Atlas dergisinin öğrettikleri @ 15-07-2008 10:21
NotosÖykü'nün Ağustos-Eylül, 11. sayısının ilk söyleşisi Mehmet Yaşin ile. Elbette asıl konuştuğumuz konu gezi oldu. Sonra lezzet durakları. Yeni sayımız, bu satırları yazdığım sırada mutfağımızdaydı. Gezginliğin ve gezi yazılarının örnek kişilerinden olan Mehmet Yaşin söyleşisinin ilgiyle okunacağını sanıyorum.
Bizdeki ilk önemli gezi dergisi olan Atlas'ın yaratıcısı Mehmet Yaşin. Tam bir Atlas tutkunu o. Dergisini ikinci çocuğu gibi görüyor. Gelin görün ki, dergiyi çıkarmaya karar verdikten sonraki ilk sayı basılacağı sırada şöyle düşünmüş:
"Ama bunun ne kadar satacağını hiç bilmiyordum ve çekiniyordum. 'On beş bin basalım, on bin satarsa devam edelim,' dedim. Dergi piyasaya çıktığı gün bitti ve birinci sayıyı altı defa bastık. Bu, seksen bin adet dergi demek."
Evet, Atlas'ın birinci sayısı 80.000 adet satılmış. Aradan uzun zaman geçti, şimdi daha aşağılarda bir satış düzeyini koruyor ve en çok satılan gezi dergisi gene o.
Burada önemli bir ders var, bir yayıncılık dersi. Atlas'ın hiç kimselerin ummadığı satış rakamlarına ulaşmasının nedenlerini Mehmet Yaşin de anlatıyor, ama benim saptamalarım da şöyle:
1. Atlas, o güne dek denenmemiş, dolayısıyla başarılı ya da başarısız dergilerle eskitilmemiş, boş bir alana girme öngörüsünü yaptı.
2. Öylesine, aşağıdan alan bir tutumla değil, adamakıllı iddialı bir çıkış yaptı.
3. Öteki bütün çok-satan, aktüel ya da popüler dergilerden farklı bir tasarımı, kapağı, albenisi olduğu için, hemen ayırt edilebildi.
4. Bir gezi dergisi olmasına karşın, dışarıdan alınmış metinlerden yararlanmaya gönül indirmeden, içeriğini baştan sona mutfakta hazırlayıp kendi yarattığı çevresiyle oluşturdu ki, bu onun kendi alanındaki, National Geographic gibi güçlü yabancı dergilerden bile ayrılmasını sağladı.
5. Gezi dergisi olmanın ilk gereklerinden biri olan nitelikli fotoğraf kullanımını profesyonelce, her şeyin üstünde tuttu.
6. Sonra da yıllar boyunca hiçbir zaman kolaycılığa sapılmadan, her sayısı büyük bir emekle hazırlandı.
Sonunda 10.000 satış hedefiyle yetinmeye çalışılan dergi, bugün birkaç kat daha çok satılıyor ve ulusal ölçekte yayımlanan dergiler arasında en saygınlarından biri olarak kabul ediliyor.
Notos'un alanı olan edebiyat ve kültür yayıncılığı içinde de baştan beri aynı ilkeleri gözetmeye çalışıyoruz. Yıllardır bizimle aynı alanda ve ölçekte çabalayıp duran yayıncılara da benzerlerini anlatıyorum.
Bunun sonunda NotosÖykü hedefinin üstünde satılmıyor, tersine, hedefinin şu anda altında bulunduğunu zaman zaman belirtiyorum. Ama edebiyat yayıncılığının koşulları da başka hiçbir şey benzemez. Burada düpedüz dikenli yollarda yürünür ve yolun sonu görünmez. Gene de attığınız her adımı düşünerek, tasarlayarak, öncekilerden daha sağlam ve nitelikli atmaya özen gösteriyor, bunun gereklerini hiç değilse kendi emeğinizi sakınmadan koyarak yapıyorsanız, önünüze çıkan sorunları da birer birer çözebilirsiniz.
Mehmet Yaşin'in anlattığı deneyimi örnek almazsak, çabalayıp durmanın da anlamı kalmaz. Sanırım bu anlayışı birinci ilke saydığım için, NotosÖykü'nün baştan düşündüğümüz satış hedefinin üstüne çıkacağından da kuşku duymuyorum.
Kitap satışları için bir karşılaştırma... @ 29-06-2008 10:00
Notos Kitap'ın 2008'deki kitap satışları 2007'nin yüzde 45 altında.
NotosÖykü yerinden oynamıyor.Kitap satışlarının 2006'dan 2008'e sürekli düşüş içinde olduğunu belirtiyor, bunun nedenlerini ve sonuçlarını tartışıyoruz. Durumun gerçekten bizim bulunduğumuz yerden göründüğü gibi olup olmadığını sorgulamak için, öncelikle büyük yayınevlerine bakıyoruz. Onlardan kesin bilgiler almak olanaksız; büyük yayınevlerinin şirket sırları sıkı korunuyor. Ne ki, onların yöneticileri de kendi kitap satışlarının belirgin bir düşüş içinde olduğunu belirtiyor.
Aslında en iyi ölçüyü orta büyüklükteki yayınevlerinin vereceğini düşünüyorum. Onlar hem büyüklerin özelliklerine yakın durur, hem de küçük yayınevlerinin sorunlarına. Üstelik bu tür derin krizler onlar için çok daha can yakıcıdır. Çünkü büyük yayınevleri ekonomik sorunlarını azaltacak sübvansiyonlar, krediler, özel destekler bulabilir, ama orta büyüklükteki yayınevleri bundan da yoksun, sorunlarını kendi başına çözüp kendi olanaklarıyla ayakta durmak zorundadır.
