Tanrı’yla İlgili Düşünceler Cömertliği Geliştiriyor @ 09-09-2007 17:05
Cömertlik bütün toplumlarda erdem sayılmıştır. Cömert insanlar; diğerlerine göre her zaman insanlarla daha iyi ilişkiler kuran, daha pozitif ve daha samimi olarak görülür. Bazı insanlarda cömertlik duygusu daha çok gelişir. Yapılan araştırmalar bunu oluşturan sebepleri ve tetikleyicileri gün yüzüne çıkarmaya başladı. British Columbia Üniversitesi psikoloji araştırmacılarına göre; Tanrı’yla ilişkili düşünceler, iş birliğine dayalı davranışları ve cömertliği geliştiriyor.
Psychological Science dergisi Eylül sayısında yayımlanan bu çalışmada araştırmacılar, Allah ve yüksek kavramları hakkında düşünmenin özellikle; diğerleriyle işbirliği ve yabancılara karşı cömertlik gibi pozitif sosyal davranışları nasıl etkilediğini inceledi.
Dr. Azim Shariff ve Yard. Prof. Ara Norenzayan, insanları ‘Allah kavramı’ ile tetikleyerek– kelime oyunları vasıtasıyla şuuraltı düşüncelerini harekete geçirmeyle—fedakârlığın teşvik edildiğini buldu. Ayrıca araştırmacılar bu etkinin, insanların inanan ya da inanmayan diye bilinmediği davranışlarda tutarlı olduğunu söyledi. Vatandaşlık sorumluluğunun seküler kavramlarının, işbirliği ve cömertliği ilerlettiği de bulundu.
“Bu yıllardır sorulan bir sorunun bükülmesidir. —Allah inancı davranışlarımızı etkiler mi?” Diyen Shariff: “ Tanrı kavramı iş birliği gerektiren sosyal davranışları etkiler mi, sorusunu sorduk. Bu soruya daha önceki cevap girişimleri, spekülasyon ve kıssalar tarafından yönlendiriliyordu.”diye ekledi.
Araştırmacılar birbiriyle bağlantılı iki çalışmayı üstlendi. Her iki çalışmada gruplar rasgele kontrol grubuna ya da deneysel gruba seçildi. Katılımcıların; maneviyat, ilahi, Tanrı, kutsal ve peygamber gibi kelimeleri kullanıp uygun cümleler oluşturmaları istendi. Kontrol gurubuna da aynı görev manevi olmayan kelimelerle verildi. Bütün katılımcılar, bu görevden sonra “dictator game” adlı bir oyun oynadı. Deneklere 10 adet bir-dolar madeni para verildi ve bir isimsiz alıcıdan neyi saklayıp neyi paylaşacaklarına karar vermeleri istendi.
Çalışmalarda, dini kesimin ortaya çıkan büyük orandaki pozitif sonuçları araştırmacıları şaşırttı. Tarafsız ya da harekete geçmemiş yüzde 22’lik gruba nazaran, dindar kesimin yüzde 68’i isimsiz yabancılara 5dolar veya fazlasını dağıttı.
İkinci çalışmada araştırmacılar, dini kesimin dindar olmayanlarla alakalı etki seviyesini inceledi. Vatandaşlık sorumluluğu, sosyal adaletin kavramları(yurttaşlık, jüri, mahkeme, polis ve sözleşme gibi hedef kelimeler) ile ilgili konular kullandılar ve neredeyse aynı sonuçlar elde edildi.
“Bu sonucu ummuyorduk, sadece katılımcıları birkaç anahtar kelimeyi düzene koymaları için aldık ve insanların tanımadıklarına para verme gönüllülüğündeki büyük etkiyi fark ettik.”diyen Shariff: “Bunlar, sosyal davranış araştırmalarında kuvvetli etkiye sahip ilgi uyandıran sonuçlardır çünkü din ile ahlaklı davranma arasında nedensel bir ilişki çizerler. Ve asla dinin, ahlaki davranış için gerekli olduğunu belirtmezler fakat sağlam bir katkı yapabilirler.” diyerek sözlerini tamamladı.
Ülkemizdeki dilencilerin özellikle camilerin etrafında konuşlanmasının sebebi de bu olsa gerek. Henüz ibadet edip Allah’la irtibatlarını yakından hissedenler, yardım etme duygusunu daha bir derinden hissederek cömertliğin verdiği iç huzuru yaşıyor.
