Allah’ın isimleri ve derinlikler @ 18-05-2008 00:45
Risâle-i Nur, Allah’ın bin bir esmasıyla örülmüş bir gül goncası gibidir. Mevzular işlenirken Allah’ın isimleri referans alınır. Bahisler derinleştikçe Allah’ın isimlerinden istimdâd edilir. Manevî hazinelerin kapısı Allah’ın isimleriyle açılır. Ummanlarda, deryalarda AIlah’ın isimleriyle yüzülür. İslâm’ın atmosferinde, imanın ufkunda, vahyin verâsında, Kur’ân’ın semasında AIlah’ın isimleriyle uçulur. Hakkın ve hakîkatın kapısı AIlah’ın isimleriyle çalınır, açılır, Allah’ın izniyle girilir ve kapı girmek isteyenlere açık bırakılır.
Bedîüzzaman Hazretleri herhangi bir mevzuda derinliğine hakikat yolu açarken, konu ile ilgili Allah’ın isimlerine sıkça iltica eder ve sığınır. Her bir konuda bir veya birden fazla İsm-i Şerifi melce’ ve mence’ yapar. Her bir sayfada bir İsm-i İlâhî’den tefeyyüz eder, bir ism-i Lâhutîyi tezekkür eder, tefekkür eder. Bunu Risâlelerinde, isimleri muhtelif ihtiram ifadeleriyle telâffuz ederek barizleştirir.
Meselâ, “Bismillâhirrahmânirrahîm” kelimesinin esrârını işlediği risâlede, bu kelimede geçen isimlere mazhariyetinin gereği, Ulûhiyet, Rahmâniyet, Rahîmiyet, Rubûbiyet, Vâhidiyet, Ehadiyet, İstiğnâ ve Samediyet hakîkatlarının kapısını çokça çalar. Bu hakikatlardan elmaslar ve cevherler çıkarırken Kadir-i Rahîm, Malik-i Ebedî, Hâkim-i Ezelî, Rezzak-ı Kerîm, Mün’im-i Hakikî, Ehad, Samed1, Zat-ı Zülcelâl, Zât-ı Rahmânirrahîm, Rabb-i Rahîm, Zât-ı Akdes, Zât-ı Vâcibü’l-Vücud, Sultan-ı Ezel ve Ebed, Müstağnî-i Ale’l-ıtlak, Sultan-ı Sermedî isimlerini telâffuz, tezekkür, tefekkür, tefeyyüz ve tâdâd eder.2
Meselâ namazın beş vakte tahsisinin hikmetine ve esrarına girerken Saîd Nursî Hazretleri önce ibadetin ve namazın mânâsını verir. Kulun acziyetini ve zaafiyetini şefaatçi yapar ve Allah’ın birden fazla sıfatını melce kabul eder. Derinleştikçe kul, kusur ve noksanlıklarla müptelâ oluşunu idrak etmeye ve ubûdiyete çağırılırken; Cenâb-ı Hakk’ın Celâli, Kudreti, Cemâli, Kemâli, Gınâsı, İzzeti, Azameti, Rahmeti, Rubûbiyeti, Kayyûmiyeti, Kıdemi, Bekası, Kahrı, Mâbûdiyeti ve Mahbûbiyetinden her birisi ayrı birer dergâh kapısı olarak çalınır, açılır ve girilir. Her bir kapıdan girildikçe, bu kapı ile ilgili ism-i şerif tâdâd ve ihsâ edilir. Nitekim bu çerçevede Dokuzuncu Söz’de, Kadîr-i Zülcelâl, Rahîm-i Zülcemal, Kahhar-ı Zülcelâl Kayyum-u Bâkî, Kadîm-i Bâkî, Cemîl-i Lemyezel, Celîl-i Lâyezâl, Rabb-i A’lâ, Mahbûb-u Bâkî, Kadîr-i Kerîm, Mâbûd-u Hakikî, Hâlık-ı Mevt ve Hayat, Hakîm-i Zülkemâl, Hafız-i Rahîm, Gani-yi Mutlak, Rahman-ı Zülkemâl ism-i şeriflerine daha fazla müracaat edilir.3
Bedîüzzaman Hazretleri bu isimleri tâdâd ederken, bir yandan hakikatların en derin kuytularındaki mücevherlere dikkat çeken ve ulaştıran birer ip ucu sunmuş olur; diğer yandan Peygamber Efendimiz’in (asm), “Kim Allah’ın isimlerini ihsâ ederse (sayarsa) Cennet’e girer”4 hadis-i şerifinde verilen müjdenin kapısını aralamış, Peygamber (asm) müjdesine nâil olmak için “isimleri ihsâ etmenin” keyfiyetini, biçimini, tarzını, şeklini ve yolunu göstermiş olur.
Böylece Saîd Nursî Hazretleri Allah’ın isimlerini ihsâ etmeyi “tefekkür” hayatımıza getirmek sûretiyle, Cennet’e vesîle olmakla berâber; sadece “saymaktan” ibâret zannedilen “ihsâ” mefhumunu açmış, açıklamış, tefsîr etmiş, zenginleştirmiş ve mühim bir “Sünnet-i Seniyyeyi” ihyâ etmiştir.
Diğer yandan Allah’ı zikri yalnız “Allah”, “Hû”, “Hayy”, “Hak” gibi sayılı isimlere münhasır kılmaz; bu isimleri de zikretmekle berâber, zikri mümkün mertebe bütün isimlere teşmil eder, yani zikri umûmîleştirir. Başka bir ifadeyle Allah’ı zikirde kalp ile beraber aklı, fikri, dimağı ve diğer duyguları itminana kavuşturur. Başka bir ifadeyle “İlim ve Akıl” çağının insanına AIlah’ın zikrini ilimle, tahkikle ve tefekkürle bütünleştirir.
Bir diğer ifadeyle Risâle-i Nur, insanın “Ahsen-i Takvim” üzere yaratılış hikmetini Allah’ın isimleriyle keşfeder.
Dipnotlar:
1- Sözler, s. 12, 13
2- Sözler, s. 18, 19
3- Sözler, s. 48, 49
4- Buhârî, 8/1165; Tirmizî, Daavât, 86
sekine duasi @ 18-05-2008 00:45
-
1. Allah(c.c.)(c.c.) en büyüktür (On defa).
Rahmân ve Rahîm olan Allah(c.c.)(c.c.)'ın adıyla
2. O rubûbiyet ve ulûhiyetinde istiklâl sahibi olan ve kâinatın tamamına bizzat hükmettiği gibi, küçük büyük her bir varlığa da bizzat hükmeden ve kâinattaki geniş icraatına hiç kimse müdahale edemeyen Ferd'dir.
O, varlıklara hayat verip canlandıran, Kendi hayatı ise zâtî, ezelî ve ebedî olan Hay'dır.
O, varlığıyla bütün varlıkları düzenli bir şekilde ayakta tutan; fakat Kendi varlığı hiçbir varlığa bağlı olmayan Kayyûm'dur.
O, haklıyı haksızdan ayıran, her şeyi hikmetle, bir gaye için ve faydalı bir şekilde yaratan Hakem'dir.
O, kâinatı ince hesaplarla yaratan, her varlığı yaşadığı şartlara uygun olarak donatıp bütün ihtiyaçlarını adaletle veren ve başkalarının hukukuna tecavüz eden varlıkları cezalandırıp iyilik yapanları da mükâfatlandıran Adl'dir.
O, hiç bir şekilde hiçbir noksanı olmayan, kâinatta görünen bütün kusurlar asla Kendinde bulunmayan, sapıtmışların söyle-dikleri batıl düşüncelerden sonsuz derece yüce olan, kâinatı dâima temiz tutarak güzelleştiren ve her bir varlık tesbihleriyle
kudsî isimlerini her tarafta ilân eden Kuddûs'tür.
3. "Allah(c.c.)(c.c.) her zorluğun arkasından bir kolaylık yaratır." (Talâk, 65: 7.)
4. "Bütün yüzler, varlıklara hayat verip canlandıran, Kendi hayatı zâtî, ezelî ve ebedî olan; ve varlığıyla bütün varlıkları düzenli bir şekilde ayakta tutan; fakat Kendi varlığı hiçbir varlığa bağlı olmayan Allah(c.c.)(c.c.)'ın huzurunda eğilmiştir." (Tâha, 20: 111.)
5. "Şüphesiz ki Allah(c.c.)(c.c.), size şefkatle muamele ederek iltifatının inceliklerini gösterir; merhamet ederek hususî ihsanlarda bulu-nur." (Hadîd, 57: 9.)
6. "Muhakkak ki Allah(c.c.)(c.c.), tevbeleri çok kabul edici, kullarına çok merhamet edicidir." (Nisâ, 4: 16.)
7. "Muhakkak ki Allah(c.c.)(c.c.), çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (Nisâ, 4: 106.)
8. "Muhakkak ki Allah(c.c.)(c.c.), çok bağışlayıcıdır. Her şeye gücü yeter." (Nisâ, 4: 149.)
9. "Şüphesiz Allah(c.c.)(c.c.) her şeyi hakkıyla işitir ve her şeyi hakkıyla görür." (Nisâ, 4: 58.)
10. "Muhakkak ki Allah(c.c.)(c.c.), her şeyi hakkıyla bilir ve her işi hikmetle yapar. " (Nisâ, 4: 11.)
11. "Muhakkak ki Allah(c.c.)(c.c.), sizin üzerinizde gözeticidir ve her hâlinizi görür." (Nisâ, 4: 1.)
12. "Biz sana, apaçık bir fetih yolu açtık." (Fetih, 48: 1.)
13. "Tâ ki Allah(c.c.)(c.c.), sana pek şerefli bir zaferle yardım etsin." (Fetih, 48: 3.)
14. "Şüphesiz, Allah(c.c.)(c.c.)'a tâbi olan topluluk gerçek galiplerin tâ kendisidir." (Mâide, 5: 56.)
15. "Şüphesiz ki Rabbin, sonsuz kuvvet ve izzet sahibidir." (Hûd, 11: 66.)
16. "Muhakkak ki Allah(c.c.)(c.c.), sonsuz zenginlik sahibidir ve hamd edilmeye en çok lâyık olandır." (Lokman, 31: 26.)
17. "Allah(c.c.)(c.c.) bana yeter. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur." (Tevbe, 9: 129.)
18. "Allah(c.c.)(c.c.) bize yeter. O ne güzel vekildir." (Âl-i İmran, 3: 173.)
19. "En büyük korku olan kıyâmetin dehşeti onlara üzüntü vermez." (Enbiyâ, 21: 103.)
20. "Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz." (Fâtiha, 1: 5.)
21. "Ve, ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve min-net, âlemlerin Rabbi olan Allah(c.c.)(c.c.)'a mahsustur." (En'âm, 6: 45.)
(19 defa okunur.)
Kadın ve erkek birbirinin örtüsüdür @ 18-05-2008 00:45
Aile hayatı Cennetten bir köşedir. Allah için bir araya gelmiş ve bir hayat arkadaşlığı kurmuş eşler de aslında birer âhiret dostudurlar. Birbirlerini dine, takvaya ve Allah korkusuna Allah için sevk ederler. Birbirlerini haramdan korumaya Allah için çalışırlar. Birbirlerini Allah’a itaate Allah için teşvik ederler.
İki türlü kıskançlık vardır: Biri haram, diğeri sünnettir. Sırayla görelim:
1- “Hased” karşılığı kullanılan kıskançlık. Müslüman kardeşinin iyiliğini çekememekten ve kötülüğünü istemekten ibaret olan bu kıskançlık, bir kötü huydur. Haramdır.
2- Eşimizi, kızımızı, kız kardeşimizi, annemizi vesâir mahremlerimizi nâmahremlere karşı korumayı ifade eden içimizdeki sevk-i İlâhî de dilimize kıskançlık olarak girmiştir. Bu kıskançlık sünnettir. Peygamber Efendimiz (asm) bu kıskançlığı teşvik ve tavsiye etmiştir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) buyurmuştur ki:
* “Allah, mahremlerini nâmahremlerden kıskanan kullarını sever.”1
* “Mahremini kıskanmak imandandır…”2
Mahremini kıskanmak, mahremini haramdan koruyan ve onu helâl sınırları içinde barındıran bir örtüdür. Kur’ân, “Onlar sizin örtünüz, sizler de onların örtülerisiniz”3 âyeti ile eşleri harama karşı birbirleri için örtü ilân eder. Bu örtünün önemli bir ayağı kıskançlıktır. Çünkü kıskançlık damarıyla beyini haramlardan çekip alan kadın da, eşini haram şekilde giyinmekten ve yabancı erkeklerle gereksiz yere muhatap olmaktan alıkoyan erkek de aslında yekdiğerini Allah’ın rızasına, takvaya, Allah korkusuna, Cehennemden korunmaya ve Cennete girmeye dâvet etmiş ve yardımcı olmuş olmaktadır.
