Avalon @ 18-05-2008 00:51
Geleceğin Video Oyunlarını Oynamaya Cesaretiniz Var Mı?
Mamoru Oshii deyince kaçımızın gözünde bir kıvılcım parlıyor? Peki Ghost in Shell dediğimde? Şimdi biraz daha çoğaldık sanırım. GIS’in yapımından tam 5 yıl sonra anime kralı Mamoru Oshii yeni filmi ile karşımızda. bu sefer Anime bilgisini, karakterlerini kanlı canlı insanlara taşıyarak bize sadece 2d’de üstat olmadığını kanıtlıyor. Avalon’la yönetmen Matrix’in kendisinden çalmış olduğu “hangisi gerçek” kavramını bir kez daha sorguluyor.
CNBC-e’de birkaç yıl önce yayınlanan Hash Realm adlı diziyi bilenler için Avalon çok tanıdık bir film olabilir. Avalon gençlerin hayatları pahasına oynadığı bir sanal gerçeklik oyunudur. Oyuncu dişçi koltuğundan bozma bir koltuğa oturup kafasına bir kask geçirir ve gerçek dünyadan tamamen kopar, kendini belli görevler alıp başarısına göre kademe atladığı bir savaş oyununun içinde bulur. Oyun o kadar gerçekçidir ki kendine oyuna kaptıranlar geri dönemeyip bitkisel hayata girebilmektedirler. Kahramanımız Ash bu dünyanın en başarılı simalarındandır. Uzun zaman önce Wizards adlı takımla birlikte savaşmış ancak önemli bir görev sırasında gruptan birinin reset çekmesi sonucu görev başarısızlıkla sonuçlanmış ve grup dağılmıştır. Tek başına Class A’ya kadar yükselen Ash eski gurubundan bir dostunun oyunda bir hayaletin peşinden giderek farklı bir boyuta, Class Real’e geçtiğini öğrenir. Bu gizli bölüme geçenler bir daha geri dönememektedir. Ash arkadaşını kurtarmak ve oyunun sonunu görebilmek için hayaletin peşine düşer.

Mamoru yakın gelecekte yada belirsiz bir zamanda diyebileceğimiz hikayeyi çekerken oyun ve gerçek arasındaki köprüyü tamamen kopararak nerede olduğumuzu karıştırmamızı sağlıyor. Belki de “hangisi gerçek” sorusunu en çok soracağımız film ile karşı karşıyayız. En gerçek olmasını istediğimiz/düşündüğümüz anlarda, bizi oyuna getiren senaryo gerçeklikten kopmamız için de elinden geleni yapıyor. Ash’in oyundan çıkıp gerçek hayata döndüğü anlarda renkler, insanlar o kadar iki boyutlu ki insanın kafasını karıştırmaması imkansız. Yönetmenin neredeyse sephia renkleri kullanmasının sebebi de bu.
Filmin en ilginç yanlarından biri Mamoru gibi bir Japon yönetmenin filmi çekmek için Polonya’yı seçmesi. Filmde Polonyalı aktörlerin oynaması ve filmin Polonyaca olması sanırım ticari başarısını etkilemiş, bir Ghost in Shell olmasını engellemiştir. Ancak her oyuncu üzerine düşen görevi en iyi şekilde yapıyor. Özellikle Ash’i oynayan Malgorzata Foremniak ‘ın oyun içindeki sert, acımasız Ash ile gerçek hayattaki yalnız, kaybeden Ash arasındaki gidip gelmeleri filme çok şey kazandırıyor. Ayrıca yönetmenin seyirciyi filmin dışında tutma isteğini de olumlu etkiliyor.

Bir Animeci olarak Mamoru filmin her şeyiyle anime öğelerini yansıtmasını istemiş. Afişe bile bakınca anime sanılabilir. Müzikler,renkler ve efektler sanki çizgi film seyrettiğimiz izlenimini veriyor.
Film birçoğumuzun kendi kendimize sorduğumuz bir soruya ışık tutuyor. “Oyunlarda yaşamak daha eğlenceliyken kim gerçek dünyanın sıkıcılığında yaşamak ister?” tüm değerlerinizi bir kenara atıp cevap verin hanginiz oynadığınız FRP karakterini gerçekten yaşamak istemediniz? Peki bu fırsat elinizde olsa ne yapardınız? Ash’in ne yaptığını merak ediyorsanız bir yerlerden bu şiirsel filmi edinin ve koltuğunuza kurulup iki saatinizi Mamoru’nun geleceğin oyunlarına ışık tutacak filmini seyredin.
Not: Bu yazı ilk defa kayipdunya sitesinde yayımlanmıştır.
Masis Üşenmez
Shaun of the Dead @ 18-05-2008 00:51

Sizlerin karşısına yine bir zombi filmi ile çıkıyorum. Ancak bu sefer söz konusu film bir romantik zombi komedi filmi. Yani türünün tek temsilcisi. İngiltere'de Spaced adlı sit comları ile tanınan kafadarlar Simon Pegg ve Edgar Wright bu ilk uzun metrajlarında büyük bir başarı yakaladılar. Daha önce Hot Fuzz'la blogumuza konuk olan ikiliyi şimdi de ilk filmleri ile tanıyalım.
Edgar Wright'ın yönetip Simon Pegg ve Nick Frost'un başrolleri paylaştığı Shaun of the Dead zombi türünün kült filmlerine göndermelerle dolu bir senaryoya sahip. Özellikle George A. Romero'nun Dead üçlemesinin izinden gidiliyor. Zaten filmin adı da Dawn of the Dead'den geliyor. Bunun dışında da The Evil Dead, 28 Days Later gibi filmler de absürtlükten payını alıyor.
Film, ikilinin Spaced dizisinin bir bölümünde Pegg'in oynadığı karakterin fazla Resident Evil oynamaktan sıyırıp dünyayı zombilerin işgal ettiğini sanmasından ortaya çıkmış. Bu bölümde o kadar eğlenmişler ki komik bir zombi filmi yapmaya karar vermişler.
Filmimiz artık İngiliz komedileri için klasikleşen tipik bir yitik İngiliz'in hikayesi ile başlıyor. Simon Pegg'in oynadığı Shaun karakteri işinde de aşk hayatında da aile hayatında da başarısız, ezilen, sinik bir kişiliktir. Tek eğlenceleri iş çıkışı bara gitmek olan Shaun ve dostu Ed hayattan bir beklentileri olmayan, basit insanlardır. Ta ki Londra sokaklarını Zombiler basıp ortalığı savaş alanına çevirene kadar.
Shaun bir gece barda içerken artık bu hayata bir dur deyip kendi içinde devrim yapmaya karar verir. Artık kimseye kendini ezdirmeyecektir. Ancak Shaun'un bu kararının sabahında sokaklarda Zombiler cirit atmaya başlamıştır. Bir süre olayları kavrayamayan ikili her günkü hayatlarına devam etmişlerse de bahçelerine kadar giren zombilerden sonra hayatta kalma mücadelesine girişmeye karar verirler. Ancak bu savaşta kendileri dışında sevdiklerini de kurtarmaları gerekmektedir. Böylece yola çıkan ikili arkadaşlarını toplayıp en güvenli yer olduğunu düşündükleri puba gitmeye karar verirler.

Shaun of Dead bir zombi parodisi olmasının yanında sosyal ve kültürel bozukluklara da dem vuruyor. Büyük şehirlerde insanların kopukluklarını, yaşamlarındaki ümitsizliği bizlere sunuyor.
Romero'nun filmle ilgili düşünceleri de oldukça olumluymuş. Hatta yeni filminde Pegg'in fikirlerinden de yararlanmak istemiş. Ortada zaten Romero filmlerini tiye alan bir film yok aksine bir saygı duruşu söz konusu. Ayrıca filmi 28 gün sonra ile karşılaştıranlara da ikili oldukça kızıyormuş. Danny Boyle'un Speedy Gonzalez gibi koşturan zombilerinin türe bir yenilik getirmediğini söyleyen Pegg “Bana göre etrafta sallana sallana dolaşan zombi figürü her zaman daha korkunç olmuştur” diyor.

Filmin 7.5 milyon dolarlık türün diğer yapımlarına göre görece az olan bütçesine rağmen özellikle zombi makyajları oldukça başarılı kotarılmış. Özellikle İngiltere ve Amerika'da iyi bir gişe başarısı yakalayan film tüm dünyada 30 milyon dolar civarı bir kazanç elde etmiştir. Eleştirmenler tarafından da beğenilen film en iyi zombi filmleri sıralamalarında ilk ona girmeyi başarmıştır.
Filmin devamının çekilip çekilmeyeceği ile ilgili Simon Pegg'e sorulan soruya cevabı “Shaun'un hikayesi sinema için bu filmle bitti ancak From Dusk Till Shaun adında bir çizgi roman serisi çıkarmayı düşünüyoruz.” demiş. Filmin Dvd versiyonunda da Shaun'un Bardan çıktıktan sonra neler yaptığı ile ilgili kısa bir animasyon mevcut. Eğer İngiliz komedilerini ve zombi filmlerini seviyorsanız bu filmi zaten seyretmişsinizdir. Yok seyretmediyseniz hayat kısa elinizi çabuk tutun.
Masis Üşenmez
1408 @ 18-05-2008 00:51
Bu odadan çıktığını düşünsen bile gerçekte asla çıkamazsın!

