp gidiyorlardı.
Bir gün Okan’la yolda karşılaştık. Derslerden merslerden konuştuktan sonra Okan yine o soruyu sordu, yine aynı cevabı aldı. Fakat Okan “Hımm”lamamıştı. Onun yerine “Oğlum gel ben evde parti yapacam, sen de katıl bize.” dedi. Ben ise “Ne bok yiycem partide abi.” diyerek bu daveti kibarca reddettim. O da “Abi Nihal de geliyor.” deyince “Geliyom geliyom.” dedim. Az önce kibarca reddeden, partide ne yapacağını sorgulayan kişi ile 15 saniye sonra parti duydu mu giden bir adam gibi atılmıştım.
Artık MSN’de, yolda, ofiste, metroda yılbaşı için ne yapacağımı soranlara “Yeaa partiye gidicez işte arkadaşın, hatunlar var falan, anlarsın yeaa.” diye gururla, göğsümü gere gere cevap verebiliyor; akabinde onların ne yapacağını sorabiliyordum. Onlar planlarını anlatırken ise zerre dinlemediğim halde dinliyormuş gibi yapıyordum. Keza karşı taraf da benim ne yapacağımı sorduktan sonra dinlemiyordu. Tek amacımız kendi planımızı karşı tarafa anlatmak, ne kadar eğleneceğimizi deklare etmekti, karşı tarafın ne yaptığı umrumuzda değildi.
Nihayet 31 Aralık gecesi geldi çattı, Okan’ın evinde aldım soluğu. Gözlerime inanamadım; ev partisi diye ve üstüm sigara kokmasın diye eski bir sweat ve kot giyen; yataktan yeni kalktığından ötürü saçını bile düzeltmeden gelen bendeniz abiye kıyafetli, kâh topuz saçlı, kâh fönlü saçlı, yer yer sahte sarışın ve kızılların bulunduğu ve adeta dizideki insanlar gibi evde ayakkabıyla gezen kızları; renk renk gömlekleri, adeta dik durma yarışı yapan saçları, parlak taşlı küpeleri, ceketleri, açık bağırlarından sarkan zincirleriyle arz-ı endam eden erkekleri görünce dumur olmuştum. “Nasıl ev partisi bu?” diye düşündüm. Ben bu düşünceler içindeyken kızlar evin çeşitli yerlerinde, çeşitli sayı ve gruplar halinde ve çeşitli pozlar vererek (masum gibi bakmak olsun, dudak büzmek olsun, seksi gibi bakmak olsun, içki şişelerine aç gözlerle bakmak olsun, gözleri faltaşı gibi açıp ağzı da yırtarcasına açarak çılgınsal görüntü sergilemek olsun) ortamı flaşa boğarken erkekler de onların yanında yer alıp fotoğraf bahanesiyle onlara sarılma derdindelerdi. Ben ise hâlâ olan bitene bir anlam veremiyordum. Ben olan bitene anlam veremezken adı büyük ihtimalle B ile başlayan bir lavuk Nihal’i tavlamıştı bile. Bir köşede sarmaş dolaş oturmaya başladılar. Başka bir köşede yiyişmeye başlayan bir çift gördüm. Velhasıl burası benim yerim değildi, kimseye haber vermeden sessizce kapıya yöneldim.
Evimiz Okan’ın evine oldukça yakındı, fakat yılbaşında değildi anlaşılan. Önce her zaman olduğu gibi yılbaşında içip içip “Es-Es” tezahüratları yapan bir gruba takıldım. Akabinde gecenin başında ucuz meyhanelerde veya evde içip gecenin sonlarına doğru clublara girebilmek için şansını zorlamayı planlayan; fakat evde çok içtikleri için yolda kusan öğrenci gruplarının engeline maruz kaldım. Alkolsüzken bile tehlike arz eden, alkollüyken ise tam bir baş belası olabilecek insanların kırmızı şapkayla geçişlerini gördüm. Tüm insanlık içiyor, yiyişiyor, kusuyor ve anlamsız seslerle bağırıyor gibi görünüyordu.
Binbir güçlükle evime vardım. Kardeşim, arkadaşına gitmiş, yeni yıla orada giriyordu. Annemle babam da komşulara falan gitmişti anlaşılan. Saat 23:30’u gösteriyordu. Televizyonu açtım, Sibel Can’ın banttan yayınlanan, yılbaşından önce çekilmiş olmasına rağmen yılbaşıymışçasına giyinen ve eğlenen insanların olduğu bir program vardı. İşte olay bundan ibaretti, biri “Eğlenin lan, yarın tatil.” dese bütün insanlık balatayı yakıyordu. Buzdolabından iki üç tane mandalina aldım. Onları yedim, saatler 00:00’ı gösterdiğinde ise yorganımı üzerime çekiyordum. Nihal ise B ile başlayan denyoyla öpüşüyordu muhtemelen..
Yazarın Notu: Sevgili okurlar, bu yazım biraz daha öfke dolu, daha az mizah öğesi barındırıyor olabilir. Ama böyle gerekiyordu.
Dikkat Sürücü Adayı @ 28-12-2008 16:41
Direksiyon başında göz yaşlarımı saklamaya çalışarak araba kullanıyordum. Manzara bir İbrahim Tatlıses, bir İsmail YK klibi gibiydi. Ancak araba son model bir BMW değil, 87 model bir Broadway; yanımdaki de tercihen sarışın, pek tanınmayan, güzel gibi değil gibi olan manken değil hilal bıyıkları ile ortama gerilim pompalayan emekli polis olan direksiyon hocamdı. Araba kullanmayı öğreniyordum, fakat sürekli fırça yiyordum. En ufak bir hata yapsam, hatta hata yapmasam hoca bana bir laf söylüyordu. Terler sırtımda soğuk soğuk akıyordu.. Ve hayatında bu kadar hakareti muhtemelen askerde dahi yemeyecek olan bendeniz bir Melis gibi, bir Buse gibi ağlıyordum. Bir yandan da gözyaşlarımı saklıyordum, çünkü psikopat hocam muhtemelen ağladığımı görse “Debriyaja basarken ağlama.” diye azarlayabilirdi.
Aslında her şey çok güzel başlamıştı. Trafiğe kapalı alandaki ilk test sürüşümüzü başarıyla gerçekleştirmiştim, hoca da beni takdir etmişti. Fakat işlerin garipleştiğini fark ettim, zira her 5 dakikalık turun ardından hoca 15-20 dakika boyunca pistin kenarında bulunan kiraz ağacından kiraz yiyordu. 5-6 tur atmıştık, ama 2-3 kilo da kiraz yemiştik. Bir de hocanın benimle aynı zamanda test sürüşüne başlayan ve diğer arabada bulunan bayan sürücü adayını uzaktan göstererek “Serdar, sen bunu s.ksen felç edersin lan ıha ıha..” demesi içinde bulunduğum saykodelik ortamın farkına varmamı sağladı.
İkinci gün, ilk günün verdiği özgüvenle sürücü kursuna gittim. İlk kez trafiğe çıkacaktım. Gitmez olaydım a dostlar, gitmeyeydim a canlar.. Dün kirazın verdiği mutlulukla beni övdükçe öven, her yaptığım hareketi takdir eden adam ertesi gün kirazsızlıktan olsa gerek sürekli bağıran, kontak çevirişimde bile bir kusur bulan, asabi bir adama dönüşmüştü. Üstelik bağırdıktan sonra da yolda bir kız gösterip “Sen bunu skertirsin lan ehehe” diyor, bir ağzıma sıçıyor, bir samimi olmaya çalışıyordu. Rabbim herkesin normal bir şekilde ehliyet almasını sağlarken bana yine yapacağını yapıyor, en anormal hocayla çalışmamı sağlıyordu..
Günler bütün bu bağrış çağrış ve yolda geçen bir takım karşı cinsler ile cinsel ilişkiye girmem durumunda olabilecek olayları konuşmakla geçiyordu. Gerçekten hoca az çok da olsa bildiğim araba kullanmayı bana günden güne unutturuyordu. Dahası özgüvenimi yitiriyor, içime kapanıyordum. Zaten sürücü kursunun dinlenme tesislerinde benim hocamdan ders alan herkeste durum böyleydi. İlk gün benden sonra ders alan Berke isimli son derece yakışıklı, dik saçlı, güneş gözlüklü mözlüklü çocuk 4. günün sonunda göbek adı olan Kamil’i kullanan, saçlarını ortadan ikiye ayıran, kolormatik gözlüklü biri haline gelmişti. Berke’den Kamil yapan bu adam Serdar’dan Cemşit yapabilirdi pekala..
Dayanamayıp ağlamaya başladığım güne geri dönelim. Tam hıçkırmak üzereyken yola beyaz bir Şahin araba fırladı. Ve önümüzdeki bayan sürücü adayını yolun solundan giderek taciz etmeye başladı. Kâh korna çalınıyor, kâh laf atılıyordu. Arabada her beyaz Şahin’de görülebileceği üzere 5 tane öküz vardı. Gerek emekli polis oluşu, gerek bayanların taciz edilişi, gerekse taciz edilenin sürücü kursu arabası olması üzerine hocam “Bas gaza.” dedi. Bastım.. Önlerine kır dedi, zaten o esnada ölmek isteyen ben bu eylemi de korkusuzca yaptım. Akabinde hoca el frenini çekti ve arabadan indi. 5 kişinin arasına dalıyordu. Ben de “Şahit yazmasınlar, başım derde girmesin.” diye onları ayırmak üzere koşarak olay mahaline gittim. Fakat 2 no’lu öküzün sert bir kroşesiyle yere düştüm. Yerden kalktım ve 2 no’lu öküzle boğuştum. Onu devirdikten sonra 3 no’lu öküze geçtim. Onda biraz zorlanıyor, hatta baya sopa yiyorken hocam adamın yakasından tuttu ve belindeki silahı çıkartarak namlusunu 3'ün ağzına soktu. “Sıkayım mı lan, sıkayım mı?” diye bağırmaya başladı. İki dakika önce Melis gibi ağlayan ben şimdi olmuştum bir Memati.. Yere baktığımda 2 no’lu öküzün yanında 1,4 ve 5’in de yattığını gördüm. Sanırım hoca 1,4 ve 5’i dayağa doyurmuştu.
Bu silahlı vukuatın üzerinden 5-6 dakika geçmişti, biz hemen orada bulunan bir kahvedeydik. 3 ile 5, hoca ile de ben ortak olmuş okey oynuyorduk. Bütün bunlar hocanın 3 numara’nın ağzından silahı çekip “Hadi gelin çay ısmarlıyım size.” demesiyle olmuştu. Gerçekten fantastik bir gün geçiriyordum. O sırada 3 numara okey atarak bitti. Hoca ise “Röaarh.” diye bağırdı ve okey ıstakasını 3’e doğru savurdu. Allah’tan ıskaladı. Ondan sonraki eller de 3 ve 5 hiç aç(a)madılar ve oyunu biz kazandık.
Ertesi gün ise sürücü kursunun dinlenme tesislerine adeta alkışlar içinde girdim. Hoca benim nasıl kavgaya gözü kara girdiğimi anlatıyordu. Fakat artık gözüm kara değildi, mordu. O gün boyunca bana hiç bağırmadı, zaten ben de onun hiçbir tavsiyesi olmadan kullandım arabayı. Birlikte gezdik, Tedaş’a gittik, hayatımda ilk kez park yasağını çiğnedim. Terzisine gittik, gömleğine yama yaptırdık. O gün son günümüzdü kurstaki, ve bana “Seni asla unutmayacam Serdar, harbi delikanlı çocukmuşsun.” dedi. 15 gün sonra ehliyet sınavı için gittiğimde ve “Merhaba hocam, benim sırama kaç kişi kaldı?” diye sorduğumda ise “İsim neydi senin?” dedi.
Marşmelov @ 21-12-2008 05:49
Saat 08:30 AM’i gösteriyordu. Stanley uyandı, dün geceki partide çok fazla içmiş olmalıydı, yatakta bir gece önce tanıştığı sarışın bir piliç vardı. Stanley üstünü giyindi, odasından çıktı ve okulun yolunu tuttu. Profesör Richards’ın dersini kaçırmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Çünkü Richards’ın her dersi altın değerindeydi..
Kampüsün üzerinde parıldayan güneş, ellerinde defterlerle, çizim çantalarıyla sağda solda yürüyen gençler, yemyeşil çimler ve ağaçlar, taş binalar.. Stanley manzaranın keyfini çıkardı. Bu sırada yolda arkadaşı Douglas’a rast geldi. “Hey Doug.” dedi. Doug yanına yaklaştı.. “Hey Stan, dün geceki sarışın harika bir parçaydı ahbap.” dedi. Stan “Behey ne sandın yarraam, abin manita yaptı mı kralını yapar.” bakışıyla Doug’ı onayladı. Doug “Derse yetişmem lazım, görüşürüz adamım.” dedi. Stanley yoluna devam etti..
-----
Bundan 7-8 saat önce, Türkiye’nin Eskişehir ilinde de saat 08:30du, ama AM MAM değildi. Sabah 8 buçuktu işte.. Serdar uyandı, saate baktı “Mını skim derse geç kalıyoz laan.” diye içinden geçirdi. 9 mühendis aynı evde uyuduklarından içersi ayak, osuruk, ter ve uyumuş insan kokuyordu. Serdar’ın yanında Orhan vardı, evde fazla yatak olmadığı için göt göte dayanarak uyumuşlardı. Serdar, üstünü giyinmedi; çünkü yatıya kaldığında ona olacak kıyafet bulunmuyordu. Evet, Serdar iri bir insandı.. O da pantolonuyla uyumuştu ve dolayısıyla giyinmeye gerek duymadan okula doğru yol almaya başladı. Yardımcı Doçent “….”’in dersini kaçırmaya hiç niyeti yoktu, zira devamsızlıktan bırakıyordu pezevenk..
Kampüsün üzerinde yoğun bir sis, ellerinde defterlerle, çizim çantalarıyla bir otobüse tepelenmiş ve sürekli “Arhğalara doğru ilerleyelimh arğgadaşhımh..” talimatlarıyla yönlendirilen gençler, inşaat halindeki binalar ve alabildiğine boş arsa.. Serdar manzaraya bakıp –daha doğrusu otobüsteki kalabalıktan fırsat bulabildikçe camdan bakıp- “Senin gibi üniversitenin..” diye içinden geçirdi. Bu sırada otobüste arkadaşı Arınç’a denk geldi. Görmezden gelmeye çalıştı, ama Arınç onu çoktan görmüştü bile. “Naber Serdar?” dedi, “İyiyim Arınç sen nabıyon?” şeklinde bir yanıt aldı Arınç.. “Oğlum yanında hiç karı kız görmüyoz senin?” dedi.. Serdar da “Hee ya öyle..” dedi. Yolun geri kalan kısmında ikisi de sustular..