Nitekim meselâ kadın için açık-saçıklık ne kadar yasaklanmış bir davranış ise, erkek için haram bakışlar o kadar yasaklanmış bir davranıştır. Netice itibariyle; erkeği haram bakışlardan ve haram meyillerden alı koyan kadının kıskançlığı da, kadını açık saçıklıktan ve erkeklerle gereksiz yere muhatap olmaktan alı koyan erkeğin kıskançlığı da Allah’ın rızası yolunda atılmış en fıtrî (şimdiki ifadeyle en tabiî) ve en saygı değer birer adımdır.
Daha açık konuşalım: Erkeğinin gözünün harama kaymasını kadın kıskanıyorsa; bu güzel bir huydur ve kadın—kendisi bilsin, bilmesin—bu tavrı Allah adına gösteriyor. Çünkü mü’min erkekler için, “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar”4; “Allah gözlerin gizlice harama bakışını da bilir, gönüllerin gizlediğini de”5; “Şüphesiz, Rabbiniz size bakmaktadır”6 ve “Kulak, göz ve kalp; hepsi yaptıklarından sorumludur”7 buyuran Cenâb-ı Allah’tan başkası değildir.
Keza kadınının açık saçık giyinmesini ve başkalarıyla gereksiz yere muhatap olmasını erkek kıskanıyorsa eğer; bu erkek için de güzel bir huydur ve erkek—kendisi bilsin, bilmesin—bu tavrı Allah adına gösteriyor demektir. Çünkü mü’min kadınlar için, “Mü’min kadınlara söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, süslerini kendiliğinden görünen kısmı müstesna açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocalarından veya babalarından… Başkasına göstermesinler”8 ve “Sizler her hangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer takva içinde olmak isterseniz, nâmahremlerinizle cazibeli ve çekici bir eda ile konuşmayın. Ki, kalbi bozuk olanlar bir ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin”9 buyuran Kur’ân’dan başkası değildir.
Önce bir parantezimiz var: Burada bu tavrın Allah adına gösterildiğini söylememizden kastımız şu: Kıskançlık tavrı ile farkında olmadan, bir otomatik refleks halinde Allah’ın yasakladığı bir alandan, haramlardan eşimizi alıkoyuyoruz. Eğer farkında olarak ve inanarak bu tavrı gösteriyorsak, bu durumda bu tavır Allah için gösterdiğimiz tavırlar sırasına girer ki, bu bizi Allah’ın rızasına giden bir yola koyar; bu tavırla sevap da kazanırız.
Demek, kadın kocasının kıskançlığına boyun eğip kendisine çeki düzen verdiğinde neticede Allah’ın emrine uymuş; koca da karısının kıskançlığına boyun eğip kendisini ıslah ettiğinde neticede Allah’ın emrini yerine getirmiş olmaktadır.
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, kadın ve erkek arasındaki şiddetli bağlılığın yalnız dünyevî hayatın ihtiyacı için olmadığını; kadının kocasına yalnız dünya hayatında değil, ebedî hayatta da hayat arkadaşı olduğunu; böylesine değer verilen kadının da, ebedî hayat arkadaşı olan kocasının nazarının dışında başkasının nazarını kendi güzelliklerine çekmek sûretiyle, kocasını kendisinden darıltmaması ve onu kıskandırmaması gerektiğini kaydeder.10
Demek eşlerin birbirlerini yabancılardan ve nâmahremlerden kıskanmaları bir örtüdür; bu, yaşanmalıdır.
Fakat kıskançlığı bir kâbus hâline getirmemeye dikkat etmek lâzım. Kıskançlık, haramlara karşı örtü mahiyetini korumalı; bunun ötesinde akıldan uzaklaşarak ve duygusallığı başına geçirerek zorbalıklara, zulümlere, ayrılıklara, boşanmalara ve cinayetlere sebep olmamalıdır. Yani kıskançlıkla duygusallık omuz omuza vererek; aklı ve sağlıklı düşünceyi istifaya zorlamamalıdır.
Bilinmelidir ki, haddi aşmayan kıskançlık ne kadar iyi bir huysa; hak, adalet, merhamet, müsamaha, iyi niyet, iyi zan, güven, aff ve bağışlama da en az, “tadında bırakılan kıskançlık” kadar iyi birer huydur.
Birbirine zıt gibi gözükse de, iyi huyları bir bütün saymalı, birbirine tercih etmemeli; hepsini bir ve eşit seviyede yaşamalıyız. Mahremimizi (eşimizi) bizi kıskandıracak bir davranışı olduğunda uyarmalı; fakat onu kırmamaya, hakkında sû-i zan etmemeye ve gerekirse affedici olmaya özen göstermeliyiz.
Normal seyrinde iyi huylarımızdan olan kıskançlığı; iftiraya, sû-i zanna, kötü muameleye, dargınlığa, kırgınlığa, kavgaya, geçimsizliğe, mutsuzluğa, ayrılığa ve cinayete vardıracak derecede abartılı kullanmak, zulüm ve haksızlıktır.
Böyle bir durumda doğrudan ve bizzat eşimizle konuşmalıyız, eşimize hüsn-ü zan göstermeyi ihmal etmemeliyiz. Ona karşı kötü zan beslemekten ve onu itham etmekten şiddetle kaçınmalı; iyi niyetimizi ve iyi düşüncelerimizi pozitif bir enerjiyle ve olumlu sözlerle ona yansıtmaya çalışmalı, iyi yanlarını ve iyi huylarını artı sayarak, sabırlı ve umutlu olmalıyız. İnşallah her şey yoluna girecektir.
Dipnotlar:
1- Câmiü’s-Sağîr, 2/1078;
2- Câmiü’s-Sağîr, 3/2804;
3- Bakara Sûresi, 2/187;
4- Nûr Sûresi, 24/30;
5- Mü’min Sûresi, 40/19;
6- Fecir Sûresi, 89/14;
7- İsrâ Sûresi, 17/36; Ü
8- Nûr Sûresi, 24/31;
9- Ahzab Sûresi, 33/32
10-Lem’alar, s. 198, 199
kaynak:fikih.info
bayraminiz mubarek olsun @ 18-05-2008 00:45
Bayramlar, cennetteki huzur ve mutluluktan dünyaya indirilmiş küçük, çok küçük bir hissedir. Tüm bayramlar, insanin cennete olan özlemini artirmalidir.. Ve bu özlemle, hayatin tümünü hayirli kilmanin, vahiyle inşa olmanin ve vahiyle hayati inşa etmenin çabasi gösterilmeli degil mi?
Hatirlayalim Yasin suresinin, yani ki “Ey insan!” suresinin cenneti hatirlatan ayetlerini: “Orada bitimsiz bir hazzi yasayacaklar ve arzu ettikleri her şey onlarin olacak. Rahmet kaynagi olan Rabbin sözüyle gelen tarifsiz bir mutluluktur (cennet).” (36.57-58)
Hatirlayalim ve başlayalim cennetimizi inşa etmeye. Burada, bu dünyada, hemen ve şimdi. Önce yüreklerimizi kurtaralim işgalden. Orayi bir cennet galerisine çevirelim Orasini imana mahbes degil imana saray kilalim. iman oranin mahkûmu degil hakimi olsun.
Dilimize ferman, dizimize derman olarak yürüsün.
Sonra içimizdeki cenneti bulundugumuz mekana taşiyalim. Evden başlayalam ve evlerimizi cennetin dünyadaki şubesi etmenin savaşini verelim. Yilmadan, yikilmadan, pes etmeden. Oralar imanin karargahi olsun. Meydani, bu topraklari cehenneme çevirmek isteyen arsizlar ve ugursuzlar güruhuna birakmayalim.
Yalniz kendimizin degil, bu topraklarin da bayrama susadigini unutmayalim.
Ve esas bayramin özlemini hep içimizin en aydinlik yerinde zamani gelince dogurulacak nurtopu bir bebek gibi büyütelim.
Bayramimiz mübarek, akleden kalbimiz münevver olsun
www.nurcity.com
Risâle-i Nur’da ruh @ 18-05-2008 00:45
| Gerçek ilim, öncelikle insanın kendisini tanımasıyla başlar. İnsan ruh ve beden olarak çok karmaşık olan, âdetâ sırlar yumağı görünümü arz eden, ayrıca kendisine verilen her bir duygusu da keşfe muhtaç hakikatlerle dolu olan harika bir varlıktır. Bediüzzaman’ın deyimi ile kâinatın küçük bir numunesi ve çekirdeği olan insanın, mahiyetinin anlaşılabilmesi oldukça güçtür. Bütün bütün anlaşılması da mümkün görünmüyor. İnsanlık tarihi boyunca ruh konusuna net bir açıklık getirilebilmiş değildir. Kur’ân’ın karşısında olan felsefenin ruh konusundaki bilgileri, canlıların hal ve davranış biçimlerinden yapılmış çıkarımlardan ibarettir. Kur’ân’da; “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsra: 85) “Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: ‘Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.’” (Hicr: 28-29) “Sonra onu düzenli bir şekle sokup, ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!” (Secde:9) “Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secde edin.” (Sad: 72) âyetlerinde ruh konusunda bize bilgi verilmektedir. Ancak bu kadar bilgi ruhu tam mânâsıyla anlamamıza yetmemektedir. İlk insan Âdem aleyhisselâmdan sonra, anne rahminde yüz yirmi günlük iken, bir melek gönderilerek ruhu üflenen, rızkı, eceli, ameli ve şakî ya da said mi olacağını yazılan1 insanın, kendi mahiyetini anlamadan yaşaması düşünülemez. Günümüzde Bediüzzaman Hazretleri Risâle-i Nurların muhtelif yerlerinde insanın ve ruhunun mahiyeti konusunda bizi rahatlatacak birçok açıklayıcı bilgiler vermektedir. Biz bu bilgilerin ışığında ruh konusunu kabiliyetimiz nisbetinde anlamaya çalışacağız. B- RUHUN TANIMI: Bediüzzaman ruhu tarif ederken, ‘haricî vücut giydirilmiş şuurlu bir kanun’ olarak belirtir. Diğer sabit ve daimî olan fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi emir âleminden, irade sıfatından gelmiştir. Ruhu, Ezelî Kudretin, kıymetli bir mücevher kutusu gibi, hisseden ve algılayan çok güzel bir vücut giydirdiği, bir yerde duramayan, akıcı, şeffaf ve hoş bir cevher 2 olarak tanımlar. İmam Gazali ruh için; “Ruh cisim dahi değildir. Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. Ruh ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü... Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir. Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz kül’e izâfet demek olup, bu hususta ise ne kül, ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz”3 şeklinde bir tarif getirmektedir. Mehmet Kırkıncı da kitabında özet olarak; ruh maddeden mücerred bir cevher veya bir lâtife-i Rabbaniye olduğundan, onun mahiyetini idrak etmenin insanlar için mümkün olmadığına vurgu yaparak; ruhun tesir altına girme ve eşyayı tesir altına alma olarak iki cephesi olduğunu, insan ruhunun hem şu görünen âlemle, hem de gayb âlemiyle devamlı münasebet halinde olduğunu, gayb âleminden sürekli feyz aldığını, şehadet âlemine ise ilim ve irfanıyla tesir ettiğini, ruhun bizatihi kaim, fakat hâdis ve mahlûk olduğunu, zâtıyla idrak eden, aza ve hisler vasıtasıyla bedende tasarrufta bulunan ruhun, hâkim bir cevher-i mücerred ve bir lâtife-i Rabbaniye olduğunu, ebedî fakat ezelî olmadığını, ruhun görünen âlemdeki varlıkları hissedip anlamak için her zaman vücuttaki organları kullanmaya muhtaç olmadığını, görülmemekle beraber, ruhun varlığı beden ülkesindeki fiil ve hareketleriyle bilindiğini, ruhun bedenin bütün hücrelerinde hazır ve nazır olduğunu, Hakîm-i Kerîm’in her bir nev’î hayvanın ruhuna onlara en münasip ve istifadelerine en müsait cesetler giydirdiğini, arslanın haşin ruhu ile kuvvetli bedeni ve keskin dişleri arasında tam bir münasebet olduğu gibi, bülbülün hassas ruhuyla nazik bedeni, narin tüyleri, tatlı sesi arasında yine tam bir münasebetin olduğunu, ruhun bedene dâhil olmadığı gibi hariç de olmadığını, bitişik olmadığı gibi ayrı da olmadığını, ruhun bedenin tamamını idare ettiğini, bedenin her yerinde mevcut, bölünmez ve parçalanmaz olduğunu, ruhun, his, idrak, ihtisas ve irade üzerinde hâkimiyet kurduğunu, ruhun tek ve basit olduğunu, terkip olmadığını, terkip olmadığı için de zaman, mekân ve harici hadiselerin onu çözüp dağıtamadığını, eskitip yıpratamadığını ifade etmektedir. 4 C - İNSAN RUHUNUN ÖZELLİKLERİ 1- Ruh, âlem-i emir ve iradeden gelen bir kanundur: Evet ruh emir âleminden5 gelen bir kanundur. Kanunlar, Allah’ın kâinatı yaratırken koyduğu kurallardır. Bu kanunlara fıtrat, âdetullah ya da sünnetullah kanunları denir. Kâinata baktığımız zaman bu kanunların nasıl işlediğini görebiliriz. Fen ilimleri bu kanunların çeşitli vechesini incelemek için vardır. Meselâ biyoloji canlılar üzerinde hükümran olan kanunları incelerken, fizik; maddeler üzerindeki ısı, ışık, hız, hareket, kütle, yer çekimi gibi kanunları/konuları inceler. Fakat bu kanunların bir vücutları yoktur. onları sadece maddî âlemdeki tezahüratlarından fark ederiz. Yer çekimi kanununun kendisini göremeyiz. Çünkü harici bir vücudu yoktur. Bu kanunun varlığını havaya atılan bir cismin yere düşmesinden anlarız ve icraatını görebiliriz. Ruh da aynen bu kanunlar gibi Allah’ın irade sıfatından çıkan ve emir âleminden gelen bir kanunudur. 