Kolay ulaşayım derken @ 01-07-2008 14:37 Organize etme hastalığı yine baş gösterdi bende. Bilgisayarımdaki dosyaları mezuniyet sonrasındaki "yeni" yaşamıma göre düzenlemeye çalışıyorum. Sadece iş ve derslerle ilgili bir düzenlemeden çıkıp fotoğraflarımı, videolarımı tek bi yerde toplayıp herzaman kolay ulaşabileceğim hale getirmek istiyorum. Kolay ulaşabilme ve sınıflandırılmış veriler herzaman tercihimdir ancak bendeki bi sorun engel teşkil etmekte: üşenip işi bırakma! Organize edeyim derken, kullanmayı pas geçiyorum! Çünkü bazen öyle abartıyorum ki sınıflandırmayı çok zamanı aldığı için bi daha o klasörleri açmıyorum bile. Neyse bu benim sorunum ve nasıl yeneceğimi de biliyorum. Önümde de uzun yıllar var.
Eğer benim kapıldığım soruna kapılınmazsa, veriyi sınıflandırıp organize etmek verinin kendi değeri kadar önemli. Çünkü kullanamadığınız birşeyin değeri sadece "bende bu var " demekle sınırlı. İşleve geçmeyen nesneyi ben napayım! Mesela fotoğraflarımı organize etmek için Google'ın picasasını kullanıyorum. İnternete koyulan fotoğraflara heryerden erişebilmek büyük kolaylık. Ancak videolarım için hala kalıcı bi çare bulamadım. Hem düşük internet hızı hem de sınırlı picasa alanı(1GB) beni engelliyor. Gerçi çağdaş birkaç gmail account'u alıp işi hallettiğini söylemişti, ben de bu yöntemi kullanabilirim. Ulaşılabilirlikten bahsetmiştim. Picasa internet hizmeti olduğu ve Türkiye'de hala çok yoğun kablosuz ağ ortamları var olmadığı için ulaşılabilirliği maximum hale getirdiğini söyleyemeyeceğim.
Benim için fotoğraflar ve birkaç bilgiden ibaret olan veri depom organizasyonlar (şirketler,kurumlar) için ne kadar kritik bir hazine olduğunu düşünüyorum. Açıkçası merak ediyorum nasıl yürütüyorlar veri yönetimini. Mesela tez arkadaşlarımla yürüttüğümüz projede, Google docshizmetini kullandık döküman paylaşımı ve yönetimi için. Acaba şirketler Google docs'a güveniyorlar mı? Çünkü Google'ın birçok hizmeti gibi docs da beta. Her an herşey olabilir demek yani.
Bi ara Google'un kullandığım hizmetleri hakkında bir yazı yazmak istiyorum. Ama bir gerçek var ki, blog yazma olayında planlamak işe yaramıyor. Aklıma geldiğimde yapmazsam %90 yazmıyorum yazıyı. Bakalım göreceğiz ne yapacağımı..
I'm so tired, of playing Playing with this bow and arrow Gonna give my heart away Leave it to the other girls to play For I've been a temptress too long
Just. .
Give me a reason to love you Give me a reason to be ee, a woman I just wanna be a woman
From this time, unchained We're all looking at a different picture Thru this new frame of mind A thousand flowers could bloom Move over, and give us some room
Give me a reason to love you Give me a reason to be ee, a woman I just wanna be a woman
So don't you stop, being a man Just take a little look from our side when you can Sow a little tenderness No matter if you cry
Give me a reason to love you Give me a reason to be ee, a woman Its all I wanna be is all woman
For this is the beginning of forever and ever
Its time to move over...
Portishead
Uykunun esir aldığı gözlere inat oturulan bi gece, gündüzü yakıcı gecesi serin olmuş... Minik masa lambasının yanında bir de bu hatun kişinin vokalini yaptığı grup katılınca melankoli iyice hissedilir oluyor odada...
Acayip zevk veriyor bana bu durum. Minimum enerjiyle uykuyu geciktirerek alacağım tatmini de bi hayli yükseltmekteyim. Yazının öncesinde ille de özel bir başlıktan yola çıkma düşüncesi varken kafamda nihayet aklıma geldi içinde bulunduğum durumu yazmak :) Gülümsediğime bakmayın el alışkanlığı diyebiliriz... Mimiksiz yarı kapalı gözler kaşların ve göz kapaklarımın ağırlığına sabitlenmiş durumda... Sırtımda rahatsızlığı gidermek için bululnan yastıktan başka rahatımı kollayan bişey yok aslında.
Ve biliyorum bi süre sonra uyumak için ne kuzuları biyerlerden atlatmam gerekecek ne de yastığa kafamı gömmem gerekecek ışıktan korunmak için. Ve siz! sabahın beşinde ötüşen kırlangıçlar... İstediğiniz kadar uğraşın uyuyacağım. Pazar gününün gevrekçisine küfretmeyeceğim eminim sabahın köründe çünkü duymayacağım bile.
Anneannenizle nasıl tanıştım? @ 14-04-2008 01:25 "How I Met Your Mother" dizisi bu ara çok moda. Ben de o modaya kaptırıp gidenlerdenim. Şimdiye kadar karşılaşmadığım bir espri anlayışının yanında, her bölüm için ayrı bi çekim tekniği kullanıyorlar. Çekim tekniği ile demek istediğim, senaryoları ele alışları, geriye dönüşler, ileriye gidişler ve yaratıcı yöntemlerle izlemesi eğlenceli başlıca dizim son zamanlarda. Geçenlerde izlediğim bir bölümünde, çocuklarına anneleriyle nasıl tanıştığına kadar geçen zamanı uzun uzadıya anlatan ancak 3. sezona girmiş olmamıza rağmen, bizi "gizemli" anneyle hala tanıştırmayan ana karakterimiz Ted'in diyaloğu ilgimi çekti. Kiminle konuştuğunu hatırlamıyorum ama Ted'in diyalogtaki cümlesi şuna benzer bişeydi:
Bir anda dedem ve anneannemi düşündüm ellerinde biralarla. Dedem bira çok soğuk yahu, biraz beklesin sonra içerim derdi heralde. Nur içinde yatsın rahmetli dedem. Sonra pat diye silindi düşünce, çok kalamadı aklımda gerçekçiliği zorladığı için. Türkiye'de dedesi barda takılmış gençlerin var olması için bizlerin dede olması gerekir sanırım. Kaba bi bağlantıyla, batıdaki sosyal anlamdaki yaşam tarzını bizler en az bir yüzyıl sonra sonra yaşıyoruz. Elektronik aletlerin, sinema filmlerinin ülkemize hızla gelişi sevindirici olsa da, asıl sebebin iştah kabartan tüketici toplumumuz olduğu ortada. Beni ilgilendiren sosyal değişim.
Umarım gelir artışı ve işsizliğin azalmasıyla daha erken zamanda, daha özgür yaşayan genç bi nesle kavuşuruz. Şimdi hem çalışıp hem okuyarak ekonomik olarak bağımsız olabilmek bir genç için fantezidir. En fazla, ailenin verdiği paranın yanında ek gelir kazanabilir. Ekonomik bağımsızlığa kavuşmayan, toplumun herhangi kesiminden bir bireyin tam anlamda özgür olabilmesi mümkün değildir. Kısa bir süreliğine gittiğim Amsterdam'daki öğrenci yurtlarında yaşayan tanıştığım öğrencilerin neredeyse hepsi yazın bile orda yaşıyor, üniversite eğitimleri boyunce ailesinden para almıyorlar. E tabi o öğrenciler de hesap verme zorunluluğu hissetmeden özgür yaşamanın zevkini çıkarıyorlar. Eğer Ted'inkiler gibi benimkilerde barda takılmış olsaydı, çok daha kolay anlaşabilecektik. Genç bir Türk kız rahat bi şekilde ailesiyle erkek arkadaşını tanıştıracak, ilk nerde öpüştüklerini anlatabilecekti. Bu anlatımın batının ahlaksızlığı olduğunu düşünenler de var ülkemizde. Hem de yukarlardaki koltuklarda oturuyorlar. Zaten yaşanan durumların (bir genç kızın sevgilisiyle öpüşmesi) saklanması veya hiç yaşanmamasını isteyenler.