--------
Okul bitti, Stanley akşamki parti için hazırlıklara başladı. Delta-Gama-Teta kulübünün bu özel gecesi asla mahvolmamalıydı. Bu yüzden kasa kasa biralar, şişe şişe viskiler, paket paket cipsler geliyordu. O gece Barbara ile işi pişirmeye kararlıydı..
----
Okul bitti, Serdar eve döndü. Mandalina yedi, çay içti. Akabinde 19:00’da başlayacak maç için bir saat önceden Öğretmenevi’ne gitmek üzere evden çıktı. Bu maç asla mahvolmamalıydı, bu yüzden Serdar bulabildiği TV’ye en yakın ve emekli amca grubuna en uzak masaya oturmaya kararlıydı..
------
Hafta sonu geldi, Stanley babasının arabasını aldı, arkadaşlarını arabaya doldurdu ve hep birlikte kampa gittiler. Kampa giderken içlerinden en çılgın olan iki kişi –adını siz koyun- üst camdan kafalarını çıkarıp “Yihuuu” diye bağırdılar. Zaten Eyalet Ormanı’nın girişindeki görevli “Yihuu” diye bağırmayan arkadaş gruplarını asla içeri almamak üzere emir almıştı.
Kamp yerine vardılar, çadırları kurdular, kamp ateşini yaktılar.. Ateşte marşmelov pişirip yediler, birbirlerine korkunç hikayeler anlattılar, kamp şarkıları söylediler.. Akabinde sabaha kadar sevişmek üzere bir erkek-bir kız olarak çadırlara girdiler..
------
Hafta sonu geldi, Serdar’ın babası “Hadi balığa götüreyim seni.” dedi Serdar’a. Babasıyla diyaloğu zayıf olan Serdar “Hayır.” deme gibi bir şansı kendinde görmediğinden ötürü çaresiz kabul etti. Muhtar, Serdar, Serdar’ın babası, komşu Yaşar Amca ve komşu Nevzat Amca yola çıktılar. Hiç kimse camdan kafayı çıkarıp “Yihu!” diye bağırmadı. Zaten Gökçekaya Barajı’nın girişindeki görevli böyle bir durumda onları skertirdi..
Gölete vardılar, çadırları kurdular, oltaları suya attılar.. Akabinde “Bence şurada balık çok olur.”, “Bak balık nasıl oynuyo görüyor musun?”, “Balık aslında karşı koyda..” tarzı hiçbir bilimsel gerçeğe dayandırılmayan tahminler öne sürüldü. Oltalar geri çekildi, tekrar yem takıldı.. Fakat bir türlü balık tutulamıyordu. Durum böyle olunca da akşam yemeğinde balık yerine evden getirilen makarna yenildi. Akabinde istirahat için çadırlara çekildiler, fakat Serdar için çadır olmadığından Serdar babasının minibüsünde yatmak zorunda kaldı. Hava soğuktu, arabanın içi soğuktu ve yanık motor yağı kokuyordu. Serdar çok mutsuzdu.. Marşmelovu, Halley isimli bisküvinin arasında görmeye mahkumdu..
BAHA 2 - İntikam Vakti @ 18-12-2008 18:53
Baha ile aylardır görüşmemiştik. Geçmişte yaşadığımız kötü olaylardan sonra (bkz: BAHA isimli öykü) Baha hayatına aynı duyarsızlıkta ve mallıkta devam ederken ben bir karşı cinsin bile yanına yaklaşamamış, bırakın sosyal bir varlık olmayı evden kafamı dışarı çıkaramamıştım. Baha ise tüm gün parkta geziniyor, kâh yere düşüyor, kâh ağlıyor, kâh gülüyordu.. Gününü gün ediyordu ipnetör..
Baha’nın ailesi bizi ailecek yemeğe çağırmıştı. Normalde ailecek çağrılan, besin değeri yüksek, tatlısıyla ana yemeğiyle ilgimi çeken bu yemeğe 6 yaşındaki bir insan evladı yüzünden katılmak istemiyordum. Fakat sonra karnımın açlığı ağır bastı ve yemeğe katılmayı kabul ettim.
Eve geldiğimizde Baha’nın babası, annesi ve Baha bizi kapıda karşıladı. Önce anne-babasıyla tokalaştım; akabinde şirin gözükmek maksatlı olarak Baha’yı öpmek için eğildim. Baha sesli bir biçimde “Babaaa, ben bu abinin ismini biliyoooom.” dedi. Babası “Aa, neymiş hadi söyle bakalım oğlum..” dedi. Baha bir çırpıda “Serdaar.” dedi. Babası Baha’ya “Aferin.” dedi. Ben ise isyanlardaydım. Daha 3-4 ay önce 5 dakikada bir adımı unutan Baha, aylardır görmediği bendenizin adını bir çırpıda söyleyivermişti. Anlaşılan beni zorlu bir sınav bekliyordu, rakibim dersine iyi çalışmıştı.
Güzel geçen bir yemeğin ardından Baha’nın “Bi gel, abii bi gelsene, Serdar abiii gel bi oyun oynayalım, Serdar ABBBİİİİİİ bak bilgisayar göstereyim sana.” şeklindeki darlamaları sonucu Baha’nın odasına girdim. Basit bir dekorasyonu vardı. Bir yatak, bir “Büyüyünce ders çalışır.” diye alınan çalışma masası, bir bilgisayar vardı. Yerde yer yer ayağa batabilecek oyuncaklar dağınık bir biçimde dururken Baha bilgisayara yöneldi. Hani ilk öyküde bana övdüğü ve daha güzel olduğunu iddia ettiği bilgisayar vardı ya, onu gösterdi. Pentium 3’tü şerefsizim. Araba yarışı diye gösterdiği şey de Mynet’teki dandik flash oyunlardan biriydi. “Bak benim bilgisayarım ne kadar güzel, senin bilgisayarın küçücük.” dedi. Baha ile diyalog kurmamak adına “Evet öyle.” dedim. “Oynasana.” dedi. “Oynamayayım.” dedim. Sonra çıkardı bir çizgi film cd’si taktı bilgisayara.. Onu izlemeye başladı. Bu çizgi filmi belki de 300. izleyişiydi, ama çizgi filmde ne oluyor diye sorsak Baha’nın vereceği yanıt “Aslan tavşanı kovalıyo, sonra düşüyo ehehe.” olacaktı. “O çenesinde boncuk olan abla nabıyo, görüyon mu onu?” diye sordu. O ana kadar sinirlerine bir nebze de olsa hakim olan ve sorulara evet-hayır gibi kısa yanıtlar vererek Baha’yı bertaraf etmeyi deneyen bendeniz, o anda sinirlendim. Artık bu şerefsiz ufaklığa haddini bildirmeli, bana yaşattıklarından beter duygular yaşatmalıydım. “Baha.” dedim, “Neee?” dedi.. “Senin sevgilin var mı Baha?” dedim. “Ee şey yok ki.” dedi, ben de “Niye yok, kaç yaşına geldin hala kimseyle çıkmadın mı, kimse seni sevmiyo mu, çirkin misin yoksa?” dedim. Affalladı. Sonra ben “Baha’nın sevgilisi yok kii, Baha’yı kimse sevmiyoo kii” diye odanın ortasında elimi çırparak dans etmeye başladım. Dans dediysem ilkel kabilelerin dansları gibi, maymunu andıran hareketlerle çırpınmamdı daha ziyade. “Baha’nın bilgisayarı da bok gibi kii.” diye, efendime söyliyim “Baha çirkiiin.” diye iyice seviyemi düşürdüm. Baha “Yaa küstüm.” dedi, ben bu sefer “Yihuu Baha bana küstüüü!” diye odanın ortasında timsah yürüyüşü yapmaya başladım. Her ne kadar “Yaaa küsmedim kiii” diye peşimden koştuysa da duymazdan geldim. Coştukça coştum, lambada, rumba, çaça, kolbastı gibi oyunlardan örnekler sergiledim. Ve Baha ne dediyse duymazdan geldim. O anda beni Baha’dan başka bir insan görmüş olsaydı muhtemelen bu satırları Psikiyatri Servisi’nden yazıyor olabilirdim. Öyle manyak bir görüntü sergiliyordum yani..
En nihayetinde Baha, sinir krizi geçirdi ve bana yumruk ve tekme vurmak üzere yanıma geldi, fakat bu sefer de uzun kolumun avantajını kullandım ve Baha’nın kafasından tutarak benden uzak kalmasını sağladım. Kendi çapında debeleniyordu, ama sonuca ulaşamıyordu. Akabinde ağlayarak odadan çıktı, ben de onunla birlikte salona gittim. Baha sürekli ağlıyor, bir şeyler söylemek istiyordu; fakat söylediklerinden tek anlaşılan “Eeğeuğuerğfdgfhd” gibi anlamsız seslerdi. Arada bir sümüğünü çekiyor ve aynı anlamsız sesleri çıkarmaya devam ediyordu. Baha’nın bu zavallı halini görünce zaferin benim olduğunu anlamıştım. 100 tane piyırsinkli kızla çıksam o an aldığım hazzı alamazdım..
Ertesi hafta annem Baha ve ailesini yemeğe çağırmıştı. Baha, odama geldi, ben yine bilgisayarımla haşır neşirdim. “Senin bilgisayarın da küçücük.” diye girdi söze; “Ders çalışıyom Baha.” diyerek dışarı çıkmasını söyledim. Boynu bükük bir biçimde annesinin yanına gitti. Kazanan bendim..
Bayram Özel @ 09-12-2008 08:49

İşte bir bilgisayar çıktısı ile hem Kurban Bayramı'nı hem yılbaşını çıkarmaya çalışan uyanık bürokratımız muhtar bey..
.jpg)
İşte bu insan da Baha.. Kurban Bayramı'nda en çok ihtiyaç olduğunu düşündüğü mavi kurşun kalemiyle birlikte.. Hayatında ilk kez kokladığı tezek kokusu ise onu biraz rahatsız etmiş.. Ama bu, sorularıyla beni kitlemesini engellemedi..
Club @ 05-12-2008 02:35
Önümde iki kase vardı. Birinde çekirdek, diğerinde çekirdek kabuğu bulunuyordu. Bir kase gittikçe dolarken diğer kase aynı oranda boşalıyordu. Tabi bu esnada da dudaklarım tuzlanıyor ve inceden yanıyordu. Ev hafif soğuk olduğu için pijamalarımın paçalarını çorabıma geçirmiştim. Bir süre TV’ye baktım, akabinde önümde duran mandalina kabuklarını seyrettim. Mandalina; mutsuzluğun, yalnızlığın meyvesiydi adeta.. Bir günden bir güne mandalina yiyen ve aynı anda süper bir sosyal hayatı olan insana rastlamadım. Ya da birbirine mandalina soyan bir çifte.. Elma olabilirdi, portakal keza, çilek şahane olurdu zaten bir ilişkide; ama mandalina olmuyordu bir türlü.. Mandalina, gerek göze fışkıran ve gözü yakan suyuyla; gerek oynana oynana bitirilemeyen kabuğuyla biz yalnız ve mutsuzların yemişiydi. Tekrar tv’ye baktım. “Bülent Serttaş ile Göster Kendini Reklamlardan Sonra Devam Edecek” yazdığını gördüm. Gönül isterdi ki bir Lost, bir Heroes, bir Prison Break izleyebileyim; fakat televizyon ilginç bir şekilde sadece Flash TV, TRT 4, Kanal 7 ve STV’yi çekiyordu. Ben de elim mahkum bir biçimde Mavi Rüya, 5. Boyut, Tek Türkiye gibi başyapıtları izlemek durumunda kalıyordum. Bir emeklinin ihtiyacı olan tüm kanallara ve programlara sahiptim. Evet evet, 20 yaşında emekli hayatı yaşıyordum resmen.. Elin Bora’sı, Burç’u “Ehaehaeha” diyerek ortamlarda random bir güzergah çizerken ben Orhan’ın evinde yarım kilo çekirdeği bitirmiştim.
Günler bu şekilde verimsiz geçerken, bir gün bölümümüzün aktif elemanlarından Gökhan Cuma gecesi doğum günü olduğunu, isteyen herkesin şimdi adını vermek istemediğim Club’a gelebileceğini söyledi (eğer illa ki isim duymak istiyorsanız sit-com mantığıyla hareket eder ve “köşedeki club” der geçerim.). Bu son 2 senedir aldığım en iyi haberdi belki de.. “Gitsin mandalina, gelsin bira; gitsin Bülent Serttaş, gelsin Demet Akalın; gitsin Orhan, gelsin Ceyda, gelsin Ezgi, gelsin Jale..” diye içimden geçirdim.
Doğum günü ve akabinde gecesi gelip çatmıştı. Normalde sportif giyinen bendeniz babamın dolabından üzerine Çince veya Japonca yazılar bulunan siyah bir gömlek bulup giydim. Saçlarıma bol miktarda jöle sürdüm. Evden çıktım, otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Karşıdan güleryüzlü mahalle muhtarımız Ali Selçuk Yüceland geliyordu. Önceden beni bu kılıkta görse en kötü ihtimalle babama söylemekle tehdit edecek olan muhtar, yaklaşan yerel seçim öncesi hiçbir şey demedi. Seçim yatırımıydı bunlar hep, seçmen bunları yemezdi..
Club’a Gökhan’ın adını vererek girdim. Rezervasyon yaptırmıştı. Damsız olduğum için arıza çıkarılırdı normalde fakat yaklaşık 50 kişilik bir rezervasyon olduğu için içeri kabul edildim. Kapıdan içeri adımımı atar atmaz üzerimdeki bütün o yabancılık, utangaçlık gitti. İçerde benim gibi giyinmeyen adam yoktu adeta. Salına salına doğum gününün kutlandığı masaya gittim. Gökhan’ın etrafında 5-6 kadar kız, onun dış katmanında 7-8 tane eleman vardı. Ve ben sadece Gökhan’ı tanıyordum. Arkalara doğru baktığımda ise köşeye sinmiş, etrafa şaşkınlık ve hayranlıkla bakan 3-4 kadar makinacıyı gördüm. Normalde Anadolu Tantuni’ye gitmek dışında sosyalleşemeyen biz makinacılar için bu mekan adeta bir cennetti. Ben ortamı daha güzel algılamak adına gidip bir bira aldım. Fiyatını sorduğumda tekel bayii’deki fiyatının 5 katı olduğunu öğrendim. Biranın her damlasından zevk almaya baktım. İçtiğim en pahalı biraydı bu ve üstelik diğerleriyle de aynıydı.