2- Ruh kanunu canlıdır: Maddelerin en küçük biriminin atom olduğunu ve atomları nötron, proton ve elektronlarla yüklü olduğunu biliyoruz. Nurun maddeye dönüşmeden bir önceki safhası kuantum fiziğinde bahsedilen enerji olmalı. Bu enerji dalgaları veya her neyse bizim bildiğimiz atom altı parçacıkları oluşturur. onlar da proton, nötron ve elektronu oluşturarak atom oluşur. Bundan sonraki basamaklar fen ilimleri tarafından bilinir. Bu aşamadan sonra madde kanunları dediğimiz kanunlar işler. Bu kanunlar canı, vücudu ve şuuru olmayan kanunlardır. Evet ruh kanunu canlıdır. Yine kâinata ve dünyaya baktığımızda çevremizde bir çok canlı kanunlar görürüz. Bu canlı kanunlar canlılar âlemi denilen ve biyolojinin incelediği âlemdir. En basit anlamda prokaryot ve ökaryot6 diye ikiye ayrılırlar. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar ökaryot kısmına girer. Daha ayrıntısına girmeyeceğiz. İşte bu canlılar âleminde işleyen kanunlar hayat kanunlarıdır. Bunlar maddî olup canlı olmayan diğer kanunlardan farklı ve daha komplekstir. Çünkü canlı olmaları onları bütün kâinatla alâkadar etmiştir. Evet her bir canlı kanun başka bir canlı kanunla bağlanmıştır. Meselâ güneş olmasa dünyada canlılık faaliyeti olmazdı. Allah dünyadaki hayatiyet kanunlarını güneşin de içinde bulunduğu bir kanunlar silsilesine bağlamıştır. Hayat öyle bir şeydir ki, katı maddeleri dahi lâtif/şeffaf maddelere çevirir. İnsanı sadece maddî açıdan inceleyecek olsak; şu kadar demir, şu kadar şu element, şu kadar bu element diye ayırsak ve bu maddeleri yan yana koysak canlı insan bedeniyle kıyaslasak ne kadar kesif ve kaba kalacaktır. Bitkilerde işleyen hayat kanunlarının bir vücutları yoktur. Şuurları da yoktur. Hayvanlarda işleyen hayat kanunlarının bitkilere ek olarak harici vücutları vardır. Ancak şuurları yoktur. Yani hayvanların ruhları şuursuzdur. İnsanlarda işleyen hayat kanununun hem vücudu, hem de şuuru vardır ki, bu da insan ruhudur. İnsan bedeninden, hayat kanunlarını kendisinden aldığı ruhu çıkarsa, canlılık fonksiyonlarını kaybeder ve bedende bulunan bütün atom ve moleküller cansız âlemde işleyen canlı olmayan kanunlar tarafından işlenir. 3- Ruh kanununun vücudu vardır: Ruh kanununun diğer kanunlardan en büyük farkı vücudunun olmasıdır. Diğer hiçbir kanunun vücudu yoktur. Hatta zihayat diye tabir ettiğimiz bitkilerde var olan teşekkülat kanununun dahi vücudu yoktur. onların hayatiyet özelliği olsa da vücudiyet özellikleri yoktur. Evet ruhun harici vücudu vardır. Öyleyse bir kanunun ruh olabilmesi ya da ona ruh diyebilmemiz için hayat sahibi olması yetmiyor, ayrıca vücut sahibi olması gereklidir. 4- Ruh kanununun şuuru vardır: İnsan ruhunun diğer kanunlardan farkının hayat ve vücut sahibi olması demiştik. Hayvanlarda da ruh, hayat ve harici vücut vardır. Bu kanun onlarda da işliyor. İnsan ruhunun hayvan ruhundan farkı şuur sahibi olmasıdır. Eğer onda şuur olmasaydı hayatı anlayamazdı. Dolayısıyla Allah’ı tanıyamazdı. Yeryüzüne halife olamazdı. 5- Ruha birçok cihazlar takılmıştır: Evet insan ruhuna maddî ve manevî bir çok, cihaz, duygu, lâtife takılmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır. Akıl, kalp, vicdan, sır, lâtife-i Rabbaniye, saika, şaika, nefis, ene vs. Sıfatî olarak görme, konuşma, işitme kabiliyeti vs.dir. Ruh bu cihazları kullanarak maddî ve mânevî âlemlerle irtibatı sağlamaktadır. Aslında her duyguyu ve her cihazı maddî ve manevi diye ikiye ayırmak gerekir. İnsanda kimi duygular manevî olarak yani vücutsuz, kimileri de vücutlu tezahür etmiştir. Meselâ duymak hem maddi, hem manevidir. Madde âlemindeki sesleri duymak için kulağa ihtiyaç var. Fakat mânâ âlemindeki sesleri duymak ruha ait bir şeydir. Göz de öyledir. Madde âlemindeki görüntüleri görmek için göze ihtiyaç vardır. Fakat mânâ âlemindeki şeyleri görmek ruhun direkt görmesiyle ilişkilidir. D- RUH VE BEDEN İLİŞKİSİ 1- Ruh, âlemine göre bedene girer: Ruh yaratıldıktan sonra bulunduğu âlemin özelliklerine göre kendisi için hazırlanmış bir bedene yerleştirilmektedir. İçinde bulunduğu âlemle temas halinde olabilmesi ve o âlemde iş yapabilmesi buna bağlıdır. Meselâ ruh bu yaşadığımız maddî âleme geldiğinde yine maddeden yaratılmış bir bedene girmektedir. O beden aracılığıyla bu maddi âlemle temasa geçebilmekte, onu görebilmekte, ona dokunabilmekte, onda oluşan sesleri duyabilmekte, yaratılmış olan tatları ve acıları algılayabilmektedir. Şâyet beden aracı olmasaydı bunların hiçbirini yapamazdı. Bediüzzaman; “Ekser İlâhi isimlerin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazâtı cismâniyettedir. Hem, gâyet mütenevvi’ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidadlar cismâniyettedir.” 7 diyerek buna vurgu yapmaktadır. Bütün maddî ve mânevî duygu ve cihazlarıyla ubudiyet etmiş Cennet ehli olan insanların, her bir cihazını okşayacak, her bir duygusunu zevklendirecek bir şekilde, Cennetin her bir nev’înden birer güzelliği gösterecek bir elbise, kendilerine ve hurilerine, rahmet-i İlâhiye tarafından giydirileceği; Cehennem ehline de, dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve sair bütün cihazlarıyla günahlar işlemiş oldukları için Cehennemde onlara göre elem verecek, azap çektirecek ve küçük bir cehennem hükmüne gelecek çeşitli parçalardan yapılmış elbise giydirileceği hususu hadis-i şeriflere dayandırılarak anlatılmaktadır.8 Bir Hadis-i Şerifte; “Ehl-i Cennetin ruhları, Berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve Cennet’te gezerler.” diye işaret edilen “tuyurun hudrun” adı verilen Cennet kuşlarının ve sineklerin içlerine emr-i Hak’la giren bir kısım ruhların, cismani âlemi seyredip o canlı cesetlerdeki göz, kulak gibi duygular ile fıtrî mucizeleri temaşa ettikleri, ayrıca meleklerin de kendi âlemlerinde Cenâb-ı Hakk’ı zikir ve tesbih ettikleri, şehadet âlemindeki zikir ve tesbihleri ise âdeta onların mescitleri olan maddî şeylerde yaptıkları belirtilmektedir.9 Vücut ruhun elbisesi değil, belki hanesi ve yuvasıdır. Ruhun bir derece sabit ve ruha münasip lâtif bir kılıfı ve misalî bir bedeni vardır. Ölüm sırasında bütün bütün çıplak kalmaz, yuvasından çıkar, misalî bedenini giyer.10 Ruh bedenden çıktıktan sonra, o an misal âlemine girer ve misal âleminde olanları görür, duyar, fakat maddi âlemle artık bir ilişkisi kalmaz. Maddî âlemle irtibat sağlayabilmesi ancak maddî âlemde bir bedene sahip olmasıyla mümkündür. 2- Ruh ve maddî bedenimiz Ruh bedenle maddenin mânâya en yakın yerinde temasa geçer. Bu ise kuantum fiziğinin bahsettiği atom altı enerji ile alâkalı olabilir. Yani ruh enerji iletimiyle maddeye hükmeder. Zaten kuantum fiziğinin dediği gibi maddenin temelinde enerji var. Bilindiği gibi bedenimizdeki faaliyetler elektriksel düzeyde işliyor. Yani bir şeyi görmek için önce ışık göz içine girer orada bu ışık elektrik sinyallerine dönüşür ve sinir kablolarıyla beyne iletilir. Beyinde görme merkezinde bu sinyaller bir takım iyon deşarjına sebep olur ki, bu da elektriksel olarak orada bir enerji oluşturur. İşte bu aşama madde ile mânânın, ruh ile bedenin irtibata geçtiği aşamadır. Bu, parmak-klavye ilişkisine benzer. Ruh bunu madde âleminin görüntüsü olarak algılar. İşte ruhta var olan beş manevî duygunun, beş zahiri organ olan göz, kulak, burun, dil ve dokunma ruhun maddi âlemle ilişki kurduğu organlardır. Bu duyguların algılama yapabilmesi için bu organlara ihtiyacı vardır. Beden sadece mükemmel bir âlettir. onu kullanan ise ruhtur. Yani ruh olmazsa beden bir işe yaramaz. 3- Maddenin hikmeti ve kıymeti: Toprağın İlâhî san’atların bütün nev’îlerine kaynaklık etmesi sebebiyle bütün sâir unsurlardan mânen üstün olması gibi; çok geniş sanatları ve özellikleri üzerinde taşıyan insan nefsi de temizlenmek şartıyla bütün insanî duyguların üstüne çıkmaktadır. Maddî âlem, Allah’ın ilim, hikmet, kudret gibi sıfatları ile sayısız isimlerinin en kapsamlı, en geniş ve en zengin bir şekilde tecellisine mahzar olan bir ayna, san’atını nakşettiği çok ince ve güzel bir nakıştır.11 E- RUHUN BAKİ OLUŞU 1- Ruh kanunu diğer kanunların kardeşidir: Başta da dediğimiz gibi ruh aynen diğer kanunlar gibi âlem-i emirden gelir. Bu itibarla diğer kanunların kardeşi gibidir.12 2- Kanunlar bir derece bekaya mazhardır: Diğer kanunlara baktığımızda onların bir derece bekaya mazhar olduklarını görürüz. Meselâ Risâle-i Nur’da incir ağacı misal olarak verilmiş. İncir ağacının teşekkülat programı, onun çekirdeğine hıfzedilmiştir. O teşekkülat kanunu, âlem-i emirden gelmiş ve bir nev’î onun ruhu gibidir. Ama ruhu değildir, çünkü o kanun ruh değildir. Sürekli yeni çekirdeklere aktarılarak bir çeşit bekaya mazhar olmuştur. Diğer kanunlar da kâinatın yaratılışından beri aynı şekilde bekaya mahzar olmak suretiyle işlemektedirler. Çoğunlukla değişmezler. Yer çekimi kanunu, suyun donarken genişleme kanunu gibi. Allah hikmeti gereği onları bazı özel hallerde geçici süreyle değiştirmiştir. Bunları peygamber mucizelerinde görüyoruz. Zaten onun mucize oluşu da bundan ileri geliyor. Allah kendi âdetini o elçisini tasdik etmek için değiştirmiş ve bu da mucize olmuştur. 3- Ruhun diğer kanunlardan üstünlüğü: Ruhun diğer kanunlardan çok farklı ve üstün yönleri vardır. Harici vücudu vardır, canlıdır ve şuuru vardır. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymettardır. Bu sebeple insan ruhu, bir derece bekaya mahzar olan diğer kanunlardan daha fazla bekaya lâyıktır ve muhtaçtır.13 Bu sebeple Allah insan ruhuna ebedî bir hayat vaad etmiştir. F- SONUÇ Ruhun mahiyetini tam olarak anlayabilmek mümkün değildir. İnsanın ruhuna takılan bütün maddî ve manevî cihazlar Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve saltanatını anlamak, keşfetmek ve O’na iltica etmek içindir. İnsan ne derece Allah’a kulluk ederse, o derece mahiyetine uygun hareket etmiş ve ebediyete lâyık bir varlık haline gelmiş olur. Unutmayalım ki, sır perdeleri gerçek nura yaklaştıkça açılır. KAYNAKLAR: 1- Hadis-i Şerif, Abdullah İbn-i Mesud tarafından rivâyet edilmiştir. Buhari ve Müslim’de bulunmaktadır. 2- Nursî, Bediüzzaman Said, 29 Söz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul. 3- www.ahmethulusi.com 4- Kırkıncı, Mehmet, Ruh Nedir? 1998 Timaş. 5- Allah (cc) bütün kâinatı kanunlar koyarak yaratmıştır. Her şeyin maddi âlemde görünür cihetine mülk denir. Mülkü işlettiren kanunlar ise melekût yönünde bulunur. Kanunların bulunduğu aleme âlem-i emr denir. Bu âlem görünmez. Yalnız hissedilir. Varlığı ilmen bilinir. Gözle sadece onun icraatları görülür. O kanunların mülk âlemindeki tezahürleri bilinir. Hâlık-ı zülcelâl masivayı nurdan yaratmıştır. Önce kendi nurundan mahlûkatın en üstünü olan insanoğlunun en şerefli ve en üstününü yani Peygamber’in (a.s.m.) ruhunu yaratmış, sonra onun nurundan diğer bütün insan ruhlarını ve tüm kâinatı yaratmıştır. 6- tr.wikipedia.org 7- Nursî, Bediüzzaman Said, 28. Söz, Y. A. N, İstanbul. 8- Nursî, Bediüzzaman Said, 28. Mektup, Y. A. N, İstanbul. 9- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, Y. A. N, İstanbul. 10- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, Y. A. N, İstanbul. 11- Nursî, Bediüzzaman Said, 28. Söz, Y. A. N, İstanbul. 12- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, YY. A. N, İstanbul. 13- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, Y. A. N, İstanbul. |
| Dr. Selçuk CANSIZ |
kaynak: SaidNursi.de
Kaleningrad’dan mektup @ 18-05-2008 00:45
[Rusya’nın Kaleningrad şehrinde yaşayan, Nur Talebesi olmak isteyen, 1958 doğumlu, mimarlık kolejinde muallim, 2004 yılından beri mebusluk yapıp bu vazifede bir çok defa taltif gören Vladimir Semyonoviç Yojikov’un Mektubu]
Aziz ağabey ve kardeşlerim,
Bir olan Hâlık’a iman eden biz Müslüman ve Hıristiyanların en mühim vazifesi, imanımızla, dâvâmızla, bütün kuvvet ve gayretimizle imansızlığa ve anarşiye karşı mücadeledir.