Mike Enslin (Cusack) kendini perili, hayaletli evlerin foyalarını ortaya çıkarmaya adamış ünlü bir yazardır. Amerika'nın en korkunç yerlerini ziyaret edip kitaplaştırır. Ancak bulunduğu yerlerin hiçbirinde ne bir hayalet görmüş ne de bir dehşetle karşılaşmıştır. Son kitabı en korkunç 10 otel'i bitirmek üzereyken okurlarından birinden Dolphin Otel'in bir kartı gelir. Arkada “sakın 1408'de kalma” diye bir not düşülmüştür.
Enslin kitabının finali için uygun olacağını düşündüğü bu odaya girmek için can atmaktadır. Hemen telefona sarılsa da otel resepsiyonu odanın dolu olduğunu söyler. “Peki ya haftaya?... Öbür ay? ...Öbür yaz?” cevap hep aynıdır “Dolu!”.
Tabii ki bu cevapla Enslin yılmayacaktır. Yayımcısı ile görüştüğünde oda boş olduğu sürece ona vermeleri gerektiğini yoksa dava açılabileceğini öğrenir.
Enslin New York'a gidip uzun zamandır görüşmediği karısına bile haber vermeden direk otele varır. Resepsiyon belanın geldiğini öğrenince kendisini müdürün odasına alacaktır. Otel müdürü Gerald Olin(Samuel L. Jackson) Enslin'i oda ile ilgili ne kadar da uyarmaya çalışsa bir sonuç alamaz. Oda uzun zamandır kullanılmamaktır ve toplam 56 kişinin ölümüne neden olmuştur. Bu ölümlerden 26sı kalp krizi, boğulma gibi nedenlerdense de diğer ölümlerin çoğu intihardır.

Enslin ise bunları bir oyun olarak görür. Oteller bu tarz peri hikayeleri uydurarak ünlü olup müşteri çekmek istemektedirler. Oysa ki Olin zaten otellin her zaman %90 dolulukla çalıştığını kendilerinin bu olayın duyulmasını bile istemediklerini söyler.

Enslin daha önceki ölüm olaylarını içeren dosyayı alarak odanın yolunu tutar. İçeri girdiğinde kayıt cihazına tipik bir otel odası olan 1408'i tüm ayrıntıları ile anlatmaya başlar. İlk şoku pencereden dışarı bakmasıyla yaşar bir anda açılan radyo irkilmesine neden olur. Kafasını çevirdiğinde yatağın üstünde daha önce olmayan çikolatalar ve tuvalette de kullandığı kağıt mendilin yenilenmiş olduğunu görür. İlk başta güzel bir oyun olduğunu düşünse de işler hiç de kendi beklediği gibi gelişmeyecektir. Olin'in odaya girenler en fazla bir saat dayandı sözünü doğrularcasına radyonun saati 60 dakikadan geri sarmaya başlayacaktır. Bundan sonra Enslin için asıl cehennem başlar. Ne kadar dışarı çıkmak istese de oda buna izin vermez ve onu en büyük yarası, ölmüş babası ve küçük yaşta kansere yenik düşen kızı da dahil pek çok ruhla baş başa bırakır.
İşleyiş olarak Stephen King'in Shining'ine oldukça yakın bir hikaye olan 1408 yine de seyirciye yeni şeyler sunmayı başarıyor. Shining'deki 237 numaralı oda gibi 1408 de lanetlidir ancak bu sefer çok farklı bir işleyiş söz konusu. Enslin'in kızının ölümünden sonra tanrı tanımaz, inançsız bir yazar olması ve lanetli yerlerle ilgili dalga geçen yazılar yazması belli ki 1408'i çok sinirlendirmiş. Ancak Enslin de diğer kurbanlar gibi kolay lokma değil pes etmeyip savaşmayı tercih eden bir yapısı var.
Daha önce Drained'dan tanıdığımız İsviçreli yönetmen Mikael Håfström'ın Stephen King'in kısa hikayesinden uyarladığı 1408 bize eski lanetli köşk filmlerini hatırlatıyor. Şimdiye kadar birçok kere çevrilmiş bu tarz, belki de ilk defa bu kadar kısıtlı bir alanda geçiyor. Elimizde bir yatak odası ufak bir banyo ve bir oturma odasından başka bir şey yok. Ancak yaşı ilerledikçe kamera önünde daha da mükemmelleşen bir John Cusak ile filmin büyük bir bölümünde içinde bulunduğumuz bu mekan gerilimi bizlere House on Haunted Hill, Hounted v.s. gibi daha önceki birçok yapımdan kat kat fazla yaşatıyor. Her an yeni bir süprizle karşımıza çıkan senaryo filmin sonuna kadar seyirciyi avucuna alıyor. Filmde özellikle Samuel L. Jackson'dan fazla yararlanılmaması ise beni üzdü. Afişte John Cusak'la beraber görünen karakterin iki üç sahne dışında ortada olmaması bir eksiklik.
Filmde son zamanlarda alışık olduğumuz bir rakama takma adeti de kendini gösteriyor. Filmde ortaya atılan birçok sayıda, uğursuz 13 rakamı referans alınmış. Örneğin oda numarası 1408 (1+4+0+8=13), otelin 13. katı asansörden sildirmesi, otelin kuruluş yılı olan 1912 (1+9+1+2=13) gibi birçok örnek filmden çıkarılabilir. Ayrıca 13 rakamına takmış biriyseniz Murat'ın Semum kritiğini de okumanızı öneririm.
Öteki Sinema için yazan Masis Üşenmez
Stephen King'den The Mist @ 18-05-2008 00:51
“Tek kelimeyle berbat bi film. bikaç bilimkurgu filimlerindeki canavarları birleştirip bi filim yapmaya çalışmışlar. ama çok kötü olmuş. boşuna zamanınızı harcamayın”
“Arkadaşlar Frank Darabont ve Stephen King yapacağını yaptı yine… Müthiş bir uyarlama korku gerilim ve çaresizlik dolu dakikalar... ne diyebilirim ayakta alkışlıyorum. Mutlaka görün, son yıllarda seyrettiğim en etkileyici filmlerden biri!.”
Beyazperde, net ortamında vizyon filmlerinden haberdar olmak için takip ettiğim, beğendiğim bir sinema sitesidir. Filmlerin kendilerine ait sayfaların altındaki okur yorumları da her zaman eğlenceli ve farklı okumalara sahiptir. Yine de yukarıda iki örneğini gördüğünüz üzere, bir sanat eseri (Sinema 7. sanat mıdır? konusuna hiç girmeyelim) üzerinde, özellikle de kendi ürünlerinden yeni referanslar üreten ve klişelerini yıllardır yeniden ve yeniden tüketen korku, fantastik sineması söz konusuysa, anlaşmak pek mümkün değil…

“The Mist” filmi, ki filmi yazarken Türkçe uydurulmuş ismi olan “Öldüren Sis”i asla anmayacağım çünkü böyle bir filme verilebilecek en uyduruk, en özensiz ismi kimin seçtiğini çok merak etmekteyim! Atilla Dorsay, yıllar önce yazdığı “The Games” filminin eleştirisinde, sürpriz bir finale sahip bu filmin isminin neden “Haris Kocanın Tuzağı” olarak Türkçeye çevrildiğini sorgulamaktaydı… Görünen o ki, aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen gişe rahatsızlığı hâlâ böyle abuk sabuk isimler seçilmesine sebep olabiliyor. Ne diyelim; Allah ıslah etsin!
Tekrar filme dönecek olursak; “The Mist”, başından beri merak ve ilgiyle izlenen, beklenen bir proje oldu çünkü ortada daha önce “Esaretin Bedeli – The Shawsank Redemption” , “Yeşil Yol – Green Mile” gibi her sinefilin arşivinde mutlaka bulunan iki müthiş filme hayat vermiş yazar Stephen King ve yönetmen Frank Darabont ortaklığı vardı. Bizdeki Yavuz Turgul, Şener Şen projelerine benzer bir ilgi uyandıran film, vizyon görene kadar kitabın hayranları tarafından ilgiyle takip edildi. Stephen King’in “Skeleton Crew” isimli kitabındaki bir hikâyeden uyarlanan senaryoda: Kuvvetli bir fırtına sonrası meydana gelen sis, tüm kasabayı kaplar. Bu yoğun siste ortaya çıkarak, insanları yiyerek beslenen yaratıkların varlığından haberdar olan insanlar, süpermarketin içinde kapana kısılmış durumdadırlar.

Bu tedirgin bekleyiş esnasında süpermarketin içindeki insanlar ikiye ayrılır, bazıları intikamcı bir tanrının bu yaratıklara hükmederek insanları kurban etmeyi emrettiğine inanırken, bazıları buna inanmaz ve içerdeki tehdit, dışarıdakinden daha korkunç sonuçlar doğuracak hale gelir.
Film ilk algılama ile sizi envai çeşit Dünya dışı yaratıkla korkutmaya çalışan bir korku gösterisi gibi gözükse de aslında minik bir toplum modelinin dışarıdan gelen bir tehditle nasıl değişebileceğine ve bazı bireyler için nefes alma imkânı bırakmayacağına dair bir deney olarak da yorumlanabilir. Din unsurunun insanı nasıl etkisine alıp şekillendirebileceği ve korku ile baskı kuran bireylerin meczupluktan bir anda peygambere dönüşebilecekleri 2 saat boyunca izleyene, özellikle 2008 Türkiye’sinde yaşayan bizlere acı ve sert bir şekilde gösteriliyor. Bu bakımdan düşünce olarak “The Mist”i, yine yakın zamanda seyrettiğim tamamen farklı ülkelere ve türlere ait iki film olan “Persepolis” ve “Uçurtma Avcısı – The Kite Runner”a yakın buldum. Bu arada filmin hemen başında bizi çok hoş bir haberci sürpriz beklemekte; baş karakterimizin işi sinema afişi çizmektir ve çalıştığı atöl-yede duvara asılı afiş daha önce sinemaya uyarlanmış The Thing filmidir (2009 da yeniden çekilecek) ve o anda Kara Kule filminin afişi üzerinde çalışmaktadır. Buradan Kara Kule ve kahramanı Roland’ın serüvenlerinin beyazperde de gözükmesinin yakın olduğu izlenimini edindim ve oldukça sevindim.