Saatler ilerledikçe içerisi insan dolmaya ve sıcaklaşmaya başladı. Bir müddet sonra insanlar adım atacak yer bulamamaya başladılar. Zaten masalar bir acayipti. Benim bildiğim masanın etrafına sandalye konulur ve oturulurdu; ama buradaki masaların etrafında dikiliniyordu. Ayaklarım ağrımaya, kulaklarım çınlamaya başlamıştı. Normalden fazla çalışan ter bezlerim ise bu sıcağa kayıtsız kalamıyordu. İşte o anda aklımda bir teorem oluştu.. Gelin Club Teoremi’ne hep birlikte bakalım..
CLUB TEOREMİ: Açık saçık kıyafetler giyip “en güzel benim.” dercesine gezip dans etmek isteyen kadınlar var.. Bunlara X diyelim.. Çoğu zaman olduğu gibi tek düşüncesi sevişmek olan erkekler var.. Bunlara da Y diyelim.. X dans etmek, Y sevişmek; X dekolte giyinmek, Y hiçbir şey giymemek istiyor.. Bir de Z var; bu Z kadınların dans edebileceği “elit” bir ortam sunduğu iddiasıyla yola çıkıp içki parasını haşırttanak geçiren çakal işletmeci.. Y sevişmeye giden yolun içkiden geçtiğini düşünüyor ve X’e içkileri ısmarlıyor babam ısmarlıyor.. Sonuç: Z zengin oluyor, Y sevişiyor, X bedava içki içiyor ve dans ediyor.. Yani buna göre en kârlı değişken X.. Bir de bizim gibi içeri girebilmek için 4 günlük harçlığından feragat eden ve bir içkiden fazlasını içemeyen gariban öğrenci kesimi, yani W var. W’lar kızıyla erkeğiyle bir bütün.. Ve bu W değişkeni Z’nin en sevmediği, X’e en çok bakan değişken.. Toparlarsak X+Y=Z Y->X W=Mal
Sonuçta gecenin sonunda yine Orhan’daydım, o Flash TV’de pankreas güreşi seyrederken ben su toplamış ayaklarım ve zonklayan kulaklarım yüzünden uyuyakalmıştım. Tahmin edersiniz ki ağzımın suyunu akıta akıta..
En Zor İş Başlık Bulmak Aq.. @ 30-11-2008 01:21
Lise 2’deydim.. Günde bir beyaz gömleği kahverengiye çeviriyor, günden güne hormon doluyor ve kıllanıyordum. 2-3 ay önce ayrıldığım sevgilim Aylin, Yalçın ismindeki bir çocukla çıkmaya başlamıştı. Çevremdeki herkes, onların ne kadar da uyumlu bir çift olduklarını, aman da nasıl birbirlerine yakıştıklarını, Aylin’in mutluluktan geberdiğini anlatıyorlardı birbirlerine. Ben ise her fırsatta gidip okul kıyafetlerimle basketbol oynuyor, terliyor; akabinde sınıfa gelip hafif hafif ÖSS korkusuna kapılan sınıf arkadaşlarımı biraz Serdar kokusuyla kendilerine getiriyordum. Ben ortama koku salarken Yalçın muhtemelen Aylin’in aklını alacak müthiş bir hareket yapıyor, ya da çok tarz olan saçlarını savurta savurta gitar çalıyor, en kötü ihtimalle ders çalışıyordu. Zira kendisi çalışkan, yakışıklı, yetenekli, sanatçı ruhlu biriydi. Ben ise kokuluydum, terliydim..
Hafta içleri okulun spor salonundan faydalanabiliyordum, fakat hafta sonları okul olmadığından ötürü yeni bir hobi edinmem gerekiyordu. O hobi de PlayStation oynamaktı. Her hafta sonu CeyCey Playstation Cafe’ye gidip çılgınlar gibi Playstation oynuyordum. Beraber gittiğimiz arkadaşları sürekli yenmem beni mutlu ediyordu. İşte bu mutluluk ve gaza gelme haliyle Playstationcudaki afişte yazan “PES turnuvası” etkinliğine katılmak üzere adımı yazdırıp katılım ücretimi yatırdım.
Turnuva günü yaklaşırken okul da tam gaz devam ediyordu. Yalçın ile Aylin artık okulda el ele yürüyorlardı bile. Bu artık onların resmi olarak bir çift olduğunu gösteriyordu. Bundan gayrı Aylin ile Yalçın aynı servisle gidip gelecekler, aynı masada yemek yiyecekler, her fırsatta birlikte gezecekler, aynı hocadan özel ders alacaklardı. Birbirlerine doğum günlerinde hediyeler alacaklardı. Ben iste bu süreçte her öğle arası bir full kumpiri yedikten sonra kendi kumpirlerini bitiremeyen kızların kumpirlerine abanacaktım. Sonra basketbol oynamaya gidecektim. Yiyecektim, terleyecektim, tıkınacaktım, kokacaktım..
Günler geçmiş, nihayet turnuvanın olacağı gün gelip çatmıştı. Hazırdım, iddialıydım. Kafenin sahibi olan Kürşat Abi kuraları çekmeye başladı. Bana 9 numaralı masa çıkmıştı, masama gidip rakibimi beklemeye başladım. Bir iki dakika sonra sarı ve orta uzunluktaki saçları, sol kulakmemesinde son derece tarz duran küpesi ve bütün şıklığı ile Yalçın gelip yanıma oturdu. Dumur olmuştum. Turnuvada 64 kişi vardı ve kader nasıl bir ağ ördüyse 1/64’lük bir ihtimali tutturmuştu. Aylin ona benden bahsetmişti, yani bahsetmemişse bile önceden beni görmüştü Yalçın. Buna adım gibi emindim,. Ben zaten her gün “Yalçın Allah Yalçın” diye gezinen bir toplulukla yaşadığım için kendisini tanımamam mümkün değildi. Ama biz birbirimizi daha önce hiç tanımıyormuşuz gibi yaptık. İsimlerimizi söyleyip memnun olduğumuzu belirttik. Beklediğim fırsat elimdeydi, sevgilimi elde etmiş olan bu sözde übermensch’i uzmanlık alanım olan Playstation’da saf dışı bırakmalı ve gereken mesajı vermeliydim. Fakat bilmediğim bir şey vardı. Yalçın bundan önce 7 Playstation turnuvasına katılmış, ve bunların 7’sini de kazanmıştı.. Yani şerefsiz kader beni sadece eski sevgilimin yeni sevgilisiyle değil, o turnuvanın da birincisi olacak muhteşem bir oyuncuyla eşleştirmişti.
Yalçın’ın 4,5 arkadaşının izlediği bu maçı 8-0 gibi gerçekten rencide edici bir skorla kaybetmiştim. Yalçın’a vermek istediğim mesaj “Aman abi daşşaanı yiyim, süpersin abim.” mesajına dönüşüvermişti bir anda. Yalçın’ın gözlerindeki “Benim saçlarım süper ve gitar çalabiliyorum. Playstation’da da ağzına sıçtım. Aylin’le de ben çıkıyorum. İntihar etsene lan sen.” ifadesi ise beni benden almıştı. 500 gram özgüveni olan bendeniz, onu da Playstationcu’nun armut koltuklarında bırakmıştım..
Turnuvanın ardından 4-5 ay gibi bir süre geçti. Aylin ile Yalçın hala sevgiliydiler, ben hala nazal anlamdaki değerimi yitirmemiştim. Fakat 8-0’lık mağlubiyetin etkilerini üzerimden atıyordum yavaş yavaş. Bir gün ben okul koridorunda soda içerken Yalçın ile Aylin ufukta belirdi. Bana doğru yaklaşıyorlardı. Tam benim önümden geçerlerken hala istemli mi istemsiz mi olduğunu anlamadığım bir biçimde sesli olarak osurdum. Bitmişti.. Artık ne Aylin umrumdaydı, ne Playstation, ne Yalçın.. Yalçın o anda öyle osurabilir miydi? Osuramazdı. Aylin zaten osuramazdı, kızdı o. Ortamdaki tek osurabilen bendim.. Demek ki en iyi bendim..
Uyku @ 02-11-2008 05:36
Apartmanın önünde gerçekte olmayan, ama rüyamda var olan bir havuzdan elbiselerimle çıkıyor ve kurulanarak içeri giriyordum.. İçerde neden olduğunu bilmediğim bir mevlüt okunuyordu.. Annem mutfakta ve harıl harıl çay yapmakla meşguldü.. odama doğru gittiğimde ise tuvalette bulaşık yıkayan Erdal Özyağcılar’ı görüyordum..
Tam bu saçma rüyanın en güzel yerinde beyinsiz komşumuzun bir o kadar beyinsiz iki çocuğunun yaptığı korkunç gürültüyle uyandım. Henüz desibel ölçme cihazım yok maalesef; ama sana şöyle anlatayım sevgili okur.. 7,4 şiddetindeki depremde osura osura uyumaya devam eden, bilimum düğün, club gibi gürültünün hat safhada olduğu mekanlarda uyuyabilen bendenizi rahatsız eden bir gürültüydü bu. Varın gerisini siz hesap edin. İşin ilginç yanı günlerden Pazar, saatlerden de 8:30 olmasıydı. Bir hışımla pencereye koştum, aşağıya baktım. Apartman bahçesinde iki beyinsiz çocuk; biri 7 yaşında olduğu halde hala 3 tekerlekli bisiklete binen gerizekalı erkek çocuk ve bir de ondan iki yaş büyük Selena, Bez Bebek, Prenses Perfinya izleyicisi; Hepsi, Grup MP3 ve 4Yüz dinleyicisi beyinsiz ablası vardı. İkisinin oyun anlayışları “HÖEEE” diye bağırarak sağa sola koşmak ve genel olarak “Ableaaa ben senii nasıl geçtim dimeeeeğ?” şeklinde sorular sormak üzerine kuruluydu. En sinir bozucu ayrıntı ise onları büyük bir şevk ile sabahın 8 buçuğunda dışarı çıkaran, Haziran 15’te götüne giydiği şortu ve altına çektiği ekstra uzun beyaz çorapları Eylül 1’e kadar çıkarmayan ve bu tarihler arasında apartman bahçemizdeki kamelyada götü göbeği yaya yaya oturan şahıstı. Bu şahıs, az önce bahsettiğim iki mutantın babasıydı..
Annem-babam işe, kardeşim de arkadaşları ile buluşmaya gitmişti; ben evin içinde en az gürültülü odayı bulmaya ve uyumaya çalışıyordum. Fakat maalesef bulamıyordum. Uyumak için iki sınava girmemiş, birkaç kızla da çıkma fırsatını tepmiş biri olarak en kıymetli varlığım olan uykunun iki genotipi bozuk tarafından ele geçirilmesini hazmedemiyordum. Sabah 8:30da başlayan bu desibel rekoru girişimi saat 17:30 olmasına rağmen hala devam ediyordu. Evin içinde ellerim titreye titreye geziyordum. Tam o sırada kapı çaldı; gelen üst komşumuzun kızı, 15 senelik arkadaşım olan Aslı’ydı . Dikkat ettim, onun da elleri titriyordu. Yok yok, sadece elleri değil; genel olarak Aslı’nın tüm benliğiydi titreyen. Çay yaptım, içerken sinemadan, sanattan, derslerden, spordan, kültürden, siyasetten, ülke meselelerinden konuşabilirdik; fakat bizim o an kafamızdaki tek konu “Beyinsiz Ailesi”ydi. Konuştukça çay içiyor, çay içtikçe coşuyorduk. Aslı en sonunda yerinden fırladı, cama doğru yöneldi. Gerek küfür dağarcığımın genişlemesinden korktuğum* için, gerekse Aslı’nın sinirlenince ne olduğunu çok iyi bildiğim için kendisine engel olmak istedim; fakat 1,65lik boyu ve minyon kişiliği ile tanıdığımız Aslı beni bir hamlede yere çaldı. Ben yerden olan biteni şaşkınlıkla izlerken Aslı konuşmaya ve bağırmaya başlamıştı bile. Aslı’nın konuşması sona erdiğinde bırakın Beyinsiz Ailesi’ni, tüm mahalle içeri girmişti..
Apartman bahçemiz eski huzurlu günlerine dönmüştü; fakat ben hala uyuyamıyordum. Sebebi Aslı’nın beni amele sümüğü gibi yere yapıştırmasıydı. Nasıl olurdu lan? Nereden baksan onun 2,5 katı ağırlığında ve ondan 20 cm daha uzundum ben. Uykusuz geçen gecelerin ardından bir gün Adalar’da gezinirken Aslı’ya rastladım. Arkadan sinsice yaklaştım ve koşarak yaklaşıp omuz attım. Yere düştü.. Başarmıştım, rövanşlarımı** almıştım.
Artık rahat rahat uyuyacaktım, ne de güzel uyuyacaktım.. Önce biraz horlayacaktım, sonra ağzımın suyu akacaktı yastığıma.. Üstelik en sevdiğim nevresim seriliydi yatakta, Temel Reis’li olan.. Sonra mıhh mıhh gibi sesler çıkaracaktım.. Allah’ım öyle fantastik olacaktı ki her şey.. Tabi ben öyle sanıyordum.. O günden sonra her sabah kardeşim arkadaşlarını eve çağırmaya başladı ve birlikte son ses Metallica dinleyip kafa salladılar, Nothing Else Matters söylediler. Uyku bana haramdı anlayacağınız..
Notlar:
* Aslı, 1993 yılında Serdar’a abisinden öğrendiği NAH hareketini öğretmişti. Bu hareketin anlamını ve amacını ilk zamanlar çözemeyen Serdar adeta bir mal gibi sağda solda bu hareketi yaptı. Ve sebepsiz yere çok azar işitti. İşte bu yüzden hala Aslı’nın bilgeliğinden ve bilgi dağarcığından ölesiye bir korkusu vardır..
** Aslı, 1997 yılında abisine bodrum kapısını açması için camdan fırlattığı metal bir kapı kolu vasıtası ile Serdar’ın kafasını yarmıştı. Kanlar içinde koşarak eve giden Serdar o yıllarda “Müberra Teyzen (Aslı’nın annesi) Aslı’yı çok kötü dövmüş.” denilerek kandırıldı.. Esasında bütün mallık yine Serdar’a aitti. Aslı kapı kolunu kimsenin olmadığı bir yere atmış, Serdar kafasını o boşluğa sokmuştu adeta..