Bu kudsî vazifeye, bizi, bütün dünyada sayıları yüz milyonları geçen ve kalpleri maneviyâta karşı boş olup, ruhları Cehennemin manevî azabını tadan gençlerin kalp ve ruhları dâvet ediyor. Bu mânevî boşluğu yaşamakta en çok zorluk çeken Rusya ve bilhassa benim vatanım olan Kaleningrad gençliğidir.
Benim bir çok öğrencim, bana en çok bu suâlleri soruyor: “İstikbalimiz nasıl olacak? Hayatın mânâsı nedir? Hayatımızda bize rehberlik edecek kimdir?”
Bize rehberlik edecek olan anne ve babalarımız, kardeşlerimiz bizi yalnız bırakıp adeta bizden kaçıyorlar. Nihayette şöyle bir cevap buldum: Allah’a iman ve muhabbetin neticesinde hâsıl olan saadetli bir hayat. Bu cevabı bulmama sebep olan, koleje ders yapmaya dâvet ettiğim Müslüman gençler ve Risâle-i Nur eserleridir. Bu tarzdaki dinî ve ilmî bir ders, Rusya’nın kolejlerinde ilk defa Kaleningrad’da yapıldı.
“Allah’ın (cc) tasarrufâtı nasıldır? Mâneviyât ve ahlâk nedir? Muhabbet nedir? İnsanlara ve bütün mahlûkata karşı sevgi nasıl olur? İnsanın kendini tanıması ne demektir?” Talebelerim bu terimleri ilk defa Risâle-i Nur’la duyuyorlar. Ben de bu vesileyle 25-30 senelik muallimlik ve mebusluk hayatımın en zevkli anlarını yaşadım. İlk defa, ders hiç bitmesin, zil çalmasın hissiyâtı bende uyanmakla böylece fanide bakiyi yaşadım.
Gördüğüm ve anladığım şu ki, bu dersler vesilesiyle benim çok sevdiğim talebelerimin ve manevî evlâtlarımın simasında bir nur, gözlerinde bir parıltı ve hallerinde ilk defa bir ümit görüyordum. Bu hâl, Risâle-i Nur’la kıvılcım almış bir vaziyettir.
Aziz ağabey ve kardeşlerim!
Ben Vladimir Yojikov, memnuniyetle bildiriyorum ki, Risâle-i Nurlarda haber verilen küfr-ü mutlaka karşı Müslüman-Hıristiyan beraberliğinin bir numunesi Kaleningrad şehrinde gözümüzün önünde tahakkuk ediyor. İstikbale ait ümitlerim çok kuvvetlendi. Allah’ın yardımı bizimledir.
Madem ki Allah bizim kalbimizde maneviyât ve iman ateşini yaktı. Biz de milyonların kalbinde bu ateşin yanması için gayret edeceğiz. Bu parlak saadetin onlara da ulaşmasına çalışacağız. Böylece çok insanları hakikî mânâda sevindirmiş oluruz. Bunu kendimiz için en büyük bir vazife biliyoruz.
Aziz ağabey ve kardeşlerim,
Sizden ricam, bu hizmette beraber olalım, yardımlaşalım ve aynı safta bulunalım. Hedefimiz belli. Gittiğimiz yol çok güzel. Allah ve ebediyetle bağlı. Bu işler hep Allah içindir.
Vladimir Semyonoviç Yojikov
kaynak:nursozler.net
Risâle-i Nur’u kalbime yazdım @ 18-05-2008 00:45
Ağustos ayının sonunda bir okuma programında çekik gözlü bir Nur talebesi ile tanıştık: Abdûlhalim Bania… Filipinler’den gelmişti ve Türkçe bilmiyordu. Ama dersi dikkatle dinliyor, okuduğumuz metni saatlerce takip ediyor, namazı şevkle kılıyordu. Osman Yüksel Serdengeçti’nin, Nur talebelerinden bahsederken ifade ettiği gibi onda “Kur’ân yeni nâzil olmuş gibi, aradığını bulmuş gibi bir hâl” vardı.
Hayat hikâyesini, Müslüman oluşunu merak etmiştim ve dinlenecek çok şey olduğunu düşünüyordum. Çünkü anlatılanlara göre kahvaltı esnasında balı göstererek Risâle-i Nur’dan öyle sözler söylemiş ki sofradakiler Abdûlhalim’e hayran kalmış. Kendisiyle röportaj yapmak istediğimi ve inşallah Nur talebelerinin gazetesinde yayınlanacağını belirttim. Kabul etti; biz de armut ve erik ağaçlarının altında sohbetimize başladık.
“10. Söz’ü okuyup da Allah’a ve ahirete inanmamak mümkün değil”
Eski adıyla Allen’in ihtida öyküsü hayli enteresan. Müslüman olduktan sonra ise şüpheler ve sorularla boğuşmuş sürekli. Ancak Nur talebeleri ile tanışınca, aklı, kalbi ve ruhu tam tatmin olmuş. Şimdilerde Risâle-i Nur’u, bilhassa 10. Söz’ü sırf orijinalinden okumak için Türkçe öğreniyor. 10. Söz’ü çok seviyor ve diyor ki: “Cennet-Cehennem üzerine beni aydınlattı. 10. Söz, görünmeyenleri ayan-beyan görünür hâle getiriyor. 10. Söz’ü okuyup da Allah’a ve ahirete inanmayan aptaldır.”
“Ezan bir davetti; çağrıldığımı hissediyordum”
Allen Bania; Hıristiyanlığın Evanjelik mezhebindenmiş. Müslüman olana kadar Cagayan şehrinde üç sene papaz yardımcılığı yapmış ve 1999 yılında Müslüman olmuş. Risâle-i Nurlarla ise 2006 yılında tanışmış. Kendisi Filipinler’de ilk yerli vakıf. Mesleği ise inşaat mühendisliği.
Öncelikle, Filipinler’de kendisini iman hizmetine vakfeden Abdülhalim’in ihtida başlayalım:
Filipinler’de üniversitede okurken, okullarının yanında bir mescid var. Her gün ezan sesi geliyor mescidden. Ezana hayran kalıyor. Kendi ifadesiyle “Ezan bir davetti. Çağrıldığımı hissediyordum” diyor. Sınıftaki Müslüman arkadaşı Filipinli Muammer’e, mescide gitmek istediğini söylüyor ve o gün gidiyorlar. Mescidin imamı “The Muhammed in the Bibble” (İncil’de Muhammed) adlı bir kitap ve Hıristiyanlıktaki yanlışları anlatan bir kitapçık hediye ediyor. Allen, o gün abdest almak istiyor ve arkadaşına bakarak abdest alıyor. Ardından şehadet getirmek istediğini belirtiyor ve Müslüman oluyor. İslâmiyet’i seçeceğini Muammer bile tahmin etmiyormuş.
“İyi ki İslâmiyet’i kitaplardan öğrenmişim”
Mescid ziyaretinden sonraki günleri, Abdülhalim şöyle özetliyor: “İncil’deki yanlışlıkları tespit ettim. Müslüman olduktan sonra 7 yıl boyunca İslâmiyet ve Hıristiyanlığı mukayese ettim. İlk beş yıl hiç namaz kılmadım. Kur’ân okumayı öğrenemedim. Muammer de okuldan ayrılınca kimse kalmadı.”
Bu süre zarfında Fransız doktor Maurice Bucaille’nin yazdığı “The Bibble, Qur’an and Science” (İncil, Kur’ân ve Bilim) adlı bir kitaptan da yararlanmış. Ancak yine de soruları varmış. Bu mukayese ihtiyacının nereden geldiğini ise şöyle açıklıyor: “Kafamda sorular vardı. Hıristiyanken papaza soramıyordum. Yardımcısıydım ve cesaretim yoktu. Meselâ; ‘İncil, Allah kelâmıysa neden kitap için kavga ediyor bu Hıristiyanlar?’ diyordum. Filipinler’de yaklaşık 3000 çeşit Hıristiyanlık var. Birbirlerini anlamıyorlar, devamlı tartışıyorlardı.” Ardından da ekliyor: “Ezanı anlamıyordum. Ama duyunca bir güzellik hissediyordum.Ve davet hissi veriyordu.”
Müslüman oluşunu böyle özetliyor Abdûlhalim. Ama şunu da belirtmeden geçemiyor: “İyi ki İslâmiyet’i kitaplardan öğrenmişim. Eğer oradaki Müslümanlar’dan öğrenseydim, herhalde Müslüman olmazdım. Çünkü Müslümanlar, İslâmiyeti yaşamıyorlar.”
“Keşke lâhikalar da tercüme edilmiş olsa”
Abdülhalim, 2006 yılının Aralık ayında Cagayan şehrinde bir arkadaş toplantısında Muhammed Rıza isimli bir vakıfla tanışıyor. Ve o gün hayatının dönüm noktası oluyor. O güne kadar kader meselesini çözemiyor ve kaderle ilgili sorularına, tatmin edecek tam bir cevap arıyor. Kendisi “Kader, bence İslâm’daki en zor konuydu” diyor. Muhammed Rıza, Abdülhalim’e M. Kırkıncı’nın “Kader Risâlesi Üzerine Açıklamalar” kitabını hediye ediyor. Abdülhalim, kitabı okuduğunda, beklediği, aradığı her şeyi bulduğunu ifade ediyor.
Aralık 2006’da Risâle-i Nurlarla tanışan Abdülhalim Bania şu ana kadar; Sözler, Lem’alar, Mektûbât, Şuâlar, İşârâtü’l-İ’câz, Hutbe-i Şâmiye’yi bitirmiş. Lâhikaların Filipinler diline henüz çevrilmediğini söylüyor ve elindeki Kastamonu Lâhikası’nı göstererek “Keşke çevrilseler de okuyabilsem” diyor.
“Risale-i Nur’un hakikatlerini kalbime de yazıyorum”
Abdûlhalim Bania tam anlamıyla Risâle-i Nur’a aşık olmuş. Aklında kalan bir cümle, bir pasaj olup olmadığını soruyoruz. Bir çok vecizeyi ezberlemiş bile. Soruyu cevaplandırdıktan sonra kafasını ve kalbini işaret ederek şöyle diyor: “Ben bu hakikatleri sadece beynime yazmıyorum. Kalbime de yazıyorum.”