Zaman zaman, Kitap satışları bu denli büyük düşüşler içindeyse, yayınevleri nasıl ayakta duruyor, denir.
Aslında sorun sözü edildiği kadar büyük değil, demeye getirilir.
Oysa yanıtı çok açık:
Yayınevleri, başka herhangi bir sektördeki şirketleri yıkabilecek satış kayıplarıyla bile yaşayabiliyorsa, borçları olmadığı içindir.
Bizim sektörümüzde borçlanmaya pek gidilmez, korkulur. Banka kredisiyle de yayıncılık yapılmaz. Dolayısıyla kendi kısıtları içinde yaşamayı bilmek, yayıncılık sektörünün krizlere karşı ayakta kalabilmesinin başlıca nedenidir. Bu yüzden Notos Kitap matbaalara ya da kâğıtçılara olan ödemelerini bile beş altı aylık vadeleri kullanmak yerine peşin ödemeye çalışır ki durumu an be an kendi denetiminde bulunsun.
Küçük yayınevi örneğine gelince, onların işi çok daha zordur elbettte. Çünkü daha kendi başlarına ayakta durabilecek koşulları bütün bütüne oluşturamamış, rüştünü ispat etmemiş küçük yayınevlerinin yola devam etmesi gerçekten zordur. Birçok kişisel girişimin uzun ömürlü olamaması bundandır.
Notos Kitap bir küçük yayınevi örneği. Sözünü ettiğimiz kitap satışlarındaki düşüşlerden ne kadar etkilendiğini rakamlarıyla açıklamak isterim.
Notos Kitap, 1 Aralık 2006'da NotosÖykü'yü yayımlamaya başladıktan tam altı ay sonra, 1 Mayıs 2007'de ilk kitabını yayımladı. 1 Mayıs-31 Aralık 2007 arasındaki altı aylık dönemde yaptığı satış çok ümit vericiydi. Kimliğini doğru belirlemiş, seçimleri tutmuştu. Gelin görün ki, 2008 yılı doğru kararları bile sarsmaya başladı. Notos Kitap'ın 1 Ocak-30 Haziran 2008 arasındaki altı aylık dönemdeki kitap satışlarının aylık ortalaması 2007'deki aylık ortalamayla karşılaştırıldığında, yüzde 45'lik bir düşüş gösteriyor. Bana kalırsa, dramatik bir düşüş.
Notos Kitap'taki bu düşüş sektörün bütünü için ölçü olarak alınamaz. Çünkü daha on yedi kitabı yayımlanmış bir küçük yayınevinin sorunları, 300 kitabı bulunan orta büyüklükteki bir yayınevi için ölçü olamaz. Bu iki örneğin karşılaştırılmasında sapmalar olağanın ötesinde olabilir. Belki tam bir veri de olabileceği gibi.
Şubat 2008'den bugüne, artık Alfa Dağıtım'dan ve az sayıdaki bağımsız satış noktasından önceki kitaplardan siparişler pek gelmiyor. Durgunluk son kertede.
Bu arada yeni kitap yayımlayıp dağıttımız zaman da ilk bir buçuk ay içindeki satışı o kitabın ilk ciddi verisi kabul ediyoruz. Çünkü bu alt limiti göz önünde tutarak yakın dönem projeksiyonları yapmak zorundayız. Orada da endişe verici sonuçlar alıyoruz almasına, ama şunu söyleyebiliriz ki, Notos Kitap'ın varlığını tehdit edecek bir olumsuzluk içinde değiliz daha. Bizim sorunumuz, ilk hedef olarak elli kitabı yayımlanmış bir küçük yayınevi olabilmek. O ilk engeli aştığımızda, derin bir soluk alacağız. Buna da zaman var. O zamana kadar NotosÖykü'nün etkinliğinin bu düzeyde sürmesi tek güvencemiz. İşte asıl sevindirici olan o ki, NotosÖykü, satışlarında hiçbir olumsuzluk yaşamadan, aynı çizgide ve düzeyde sürüyor.
Ben en iyi miyim? @ 25-06-2008 13:50
NotosÖykü'nün okurlarının önemli bir bölümünün aynı zamanda öykü yazarı olduğunu biliyoruz. Nedir yazar da olan okurların oranı, tam olarak bilmek olanaksız, ama üçte biri bulabileceğini sanıyorum. Onların ilk istekleri arasında, kendi öykülerinin de
NotosÖykü'de yayımlanması vardır. Bunun ne denli haklı ve anlaşılır bir istek olduğunu biliyorum. Onların da tümü aynı değil elbette, sabırlıları, sabırsızları, çekingenleri ve atakları olduğu gibi, hezeyanlı olanları var.
Geçen hafta okurlarımızdan biri telefonla aradı ve "gönderdiği öykülerin niçin yayımlanmadığını" sordu. Belli ki kızgındı. Ardından da, "Benim öykülerim geçen sayıda yayımlanan bir sürü berbat öyküden daha iyi," de dedi.
Bu tepkiyle ilk kez karşılaşmıyorum.
AdamÖykü'nün on yıllık serüveninde de benzer tepkilerle karşılaştım: Benim öyküm sizin yayımladıklarınızdan daha iyi!
Olabilir... Öyleyse gerçekten, sorun da yok demektir.
Bazen bir derginin tam anlayamadığı bir değeri başka bir dergi öne çıkarabilir. Edebiyat dergilerinin uzun yıllar boyunca periyodik biçimde yayımlandıkları düşünülürse, yanlış yapma haklarını da pek çok kere kullanabilirler.
Öte yandan, kendi yazdıklarının çok iyi olduğunu düşünenlerin hezeyanlarla davranmasına da gerek yoktur. İyi yazar, yazar, bekler, hiçbir şey için acele etmez, yerini buldukça yayımlar ve alçakgönüllü tutumunu korur. Ben başkalarından iyiyim, demek yerine, ben iyiyim, demek de sanırım daha yerindedir.