Micro Genius @ 21-10-2008 01:16
Dakikalar kaçı gösterirse göstersin mühim değildi, çünkü biz maçlarımızı voleybol maçları gibi skora dayalı oynuyorduk. Maç 10’da bitiyordu, 9-5 bizim takım öndeydi, savunmayı sağlam tutuyorduk, atacağımız bir gol bize galibiyeti getirecekti. Derken sahaya 15-18 yaş aralığında, nefesleri “eski Camel” kokan, sivilceli ve her aktivitesini kotla gerçekleştiren abiler dalıp “Gol atan galip lan.” dediler. O anda skor kafamızdan silindi ve maç adeta yeniden başladı. Bu olayın gerçekleşmesinin sebebi biz 9-13 yaş grubunun maçlarını“Tarla” olarak adlandırdığımız sahada öğlen 2 – akşamüstü 5 aralarında oynaması, ağabeylerimizin ise futbola daha elverişli olan akşamüstü saatlerini tercih etmeleriydi.
Abilerin sahaya dalmasından birkaç dakika sonra Kaan’ın sağdan ortaladığı topu kafayla çıkarmak isterken kendi kaleme soktum ve biz tarihte 9-6 önde olduğu halde yenilen ilk takım olduk. Ve mağlubiyetin faturası bana kesildi. Cankat, Atakan gibi isimler benimle bir müddet konuşmadı. Ben hüzün içinde eve giderken abiler kendi maçlarına başlamak için adam alımı yapıyorlardı.
Mahallede sosyalleşemeyen bir çocuktum, çünkü ekipteki yaşı bana en yakın çocuk benden 3 yaş büyüktü ve bu o yaşlarda gerçekten önemli bir yaş farkıydı. Futbol maçlarında da adam bulunamazsa takıma alınıyor ve hep defansa koyuluyordum. Ben de vaktimin büyük bölümünü evde yatarak, kardeşimle boğuşarak, yer yer kendisini döverek ve akabinde annemden dayak yiyerek geçiriyordum. Günler çok sıkıcıydı, Kanal D 5-6 günde bir bütün çizgi filmleri sil baştan yayınlıyordu. Annem ve babam benim bu sıkıntılı halimi iyi gözlemlemiş ve “İlerde seri katil olabilir.” diye düşünmüş olacaklar ki bana bir Micro Genius marka atari aldılar. Bu, daha önce uzaktan akrabamız olan Sercan’larda 15 dakika kadar oynayabildiğim, akabinde annesinin “Adaptör kızmış.” diyerek kapattığı atarinin aynısıydı. Artık asosyal ama nispeten daha az canı sıkılan bir çocuktum, enerjimi kardeşim Serbay’dan değil Super Mario’daki kaplumbağalardan, Galaxy’deki yaratıklardan çıkarabiliyordum.
Ben atari ile günümü gün ederken mahallede yokluğum ilk başlarda hissedilmemiş, fakat 10-15 gün sonra hiç görülmemiş olmakla birlikte merak edilmiştim. Hani “Meriç Erkan vardı, nabıyo ki o?” der gibi bir meraktı bu. Yokluğum hiç problem değildi, ama sırf meraktı işte. Sonrasında atari aldığım öğrenilmişti. Ve hiçbir gün kapısı çalınıp da “Serdar aşşaa in lan, top oynıcaz.” diye çağrılmayan bendeniz birden popüler hale gelmiştim. Eve gelenim gidenim eksik olmuyor, herkes üzerime titriyordu. Bir hafta içinde tüm asosyalliği gitmiş, evinde atari partileri düzenleyen bir çocuk oluvermiştim. Götüm de iyiden iyiye kalkmıştı, herkesi kafama göre oynatıyor, belli bir sıraya sokuyordum. Canım istediğinde sırayı bozarak kendim oynayabiliyordum. Kıçı kırık bir atari bütün asosyallik problemimi alıp götürmüştü. Sanırım ben dahiliğimden, kimsenin beni anlayamıyor oluşundan değil kimsenin beni sevmediğinden ve sıkıcı bulduğundan asosyal olmuştum. Yani asosyallik benim kendi seçimim, hür irademle edindiğim bir tavır değil; zorunluluğumdu. Tıpkı mahallede başka kimsede atari olmadığı için bütün çocukların atariyi bende oynama zorunluluğu gibi. Bunu fark edememiştim. Ta ki mahallede herkesin atarisi olana kadar..
Bugün ise ne Cankat skimde, ne Atakan’ı yolda görsem tanırım; büyük ihtimalle güvenlik görevlisi olmuş çalışıyorlardır. Fakat yine de sevilmemek kötü bir his..
Zorunluluk @ 05-10-2008 14:02
2 senedir görmediğim adamla, Ahmet’le Playstation oynuyordum. Playstation’u unuttuğu aşikardı, çünkü her maçta farklı mağlubiyetler alıyordu. Futboldan da epey uzak kaldığı kabak çiçeği gibi belliydi, “Oha Figo Inter’de mi lan?” dedi. Ben de epeydir öyle olduğunu bilge bir tavırla söyledim. Bilge bir tavırla söylediğim cümleden dolayı utandım. Gönül isterdi ki Rus Edebiyatı hakkında, veya İçten Yanmalı Motorlar ile konuşurken bu bile tavırı takınabileyim, ama olmadı..
Peki neydi Ahmet’i inatla Playstation oynamaya iten? 2 senedir eline joystick değmediği halde birden şevkle PS oynama aşkıyla dolduran? Ben söyleyeyim dostlarım, Ahmet iki senedir çıktığı ve “ciddi düşündüğü” kızdan tekmeyi yemişti. Ve her yalnız arkadaşım gibi boş vakit öldürgeci olarak beni görmüş, benimle PS oynamak, maç izlemek istemişti. Ahmet’e “Aşk mı dostluk mu?” diye sorsak “Dostluk tabi ki.” der, ama içten içe “..raamı dostluk!” diye düşünürdü. Çünkü ben Ahmet’le herhangi bir zaman vakit geçirebilir, bir tantuniye tav olabilirdim. Beni elde etmek kolaydı; ama bir Simge, bir Bengü “İlişkinin heyecanı kalmadı yhaaa.” diyerek Ahmet ve onun gibileri bir anda göt gibi bırakabilirlerdi. Ayrıca Ahmet’in arkadaştan ziyade elini tutacağı, elleşeceği ve koluna falan gireceği birine ihtiyacı vardı ve o ben olamazdım.
Durumu özetleyecek olursak ben evde sıkılan ve sevgilisi olmayan Türk gençliğinin son çıkışıydım. Adeta onlarla vakit geçirip futbol izlemek, onların PS bilgilerini güncellemek, onlara son transferleri rapor etmek için gelmiştim bu dünyaya. Nice Ahmetler’in ego tatmini için söylediği “Yeaa, Bengü’yü sildim abi ben, zaten öylesine takılıyordum.” tarzı yalanlarına inanıp, evde attığı “Niçin cwp atmıyorsun Bengü yhaa? Bak bileklerimi kesicem valla.” ve benzeri çaresizlik temalı sms’leri bilmezden gelmeliydim. Benim kutsal görevim buydu.
Ahmet’le her Allahın günü PS oynamaktan sıkılmış ve artık başka bir şey yapmak istemiştim. En mantıklı seçenek içmek gibi gözüküyordu. Dolayısıyla birahaneye gittik. Her içkili sohbette olduğu gibi önce bir geyik muhabbeti döndü, akabinde siyasi ve dini mevzular masaya yatırıldı. Akabinde de Bengü konusu ele alındı; ki bu Ahmet’in sohbetin başından beri en çok şahlandığı bölüm oldu. Zira Bengü’yle çıktığı iki sene boyunca hiçbir şey yapmamıştı. Meclis başkanını Bülent Arınç zannediyordu hala.. En güncel bilgileri Bengü’yle ilgiliydi, Bengü de elinden kayıp gitmişti.. Bunun verdiği öfke ile Bengü’ye bir müddet sövdü. Ben yatıştırmaya uğraştım, Ahmet daha da coşageldi. “Ağzına sıçtığımın karısı ya, gelmiş karşıma bik bik bik öttü.” şeklinde cümleler kurdu. Ben de ondan ve de alkolden aldığım cesaretle “Abi çemçüz ağızlıydı zaten o kız..” dedim. Ahmet sırıttı. “Burnu da s.k gibiydi.” dedim, Ahmet hafif gülümsedi. Aldığım gazla “Götü de düğün kazanı gibi arkadaş, ne o öyle?” dedim. Ahmet güldü. Gece boyunca Bengü’ye saydırdık. Kahpeliğinden beyinsizliğine, beceriksizliğinden çirkinliğine geniş bir yelpazede ağzına sıçtık Bengü’nün..
Derken okullar açıldı, Ahmet’le ayrı bölümlerde ve de ayrı öğrenim saatlerinde olduğumuzdan pek görüşemez olduk. Hatta hiç görüşemez olduk. Ama bir gün kampüste ebleh gibi yürürken karşıdan gelen Ahmet ve elinden tuttuğu Bengü’yü gördüm. Çok değil, 15 gün önce Kibariye’nin annesine benzettiğimiz Bengü’nün elinden sıkı sıkı tutmuştu Ahmet. Bir müddet uzaktan baktım, sonra kafamı çevirip yoluma devam ettim. Ahmet bir 2 sene kadar daha PS oynayamayacak, futbol izleyemeyecek, bir kuponcuk bile İddaa oynayamayacaktı. Ama elinden tutabildiği, zaman zaman elleşebildiği, konsere götürüp omzuna alabileceği ve arkadaki izleyicilerden bol bol küfür yemesini sağlayacak bir sevgilisi vardı. Ben ise çoğu Orhan’la birlikte olmak üzere; ihale oynayabilecek, maç izleyebilecek, PS salonlarının müdavimi olabilecektim. Ve son derece saçma bir biçimde ben mutsuzken, Ahmet mutluluk deryasında bir balıktı. Şu tabloya göre mutlu olması gereken, istediğim şeyleri elde eden bir erkek olarak ben olmalıydım. Mutsuz olması gereken ise hobileri kısıtlanıp hayatına müdahale edilen, bilimum konserlerde 65-70 kilo taşıyacak olan Ahmet olmalıydı. Fakat hormonlar tablo-grafik dinlemiyordu işte..
ÖSS'den Sonra.. @ 21-09-2008 09:55
9. sigarasını içiyordu ve buluşalı sadece 2 saat olmuştu. Midesi benimkinin 1/6’sına yakın olmasına rağmen benimle hemen hemen aynı hızda ve miktarda içiyordu birasını. Şaşkındım. Benim bıraktığım Serra böyle değildi. Çok değil, daha ÖSS’ye girmeden önce görüşmüştük. Gözlükleri vardı o zaman, saçları genelde topluydu, giyimine pek özen göstermezdi. Lisede içtiğim günde 4-5 tanecik Anadolu isimli sigaraya “Çok zararlı o, bir daha görmiyim.” tarzı uyarılar yapan, alkole her seferinde lanetler yağdıran, en büyük sevgilisi Uğur Yayınları olan bir kızdı Serra bu buluşmadan 6 ay önce.. Ama şimdi karşımda kızıl ve dalgalı saçlarını savurttura savurttura sigara içen, alkolü içmeyip adeta özümseyen, eski salaş görüntüsünden uzak, hafif makyajlı yüzü ve geniş göğüs dekolteli kıyafetiyle yepyeni bir Serra oturuyordu. Lisedeyken Serra’nın memeleri olduğunu bile fark etmemiştim, ama gerçekten varlardı ve iki tanelerdi.. Lisedeki sırdaşım, can yoldaşım, cici kız Serra; “üniversiteye adım atar atmaz feleğini şaşıran kız” sendromu yaşıyordu..
Muhabbetten oldukça sıkılmıştım. Lisede sistemin çarklarından, kız-erkek ilişkilerinin ne saçma olduğundan falan bahsederken şimdi bana ünversitenin ilk 3 haftasında edindiği 12 “eski çıktığını” anlatıyordu. Anlattığı erkekleri kafamda canlandırdım; bol bol göt kısmı diz kapağına kadar çekilmiş pantolon geldi gözümün önüne. Canlandırmayı bıraktım. Bora’nın ne kadar çok içki içtiğinden, Uğur’un nasıl bohem bir hayat sürdüğünden bana neydi? Konuyu değiştirmek için atıldım ve “Vay Serra, meme yapmışsın..” dedim. Duymadı.
Ankara’da, yani deplasmanda olduğum ve de son metronun kalkmasına 15-20 dakika kaldığı için “Serra kalkalım artık, babaannem merak eder.” dedim. Aslında babaannem yatsı namazından beri uyuyordu muhtemelen, benim bütün derdim taksicinin bana geçirtmesiydi. 6 ay evvelinde dersane etütleri dışında havayı siyah görmemiş olan Serra bana “Aaa, daha çok erken ama yaaa.” gibi küstahça ve de bütçemi sarsacak bir cevap verdi. “İyi o zaman, kalkmayalım.” dedim. Adidas eşofmanlı, bol saç-sakallı garsona bir bira daha getirmesini söyledim. Biranın her yudumunda beni Demetevler’e değil de Keçiören’e götürmeye çalışan bir taksici beliriyordu kafamda.
Bir müddet sonra masamıza Serra’nın ODTÜ’den arkadaşı Arınç geldi oturdu. Genelde havayı dövüp tempo tutuyordu. Şarkı aralarında da ne kadar çılgınca bir üniversite hayatı yaşadığından, geçen gün makarna pişirirken az kalsın evi yakacağından; evdeki bira şişelerini biriktirip kule, sigara paketlerini biriktirip sehpa yaptığından bahsediyordu. Çorum’a, yani memleketine gitmeyeli aylar olmuştu. Aile onun için sadece para gönderen bir kurumdu. Koluna dövme yaptıracaktı. Bunlardan bahsetti hep. Ben ortamın IQ aurasının düştüğünü gördükçe üzülürken, Serra Arınç’ın ağzına düşüyordu. Arınç “Hadi bize gidelim!” dedi. Bu teklife kayıtsız kalmalıydım, çünkü Arınç’ın niyeti birilerini lüleden götürmekti. Ve o ben olmayacaktım. “Sağol hocam, ben babaannemde kalıyorum, işte fak dis layf yani, gelemiyorum görüyo musun?” dedim. Arınç da içinden sevinç çığlıkları atarken dışından “Yea, o zaman başka sefere dostum, kesin bekliyorum yani tamam mı?” diyordu.
Taksiye 20 ytl bayıldığımın ertesi günü Serra aradı ağlayarak. “Serdar, buluşalım nolur?” dedi. Onayladım. Buluştuk. Arınç’ın bunu öpmeye yeltendiğini ve kendisinin evi ağlayarak terk ettiğini anlattı. “İğrenç herif.” dedi Arınç için. “Pardon da Serra’cım, adamın gece boyunca ağzına düşüp bir de evine gidiyorsun. Adam lahmacun söyleyecek değildi ya evde, tabi ki böyle yapacaktı.” dedim. Donakaldı. Hazır donakalmışken “Arkadaş, ne pismiş bu üniversite; 6 ay önce bana içme diyen kıza bak. Sömürdü bütün biraveri. İyi ki bi ananız babanız yok başınızda. Ayrıca askılı giymişin ama içinde de badi var. Madem hava sıcak askılı giyiyorsun, içine niye badi giyiyorsun? Veya madem hava serin niye açık giyiniyorsun? Göt açmaksa biz de açarız yani nedir?” dedim. Kendime hakim olamıyordum. Serra’nın ağzına oluk oluk sıçtım o gece. Bir daha da birbirimizi aramadık.