Bundan önce yapılan araştırmalarda da iman eden ve ibadetlerini yerine getiren insanların, inançsız ve ibadetsizlere göre altı sene daha fazla yaşadığı bulundu. Bunun sebebi de; inanç ve ibadetlerin insanı hırs ve stresten uzak tutup gönül zenginliği vererek cömertlik duygusunu geliştirmesi.
Kaynak: Psychological Science
Çeviri: ruhdoktoru.com
Çocuklarda Yeni Yiyecek Tatma Korkusu Genetik Mi? @ 04-09-2007 18:15
Hepimizin bazı yemeklere (özellikle kereviz, enginar, pırasa ve bamya gibi sebzelere), bir dönem (hatta bugün bile!) burun kıvırdığı olmuştur. Kimisi görünüşünden kimisi de kokusundan kaybetmiştir bize göre. Ağzımıza daha koymadığımız bazı yiyeceklerin hâlbuki doğru düzgün tadını bile bilmiyoruz. Peki, tatmaktan niye bu kadar nefret ediyor ve çekiniyoruz? Cevabı genlerde… İngiliz uzmanlar bazı çocukların yeni bir yiyecek tatmaktan neden nefret ettiklerini araştırdı ve bunun sebebinin genlerden kaynaklandığını buldu.
University College London’dan Dr. Lucy J. Cooke ve meslektaşları, tek yumurta ve çift yumurta ikizleri üzerinde yaptıkları bu geniş çaplı araştırmada; çocukların yaklaşık yüzde 80’inin aşina olmadıkları yiyeceklerden kaçınmalarının kalıtımsal olduğunu kanıtladı.
“Çocuklarının yeni yiyecek tatmalarındaki isteksizliği, anne babayla birlikte zayıf yeme alışkanlıklarından kaynaklanabilir, fakat genlerin etkisi de göz ardı edilemez.” diyen Cooke ve arkadaşları “Tekrar tekrar sunulan bir yiyecek çocuğun bu yiyeceğe daha fazla alışmasını ve sonunda sevmesini sağlar.” diye de ekledi.
İnsanlar ve hayvanların yeni bir yiyecek tatmadaki isteksizliği bilimsel olarak “food neophobia”(yeni yiyecek korkusu) ismiyle bilinir. Araştırmacılar bu kaçınmanın evrimsel süreçte, potansiyel olarak zehirli yiyecekleri keşfetmeyi önlemede avantaj olabileceği konusunda American Journal of Clinical Nutrition’da açıklamada bulundular. “Genellikle güvenli yiyeceklerin bulunduğu modern çevrede neophobia; çoğunlukla yemek seçiminde, olumsuz etkiye sahip yiyecek ve sebze alımında ortaya çıkar.”
Food neophobia’ da kalıtımsallığın ve yetişmenin rolüyle ilgili bu araştırma için Cooke ve arkadaşları, 8 ila 10 yaşları arasında 5,390 ikiz ve ebeveynlerini gözlemledi. Tek yumurta ikizleri genlerinin yüzde 100’ünü paylaşırken; çift yumurta ikizleri sadece yarısını paylaşıyorlar. İkizler beraber büyüdüklerinde aynı çocukluğa, eve ve çevreye sahip oluyor. Bu sayede ikizlerle çalışma, araştırmacıların genlerin ve çevrenin etkisini ayırmasına olanak veriyor.
Araştırmacılar tek yumurta ikizlerinin çift yumurta ikizlerine oranla yeni yemek korkusuna olan eğilimlerinde daha çok benzerlik buldu. Bu eğilimlerin yüzde 78’i kalıtımsaldı. Kalan yüzde 22'nin ortak olmayan çevresel faktörler tarafından etkilendiği anlaşıldı.
Fakat tüm bu bulunanlar, bu davranışlarda anne babanın etkisinin önemsiz olduğunu göstermiyor. Ebeveynler çocuklarının ihtiyaçlarının farkına varamıyor ve çocuklarına tek tip beslenme sunuyorsa, çocukta bu davranışın gelişmesi kaçınılmazdır.
“Kalıtımın, bu davranışları belirleme gibi kesin bir şartı yok.” diyen bilim adamları, “Araştırmalar gösteriyor ki, çocuk önüne daha sık çıkan yemeği daha çok seviyor.” diyerek anne babalara bir ipucu verdi.
Sıksık sunulduğunda yeni yiyecekler alışılmış, beğenilmeyen yiyecekler de beğenilir hale gelir. Fakat kuvvetli derecede yenifobisi olan çocukla bu süreç çok zahmetli geçer. Etkili beslenme tekniklerinin rehberliği ve diğer çevresel faktörlerin modifikasyonu, çocuk beslenmesinde yenifobinin etkisini en aza indirmeye yardımcı olur.