Yoksa ne için yazıyoruz?
İlk toplantımız yapıldı... @ 10-06-2008 14:35
Gerçek bir iç içelik...NotosÖykü Okur Toplantıları'nın ilkini yaptık. Sonunda söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Toplantı umduğumuz gibi oldu.
Küçük bir salonda başladık toplantılarımıza, salon da hemen hemen doluydu. Gelenlerin tümünün
NotosÖykü ile kendilerince bir yakınlık içinde olduğu belli oluyordu. Sormadım herkese, ama öyle olduğunu hissetmek de zor değildi.
Sunuş konuşmasında
NotosÖykü'nün daha yayımlanmaya başlamadan önce nasıl tasarlandığı, onun yalnızca bir dergi olmanın ötesine nasıl geçirilebileceği, yaşamının nasıl güvence altına alınabileceği, bunun için adım adım neler yapıldığı, sonunda bugün hangi noktaya gelindiği üstünde duruldu. Doğrusu, "Okur ile Edebiyat Dergileri" başlığını biz daha çok
NotosÖykü ile doldurduk. Öteki dergilerden de söz açıldı, ama uzun uzadıya değil.
Toplantımıza katılan arkadaşların soruları da asıl olarak
NotosÖykü ile ilgiliydi. Gönderilen ürünlerin nasıl değerlendirilip seçildiği; derginin bölümlerinin nasıl dengeli biçimde kurgulandığı; derginin bulunmadığı yörelerde bulunmasının nasıl sağlanabileceği üstüne soruların yanı sıra, yayımlanacağı bildirilen bir öykünün sonradan yayımlanmamasına; bir sonraki sayıda "10 Şiir kitabı" önerisinin yer alacağı açıklanmışken bu bölüme yer verilmemesinin tutarlı olmadığına; eleştiri yazılarının eksik bırakıldığına ilişkin eleştiriler de oldu. Eleştirilere hak verildi ve bazılarının bir kez daha yinelenmemesi, bazılarının da düzeltilmesi gerektiği teslim edildi.
Belki çok canlı bir atmosferi olmadı toplantımızın, belki karşılıklı bir anlama, sınama endişesi vardı; ama arada duygusal bir bağ bulunduğu ve katılanların neredeyse tümünün
NotosÖykü'ye gönülden bağlı olup kendini ona yakın gördüğü de hissediliyordu.
İlk toplantı bir denemeydi elbette. Hiç kuşku yok ki, 7 Temmuz'daki ikinci toplantıya gösterilen ilgi hem daha çok olacak, hem de daha canlı bir atmosferle karşılaşacağız. Çünkü katılanlar da kendilerinin nerede bulunduğuna ilişkin sorularına az çok yanıt buldu ve bu toplantı tasarısını sınamış oldu.
NotosÖykü Okur Toplantıları, edebiyat dergilerinin öteden beri düzenlediği toplantılardan biraz farklı oluşuyor. İlkin, bu toplantılar iç sorunların da özgürce tartışılabileceği toplantılar. İkincisi, katılanların ayrıca toplantıların yöneticisi konumuna gelmesi de pekâlâ olası. Çünkü 4 Ağustos'taki "Beklenen Yazar Kim" başlığı bir panel biçiminde tartışılacak ve panelin üç konuşmacısı bu ilk toplantımıza katılıp o sırada belirlenen üç
NotosÖykü okuru olacak. Bunun gerçek anlamda bir ilk olduğunu söyleyebilirim. En azından, ben bugüne dek bir benzerine rastlamadım.
Elbette Notos Blog izleyicileri ve yorumcuları da vardı toplantıda. Onlar da Blog ile dergi arasındaki ilişkiden söz etti; sözgelimi Notos Blog'daki yorumlarını yakından tanıdığımız Özcan Doğan, pek bilinmeyen "Patafizik" konusunun NotosÖykü'de bir dosya konusu yapılmasını önerdi, önerisinin değerlendirileceği karşılığını da aldı.
Demek çok önemli bir adım atmışız bile. Bir de bu toplantılar İstanbul dışına taşınabilirse... Sanırım yakında bu adımları da atabileceğiz...
NotosÖykü'nün Haziran-Temmuz 10. sayısı @ 29-05-2008 01:00
İyi bir kitaplık nasıl kurulur?
ekşi sözlük kültürüİki aylık edebiyat dergisi NotosÖykü’nün Haziran’da yayımlanan 10. sayısının kapak konusu, İyi bir kitaplık nasıl kurulur? başlığını taşıyor. Kitapla, okumakla, edebiyatla doğrudan ilgili bölüm, Murat Belge, Faruk Duman, Şavkar Altınel, Oğuz Demiralp, Mehmet Ulusel’in yazıları ve Doğan Hızlan, Nüket Esen, Turgut Çeviker’in “iyi bir kitaplıkta bulunması zorunlu yirmi kitap” önerilerinden oluşuyor.
NotosÖykü’nün Haziran sayısının ikinci konusu ekşi sözlük kültürü. Yeni bir gençlik kültürü olarak değerlendirilen ekşi sözlük kültürü, içerden ve dışarıdan yazarların yorumları ve görüşleriyle, olumlu ve olumsuz yanlarıyla değerlendiriliyor.
Derginin bu sayısının söyleşileri de Zeki Demirkubuz ve Özcan Karabulut ile. Zeki Demirkubuz sinema ve edebiyat ilişkisiyle kendi sinema anlayşışını anlatıyor. Özcan Karabulut ile söyleşinin asıl konusu da, yazarın yeni yayımlanan Amida, Eğer Sana Gelemezsem romanı çevresindeki olası tartışmalar.