Eskişehir’e döndüğümde lisedeki mal arkadaşlarımdan Barış’la buluştum. Barış hala maldı. Hala hiçbir sosyal aktivitesi yoktu. Yaklaşık 5 senedir açık olan oturduğumuz kafeye “Burası yeni mi açıldı?” dedi. “Yok baya oluyor.” dedim. “Lise ne acayipti di mi lan?” dedim. “Bilmem, galiba.” dedi. İşte benim Barış’ım buydu. Tek bir değişiklik yoktu hayatında gittiği okuldan başka. Çünkü Barış “denyo kız” değildi. Çaylarımızı yudumlayıp ortamı terk ettik.
4-5 ay sonra başka bir Ankara ziyaretimde Serra’yı gittiğim bir barda gördüm. Adı muhtemelen Burç, Berke veya Batu olan bir erkekle 15 dakikada bir öpüşüyor, kalan zamanlarda da elleşiyorlardı. Adidas eşofmanlıya bir bira daha getirmesini söyledim..
BAHA @ 02-09-2008 03:31
Komşumuz bize gelmiş, annem de çay demlemiş onu ağırlıyordu. Ben de içerde bilgisayardan dinlediğim bilimum metalli rocklı müziklerin sesini sonuna kadar açıp komşumuzun sağda solda “Selma Hanım’ın oğlu gerçekten çok süper müzikler dinliyor, sanırım apartmanımızın en çılgını o.” desin diye çabalıyordum. Fakat bu ilgi çekme çabam komşumuzda değil, daha çok onun çocuğu olan Baha’da sonuç vermişti.
Baha 5-6 yaşlarında, kafası vücuduna oranla büyük, dizlerinde yer yer yaralar ve kabuklar olan bir çocuktu. Her sabah bir devlet memuru ciddiyetiyle sokağa çıkar, güneşin altında adeta kavrulan salıncaklara binip sallanır; yaşıtları dışarı çıkınca da kâh onlarla top oynar, kâh kavga ederdi. Bir de günde iki üç kere yere düşer ve ağlardı. Sarı saçlarına rağmen teni arap t.şşağına dönmüştü adeta. Bu bronz teniyle “Çağla Şıkellerin, Eda Taşpınarların, Jennifer Lopezlerin solaryuma verdiği para boşuna..” mesajı veriyordu. Günde 10 saat güneşe maruz kalıyordu lan bu çocuk.. Ultraviyole çocuk olmuştu başımıza..
Odamın kapısı aralandı. İçeri giren Baha’ydı. İlk başta ilgilenmedim, görmezden geldim. “Durur durur gider.” diye düşündüm. “Aaabiii, senin adın nea?” dedi. “Serdar.” dedim belli belirsiz.. “Kaç yaşındasın sen?” dedi, “20.” dedim. “Off amma büyükmüşsün ya.” dedi. Yılın 341 günü Orhan’la görüşmüş olduğumdan ağız alışkanlığıyla “Ne sandın yarraam?” dedim. “Nea?” dedi. Sustum, duymazdan geldim. Bir müddet sonra “Aabii, senin adın neaa?” dedi. Anlaşılan Baha hafıza konusunda sıkıntılar çeken bir çocuktu. “Serdar.” dedim. “Bilgisayar mı oynuyon?” dedi. “Evet. ” dedim. “Araba yarışı var mı?” dedi. “Yok.” dedim. “Bizim evdekinde var, bizim evdeki daha kocaman hem.” dedi. Nanoteknolojinin sınırlarının zorlandığı şu günlerde bilgisayarının iyi olmasını kasanın büyüklüğüne ve içinde araba yarışı yüklü oluşuna bağlayan Baha’nın bu denyoluğu, daha taksidi bile bitmemiş olan cillop gibi laptopumu aşağılamasından ötürü beni iki kat daha fazla sinirlendirmişti. Ağzına vurmak üzere yerimden kalktım, tam vuracakken aklıma “Ya Fırat çok şekeeer..”, “Yirim Fırat’ı yirim..” diyen çevremdeki ve çevremde olmaları için adeta götümü yırttığım kızlar gelmişti. “Yürü lan parka gidiyoz.” dedim Baha’ya.. Sevindi. Şuursuzluksa şuursuzluk, koca kafaysa koca kafa, salaklıksa salaklık, küçük ayaksa küçük ayak… Uğur Gürsoy’un Fırat’ında ne varsa benim Baha’mda da o vardı.
Annesinden izin aldım ve Baha’yı daha önce gitmediği, ortasında süs havuzu, kenarda da kaydırak maydırak olan bir parka götürdüm. Bu parkı seçmiş olmamın nedeni ortamdaki kız oranının fazlalığıydı. Her akşam üstü 3lü 5li kız grupları buraya gelir, çekirdek çitler, kola içerlerdi. Burada bir kız grubunun aklını çelsem yeterdi de artardı bile. Ben bu düşünceler içinde pis pis sırıtırken Baha “Ben havuza gircem..” dedi. “Olmaz..” dedim. “Yaa banane otelde giriyodum ben..” dedi. Şuursuza bakar mısın sevgili okuyucu? Şu göt kadar havuzu, geceliği 100-150 YTL’yi bulan bir turizm tesisiyle bağdaştırabiliyordu. “Burada su ilaçlı, girersen ölürsün.” dedim. “Yok yea, ben ona bi tekme atarsam hiç bişey olmaz..” dedi. “Ama sen ölürsen ben ne yaparım?” dedim. “Uzay yaparsın..” dedi. Şu son diyaloğu kaleme alıp CANAL +’a yollasam; o birbirinden saçma ve uzun diyalogları yazan dev senaryo ekibinin nutku tutulur, “Birer pipo ve kahve fincanı alın, yarın CANAL+’da işbaşı yapın.” diye mektup yollarlardı. Ama ben kabul etmezdim, gül gibi mühendislik dururken..
Aradan yarım saat geçmiş, kız toplamak için attığım olta sallanmaya başlamıştı. Ben, bir banka oturmuş fizibilite çalışması yapıyordum. Bir takım kızlar Baha’yı seviyor, mıncırıyor, öpüyordu. Baha ise bu ilgiden rahatsızdı. Bilmiyordu ki 10-15 sene sonra bu reddettiği kızların yaşlarındaki kızların peşinden ne deparlar atacak, ne MSN nickleri döktürecek, ne kontörler heba edecekti.. Bir süre sonra güzel yüzlü, düzgün vücutlu ve bakımlı bir kız yanıma oturdu ve “Kardeşiniz mi?” dedi. “Yok kuzenim.” dedim. “Çok şeker yaa.” dedi. Ve biz klasik yeni tanışan insan diyalogları gerçekleştirdik..
Kızın adı Duygu’ydu. Ve biz birbirimize ısınmıştık. Tam kendisine “Ya muhabbetin çok hoşuma gitti, mesıncırını alabilir miyim?” diyecekken şerefsiz Baha çıkageldi. “Bana dondurma al.” dedi. “Tamam Baha’cım bir saniye..” dedim. Duygu Baha’ya doğru eğilip “Ay canı donduyma mı istemiş, hanimiş hanimiş..” diye severken Baha “Ne sandın yarraam.” dedi. İpnenin nasıl bir hafızası varsa benim adımı bile 10 dakikada bir unuturken, ağzımdan kaçırdığım ve sadece bir kez duyduğu söz öbeğini hatim etmişti. Duygu “Aa, hangi pis çocuktan duydun bakiyim, hiç sana yakışıyo mu?” dedi. İpne çocuk beni göstererek “Bu..” dedi. Başımı öne eğdim. Karaktersiz sübyan Duygu’nun çenesindeki piercingi işaret ederek “Sen niye ağzına boncuk taktın?” dedi. Duygu’nun cevabını beklemeden “Baaak burada balık var..” diyerek pipisini gösterdi. Duygu’nun gözünde 5 dakika önce derin, komik, kültürlü biriyken şimdi bir seksomanyaktım. Hepsi Baha’nın yüzündendi. Duygu’ya iyi akşamlar diledim, Baha’nın pantolonunu giydirdim. Baha’yla eve doğru yürümeye başladık..
Baha “Abi senin adın neydi?” dedi. Sustum. “Ablanın adı neydi?” dedi. Cevaplamadım. “Hani dondurma alcaktın?” dedi. “Bi siktir git lan..” dedim. “Nea?” dedi. “Aha sıçtık.” dedim. Ama bu sefer içimden dedim..
Karşılaştırma @ 26-08-2008 03:48
Tarih 17 Ağustos 2008’ti.. Zeytinli Rock Festivali 2008’in 4. ve son günüydü. Gençler gönüllerince eğleniyorlardı. Denize giriyor, alkol alıyor, pogo yapıyor, kafa sallıyor, (varsa) sevgilileriyle çılgınsal dakikalar yaşıyorlardı. Deniz, kum, alkol, rock zaten kanı kaynayan gençliğin iyice coşmasına, çadırların zangır zangır titremesine sebep oluyordu. Herkes çok eğleniyordu, herkes Hayko Cepkin’i çok seviyordu..
Tarih yine 17 Ağustos 2008’ti. Güneşin kavurucu sıcağından beni koruyan tek şey beyaz kumaştan yapılmış bir gölgelikti. Bir müddet sonra bir ses “Serdar, hadi kalk bir kola iç.” diyordu. Bu ses sevgilime, tek gecelik ilişkime; ondan da geçtim Orhan’a bile ait değildi. Bu ses Akarbaşı Mahallesi Muhtarı Ali Selçuk Yüceland’a aitti. Zaten orası Zeytinli değil, Sarı Sungur Göleti Piknik Alanıydı.. Ve ayrıca orada Rock Fest değil “Mahalleler Yarışıyor” etkinliği vardı.. Ortamda piercingli kızlar, çılgın dövmeli ağabeyler, çılgınsal rocker gençler yoktu.. Daha ziyade atlet-pijamasıyla mangal yapan amcalar, boklu suda oynayan külotlu veletler, karpuz kesen teyzeler vardı. Zeytinli’de güneş gençlerin keyfine keyif katarken Sarı Sungur’da ortamın adeta amına koyuyordu.
Benim gibi elit bir insanın orada ne işi vardı? Hemen anlatayım sevgili okur. Demin de söylediğim gibi bu normal bir piknik değil “Mahalleler Yarışıyor” diye bir etkinlikti. Her mahalleden çılgın katılımcılar olaya iştirak ediyor, kendi mahallelerine puan kazandırıyorlardı. Ben de hayvan gibi oluşum ile Akarbaşı takımına fiziksel üstünlük sağlarım diye muhtar amcanın dikkatini çekmiştim. Kendisi bana önce insan gibi teklif etti, ben kabul etmeyince de “Gel yoksa babana sigara içtiğini söylerim.” demişti. Hayatının son 2 senesinde ağzına filtre değmemiş biri olarak bu iftira karşısında adeta ağzım açık kalmıştı. Hayatı ikametgah vermek, il muhaber kaydı yapmak, nüfus sureti çıkartmak olan bu adam nasıl bir entrika düzenlemişti böyle? Bana olan bu garezinin sebebi neydi?
Zeytinli’de gençler sevgilileriyle romantikli cinselli saatler geçirirken ben “kalasta yürüme yarışı”nda Emek ve Çamlıca mahallelerini geçmeye uğraşıyordum. Zeytinli’de gençler buz gibi biralarını yudumlarken ben 30 santigrad derece sıcaklıktaki kolamı yudumluyordum. Zeytinli’de gençler Pentagram ile coşarken ben Mithat Körler’le yetinmek durumundaydım.
“Durum daha kötü olamaz.” diye düşünürken muhtar amca yanında ben yaşlarında bir oğlanla çıkageldi. “Şimdi sıçtığımın resmidir.” dedim içimden. Seneler sonra ilk kez “Kardeşle kaynaşın, oynayın.” tablosunu yaşayacaktım. Muhtarın oğlu Ulaş’tı bu. Tanıştık. Hangi okullara gittiğimizi sorduk. Öğrendik. Elimize bir şey geçmedi. 2 saat boyunca tek bir kelime etmeden öylece oturduk. Ortamda bulunan babam mangalın başına çoktan geçmişti. “Baharı Bekleyen Kumrular Gibi” isimli yazımdaki ben, adeta bu adamın 25 sene önceki haliydim. “Biz babadan böyle gördük.” dedim. Ulaş “Efendim?” dedi. “Sana demedim.” dedim.
Köftelerimizi yemiştik, benim katılmakla mükellef olduğum iki yarışmadan bir altın, bir gümüş madalya çıkarmıştık. Mahallemize puanlar kazandırmıştık. Abdest suyu gibi olan kolalarımızı içmiş, derede soğuyan karpuzu kesmiştik. Geçirdiğim bu iğrenç günün intikamını bir şekilde almam gerekiyordu. Sinirden elim ayağım titriyordu. Ben de gençtim, benim de hormonlarım vardı, ben de insandım, ben de çılgındım. Ben düşüncelerimin ve nefretimin esiri olduğum sırada muhtar amcayı eşinden gizli bir şekilde votka içerken gördüm. Eşi içki içmesine çok kızıyordu, yasaklamıştı; elime geçen bu kozu iyi değerlendirmeliydim. Koşarak gittim ve “Selçuk amca votka içiyor teyze, gözümlen gördüm.” dedim. O da “Biliyorum çocuğum, bugün izinli.” dedi. Görünüşe bakılırsa muhtar, votkayı eşinden değil; biz diğer mahalle sakinlerinden, otlanmayalım diye saklıyordu. Öte yandan ispiyonumu duymuş ve eline bir odun parçası alıp beni kovalamaya başlamıştı. Votkadan enerjiyi alan muhtar arkada, köfte ve koladan şiştiği gibi yarışmalarda da epey yorulan ben önde koşuyorduk. Bu koşuya daha fazla dayanamadım ve üstümü başımı çıkartıp boklu suya atladım. Selçuk Amca şaşkındı. Benden böyle bir hareket beklemiyordu galiba. Üzerimde bir boxer vardı sadece, su derin değildi ama ben düşerim diye üstümü de çıkarmıştım. Öte yandan su bokluydu mokluydu ama en azından serinletiyordu…
Tarih 17 Ağustos 2008’di.. Gençler son çılgın rock gecesine hazırlanıyorlardı. Ben ise ıslak boxerımın üzerine pantolonumu giyiyordum. Selçuk Amca da alkolün etkisiyle beni affetmişti.