Bahsettiğim dizide karakterlerin sürekli takıldıkları , benim de kıskandığım, bir pubları var. Bizim Buca'daki üçyol pubdan biraz farklı. Yazlıkta tattığım, her gece dışarı çıkarak, rahatça muhhabbet edebilme keyfini onlar evlerinin yanındaki pubda yaşıyorlar. Her köşe başında bulunduğu için bu mekanlar, hayatın bir parçası haline gelmiş durumda.
Dizideki geyik adam Barney'in bahsettiği blogu gerçekten var, Barney olarak.
Torunuma bu yazıyı gösterip, ona anneannesi(veya babaannesi) ile nasıl tanıştığımı anlatırım umarım. Facebook'umdan da fotoğrafları gösteririm. Eğer mahkeme kararı ile yasaklanmış olmaz ise. Bilmem anladınız mı?
Firefox 3 : Parola Performans @ 01-03-2008 03:22 Henüz beta sürümünde olan Firefox-3 şimdilik "developer release" adı altında geliştiricilerin test etmesi için sunulmuş durumda.
Firefox 3 Gecko 1.9 üzerinde hizmet verecek. Firefox'un asıl kozu Gecko 1.9 aslında. Bu platformda gerçekleştirilen değişikliklerle yeni firefoxda performans,kararlılık ve güvenliği üst seviyeye çıkarmak hedefleniyor. Bunun yanında özelleşmiş performans hedefleri de cabası. Buna örnek verecek olursak Firefox ile ilgili şikayetlerin başında bellek kullanımı gelmekteydi.Birincil hedeflerden biri olan bellek(ram) kullanımı Firefox 3 ile birlikte daha kabul edilebilir bi seviyeye indirilmesi. Bunun gerçekleşeceği şüphesiz , ki mozilla'nın kaynaklarına göre bir önceki alfa sürümünden bu yana 1300 değişiklik yapılmış çeşitli konularda.
Asıl meselemiz ise genel performans.Yayınlanan bazı istatistiklere göre Firefox 3 kendine rakip bulamayacak gibi görünüyor. Çok fazla javascript içeren sayfalardaki hantal browser devinimleri Firefox 3 ile tarih olacağa benziyor.
Aynı windows işletim sisteminde aşağıdaki browserlar ile uygulanan 5 testin ortalaması;
Jeff Dunham ve Peanut @ 01-03-2008 01:10 Jeff Dunham'ı ilk olarak Dead Terrorist Achmed olarak tanımısam da Peanut, Walter ve Melvin gibi karakterlerle de muhteşem bir performans ortaya çıkardığını keşfetmem uzun sürmedi.
Ben en çok Peanut'a gülüyorum...Aslında pek de söylenecek birşey yok...
Laf lafı açar mı? @ 28-02-2008 01:13 Bişeyler hakkında yazmak istiyorum ama ne yazacağıma karar veremiyorum bu gece... Zor olucak sanırım ama başlayım laf lafı açar...
Gündemi takip ediyorum yakından (ki hep ederim zaten) ; ülke karışmış durumda. Milletçe hoşumuza gidiyor kaos ortamı yaratmak. Türban, askeri operasyon, milletvekili maaşları, futbol, IMF derken bi bakıyoruz arkamıza işimiz gücümüz ayrılıkçılık. Oysaki özünde o kadar birlikçi olan insan ırkı nasıl oluyorda aynı zamanda bu kadar faşist davranabiliyor? Önce aileden olanı sonra komşuları kendimizden sayarız, daha geniş bakarsak hemşehrimiz canımız olur, yurtdışına çıkarız milletimiz bi tanedir artık... Ama öyle bi bilinçsizlik öyle bi delilik ki işimize gelmeyince düşmandır o!
İşte bu işimize gelmeme olayı genelde düşüncelerimizden kaynaklanıyor (daha henüz "eylem" aşamasına ulaşmamış olsa bile). Düşünürken, düşüncelerimizi tartışırken kendimizi fikirlerimizin ardına koyuyoruz. İşte biz burada yanlış yapıyoruz. Fikirler yontulur, yumuşatılır belki tamamen yıkılır, belki de büyür, başka fikirler başka görüşler sağlar bu değişimi. Biz bunu beceremiyoruz ama. "Düşünceme bişey olursa bana da bişey oluyor." "o yara alırsa ben de alıyorum mantığı" bağnazlık kelimesinin tüm anlamını karakterimize işleyiveriyor.
Muhalefetin olmadığı yerde sağlıklı kararların alınamayacağı gibi karşıt fikirlerle karşılaşmadığı sürece düşüncelerimiz sağlıklı kalamaz...
Sözüm özellikle demokratız diye geçinenlere... Gerisini koyverdim...
Penguencikler @ 16-02-2008 23:32 Küresel ısınmanın tırmanışına karşı bişeyler yapalım geyikleri biraz sıktı. Ama maalesef bu sıkkınlık diğer önemli konularda da insanları buluyor. Mesela en basitinden laiklik konusunda kaygıları olduğunu belirtmekten insan artık sıkılıyor. Sanki karşı tarafa sürekli aynı tezi savunuyormuş hissi veriyor. Oysaki, sürekli aynı konuda kaygı verici davranışlar içinde bulunan bir kesim varsa, o konuda sürekli kaygı duymak en doğal sonuçtur. İçim rahat.
Sürekli takip ettiğim haber sitesi ntvmsnbc.com 'da, NTV kalitesine yakışır bi bölüm var: Foto galeri. Bu fotoğraf galerisi, çok okunan ve internet sitesi çok ziyaret edilen gazetelerin internet sitelerindeki magazin ve hatta biraz da erotik fotoğraflardan farklı. O galerileri dolaşmak da zaman zaman hoş oluyor ama sadece anlık hoşluktan öteye gitmiyor. Bahsettiğim galeride ise, haber programı tadında konulara değiniliyor. Laf olsun diye fotoğraf toplayıp koymuyorlar. Bütünlük içinde Dünya'daki herhangi bir konuyu ele alıyorlar. Güncel veya güncel olması gereken.
Küresel ısınma lafını boşuna ilk satırda kullanmadım. Biz insanlardan kat kat fazla ve acı şekilde küresel ısınmanın sonuçlarını yaşayanlar, penguenleri gördüm foto galeride. Animasyon filmlerde izlediğim tatlı ve sevimli halleri pek yoktu üstlerinde. Galiba onlar yine sevimli duruyorlardı ama ben bu sonuca "Soğuk kıtada son penguenler" çalışmasındaki ana yazıyı okuyunca vardım:
Yalnızca dört penguen türünün kaldığı Antarktika'daki erimeyi fotoğrafçı Michael Poliza'nın kareleri net olarak ortaya koydu. Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF), Antarktika'da başlıca dört penguen türünün yaşadığını ve iklimin ısınması yüzünden bu hayvanların neslinin tükenme riski bulunduğunu açıkladı. Vakıf yetkilisi Anna Reynolds, dört tür arasındaki "Adelie" penguenlerinin nüfusunun şimdiden yüzde 65 azaldığına işaret etti. Dünyadaki ısınmanın, Antarktika'da diğer bölgelerden beş kat fazla olduğunu hatırlatan WWF yetkilisi, buzulların azalıp incelmesi sonucu "imparator" penguenlerinin sayısının da yarı yarıya azaldığını vurguladı. WWF'nin raporuna göre, diğer penguen türlerinin sayısı da yüzde 30 ila 60 arasında azaldı.