İş yine anne babalara düşüyor değil mi? Çocuğun ileriki yaşlardaki beslenme alışkanlıklarının oluştuğu bu dönemde, vücut için son derece önemli olan besinler çocuğa sık sık ve seveceği şekilde sunulmalı.
Yemek seçen çocuk için size birkaç öneri;
- Çocuğa yemekten önce iştahını kapatacak bisküvi meyve suyu gibi gıdalar vermeyin.
- Yemeği ilgisini çekecek şekilde sunun.
- Sevmediği yemeklerden muhakkak bir kaşıkta olsa yemesini sağlayın (sevdiği yemeklere karıştırabilirsiniz).Unutmayın sık yerse tadına alışır.
- Bunu yaparken asla zorlamayın! Yeme davranışlarını kötüleyici sözlerden uzak durun, destekleyici olun.
- Yemeği kendisinin yemesini sağlayın.
Kaynak: Reuters
Çeviri: ruhdoktoru.com
Kadınlar Neden Pembeyi Tercih Eder? @ 01-09-2007 16:17
“Erkekler maviyi, kızlar da pembeyi sever ve bunun için herhangi birinin ekstra bir çabası yoktur.” diyen araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada cinsiyet-temelli renk tercihleri olduğunu bilimsel olarak göstermek istedi. Araştırmacılar temelde bu farklılığın; eski çağlarda kadınların toplayıcı oldukları dönemde kırmızımsı renkleri tercih etmesinin, daha olgun ve sağlıklı meyvelerle ilişkili olduğunu buldular.
Son çalışmalar “mavi” için genel bir tercihin varlığını ortaya koydu. Önceki çalışmalarda renk seçerken cinsiyet farkı fikrini destekleyen kanıtlar bulunmuyordu.
“Bu cinsiyet farklılığının eski dönemlerde iş bölümünde kadın ve erkeğin kendine özgü fonksiyonel uzmanlıklarıyla ilgili olduğunu düşündük.”diyen Newcastle Üniversitesi’nden araştırmacı Anya Hurlbert; "Kırmızımsı şeyleri beğenmek için biyolojik sebepler vardır.”diye de ekledi.
Bu çalışmada araştırmacılar bir grup kadın ve erkeğin karanlık bir odada bilgisayar monitöründen 1000 çift renkli dikdörtgene bakmalarını ve mümkün olan en kısa sürede en beğendiklerini işaretlemelerini istedi.
Sonrasında Hurlbert ve meslektaşları renk tayfı boyunca sonuçları analiz etti ve erkeklerin maviyi tercih ederken, kadınların pembemsi renklere yöneldiğini gözlemlediler.
Kadınlar daha kesin çizgilere sahip. Sarı ve yeşil bölgelerde az, yükselişten doruğa; morumsu renklerden kırmızımsı bölgelere ulaşıyorlar. Sarı ve yeşilin tercih edilmemesi, bu renklerin olgunlaşmamış sebze ve meyve rengiyle aynı olmasıyla ilişkilendiriliyor.
Hulbert, kadınların pembe için olan tercihlerinin doğal, mavi için ise genel bir tercih ile geliştirilmiş olabildiğine inanıyor.
Erkekler için renkleri düşünmek daha az önemliydi; çünkü onların avcı olarak sadece koyu gizli bir şeye nişan alıp vurmaya ihtiyacları vardı.
“Havva’ya gelince, belki elmayı seçmesinde başka bir sebep vardı.”diyen Hurlbert, “ Kırmızı iyi ve olgun bir meyvenin rengidir.” diye ekledi.
Kaynak: Reuters
Çeviri: ruhdoktoru.com
Hemşire, Daha Fazla Müzik Lütfen ! @ 28-08-2007 12:39
Müziğin iyi vakit geçirmek için bir eğlence aracı olmasının yanı sıra; etkili öğrenme, dil becerisi, muhakeme yeteneği ve yaratıcılık gibi bilişsel becerileri kazanmamıza yardımcı olduğundan burada bahsetmiştik.
Yapılan yeni bir araştırma müziğin farklı bir alandaki etkisini daha ortaya çıkardı.
Cerrahlar ameliyathanede zamanın daha zevkli geçmesi için sık sık müzik çalarlar. Ameliyat sonrasında bir süreliğine çalan müzik ise, hastaların iyileşme döneminin daha zevkli ve daha acısız geçmesini sağlıyor.