Kitap fiyatları... @ 19-05-2008 01:00
Bazı yayınevlerinin okura kalıcı bir güven verdikleri kuşkusuz. Bunun bir anda olması olanaksız; yıllar içinde, okur tarafından birçok kereler sınandıkça kazanılır bu güven. Her zaman yerinde midir okurun güveni, genellikle her zaman, ama ayrıksı örnekler de yok değildir. Sözgelimi bir yayınevi kitap seçimi bakımından tamamıyla kendine özgü, benzerleri olmayan niteliğini çevirilerindeki ciddi arızalarla yok ediyordur da, bu eksikliği okurda olumsuz karşılıklar bulmamıştır. Ya da başka bir yayınevi, gene kolayca ulaşılamayacak zenginliğine karşın, editörlük hizmetleri bakımından yetersiz, düzeltme yanlışlarıyla dolu kitaplar yayımlıyordur da, bu eksikliği okurda olumsuz bir karşılık yaratmamıştır. Gene de Dost, Doğu-Batı, Metis gibi, okurda haklı bir güven duygusu yaratmış bazı yayınevleri de var ki, adlarını anmakta elbette sakınca yok.
Öte yandan, kitap fiyatları bakımından da yayınevlerinin okurda yarattığı olumlu ya da olumsuz etkiler var. Notos Kitap'ın kitap fiyatları ortalamanın üstünde, bunu biliyorum, açıklanabilir nedenleri var. Adlarını burada anmamız doğru olmayabilir, ama bence fiyatları yüksek bir dizi yayınevi daha sayılabilir. Bu arada bazı yayınevlerinin kitap fiyatları da gerçekten çok ucuz. Onların adlarını da vermeyelim, çünkü kitap fiyatlarını ucuz tutabilen bu yayınevlerinin baskı ve öteki yayına hazırlık süreçlerinde ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Fiyatı başka nasıl ucuzlatabilirsiniz, kendi matbaanız yoksa ya da kâğıtçı değilseniz...
Alfa Dağıtım'daki arkadaşlar Notos Kitap'ın yeni yayımlanan her kitabının fiyatını yüksek bulur. Buna alıştım. Ama ben de onlara şunu söylüyorum:
"Bir kitap eğer ilk dağıtımdan sonra ancak 300-400 adet satılıyorsa, o kitabın fiyatının ucuz ya da pahalı oluşu satış adedini değiştirmez. Siz bizim kitapları kaha çok satabiliyorsanız, biz de fiyatları düşürebiliriz."
Öyle ya, fiyat düzeyi ancak çok-satan kitaplarda söz konusu edilebilir. Bir kitap 100 bin satılıyorsa, fiyatının yüksekliği satış adedini birkaç on bin bile düşürebilir. Ya da 250 adet satılan bir kitabın fiyatının 15 lira yerine 12 lira olması, satış adedini hemen hiç değiştirmez.
Öte yandan, fiyat düzeyi hemen hiçbir yayınevinde rastgele belirlenmez. Notos Kitap'ta da.
Notos Kitap'ta yayımlanan her kitabın öteki yayınevleriyle karşılaştırılması neredeyse olanaksız bir maliyeti bulunuyor. Çünkü bütün baskı, kâğıt ve öteki giderler bakımından, anca yüksek maliyetle karşılanabilecek bir baskı kalitesi arıyoruz. Bu kalitenin bazı unsurları belki okurlarca ayırt edilemiyor, ama kendimiz biliyoruz ve yalnızca bizim bilmemiz de yeterli diye düşünüyoruz. Bugüne kadar sağladığımızı düşündüğümüz bu kaliteyi riske atmayı da artık düşünemeyiz. Bu yüzden Notos Kitap'ın yayımladığı kitapların fiyatı yüksek görünüyor, ama hiçbiri keyfi biçimde belirlenmemiştir. Her kitabın başlangıçtaki satış adedi en az birkaç bin olsaydı, o zaman fiyat politikasında değişiklik yapmak da gerekebilirdi. Elbette baskı kalitesini biraz aşağı çekerek...
Yayıncılık sektörünün kapısını çalan kriz @ 09-05-2008 13:10
Bu yılın ilk dört ayındaki kitap satışlarında, yayınevleri arasında farklı sonuçlar veren, yüzde 35’e varan düşüşler söz konusu.Yayıncılık sektörü için bazı aylar iyi, bazı aylar kötüdür. Yaz aylarında kitap ve dergi satışları düşer, sonbahar ve kış aylarında artar. En kötü aylar temmuz ve ağustos; en iyi aylar da ekim ile mart arasındaki altı aydır. Yaz aylarında uykuya yatıp tembellik eden okur, demek ki hava serinlemeye başlayıp kış soğuğu kapıyı çalınca kendine kapanıp okumaya başlar. On yıllardır bu böyle gidip şimdiki zamanlara dek gelmiştir.
Şimdiki zamanlar: geçmiş özlemini depreştirmeyelim, ama şimdiki zamanlar kırk yıllık alışkanlıkları tam anlamıyla bozdu bozacak. Bundan önce Şubat 2001 Krizi ekonominin lastiğini patlattığı zaman kitap sektörü de sarsılmış, zincir kitabevleri yayıncıların alacaklarını ödememiş, alacaklarını alamayan yayınevleri bir daha onarılamamış yaralar almış, küçük dağıtıcıların bazıları batmış, kitap satışları adamakıllı düşmüştü.
Asıl kriz 2008’de geldiMeğer asıl kriz o değilmiş. 2006 yılı, ilan edilmemiş bir kriz cenderesine yayıncılık sektörünü de öylesine sıkıştırdı ki, kitap satışları genel bir kabule göre yüzde 50 dolayında düştü. Yayıncılık dünyası gerçek bir sektör olamadığı için, kesin rakamları bilmek olanaksız, ama neredeyse yarıya düşen satışlar belki yayınevlerini temelinden sarsamadı, ama işin tadı tuzu da kaçtı.