Her şeye rağmen ne kadar asiller, danslarına devam ediyorlar.
Yakında dans edecek eş bulamayabilirler! gibi ucuz bir demagoji yapmak istemiyorum ama bi şekilde hem onların hem bizim olan Dünya'nın ekolojik sisteminin hem onlara hem de bize kötü sonuçlar doğurmasını engellemeliyiz. Okuduklarımdan sebepleri sonuçları az da olsa öğrendim. Siz de aşağıdaki bağlantılardan bilgi edinebilirsiniz. Çok sıkıcı değiller.
Ben değiştim. Gerçekten artık banyoda daha az su kullanmaya çalışan (sabunlanırken suyu kapatarak), elektriği gereksiz yere açık bırakınca rahatsız olan (enerji tasarrufu!), yere çöp atmaktan çekinmeye başlayan (hızla çekinmeye devam ediyorum) biri oldum. Umursamazdım ve sadece benim umursamamın önemsiz ve yetersiz olduğunu düşünüp kolay yolu seçerdim. Banyoda rahat rahat keyif sürmek gibi. Ama sanırım bu "tek başıma yetersizim" fikrinden bi çok konuda uzaklaşıyorum. Ayrıca tek başıma az yeterli olduğumun da farkına varıp, yanımdakileri ve yanımda olmayan sizleri dürtmeye çalışıyorum. Coştum ben, yakında BM barış elçisi falan da olurum. George Clooney'den ne eksiğim var.
Yumurta kaç dakika kaynamalı? @ 01-02-2008 16:54 Geç kalktığım bir tatil günü daha. Önümde kahvaltı için boyoz ve yumurta ikilisi duruyo. Boyoz kendiliğinden hazır da, yumurtayı (rafadan) tam kıvamında yapma iddiam var. Bunun için yetkili kişi olan annemi arayabilirim. Ama google'a yazıversem karşıma çıkar diye düşündüm. İşte teknolojinin insana tercih edildiği bian daha. Yazdım ama net bi cevap bulamadan radikalde Gündüz Vassaf'ın bi yazısına denk geldim. Amacımı unutup yazıya daldım. Kahvaltının akşam yemeğine göre ezikliğinden, olumsuzluğundan bahsetmiş. Tam bi Radikal yazarı. Yazının sonunu amacımı unutmuş olarak okurken, şu acı hikaye bana yumurtanın kaynama süresi hakkında bi fikir verdi:
Mutlu bir çift. Uzun yıllar evliler. Adamın tek şikayeti sabah kahvaltısıyla ilgili. Tam üç dakika olmasını istediği rafadan yumurtanın kıvamını karısı bir türlü tutturamıyor. Koca ölür, vasiyeti üzerine yakılır. Kadın kocasının küllerini üç dakikalık bir kum saatine koydurtur.
Türban ve bluetooth @ 01-02-2008 01:11 Son günlerdeki "türban" tartışmalarını izliyorum yıllardır olduğu gibi. Ama bu sefer tartışma programlarında değil , anayasa üstünde geçiyor tartışma. Bu konu hakkında binlerce laf edildiğinden, hayatımda herzaman kaçınmaya çalıştığım eskiyi tekrarlamaktan yine kaçınmaya çalışarak ayrıntılara girmiyorum. Sadece kafama çok takılan ve niye insanların "bu kadar da olmaz" diyip, çok büyük tepki vermediklerini anlayamadığım bi noktaya deyinicem. Adalet bakanı Cemil Çiçek diyor ki: "Az daha anayasaya örtünün nasıl bağlanması gerektiğini gösteren bir fotoğraf koyacaktık." Bu söz yıllar boyunca sadece sunnilere hizmet vermiş Diyanet İşleri'nin bulunmasından çok daha açık şekilde laiklik ilkesiyle çakışıyor. O fotoğrafın bulunacağı sayfaya bir tane Hristiyan, Hindu, Musevi gibi çok sayıda insanın inandığı dinlerden de insanların nasıl giyinip üniversiteye girebileceklerini gösteren fotoğraf mı koysak acaba?
Fettulah'ın "yavaş yavaş ilerleyecez, belli etmeden" sözlerindeki taktiği başarılı bir şekilde yürüten Tayyip Bey'in icraatları şimdiye kadar uzağımızda, Anadolu'nun bi köşesinde ve bizim kendi özel çevremize çok ilişemeyen icraatlardı. Biz yine aynı yaşam tarzımızı devam ettirecektik. Onlar kendileri istediği gibi uygarlık dışı , kadını yoksayan şekilde yaşamaya devam edebilirlerdi. Bize dokunan yoktu. Ta ki, şimdi hepimizin anasayası, üniversitelerinde yapılması düşünülen değişikliğe kadar. Bu değişiklik bile beklenen tepkiyi yaratmıyor başta söylediğim gibi. Ne yazık ki, alışıyoruz, normal karşılıyoruz. TV'de, gazetede bu haberleri görünce, kendi çapımda değerlendirip ülkem için kaygılanmaktan vazgeçtiğimi farkediyorum yavaş yavaş (fettoş'u anıyorum). Umutsuzluğa kapıldığımdan, düşünmeyi bırakıp başka şeylerle uğraşmayı tercih ediyorum. Bu vazgeçmişlik hepimize veya çoğumuza geliyor.
Her işte bi hayır vardır. Düşündüm de, türbanla çok kolay kopya çekilir. Kulağına takıcak hanım kızımız bi bluetooth kulaklık, ordan dışarıya telefonuyla gönderdiği soruların (ki ben rahatça telefonla sms gönderebiliyorum sınavlarda) cevaplarını duyacak. İnanın gelen cevaplar sms boyutuna sığmıyor, bu yenilik büyük avantaj. Türbana destek artarsa, ben de biraz suçluyum.
Çok sıkıştım, telefonum nerde? @ 06-01-2008 02:29 Çok şaşırmamaya çalışıyorum artık ancak kolay olmuyo. Hem okuduğum bölüm hem de kendi ilgi alakamdan ötürü üstüne çok düşündüğüm teknolojinin yakın geleceği hakkında yeni bi haberi okuduğumda şaşırmamaya çalıştım. Yaratıcı fikir bulma çabalarım sırasında veya yaratıcı fikrin kendiliğinden geldiği zamanlarda, bu fikirleri ilk paylaştığım kişilerin yüzünde beklediğim heycanı göremeyebiliyorum. Sebep basit; çok fazla fikir zaten ortalıkta, yeni fikirlerim zorlama ve uçuk olabiliyor.Saçma bulunabiliyor.