Belirtmemiz gereken bir diğer husus da, Abdülhalim Bania İngilizce konuşuyor bizimle. Ancak Risâle-i Nur’da geçen herhangi bir kelimeyi İngilizce değil mutlaka orijinal haliyle söylüyor. Bu da Risale-i Nur’a olan sadakatini gösterse gerek.
“Risâle-i Nur bir hazine”
Filipinler’in ilk yerli vakfı olan Abdülhalim’e, Risâle-i Nur hakkındaki kişisel görüşlerini soruyoruz. Şöyle cevap veriyor: “Risâle-i Nur, kâinatı çözmemi en kolay, en uygun, en mantıklı şekilde sağlıyor. Risâle-i Nur, binlerce penceresi olan bir saraydır. Ama bana bir pencereden bir manzara açıldı sadece. Özetle; o manzara bana her şey için yetti. Ve Risâle-i Nur’daki hazineye kanaat getirdim. Risâle-i Nur mikroskop gibi görev görüyor. İlk başlarda anlayamadım, fakat sonraları çözdüm. Ateistlere ve diğer dinlere mensup insanlara Risâle-i Nur yaklaşımıyla hakikatleri anlatınca tasdik ediyorlar. Bu yüzyılda ancak delillerle bir şey anlatabilir ve inanabilirsiniz.”
Risâle-i Nur’un sair dinî kitaplardan farkını ise şöyle izah ediyor: “Nurların farkı; kâinat kitabını esas alması ve gerçeklere bilimsel yaklaşması…”
“Tahkikî iman için Risâle-i Nur şart”
“Risâle-i Nurların ve Hz. Bediüzzaman’ın çok kültürlü Asya ülkeleri için ne ifade ettiği”ni sorduğumuzda, yerli halkın bütün Müslümanları İranlı zannettiklerini söylüyor ve ekliyor: “Filipinli Hıristiyanlar, yerli Müslümanlara önyargılı yaklaşırken, Said Nursî’ye ve Risâle-i Nur’a özel bir yer veriyor. Filipinler’de Müslümanlar geleneklerle karışık şekilde İslâmiyet’i yaşıyorlar. Taklidî imandan tahkikî imana geçiş için Risâle-i Nur şart. Müslüman doğuyorsun, tasdik var, ama kabul yok.”
Biraz da Filipinler’deki iman hizmetlerinden bahsetmesini istiyoruz kendisinden. Türkçe “mânevî cihad” diyerek başlıyor konuşmaya: “Filipinler’de mânevî cihad inşallah daha iyi olacak. Yedi şehirde Risâle-i Nur konferansları yapıldı. Son olarak Temmuz 2007’de ‘İman-ı Taklidî ve İman-ı Tahkikî’ konulu bir sempozyum yapıldı. Bu sempozyuma, Filipinli akademisyenler, Türkiye’den Abdullah Yeğin ve İhsan Kasım katıldı.”
Günümüze bakan ilginç bir hikâye
Röportajın sonunda Nur talebelerine bir mesajı olup olmadığını sorduğumuzda ise, Abdülhalim Bania biraz düşünüyor ve bildiği bir hikâye olduğunu, bunun yeteceğini belirtiyor: “Bir zamanlar bir çiftçi varmış. Bahçesinin her tarafına bir tür çiçek ekmiş. Çiçek çok renkli ve güzelmiş. Güzelliğinin yanında esasen bir çok hastalığa şifaymış. Ancak köylüler çiftçiye inanmamışlar. Bazı köylüler ise inanmışlar ve hastalıklarına şifa bulmuşlar. Bir gün civar köylerden birkaç adam çiçeğin şöhretini duymuş ve tohumunu köylerine götürüp ekmişler. Şifalı olduğunu onlar da görmüş ve her yere o çiçeğin tohumunu ekmişler. Çiçek bütün köylerde yayılmış ve artık herkes bahçesine o çiçekten dikmeye başlamış. Ama çiftçinin köyünde insanlar hâlâ o çiçeği yetiştirmiyor ve çiftçiye inanmıyorlarmış. İşte bu çiftçi, Bediüzzaman Said Nursî’dir. O çiçekler de Risâle-i Nurlardır. Ben o çiçeği buldum. Şimdilerde ise çiçeği büyütmenin peşindeyim.”
Selâm ve duâ ile…
Said Mürsel ÇEŞİTCİOĞLU
SaidNursi.de
'Nurcular hala değişmedi' polemiği @ 18-05-2008 00:45
Sabah yazarı Emre Aköz'ün, Ömer Laçiner'in ağzından aktardığı, "1970'lerin başında, diğer solcu arkadaşlarıyla birlikte tutukludur... Derken cezaevine bir grup Nurcuyu ite kaka getirirler... Bir iki gün sonra bağırışlar çağırışlar arasında Nurcular avluya çıkarılıp dövülür. Tabii solcular hemen olaya itiraz eder. Ne olmuştur da Nurcular dayak yemiştir?
Cezaevi yönetimi Nurcuların kaldığı koğuşa bir Atatürk portresi yerleştirmiştir. Ama bunu öyle bir yapmıştır ki portre kıbleye asılmıştır. Nurcular namaz kılarken Atatürk tam karşılarına gelmektedir. Nurcular portreyi indirmekten çekindikleri için namaz sırasında bir bezle örter. Cezaevi yönetimi ise tam da bunu beklemektedir. Verir sopayı Nurculara. Solcular olayı öğrenince, "Olmaz böyle şey, adamların inancına nasıl müdahale edersiniz " diye bastırır. Maraza çıkmaması için cezaevi yönetimi portreyi kaldırmaya ya da başka bir yere asmaya razıdır. Ancak Nurcular birden tavır değiştirir. " Ne yapalım, madem yönetim öyle uygun gördü, portre kalsın " deyiverirler. Bunun üzerine, solcuların temsilcileri fena halde bozum olarak kendi koğuşlarının yolunu tutar." hatırayı, "Bu açıdan bakıldığında Nurcular fazla değişmedi: Dayak da yeseler, hakaret de görseler siyasi otoriteye başkaldırmadılar. Adaletsizlik " karşısında en fazla kelimelerini konuşturdular; yumruklarını değil." şeklinde yorumlayan Aköz'e Yeni Asya yazarı Salihoğlu şu cevabı verdi:
70'li yıllara ait bir hatırayı nakleden Emre Aköz, muhtemelen farkına varmadan bazı yanlış algılamalara sebebiyet vermiş.
Aktarılan hatıraya göre, özetle, hapishanede tutuklu bulunan solcu bir grup mahkûmun yanına, ayrıca "Nurcular" diye bilinen bir grup vatandaş getirilmiş... Biriki gün sonra, Nurcular avluya çıkarılıp bir güzel dövülmüşler. Solcular ise, bu duruma itiraz etmişler.
Dayağın sebebi şudur: Koğuşta namaz kılan Nurcular, kıble tarafına kasten getirilip asılmış olan "Atatürk posteri"ni namaz esnasında örtüyle kapatıyorlar.
Solcular olayı öğrenince, güya "Olmaz böyle şey, adamların inancına nasıl müdahale edersiniz " diye bastırmışlar.
Aköz, hatıranın devamını şu sözlerle aktarıyor: "Maraza çıkmaması için cezaevi yönetimi portreyi kaldırmaya ya da başka bir yere asmaya razıdır... Ancak Nurcular birden tavır değiştirir. 'Ne yapalım, madem yönetim öyle uygun gördü, portre kalsın' deyiverirler. Bunun üzerine, solcuların temsilcileri fena halde bozulmuş olarak kendi koğuşlarının yolunu tutar."
Aköz'ün bu hatıraya dair yorumu ise şöyle: "Bu açıdan bakıldığında, Nurcular fazla değişmedi: Dayak da yeseler, hakaret de görseler siyasî otoriteye başkaldırmadılar .
"Adaletsizlik' karşısında en fazla kelimelerini konuşturdular; yumruklarını değil... Hâlâ da aynı çizgideler." (Sabah, 14 Kasım 2007)
Müsbet hareket prensibi,
teslimiyetçilik demek değildir
Esasen, Emre Aköz'ün yorumuna katılmamak mümkün değil; ancak, aktarmış olduğu hatıradan bağımsız olmak şartıyla...
Zira Nurcular, evet kesinlikle "müsbet hareket etmek" ve "menfî hareket etmemek" prensibine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Ama bu bağlılığın bir nevi "teslimiyetçilik" şeklinde anlaşılması, katiyen doğru değil.
Şu noktalar doğrudur: Nurcular, adaletsizlik karşısında yumruklarını değil, fikirlerini konuştururlar. Haksızlığa da uğrasalar, hatta işkence bile görseler, yine de isyan etmezler, devlete başkaldırmazlar.
Fakat, bu demek değildir ki, Nurcular baskıcı rejimden memnunlar, Kemalistlerden hoşnutlar, yahut ibadet engeli karşısında bile ses çıkarmazlar.
Demek ki, bazı yanlış anlaşılmaları izale etmek gerekir.
* * *
Bir kere Nurcu olsun, mütedeyyin başka kimseler olsun, namaz kılarken karşılarında herhangi bir resim/poster olsun istemezler.
Resim, kime ait olursa olsun, bundan rahatsızlık duyarlar. Zira, kıble tarafındaki resim, ibadetteki huzuru bozar. Kaldı ki, böyle bir durum İslâm fıkhında hoş karşılanmaz
Bir diğer husus, menfî harekete hiç tenezzül etmeyen Said Nursî'nin M. Kemal ile uyum içinde ve hiçbir hadise karşısında isyana kalkışmayan, devlete en küçük bir zararları dokunmayan, ölümcül işkencelere rağmen, bir tek askerin, polisin burnunu dahi kanatmayan Nurcuların da Atatürkçülerle barışık olduğu zehabına kapılmamak gerek.
"Ben M. Kemal ile çalışmadım da, çatışmadım da" diyen Said Nursî, kendisine çektirilen otuz beş yıllık işkencenin sebebini ise, "M. Kemal'e dost olmadığı"na bağlıyor.
İşte, bizzat kendi ifadeleri: "Evet, çok emarelerle bildik ki, bana hücum edenleri tahrik eden, Mustafa Kemal'e itirazımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebepler bahanedir." (Emirdağ Lâhikası, sayfa 247. Not: Bu ifadeler, 1940'lı yıllarda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye gönderilen mektubun zeylinde geçiyor.)
* * *
Demek ki neymiş... Nurcular ve Said Nursî'nin kendilerine has ölçü ve prensipleri var. M. Kemal ve Kemalistlerle fiilî bir çatışmanın içine girmemiş olmaları, yapılan herşeyi memnuniyetle, hoşnutlukla karşıladıkları anlamına gelmiyor. Aksine, çektikleri bütün sıkıntıların öncelikli sebebini, bu cereyanla bağlantılı görüyorlar.
Öte yandan, namaz gibi farz olan bir ibadetin huzurunu, dünyada hiçbir şeye fedâ etmezler.
Bu noktadan hareketle, hapishanede cereyan ettiği söylenen olayın rengi de, mahiyeti de başka türlü olabilir.
O dönemi yaşayan ve gelişmelerin içyüzünü bilen bizler de gayet iyi biliyoruz ki, o zamanki solcuların "ibadete sahip çıkmak" gibi herhangi bir dertleri yoktu.
Muhtemelen, her tarafı yakıp yıkmakta maharet sahibi olan 70'lerin solcularının, hapishanede dahi yine bir karıştırma, kışkırtma ve işi rayından saptırma gibi bir halleri zuhur etmiş olmalı ki, Nurcularla imtizac edememişler, ayrışmışlardır.
Dolayısıyla, hatırayı nakleden Ömer Laçiner'in, hapishanede olup bitenlerle ilgili anlattıklarının tahkike ihtiyacı var gibi görünüyor..
NOT: Burada yazılanlardan hareketle, kimse Nurculuğu dar "Sağcılık" kalıbına sığdırmaya da çalışmasın. Sığmaz. Zira Risâlei Nur, cihanşümûl bir dâvâdır. Bütün beşeriyeti içine alır. Bu sebeple, Batı patentli olan sağcılığa da, solculuğa da sığmayacak kadar büyüktür, geniştir.
(Yeni Asya)
Bediüzzaman neden ağlar? @ 18-05-2008 00:45
Risâle-i Nur Külliyatını okuyan hemen herkesin fark ettiği bir husus vardır. Risâle-i Nur’un dopdolu olması… İşlediği konuların önemi açısından bakılırsa bu son derece normaldir. Bununla beraber içerdiği örnekler ve hikâyeler söz konusu olduğunda da Risâleler bu doluluğundan bir şey kaybetmez. Meselâ örneklerin ve hikâyelerin içinde de hepimiz için ölçüler olabilmektedir. Bilhassa Risâlelerin müellifinin kendi başından geçen ve Risâle-i Nur’un metinleri arasına geçirdiği hayat halleri böyledir.