Case Western Reserve Üniversitesi’nden asistan prof. Marion Good, benzer cerrahi müdahale geçiren 500 hasta ile müzik ve gevşemenin etkileri üzerine bir araştırma yaptı. İyileşme döneminde bulunan bu hastaları dört gruba ayırdı: birinci gruba konuşarak rahatlama tekniği uygulandı, ikinci gruba müzik dinleme, üçüncü gruba gevşeme ve müzik birlikte uygulandı ve son olarak dördüncü gruba hiçbir şey yapılmadı. Müzik dinleyen gruplara ameliyattan sonra her gün 15 dakika harp, piyano, orkestra ya da caz müziği dinletildi. Her hasta ağrı kesici erişimine de sahipti.
Sadece iki gün sonra; müzik ya da gevşeme metodunu kullanan üç grubun her birinde, sadece tıbbi tedavi alan kontrol grubuna göre önemli ölçüde daha az ağrı hissedildi. Good: “Bu teknikler acı ya da ağrı için daha fazla kontrol sağlıyor.” dedi. “Bunlar sadece kaygıyı hafifletip insanları ağrılarından uzaklaştırmıyor, önemli olan bu tekniklerin ağrı sinyallerinin iletimini değiştiren nörolojik süreci etkilemesidir.” Fakat Good uyarıyor: “Hastalara ameliyat sonrası tıbbi tedaviyi bırakıp sadece bu rahatlama yöntemlerini kullanmalarını değil ancak birlikte kullanırlarsa olumlu sonuç alabileceklerini söylüyorum.”
Kaynak: Psychology Today
Çeviri: ruhdoktoru.com
Erkekler Homer’dan Kadınlar Marge’dan ! @ 21-07-2007 12:35
On yıldan fazladır Fox TV de Simpson adlı bir aile izleyicilerle buluşuyor. Homer, Marge ve onların 2,5 çocuklarını – Bart, Lisa ve bebek Maggie – büyük rüyaları ve daha büyük hayal kırıklıklarıyla, öfkeyle parlamaları ve sorumluluklarıyla izledik. (Özellikle Homer Nükleer Güç Santralinde teknik denetleyici ya da denetleyici teknisyen –yoksa güvenlik memuru muydu?- olarak çalıştığında oldukça tehlikelidir.) Marge ailesini gergedan sürülerinin izdihamından kurtardığında veya Homer ek iş olarak süpermarkette Noel baba olduğunda -ve böylece çocuklarına hediye alabilecekti- bu asil hareketlerle neşelendik. Marge, Homer video oyunu oynarken kendi elleriyle ona tako yedirdikten sonra Homer’in çalılıklara çıkarması gibi ucuz meseleler boyunca başımızı öne eğdik. (“Hadi ama” -Marge bunu yapmaktan kaçınırken Homer ısrar eder- “Her zaman çift olarak bir şeyler yapmamızı söylüyordun.”) Kendimizi onların yansımasında görürüz, hatta bu ayna eğlence dükkanından ödünç alınmış olsa bile.
Kadın ve erkek rolleri ilk bakışta basmakalıptır: Homer, akıldan noksan ve bunu midesiyle telafi edenlerin adamıdır, Marge ise asla sahip olamadığımız ya da asla sahip olmayı dilemeyeceğimiz belki de ona dönüşmekten korktuğumuz bir “anne”. Yemek yapar, bulaşık yıkar, dırdır eder, kendini küçük düşürmeyi seçer. Fakat gördüğümüz bu çift ironik olarak bize zenginlik katar. Homer’ın halkın dikkatini çeken davranışıyla, ideal bir baba mı yoksa rolünü icra etmeye çalışan aptal bir surat mı olduğu arasındaki büyük farklılık soruya dönüşür. Benzer bir biçimde, başından sonuna kadar sık sık isyankâr olan Marge, uzun süre ıstırap çeken eş görüntüsüne dönüşür.
Marge kızına şöyle söyler; “Evlilik güzel bir şeydir. Fakat ayrıca, ahlaki üstünlük için sürekli bir savaştır.” Ve bu savaşta kazanan Marge oluyor. O kocasına göre ahlakça ve zekâca üstün geliyor. Homer her zaman kendi yolunda gidebilir, fakat bu çoğunlukla Marge’ın ona ne yaptığını düşünmesi için müsaade etmesiyle gerçekleşir. O taht arkasındaki kadındır. Ve 1850ler ve 1950ler’deki kadınlar gibi ihtiyatlı davranarak kocasına her konuda izin vermemeyi bilir çünkü o, nasıl daha iyi geçinebilir derdindedir.