Frank Darabont, King uyarlamalarını seven ama onun canavarlarından ziyade yarattığı karakter ve mekânlarla ilgilenen bir yönetmen… Açıkçası ben bile “Esaretin Bedeli”nin bir King öyküsü olduğunu duyduğumda vaktiyle oldukça şaşırmıştım. Çünkü ülkemizde, Stephen King yakın zamana kadar hayalet, canavar öykülerinden başka bir şey yazmayan modern bir Amerikan edebiyatçısı olarak biliniyordu. Darabont iki duyarlı King öyküsünü sinemalaştırdıktan sonra bu defa arada kalmış bir öykü olan korkutmaktan geri kalmazken bir dram yaratabilen The Mist’i seçmiş ve Guillermo Del toro gibi Avrupalıların rahatlıkla yapabildiği gibi filmini tek bir türe ait algılamaya mahkûm olmaktan kurtarmış. King’in kitabını okuduğumda öyküyü 50’lerin atom, radyasyon, uzaylı istilası serilerine yakın bulmuştum ama anlatılan birey çatışmaları da oldukça ilgimi çekmişti. Darabont, öykünün içindeki küçük öykü kısmını daha çok önemsemiş ve doğru bir tercih yapmış…

Seyrederken anlayacaksınız ki, The Mist’de size saldıran yaratıklardan çok daha fazlası var. Fazla ipucu vermeden, erkek çocuğu olan babaların bu filmden çok fazla etkilenerek, hatta duygusal bir şoka uğrayarak çıkacaklarını belirtmeliyim. Son olarak; “The Mist” seyirciyi korkutma görevini başarıyla yerine getiren, zeki ve farklı bir senaryo ve Hollywood için oldukça aykırı bir sona sahip...
Hepten sıkıcı hale gelmiş, fantastik, bilim kurgu ve korku sinemasına farklı bir dokunuş ve katkı sağlayan güçlü bir film… Çarpıcı finalde fonda duyduğunuz etkileyici müzik ise “Dead Can Dance” grubuna ait "Searphim Falls" adlı çalışma…
Hepinize sevgiler ve bol fantastikli günler diliyorum.
Murat Tolga Şen 70'li Yılların Canavarları Saldırıyor @ 18-05-2008 00:51
70’li yıllarda, daha küçük bir çocukken, en çok sevdiğim iki şey; çizgi roman okumak ve sinemaya gitmekti. Çizgi romanların büyülü atmosferi her zaman çekmiştir beni. İşte ben ders kitabının içinde çizgi roman okuyan, sinema önlerinde değiş tokuş yapan bir kuşağın temsilcisiyim. Okulumu aksatacak düşüncesi ile, tatil dönemleri hariç çizgi roman okumama izin verilmezdi. Kaç kez okurken yakalandığımda annem tarafından yırtıldıklarını ya da sobaya atıldıklarını hatırlıyorum çizgi romanlarımın. Annem yırtar, ya da sobaya atar, babam ise daha insaflı davranır, erişemeyeceğim yükseklikte bir yerlere koyardı. İşte o çizgi romanların içinde “1001 Roman” adında, ince, 16 sayfalık fasiküllerden oluşa bir seri vardı ki aklımı başımdan alırdı. Tıpkı seriyal filmlerin mantığında, ikişer ya da üçer sayfalık devamlı öykülerden oluşan bir seçki sunardı bize; Sihirli Göz, Demir Pençe, Rory McDuff, Canavarlar Çarpışıyor, Dünya Tehlikede, Devlerin Tehdidi... 1001 Roman’ları hiç bayiden satın aldığımı hatırlamıyorum. 60’lı yıllarda yayınlandıkları için. Ancak eski sayılarını, sinema önlerinde açılan tezgahlardan topladığımı biliyorum... Sinema ise malum... 1001 Roman’ın (ve de Doğan Kardeş’in) etkileriyle olsa gerek, fantastik ve bilimkurgu filmleri ile serüven filmleri ilgimi çekerdi. O dönem için gözde filmlerimi getiren şirket; kesinlikle “Özen Film”di... Muhteşem filmler getirirdi benim için; Biyonik Adam Canavarlara Karşı (Super Infra-Man-1975), Tanrıların Dehşeti (The Land That Time Forgot-1975), Atlantis Kayıp Ülke (Warlords of Atlantis-1978), Yaratık (Alien-1979)... Elimde bu dönemden kalma ve üçünü “Özen Film”in getirdiğini hatırladığım dört film, biri “double feature” üç DVD var tanıtmak istediğim...
İlk DVD; 1975 yapımı Tanrıların Dehşeti (The Land That Time Forgot) ile 1977 yapımı, devam filmi, Tanrıların Dönüşü’nü (The People that Time Forgot) barındırıyor ve M.G.M’in “Midnite Movies” serisinden çıkmış. iki film de, ünlü fantastik kitaplar yazarı, Tarzan’ın da yaratıcısı Edgar Rice Burroughs’un (1875-1950) “Caspak” serisinin (1918), aynı adlı iki kitabından, yönetmen Kevin Connor tarafından filmleştirilmiş. Üstelik ilk filmin senaryo ekibinde ünlü bilimkurgu ve fantastik yazarı Michael Moorcock’un olması da cabası... Tanrıların Dehşeti; 1. Dünya Savaşı sırasında geçer. Bir Alman denizaltısı tarafından batırılan İngiliz gemisinden kurtulanlar, Bowen Tyler (Doug McClure) önderliğinde bir yolunu bulup, denizaltıyı ele geçirirler. Kurtulduklarını zannederlerken, bu kez de bir İngiliz savaş gemisi denizaltıya saldırır. Denizaltı dibe dalmak zorunda kalır ve yolunu kaybeder. Sualtında bir geçitten ilerleyerek, garip bir mekana gelirler. Burası binlerce yıl öncesinden değişmeden kalmış, Caprona adında bir yer, gizli bir ülkedir (King Kong filmlerindeki Kurukafa Adası gibi). Çok geçmeden dinazorlarla karşılaşırlar, ardından da savaşçı ilkel insanlarla. Gökyüzünde “Pterodactyl”lerin uçtuğu, ormanlarda ise “Allosaurs”ların kükrediği bu ülkede güvende değillerdir. Almanlar ile İngilizler bu tehlikeli bölgeden kurtulana dek ittifak yapmaya karar verirler. İlkel insanlar arasındaki savaşa girerler. Daha sonra keşfederler ki, ülkede zengin petrol yatakları vardır. Bu petrolü işleyip, denizaltı ile geri dönmeyi planlarlar. Bu arada Almanlar tekrar yönetimi ele geçirirler... Ada patlamaya başlarken, Almanların komutasındaki denizaltı Bowen Tyler ve Lisa’yı (Susan Penhaligon) geride bırakara yola çıkar. Tyler ve Lisa, kayaların üzerinden denize, şişe içinde bir mesaj fırlarırlar ve karlı dağlara doğru ilerlerler... Bu filmdeki denizaltı efektlerini Stingray kukla dizisinden ve de James Bond’lardan da tanıdığımız Derek Meddings yapmış...
İkinci film Tanrıların Dönüşü, ilk filmin kaldığı yerden başlar. Tyler’in mesajı bulunmuş, bir kurtarma ekibi hazırlanmıştır. Mesajda anlatılanlara göre bir harita çıkarılır. Ardından dev bir buzkıran gemisiyle yola çıkılır. Gemide yüksek dağları aşmak için, silahlarla donatılmış, pervaneli bir uçak da vardır. Ekibin bir kısmı bu uçakla dağları aşarak Caprona’ya gelir. Çok geçmeden gökyüzünde dev bir Pterodactyl’in saldırısına uğrarlar. Uçak yara alır ve gövde üzerine iniş yapar. Kazayı küçük sıyrıklarla atlatan ekip, Tyler’i bulmak üzere yola koyulurken sadece pilot uçağı onarmak için orada kalır. Canavarlarla dolu ormanlardan geçerler. İlkel (ama çok güzel) bir kadını, mağara adamlarının elinden kurtarırlar. Kadın Tyler’in bulunduğu yeri bildiğini anlatmaya çalışır. Tekrar yola koyulurlar.Çok geçmeden ilkel insanlardan biraz daha ileri döneme geçmiş barbar bir kavmin tutsağı olurlar. Tyler’da burada tutsaktır. Kaçmak için fırsat çıktığında harekete geçerler. Çıkan çatışma sırasında Tyler ölür. Maceralı bir yolculuktan sonra ilkel kızı alarak gemiye dönerler... Tanrıların Dönüşü, öykü kurgusu olarak bana Maymunlar Cehennemine Dönüş (Beneath the Planet of the Apes-1970) filmini hatırlattı. Oradaki karakterin adı Taylor (Charlton Heston) idi. Buradaki Tyler. Yine bir ekip zamanda atlama yaparak, mahsur kalmış olan Taylor’u kurtarmaya gidiyor, Taylor çıkan çatışmada ölüyor, ekip de ilkel kadını alıp gidiyordu...
Her iki filmi de barındıran çif taraflı diskte ekstra olarak yalnızca filmlerin fragmanları olmasına karşın, meraklısının gözü kapalı alması gerektiğine inandığım bir DVD bu...
1977 yapımı Dev Karıncalar İmparatorluğu da (Empire of the Ants) tıpkı yukarıdaki iki film gibi Özen Film’in getirdiği ve vizyona soktuğu H. G. Wells (1866-1946) uyarlaması kült bir film. Yönetmenliğini, düşük bütçeli “Dev Hayvanlı Filmler”in bir kaç ustasından biri olan Bert I. Gordon yapmış. Bert I. Gordon’u yine Özen Film’in getirdiği Dev Tohumu (The Food of the Gods) filminden biliyoruz. Aslında Dev Tohumu ve Dev Karıncalar İmparatorluğu, Wells’in “The Food of the Gods and How it Came to Earth” (1904) adlı romanı iki bölüme ayrılarak ve de moderleştirilerek çekilmiş filmler. Dev Karıncalar İmparatorluğu’nda; şehirden uzakta olan bir adada, yazlık site inşa eden bir şirketin adaya yaptığı tanıtım turu sırasında meydana gelen inanılmaz olaylar anlatılıyor. Şirketin temsilcisi olan Marilyn Fryser (Joan Collins), kaptan Don Stokely’in (Robert Lansing) teknesine bindirdiği konuklar ile adaya gelir. Çok geçmeden dev karıncaların ortaya çıkıp onlara saldırır. Tekne patlar. Bir panik başlar ve herkes ormanın derinliklerine doğru kaçar. Karıncalar konukları yavaş yavaş avlarlar. İçlerinde Marilyn Fraser ve kaptan Stokely’in de olduğu bir ekip, adanın derinliklerinde bir kasaba keşfederler. Bu kasabada, karşılaştıkları olaylardan daha garip olaylara tanık olacaklardır. Filmin jenerik bölümünde gördüğümüz üzere, bir tekneden denize atılan radyoaktif atık dolu variller karaya vurmuş ve karıcaların devleşmesine neden olumuşlardır. Anlayacağınız çevreci mesajları yoğun olan bir film Dev Karıncalar İmparatorluğu... DVD’de ekstra olarak hiç bir şey yok. Ama yine de meraklısınca arşive katılması gereken filmlerden... Çok sevdiğim bu filmin DVD’sini sevgili dostum Oky ile yaptığım bir takas sonucu arşivime katmıştım. Tıpkı eskiden sinema önlerinde yaptığımız çizgi roman takasları andıran cinsten...
1977 yapımı Hayvanların Günü (Day of the Animals) ise tipik bir “Hayvanların Dehşeti” filmi. Bildiğimiz üzere bu tarzın en önemli ve öncü filmi Hithcock’un Kuşlar’ıdır (The Birds-1963). Kuşlar’dan sonra özellikle de “B” filmi piyasası için benzer düzinelerce film yapılmıştır. Yönetmen, ormanlarda ve koruluklarda geçen, vahşi bir ayının dehşet saçması üzerine kurulu Grizzly (1976) adlı filmle tanınan William Girdler... Hayvanların Günü; daha başlangıç bölümünde ciddi ve çevreci mesajlarını izleyicinin gözüne sokuyor. Ozon tabakasının delinmesi, ultra violet ışınlarının dünyayı ve canlıları kötü yönde etkilemesi üzerine bir film bu. Hayvanlar çıldırıyor ve Amerikan kırsalında tatile gelmiş olan bir gurup doğa severe saldırıyorlar. Film; böyle giderse, ozon tabakasını delecek davranışlar sergilemeye devam edersek, olabileceklerden bir kısmı bunlardır üzerine iyice yoğunlaşıyor. Kadroda Leslie Nielsen ve “B” filmlerinin bildik oyuncularından Christopher George da var. Richard Jaeckel, Michael Ansara ve Lynda Day George da cabası... Müzikler, Lalo Schifrin’e ait... Bu türün içinde benim vazgeçilmez, küçük bütçeli “B” filmlerimden birisi Hayvanların Günü... DVD’de hiç bir ekstra bulunmamakta...
Metin Demirhan
yazının orjinal hali burada bulunmaktadır.
Hot Fuzz @ 18-05-2008 00:51
Çocukluğumdan beri İngiliz komedilerini tarzından dolayı hep sevmişimdir. Mounty Pythoon gibi başarılı komedi filmleri ile zirve yapan İngiliz sineması uzun süre duraklamaya geçmişti. Sonrasında çekilen Full Monthy tüm dünyada büyük bir başarı kazanınca yeniden canlanmaya başlamıştı. Ancak geçtiğimiz yıllarda iki Britanyalı İngiliz komedilerine Shaun of Dead ile yepyeni bir soluk getirdiler. Tabii bu başarı ikiliyi er ya da geç yeni bir projede daha karşımıza çıkartacaktı. İşte beklenen an geldi...
Simon Pegg ve Edgar Wright'ın ikinci birlikteliklerinden doğan Hot Fuzz çılgın İngiliz komedilerini özleyenler için iyi bir alternatif. İlk filmleri Shaun of Dead ile hem zombi filmi fanatiklerini kahkahaya boğan ikili bu filmde de Hollywood'un polisiye filmlerini tiye alıyorlar. Simon Pegg'e bu yolda Shaun of Dead'de olduğu gibi yine Nick Frost eşlik ediyor.
İkiliyi bir polisiye film çekmeye iten sebebi Wright şöyle açıklamış “ Her ülke sinemasının büyük ve iyi bir polisiye macera filmi vardır. Oysa ki İngiltere'de şimdiye kadar denenmemiş bir tür. Biz de bu boşluğu değerlendirmek istedik”.
Nicholas Angel, Londra'nın en başarılı polisidir. Sayısız ödül ve takdirnamesi ve işine adanmış kişiliği önce karısından boşanmasına daha sonra da şeflerinin çok göze battığı için bir taşra kasabasına sürmesine neden olur.
Angel kasabaya ilk gittiği gece bardan yaşı tutmayan çocuklar ile içkili araba kullanan bir tipi karakola götürecektir. Oysa ki kasaba İngiltere'nin suç oranı en düşük bölgesidir ve bölge komiseri bu gibi ufak(!) suçlarla bu oranı arttırmak istememektedir.
Angel o gece kör kütük sarhoş olarak yakaladığı kişinin kendi yardımcısı olduğunu öğrenince başka bir şok yaşar. Kasabaya devriye olarak çıktıklarında Angel kasabadaki karakterleri yavaş yavaş tanımaya başlar ve herkese bir şüpheli gibi yaklaşır. Markette kurabiye çalarken gördüğü çocuğun peşinde uzun süre koşar ancak yakaladığında Market sahibi( uzun yıllar sonra Timothy Dalton) sakin ol deyip çocuktan şikayetçi olmaz.
Ondan islenen çok basittir, örneğin kasabalının kaybettiği kuğuyu bulmak gibi. Angel yavaş yavaş bu kasaba ve halkına alışmaya başlarken ilginç kazalar da meydana gelmektedir. Bir gün üstü açık arabada kafaları kopmuş iki tiyatrocu bulunurken bir başka gün kasabanın en zengini evinde gaz patlamasından ölecek bir başka gün ise kasabanın yerel gazetecisi Angel'a önemli bir sır verecekken kafasına birkaç tonluk bir taş düşüp hayata veda edecektir.