Hatta bazı durumlarda bir olay birden çok fazla ölçü ve ders verebilmektedir. Bu türden bir olay Bediüzzaman Eskişehir hapsindeyken başından geçer. Bu hadise Risâleleri tanıyan herkesin az-çok bildiği bir hadisedir. Risâle-i Nur’un belki de en çok okunan yerlerinden birinde yazılıdır ve en temel derslerden biri olarak bilinir. Gelin görün ki bu kadar çok okunmasına rağmen hâlâ yeni dersler ve ölçüler verebilmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî, Eskişehir hapsinde iken karşısındaki lisede dans eden kızları görür. onların haline üzülür, hatta ağlar. Gençlik Rehberi, Meyve Risâlesi, 29. Mektûb gibi birden fazla yerde anlatılan hadisenin üzerinde bir vesileyle düşününce, bakın neler düştü benim zihin dünyama:
Bir kere Said Nursî bu gençlere üzülmüştür. onlara kızmamıştır, köpürmemiştir. Ehl-i din için ilk ölçü budur. Sinirlenmemek, kızmamak. Bir diğer deyişle Bediüzzaman “Vay kâfirler, vay günahkârlar!” türü bir yaklaşıma kesinlikle girmemiştir.
İkinci ölçü: Zaman zaman bu türden kızgın ve öfkeli yaklaşımların yanlış olduğu anlatılırken, duygusal tepkiler vermenin de yanlış olduğu söylenir. Oysa Bediüzzaman’ın yaptığı şey ağlamaktır. Hatta o kadar samimîdir ki–Meyve Risâlesinin 3. Meselesinde geçtiği üzere—talebeleri “Acaba bir şey mi oldu?” diye merak ederler. Çünkü hıçkırıkları hayli şiddetlidir. Yani Bediüzzaman duygularını kullanmamış da değildir. Ama doğru şekilde kullanmıştır. Acaba biz üzülüyor muyuz? Bediüzzaman gibi samimî olabiliyor muyuz?
Demek ki böyle manzaraları gördüğümüzde “Ne halleri varsa görsünler” gibi bir yaklaşım da bizden istenmemektedir. Çünkü ortada sonsuz hayatlarını kaybeden, eşref-i mahlûkat olarak yaratıldığı halde esfel-i safilîne yuvarlanan insanlar söz konusudur.
Üçüncü ölçü de burada ortaya çıkıyor. Bu hâle tepkisiz kalmamak! Günahın, kötülüğün acayip bir biçimde normalleşmeye yüz tuttuğu ahirzamanda bu, ne kadar da önemlidir! Bediüzzaman ağlayarak, üzülerek o insanlara “Size kızmıyorum, değer vermeye gayret ediyorum” demiştir, ama bu “Yaptığınızı normal kabul ediyorum”, “Normal görüyorum” demek de değildir. Tam tersine yapılan şey doğru değil, normal hiç değildir. Zaten Said Nursî bu yüzden ağlamıştır.
Bu ölçüyü gözden kaçıran bazı ehl-i dinin ve hususan bazı ehl-i hizmetin takındığı sözümona uzlaşmacı tavrın günahın normalleşmesine davetiye çıkardığı gözden uzak olmasa gerek. Bu normalleşmenin adeta bir bumerang etkisiyle yine dindar insanların dindarlıklarını vurduğu da gözlerden kaçmıyor. Böyle bir ortamda Bediüzzaman’ın karşısındaki lise talebelerine ve—aslında—günaha karşı takındığı tavrın önemi çok daha net anlaşılıyor. Kesinlikle Bediüzzaman günaha karşıdır, tepkisiz değildir. Ama öylesine ince bir tepki gösterir ki…
Bütün bu üç kategoride anlatmaya çalıştığım ince tepkileri göstermek elbette herkesin yapabileceği kadar kolay değildir. Ancak hemen belirtelim Risâleler zaten bir bütün olarak bu kültürü de vermektedir. Bir Risâle-i Nur talebesinden beklenen de böyle ölçülü davranmaktır.
Tüm bu zorlukları aşsanız bile uygulanması gereken bir dördüncü ölçü daha dikkatimi çekti ve en az ilk üçü kadar zor bir ölçüydü bu:
Bediüzzaman şiddetli bir biçimde ağlayan kişi olduğu kadar sonra 3. Mesele’yi yazan kişidir de. Yani bu kadar üzülmesine rağmen ümidini kaybetmez. Hatta tam tersine daha fazla gayret göstermeye başlar. Sanki o insanlara “Size üzüldüğüm halde ümidimi de kaybetmiyorum. Ve Gençlik Risâlesini yazıyorum” demektedir. “Okuyunca ve istifade edince sizin de bu durumdan kurtulmanıza vesile olan eserler yazıyorum. Sizin için Meyve Risâlesini, Haşir Risâlesini, Tabiat Risâlesini… Risâle-i Nur’u yazıyorum.” Ve yazar Bediüzzaman… Kim bilir? Belki de ağladığı o lise talebelerinden bile Risâle-i Nurla kendilerini kurtaranlar çıkmıştır… Bu kadar çok üzüldüğü halde ümidini kaybetmemek de benim şimdilik algılayabildiğim son önemli ölçü oluyordu.
Elhâsıl karanlık dünyamıza Bediüzzaman’ın gözyaşlarından bile Nurlar aksediyordu…
Küçük bir not: Bediüzzaman Said Nursî liseli talebelere kızmadan ağlayarak tepki gösterirken, onları bu hale sokmak için uğraşanlara, dinsizliği ve ahlâksızlığı bilinçli ve kasıtlı olarak yaymaya çalışanlara ise ağlamamış ve hatta çok da kızmıştır. Ayrıca dikkate değer ve incelenmesi gereken bu ölçüyü belirtmeyi de bir eksik ve yanlış anlaşılmaya sebep olmamak için yazmayı bir borç biliyorum.
Ahmet Tahir UÇKUN
ahmetahir@yahoo.com
kaynak:www.saidnursi.de
Bayramla buluşmak @ 18-05-2008 00:45
AYLARIN AYI, zamanların bereketi Ramazan, hayatın özünü saklar içinde… Zamanı sıksan Kadir damlar kabından… Kısalığında uzunluk, uzunluğunda kısalık var zamanın… Kadrini bilene bir ömür bağışlar Kadir gecesi…
Her gündüz her günkü gündüz değildir, her gecede öyle… Gündüzlerin de gecelerin de her birinin ayrı bir dili var… Dili çözülse Kadir’in sonsuzluk sırları dinlenir…
Koca ağaç küçücük çekirdekte toplandığı gibi seksen ay da bir gecede dürülür… Kadir’i kadir kılan da Kerim Kur’an’ın onda inzalidir. Âlem şifreleri Hâkim Kur’an’da derce dilmiş…
Yaş ve kuru ne aranıyorsa bulunur Mübin Kur’an’da… Kendini bulursun içinde ve yine kendini kaybedersin O’nda… Kalbinin üstündeki perdeyi çekebilsen Kur’an’ı kâinatla beraber görür gönül gözlerin…
Tüm güzelliklere, tüm hikmetlere ne kadar yakın olduğunu, uzaklarda aradığın huzurun içinin içinde olduğunu görürsün… Gözleri kapalı olana aydınlık ne ifade eder? Gafletin derinliğine dalan gecede kıyam edebilir mi?
Fırsatların büyüğü, büyük günde kurtuluşun anahtarıdır Kadir Gecesi… Kadri kıymetini bilmek mümkün mü? İdrak edebildiğimiz kadarıyla eda ederiz onu… Onu anlamak Kur’an’ı anlamaktır… Gecenin aydınlığı Kur’an’ın inzalidir çünkü… …
Kadir gecesinde Kadir-i Kerim’den ne istenir? Af ve rıza… Affetmeye sevenden affedilmek dilenir… Rızası aranır ihlâsla… Acz ve fakr şefaatiyle şefkati istenir…
Dillerden semalara yükselir azabından korkarak, Rahmetinden ümit edilerek edilen dualar…
Semadan Selam diye iner melekler fecre kadar… Melekeleşmiş ruhlar bin yıllık bereket yakalar bu buluşmada… Bağışlananlar bayramı yaşar…
Kendi kıyameti ve kâinatın kıyameti kopmadan Kadir Gecesinde affa erişmek bayramla buluşmak demek… Bayramınız yakın olsun inşaallah.
Hüseyin EREN
kaynak:karakalem.net
Nurcity.com @ 18-05-2008 00:45
www.nurcity.com adresli sitemizden daha kapsamli bilgilere ulasabilirsiniz selam ve dua ile
Yaratan tabiat mı? @ 18-05-2008 00:45
Kainat her an milyarlarca faaliyete sahne olmakta. Bu haliyle dev bir laboratuara, yahut muazzam bir sahneye benziyor. Müthiş manevraların yapıldığı bir ordugaha, akıllara durgunluk verecek büyüklükte bir fuara veya milyarlarca yaratığın istifade ettiği geniş bir sofraya da benzetebiliriz.
İşte dünyamız! Güneşin etrafında büyük bir hızla dönüyor. Fakat uzaya fırlamıyor. Üstünde taşıdığı yolcuları, yani insanları, hayvanları, bitkileri, cansızları hiç incitmeden binlerce yıldır taşıyor.
Güneş! Her sabah taze bir ahenkle, tam vaktinde doğuyor. Kendisine verilen ısıtma ve aydınlatma vazifesini, büyük bir intizamla yerine getiriyor.
Boşlukta asılı yıldızlar! Dünyamızdan binlerce defa daha büyük o dev küreler, gök kubbede parlamaya devam ediyorlar.
Her yerde, her an harika sanat eserleri ortaya çıkıyor.
Bir minicik tohum atıyorsunuz toprağın bağrına. Üstünü örtüp suluyorsunuz. Bir süre sonra bir de bakıyorsunuz ki, güzeller güzeli bir filiz olmuş. Derken büyüyor bu filiz; dal oluyor, yaprak oluyor. Nihayet latif çiçekler açıp tatlı meyveler veriyor.
Bir kanarya yumurtası düşünün. Kanaryanın karnına giren değişik gıdalardan oluşmuş küçücük bir cisim. Zamanı gelince, çatlıyor bu yumurtacık. Bir de bakıyorsunuz, içinden bir yavru çıkmış. Henüz sertleşmemiş gagası, tüylenmemiş vücuduyla o minik kuş yavrusu çıkıveriyor dünyaya. Zamanla renkli tüylerden elbise giyiyor, güzel güzel ötmeye başlıyor...
İnsana bakın! Başlangıçta bir damla su. Zamanı gelince et oluyor, kan oluyor, kemik oluyor bu damla. Vakit tamam olunca da, bir bebek kazanıyor dünya. Gören gözler, işiten kulaklar, koku alan burun, tutan el, yürüyen ayak, hisseden kalp, düşünen beyin... Bütün bunlar yavaş yavaş oluyor ve öyle bir an geliyor ki; o bir damla su, kainatı bir kitap gibi okuyabiliyor!
Alemde olup biten harika işler, saymakla bitecek gibi değil!
Bakıyorsunuz, her iş, büyük bir nizam ve intizam içinde yapılıyor. Her faaliyette bir fayda ve hikmet gözetiliyor. Şuurlu bir ölçüyle yaratılıyor her şey. Hiç bir şey başıboş değil; hiç bir mahluk kendi haline bırakılmamış.
Soruyorsunuz: Kim yaratıyor bütün bu sanat eserlerini? Bu faaliyetleri yürüten, yıldızları saptırmadan döndüren, dünyayı canlılara beşik yapan, milyarlarca mahluka vakti vaktine rızık veren kim? Kimdir o yaratıcı ki, toplu iğne başı kadar bir tohumdan dev gibi bir ağaç; bir damla sudan, insan çıkartıyor?
"Tabiat" diyor bazı kimseler. Uydurulmuş şekliyle, "Doğa". Televizyonda, radyoda, gazete ve dergilerde, hatta ders kitaplarında zaman zaman rastlıyorsunuz bu kelimeye.
Sormak lazım böyle diyenlere: Tabiat nedir? En kısa tarifiyle "Canlı ve cansızların tümüdür", diyecekler.
Cansızların kendi başlarına bir şey yapamayacakları, apaçık bir gerçektir. Çekici, çiviyi, tahtayı koyun bir odaya, milyon sene bekleyin, şuurlu bir usta bunları kullanmadığı sürece bir sehpa bile yapılamayacaktır. Toprak, hava, su, güneş ışığı çekiçten, çividen ve tahtadan daha şuurlu değildir. Keza, bir kar çiçeği bile, bir sehpadan daha mükemmeldir. Hal böyle olunca, cansız, akılsız, şuursuz, kuvvetten, iradeden mahrum tabiatın basit bir canlıyı bile yapamayacağı açıkça ortaya çıkar.
Gelelim canlılara. Bunların da en şuurlusu, insandır. İnsan ise, bu kainatı ve içindekileri yapmak şöyle dursun, minnacık bir yaprağı bile yapmaktan acizdir. Üstelik o da kendini yaratanı aramakla meşguldür.