Komik değil yaşanmışlık.. @ 09-08-2008 01:34
“Babamla sabah erkenden kalktık. Kurban kesiminin gerçekleşeceği çiftliğe gittik. Çeşitli sebeplerden ve de “Sen güçlü kuvvetli adamsın, hadi koçum benim.” diye gaza getirilmem sonucu bütün komşuların etlerini ben taşıdım. Yaklaşık 3 danayı parçalar halinde otomobil bagajlarına yerleştirdim tek tek. Elim kandan ötürü kıpkırmızı oldu, soğuktan bacaklarım dondu, ayak parmaklarım morardı ama et faslı bitmişti çok şükür. Eve geldik. Az önce bir barbar gibi sağa sola çıplak elimle et dağıtan bendeniz, şampuanı yiyince pofuduk ayıya dönmüştüm yine. Bayramlıklarımı (evet sevgili okur, 20 yaşındayım ve bayramlık alıyorum hâlâ) giyip ana-babamın elini öptüm.
Yan komşumuza kısa bir bayram ziyareti yaptıktan sonra derhal Ankara’ya doğru yola çıktık. Yolda tuvaleti bedava ve temiz olduğundan Şoförler Odası’nın dinlenme tesislerine girdik. Annem, babam ve ben çay içerken kardeşim hamburger yiyip ayran içti.
Başka mola vermeden doğruca Ankara’ya gittik. Babaannem yılların verdiği tecrübe ile yine mutfakta döktürmüş; süt çorbası, kuru fasulye, yaprak sarması ve baklavadan oluşan zengin bir menü sunmuştu. Yemeği yedikten sonra salona geçtik. Sohbet başladı. İlk konu alışılageldiği üzere babaannemin sağlığıydı. Babaannem kalpten tansiyona, romatizmadan nefes darlığına pek çok rahatsızlığı olan bir kişi olduğundan yaklaşık yarım saat bu konu konuşuldu. Sonra konu bizim dükkandaki işlerin nasıl olduğuna geldi. Babam “Piyasa durgun.” derken, Mustafa eniştem müdahale ediyor ve “Para dönmüyor Ahmet’çim.” diyordu. Sohbet tıkanınca B planı olarak geçilen konuya, yani benim derslerime gelmişti sıra. Aile fertleri sanki benle çok alakadarmışçasına “Lise ne zaman bitiyor senin?” diye soruyorlardı. Liseyi bitireli seneler olmuştu, ama sakalım çıkmadığı için onlar beni hala liseli sanıyordu.
Bir zaman sonra amcam gelmişti. Amcamın başımın üstünde yeri vardı, fakat yanında yengemi de getirmişti. İşte kötü haber buydu. Yenge ne acayip bi olguydu, amcam s.ktiri çekip boşasa hiçbir ilişkimiz kalmıyordu. Her şey tek imzaya bakıyordu yani. Ama şimdi amcamla karı-kocalar diye ben onu çekmek, onun o çirkin suratına bakmak zorundaydım. Bir sürü gereksiz hoş geldin-beş gittinden sonra yengem “Sen ne okuyordun Serdar?” dedi. “Makine Mühendisliği.” dedim. İyi-kötü çalışma alanı olan, üretimde direk söz sahibi bu meslek; sırf eltisinin oğlu olduğum için yengem tarafından “Pezevengim, kadın satıyorum.” demişim gibi algılandı. Mesleğime bok atıp atıp sigara içilen odaya gitti.
Bayramın ikinci günü falanca teyzenin filanca yengesi diye tabir edilen uzak akrabalarla görüşmeye gittik. 25e yakın tanımadığım teyze-amcanın elini öpüp “Aaamet’in büyük oğlan.” diye takdim edildim. Bol bol tatlı, şeker vs yedim. Kuzenim telefonumu kurcuklayıp duruyordu. Kardeşim bilgisayarsızlık komasına girmişti. Babam, halamlar, annem, babaannem sohbet içindeydiler. Ben ise sadece sıkılıyor, sıkılıyor ve sıkılıyordum..
Bayramın üçüncü günü Mustafa Eniştemgile, yani büyük halamgile gittik. Eniştem ve ben evde önceden hazırladığımız malzemeyi pideciye götürdük, akabinde yapılan pideleri eve getirdik. Pideleri tükettikten sonra 3. Ayak koşulmaya başlandı. Eniştemin kuponu alışılageldiği üzere yattı. Babamla sohbete başladılar. Piyasa hala durgundu, para hala dönmüyordu. Kardeşim halamların evindeki bilgisayara adeta yapışmıştı. Evin geri kalan fertleri ilk bulduğu yere uzanmıştı. Ben de sıkıntıdan telefon defterimde “yazılabilitesi olan kız” kategorisinde bulunan kızlara tek tek mesaj atıyordum.
Bayramın dördüncü günü herkesle vedalaşıp çekirdek ailemle birlikte Eskişehir’e doğru yola çıktık. Yolda Şoförler Odası Dinlenme Tesisleri’ne uğramayı ihmal etmedik..”
Sevgili arkadaşlarım,
Bu okuduğunuz yazı son bayramın değil, yaşadığım tüm kurban bayramlarının genel bir özeti niteliği taşımaktadır. Ramazan bayramları da aynı formatta olup, sadece et kesme merasimi ve de 4. Günü olmayan bayramlardır. Bundan sonra bayramda ne yaptığımı sormamanız önemle rica olunur.
Serdar Nalçakar – Serdarizm Genel Yayın Müdürü
The Chosen One @ 28-07-2008 15:06
Zerre siyaset bilgisi olmayıp, zerre felsefeyle ilgilenmediği halde üniversitede bir karşı cinsle münasebete girememiş insanların arasına, “Fikir ve Siyaset Kulübü”ne gireli daha 15 gün olmuştu. Pek dikkat çekmemiştim, henüz insanları gözlemliyordum. Şahane bir kulüp odamız olmasına rağmen biz toplantıları genelde barlarda gerçekleştiriyorduk. Sonra bir gün şimdi hatırlayamadığım bir konu, ortaokul seviyesi ve üslubuyla tartışılırken söz istedim. 15 gündür sadece bira içen ve de ikram olarak gelen çerezler arasında özenle antep fıstıklarını seçen bu iri cüsseli insanın söz istemesi masada şaşkınlık yarattı. “Abi bunlar hep dış mihrakların, Ermeniler’in, Masonların oyunları laan..” dedim. Çoğu kişi “Evet ya, adam haklı abi.”, “Doğru söyledi valla.” gibi tepkiler verdi. Zaten siyaset bilgisi “Olm Tayyip iyi ya.” ve “Abi CHP’ye oy verme diyorsun da kime vereyim Allah aşkına?” gibi kalıplarla sınırlı olan topluluğumuzda bu ve benzeri laflar çok tutuluyordu. Bu arada benim bu cevval çıkışım bazı dişi oluşumların da dikkatini çekti..
Her toplantıda şovumu biraz daha geliştiriyordum. Bir toplantıda Nazım Hikmet şiiri okuyor, öbürsü buluşmada Ahmet Kaya şarkılarına eşlik ediyordum. Bu hareketlerim grubun en solcu ve en güzel kızı olan Buse’nin de dikkatini çekmişti..
Ertesi gün Orhan’larda otururken bir mesaj geldi. Mesaj şu şekildeydi “Slm Serdar, ben Buse. Ya yarınki toplantı saat kaçta başlıyordu.. Saol şimdiden..” Telefon numaramı vermediğim halde onu bir şekilde bulması ve de onlarca kişi arasından toplantı saatini bana sorması onun bana olan ilgisini kabak çiçeği gibi belli ediyordu. Karşı cinsten en son 6 yaşındayken, o da karşı komşumuzun o zamanlar 20 yaşında olan kızı Zekiye Abla’dan ilgi görmüş biri olarak bu olay beni ister istemez heyecanlandırdı. Orhan’a “Oğlum kız benden hoşlanıyor laaan. Ben de boş değilim galiba laan.” dedim. Orhan sigarasından uzun bir nefes aldı, ne kadar uzun alırsa alsın bitmiyordu Tekel 2000 Mavi.. Dumanını suratıma doğru üfürdü. “Serdar, amacının dışına çıkıyorsun, işte tam bu noktada seni uyarmamı sen tembihlemiştin. Lütfen amacını unutma Serdar.” dedi. 3 senelik dostum Orhan’ı ilk defa bu kadar net, bu kadar düzgün diksiyonla ve bu kadar ciddi konuşurken görmüştüm. 3 gün önce Es-Es tribünlerinde “Al bunu alamaz mısııın?” diye bağıran o değildi sanki.. Ama öte yandan Orhan haklıydı. Ben bir amaç için bu gerizekalı topluluğa katılmıştım ve bu amacı gerçekleştirecektim.
Biz toplantılarda artık Buse’yle yan yana oturmaya, ara ara şakalaşmaya, içkinin miktarı arttıkça birbirimizin ailevi problemlerini, dersleri ve benzeri sorunlarını paylaşır olmuştuk. Ben sürekli onun ne kadar süper, ne kadar önemli bir insan olduğunu, Dünya’nın onun etrafında döndüğünü, onun ne kadar güzel, bakımlı olduğunu anlatıp durdum ona. Buse “Ya ben bu akşam sende kalsam?” dedi. Der demez Orhan’a daha önce şablon olarak hazırladığım “Operasyon başladı.” mesajını yolladım. O da acil durum için hazırladığı BİM poşeti içine doldurulmuş pijama, eskiden dışarıda giydiği ama sonra yüksek derecede yıkandığı için eskiyen ve Orhan’ın pijama üstü olarak giydiği tişört, temiz don ve terlikten oluşan poşeti kapıp Semih’lere koşmuş.
Buse ile odada oturuyorduk. Bu arada da “Eve kız gelirse..” diye aldığım 12 ytl’lik şarabı hüpletiyorduk. Yaptığımız muhabbet benim bir esprimle ve de gülüşmelerle bitti; ardından Buse “Serdar.. Ben, ben sana aşık oldum galiba..” dedi. Ve kafası kafama doğru yaklaşmaya başladı..
Amacıma ulaşmıştım. Hop, bi dakka sevgili okur. Hemen sazan gibi atlamayalım. Amacım bir kız tavlamak değildi. Amacım bir kızı içirip içirip ondan faydalanmak da değildi. Amacım yeni bir ilişkiye başlamak falan asla değildi. Benim amacım bambaşkaydı. Benim amacım Türk erkeğinin yıkılmış özgüvenini, örselenmiş gururunu, yıllar boyu süre gelen ezikliğini gidermekti. Amacım nice Serdar’ların, Hakan Mutluay’ların, ÇGT’lerin, Orhan’ların, Semih’lerin intikamını almaktı..
Buse’nin kafası kafama doğru yaklaşmaya devam ediyordu. Dudakları da git gide çemçükleşiyordu. Elimle nazik bir şekilde reddettim. “Buse, ama ben seni arkadaş olarak görüyorum ki canım beniiiim. Zor günler geçiriyorsun, ondan böyle düşünüyorsun sen.. Sen çok iyi bir kızsın ve daha iyilerini bulacaksındır eminim.” dedim. Dondu kaldı. Akabinde “Hadi ben yatayım.” diyerek yan odaya geçtim.
Sabah olup uyandığımda mutfaktan şarkı söyleyerek patatesli yumurta yapan Orhan’ın sesi geliyordu. Buse de sabah erkenden kalkıp gitmişti. Yataktan kalkıp Orhan’ın yanına gittim. “Ne oldu lan anlat?” dedi. Ben de “Amaca ulaştık Orhan’ım, gün bizim günümüzdür.” dedim. Orhan “Valla abi iyi dayandın, helal olsun; cillop gibi de kızdı. Yemin ediyorum sana olan güvenim arttı.” dedi. Ben de vakur ve gururlu bir tavırla “Güveneceksin tabi kardeşine. Cillop millop anlamam aga, ben bu yola baş koydum.” dedim. Ve bir başka otuzbir için banyonun yolunu tuttum.
Arkadaş Çevresi ve Damak Tadı @ 09-07-2008 16:18
İşte beklediğim fırsat gelmişti. Keşfedileceğim, “Oha bu çocukta büyük cevher varmış lan.” denilecek gün bugündü. Heyecanlıydım fakat hazırdım.
O gün; 4-D sınıfında sıradan bir gün olarak başlamıştı. Ben o sıralar içime kapanık bir çocuktum, sağa sola hikaye fabl vs yazıyordum; fakat bu içine kapanıklık yüzünden kimseye de okutmuyordum. Bir arkadaşım vardı; o da Serkan’dı. Ona bile okutmuyordum yani. Ama o gün öğretmenimiz Türkçe dersinde “Kompozisyon yazdıracağım.” deyince içimi bir coşku kapladı. “İşte cevherimin keşfedileceği gün geldi, gün benim günüm lan.” diye düşünürken öğretmen “Serbest konulu olacak.” dedi. Ve ben oturduğum yerde kalakaldım. Bana anatomiyle ilgili yaz, rönasans döneminde kübizm ile ilgili yaz deseler yazardım; ama serbest konulu yazı yazmaya ömrüm boyunca vakıf olamayacaktım.
Bir müddet düşündüm. Önde oturan Zeynep’in o güzel, çizgili kağıda ataçla tutturulmuş tertemiz ve düzenli kağıdına baktım. Bir skim göremedim. Sonra her konu bulamayan 7-14 yaş grubu çocuk gibi Atatürk hakkında yazmaya karar verdim. Verdim Kurtuluş Savaşı’nı, verdim Atatürk’ü, verdim TBMM’yi.. Coştukça coştum, zararlı cemiyetlerden Vahdettin’e; İngilizlerden Mandacılara herkesin toptan bir ağzına sıçtım. Analarına bacılarına kadar sövdüm desem yeridir. Hatta Atatürk bu yazıyı okusaydı “Aman Serdarcım, aman evladım; onlar da insan, hem analarının kabahati ne?” derdi eminim.
Kompozisyonum bitti, kağıdı öğretmenin masasına bırakıp koşarak okul karşısında bulunan Emine Bakkal’a yol aldım. Kolalı meybuz kalmadığı için leblebi tozu aldım ben de. Bir müddet sonra Serkan çıkageldi. “Ne yazdın hacım?” dedi. Atatürk’le ilgili yazdığımı belirttim. O da Atatürk’le ilgili yazmış. Sonra birbirimizin omzuna elimizi koyarak okul bahçesinde manasızca gezmeye başladık. Sonra Power Rangers’cılık oynadık.