Yayıncılar olarak 2006’da, “Hiç bu yılki kadar kötü olmamıştı...” demiştik ki, 2007 yılının ilk altı ayı 2006’dan da kötü geçti. 2008’de toparlanma bekleniyordu, ama geçen ayların yerinde saymasını ne kadar isterdik. Bu yılın Ocak ayında ciddi bir olumsuzluk belirtisi yoktu, ama Şubat ayıyla birlikte öylesine keskin bir dönüş yaşandı ve kitap satışları öylesine büyük bir hızla aşağı düşmeye başladı ki, Mart, Nisan gibi ümit vermesi gereken aylarda bu düşüş hızı uçurumun dibine yayıncılık sektörünü çaktı çakacak.
Bu 2008 gerçekten farklı yaşanıyor. Bu kez yayıncılık dünyası gerçek bir ekonomik kriz tehlikesiyle karşı karşıya ve bunun sonunda ciddi kayıplarımız olabilir.
Notos Kitap küçücük bir yayınevi, şu ana dek on yedi kitabı yayımlandı, NotosÖykü’nün de 10. sayısı çıkma üzere. Büyük yayınevlerinin satışları Notos Kitap’ın yaklaşık 100 katı.
Nisan ayında Notos Kitap’ın sattığı kitapların 10 katı iade olarak geri döndü. Demek 1 kitap satarken 10 kitap iade edildi. Tümüne bakıldığında da, yeni basılan bir kitabın toplam satışı kadar kayıp yaşandı ki, büyük ölçekli bir yayınevinde bunun ciddi sonuçları olabilir.
Notos Kitap gibi çok küçük ölçekli bir birimin sayısal göstergeleri genelleştirilemez elbette. Gelin görün ki, öteki yayınevlerinin, yüzlerce yayınevinin kitaplarını bir arada bulundurup dağıtan kitap dağıtıcılarının satışları da krizi gösteriyor. Bu yılın ilk dört ayındaki kitap satışlarında, yayınevleri arasında farklı sonuçlar veren, yüzde 35’e varan düşüşler söz konusu. Bunu da genelleştirmekten korkarım, ama hiç kuşkunuz olmasın ki, bizim kültür yayıncıları dediğimiz, sizin de aklınıza ilk gelen yayınevlerinin satışları hemen hemen bu düzeyde seyrediyor. Sektörün oksijen pompaları arasında kitabevleri var ve Ankara’da önemli bir kitabevi kapandı, gene önemli bir kitabevi küçülme kararı aldı, İstanbul’da da benzer endişeler şiddetle yaşanıyor.
Nedenleri nedir? Kitap satışlarında zaman zaman görülen düşüşlerin nedenlerini bilene pek rastlanmaz. Söylenenlere bakılırsa, kitap satışları yağmurdan da etkilenir, kardan da, sıcaktan da soğuktan da, seçim öncesinden de etkilenir sınav öncesinden de, siyasal gerilim ve ekonomik sorunlardan da elbette, demek aile içindeki geçimsizliklerden de etkileniyordur...
Gene de bunca yıldır şunu anlayamadım: Kitap satışları siyasal gerilimden niçin bu denrli etkilenir? Farklı siyasal odaklar arasında bir çatışma varsa, merak da uyanmaz, dolayısıyla araştırmaya, okumaya ilgi artmaz mı? Olmuyor işte.
Çözüm nerede?Nedenleri ne olursa olsun, bu krizden çıkış yollarını araştırmamız gerekiyor. Sanırım hedefleri küçültmekte yarar var. kitap yayıncılığında üretimin durdurulması ölümdür, ama yavaşlatılabilir. Daha da akıllıcası, yayımlanan kitap çeşidini çok az azaltıp, baskı sayısını çok düşürmek en akıllıca yöntemlerden biri sayılır.
Sözgelimi, ayda 10 kitap yayımlayan bir yayınevinin bu sayıyı 7’ye çekmesi akılcı olabilir; ama daha önemlisi, kitapların baskı adedini sözgelimi 2000’den 1000’e, 1000’den 600’e düşürmek!
Büyük yayınevleri bu hesabı daha iyi yapacaktır, ama benim bildiğim hesaplar bu yolun hem çarkın dönüş hızını ayarlayacağını, hem de stok yükünü çok aza indireceğini gösteriyor. İvedi önlemler bunlar, dahası da elbette olmalı...
DOĞU ÖYKÜLERİ @ 09-05-2008 12:00

Hazırlayan İnan Çetin
Bir coğrafyayı, oranın insanını en iyi yansıtan aynalardan biri edebiyattır. Bu aynadan o coğrafyanın ruhundan doğmuş düşler, gerçekler yansır. Doğu Öyküleri seçkisi o aynalardan biri. Türkçe yazan, Türkiye’nin doğusunu anlatan on dört yazardan seçilmiş bu öyküler, Doğu’nun ruhundan doğmuş düşleri, gerçekleri anlatırken sonsuz edebiyat zincirine ekleniyor. Bu zincirin halkaları okuru zorlu, vahşi, esrarengiz bir coğrafyaya, insanının iç dünyasının esrarengiz âlemine götürüyor.
Tarih boyunca gelip geçmiş pek çok kültüre ev sahipliği yapmış Doğu’nun sarsıcı dünyasını ve insanlarını yazan, insanın çaresizliğine, çelişkilerine, yoksulluğuna tanıklık eden on dört yazar:
Tahsin Yücel, Bekir Yıldız, Adnan Binyazar, Ahmet Say, Sevgi Soysal, Ferit Edgü, Mıgırdiç Margosyan, Osman Şahin, Rasim Özdenören, Necati Güngör, Nedim Gürsel, Hasan Özkılıç, Hasan Ali Toptaş, Suzan Samancı.