Tabiatın canlılarla cansızlardan oluştuğu, bunların ise hiç bir şeyi yaratamayacakları kesin olarak biliniyorsa, bu kainatı ve kainattaki bütün sanat eserlerini sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olan Allah'ın yarattığı, açıkça ortaya çıkmıştır.
Tabiat safsatasını kasten ortaya atan inkarcının şöyle dediğini duyar gibiyim: "Ya bütün bu mahlukatı 'Tabiat Kanunları yarattıysa?" Belki o "Tabiat" ve "Kanun" kelimelerini kullanmak istemez de, "Doğa Yasaları" der. Her neyse...
Sormak lazım onlara: "Bu kanunlar akıllı, şuurlu, gören, işiten, karar verme kabiliyetine sahip, her şeyi bilen şeyler mi?" Cevap "Hayır" olacaktır. Çünkü, "evet" sözüne odunlar bile güler. Bu saydığımız vasıflara sahip olamayanın yaratıcı da olamayacağını yukarıda açıklamıştık.
Kaldı ki, tabiat kanunları Allah'ın varlığına delildir. Neden mi? Çünkü, kanun varsa, onu koyan biri vardır. Hiç bir kanun kendi kendine ortaya çıkamaz. İnsanların yaptığı kanunlarda bile, bunu açıkça görüyoruz. Bir başka mes'ele de şudur: Kanunların uygulanması için bir hakime ihtiyaç vardır. Hakim yoksa, hiç bir kanun kendi başına suçluyu yargılayamaz. Bunun en güzel örneğini, yine insanların yaptığı kanunlarda görmek mümkündür.
Tabiatın yaratıcı olduğunu iddia edenlere şunu da sormak gerek: "Kainatı ve tabiat kanunlarını kim yarattı?" Bu suale, mecburen "tabiat" diye cevap verecektir. "Tabiat nelerden ibarettir?" diye ikinci bir soru sorulursa, "Kainattan ve tabiat kanunlarından ibarettir," cevabını verecektir. Çünkü, gerçek de budur. Bu cevabı aldıktan sonra son darbeyi indirmek gerekir: "Tabiatçı efendi! Sen bu sözlerinle, kainatın kendi kendini yarattığını iddia etmek gibi gülünç bir duruma düştüğünün, farkında mısın?" Bu durum gerçekten gülünçtür. Çünkü, "Yazıyı yazan yazıdır", "Sehpayı yapan sehpadır" demekten farkı yoktur bunun.
Dikkatle bakan görür ki, tabiat da harikulade bir sanat eseridir. Kendisini yoktan var eden, binlerce nakış, çeşit çeşit renklerle süsleyen Yaratıcı'sını gösterir. Tabiat, yukarıda tasvir ettiğimiz yaratıklardan oluşan eşsiz bir tablodur ki, hal diliyle "Benim sanatkarım sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olan Allah'tır! diye haykırmakta, bu gerçeği kainattaki ahengin musikisiyle ilan etmektedir.
Son söz: Tabiat Halık yani Yaratıcı olamaz, çünkü aciz bir mahluktur!
Kadının yaratılışı nasıl olmuştur ? @ 18-05-2008 00:45
Kur`an-ı Kerimin açık ifadesiyle ilk insan Hz. Adem`dir. Cenab-ı Hak onu yaratırken toprak unsurunu tercih etmiş, ondan yaratmış, daha sonra da ruh vermiştir. İlahi hikmet, hem Hz. Adem`e bir can yoldaşı olması hem de insan nevinin üreyip çoğalması için Havva validemizi yaratmıştır.
Nisa Sûresinin 1. ayet-i kerimesinde bu yaratılış, "O insandan eşini vücuda getirdi" mealindeki cümlesiyle ifade edilir.
Meşhur tefsirlerde bu ayet açıklanırken şöyle denilir: Cenab-ı Hak, Havva`yı Hz. Adem`in sol kaburga kemiğinden yarattı. O sırada Hz. Adem`i hafif bir uyku tuttu. Bir müddet sonra uyandığında Hz. Havva`yı gördü. İlk anda şaşırdı, sonra çok sevindi. Kalbi hemen ona ısındı ve aralarında bir ünsiyet ve ülfet meydana geldi.
Bu mesele hadis-i şeriflerde açıkça beyan edilir. Bu hususta rivayet edilen iki hadis-i şerifin meali şöyledir:
Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor. Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır: "Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. O, memnun olacağın bir tarzda dosdoğru devam edemez. Eğer ondan faydalanmak istiyorsan bu eğri haliyle birlikte faydalanırsın. Tam arzuna göre düzeltmeye kalkarsan onu kırarsın. Onun kırılması da boşanmasıdır."
Hz. Ebû Hüreyre`nin başka bir rivayetinde de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar:
"Allah`a ve Ahiret gününe iman eden, bir meseleye şahit olduğu, gördüğü zaman ya hayır konuşsun veya sussun. Kadınlar hakkında iyilik ve hayır tavsiye ediniz. Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Kaburga kemiğinin en eğri tarafı da üst tarafı, uç kısmıdır. Eğer onu doğrultup düzeltmeye kalkışırsanız, onu kırarsınız. Kendi halinde bırakırsanız daima eğri kalır. Öyle ise birbirinize, kadınlara iyi davranmayı tavsiye ediniz" (1)
Hadis-i şerif, ilk kadın olması itibariyle Hz. Havva` nın, dolayısıyla bütün kadın sınıfının hem maddi bakımdan yaratılışına, hem de huy, karakter, tabiat, mizaç ve bünyesine işaret etmektedir. Hz. Havva ilk kadındı. Cenab-ı Hak onu bir hikmet eseri olarak Hz. Adem`in bir parçasından yaratmıştı. Daha sonraki bütün kadın ve erkekler bu iki insandan türemiş, çoğalmıştır.
Gerek Hz. Adem`in yaratılışında, gerekse daha sonra Havva validemizin yaratılışında nasıl bir yaratılış kanunu, hangi hikmete binaen cereyan etmiştir, bilemiyoruz. Bu, kudret-i İlahiyeyi göstermesi yanında, aynı zamanda insan yaratılışına babayı birinci derecede, anneyi de tali, ikinci derecede gösteriyor. Yani çocuğun teşekkülüne sebep olan sperm erkekten geldiğinden, bu durumda baba birinci derecede rol oynamaktadır. Elmalılı merhumun ifadesiyle "Telkihi yapan erkek ve alan kadın olmak haysiyetiyle erkek mukaddem, kadın tali bulunuyor."(2)
Ayrıca ilk erkek olan Hz. Adem`in, ilk kadın olan Havva`nın yaratılışı tamamen istisnai bir durumdur. Şu noktayı da önemle belirtmek gerekir. Bilim adamlarımızın ifadesine göre insanın her hücresinde, program bazında, bütün organlarının karakterleri mevcuttur. Hangi şey yaratılacaksa ona ait özelliklerin ortaya çıkmasına izin verilir, diğerleri baskı altında tutulur. Buna göre, Hz. Havva`nın yaratılışında kaburga kemiğinden bir hücre, temel olmuş olabilir. Bu hücre bir saç hücresi yahut ciğer hücresi de olabilirdi. İlahi hikmet bunu böylece takdir etmiştir.
(1). Müslim, feda: 59-60.
(2). Hak Dini Kur`an Dili, 2:1274.
Mehmet Paksu
Ramazan orucunun hikmetleri @ 18-05-2008 00:45
İbâdet yapmanın en önemli hikmeti emirdir. Yani Allah’ın emretmiş olmasıdır. Gâyesi de Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Bundan başka elbette ibâdetlerin kendi yapısına, özelliğine, türüne ve niteliğine göre kendisine mahsus hikmetleri de vardır.
Risâle-i Nur’da Ramazanda oruç tutmanın hikmetlerine, “O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık deliller taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân, o ayda indirilmiştir”1 âyetinin tefsîri olarak özel bir risâlede yer verilmiştir.
Bediüzzaman, Ramazan Risâlesinde, orucun, İslâmiyet’in beş şartının birincilerinden olduğunu ve İslâm şeâirinin en büyüklerinden bulunduğunu bildirmiş; bu ayda oruç tutmanın çok hikmetlerinden başlıcalarını şöyle zikretmiştir:
1) Ramazan’da oruç tutmakla insan Cenâb-ı Hakk’ın terbiye edicilik sıfatını tanır ve bizi Allah’ın büyük bir disiplinle terbiye altına aldığını fark eder.
2) Ramazan’daki oruçla tok açın halini, zengin fakirin halini, üst sınıf alt sınıfın halini anlar. Toplumda her bir sınıf birbirine yardımcı olmaya ve el uzatmaya hazır bir mâneviyât kazanır. Büyüklerin küçüklere, zenginlerin fakirlere, üst sınıfların alt sınıflara eğilmesi ve el uzatması neticesinde ise, sosyal hayatta maddî -mânevî düzen ve âhenk sağlanır, toplum barışı temin edilir, toplum fertleri arasındaki uçurumlar ortadan kalkar.
3) Ramazan’daki oruçla insan kendi dünyasında iç huzur ve saadete kavuşur. Günahlardan arınır ve ruh terbiyesine ulaşır.
4) Ramazan’daki oruçla insan, baş düşmanı olan nefsini terbiye eder, ıslâh eder ve iyi ahlâka yönlendirir.
5) Ramazan’daki oruçla Allah’ın nimetlerine umûmî, anlamlı, kapsamlı ve farklı bir üslupla fiilî bir şekilde şükür yapılmış olur.
6) Ramazan’daki oruçla her zaman faydalanılan günübirlik lezzetler terk edilerek, Kur’ân’ın indirildiği ay olan Ramazan’da Kur’ân’ı indiren yüksek irâdeye, Kur’ân’ın indiriliş sürecine ve bizzat Kur’ân’a, mânevî bir bayram hüviyeti ve sevinci içerisinde saygı duyulur. Kur’ân’a mukabele edilir ve Kur’ân baş tâcı yapılır. Kalpler Kur’ân’ı anlamaya hazır şekilde motive edilir.
7) İnsan dünyaya, âhirete dönük ticâret yapmak ve âhiret hesabına azık toplamak için gelmiştir. Ramazandaki oruçla, geliş amacına ve kâbiliyetlerine uygun olarak çok yüksek kârlar kazanır, çok kazançlı ticâretler yapar, çok gıdâlı azıklar elde eder ve çok verimli ekimler ve hazırlıklar yapar.
8) Ramazan’daki oruçla insan günübirlik sağlık ve sıhhatine yönelik adımlar atmış olur. İnsan midesi istirahata çekilir, hazım kolaylaşır ve insan sabra alışır.
9) Ramazan’daki oruçla nefis Rab değil, kul olduğunu hatırlar, firavunluğu bırakır. Kulluğa ikna olur, kulluktan râzı olur. Rab olarak sadece Rabb’ini bilir. Kendisinin âciz bir kuldan ibâret olduğunu kavrar.
Bediüzzaman’a göre, Cenâb-ı Hak yeryüzünü büyük bir nimet sofrası şeklinde yaratmış ve bütün nimet türlerini hiç kimsenin ummadığı şekilde o sofraya dizmiştir. Canlıları merhametle, şefkatle, eksiksiz biçimde ve bizzat terbiye ettiğini her ihtiyaç sahibine sayısız nimetleriyle göstermiştir. Oysa insan çoğu zaman nimetlerin bu eşsiz dizilişini görmemekte, her saniye vazgeçemediği nimetler için bile gaflet içinde sebeplere takılıp kalmakta ve Allah’ın eşsiz bir şefkatle nimetlendirdiğinin farkında olmamakta, Allah’ın kadir ve kıymetini kavrayamamaktadır.
Ramazan-ı Şerifte ise mü’minler, emir dinlemeye hazır muntazam bir ordu hükmüne geçmektedir. Öyle ki, bütün insanlar, Kâinât Sultanının sofrasına ve ziyâfetine dâvetlidirler.
Düşünün ki: Bu dâvete icâbet eden mü’minler akşama yakın saatlerde, dâvete icâbetin bir gereği olarak sofra başlarına geçmişlerdir. Önlerine mükellef bir sofra açılmıştır. İçinde yok yoktur. Her şey itina ile bir bir dizilmiştir.
Fakat, hiç kimse elini sofraya uzatmıyor. Herkeste sessiz bir itaat, sessiz bir boyun eğiş, sessiz bir emir bekleyişi vardır! Herkes Kâinât Sahibinin “Buyurunuz!” emrini bekliyor gibi bir ibâdet tavrı içindedir. Böylece, Allah’ın görkemli, haşmetli, şefkatli, çok geniş ve çok kapsamlı rahmet eserlerine karşı mü’min, kapsamlı, geniş ve muntazam bir ibâdet disiplini içinde cevap veriyor, mukabele ediyor. Allah’ın yüksek şefkat ve sonsuz merhamet sahibi olduğunu fark ediyor.2
İnsan bu yüksek şerefe ancak oruçla ulaşıyor.