Aradan iki gün geçti. Öğretmen kompozisyonları okuduğunu söyledi ve notlarımızı okumaya başladı. “Zeynep 100, Bülent 80..” diye giderken sıra bana geldi. Adımı okudu, ayağa kalkmamı söyledi. Ben o sırada “Elveda Millizafer İlköğretim Okulu, merhaba Cambridge..” diye düşünürken öğretmen “Serdarcım, bu ne biçim yazı Allah aşkına.. 0 veriyorum sana.” dedi. Birden “Cambridge bok gibiymiş zaten, herkes öyle diyor.” diye geçirdim. İçimdeki yazar olma umudu ise saliseler içinde tükenmişti. Zira Samet’in bile 50 aldığı bir ödevden ben 0 almıştım..
Teneffüs zili çaldığında kendimi yine Emine Bakkal’da buldum. Emine Bakkal, dükkanın üstündeki apartmanı satın almıştı, fakat biz hala leblebi tozundan, meybuzdan, sporcu kartı veren sikko sakızlardan vazgeçememiştik. Hele ki az önce hayalleri suya düşen, dibe vurması gereken bendenizin elinde meybuzu “Sciki sciki” diye ses çıkara çıkara tüketmesi ekstra bir hayvanlıktı. Ulan ne biçim bir çocukmuşum meğerse ben. İki dakika depresyona girsene be hayvan..
Bu olaydan tam 10 sene sonra, 2008 yılında Serkan’ı yolda gördüm. Selam vermedim, tanımazdan geldim. Az ilerde Hera Cafe’nin önünde satılan Buzlaş isimli meyve aromalı kardan satın aldım. Tadı aynı meybuz gibiydi ama ben niyeyse tiksinmiştim. Anlaşılan geçen 10 sene arkadaş çevremi ve damak tadımı oldukça değiştirmişti. Hayallerim ise adeta bir kerizin hayalleri gibi aynen devam ediyordu.
Özgüven @ 06-05-2008 13:56
Saçlarıma şahane bir şekil verdim, en janti kıyafetlerimi giydim. Kulağıma da kulaklığı takınca ben, o bildiğimiz ve her gün karşı karşıya kaldığımız tırt Serdar değil de adeta romantik komedi filmlerindeki Hugh Grant oluvermiştim. Kulağımda fon müziği, ben sokaktaki dükkanların yanından geçerken selam veriyordum.. Tabi bunlar “Bay Wilson’ın Çörek Dükkanı” değil bizim Tekel bayii ve yanındaki Berber Ali olunca durum kötüleşiyordu. Ama ben nasıl gazlanmışsam bunların farkına varamıyordum. Bir de evden ikametgah kağıdı almak üzere mahalle muhtarımız Ali Selçuk Yüceland’ın şirin kulübesine gidiyor olmam daha bir ilginçti. Gerçekten çok manasızdı her şey, ama ben muhtarlık bürosunda süper ortam varmış gibi çıkmıştım evden. Halbuki istatistiklere göre, o büroya en son 15-20 gün önce bir Melis uğramıştı, o da il muhaber kağıdı almıştı muhtemelen..
Ali Selçuk amca gerek güleryüzlü kişiliği, gerek vatandaşın halinden anlayan gerçek bir sosyal demokrat oluşu ile mahalle halkının sevdiği bir kişiydi. Ve fakat şu hayatta ne kadar uygunsuz pozisyonum varsa –tekel bayiden içki satın almak, kız arkadaşla el ele yürümek, “agöhöaha amuğa koyım” diye arkadaşlarla bağırarak yolda yürümek..- yakalamış biri olduğundan bana sempatik değil, “Babana söylerim.” cümlesini pek sık kullanan şantajcı biri gibi geliyordu.. Velhasıl ikametgahı çıkarttırana kadar psikolojik bir sancı çektim resmen. Ama sonunda başardım..
Özgüvenim muhtar amcanın “Baban olmayaydı bu mahalleden attırırdım seni.” temalı sözleriyle biraz sarsılmış olsa da biraz müzik ve salına salına yürümek kimin moralini düzeltmezdi? Elbette benim. Çünkü yürürken son sevgilimi yeni sevgilisiyle el ele gördüm. Benim elimde 2 adet ikametgah belgesi vardı, onun elinde ise yeni sevgilisinin eli. “Amaan, götü de kocamandı zaten.” diyerek bir nebze kendimi kandırdım. Sıra vesikalık çektirmekteydi. Gittim, karşıma gelen ilk fotoğrafçıya girdim. Fotoğrafçı beni şarkıcı Cansever gibi bir pozisyona soktu. Gülümse dedi, göt korkusuyla aklıma gelen bütün “Sempatik gibi kız.” gülüşlerini aklıma getirip gülümsedim. Fotoğrafçıdan öylesine korkuyordum ki, o da bu korkumu sezmişti anlaşılan. Sürekli “Arkadaşım kafanı eğme, götünü çıkarma, boynunu kütletme..” tarzı direktiflerde bulunuyordu.. Özgüvenimin bir bölümünü de fotoğrafçıda yitirmiş oldum..
Akabinde kadim dostum Orhan’la buluşup Playstation oynamaya, yani şu fani hayatta nispeten başarılı olduğum bir alanı icra etmeye gittik. Normalde yarı sahaya hapsedip presimle boğduğum ve genelde gollü galibiyetler elde ettiğim Orhan sahaya “puan veya puanlar” için çıkınca ve beni 4-0, 3-1 ve 6-2 gibi skorlarla ezince hesabı televizyonun yanına bırakıp koşarak orayı terk ettim.
Artık ne müzik dinliyordum, ne salına salına yürüyebiliyordum. Bir yandan da çarşının ortasında götüm kaşınmaya başlamıştı. Kaşısan olmaz, kaşımasan hiç olmaz. Ne pis bir durumdu o öyle. Akabinde bir esnaf lokantasına girdim. Amacım, karnımı doyurmaktı. Ancak, inanılmaz bir şekilde hiçbir garson beni sklemiyordu. Uzatmadığım el, havaya kaldırmadığım kol kalmadı; ama hala “Usteaa iki mercimek..” diye bağıran gavat beni görmemişti. Bir yandan göt kaşıntısı üst boyutlara ulaşmıştı. Ben de hiç çaktırmadan mekanı terk ettim. Bu fark edilmemezlik beni resmen Yeraltından Öyküler romanının baş kahramanı yapmıştı.. Tek umudum fotoğrafçıdan alacağım fotoğraflardı.. “Belki iyi çıkmışımdır.” diye ümitlenerek gittiğim fotoğrafçı beni büsbütün yıkan şey oldu.. Rötuş yüzünden fondotenli gibi duran ama kırmızı yanaklı ve sevgilisinin arkadaşını görmüş gibi samimi olması gereken bir sırıtış ile bütün Serdar’ların en iğrenciydi karşımdaki..
Bütün bu özgüven tükenişi, bu toplumdan soyutlanma bir yandan da işime yaradı. Eve gelene kadar, yol boyunca götümü kaşıdım doya doya.. Zira ben kimsenin umrunda değildim, kimse de benim umrumda değildi..
Ben Kısaca S.N. @ 01-04-2008 16:08
Soğuk ve loş bir odada hayatın derin anlamları üzerine alkolü bol bir sohbet ederken bir yandan “Ulan adam paranın gözüne vurmuş, nasıl misafir ağırlıyor?” diye düşündüm. Odada koltuk bile yoktu, yerde oturmaktan ayaklarım ağrımış, kendimi teravih namazında gibi hissetmiştim. Sonra Feridun ayağa kalktı, “Bazen bir gemi kalkar yüreğinden, içindeki o saf çocuk el sallar. Her kalkan gemi, yeni bir aşkın sonlanmasıdır; ama bu limana daha çok gemi yanaşacaktır.” dedi. Ben dediğinden bir bok anlamasam ve şartlardan şikayetçi olsam da en azından kalite şarap içiyorduk ve şişenin sonuna kadar dayanabilirdim. “Ruhum bir tüy gibi hafif, savruluyor oradan oraya. Söyle ha söyle konar mı yine bir yerlere?” dedi, ben de “He abi, büyüksün abi, müthişsin abi.” demeye devam ettim.
Birden eline gitarı aldı, birkaç minör akor basıp hüznümüze hüzün kattı. Tamam, ben de sevgilimden ayrılmıştım o da ayrılmıştı; ama ben o kadar üzülmemiştim. Üstelik ben 5 yılda bir sevgili edinebilen dandik bir karakterdim ama o romantik bestelerin cesur şövalyesi Feridun Düzağaç’tı. Niye bu kadar harap ediyordu kendini? Cesaretimi topladım ve “Bana ayak yapma Feridun, iki ay sonra sen yine süt gibi bir manita bulursun, ya biz nabalım lan? Oğlum senin seneye turne yapıp festival festival gezeceksin; ben seneye Hasan Usta’nın t..şak kokan atölyesinde döküm stajı yapacam. Ne lan bu melankoli böyle?” dedim. Sızmıştı ve beni duymadı. Dipnot belirteyim dostlarım, bu gözleri çökük adamın gözleri uykusuzluktan ve melankoliden değil Playstation’dan bu hale gelmişti. Kendisiyle bir Playstation salonundaki tek boş Playstation’a oturmuştuk; sonra ben kendisine Adriano’lu İbrahimovic’li Inter’le sağlam bir döşemiştim. Sigara üstüne sigara yakıyor, mağlubiyeti sindiremiyordu. Zaten evdeki melankolikliğinin sebebi de muhtemelen aldığı bu şok mağlubiyetlerdi bana kalırsa..
Sabah oldu, kalktım. Evde kahvaltılık namına hiçbir şey yoktu. Gittim, simit kaşar falan aldım. Feridun’u uyandırmaya gittim ki bir de ne göreyim? Senelerin romantiği, genç kızların sevgilisi, o naif, o ince ruhlu bildiğimiz adam ağzının suyunu akıta akıta uyuyuor, beni aratmayacak bir performansla horluyor ve bi yandan da uykusunda götünü kaşıyordu. Artık bu saatten sonra “Alev alev” i dinleyerek nasıl hüzünlenebilirdim ki? Neyse uyandırdım ben bunu, kahvaltı ettik. Sonra Feridun’a “Abi ben gideyim artık, her şey için sağol.” dedim. “Sana gitme demeyeceğim, bilakis siktir git diyeceğim eke eke eke..” dedi. Şaşkınlıkla yola koyuldum.
Aradan günler, haftalar hatta aylar geçti. Feridun yeni albüm çıkardı, nice sevgilinin hislerine tercüman oldu. Nice aşık onun o puslu sesiyle söylediği aşk şarkılarını belleğine kazıdı. Ama bilmiyorlardı ki o puslu ses her sabah uyandıktan sonra “Höaaarrrğghhh” diye inleyip lavaboya ağızdaki bütün balgamı boşaltıyor. Bilmiyorlardı ki bu romantik adam her Beşiktaş maçında Kapalı’daki yerini alıp “Al bunu alamaz mısın, sen ne biçim delikanlısın..” temalı marşı söylüyor.. Keşke ben de bilmeseydim...
Numaratör Abi @ 25-03-2008 23:00
Babam tarafından “Bir işe yaramıyosun bari git şu faturaları yatır lan!” denilerek itham edilmiş, soluğu en yakın Ziraat Bankası’nda almıştım. Fakat o gün çok kalabalık olduğu için ikinci soluğu ona yakın olan başka bir Ziraat Bankası’nda aldım. İçeri girdiğimde karşılaştığım tablo gerçekten ürkütücüydü. İçerde yüzlerce insan numaratör denen aygıta taparcasına bakmaktalardı. “Millet olarak numaratöre baktığımız kadar kitap okusak..” diye başlayan bir tespit yaptım; ama o kadar saçma oldu ki buraya yazma gereği duymadım. Evet içerde insan çok fazlaydı; ama diğer önemli nokta içerdeki insan sayısından ziyade içerdeki teyze sayısının insan sayısının yarısına yakın olmasıydı. Teyze dediğimiz en basit gişe işlemini bile gerek kulağının duymaması, gerek olayı anlamaması, gerek olayı anlatamaması yüzünden 15 dakikada yapan bu canlılar banka çalışanlarını sinirli yapan en önemli unsurdu. Zaten Ziraat Bankası’ndaki güler yüzlü en son personel 1930’lu yıllarda mevcuttu. Ondan sonra bir somurtkanlık ekolü hakim olmuştu.
Numaratörden numaramı aldım. Beklentisi yüksek gözlerle kağıda baktım ve üzerinde 347 yazıyordu. Şu an işlemini yapan müşteri ise 156 numaralıydı, yani benim 200’den biraz daha az bir insanı beklemem gerekiyordu. Bu yüzden kendimi dışarı attım. Zira içerdeki teyze adeti benim işlemimin en erken 4 saatte yapılacağını gösteriyordu.
“Madem ki bol bol vaktim var; aylardır ertelediğim işlerimi halledeyim.” diye düşündüm. Öncelikle adını Tarık koyduğum 5 senelik emektar diş fırçamı değiştirme kararı aldım ve yeni diş fırçam olan Orçun’u satın aldım. Sonra kendime sıcaksulardan 5 çifti bir milyona olan çoraplardan aldım. Sonra sürücü kursuna kayıt oldum. Akabinde “Hacı sen aslında yakışıklı çocuksun, ama gözlükler seni bozuyor.” diyen arkadaşlarımı dinleyip kontakt lens satan bir yere gittim. “Ben bunu gözüme sokamam arkadaş.” fikrine kapılıp oradan çıktım. Sonra berbere gittim, traş oldum.
Daha sonra Köfteci Apo’ya girip bol soğanlı ve acılı bir köfte söyledim. Siparişim geldi, yemeye başladım. O sırada hayatımın aşkı olabilecek insan; o narin vücudu, pamuk elleri ve bilimum diğer güzel ayrıntılarla bezenmiş o meleksi yaratık içeri girdi. “Bana bir çeyrek ekmek.” dedi. Zaten o küçük ağız yarım ekmeği nasıl yesindi. Ben ocakçıya gidip “Abi şu yüzüğü köftenin arasına koy, evlenme teklif edecem.” derken garson “Acı-soğan olsun mu?” diye sordu. Kız “Ketçap mayonez olmasın, acısıyla soğanı bol olsun.” dedi. Bir anda aşkım yerini nefrete bıraktı ve yılların yaşanmışlığı üzerime birikmiş gibi masaya 5 ytl bırakıp çıktım. Bu sert hareketim ex-aşkımı da derinden sarsacaktı. Ama sonrasında adeta bir yavşak gibi içeri girip “Aehe, abi ben telefonu masada unutmuşum ya ehe ehe.” dememle bu 3 dakikalık aşk maceram da bana yakışır biçimde son bulmuş oldu.