Notos Kitap-Başvuru-Antoloji 171 s., 14,.5*21,5 cm, Nisan 2008, 14 YTL
BUGÜN 1 MAYIS 2008 @ 01-05-2008 14:00
BUGÜNÜ BİZ UNUTMAYACAĞIZ...Büyürken kendi kalabilmek... @ 27-04-2008 05:10
Okurla kurulan bağlar her zaman aynı biçimde olmaz elbette. Okurla bağ kurma gereksinimi kitap yayıncılığı için ne kadar azsa, edebiyat dergileri için o kadar çoktur. Kitap, sonunda okurdan bağımsız bir yazınsal ya da düşünsel etkinliğin sonunda çıkar ortaya; oysa edebiyat dergisi, elbette bazı ayrıksı durumlar dışında, okuru göz önünde tutmadan yapılamaz. Amacı daha çok okura gitmektir. Tamamıyla kendi düşüncesiyle kendini sınırlamayı amaçlamış olsa bile, okura gitmek.
Daha baştan okurlarıyla arasında sıkı bağlar kurmayı, zamanla düğümleri çözülmez hale getirmeyi amaçlayan NotosÖykü, üstelik bu ilişkiyi yalnızca yazınsal-düşünsel değil, duygusal bağlar kurma biçiminde de anlıyor. NotosÖykü’nün satış sonuçlarını aldığımız 8. sayısının satışının 7. sayıya göre yüzde 19 artmasının nedeni, yalnızca “Yüzyılın 40 romancısı” tartışmasının edebiyatımızda son iki yılda yapılmış en yoğun tartışma oluşundan değildir; aynı zamanda NotosÖykü’nün okurla kurduğu bağların santim santim genişlemesidir de.
Bunun sağlamasını, çıkışını duyuran birkaç küçük haberden başka hakkında hiçbir tanıtım yazısı yazılmayan 9. sayı için gönderilmiş e-posta mesajlarıyla ve telefonla arayan okurlarımızın sözleriyle yapıyoruz. Nisan başından beri kimileri tanıdık, kimileri hiç tanımadığımız o kadar çok okurumuz arayıp bu sayıyla ilgili güzel sözler etti ki, bunlar, deneyimi dışarıdan gelen olumlu tepkilere göre gelecek yanılsamalarına kapılmamaya yeten bir dergi için de kayda değer ipuçlarıdır. Bu son sayımızın birçok bakımdan dokuz sayının en iyisi olduğu biçimindeki düşüncelere üstelik ben de katılabilirim. Son sayımızın gerek biçimi, gerek içeriği NotosÖykü’nün kararlı bir adım daha attığını gösteriyor.
Bu arada daha önce sözünü ettiğimiz bir girişime gerçeklik kazandırma yolunda attığımız büyük bir adım var. Okurla bağları bu kez doğrudan, yüz yüze kurmanın en açık biçimi olan “Notos Okur Toplantıları”na İstanbul’da başlıyoruz.
O toplantılar sanırım yeni bir toplantı biçimi de çıkaracak ortaya. Okurlarımızın doğrudan katılımı nasıl olur, bunu deneyerek göreceğiz. Hiçbir örtü gereksinmeden sorulacak soruların karşısında somut bir Notos kişisi olacak orada. Altı aylık programını da yaptığımız bu toplantıların sonuçları anlamlı olursa sürdüreceğiz, olmazsa pekâlâ başka yollar deneyebiliriz. Bu arada İstanbul dışından gelen “Notos Okur Toplantıları” isteklerine karşılık vermenin yollarını düşündüğümüzü de açıklamak isterim.
Bu arada daha önce genel dağıtımı yapılan bazı komşu dergilerin, dağıtım koşullarının ağırlığı nedeniyle artık Doğan Dağıtım aracılığıyla dağıtılmak yerine sınırlı bir dağıtım düzenine geçmeleri, NotosÖykü’nün yükümlülüğünü de artırıyor. Öte yandan, on binlerce satılan popüler dergilerin yanında suya küçük bir taş attığımızı da elbette biliyoruz. Dolayısıyla genişleyen halkalarının çapı gözümüzün önünde. Halkaların büyüdüğünü görmektir hayalimiz, ama o zaman da büyürken kendi kalabilmektir asıl olan.
NOTOSÖYKÜ OKUR TOPLANTILARI @ 15-04-2008 08:00
NotosÖykü kendini yalnızca bir dergi olmanın ötesinde bir olgu, belki gelecekte örnek alınabilecek bir deney olarak tasarladı. Bu doğrultuda adımlar atmanın önünde çeşitli güçlükler elbette var. Yeter ki sırayla onları aşmanın yollarını arayalım. Okurlarla birlikte. NotosÖykü Okur Toplantıları, herkese açık toplantılar olmanın yanı sıra, okurların doğrudan katılımını amaçlıyor. Toplantılarda yalnızca NotosÖykü adına katılanlarla konuk yazarlar konuşmacı değil. Aynı zamanda okurlarla karşılıklı söyleşim içinde sürdürülecek, okurların da doğrudan katılımcı olarak kendilerini göreceği bu toplantılar, edebiyat ve yayıncılık yaşamının sorunlarını gündeme getirmeyi amaçlıyor. Yeni bir anlayış, ona katılanların gönüllü katkısıyla tamamlanır.