Angel bu kazalarda bir gariplik olduğunu bilmekte fakat iş arkadaşlarını bu gerçeğe ikna edememektedir. Oysa ki sürdüğü iz kasabada kirli işler çevrildiğini gün yüzüne çıkaracaktır.
Yönetmen Edgar Wright ve filmin yıldızı Simon Pegg'in ortak yazdıkları senaryo on sekiz ay gibi uzun bir zamanda ortaya çıkarılmış. İkili 138 polisiye film izledikten sonra tüm klişeleri ortaya döküp filmlerinde kullanmaya çalışmışlar. Filmin ismi de seksenli ve doksanlı yıllardaki polisiye filmlere gönderme olarak seçilmiş.
Filmin geçtiği kasaba Somerset, Wright'ın amatör yapımı Dead Right'da da fonda kullandığı kasabadır. Ayrıca filmde ilk filmlerine de birçok gönderme yapılmaktadır. Frost'un karakterinin Pegg'e cornetto aldığı sahne SoD'de de var. Hatta ikili bu yüzden çektikleri filmleri Kan ve Dondurma Üçlemesi adını takmışlar. Her filmde farklı cornetto yeniyormuş.
İki filmi karşılaştırırsak Shaun of Dead oldukça başarılı bir korku komedi denemsiydi. Zombi filmlerinin tavan yaptığı bu zamanda ilaç gibi gelmişti. Hot Fuzz ise artık daha bir eskimeye tutmuş aksiyon polisiyeleri irdeliyor. Zamanında Leathal Weapon, Point Break, Bad Boys gibi iyi örneklerin klişeleri ile dalga geçerken ilk filmde olduğu gibi yine farklı çekim teknikleri ile seyirciye nefes aldırmıyor. Öyle ki birkaç sahnede gülmek için zamana ihtiyacınız olup filmi durdurmak isteyebileceksiniz.
Yine ilk filmlerindeki tam korkacakken absürt bir sahne ile seyirciyi gülümsetme çabası bu filmde de var. Omen'den beri gördüğüm en farklı öldürülme vakaları ile karşılaşırken polis ekibinin olaya bakışı ve Angel'ın çaresizliği seyirciyi güldürüyor.
Bu arada filmin içine kişisel silahlanma, küçük kasabaların büyüme çabaları, düzene aykırı insanların toplumdan uzaklaştırılması gibi gerçekler de komedi unsurları ile eleştiriliyor. Örneğin bir köylünün evinden Ergenekon Operasyonunda bulunandan daha fazla silah çıkarılırken bir de dev bir deniz mayını bulunuyor.
<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/rO9xhRrsy9A&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/rO9xhRrsy9A&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>
Birçok sinema dergisi tarafından 2007'nin en iyi komedi filmi seçilen Hot Fuzz belki sizi gülmekten öldürmeyecek ama süründüreceğine dair bazı şüphelerim var.
Masis Üşenmez
Kıymetlendik @ 18-05-2008 00:51