Bahsedeceğim olayı duyduğumda ise, saçma bulmamaya çalıştım. Sanırım insanların yüzündeki heycansız ifade kendimi saçma fikirlerin sahiplerine daha yakın hissetmeme sebep oldu. İşte hikaye:
Dışardasanız, çok sıkıştınız. Özellikle bayansanız, çok daha fazla şekilde WC'ye ihtiyacınız var. Cep telefonunuzla mizpee.com 'dan daha önce size gelmiş bi link (internet bağlantısı diyelim) 'e giriyorsunuz. Size en yakın ve en temiz WC'nin yerini söylüyo! Bu illa ki paralı bi tuvalet değil, siteye kullanıcılar beğendikleri tuvaletleri ve onlar hakkında değerlendirmelerini giriyorlar. Böylece sistemin içeriği kullanıcılar tarafından oluşturuluyor. Kim uğraşcak yeni tuvalet kaydetmeyi demeyin, sadece herkesin o anda ne yaptığını yazdığı site twitter.com millet çılgınlar gibi üye oluyo. Sitede en iyi tuvaletler sıralamasını da görebiliyosunuz. Bu da tuvalet piyasası yaratıyo sitede. Şuan sadece A.B.D ile sınırlı bi hizmet. Üzgünüm kızlar.
Sürekli duyduğum teknolojinin yakın geleceğini çizecek unsurlar var sistemde. WEB 2.0 ; kullanıcının içeriği belirlemesi Cep telefonu uygulaması ; Hem kolay ulaşılabilmeyi sağlıyo hem de kullanıcının Dünya'nın neresinde olduğunu kullanıcıya sormadan anlayabiliyo uygulama
Benim bu gidişattan anladığım artık çok daha özel ihtiyaçlara kolay çözümler sunabilmek paranın yattığı yer olacak teknoloji ve özellikle internet alanında. Büyük yerlerdeki adamlardan biri olan Microsoft Türkiye'nin CEO'su kapitalist sistemde köşe nasıl dönülür sorusuna, tabi ki ait olduğu şirketin de bu konunun uzmanı olması yardımı ile güzel bi yanıt bulmuş kendisine. Bilişim diğer sektörlerdeki(tarım, sağlık, eğitim gibi) işleri kolaylaştırıcı, hızlandırıcı rolü üstlenmeli. En yakını tuvaleti pat diye karşınıza getiren sistemi küçümsemeyin, google çok mu farklı bi iş yapıyo?
Ben kibar değilim @ 04-01-2008 18:25 Şık bir restorandayım, ilk defa gittiğim. Herzaman da şık bir restorana gitmiyorum tabi. Nadir yaptığım bir işi yapmaktayım yani. Herşey kaliteli, pahalı, "asil" durmakta gözümde. Asil kelimesini kullanırken çekinirim aslında. Sadece zenginlere asil diyormuş gibi olmak istemem. Asillik içinde zerafeti, görgüyü barındırır. Ancak daha büyük olasılıkla fakir olmayan aileler çocuklarına bu konularda telkinlerde bulunuyorlardır. Yaşamaya devam etmekten başka kaygıları da olabildiği için. Bu yüzden zenginlikle bağdaştırılır.
İçimden, belki benim bile çok farkında olmadığım bir şekilde, beni beğenmesini dilediğim bir kız arkadaşımla beraberim masada. Zaten böyle şık bir restoranda sadece arkadaşımla muhabbet etmek için ne işim var benim. Garson gülümseyen bir ifadeyle, kendinizi önemli hissettirecek bir saygıyla konuşmasına giriş yapıyor. Menülerini sunuyor ve düşünmemiz için zaman bırakıp masadan "çekiliyor" yavaşça. Artık kafamda burasının kaliteli ve pahalı bir yer olduğu fikri emin bir şekilde oluştu. Menüdeki fiyatlara bakmaya bile gerek kalmadan. Arkadaşımla sohbetimize daldık, menüye bakmayı unuttuk ama garson "zamanınız doldu kardeşim, yetti baktığınız " diye düşünmedi ve düşünmemizi bekledi. Elimizdeki yemek-içki listeleriyle işimizi bitti kararımızı verdik ve garson bize yöneldi. Siparişlerimizi verdik. Bilmediğim yemeklerden birini isteyip riske girmeye gerek olmadığını düşünüp geçmişimde tanışıklığım olan yemeklerden birini seçtim. Arkadaşımın da aynı taktiği uyguladığını seziyorum. Erkeğin en temel hazlarından biri olan "kızları güldürme" hazzını doyasıya yaşıyorum ve bu gittikçe ikimizi de rahatlatıyor. Ancak rahatlama herhangi bir şekilde beğenilme hedefi doğrultusundaki karizmatik tavırları etkilemiyor. Bişeyi anlatırken elimi kolumu çok oynattığım için suyu içerken döktüm üstüme. Garsondan peçete istiyecem. Elimi çok yükseğe kaldırmadan, daha çok gözlerimle anlaşarak garsonu masaya çağırdım.
-Peçete getirmeniz mümkün mü acaba?
O an yapmacıklık hissettim. Peçete getirirmisiniz? ' e noldu? Mümkün mü acaba ekini kullanmak başka bi yerde aklıma geliyor mu? Kentkart yüklettiğim, otobüs duraklarının yanında kendisine tezgah kurmuş satıcıyla konuşurken hiç böyle bir ek getirmeyi düşünmüyorum. Marketten bişey alırken de aynı seviyede kibarmıyım? Fazla ve gereksiz seviyede kibar konuştuğumu ve bunun sahte olduğunu dışa vuracak şekilde yaptığımı farkettim. Bu duyguyu ilk hissettiğim yer değil bu restoran değil üstelik. Uçakta, TV sunucuları kadar güzel diksiyona sahip olan hosteslere karşı da aynı diksiyon kalitesiyle karşılık vermeye çalıştım. Belki de başarmıştım ama yine benim üstüme tam oturmamıştı. Niye kenkkartçıya, bakkala değil de pahalı bir restorandaki garsona ve uçaktaki beni zengin işadamı gibi hissettirecek şekilde konuşan hostese karşı böyle inceyim?
Kibarlık karşıdaki insana göre değişen nazik tavırlar değildir. Kibarlık insanın kendisine özgüdür ve eğer siz hep ve herkese öyle güzel konuşuyorsanız siz kibarsınızdır. Benim gibi ihtiyaç duyulduğunda da kibarlaşabiliriniz. Sahte bi tavır olduğunu belli etmeden de yapabilirsiniz. Ama bu beni rahatsız ediyor. Sizi etmeyebilir. Sabah kalktığınızda veya akşamları aynı derecede insanların kendisini iyi hissetmesini sağlamak isteyerek , karşınızdakinin kim olduğuna bakmadan daha doğrusu karşıdaki sizden kibarlık beklediği için değil veya öyle davranma ihtiyacı duymadan davranıyorsanız gerçekten kibarsınız.
Hocanızla arkadaşınızla konuştuğunuz gibi konuşmazsınız tabi ki. İnsanın davranışları karşıdakine göre değişebilir. Ancak size aynı mesafede bulunan kentkartçı ve garsona farklı davranıyorsanız, davranışlarınızdan bir sahtedir. Sahte olduğum konu kibarlık olduğuna göre ben gerçekten kibar değilim demek ki.
Hodooaaaa! @ 06-12-2007 01:36 Birden aklıma ninjalar, karate-kid falan geldi. Bu tarz terimler aslında hollywood film endüstrisi tarafından toplumumuza enjekte edildiler şüphesiz. Başka kültürlere etkisini bilmiyorum açıkçası.
Hatırlasanıza "önce sağ, sonra sol..." diye giden temizlik hareketleri kulaklarınıza bi yerden tanıdık gelmeli :) evvet! doğru cevap! Miyagi! Ustamın o iki cubukla yaptıkları sınırsız tabi. Karate Kid'e aktarılan sabır ve emek de cabası. Filmi bu alın teri kurtarmıştır die düşünüyorum şahsen ... Ustam ne büyük adammışsın be...