9 Haziran Pazartesi - OKUR İLE EDEBİYAT DERGİSİ
7 Temmuz Pazartesi - DEĞERLERİNİ NİÇİN GEÇ ANLADIK?
4 Ağustos Pazartesi - BEKLENEN YAZAR KİM?
1 Eylül Pazartesi - ÖNCE NE OKUMALIYIM?
6 Ekim Pazartesi - ÖYKÜNÜN GELECEĞİ
3 Kasım Pazartesi - ELEŞTİRİ NEDİR, NE DEĞİLDİR
Yer: Can Kitabevi Söyleşi Salonu
İstiklal Caddesi, Galatasaray, Beyoğlu
Toplantıların saati: 18.00
Yayıncılıktaki ilk üç ilkemiz @ 10-04-2008 00:49
Notos bir takımada. Zincire eklenen küçük büyük çeşitli adalardan oluşan bir takımada. Her adanın işlevi, yeri, ödevi ayrı.NotosÖykü'nün varlık nedenleri arasında üçü ana başlıkları oluşturur:
İlki nitelikli bir edebiyat dergisi olmak; ikincisi, bilinen dergicilik deneyimlerinden ayrılıp yenilikçi olmak; üçüncüsü, çok daha geniş bir okur çevresine ulaşmak ve onunla gerçek bir ilişkinin daha önce tam anlamıyla bulunamamış biçimlerini yaratmak.
Bu üçünün birden gerçekleştirilmesi bir yana, birine bile hak ettiği gibi ulaşılmasının güçlüklerinden söz etmeye gerek var mı?
Önce içten olmak gerekir. Sanırım Notos bu konuda üç adım ilerde. Çünkü içten olmak için okurlarıyla ilişki kurma konusunda gerçek bir niyet ortaya koymak, niyetimizi kendimize saklamadan, bir de o niyete somut gerçeklikler kazandırmak gerekir.
Bunun alanlarından biri,
NotosÖykü çevresinde bugüne dek yapılan sınırlı çabalar ve bundan sonra yapılması düşünülen daha kararlı etkinlikler çevresinde oluşuyor. Sözgelimi
NotosÖykü sayfalarında kurulan ilişki, genç yazar adaylarının gerçekten ciddiye alınmasını amaçlıyor. Yalnızca "Atölye" sayfalarında bugüne dek yapılan okuma ve değerlendirmelerdeki titizlik ve gönderilen öykülere gösterilen saygı bile,
NotosÖykü'nün yaklaşımını gösteriyor bence. Ayrıca dergide yayımlanan öykülerin büyük çoğunluğunun genç kuşaktan yazarlara ya da yeni yazarlara ait oluşu da cesaretli bir adım sayılır. Oysa, her zaman sınırlı okur çevrelerine sahip olan edebiyat dergilerinin ilk yaptıklarından biri, hiç değilse tanınmış yazarlara daha çok yer vermektir.
NotosÖykü'de bugüne dek hiç gönül indirmediğimiz bir tutum oldu bu. Öte yandan, gönderilen öykülerin nereden ve kim tarafından gönderildiğine de bakılmaz orada. Adlara göre ayrım yapmaya gereksinmesi yok
NotosÖykü'nün. Bugün kendi başına, yurt düzeyinde dağıtılan dergiler arasında, belki de olanakları en kısıtlı dergi olmasına karşın en çok satılan dergi olabiliyorsa
NotosÖykü, bunun nedenlerini düşünmek gerekir, çünkü dileyenler onu bir deneyim olarak alabilir.
Öte yandan açık, saydam bir odak olmak Notos'un ikinci önemli amacıdır. Kendini eleştiriye ve okurlarına bu denli açmış, yaptıklarının değerlendirilmesinden bu denli kaçınmayan bir ikinci dergi ya da kurum göstermek, sanırım olanaksız. Ben görmüyorum. Bizde entelektüel kimlik, nedense özeleştiriyle hemen hiç buluşmaz. Yayıncılık dünyamızda bir ikinci Notos Blog ne yazık ki yok. Olmalı mı? Elbette. Açıklığın genişlemesi yayıncılık dünyasında demokratizmin güçlenmesi demektir. Bu arada Notos Blog'da düpedüz tuhaf karşılayacağımız, sahipleri kimliklerini gizlediği için niçin yapıldığını tam bilemeyeceğimiz yorumlar da oluyor, ama çok kesin biçimde söyleyebilirim ki, bunlar da sorun değil. Çünkü bazen saygı sınırlarını da zorlayan ya da düpedüz yanlış bilgi ileten yorumlar, bence yalnızca yapanı ilgilendirir. Bunlar Notos'a ne zarar verir, ne de tedirgin eder onu. Çünkü bu arada
NotosÖykü de kendini dışına doğru sanki her sayıda daha çok açmaya çalışıyor. Aslında okurların
NotosÖykü'ye daha çok katılmasını istemek de bazen yeterli olmuyor; okurlarımız da belki çekingenlikten, belki yatkın olmadıklarından, yeterince etkin ve katılımcı olamayabiliyor.
Öte yandan, beklediğimizi belirttiğimiz katılıma, yapılan yorumlara ve eleştirilere karşılık vermek de önemli. Sanırım bu konuda da yapabileceklerimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu karşılıklı ilişkiyi
NotosÖykü sayfalarına da taşıyoruz, ama orada sınırsız bir alanı yok bunun. Çünkü sonunda derginin yapısını, biçimini, dengesini bozmak dergiyi bozmaya neden olabilir ve
NotosÖykü'nün biçiminin ve içeriğinin tasarlanmış olana tam uygun olmasından hiçbir zaman vazgeçemeyiz. Orada yapılamayanlar Notos Blog'da yapılıyor nasıl olsa. Sanırım bir yayınevinin ya da derginin yayın yöneticileriyle karşılıklı ilişki, düşünce alışverişi ve tartışma yürütebilmenin de Notos Blog'un yerine geçecek bir biçimi olmadı. İnternetin bu ilişkiye sağladığı olanağı gözden kaçıramayız. Gelgelelim, interneti bu düzeyde kullanmak da içtenlik ve açıklık gerektirir.