Kaynak: Psychology Today
Çeviri: ruhdoktoru.com
Endişenin Hamilelikte Kötü Bir Etkisi Yok @ 17-07-2007 12:26
Hamilelik boyunca salgılanan hormonlar yüzünden daha hassas bir dönem geçiren kadınlar; bir yandan doğacak çocukları sebebiyle mutluluk ve heyecan yaşarken diğer taraftan çocuğun sağlıklı olup olmadığı düşüncesi, doğum ve sonrasına ait kaygıları yüzünden endişe yaşayabilirler. Bu endişeler zor, ağrılı bir doğumun habercisi olarak kabul edilirdi ve bu sebeple yaşanan endişe zamanla etkisini daha çok artırıp kısır bir döngüye girilirdi. Kaygı ve hamilelikteki neticeleri üzerine yapılan çalışmaları yeniden gözden geçiren Teksas Üniversitesi’nin Medikal araştırmacıları, hamilelik boyunca kaygı yaşamanın, hamileliğin zorluklarından biri olan uzun süren doğum veya düşük kiloda bebek gibi risklerin artmasıyla bir ilgisi olmadığını kanıtladılar. Bu sonuç Amerikan Psikoloji Derneği(APA)’nin 114. yıllık kongresinde sunuldu.
Çalışmalardan sorumlu olan Dr. Heather Littleton “Hamilelik kadınlar için duygusal bir dönem olabilir, bazıları için kaygının hamilelikle ilgisi; yetersiz sosyal desteğe sahip olmak gibi önceden var olan zorluklar ile özdeşleştiriliyor.” dedi. Teksas Üniversitesi Medikal Bölümü’nden Dr. Littleton ve diğer yetkililerden Dr. Carmen Breitkopf ve Dr. Abbey Berenson, hamilelik döneminde kaygı yaşama ile anne karnında olumsuz sonuçlar arasında bir ilişki olup olmadığını ölçmek için araştırmalar yaptı. Kaygı; gerilim ve telaş gibi endişe belirtilerinin geçerli düzeyi ya da bir kadının stresli durumlarda endişeli olmaya genel eğilimi olarak tanımlandı.
Önceki araştırma; hamilelik döneminde yaşanan kaygının, şimdiye dek gösterilen karmaşık sonuçları olan zararlı etkilere sebep olup olmadığını inceliyordu. Araştırmanın bu meta-analizi, 39 yıl süren, doğum öncesi klinikten ve diğer tıbbi bölümlerden toplanan 48 örnek kadın grubunun dâhil olduğu 50 çalışmayı kapsıyor. Bu çalışmada, anneliğe özgü duygusal sıkıntıda genelde tecrübe edilen değişkenliğin genişliği içinde, üreme sonuçlarında etkisinin açıkça olmadığı izah edildi. Doğum öncesine ait veriler katılımcıların tıbbi çizelgesinden veya bir hekimin raporundan elde edildi.
Endişenin doğum öncesi döneme ait neticelere direkt tesiri bulunmamasıyla, önceden kuramlaştırılan sonuçların etkisinin olmadığı anlaşıldı. Bu, hamilelik döneminde nöbetin ve gebelik yaşına göre düşük kilolu bebeğin meydana gelmesini de kapsıyor. Endişe bozukluğu yaşayan yüksek kaygı düzeyi olan kadınlar da dâhil genelleştirme yapılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var.
“Mevcut literatürü yeniden gözden geçirme açıkça gösteriyor ki, geleneksel çalışmalar endişeli hamile kadınlar için en iyi tedavinin nasıl olması gerektiğini tamamen anlamak için gerekli.” diyen Dr. Littleton: “Hamilelik dönemi boyunca kadının fiziksel ve zihinsel sağlığını değerlendiren bu gibi çalışmalar, sağlıklı doğan bebek sayısını artırmada bizlere yardımcı olabilir.” dedi.
Tüm bu sonuçlara rağmen; kaygı yaşayan anne adayına öncelikle eşi ve çevresi destek olmalı, kaygı durumlarını ortadan kaldıracak önlemler alınmalı. Unutmayalım ki; sağlıklı bir anne, sağlıklı bir bebek için şart.
Kaynak: APA
Çeviri: ruhdoktoru.com
Son Söz: Erkekler Kadınlar Kadar Konuşur ! @ 13-07-2007 12:17
Kadınların erkeklerden daha çok konuştuğu klişesi ortadan kalktı. Yeni bir çalışmaya göre kadınlar ve erkekler günde toplam 16,000 kelime konuşuyor.