İşin ilginç yanı dediğim gibi bu bi spor olarak değil de hatta bir "savunma SANATI" olarak değil de ; film süresince izleyende uyandırılan "GAZ" olarak bünyeye nüfuz etmiştir.
Artık bu sebepten midir yoksa adamın doğasından mıdır bilinmez Bruce ağabeyimizin(nam-ı diğer buruş liğ ) şu (solda) bakışları yer etmiştir belleğimizde. Kendisi bir Çinlidir, bir çok dövüş sanatına ilgisi vardır ve adam dövmek hobisidir. Filmlerde de bela gelir bu adamı bulur :) Ahanda işte Türkiye'ye gelmeden karateyi getiren şahsiyet budur. Mançıka nedir dediğim de "anladınız siz onu..." cümlesini de ardından söylemek isterim sizlere. Ayrıca ilgi çekici desenlerle süslü bol kesim kıyafetlerine diyecek yok açıkçası.
Peki gelelim bizim bunu sindirişimize :) bu işte işin en güzel yanı! Türklük bunu nasıl yorumladı? Açıkçası bu tarz olaylarda gayet başarılıyız uluslararası alanda ve yerel anlamda. Pek ilgi olmasa da çoktur gördüğüm Taekwondo olsun Kick-Box olsun madalyalarla dolu vitrinler. Filmle geldi , filmlerle de yorumladık en çok. Cüneyt Arkın başı çekti , hala da çekiyor... :)
Gülmeyin en son Cüneyt Abim Kung-Fu öğreniyorum demişti. Yani haybeye değil o hareketler. Gerçi dünyayı biraz kolay kurtardı ama olsun... Çekik gözlü olmayışı , bi hareketi yaparken hodoooaaaa diye ses çıkarmayışı Buruş Liğ'den yada Miyagi Ustadan aşağı kalır yanı olduğu anlamına gelir mi? Bence gelmez. Hepsi film icabı nasılsa... İşte asıl bu noktadı içimizdeki "GAZ"ın uyanışı. Bu tarz etkiler her ne kadar Rambo serisiyle uyanmış gibi de görünse de aslında çok farklıdır bunlar nitekim bizden birisi bir sanat icra etmekte !
Sözün kısası aklıma geldi yazdım bunları... Eveeet küçük ninjalar bugünki dersimiz bu kadar. Sorusu olanın gözünü oyarım! :)
Evet Ninja kardeşlerinizi kucakladıktan sonra veda faslına gelmiş bulunmaktayız.Alalım kucakları.... :)
Salı günü! Haftanın ilk günü... @ 27-11-2007 17:33 Garip bir pazartesinin ardından yazıyorum. Salının anlam ve önemi sıfır bu durumda! Tüm bu anlamsızlığın içine biraz renk katmak hiç mi hiç istemezken renk dışında biraz işlevsellik vereyim dedim... O da olmadı. Teoman garip ve artistik tarz şarkılarını çalarak hala gözüme girmeye çalışıyor şuan,başaramayacak biliyorum ama hep şans veriyorum her nedense. Manning in "Hibernate in Action"ı ve türev e-booklar açık fakat sadece ram yemekle yetinmekteler. Stumble sayfama bakarken ve farklı bi tabda surf ederken rastladığım bir türk asıllı japon iç dünyalı (nickname ve diğer hesap özelliklerinden bunu anladım) kafamı karıştırıp durdu . (bugün için iyi birşey) .
O kadar satıra rağmen hiçbir tema seçememiş olmam hiç mi hiç sıkıntı vermiyor bana. Öylesine yazıyorum işte...
Bu arada dün (dün diyorum çünkü pazartesi ve pazar gününü birleştirdik mükemmel iş bölümü, zamanlama ve managment kabliyetlerimizle!) değerli tez grubu arkadaşlarım bana google docs'u sevdirdi. Daha doğru ben sevdim , onlar sadece gösterdi :) öpüyorum onları buradan. Ufuk pek sevemedi ama olsun...
Neyse arkadaşlar... Esen kalın, hataları görmezden gelin çözümlere yönelin, gülümseyin... Özmen ne diyorum ben yaa? Ver ordan bi ayran...
PS: fotoblogumun bazı parçalarını inatla buraya almıyorum neden bilmiyorum. Olur da boş zamanınız kalırsa ödevlerinizden,okulunuzdan,milliyet.com.tr güzeller galerisinden yada facebooktan, bi gezin isterim .Buyrun => http://krclm.stumbleupon.com/
WEB 2.0'ın çocuğu Facebook @ 22-10-2007 20:16 Klasik tanımıyla kullanıcının da katkıda bulunduğu interaktif web anlamına geldiği söylenen ve bilgisayar yazılımlarının versiyonlamalarına benzesin diye Web 2.0 denmiş bi kavramdan bir örnnek üstünden giderek azcık bahsedicem. (En güzel anlatım örneklemedir diye düşünüyorum da bu ara) WEB 2.0'ın hayatımızdaki en güncel örneği bu ara herkesin birbirine rakı, meze gönderip durduğu birbirini dürttüğü site facebook. Sitede application denilen, herkesin aklına gelen hoş fikri ufak programlara dönüştürüp yine herkesin kullanımına açılan uygulamalar var. İsteyenin (facebook'un API'sini kullanarak) uygulama yazıp kullanıma açması sitenin yapısının kullanıcılar tarafından da değiştirilebildiğinin gösteriyor. Hatta öyle ki; bazı web uygulamaları şirketleri işinin büyük kısmını facebook'a uygulama olarak taşıyorlar. Mesela Ali Partovi, iLike music discovery service'ın CEOsu diyor ki;
"We made a very big bet. We basically decided to halt work on our own Web site and spent the next [several] weeks that we had building a Facebook application," Partovi said. iLike's own Web site, meanwhile, is used to drive traffic to the Facebook application, he said.
"Literally, within the first 24 hours, our Facebook registrations exceeded the rest of our Web site," by a dramatic amount, he said. In the first 12 hours, iLike signed up 10,000 users, followed by 10,000 more in the next three hours and 10,000 more in the next two hours, he said (yazının tamamı)
Artık web uygulaması şirketleri Facebook'un hazır, Dünya çapına yayılmış ve kocaman olan ağını kullanarak insanlara kolay şekilde ulaşmayı planlıyorlar. Hatta uyguluyorlar. Facebook biraz da bu yüzden dahice bi fikir. Facebook hakkında yapısal bilgileri en aşağıya yazdım.
Facebook gibi bloglar,youtube,wikipedia vs.. diye uzayan bi liste var bu akımın içinde yer alan. Yeter bu kadar laf, en güzeli görüntülü anlatım. Zaten asıl isteğim benim bu derin! anlatımımı okumanız değil, alttaki videoyu izlemeniz. İlginç bi yöntemle hazırlanmış Web 2.0'ı heryönüyle anlatan video karşınızda, izlemesi eğlenceli: (3.6 milyon kişinin izlemesinden belli)
Facebook Şirket Bilgileri:
2004'te Mark Zuckerberg tarafından kuruldu (kurunca gelenek haline geldiği gibi okuduğu okul olan Harvard'ı bırakmış. Farkettim ki; manyak bi fikir bulup okulu bırakmam için az zamanım kalmış.)