Öteki Sinema yazılarını şu anda bulunduğunuz yerden ve
www.otekisinema.com adresindeki Word Press blogumuzdan okuyabiliyorsunuz. Aslında bu blogculuğu artık kendi alan adımıza ait WP yapıdan sürdürmek istiyorum ama bir türlü buradaki oluşumdan da vazgeçemiyorum. Bunda Murat Özkan'ın görsel katkılarının etkisi çok büyük tabi :) Neyse yine "
artık sandalyeleri ters çevirelim de hepten WP'ye geçelim" derken birde baktımki
Google PR değerimiz
4 olmuş. Sanırım bu doğru yolda ilerleyen bir site olduğumuzu gösteriyor. Tam da bu aralar Blog ödülleri sitesinin bizim blogu başvurduğumuz halde neden değerlendirmeye almadığını düşünürken ve buna üzülürken sevindirici bir haber oldu. Bu arada blog ödülleri diyorlar ama ödüller hala belli olmamış! Neyse kendimize dönelim. Biz blog olarak ödülümüzü aldık. Yazılarında bize link veren ve yazılarımızı link vererek alıntılayan ve yayınlayanlara ve tabi siz değerli Öteki Sinema okuyucularına birde ve illaki, içimize sinema yazma ateşini düşüren ve şimdi yukarıda bi yerlerden bize gülümseyen
Metin Demirhan abimize çok teşekkür ederiz. (Bunu yazarken aklıma Star Wars : Return of the Jedi'nin finalindeki wookie'lerin köyündeki şenlikte Luke'a el sallayan Obi Wan Kanobi ve Annakin SkyWalker geldi.) Alta Öteki sinemanın okuyucularının nerelerden geldiğini gösteren bir Chart ekliyorum. Alaska'dan bile okucumuz var, Vallahi gururlandık :)
Öteki Sinema (aka: midnight movies) Main Dudes
Murat Tolga Şen - Masis Üşenmez
The Shining @ 18-05-2008 00:51
Masis Üşenmez
Stephen King'in bestsellerlarından biri olan The Shining'i okuduğumda henüz ortaokula yeni başlamıştım sanırım(evet bizim zamanımızda ortaokul diye bir kurum vardı). Oldukça yanlış bir yerde okumuştum romanı. Ailemle Uludağ'a tatile gitmiştik bir kış vakti. Akşamları bizimkiler okey oynarken ben de odama çekilip kitaba dalıyordum. Yalnız okudukça gerilim artıyordu. Kitapta geçen karlar altındaki otelin bir benzeriydi içinde oturduğum oda. Hatta odanın numarası da kitaptaki ünlü 237. odanın yanıydı, 235. üçüncü günde bitirmiştim kitabı. Her yerde hayaletler görmeye başlayarak...

Aradan yıllar geçmiş ben de kitap okumaktan çok film seyreder olmuştum. Daha ne divx bilirdik ne de dvd. Stanley Kubrick'in Otomatik Portakalı gösterime girmişti çekilmesinden yıllar sonra. Filmi o kadar beğendim ki yönetmenin tüm filmlerini izlemek için araştırmalara başladım. Ve o zaman The Shining'i buldum. Böyle bir filmden o zamana kadar nasıl haberim olmamıştı bilmiyorum.
Aldığım ilk dvdlerden biridir Shining. En çok eskittiğimdir ayrıca. O kadar çok seyrettim ki bu filmi sahne sahne anlat deseniz başlarım Jack Torrance'in görüşmeye gittiği ilk sahneden. Bana kitapta yaşadığım korkuyu hatırlatır her seyredişimde.
Bu kadar kişisel hikayemden sonra gelelim ana mevzumuza. Stanley kubrick'in 1980 yılında çektiği korku filmi The Shining gelmiş geçmiş en iyi korku filmleri arasında sarsılmaz bir yere sahiptir. Filmde Jack Nicholson alkolik, çıkış arayan bir yazar olan baba Jack Torrance'i, Shelley Duvall Wendy adındaki çaresiz karısını ve onlarca çocuk arasından seçilmiş olan Danny Lloyd ise pisişik güçlere sahip oğulları Danny'i oynamaktadır.
Overlook Hotel dağ başında, ormanlık bir alan içinde bulunan zamanında sosyetenin gözbebeği olmuş ama artık biraz gözden düşmüş bir oteldir. Yine de ünlü hayvan şekilli çimleri ile ünlü labirent bahçesi gibi artılarından dolayı turist çekmektedir. Ancak kışları otel tamamen boşaltılıp bir bakıcı tutulmakta ve yeni sezona kadar otele göz kulak olması istenmektedir.
Jack Torrence uzun süredir(içkmeyi bıraktığından beri) yeni romanı için iyi bir fikir bulamamış kafasını dinlemek isteyen bir aile babasıdır. Otelin teklif ettiği iş tam da istediği gibidir. Romanına yoğunlaşabileceği bir ortam ve kendisini rahatsız etmeyecek yabancılar. Karısı da Torrence'ın son zamanlardaki psikolojisini beğenmediğinden belki rahatlar diyerek teklifi kabul eder. Ancak oğulları Danny'i annesini otelle ilgili uyarır. Hayali arkadaşı Tony onların gitmemesini istemektedir.
Ancak Jack ailesini otelin kirli geçmişinden haberdar etmemiştir. Bir önceki bakıcı tüm ailesini katledip intihar etmiştir. Cesetler ancak aylar sonra otel tekrar açıldığında bulunmuştur.
Otele geldiklerinde son çalışanlar da oteli terk etmektedir. Bu sırada Jack müdür ile ayrılırken Danny ve annesi Şef aşçı Dick Hallorann ile mutfağa yönelirler. Dick çocuğun kendisi gibi telekinetik güçleri olduğunu anlar ve korkmaması için ona kendisi gibi parlayan insanların yanında parlayan mekanların da olabileceğini ve bazen bu durumun tehlikeli olduğunu açıklar. Danny'nin tek sorusu vardır: 237. odada ne var? Dick çocuğa o odadan uzak durmasını tembih eder ve içi rahat olmadan ayrılır otelden.
Bundan sonraki bir ay boyunca aile problemsiz, sessiz sakin bir hayat sürer. Ancak otel Jack'i farkında olmadan ele geçirmeye başlamıştır. Alkolden temizlenmek Jack'i çıldırtmak üzeredir. Otelin koca bir salonunu kendine ayırmış ama sürekli daktilosunun başında çalışmaktadır.
Bundan sonraki bölümde Jack'in yıkılışına şahit oluruz. Otelin ruhu adım adım Jack'i içine çeker ve bir önceki bakıcı gibi ailesini öldürmesi için Jack'i zorlar.
Filmin kalan kısmı bir çarşamba gününde geçer. Wendy Jack'deki ve oteldeki problemin farkındadır. Danny sürekli gördüğü ikiz kızlardan ve 237. odadaki yaşlı kadından bahsetmektedir. Eline beyzbol sopasını alan Wendy Jack'in daktilosundan çıkan kağıtların yanına gider. Yüzlerce sayfada sedece tek bir cümle devamlı olarak tekrarlanmıştır. "All work and no play makes Jack a dull boy" (Sürekli çalışıp hiç ara vermemek insanı sıkar anlamına gelen Mısırlılardan kalma bir atasözü). Bu sırada Jack piskopat gülümsemesi ile karşısına çıkar ve karısını iterek gördüklerini sevip sevmediğini sorar. Wendy korku ile sopayı Jack'in kafasına hızla indirerek olay yerinden koşarak uzaklaşır... İlerleyen sahneler bizi oldukça gerilimli bir hayatta kalma mücadelesine götürecektir.

Filmin zaten sahip olduğu korku öğeleri; bilinmeyen bir ortamda yalnız kalma, en çok güvendiğiniz kişiden şüphelenme, insanlardan intikam alma gayesindeki hayaletler ile Kubrick sinemasının uzun ve sessiz sahneleri, daha önce hiç görmediğiniz çekim teknikleri, asansörden akıp, odayı dolduran kan gibi farklı sahneler, o zamana kadar yapılmış en büyük film seti birleşince ortaya yakalanması güç bir başarı ortaya çıkıyor. Kubrick her türe farklı bir yorum katmayı başarmıştır. Bu filminde de hiçbir ayrıntıyı ıskalamıyor ve elindeki muhteşem üç oyuncu da onun oyununa dahil oluyorlar. Gerçi özellikle Jack Nicholson ile Shelly Duvall'ı oldukça yorduğu bilinen bir gerçektir. Guiness rekorlar kitabına göre bir filmdeki en çok tekrar çekim bu filmde tam 127 kere tekrar ile Shelly Duvall'ın bir sahnesinde yaşanmıştır. Kubrick'in mükemmeliyetçiliği bununla da sınırlı kalmamış, örneğin Jack Nicholson'ın balta ile kırdığı kapı önce ince bir kapı ile çekilmiş. Jack bunu çok hızlı alaşağı edince çok daha kalın bir kapı kullanılarak sahne tamamlanmıştır.
Bu filmi yazarken gerçekten çekincelerim oldu. The Shining öyle bir klasik ki sonrasında çekilen tüm tür filmlerine referans olmuştur. Hiçbir zaman ulaşılamayacak uzaktaki bir yıldız gibi parlamaktadır film tarihinde. Umarım onun bana yaşattığı tarif edilmez tadı biraz olsun yazımda bulabilmişsinizdir.

This is Spinal Tap @ 18-05-2008 00:51
Sizi uzun zamandır korku filmleri ile belki sıkmışızdır düşüncesi ile ve öteki sinema izleyicisinin sadece zombi manyağı bir kitle olmadığını göstermek için farklı bir film ile karşınızdayız.

Selam Ben Marty DiBergi, pek çoğunuz beni köpek maması reklamlarımdan hatırlayacaktır. Seyredeceğiniz bu belgeselde sizlere Britanya'nın en gürültülü gruplarından Spinal Tap'ı tanıtacağım. Amerika turnelerinin bu belgesel için çok yerinde bir tur olduğunu düşündüm ve kendimi de gruplarına dahil ettim. Hadi başlayalım...
İşte gelmiş geçmiş en komik kült filmlerden biri olan This is Spinal Tap'in giriş cümlelerinden aklımda kalanlar. Müzik endüstrisini ve özellikle Heavy metal camiasını tiye alan böyle bir film bir daha yapılmamıştır, yapılamaz da. Rob Reiner'ın 1982 yılında çekip belgeselmiş gibi sunduğu(mockumentary) bu film aslında 80lerin Heavy Metalcilerinin başına gelenlerinin bir yeniden canlandırmasıdır. Gerçekte Spinal Tap diye bir grup belki yok, belki de olmuştur ama her rockcı bu filmdekine benzer zorluklar, komiklikler yaşamıştır. Bu yüzden çoğu rock ünlüsü filmden de nefret etmektedir. Örneğin Van Halen'ın solisti filmdeki esprileri anlamadığından yakınmış, etrafındakiler nedenini sorduğunda ise “ bu olayların hepsi benim başıma gerçekten geldi” cevabını vermiştir. Hatta Amerika'da “so spinal tap” gibi bir deyim de türemiştir. Batan gruplar ya da kötü bir müzikal iş çıktığında kullanılmaktadır.