Yıllardır araştırmacılar kadınların erkeklerden daha fazla konuştuğunu ileri sürdü. Bu araştırmacılardan bir nöropsikiyatrist kitabında("The Female Brain") kadınların günlük 20,000 kelime kullanmasına karşın erkeklerin sadece 7,000 kelime kullandığını söyledi.
Kitabın yazarı olan California Üniversitesi’nden Louann Brizendine daha sonra bu rakamların güvenilmez çalışmalardan elde edildiğini buldu.
Texas Üniversitesi’nden James Pennebaker: “Birçok insanın kadınların çok konuştuğu, erkeklerin ise az konuştuğu savına inanmasına rağmen, sistematik olarak geniş insan gruplarının doğal konuşmalarına kaydeden büyük ölçekli bir çalışma yok.” dedi.
Bunun üzerine günlük konuşmaya ait olmayan konuşmaları kaydetmek için Pennebaker; Arizona Üniversitesi’nden Matthias Mehl ve diğer meslektaşlarıyla, belirli aralıklarla çevre seslerinin ayrıntılı parçalarını kaydetmeye programlanmış bir dijital ses kaydedicisi geliştirdi. 1984 ve 2004 yılları arasında Amerika ve Mexico’da 400 civarında üniversite öğrencisinin sesleri yaklaşık 10gün boyunca kaydedildi.
Araştırmacılar tüm konuşmaları kopyaladı ve analiz etti. Çıkan sonuca göre kadınlar günlük ortalama 16,215 kelime konuşuyorken erkeklerin ortalaması 15,669 kelime. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak önemli olmadığı için bilim adamları özetle kadın ve erkeğin günde ortalama 16,000 kelime konuştuğunu belirtti.
Bir kişinin günde 7 saat uyuduğunu farz edersek, uyanıkken dakikada yaklaşık 15 kelime konuşuluyor.
Mehl, bu ortalamanın dışında çok büyük kişisel farklılıkların olduğunu da söyledi. Örneğin, çok konuşkan erkeklerden biri günde 47,000 kelime harcıyorken az konuşan bir diğeri sadece 500 kelime konuşabiliyor.
Aslında, konuşma grafiğinin en üst üç noktasında da erkekler vardı.
“Sanırım bu yeni sonuçla, kadınların erkeklerden daha geveze olduğu savını gerçekle ilgisi olmayan bir efsane olarak tarihe gönderdiğimizi söyleyebiliriz.”
“Kadınların konuşmasını dinlemekten hoşlanmayan erkekler onların normalden geveze olduğunu algılayabilir” diyen Brizendine, “Kadın konuşmasını dinlemeyi arzu etmeyen erkeklerin sayısı bir hayli fazla olmalı”diye de ekledi.
Araştırmacılardan biri: “Odaklanmış olduğumuz üniversite öğrencilerinin bütün nüfusun konuşma eğilimlerinin temsiliyetini yapamayabilecek olması çalışmada sınırlayıcı olan faktördür” dedi. Buna rağmen araştırmacılar, çalışmaların kadınların “sözcük stoğuna” sahip olmadığını gösterdiğini söyledi.
Kaynak: LiveScience
Çeviri: Meleknur SOYLU
En İyi İlaç: Gülme @ 08-07-2007 12:09
Gülme eylemi; ağrıyı azaltır, iş performansını artırır, insanlar arasında duygusal bağ kurar ve kalp ve beyne giden oksijen akışını güçlendirir. Gülme en iyi ilaçtır. Son yıllarda yapılan çalışmalarla bu eylemin bizlere çok sayıda yarar sağladığına dair güçlü kanıtlar elde edilmiştir.
Gülme, ağrıyı azaltır ve rahatsız olduğumuz durumlara karşı tolerans göstermemizi sağlar.
Kandaki şeker seviyesini indirir, şeker hastalığı olanlarda ve olmayanlarda aynı şekilde glikoz toleransını artırır.
Özellikle yaratıcılığa ve karmaşık problemleri çözmeye bağlı işlerde performansı artırır. Yakın ilişkilerdeki rolünün genelde küçümsenmesine rağmen aslında iyi evlilikler için önemli bir destekleyicidir.
Konuşan ve dinleyen kişinin beyinleri arasında senkronizasyonu sağlayan gülme; bu sayede kişiler arasındaki uyumu elde eder.