10 Milyar Dolar değer biçiliyor
300 çalışan
6000 civarında uygulama
47 Milyon kullanıcı
Bu ülke bir rüyamıydı? @ 19-10-2007 14:56 Radikal yazılar yazan ve okurken olaylara yeni bakış açısıyla bakmamı sağlayan Ece Temelkuran takip ettiğim bi yazardır. Cumhuriyet'te yazmasını isterdim. Okumak istediğim yazarların bi gazetede toplanmasını istemek, öğrenci bütçesine sahip olduğumdandır. Yoksa tek bi görüş doğrultusuna saplanmış olmak değil. Belki kendisi Milliyet okurlarının onun gibi gerçek bi solcuya Cumhuriyet okurlarından daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünüyordur. Büyük siyasal olaylar, büyük düşünceler ve sloganlar yerine önce insanın kendisinden yola çıkıyor çoğu zaman. İnsanın temel istekleri ve haklarını gözönüne alıyor. Zaten Dünya'nın birçok yerini gezmiş olması da insan'ı daha iyi tanımasına yardımcı olmuştur. Gelelim bu yazıya yazmama sebep olan duruma..
Bugünkü yazısında belki de hiç aklıma gelmemiş bi yönden ülkemize ve kuruluşumuza bi bakış atmış. (En güzel başlangıç soruyla olur) Soru şu:
"Ortadoğu'nun sinir uçlarıyla Avrupa'nın etekleri arasında, iyi-kötü, eksik-fazla bir biçimde birlikte yaşamaya dair bir sözleşmeyle kurulmuş bu ülke bir rüya mıydı?"
Türkiye'de yaşamadığımızı varsayıp, bir kitapta bi filmde Türkiye'nin ufak bi kuruluş ve bu kadar sorun yumağıyla uğraşmaya mecbur kalan kaderini anlatan bi hikaye gördük diye düşünelim. Ne şanssız bi coğrafyada yaşamaya çalışan bi halk olduklarını düşünürdük Türkiye halkının. İşleri zor walla bunların diye de bi düşünce daha eklerdik değil mi?
Aslında biz sadece Türkiye'yi içinden takip ettiğimiz için belki bu şanssızlığımızı nadir görülen bi durummuş gibi düşünebiliriz. Ama hem tarihi hem de bu yüzyılı düşününce, insanları bi ülkede bi arada sorunsuz yaşatmak Dünya'nın biçok yerinde zor.
İnsanın ırkı, dini ve dili gibi ortak değerleri bazen abartılıyor gibi geliyor bana. Abarmaktan kastım, aynı değerlere sahip olan insanlarla niye bu kadar birlik haline gelinmesi gerekiyor da , o değerlere sahip olmayanlara karşı birleşmek gerekiyor ki? Tabi ki insanların gruplaşması engellenemez ama diğer gruba niye öfkeyle bakıyoruz? Bunlarla uğraşmak şu güzelim hayatı nasıl daha güzel yaşarız, insanlar nasıl daha mutlu olur diye düşünmemize engel oluyor.
Haritamıza bakınca, işimiz en baştan zormuş, şuan çok daha zor. Haritada gözükmeyen ABD diye elini her tarafa sokmak hakkını kendinde gören, Dünya'nın polisini de unutmayalım. (ya bu amerika her ülkeyle bu kadar çok ilişki kuruyo, anlaşmalar yapıyo, karışıyo işlerine ya, heralde dış işleri bakanlığında 1 milyon insan falan çalışıyordur) Umudu kaybedince yaşamanın da bi anlamı kalmadığına göre zorluklara göğüs germeye devam demek istiyorum. Burdan kaçıp, çok iyi çalışan, mutlu düzenlere gitmek yerine hem de!
Hayatın parçalarını yaşadıktan sonra değerlendirmek ve yaşadıklarına bi değer biçmek anlamında bana çok yerinde bi yorum gibi geldi. Hemen olmadı bu yerinde buluşum. Önce lafı söyleyenin yazar olduğu için anlatmak eylemini abarttığını düşündüm, önyargılı bi refleks olarak belki. Bi işin altında farklı bi niyet arayan, çoğumuzun alışkın olduğu bi yaklaşımla. Biraz durup, adamın Nobel ödüllü olduğunu hatırlayıp (burda da batı değerlendirmelerine hayranlık aranabilir) daha derin anlamlar aramaya kalkıp kendi yaşantımdan örneklemeye çalıştım. (çok derin yaşadığım için değil, daha iyi anlamak için) En basit olarak, günün sonunda "ben bugün neler yaptım yaw" dediğimizde yaşadıklarımızı hatırlayış şeklimiz ve kriterlerimizle yorumluyoruz. Bu durum biraz beklentileri aşağı çekmeyi teşvik ediyor. Beklentilerini düşürüp, rahatça kavustuğun anda coşarsın mutlulukla. Bir başka ve özendiğim durum ise beklentiler yüksek olsa bile beklentilere ulaşmaktaki zorlukları mutsuzluğa çevirmemek.Anlatayım..
Son zamanlarda yaptığım gözlemler sonucu; (ki çoğunu da habersiz yapıyorum, gözlemleyim dee bloga malzeme çıksın diye yapmacık değil..) "eve iş getirmemek", "sosyal hayata işteki sorunları taşımamak" söylendiği kadar basit değil. Klişe laflar olduğu için bize etkili gelmeyen laflar sadece. -Bunların çoğu gözlemden çıkardıklarım, daha bunları kendi hayatımdan çıkarcak kadar yoğun değilim.- Bu iş ornegini verdim çünkü gözlemin büyük kısmı ordan geliyo.Diğer kısmı ise dostlarımdan. Bunu genelleştirmek isterim kendim için; bi konudaki mutsuzluğumu, sorunumu veya olumsuzluğumu başka bi konuda önce kendime sonra da iletişim kurduğum insanlara hissettirmiyorsam, ben kendimi hayatta başarılı saymaya doğru ilerlerim. Şuanki Özmen olarak(değişcem ya!), konuları birbirinden ayırmak, bi işe konsantre olmak konusunda zorlandığım ve bunların sonucunda alakasız bisürü düşüncelere dalıp gittiğim için bisürü kaynağımı sarfetmiş oluyorum (zaman, mutluluk, motivasyon..)
Kimi zaman herhangi bi konuda, "aman ya banane, kendimi ne üzcem ki" diyen insanlara hayranlık duyarak, ben de boyle olcam diyorum. Ama sanırım bu yaştan sonra insanın özellikleri daha zorlu değişiyo. Direniyolar adeta deişmicez diye. Değişmek için çok mu yaşlandım yoksa? Erken oluşturmuşum ana kişiliğimi ben ya, biraz da değişme payı bıraksaydım.
Bu da bitiriş olsun -> Ne insanlar var , hayatlarını kendi "ucuz" değerlendirmeleriyle çok güzel yaşadıklarını düşünüyorlar. Amaç mutlu olmaksa başarılı kesime giriyorlar.(ana fikir zaten ya son ya ilk cümle de olurmuş ya, biri benim biri de Nobelli'lin)
Sıradan bir pazar? @ 30-09-2007 12:26 Yeni döneme girerken yaz tatilinin son pazarı inadına güneşliyken pek bir hüzünlü aslında. Aslında hiç de tadını çıkaramadım bu yazın. Stajlar,dersler falan derken bir baktık ki kayıt yaptırmışım. Son senenin karışıklığı daha bir belirgin oluyormuş zihinlerde. Okul bitecek, ie başlanacak veya yüksek lisans. Askerlk var bir de tabi seçenek olarak. Dolanıp duruyor zihin bunların arasında. Gerçi düşünmeden edemiyor insan da kimi zaman "Sen şu okulu bitir de gerisi gelir nasılsa." diyor kendi kendine ama bitecek gibi de görünmüyor bu sene valla :) Tez olsun dersler olsun biraz zorlayan bir durum var ortada. Sıkı bir çalışma bekliyor 4. sınıf öğrencilerini her zamanki gibi.