Aslında This is Spinal Tap o kadar ciddi çekilmiş bir filmdir ki seyirciler üzerinde yakın zamanda yaşadığımız Blair Witch Project gibi bir etkisi olmuştur. Uzun süre insanlar Spinal Tap'ı gerçek bir Heavy Metal grubu sanmıştır. Aslında grup elemanlarını oynayanların hem senaryoyu hem de şarkıları yazdıkları ve konser görüntülerinde gerçekten enstrümanları çaldıkları düşünülürse pek de yanlış bir algılama olmamıştır.
This is Spinal Tap isimli bu eğlenceli belgeselimsi, Amerikan dergisi Entertainment Weekly’nin hazırladığı En İyi 50 Kült Film anketinde zirveye, Premier dergisi tarafından ise 2006 yılında yapılan en iyi komedi filmleri anketinde üst sıralara yerleşmiştir.

Filmimize gelecek olursak Spinal Tap adlı grup yetmişlerde Listen to the Flower People şarkıları ile başladığı müzik yolculuğunun artık sonlarına gelmiştir. Smell the glove adlı son albümlerinin tanıtım turuna Amerika'da başlarlar. Ancak bu tur boyunca aksilikler peşlerini bırakmayacak ve seyirciyi gülme krizine sokacaktır.

Film boyunca rock tarihine o kadar çok gönderme vardır ki nereden başlasam bilemiyorum. Ya da sizlere bırakıp keşfetmenizi mi beklesem?
Yine de o kadar acımasız olmayıp bazılarını anlatalım.
- Öncelikle grubun 70lerden 80lere geçerken yaşadığı müzikal değişim birçok rock grubunun başına gelmiştir. Yetmişlerde çiçek çocuklar için şarkılar yaparken ve bir The Beatles klonu iken grup seksenlerde Black Sabbath'a dönmüştür. Günümüzde de buna benzer örnekler bulmak mümkündür.
- Grubun başına gelen çoğu aksiliğin gerçekten de bir karşılığı vardır. Stonehange performanslarında metrik değer yanlış yazılır ve ortaya 40cmlik bir yapı çıkar. Bunun etrafında dönen Druid kıyafetli cüceler oldukça komik bir görüntü oluştururlar ve izleyici kitlesi onlarla dagla geçer. Bu olayın bir benzeri Black Sabbath'ın başına gelmiştir. İngiliz ve amerikan metrik sistem farkından çok büyük bir Stonehedge yapılmış ve grup sahnede durmakta zorlanmıştır. İşin garibi Black Sabbath'ın başına olay 1983'de yani film çekildikten 1 yıl sonra gelmiştir(yine bir geleceğe dönüş vakası).
- Bir başka konserde ise Rock'ın Roll diye bağıran elemanlar konsere çıkmak için koridorlarda dolanırken yollarını kaybederler. Aynı olayı Judast Priest de yaşamıştır.
- Grubun solistinin sevgilisi direk Yoko Ono'dan alıntıdır.
<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/YZbHagBNY98&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/YZbHagBNY98&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>
Benden bu kadar gerisini keşfetmek size kalmış. Filmin bulursanız özellikle orijinal Dvdsini almanızda fayda var. İçerisinde filmden kesilmiş 60 dakikalık ek sahneler bulunuyor. Bunun yanında dvd'de grubun kliplerine de ulaşmak mümkün.
Masis Üşenmez sizler için yazdı
Jjakpae - City of Violence @ 18-05-2008 00:51
%100 aksiyon! %100 dövüş!
Organize suçlar detektifi Tae-su (Jung Doo-Hong), lise arkadaşı Wang-jae’nin (Kil-Kang Ahn) cenaze töreni için doğduğu kasabaya geri döner. Tören esnasında yine çocukluk arkadaşları Pil-ho (Lee Beom-Soo) , Dong-hwan ve Seok-hwan (Ryoo Seung-Wan) ile karşılaşır. Eski dostlar geçmişi yâd ederler, hem de arkadaşlarının kuşku uyandırıcı ölümü üzerine kafa yorarlar. Bu sıradan bir ölüm müdür? Yoksa ortada bir cinayet mi vardır?

Araştırma yapmaya başlayan Tae-Su ve ona yardım eden Seok-Hwan şaşırtıcı bir sonuca ulaşır. Wang-Jae’nin esrarengiz ölümünde emri aslında çok iyi tanıdıkları biri vermiştir.
Uzakdoğu sinemasının yükselen yıldızı Ryoo Seung-Wan yönetmenliğindeki nefesleri kesen aksiyon filminde ünlü aktör Jung Doo-Hong başrolde... (VCD arkası yazısından)
Nice zamandır böyle kendimi bulacağım bir film izlememiştim. Yine her zamanki gibi girdiğim VCDcide yeni gelen filmleri karıştırıyordum ki yeni bir Asya filmi gördüm sevindim. En azından seyirliktir, izler geçerim dedim zira Hollywood filmleri artık bana zevk vermez olmuştu. Filmi izledim, ne fragmanıyla ne de " %100 aksiyon - %100 dövüş " gibi bir tanımlama ile alakası olmadığını gördüm, tamam filmde oldukça geniş bir yeri dövüş sahneleri tutuyor ama bu da filmin aslında bir kara film olduğunu değiştirmiyor.
Film %30u bittikten sonra görüyorsunuz ki olay da belli azmettirici de... Ama olay yapısı gereğince kahramanların (biri hariç) gerçek ile yüzleşmesi kolay olmuyor. Buna ek olarak filmin başında ve bitişinde yeralan lise yılları flashback'leri olaylara karşı karakterlerin duruşunu aslında daha iyi anlamamızı sağlıyor. Hal böyle olunca film pop corn dövüş konseptinden uzaklaşıyor ve sona yaklaşırken harika estetize edilmiş, yapılabilecek tek tabirle Tarantino'nun damak tadına layık bir kara film çıkıyor karşımıza. Estetik uzakdoğu aksiyon sinemasının tüm nimetlerine rağmen %100 Grindhouse tadı bile alabiliyoruz filmden. (Zaten filmin konusunu buraya açmamın en önemli sebebi bu) Hem dublör performansları inanılmaz hem de dövüş sekansları yapay olmaktan uzak: Boyuna indirilen yan tekmelerin yada koşup duvardan sekmelerin bu kadar gerçekçi görünmesi bile beni şaşırttı. Aslına bakarsnaız filmde çok fazla şaşırtıcı şey var: Filmin ismine aldanmayın zira film vahşet öğelerini ilginç şekilde açıkça teşhir etmeksizin verilen bir şiddet tasviri kullanıyor, bunu şiddetin kansız kullanımı anlamında söylüyorum: Zira film çoğu türdaşından daha az kan içeriyor. Yine şaşırtıcı şekilde film kadın-erkek duygusallığını kullanmaktan ilginç şekilde kaçınıyor ve bununla da takdirimi kazanıyor: Filmde bayanların diyalogları 1 dakikayı bulmuyor. Filmin o tarz bir duygusallıktan uzak tutulması ne çocukluk günleri hissiyatını kaybettirmiyor ne de erkeksi bir intikam duygusunu...