Gülme, pozitif duygusal bir ortam kurarak iki insan arasında anlamsal bir iletişim oluşmasını sağlar. Nitekim bazı araştırmacılar gülmenin esas fonksiyonunun insanları bir araya getirmek olduğuna inanıyor. Ve gülmeyi teşvik eden sosyal durumlar, gülmenin sağlıkla ilgili tüm yararlarını kolaylıkla elde etmemize yardımcı oluyor.
Yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen kanıtlara göre gülme, kan damarlarının fonksiyonunu en iyi şekilde yerine getirmesine olanak verir. Endothelium denilen kan damarlarındaki içyapının genişleyip büyümesini dolayısıyla kan akışının hızlanmasını sağlar. Başka bir deyişle, kalp ve beyin gibi kanın taşıdığı oksijene düzenli olarak gereksinimi olan organlar için son derece faydalıdır.
Bu sene Amerikan Kardiyoloji Fakültesi toplantısında Maryland Üniversitesi'nden Michael Miller, 20 sağlıklı insanla yaptığı bir çalışmada gülmeyi teşvik ederek sadece atardamarlar üzerinde değil aerobik aktiviteleri için de çok iyi bir etki sağladığını gözlemledi. O sadece gülmeyi ve buna karşı egzersizden uzak durmayı değil düzenli temellerle iki aktiviteyi de yerine getirmeyi öneriyor.
Dr. Miller endotheliumun görevinin, kan akışını düzenlemek ve kanın pıhtılaşması eğilimini ayarlamak olarak açıklıyor. Ek olarak yara, enfeksiyon veya tahrişlere karşılık çeşitli kimyasalları salgılayan endotheliumun kalp ve damar hastalıklarının gelişmesinde olumsuz bir rol oynadığı da bilinmektedir.
“Endothelium damar ve atardamarların sertleşmesinde ilk çizgidir.” diyen Dr. Miller; “Araştırmaların bize verdiği sonuçlara göre, sağlıklı bir endotheliumu korumak ve kalp ve damar hastalıkları riskini azaltmak için gülmek önemli bir faktör olabilir.”diyor.
Araştırmacılar gülmenin etkisiyle oluşan yararların kalbe nasıl ulaşabildiği hakkında kesin bir şey söyleyemiyor. Bunun kahkaha veya kıkırdamayla oluşan, diyafram kaslarının kuvvetli hareketlerinden oluşabileceği düşünülüyor. Alternatif olarak, gülmenin tetiklemesiyle beynin; atardamarları etkileyen endorfin hormonunu salgılaması görülüyor.
Gülmenin damar duvarları içerisinde nitrik oksidin düzeyinin artırmasına sebep olduğu da biliniyor. Nitrik oksit, endotheliumun genleşmesinde rol oynuyor. "Belki de zihinsel stres, nitrik oksitte bozulmalara yol açmakta ya da uyaranın kan damarlarının daralması(vazokonstriksiyon) ile sonuçlanan nitrik oksit salgılanmasını engellemektedir."diyen Dr. Miller, endotheliumu etkileyen zihinsel stressin gülme ile dengelenebileceğini vurguluyor.
Dr. Miller kişinin hayatını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi ve koruyabilmesi için basit bir formül ileri sürüyor. "Haftada üç kez otuz dakikalık egzersiz ve damar sistemimiz için son derece faydalı olan günlük on beş dakikalık "gülme".
Kaynak: Psychology Today
Çeviri: ruhdoktoru.com
DNA, Psikoloji ve Müzik @ 04-07-2007 09:50
Müzikten hoşlanmayan yoktur, muhakkak herkesin kendine yakın bulduğu bir tarz vardır. Kimi rock dinler coşar, kimi klasik dinler huzur bulur. Ve herkes bulunduğu ruh haline göre duygularını ifade eden melodiler bulabilir. Peki, müziğin duygusal etkilerinin yanı sıra vücudumuza bir etkisinin olduğunu düşündünüz mü? Son yıllarda yapılan çalışmalarla müziğin sadece duygularla ilişkisi olmadığı; vücudumuz, özellikle beynimizle çok sıkı ilişkilere sahip olduğu ortaya çıktı.
California Üniversitesi’nde nörobiyoloji ve davranış profesörü olan Profesör Norman M. Weinberger, yaptığı araştırmalarla müziğin beynimizdeki fonksiyonlarını ve hayatımızdaki yerini inceliyor. Amerikan Psikoloji Derneği'nden Profesör Nancy K. Dess ’in yaptığı önemli röportajda Norman M. Weinberger; müziğin unsurları, müzik algısının temel durumu ve müziksel deneyimin insan beynindeki rolü hakkında bilgi verdi.