Hayat her zaman ki gibi nereye çekersen oraya geliyor. Nasıl yaşamak istersen öyle yaşıyorsun aslında. Tabi farkında olanlara. Umarım bu sene de çok eğlenerek başarırız bişeyleri.
Son birkaç seferdir filtre kahveye olan hayranlığım artmakta. Çeşitli aromaların zenginleştirebildiği gibi sade olarak içmek de gayet keyif verici :) Kurukahveci Mehmet Efendimiz ; "Filtre kahve; sıcak suyun koyu kavrulmuş ve kalın öğütülmüş kahvenin içinden geçirilerek demlenmesi esasına dayanır. Kâğıt filtreler kahvenin direkt olarak suya geçmesini engeller." diyerekten bir açıklama yapmış bu konuda... E tabi herkes biliyordur zannımca filtre kahve nedir. Asıl dikkat çekmek istediğim etrafımızda kahve kültürünü (kültür diyeceğim artık çok acayip bir içecek nitekim.) paraya dönüştürmek isteyen birsürü mekan var. Bunların kimisi ithal kimisi de yerli yatırımlar. Örnek vermeye gerek yok , zaten benim bildiklerim de devede kulak misali...
Kısaca ortak özelliklerinden bahsedeyim bu mekanların ;
Kaliteli görünüm, pahalı ürünler , biraz daha pahalı yeni tür kahve karışımlı içecekler (sıcak veya soğuk), kahve yanında minik ikramlar (çikolata,kurabiye vesaire ) (lokum bile verdiklerine şahit oldum!), koyu renk mobilyalar rahat koltuklar , klima :) , kibar garsonlar , temiz wc , huzur veren kahve kokusu , dergi,gazete gibi yazılı yayınlar... Bunlar böyle uzar gider, yazdıklarım sadece şuan aklıma gelen özellikler (benim gözümden...).
Pek de güzel şeyler bu saydıklarım. Kahveyi yaşatmak için ,tatmak ve tattırmak için bunlara gerek var mıydı diye sormadan edemiyor insan kendine. Üst seviye insanların zaman geçirdiği bu tarz yerlerde tüketilen "kahve" gerçektende böyle bir içecek midir? Öyle yada böyle Türkiyedeki genç insanların kahveyi buralarda sevmeye başlamaları pek de yadırganacak bir durum değil nitekim popüler olana yönelim hem düzen nedeniyle, hem de popülerlikten başka bişeyin aranmamasından dolayı pek bir hızlı ...
Çok saçmaladım... Kahve için iyidir...
Ve bir Grails uygulaması... @ 09-09-2007 01:30 Öncelikle grails ile bir web uygulaması geliştirmek için buradan bütün eksiklerinizi gideriniz. ......................................................................................................................................................................
Komut satırını açıp uygulamamızı oluşturmak istediğimiz dizine geliyoruz ve
> grails create-app kutuphane
komutunu kodluyoruz. Kutuphane web uygulamamızın ismi. Bu komut bize kodlama yapacağımız paket hiyerarşisini otomatik olarak sunuyor. Oluşturulan dizinlere kabaca göz attığımızda dikkatimizi çekmesi gereken klasörler
+ grails-app + lib + web-app Uygulamamızı geliştirmeye başlamadan önce grails'ın bize sunduğu "default" konfigürasyonları biraz değiştirmemiz gerekecek. + grails-app + conf - DevelopmentDataSource.groovy
isimli dosyayı açtığımızda bizi:
class DevelopmentDataSource { boolean pooling = true String dbCreate = "create-drop" String url = "jdbc:hsqldb:mem:devDB" String driverClassName = "org.hsqldb.jdbcDriver" String username = "sa" String password = "" } gibi bir groovy kodu karşılayacak. Burada veritabanı ayarlarımızı kişiselleştirmeliyiz. Url kısmına genel olarak kullandığımız bağlantı linkini yazıyoruz. driverClassName karşısına yine db sürücüsünün classpath'i ile yazdıktan sonra username ve password kısımlarını önceden oluşturulmuş hesabımızca dolduruyoruz. Ben Oracle'ın ekspres sürümlerinden birini kkullandığım için benim kodum bu hale geldi ;
bu düzenlemeyi yaptıktan hemen sonra yapmamız gerekn bir önemli şey ise veritabanımızın sürücüsünü projemizin lib klasörü altına taşımak.
İkinci adım olarak domain-class diye tanımlanan veri sınıflarını oluşturmak. Veri sınıfları genelde akılsızdırlar yani işlevsellikten çok veritabanında tutulan verinin yazılımdaki yansımasıdır sadece. Grails bize veritabanı ile yüzgöz olmadan bu sınıflar üzerinden veritabanı tasarımlarımızı gerçekseme imkanı kılıyor. Biz önce sınıfları ve bağlantıları yazılım seviyesinde oluşturacağız ve geriye kalan bütün tabloları ve tablo ilişkilerini veritabanında grails yapıcak. Şimdi Kitap sınıfımızı oluşturalım;
> grails create-domain-class Kitap
Evet artık böyle bir sınıfımız var ve içini doldurmamız için bizi bekliyor.
[Devamı bir sonraki postta...]
Çay demliyim mi abi? @ 22-08-2007 23:33 Küçüklüğümden beri berberim olan "Görkem Erkek Kuaför"ünde dikkatimi çeken bi olay var. Aslında bundan önce büyüdükçe kıl olduğum bi berber olduğunu söylemem gerekir. Çünkü sahibi fettullahçı bi mümin kardeşimiz. Artık sinirimi bozar seviyeye gelen; yok cami için para toplama kutusu, yok peygamber efendimizin kutlu dogum haftası için para toplayıp bişeyler yaptırmalar (dogum gunu pastası mı yaptırcak artık napcak,tövbeeee!) tarzı olaylar yaşıyorum. Yakında ilahi eşliğinde saç kesimi falan başlayabilir dindar toplulugun isteğiyle (sonuçta halkımızın isteklerinin ne olcaı hiç belli olmaz). Neyse böyle garip bi ortam var işte. Ama en yakın, çok ucuz ve alıştığım berber olduğu için "yeşil sermaye"ye küçük de olsa katkılar yapmaya devam ediyorum maalesef.
Dikkatimi çeken şey ise berberin bi akrabası var, delikanlı bi arkadaş, yahu adam berberden çıkmıyor ama hiç bi işte yapmıyor! hep böyle saat ikide kalkmışcasına yüz yorgun somurtuk. Hiçbir iş yapmamak bazen insanı yorar ya, o hesap. Sürekli "çay demleyim mi abi" tekliflerini tekrarlıyo. Akşam da gece de sabah da gitsem adam orda! Geçen işe girmiş onu anlatıyo. Patronun tavırları kafasını bozmuş, çıkmış gelmiş işten. Koçum benim dedim, kapitalist düzene baş kaldırmış! Ama tüm gün elinde gördüğüm tek gazete tipinin fanatik, fotomaç olduğunu hatırlayıp düzenden pek haberdar olmadığını tahmin ettim sonra. Bu adamın berberdeki papağandan "yaşamı sürdürmek ve üretmemek" anlamında pek bi farkı yok.
Böyle insanları küçük gören bi tavır seziyo olabilirsiniz. Ancak artık ülke insanımız hakkında iyimser ve yumuşak kalpli olmayı bırakmaya başladım diyebilirim! Ne zamandan beri acaba?
Bu yaşam tarzına sahip insanların niye yaşadığını ve yaşarken hayattan ne anladığını hep merak ederim. Ülkemizde herzaman çoğunluk olarak var olduğunu bildiğim bir insan tipini yakından gözlemlemek hem acı veriyor hem de umutlarımı tüketiyor...