Müzikleri bile filmin sonlarına yaklaşıktıkça uzakdoğu ritmlerinden uzaklaşmaya ve Spagetti Western'lerin vendetta temalarını hatırlatan bir akışa götürüyor. Hatta filmin sonundan bir önceki toplu kavga sahnesinin salt gitar müzikleri ve ağır çekimlerle verilişini gördüğümde bu filmi nasıl olur da Hero'daki gibi "Quentin Tarantino presents" takısıyla batıda gösterilmemiş diye şaşırdım diyebilirim. Hayatımda Malkoçlu filmlerindeki İmparatorla yapılan son dövüşün aynısı bir son sahneyle bitirilen bir filmin benim için bu kadar bağlayıcı olabileceğine inanmazdım ama filmde insanı şaşırtan o kadar şey var ki izlemeden anlatmam zor, çok zor...
Filmin bir aksiyon filmi görünümünde gerçek bir kara film olduğundan bahsetmiştik. Karakterlerin tamamının aslında bir noktada zayıflıkları olduğu ortaya çıkıyor ve bu da eski arkadaşlığı çökertecek olayları saplayacak ortamı hazırlıyor. Pil Ho karakterine özellikle hayran oldum diyebilirim. (Çimento kalite kontrolü harika sahneydi) Tüm bu özellikler ve fazlası yüzünden sona yaklaşılırken aslında ne olacağı içinize doğsa bile filmi asla bırakmıyor, daha da bağlanıyorsunuz. Film misyonu üzere bildik son için tahmin edebileceğinize fazladan bir kurban daha seçerek size son bir dakika golü daha atıyor.
Şu an bu yazıları yazarken bile filmin sonlarına gidildikçe birkaç kez çalan parçayı (Bi Tan Gwa Sang Chuh) dinlemekteyim. Bu filmi izlemediyseniz kesinlikle izletin, izlemeyenlere zorla izletin. Ciddi söylüyorum böyle filmleri her zaman bulamazsınız. Şu yazıyı yazdıktan sonra yönetmenin diğer tüm filmlerini izlemeye başlayacağım. Son söz olarak söylemek isterim ki sinemadan zevkiniz ne olursa olsun bu filmi mutlaka izleyin zira intikam temasını bu denli estetik ve vurgulu işleyebilen filmler nadir çıkar. Haliyle film Bittersweet Life ve Time and Tide yanında bir yerlerde duruyor, çevrenizde izleyen kişi her ne kadar az olsa da film için dğeil izlemeyenler için üzüleceksiniz. Uzun zamandan beri neredeyse unuttuğumuz bir türün, hele hele ucuz kahramanlara adanmış bir destanı izleme fırsatını kaçırmayın diyorum.
son not: Filmi aslını aratmayan bir seslendirme ile sunan Kanal D DVD Film Klübü'ne teşekkürler.
Yazan : Akuma Blade
Bloglar geliyor! @ 18-05-2008 00:51
Film seyretmek her yaşta en büyük tutkum olduğundan ve sadece seyretmek değil, üzerinde konuşmak ve yazılanları okumaktan da büyük zevk aldığımdan olsa gerek, memlekette sinema adına yazılmış ne varsa bir şekilde bulup okumanın ve mümkünse biriktirmenin meraklısıyım.
Bir zamanlar bunu yapmak çok zordu çünkü, gazetelerin verdiği
TV'de 7Gong gibi dergiler ve yine Milliyet gazetesinin verdiği
500 sayfada 5000 film, Atilla Dorsay'ın eski fantastik film eleştirilerini topladığı
Beyazperdede kırmızı filmler gibi kitaplar ve bazı video firmalarının bülten dergileri dışında okunacak pek bir şey bulamıyordum. 90'ların ortalarından itibaren çıkan sinema
Antrakt, Beyazperde, Sinema gibi dergiler, ikide bir kapanmalarına rağmen oldukca büyük bir açığı kapatmışlardı. Şimdilerde hiç bir zaman olmadığı kadar çok dergi yayınlanmasına rağmen hepsi Vizyon takibi yaptığı için içerik olarak çok farklı olduklarını söylemek zor. Genelde hediye olarak verdikleri DVD'lerle fark yaratıyorlar. Blogun ilham kaynaklarından biri olan ve " öteki" türlere hakkını vermiş ilk türk sinema dergisi "
Geceyarısı Sineması" arada müthiş bir çıkış yapıp hatırı sayılır bir okuyucu kitlesi kazanmış olmasına rağmen ulusal dağıtım olanaklarından faydalanılamaması sebebiyle 19 sayıdan sonra yayınına son verdi.
Açıkcası verdikleri DVD'ler ve diğer promosyonlar sebebiyle fiyatları giderek şişen sinema dergilerini artık almıyorum. devamlı olarak takip ettiğim
Sinema dergisini de Engin Ertan yazılarının yüzü suyu hürmetine devam ettikten sonra kendini tekrarlamaya başladığı için bıraktım. İnternette giderek yükselen sinema sitelerinin de bunda payı var elbette... Ama sevdiğim türler sebebiyle olsa gerek; Vizyon takipcisi sinema siteleri yerine kendiminki gibi samimi, kişisel yada arkadaşların oluşturduğu blog oluşumlarını seviyorum ve ciddiye alıyorum. Fakat bizm Blog dahil olmak üzere Türk sinema bloglarının en büyük sorunu henüz yeterince tanınamamak... Bizler dahi oldukca beğenilen, kendi okuyucu ve fanları olan bir blogu son anda farkedebiliyoruz. Mesela bunlardan biri çok kısa süre önce farkına vardığım
Ters Ninja blogda yayınlanan manifesto'da Ters Ninja oluşumu şöyle açıklanıyor : "
Tersninja.com yaratıcısının körü körüne bağlı olduğu sinema sevgisini saymazsanız tamamen bağımsız bir teşebbüstür. Sitede yer alan Landlord başlıklı tüm yazılar kendisine aittir. Landlord en büyük desteğini derin dünya görüşüyle, ince elenmiş sık dokunmuş hayat felsefesiyle, doğruya ve iyiye ulaşmayı düstur edinen öğretileriyle efsaneleşen ve Tersninja.com’un ruhani liderliğini de üstlenen bilge ninja, Terso Ninja’dan almaktadır. Landlord bu güçlü desteğe rağmen sizlerin yorumları, katılımları, tıkları, jurnalleri olmadan sitenin “mazide kalan kuru bir gürültü” olacağını da bilmektedir. Tersninja.com sinema hakkında yazmak isteyen herkese açıktır ama yazmak ve yazabilmenin aynı şey olmadığının farkında olan Landlord, siteye girecek yazılar konusunda her türlü titizlik gösterme hakkını saklı tutmaktadır. Tersninja.com hakkında bilinmesi en zaruri bilgi; sitemizin mevcut sinema siteleriyle hiçbir şekilde rekabet etmeyecek (edemeyecek) bir karakterde olmasıdır. İki türün işlevleri son derece farklıdır çünkü. Sitemiz vizyon bilgileri, salon bilgileri gibi ”haftasonu sinema kullanıcısı”na hizmet eden özellikleri barındırmayı tercih etmemektedir. Sitemizin hizmet kapsamına sinemaya gönül veren, okumayı, bilmeyi seven, sinemanın dışında sanat dallarına ilgi gösteren, birey olabilmeyi becermiş organizmalar girmektedir. Bu site saydığımız özelliklere sahip organizmalar arasında din, dil, ırk, tür, cinsiyet, yürürken kullandığı ayak sayısı ayrımı yapmaz."
Benim de hasta bir takipcisi olduğum ve konuk yazar olarak küçük de olsa katkıda bulunduğum
Sinematik,
Sinematik Mafia,
Sinematik Spaghetti bloglarını ise Öteki Sinema okuyucuları çok iyi biliyor artık. Sinematik'den Çilek'in açtığı ve lezzetli (çilek kremalı) Nostaljik Türk Sineması yazılarını barındıran
Çilekin Dünyası blogu'da yükselen alternatif sinema bloglarından biri (şimdi hatırladımda zamanında rahmetli Metin Demirhan abi bizim için böyle bir yazı yazmıştı da ne sevinmiştik!)

Başından beri bizi destekleyen, bizim de çok sevdiğimiz
Kısa Film blogu ise artık iyice oturdu ve misyonunu çok başarılı bir şekilde sürdürmeye devam ediyor. Gölge-E dergi'ye yazdığım esnada tanıdığım ve sevdiğim bloglardan biri de Sinema ve filmler üzerine değil ama tür sinemasını çok sevenlerin meraklısı olduğu Çizgi roman yazıları barındıran Sıtkı Sıyrılın blogu :
Zagorun sözü Bu! (enteresan bir isim ) Yine yakın zamanda rastladığım Çilek'in blogunda yazdığı tarz yazılar barındıran ama ne talihsizlik Ekim 2007'den beri güncellenmeyen bir blog daha var :
Yeşilçam YarmasıSineafil78'e ait eskilerden bir blog olan, klasik filmlere ait nefis yazılar içeren
Klasik ve kült filmler blogu da mutlaka okumanız gereken bir alan... Son olarak da geçenlerde yazdığım Cloverfield yazısına müthiş bir katkı yapan ve hem temasal hem de yazısal olarak orjinalite sağlamış Ara Bölge'den haberdar etmek istiyorum sizleri... Blog kendini şu kelimelerle ifade ediyor : "
William Seward Burroughs sevdiğimiz bir abimizdir. Kim olduğuna dair hiçbir fikrim olmadan alıp okuduğum Çıplak Şölen romanından sonra kendisinin ve eserlerinin peşine düşmüş, romanın karakterlerinden Dr Benway'inse (her nekadar kendisinden azar azar bahedilse de) okuduğum en zevkime hitap eden roman karakteri olduğuna karar vermiştim. Arabölge, Burroughs'un Interzone adıyla yayınlanan eserinin bizdeki adı. Gerçi bizim ara bölge ile gevurun interzone'u kafalarda farklı şeyler çağrıştırsa da -toplumsal bellek ve sözcüklerin şahsiyeti de diyebiliriz, çeviren elemanın başarısızlığı da-, bu farklılık site konseptini oluşturmada işimize yarayacak."
Yine son zamanlarda farkına vardığım ama ayakları yere oldukca sağlam basan Alternatif Sinema ve kısa film blogu
Asinema'da tadına doyum olmayan okuma ve izleme alanlarından biri ve kendi misyonunu şu biçimde ifade ediyor: "
internetteki sinema tekellerini az çok hepimiz biliyoruz. Beyazperde.com, Sinema.com, Sinemalar.com… Profosyenel yazar kadroları, arkalarında dev sermaye grupları, her yerinden reklam kokan popülist yayıncılıkları ile. Ve bu tekelleşme sürecinde en son örnek ise Beyazperde’nin Mynet ile birleşmesi oldu. Kaybolan ise internetin ve sinemanın alternatif, bağımsız, özgür sesi oldu.
Sinemanın her alanında alternatif seslerin yükselmesini istiyoruz. Belki de bu bağlamda sinemanın en özgür en bağımsız alanı kısa filmler. Biz de ilk iş olarak kısa filmleri yayınlayarak başlıyoruz. İşe kısa filmlerden başlamamızın bir başka nedeni de kısa filmlerin artık yoğun olarak video paylaşım sitelerine sunulması fakat bunların derli toplu bir şekilde toparlandığı bir sitenin olmaması. Bu alanda ilk örnek olan Benimsinemalarım ise teknolojinin ve kısa filmcilerin gerisinde kalarak artık ihtiyacı karşılayamıyor."
Şimdilik aklıma gelenler bunlar, unutmadan söyleyeyim bu alternatif blog oluşumlarının en büyük destekcilerinden biri muhafazakarlığı sebebiyle bazıları tarafından ısrarla önemsizleştirmeye çalışılmasına rağmen memleketteki en değerli sinema kalemlerinden biri olan
Ali Murat Güven... Ulusal basında kaç eleştirmen divx fenomeni için adam gibi bir yazı yazdı ki bugüne kadar bu bile yeter.
Dante 01 @ 18-05-2008 00:51