Bankaya geri döndüğümde “Yavreem parayı bizim oğlanın hesaba yatıriyin ni?” ve türevi sorular soran teyzeler hala oradaydı. Numaratör abi ise hala insafa gelmemişti. Fakat sonra güvenlik görevlisi yanıma yanaştı ve “Al evlat, tek başına bu teyzelerle mücadele edemezsin.” diyerek nispeten daha ufak numaralı olan bir numaratör kağıdını bana verdi. 15 dakika bekledim, sıra bana geldi. Fatura yatıracağımı belirttim; veznedar “Bu şubede fatura kabul etmiyoruz.” dedi. Ve ben fatura yatırmak için çıktığım bu macerada fatura yatırma hariç her türlü işimi halledip evime dönmenin verdiği boşluk hissini yaşadım.
Hulusi Kentmen Tadında Bir Öykü @ 19-03-2008 19:44
Orhan sinemaya merak sarmıştı. Nerede Stanley Kubrick, nerede David Fincher, nerede Woody Allen arayıp bulur olmuştu. Evdeki Cd’ler birikip dağ olmuş, PES 2008 cdsini, ne bileyim bir “XXXMP3-SERDARXXX” isimli cdyi bile bulamaz olmuştuk. CD’lerin orijinal kutusunda olmayıp da “Green Mile – Divx” şeklinde kayıtlı olan Verbatim marka bir korsan CD olması ise olaya farklı bir boyut katıyordu. Evet, sanatsever bir evimiz olmuştu ama ayılığımızdan ödün vermediğimiz “Ankaralı Namık – Full mp3” CD’sinin “Requiem For A Dream” CD’sinin altından çıkması ile alenen belli oluyordu.
Bir gün Orhan elinde bir handycam ile çıkageldi. “Hacı kısa film çekecem laan.” Diye coşkuyla yüzüme hönkürdü. Çok sevinmiştim. Sonunda yazarlık yeteneğimi konuşturabileceğim bir platforma kavuşmuş, “The best scenerio” dalında Oscar adayı olup akabinde Halle Berry’yi iki dudağından öpmeye bir adım daha yaklaşmıştım. Yalnız acele etmeliydim, çünkü Halle Berry gün geçtikçe yaşlanıyordu.
Velhasıl ben elime kalemi almış, bir çırpıda zaten kafamda olan “Bir torbacının günlüğü – Arka sokakta hayat” isimli kısa film senaryosunu kağıda dökmüştüm. Öyle moda girmiştim ki kimseye okutmuyor, “Yaa hacı okuturum da şimdi büyüsü kaçar yeaa eke eke..” diyerek yavşakça tavırlar takınıyordum. Aslında senaryoyu bitirmiş olmama rağmen okula gözlerimi kızartarak gidiyor, saçımı yıkamıyordum. Soranlara “Hacı senaryo üzerinde çok düşünüyorum ondan.” diyordum. Halbuse götümde pireler uçuşa uçuşa uyuyordum da kimsenin haberi yoktu. Tabi ki Orhan hariç.. O senaryoyu okumuş, bitirmişti ve hatta mekan araştırması yapıyordu.
Birkaç gün sonra çekimlere başladık. Orhan benim bu ilk filminde başrol oynamamı istedi, zaten başka da çaremiz yoktu. Ben senaryo gereği elimdeki hapları iki adım ötedeki gotik kıza içirecek akabinde Yer altı Edebiyatı’ndan birkaç örnek replik söyleyecektim. “Kafa yapar bu kızım kafa yapar amına koyiim.” diyecektim. Sondaki “amına koyim.” bağımsız bir film olduğumuzu ispat etmek içindi, yani ben böyle düşünmüştüm. Tam sahneyi çekecekken polis barı bastı ve bardakileri apar topar dışarı çıkardı. Bir minibüse bindirildik. Karakola doğru yol aldık..
Karakolda çoğu uzun saçlı, tercihen küpeli ve satanik metal tişörtleri giyen ve “Abi Jason bırakmamalıydı Metallica’yı yeaa.” diyen; “Eskişehir Alternatif Rock camiasının yarısını tanıyorum ben aabiii.” diyen elemanlar; birkaç tane gözlüklü tepesinde saç kalmamış ve “80’den sonra Fransız Edebiyatı çıkmaza girdi abi, bak ne hale geldi..” diyen entel elemanlar ve bir de bizim gibi elinde handycam “bağımsız kısa film çekmekten” gelen elemanlar vardı.
Komiser bizi karşısına çekti.. “Ulan bana bakın, yeter lan bu ülkenin sizden çektiği. İşi gücü olmayan ya roman yazmaya kalkışıyo, amatör rock grubu kuruyo, hiçbir şey yapamazsa kısa film çekiyo.. Oğlum hasta mısınız lan siz?” diyerek bize uzunca bir nasihatte bulundu. Akabinde birkaçımızı tartakladı..
Ama iyi ki de tartakladı.. Çünkü aklımız başımıza gelmişti. Film bok gibiydi, muhtemelen arkadaşlarımıza izletecektik; onlar da “Aa ne güzel olmuş ya çok orijinal” diyeceklerdi. Sonra gaza gelip youtube’a koyacaktık, oradan “ramazan26_esk” nickli biri “Ne lan bu amına kodumun çocukları..” diyecekti, yoruma cevap orhanorhan44’ten gecikmeyecek ve “Ya zaten sizin gibi sanattan anlamayanlar oldukça bu ülke daha çoook krize girer.” diyecek; en sonunda da “Bütün Kürtlerin amına koyım.” yazan bir hanzo çıkacak ve bizim zaten yalan olan filmimiz daha da yalan olmaya doğru devam edecekti. Dolayısıyla oradaki polis bizi bu uzun ve yorucu bir süreçten kurtarmış oldu.. Sağolasın Komiser Abi, sağolasın Türk Polisi..
Sanatsal Takılımlar.. @ 02-03-2008 23:49
İlk kez bir resim sergisine gitmiştim. Dört bir yanda çılgın giyinimli, kahve ve şaraptan gözleri çökmüş ve sürekli “hımm”layan insanlar vardı, bir de ara sıra “yeh yeh yeh” diye gülen göbekli ve fular takan adamlar vardı. Sanatsever bir sevgili sahibi olmanın dezavantajlarından biriydi bu ve çekmek zorundaydım. Oradan çıkışta da bir konçerto dinletisine katılacak, sonra bohem şair Kamil Han Saruhan’ın imza gününe katılacaktık. Ama olmadı.. Çünkü ben resim sergisinde kendimi tutamamış, en çok ilgi gören resmin başına gelince çevrede resimden anlıyormuş görüntüsü sergilemek için “Vaay mına koyım, amma çizmiş adam.” diye hönkürdüm. Bir yandan kanepe yerken bir yandan hımm’layan insanlar birden sustu ve sesim sergi salonunda yankılandı. Koyim koyim koyim im im im im… diye.. Sevgilim Ebru sergi salonunu göz yaşları içinde terk etmişti. Koşarak ona yetiştim. “Neden Serdar, neden böyle oldu ilişkimiz ha?” dedi. O sırada aklıma hiçbir şey gelmedi. Bir sigara yakıp hayatı sorgulamak istedim, fakat ateşim yoktu. Derhal orada görmüş olduğum bonus kafalı elemana “Hocam, ateşiniz var mı?” dedim. O kişi Bedri Baykam çıktı. Ben şaşkındım, sevgilim üzgün; Bedri ise maldı..
Hayatı sorgulamam bitince Ebru benden ayrıldığını açıkladı. Yediğim onca nutella, aldığım tazmanya canavarlı boxer boşa gitmişti, çaresiz ellerim cepte Orhan’ın eve doğru yollandım. Orhan, benim yalnızlığımda sığındığım liman. Her daim evinde oturur, pijamasının paçalarını çorabından içeri sokar; kanal 7’yi, bilemedin flash tv’yi açar; kahkahalarla izler. Bir de çekirdek ve Le Cola’nın muhteşem uyumu varsa Orhan’ın keyfine diyecek yoktur. Cnbc-e, discovery izlemez Orhan, Fıkralarla Türkiye onu güldürmeye yeter. Ya da Beşiktaş’ın defanstaki sorununu dert etmez kendine, “Nasıl koyduk oğlum keh keh keh..” der geçer.. Rakip takım sayısız pozisyon bulsa bile aldırmaz, skora bakar..
Orhan kapıyı açtığında üzerinde paçaları çoraba sokulmamış ve kenarında üç çizgisiyle arz-ı endam eyleyen bir adidas eşofman altı vardı. “Orhan? Ne oldu sana böyle kadim dostum.. İçerden gelen Fransızca sesler de neyin nesi? Yoksa yoksa?” dedim, “Koş lan koş, Fransız pornosu indirdim yeni..” dedi. Eşofmanı da işportadan aldığını söyledi. Saflığın kalesi olan bu insanı kaybetmemiş olmak beni oldukça mutlu etmişti..
Biralar ardı ardına yuvarlanıyordu, ben yine her çakır keyif olduğumda söylediğim gibi “Baak Orhan.. Seveni skerleer, skeni severler olm; altın kural..” dedim. Orhan “He abi, doğru söyledin onu.” dedi. Ben daha sonra kadınların beni anlamadığını söyledim, onayladı; eşcinselliğin sebebinin kadınlar olduğunu söyledim; Orhan yine başını salladı. Dayanamayıp “Orhan, ben senin az önce çatalını gördüm; içim bi hoş oldu lan.” dedim. “Doğrudur abi.” dedi. Anlaşılan o ki; Orhan ipnesi beni dinlemiyordu. Ben de son birayı fondipleyip evin yolunu tuttum.
Yolda Ebru aradı: “Serdar, sensiz olmuyor bu hayat; sensiz olmuyor. Yaşam; koca bir çığlık.. Ve sen.. Yalnızlık ne büyük bir çile; ve umut.. Hiç tükenmemeli..” tarzında bir şeyler geveledi. Ben de “Bitti mi?” dedim. “Bitti.” dedi. “Canım sesin gelmiyor?” dedim, “Telefona üfler misin?” dedim. Üfledi..Sonrasında ben “Ohh başaklarım serinledi.” dedim, telefonu kapattım; akabinde sim kartı çıkarıp çöpe attım..
Fe Re Pe @ 04-02-2008 03:49
Bundan yıllar önce şırıl şırıl suların aktığı, masmavi bir gökyüzünün olduğu ve 500 yıldır savaş görmeyen huzurlu bir köy vardı. Bu şirin mi şirin köyün adı Boggy-Hillocks idi. Boggy-Hillocks’da birbirinden neşeli hobbitler; küçük bedenleri, şirin mi şirin çehreleri ve kıllı ayaklarıyla neşe içinde yaşamakta, bu barış ve huzur ortamında kâh “Bu sene günü gününe çalışıcam.” diyorlar, kâh devasa doğum günü partileri yapıp köydeki bütün masaları birleştirip dev bir ziyafet veriyorlardı. Her şey güllük gülistanlık, her şey tıkırında idi..
Bodo da bu köyde yaşayıp kıt kanaat geçinen bir hobbit idi. Bodo’nun o minik ve cesur yüreği onun başını zaman zaman derde soksa da bu mert buçukluk maceradan maceraya koşuyordu. Bodo’nun bir de sadık dostu Hob vardı. Hob OGÜ Makine’yi bırakmış ve amatör bir rock grubu kurmak üzere köyüne dönmüştü. Kenan Doğulu’nun eski şarkılarını coverlayarak alternatif adı altında tırt mı tırt bir müzik yapıyordu. Hob’un yüreği Bodo’nunki kadar cesur değildi. Bir kavga çıksa “Kaçayım.” diye düşünür, kahvede hesabına batak oynansa yancı olurdu. Bodo da Hob’u köyde kendisinden başka tek okumuş adam olduğu için severdi.
Bodo’nun o cesur ve minik yüreği bir dişi hobbite vurulmuştu. Berylla adındaki bu hobbit köyün en büyük meyhanesinde garsonluk yapıyordu. Hob da orada çaldığı için Berylla’yı tanıyordu. Bodo bir gün köydeki biricik dostu Hob’a “Dostum, Berylla’ya aşık oldum sanırım. Lütfen beni onla tanıştır.” dedi. Hob “Abi, Berylla’nın çıktığı var, unut onu.” dedi. Bodo’nun o minik ve cesur kalbi kırılmıştı.
O sırada Gorbulas köyünden olduğu belli olan bir hobbit Berylla’ya “Hişşş kırmızılııı, aklını alırım kırmızılııı…” dedi. Ve bu Bodo’nun küçük ve mavi gözleri önünde oldu. Bodo bu hobbitlikten çıkmış orc oğlu orc’u ağzını yüzünü kırarcasına dövdü. Bu arada Hob da her aksiyon filminde olduğu gibi “yardımcı karakter” olarak elindeki vazoyu Gorbulaslı’nın kafasında kırdı. Ağlayan ve koşmaya başlayan Gorbulaslı “Bekleyin oğlum burada, enişteme sktirtçem oğlum sizi, kaçmayın.” diyerek oradan uzaklaştı. Berylla da Bodo’ya teşekkür etti ve elini sıktı. Bodo’nun minik ve cesur yüreği pırpır ediyordu.
Ertesi gün köyün meydanına zebellah gibi bir insan geldi. Boggy-Hillocks’a insan gelmeyeli 200 sene olmuştu, en son gelen insan Kemal Unakıtan’dı, onun da sonradan hobbit olduğu anlaşıldı. Gerçi sonradan köyü dolandırıp gitti ama olsun. (Yazar burada siyasi iğneleme yapıyor) Bu insanın adı İbrahim’di. “Kim dövdü lan benim kayınçoyuuu…Ağanız kim lan siziiin?” diye haykırdı. O sırada oradan geçmekte olan Hob adeta bir yavşak gibi “Abi Bodo yavşağı dövdü o abiyi, aha evi şurada.” diye İbrahim’e evi gösterdi. İbrahim kapıyı kırarcasına çarptı. Bodo kapıyı açtığında İbrahim onu tek eliyle yakalayıp havaya kaldırdı ve “Lan ne dövüyon benim yeğenimi lavuk?” diye haykırdı. Bodo kararlı bir ifadeyle, minik ve cesur yüreğinin sesini dinleyerek “Abi, benim kesiştiğim bi manita vardı; ona laf etti senin yeğen. Sen de aynı şeyi yapmaz mıydın?” dedi. İbrahim düşündü ve insafa geldi. Bodo’yu affetti, Bodo da onu meyhaneye götürdü..
Laf lafı açtı, İbrahim Work And Travel’da tanıştığı Delving ile olan aşk maceralarını, evlenişlerini; o lavuğun oradan yeğeni olduğunu anlattı. Sonra Bodo İbo’ya servis yapmakta olan B