Dipnotlar:
1- Mektûbât, s. 387, 388
2- Bakara Sûresi: 185
www.nurcity.com
Allah bizden neden ibadet istiyor? @ 18-05-2008 00:45
Allah hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hiç şüphesiz bizim ibadetimize de muhtaç değildir. Ama biz Allah’a, ona kulluk yapmaya, onun emirlerine uymaya ve ona ibadet yapmaya muhtacız. Bediüzzaman Hazretleri’nin örneğiyle örnek verecek olursak; doktor hastasına reçete yazıyor ve “Bunu mutlaka kullanmalısın” diyor. Şimdi hasta, doktora “Senin buna ne ihtiyacın var? Bunu benden neden istiyorsun?” demeye hakkı ve yetkisi var mıdır? Aynen bu misâlde olduğu gibi, Allah bizim mutlaka ibadet yapmamızı istiyor. Çünkü hasta olan biziz, ibadete muhtaç olan biziz, bizim ibadete şiddetle ihtiyacımız vardır. Bizim her derdimizi Allah’a arz etmeye şiddetle ihtiyacımız vardır. Bunu ancak ibadetle yapabilmekteyiz.
Diğer yandan; ibadetler, dünya saadetinin görünmeyen güçleri ve gizli kuvvetleridirler. Mutlu ve huzurlu bir dünya hayatı için ibadetlerin sayısız getirileri ve sınırsız faydaları vardır. Şöyle ki: İbadetler, fikirleri Cenâb-ı Hakk’a çevirir. Kulun Allah’a olan teveccühü, emirlerine boyun eğmeyi gerektirir. Allah’ın emirlerine boyun eğmek ise, kulu mükemmel bir biçimde intizam altına alır. Kul hareketlerinde intizam altına girmekle ve kâinatın umumî nizamına tâbi olmakla hikmetin sırrını anlar. Hikmet ki, kâinat sayfalarında parlayan san'at nakışlarıyla kendini göstermektedir. İşte hikmetin sırrını anlayan insan, işinde ve çalışmalarında başarılı olur. Başarılı olan insan ise, her zaman ve her yerde mutlu ve huzurlu olur.
İnsan cismen küçük, zaîf ve aciz olmakla beraber; pek yüksek bir ruhu taşıyor, pek büyük bir istidada maliktir, hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır, sınırsız emellere sahiptir, hesapsız fikirleri vardır, hadsiz şeheviye ve gazabiye gibi kuvvetleri vardır ve öyle acâib bir yaratılışı vardır ki, yaratılmış bütün türlere ve âlemlere fihriste hükmündedir.
İşte böyle bir insanın o yüksek ruhuna genişlik veren, ibadettir; istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini nizam ve intizam altına alan, ibadettir; şeheviye ve gazabiye kuvvelerini had altına alan, ibadettir; görünen ve görünmeyen uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir; insanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir; kul ile Yaratıcı arasında en yüksek ve en lâtif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet, insanlığın kemâl ve olgunluğunun en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.1
İbadet bizi doğrudan Allah’a bağladığından, her belâ ve musibet ânında sığınacak sonsuz kudreti tanımamızı kolaylaştırır. İbadetle, bizi sevinçli ve mutlu kılan her nimet için şükredeceğimiz tek mercîin Yüce Allah olduğunu kavrar ve şükrederiz. İbadet bütün canlılara, varlıklara ve insanlara bakışımızı müsbet yönde değiştirir. Her şeyi kendimize düşman değil, kardeş hissederiz. Ne hiçbir şeyi olduğundan büyütürüz. Ne de kendimizi herhangi bir şeyden üstün tutarız. İbadet, hayatımızda plân ve programı hâkim kılar. Plânlı bir hayat ise işlerimizi düzene koyar. İbadet geçim genişliğine, bolluğa, berekete ve duâlarımızın kabulüne vesile olur. Zor günlerimizde Allah’ın yardım ve inayetini kolaylaştırır. İbadetler, bizi kötülüklerden alıkoyarlar. Kötülüklerden uzak kalanlar herkesçe sevilirler, işlerinde muvaffak olurlar ve hayatlarında huzur bulurlar.
İbadetlerin sosyal yönü de vardır ve girdikleri toplumu topyekûn ihyâ ederler. İnsan ibadet saikasıyla bütün Müslümanlara karşı bir münasebet kazanır, kuvvetli bir irtibat ve bağlılık elde eder, herkesi kendisine kardeş bilir. Bu irtibat ise kuvvetli bir uhuvvete ve hakikî bir muhabbete kapı açar. Toplum hayatının terakkîsi ve kemâli için en birinci basamaklar ise uhuvvet ile muhabbettir.2
Allah’ın emirlerine uyması ve yasaklarından kaçması sâyesinde bir kul, toplum hayatında çok mertebelere yükselir. Öyle işler başarır ki, bir fert iken, umumî faydaları temin ettiği ölçüde tek başına bir millet hükmüne geçer. Ve büyük bir himmetle topluma hizmet eder. Topluma böyle hizmet edenler çoğaldıkça, toplum topyekûn huzur ve refah seviyesine yükselir.3
İbadetler âhiret saadetinin de temel taşlarıdırlar ve ana direkleridirler. Her bir ibadetin, âhirete dönük sayısız faydaları ve hikmetleri vardır. Ezcümle: İbadetler, âhiretteki her sıkıntıda yüz akımız olurlar ve Allah’ın yardımına, mağfiretine, rahmetine ve rızasına nail olmamıza vesîle olurlar, günahlarımızın bağışlanmasını ve Peygamber Efendimiz’in (asm) şefaatine nâil olmamızı kolaylaştırırlar. İbadetler, Cehennem azabından korunmamızı ve kurtulmamızı netice verirler; sırat köprüsünü geçmemizi, Cennetin sahillerine ve Allah’ın cemaline ulaşmamızı müyesser kılarlar. İbadetler, Allah’ın sonsuz lütuf, ihsan ve ikramlarına sayısız kapılar açarlar ve âhirette ebedî mutluluğa ulaşmamıza vesile olurlar.
Dipnotlar:
1- İşârâtü’l-İ’câz, s. 142
2- a.g.e., s. 142
3- a.g.e., s. 141
www.fikih.info
Gücünün yettiği kadar yapmak @ 18-05-2008 00:45
İbadetler için, gücümüzün yettiği kadarından sorumluyuz. Ama mevcutla da yetinmeyiz. Çünkü mevcutla yetinmek de himmetsizliktir.1 Bu şu demektir: Hepimiz, her zaman, her ibadette en iyiyi yapmaya çalışırız, çalışmalıyız. Ama neticede elimizden geleni yaparız. Kendimizi hep sorgularız, sorgulamalıyız. Çünkü nefsimize güvenemeyiz. Bitip tükenmeyen istek ve arzularından dolayı, hiç durmadan dalâleti bize hoş gösterme çabalarından dolayı nefsimizi kınarız, kınamalıyız. Bizden çok şeytanın fısıltılarına ve vesveselerine kulak veriyor diye nefsimizi ayıplarız, ayıplamalıyız. Esasen bu, Kur’ân’da övülen bir ameldir de. Cenâb-ı Hak, kendini kınayan nefis için “nefs-i levvâme” ünvanını kullanarak yemin eder.2 Demek bu, Cenâb-ı Hak katında takdir gören bir ibadettir.
Eksiklerimizi hep sorgulayalım. Bıkmadan, usanmadan. Şunu bilelim ki; her sorgu, mükemmelliğe atılan bir adımdır. Her sorgu, en iyiye doğru bir koşudur. Her sorgu, bir önceki eksikliğimizin tescili ve itirafı, bir sonraki tekâmülümüzün ilk adımıdır. Öyleyse bunu yaparken rahatsızlık duymayalım. Tam aksine; huzur ve saadet duyalım. Zira Kur’ân’ın övdüğü şeyi yapıyoruz. Gücümüzün yettiği şeyin en iyisini yapmaya gayret edelim. Ama bu en iyi arayışı, bizi, elimizdeki mevcut iyiden vazgeçirmesin. Yani Cenâb-ı Hak bizi, yapabileceğimiz en iyiden sorar; gücümüzün yetmediği en iyiden sormaz!
Şu halde, anahatlarıyla farzları yapıp, sünnetleri de gücümüz yettiği kadar yaşamaya çalışır ve daha iyiye muvaffak etmek için de Cenâb-ı Hakk’a duâ etmeye devam edebildiğimiz ölçüde, hiç olmazsa içimiz rahat olmalıdır.
Hazret-i Âişe (ra) anlatır: Yanımda bir kadın vardı. Resûlullah (asm) odamıza girdi ve “Bu kimdir?” diye sordu. Ben de “Falan kadındır” dedim ve kadının namaza bağlılığından anlatmaya başladım. Allah Resûlü (a.s.m.):
“Yeter! Gücünüzün yettiğini yapın! Allah’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hak, siz usanmadıkça size sevap vermekten usanmaz!” buyurdu.3 Resûlullah (a.s.m), amellerin ve ibadetlerin devamlı olanını severdi.
Yardım yapma isteği ve maddî gücün zaafiyeti durumuna gelince; bu konuda da gücümüzün yeterli olmadığı şeyden sorumlu değiliz. Niyetimizle de sevap kazanabiliriz. Hatta niyetimizle yaptığımız hayır, riyasız olduğu için, kimi zaman elimizle yaptığımız hayırdan daha fazla sevap getirebilir. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm): “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” buyurmuştur. Çünkü Rabb-i Rahîm olan Yüce Allah niyetimize büyük değer veriyor ve sevap yazıyor. Yani bir hayra niyet eden, fakat yapmaya kudreti olmadığından yapamayan bir kuluna Cenâb-ı Hakkın, o iyiliği yapmış gibi sevap yazdığı, bize sahih rivayetlerle bildiriliyor. Sonra; az olsun, ama Allah rızası için olsun; inanın çoklara bedeldir! Hazret-i Osman’ın (ra) ifadesiyle; “Bir fakirin, kendi boğazından kesip Allah yolunda verdiği tek bir dirhemi, çok olan maldan verilen on binlerden çok daha sevaplıdır.”
Öyleyse, tek dileğimiz, tek duâmız, tek niyazımız; her fırsatta Allah’ın rızasını gözetmek niyetine ulaşabilmek olursa, Cenâb-ı Hak, razı olabileceği amellere inşallah bizi muvaffak kılar. Allah Resûlü’nün (a.s.m) ifadesiyle; “Allah sizin cisimlerinize ve sûretlerinize bakmaz; O sizin kalbinize bakar.”
Dipnotlar:
1- Sözler, 666
2- Kıyâmet Sûresi, 75/2
3- Buhârî ve Müslim
www.fikih.info
Bediüzzaman'ın Dilinden Berat Kandili @ 18-05-2008 00:45
Aziz, sıddık kardeşlerim, bu medrese-i Yusufiyede ders arkadaşlarım,
Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderât-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadr’in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat’ta herbir amel-i salihin ve herbir harf-i Kur’ân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûru selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’ân’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır.
Şuâlar, s. 433
***
Kur’ân-ı Hakîmin herbir harfinin bir sevabı var; bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz—Âyete’l-Kürsî harfleri gibi—, bazan bin beş yüz—Sûre-i İhlâsın harfleri gibi—, bazan on bin—Leyle-i Berat’ta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi—ve bazan otuz bin—meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misilli, Leyle-i Kadir’de okunan âyetler gibi. Ve “O gece bin aya mukabil” işaretiyle, “Bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur” anlaşılır. İşte, Kur’ân-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber, elbette muvazeneye gelmez ve gelemiyor.
Sözler, s. 312
***
Elli senelik ibadet gecesi
Elli senelik bir mânevî ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilen Leyle-i Berat’ınızı rûh u canımızla tebrik ederiz. Herbiriniz, şirket-i mâneviye sırrıyla ve tesanüd-ü mânevî feyziyle, kırk bin lisanla tesbih eden bazı melekler gibi; herbir hâlis, muhlis Nur Şakirtlerini, kırk bin dille istiğfar ve ibadet etmiş gibi rahmet-i İlâhiyeden kanaat-i tamme ile ümit ediyoruz.
Said Nursî
Şuâlar, s. 434
***
Nur Talebeleri ve tüm müslümanların mübarek Berat Kandillerini tebrik ederiz.
Dr.Hulusi MUTLU
risale-inur.org admini
Lûgat:
mukadderât-ı beşeriye: İnsanlığın başına gelen ve gelecek olan hadiseler.
hasene: İyilik.
şuhûr-u selâse: Üç aylar.
leyâli-i meşhure: Meşhur geceler.
tezâuf-u sevab: Sevabın kat kat olması.
şirket-i mâneviye: Manevî şirket, ortaklık.
tesanüd-ü mânevî: Manevî olarak dayanışma.
Varlıkların yaratılışı tabiata verildiğinde ortaya çıkan imkansızlıklar, Cenab-ı Hakka verildiğinde nasıl ortadan kalkar? @ 18-05-2008 00:45
Eğer desen: Mevcudat tabiata isnad edilse böyle acip muhaller olur, imtinâ dere