Simpsonlar ve takdir ettiğim dizi yapımcıları @ 21-08-2007 17:42 Simpsonlar Sinema Filmi'ne gittim. Daha önce Beyazperde.com'da okuduğum olumsuz eleştirilerden etkilenmiş olarak gitmeme rağmen (ki nedense bu film eleştirileri beni pek bi etkiler) gayet mutlu ve zeki esprilerin verdiği hazla çıktım filmden.
Zeki espriler demişken, 2-3 yıldır evdeki uydu sayesinde tanıştığım yabancı dizilerde (cnbc-e sagolsun) gördüğüm zeka pırıltılarına hep hayranlık duymuşumdur. "Yaw her bölümde de bu kadar kalite espriyi nasıl buluyo bunlar" dediğim biçok dizi olmuştur. Hafızamın zayıflığından ötürü sadece bugünlerde izlediğim "two and a half men" dizisini rahatça örnek gösterebilirim. Dizide 2 yetişkin kardeş ve birisinin çocuğu aynı evde yaşıyorlar. Arada bir de anneleri ve kız arkadaşları falan geliyo. Ama bana bu kadar karakter yetiyo. Durum komedisi dedikleri karakterlerin birbirlerine laf geçirdikleri ve durumlardan komedi çıkartılan bi dizi. Bu diziyi indiren varsa benimle bağlantıya geçsin lütfen. (maalesef sınırlı ADSL'ye sahibim) Nese döneyim Simpsonlar'a;
Film bence biraz konu sıkıntısından (çünkü bi Simpsonlar fanatiği yapımcıların uzun süreden beri güzel bi senaryo için beklediklerini söylemişti) klasik bir amerikan filmi formatını ,yani buyuk bi sorun cıkar ve bicok kişi ölecektir, bizim kahraman ortaya çıkıp halkı kurtarmaya çalışır tarzını seçmişler. Bu tarzla dalga geçmişler tabiki. Benim zevk aldığım kısımlar bazıları ayrıntılarda saklı olmak üzere zekice hazırlanmış esprili diyaloglardı. E zaten Simpsonlar da bu yüzden bu kadar popüler. Benim için yeni olan ise ABD'de insana ve çevreye önem vermenin lafta olduğunu vurgulayan bölümlerdi. Bu eleştiri ya insanların gerçekten o durumda olmasından ya da bu konularda acayip duyarlı olduklarından, toplumun önemseme derecesini bi türlü yeterli seviyede görmemelerinden kaynaklanıyor.
Anlayacağınız film dizideki tattan öteye geçmiyo ama Simpsonlar'ı izlemekten zevk alıyosanız güzel 1.5 saat geçirirsiniz derim. Zaten son dönemde film seçimleri yanlış yapmış biri olarak, işimi garantiye aldım diyebilirim. Aşağıda da, renk olsun diye evrim olayını Homer üstündenizleyin istedim.
Buca Halkını Uyarıyorum! Fedakar İnsanlar Aranıyor @ 20-08-2007 18:15 Aslında halktan öte trafikten sorumluları yani yolların nasıl düzenleneceğine, trafik ışıkları ve döner(kavşakların ortasındaki yuvarlak bölgeye ben döner diyorum) gibi trafik elemanlarının nereye koyulcaklarına karar verenleri uyarıyorum. Buca devlet hastanesinin önünde sayılabilcek kadar yakın olan trafik kaosuna dikkat çekmek istiyorum!
Tren raylarının iptalinden sonra 3 yolun haybeye kesiştiği ve bir düzen ihtiyacının açıkça ortada olduğu kavşaktan bahsediyorum. Kaybettiğim ehliyetimi tekrar çıkartmak için birçok defa gitmek zorunda kaldığım Buca Emniyet'e giderken kullandığım bir kavşak olduğu için burdaki düzensizlik acaip dikkatimi çekti. Tabi bir de delikanlı bi arkadaşın "hooop nereye gidioooon kardeşim" diye kavşaktaki yol kapma savaşını anlatan sözleri beni iyice düşündürdü. 3 yolun birbirinden habersizce kesişmesi yetmezmişcesine bugün bir taksici kardeşimizin şimdi kapatılan eski tren yolunun içinden çıkması filmlerdeki araba kovalamaca sahnelerine benziyordu.
Çevikbir meydanının (ki bu yazıda bahsettiğim kavşağa yakındır) gereksinim duyduğu kavşak düzenlemesine tahminen 7-8 yıl sonra kavuştuğunu düşününce ve o kavşak için aklımızın başımıza, büyük ihtimal ses getiren bi kazadan sonra geldiğini tahmin edersem bahsettiğim kavşak düzenlemesi için acil bi kazaya ihtiyaç vardır!! Arabasına ve kendisine fazla önem vermeyenlerin Buca halkı için kendilerini feda etmelerini rica ediyorum! Yetkililerimizi kavşak düzenlemesi için bu yöntemle uyaranları ve başka kazaları önleyecek olanları saygıyla anacağız.. Belki o kavşağın ortasına bi heykel bile yaptırırız.
Bizim kızlar @ 20-08-2007 02:09 Alışık olmadığım kadar kaliteli olan şarap eşliğinde arkadaşlarımla geçirdiğim bir gecede uzayıp da bitmek bilmeyen bir tartışmada dikkatimi çeken ve şaşırdığım bikaç noktaya değenesim geldi. Tartışma insanın kendine bakmasının sebebi kendini iyi hissetmek mi yoksa karşı cinse kendisini beğendirmek isteği mi gibi daha önce sadece üstünde düşündüğüm ama cok da fikir almadığım bi konu üstüneydi. Benim bu konuda biraz da çarpıcı olan fikrim insanlar sex yapmak ister bunun için de karşı cinse sexy yani güzel görünmeye çalışır şeklindeydi. Bu fikrim insanın doğasıyle alakalıdır. Hiçbir kültürdeki yaşam tarzını düşünmeden, toplum degerlerinden soyutlayarak düşündüm. Bu kadar genel konuşmam ortamdaki kızlar arasında bir birlik yarattı. Oncelikle kendilerini iyi hissettikleri ve sadece "kendileri için" kendilerini güzelleştirmeye çalıştıklarını soylediler. Ben ise ısrarla insanın kendisi için yaptığını sandığı bu çabaların aslında yine karşı cins için oldugunu belirttim. Farkettim ki, kültürümüzde ; Kızlara, erkekler için güzelleşmeye çalışmak ve arzulanan biri olmaya çalışmak ahlaksızlığı çağrıştırıyor. Dahası eğer sex yapma isteğini de ortaya koyunca, bunu neredeyse "kaşarlığa" kadar giden bi hakeret olarak algılıyorlar.
Tabi ki amacım kültürümüz hakkında beğenmez tavırlar içinde bulunmak ve insan davranışları hakkında ahkam kesmek değil. Okuduklarıma, bu okuduklarımdan cıkardıklarımı yorumlayıp oluşturdugum fikirlere ve hayatta gördüklerime dayanarak sundugum fikirlerdi bunlar. Sonuç olarak cinselliğin bastırılmış olması ve ayıp, ahlaksızlık gibi kavramlarla birlikte anılması sonucu insanlara(ozellikle bizim kızlarımıza) cinsellik için bi çabada bulunduklarını soylemek hakeret gibi geliyor.
not:ortamda 5 kız ve 3 erkek vardı, genelleme cıkartılcak kadar yuksek sayımız yoktu maalesef:) o ortamdaki arkadaşlarımın bu paylaşımıma kızmayacaklarını biliyorum. Canlarım benim:)