Kaç film oldu? Bilmiyorum valla, ben saymadım. Seyrettiklerimin hepsini yazıyorum. İsteyen saysın. Festivalin en merak ettiğim filmi Dante 01’i nihayet izledim. Üstelik Marc Caro ile tanışıp söyleşi bile yaptım. İnanmayacaklar için birlikte fotoğraf çektirip, üstüne iki Tersninja.com flyer’ına imzasını attırdım. Filmin yorumu yazının devamında, röportaj ise pek yakında yayında. Tersninja.com gördüğünüz üzere “Arabaya benzin de koyim mi, abi” diyecek duruma gelmiştir artık.
Dante 01 – Marc Caro - Seyir Mekanı: Beyoğlu Emek
Jean-Pierre Jeunet ile birlikte çektikleri Şarküteri ve Kayıp Çocuklar Kenti ile hatırladığımız Marc Caro çizgi roman fantastiğiyle, bilimkurguyu harmanlandığı ilginç, sofistike ve cesur denebilecek bir filmle çıktı festival seyircinin karşısına. Önceki iki filmindeki masalsı havanın yerini daha karamsar, daha karanlık ve daha mistik havaya bırakması kimilerini memnun etmedi tabi. Ama benim gibi 2001 Uzay Macerası ve Solaris hayranı bilimkurgu meraklıları bu filmi şimdiden fetiş filmleri arasına yerleştirmeye hazırlanıyor.
Caro gerçekten de Dante 01’i yaratırken belli ki onu bugüne kadar etkileyen yapııtların tortusunu filme taşımaktan çekinmemiş. Filmin hikayesinin uzayın derinliklerindeki bir istasyonda geçmesi, bu istasyonun sıradışı bir gezegenin yörüngesinde olması, istasyonda bilimadamlarının olması ve klostrofobik atmosferiyle Solaris’i; hikayenin mistik yönü ise 2001 Uzay Macerası’nı akla getiriyor ilk anda. Daha popüler bir filmle paralellik kurmak gerekirse de David Fincher’ın çektiği üçüncü Alien filmiyle Dante 01 arasındaki benzerliklerin dikkaç çekici olduğu söylenebilir. İkisinde de hikaye uygarlığın çok uzağındaki tecrit edilmiş bir mekanda geçiyor. Daha da önemlisi iki filmin karakterleri de toptan kafası kazıtılmış, akıl sağlığı pek de yerinde olmayan mahkumlar. Caro’nun kankası Jeunet’nin ilk Hollywood macerası Alien: Resurrection’a da değinmek gerekir. Çünkü Dante 01 ile aynı formül üstünden yürüdüğü söylenebilir onun da. Nedir o formül: kurbanlar + düşmanlar + kurtarıcı + tecrit edilmiş mekan x karmaşa. Kurbanlar her iki filmde de otorite ve otorite karşıtı olarak kategorize oluyorlar. Yine her iki filmde de otoriteyi temsil eden kurban gurubu (a) düşmanı inceleme ve ehlileştirme peşinde. B gurubu ise isteği dışında olaylara dahil oluyor. Kurtarıcı görevini üstelene ise insanüstü özellikler sergileyen bir figür. Alien:Resurrection’da bu Ripley; Dante 01′de ise isimsiz bir tutuklu. Kurtarıcı hep otorite tarafından esaret altında tutuluyor. Bu da onun başlangıçta b gurubu kurbanlarla müttefik olma durumunu doğuruyor. Bu gurubun içinden çıkan bazı çatlak seslere rağmen…
Çizgi romanların sinemaya üstün geldiği nokta yaratıcısının hayal gücünü daha sınırsız kullanabilmesine imkan vermesi. Sinemada seyirciye şatafatlı bir sahne gösterebilmek için büyük paralar ve insan gücü harcamanız gerekirken bundan çok daha karmaşık bir sahne çizgi romanda yalnızca tek bir çizer tarafından kısa bir sürede yaratılabilir. Bu da çizgi romancıya sinemacıdan daha özgür davranabilme, düş gücünü daha sınırsızca kullanabilme lüksü getirir. Süper kahramanların önce çizgi romanlarda arzı endam etmesinin en büyük sebeplerinden biri budur. Caro da bir çizgi romancı. Sinemadan önce çizgi romanlar yapmış biri. Buradan gelen bir alışkanlıkla Dante 01’ini yaratırken düşgücünü hiç sınırlamamış. Başkalarının saçma bulacak olmasını dert etmemiş.

Ama ne yazık ki sinemanın çizgi romana açık ara üstün geldiği nokta ise, sinemanın çok daha büyük kitlelerce tüketiliyor olması. Çizgi roman okurları asgari müşterekte buluşup benzer özellikler sergilerken sinema seyircisi dediğimiz büyük kitle çok farklı özellikleri, zevkleri, algıları olan insanlardan oluşuyor. (Bunun için hiç riske girmemek prensibiyle çekilen gişe canavarı filmler denemiş formüller üstünden yürüdüğü için hep birbirine benziyor.) Dolayısıyla Caro’nun filmin finalini bir sinemacı olarak değil de bir çizgi romancı gibi getirmesi çoğunluğu memnun eden bir tercih olmuyor. (Bu Caro’nun umurunda değil tabi.) Bu ancak belli bir kesimin hazmedebileceği bir şey. Filmi seyrettiğim salonda insanların verdiği tepki de bu argümanımı destekler nitelikteydi zaten. Filmin karanlık ve karamsar atmosferi de mainstream sinema izleyicisini salondan hoşnutsuz ayrılmasına neden olacak bir başka tercih. Ama Caro zaten bir tüccar değil, bir sanatçı. Dante 01 onun gişeyi düşünerek film yapmayacağının ilanı aslında. Ama dünyanın ve sektörün gerçeklerini düşünürseniz, bu onun kariyeri boyunca çok fazla film çekemeyeceği gibi acıklı bir tablo da koyuyor önümüze. Çünkü Caro’nun çektikleri “görselliği ön planda olan filmler.” Ki bu aynı zamanda “pahalı filmler” demenin bir başka yolu. Kitlelere hitap etmeyen pahalı filmler de yapımcıların pek yanaşacağı türden projeler değiller.
Dante 01 ülkemizde de vizyona girmeyebilir. Neyse ki ben bu filmi sinemada seyretme şansı buldum. Çünkü DVD’den aynı keyfi verecek bir film değil bu.
Yazan: Landlord
Bu yazı Ters Ninja blogu ile yazı değişimi çercevesinde Öteki Sinema Blog'da yayınlanmaktadır. (Ver Yetimhaneyi al Dante01'i durumları oldu biraz :) )
Mine Mutlu Filmleri @ 18-05-2008 00:51
Öteki Sinema Blogunun 2007 yılında en çok aratılan kelimesi : Mine Mutlu idi...
Giderek muhafazakarlaşan toplumumuz tarafından şu aralar tamamıyla reddedilen bir tür olan Erotik Türk Sinemasının en popüler kadınlarından biriydi Mine Mutlu... Fakat o aslında çok farklı bir filmografiye sahip değerli bir oyuncuydu.
Yeşilçam'a ilk ayak bastığı günlerde on yıl sonra erotik filmlerde oynayıp bir dönemin insanlarnın cinsel cazibe noktası olacağını tahmin edemezdi elbette... "Kırk iki yıllık yaşantısında henüz 19’undayken çevirdiği filmlerle, sinemayla tanışır. Önceleri yardımcı kadın ve genç kız rolleriyle boy gösteren Mutlu, daha sonraları ister melodramlarda ister güldürülerde aranılan başrol oyuncusudur. O yıllar henüz genç kızların soyunmadıkları dönemdir ve Mine Mutlu, diğer meslekdaşları gibi, genç ve saf genç kızları oynamaktadır."

Mine Mutlu güçlü bir giriş yaparak başladığı sinema hayatında en iyi oyuncuların yanında oynamış ve güçlü bir oyunculuk sunmuştur. fakat filmlerde de çok ca duyduğumuz üzere Kader ağlarını örmüştür bir kere...
"İlk filmi, 1967 yapımı olan “Bana Kurşun İşlemez” ve “Mandrake Killing’e Karşı” filmiydi. 1974 yılına girildiğinde seks furyası da başlamıştır ve Mine Mutlu birden bire bu furyanın içinde bulur kendisini. Yeşilçam’a özgü erotik sinemada Mine Mutlu daha çok güldürü filmi oyuncusudur ancak, bu türde soyunan ve sevişen oyuncudur da aynı zamanda. Furyayı başlatan, “Beş Tavuk Bir Horoz” ve “Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak” filmlerinin gerçek yıldızı Mine Mutlu’dur. Mine Mutlu sadece iki sene erotik filmlerde oynamıştı, zaten bu furya “porno”ya dönüşmeden sinemadan ayrılmıştı ama ne yaptıysa olmadı. 1974-1975 yıllarını içine alan bu iki yıllık süre içinde bu tür filmlerde oynayan Mine Mutlu daha sonra sinemayı bırakıp sahneye çıktı, şarkıcılık yaptı. Mine Mutlu, Uzun yıllar meme kanseriyle boğuştuktan sonra 30 Eylül 1990’da henüz 42 yaşındayken sessiz-sedasız bu dünyadan göçüp gitti."Öteki Sinema olarak, sadece erotik filmlerde oynadığı sanılan ama aslında Ayhan Işık, Sadri Alışık (küçükken ikisini kardeş zannederdim.) Zeki Müren, Ahmet Mekin gibi dev oyuncularla çalışmış bir oyuncu olan Türk Sinemasının bu şanssız kraliçesine ait Yeşilçam macerasını film afişlerini elimizden geldiğince toparlayarak sizlere sunmak istedik ve 69 film çevirmiş Mutlu'ya ait kronolojik olarak sıralanmış 58 adet afişle nette bulabileceğiniz en büyük Mine Mutlu film afişleri sayfasını da yapmayı başardık. Bu derlemeden sonraki beklentimde şudur; Kardeş site
Sinematik'den de Mine Mutlu lobi kartları da gelse yada Türk filmleri ve oyuncuları uzmanımız
Çilek blogunda Mine Mutlu'dan biraz bahsetse ne güzel olur.