Nancy K. Dess: Müzik genlerimizde mi bulunur?
Norman M. Weinberger: Müzik her kültürde var olur. Yeni doğanlar, nasıl öğrendiklerini açıklayamadığımız mükemmel bir müzik yeteneğine sahiptir. Anneler bebeklerine şarkı söylerler çünkü bebeklerinin kendilerini anlayacaklarını bilirler. Müzik, biyolojiksel kalıtımımızın bir parçası olarak görülebilir.
NKD: Peki beynimiz bu süreci geliştirir mi?
NMW: Duyusal olarak hayır, beynin sadece belirli bir kütlesi müzikseldir. Bu karmaşık bir şey; çünkü müzik ritim ve melodi gibi birçok unsura sahiptir. Örneğin, beynin sağ yarım küresindeki belli hücreler, melodiye konuşmalardan daha fazla yanıt verirler.
NKD: Müziğin beyindeki karmaşık temsili çalışmaları zorlaştırıyor olmalı.
NMW: Evet, öyle. İlk kural temellerle başlamaktır. Örneğin, müzik algısı temel olarak, bir melodinin farklı vasıtalarla tanınmasıdır; her notanın anlamı, onun kurduğu bağlantıyla ilgilidir. Yaptığımız bir çalışmada, aynı orta tonla üç basit melodiyi bazı hayvanlara dinlettik. Neredeyse bu canlılarda her nöron, farklı şekilde farklı bağlamlarda o orta tona yanıt verdi. Bu tip araştırmalar müzikal süreçlerin derin evrimsel köklerle, daha sonra ortaya çıkan, kültürle ve belirli tercihlerle şekillenen hayatlarından nasıl ayrıldığını bulmamıza yardımcı olur.
NKD: Ses doğuştan tanınan mı yoksa sonradan öğrenilen bir biçim düzeni midir?
NMW: Nöronlar bazı seslere öncelik vermeyi öğrenirler. Önemli bir ses algılandığında, örneğin yiyeceğe işaret eden bir seste, o tona hücrelerin verdiği yanıt artar. Beyin hakkında bulunan devrim yaratan bu düşünce, öğrenmenin büyük ölçüde beyin fonksiyonu değil duyumsal sistemler tarafından gerçekleştirilen bir olay olduğunu gösterir.
NKD: Müziksel deneyimler insan beynini şekillendirir mi?
NMW: Birkaç yıl önce Shaw ve meslektaşları yaptıkları çalışmalar sonucunda ‘Mozart Etkisi’ni buldular. Mozart Etkisi, 10 dakika Mozart dinleyen üniversite öğrencilerinin zamana ve mekâna dayalı testlerde ya da şekil eşleştirmesinde daha iyi bir performans sergilemelerini sağlamıştır. Maalesef bu etkiyle, 10 dakika Mozart dinlenmesinin ardından çocukların daha zeki olacakları inancı doğmuştur. Bu etkinin pratik olmadığı düşünülebilir, çünkü bu etki sadece birkaç dakika sürer.
NKD: Peki, müzik dinlemenin beyne uzun dönemde bir etkisi var mı?
NMW: Evet. Fakat bu etki sadece zaman ve pratikle sağlanıyor. Kanıtlar gösteriyor ki ancak uzun dönemli müziksel bağlılık; dil becerisi, muhakeme yeteneği ve yaratıcılık gibi bilişsel beceriler kazandırıyor. Bir enstrüman çalmak; her biri beynin farklı bir sitemini harekete geçiren görme, işitme, dokunma, motor planlama, duygu ve sembol yorumunu içerir. Bu durum bazı Alzheimer hastalarının, diğer her şeyi unutmuş olmalarına rağmen müzik aletlerini hala çalabilmelerinin nedeni olabilir.
NKD: Müzik öğreniminin birçok okulda kaldırılması büyük bir utanç gibi gözüküyor.
NMW: Gerçekten bir utanç kaynağı. Bazı insanlar müzik eğitiminin çok pahalı olduğunu iddia ediyor; fakat müzik derslerini kaldırmak, çocukları müziğin zihinsel, kişisel ve sosyal yararlarından mahrum bırakacaktır. Biliyorum bu biraz kulağa modası geçmiş geliyor; fakat müzikalitenin teşvik edilmediği takdirde, toplumumuzdaki potansiyeller boşa gidecektir. Belki daha fazla insan müziğin yararlarını bilirse; bu, okulların yeniden yapılandırılmasını sağlayabilir.
Kaynak: Psychology Today
Çeviri: ruhdoktoru.com