Bütün bunları yapmaya çalışıyoruz, çünkü yayıncılık ve özellikle edebiyat dergiciliği için yeni bir deney olarak görüyoruz Notos'u. Yoksa bu ilişkileri hiç kurmadan, başkaları gibi kendimize kapanarak çalışmak, bize hem zaman kazandırır, hem de açıkçası, işlerimizi ve günlük yaşamımızı kolaylaştırır.
Notos'un karşısında insanlar olduğunu biliyoruz. Bunun için içtenliği, açıklığı, eleştiri ve özeleştiri ilişkisini üç temel davranış ilkesi olarak benimsiyoruz. Üstelik edebiyat dergisini ve nitelikli edebiyat ve kültür kitaplarını nitelikli kişiler okuyor. Kendini belli bir düzeyde yetiştirmiş, yazınsal, düşünsel donanımı bakımından hiç kuşku yok ki bazı özverilerde bulunmuş kişiler, her şeyden bağımsız olarak değerlidir.
Yalnızca yayımladığımız dergiyi ya da kitapları güzel çıkarmak yetmez. Çeşitli parçalara ayrılmış, her biri bir araya gelerek bir bütün oluşturan, kendince bir dünya kuran bir anlayış olmadan da bu dediklerimizin anlamı olmaz.
Notos'u bir takım ada olarak görüyorum. Zincire eklenen küçük büyük çeşitli adalardan oluşan bir takımada. Her adanın işlevi, yeri, ödevi ayrı. Onları da sonra tek tek tanımlamaya çalışacağım.
Karşılıklı hoşgörüyü, yapıcı tutumu, saygıyı her zaman koruyarak elbette. Bunlar olmadan ilişki olmaz.
Önce kendi yaptıklarımızı sorgulayalım @ 05-04-2008 02:30
Bağımsız yayıncılığın yok olacağı düşüncesi yayıncılığın dışından gelir.Kendi düşünsel dünyası ve amaçları çevresinde var olan bir canlı yok oluşu kolayca kabul etmez. Oysa Bağımsız yayıncıların bildirisi, “Sonuç olarak: biz bağımsız yayıncılar küçük, orta boy, büyük ortadan silinince, kitap ve dergi yayıncılığı gene sürecektir,” diyor.
Elbette bizim gibi kısıtlı olanaklar içinde yayıncılık yapan bağımsız yayıncıların aşamayacakları sorunlar, maddi yükler vardır ve onlarla baş edemeyen bazı yayınevlerinin varlığı sona da erebilir. Ama bu ne bugünün sorunudur, ne de gelecekte bundan başka bir yaşam biçimi olacaktır. Çok yakından izlediğimiz 1960’ların sonlarından, özellikle 1970’lerden sonra yayın yaşamına atılmış bağımsız, küçük ve orta büyüklükteki yayınevlerinden kaçı bugün varlığını sürdürüyor, kaçı yok olmuş, dahası, unutulup gitmiştir?
Gelgelelim kendi dışımızdaki odakları, burada sözgelimi banka ve holding yayınevlerini, dergilerin karşısındaki iki büyük şirket YaySat ya da Merkez Dağıtım’ı bu sonucun tek nedeni olarak öne sürmek, madalyonun bir yüzünü aydınlatırken öbür yüzünü karartır.
Karşımızdaki büyük sermaye odaklarının tutumu ne denli olumsuz olursa olsun, önce kendimize bakalım. Bizim, sözgelimi “Bağımsız yayıncılığın sonu mu?” bildirisine imza atan otuz bir yayınevinin önce kendi yaptığı yayıncılığı ve yayımladığı dergileri sorgulaması, okları ondan sonra karşıtlarına yöneltmesi daha doğru olmaz mı?
Biz kitaplarımızı yaparken doğru seçimler yapıyor muyuz;
Öteki dillerden yayımladığımız sayısız kitabı çeviri ve editörlük sürecinde hak ettiği biçimde yayına hazırlıyor muyuz;
Çeviri ya da telif, bütün kitaplardaki düzeltme, redaksiyon ve editörlük düzeylerinde gereken özeni ve titizliği gösteriyor muyuz;
Kitaplarımızı okurun eline almaktan hoşlanacağı biçimde yayımlıyor muyuz;
İçinden kapağına varıncaya dek, tasarımlarımızın görsel ve estetik düzeyi nedir;
Dört duvar içinden çıkıp kitap yayıncılığında dünyada olup bitenleri izliyor muyuz;
Yayımladığımız kitabın daha sonraki tanıtım ve sunuşunu önemsiyor muyuz;
Yayınevimizin logosundan kitap fuarlarına katılma biçimine varıncaya dek, kurumsal bir kimlik yaratma endişesi taşıyor muyuz;
Dağıtıcılarla ve kitapçılarla kurduğumuz ilişkide ilkeli davranıyor muyuz;
Öbür yayınevlerine rağmen, zincir mağazalarda, marketlerde, olur olmaz yerlerde yüzde 60-70’lere varan indirimlerle kitap satıyor muyuz?
Ayrıca bunlara bağlı olarak herkesin kendisine sorabileceği bir dizi soruyu açıkyüreklilikle yanıtlayabiliyor muyuz?
Bana kalırsa önce bunları sorup kendimizi sorgulayalım, yayıncılığı saygın bir uğraş olarak kabul edip etmediğimizi düşünelim, dün burada yokken şimdi niçin olduğumuzu soralım kendimize... Sonra karşıtlarımızla aramızdaki çelişkileri çözmenin yolları gene bulunur...
NotosÖykü'nün 9. sayısı @ 26-03-2008 01:50
• Keşfedilmemiş bir kültür:
Guaraní edebiyatı
• Mayıs 68 ve edebiyatNotosÖykü’nün Nisan’da yayımlanan 9. sayısında iki önemli dosya yer alıyor. İlki Keşfedilmemiş bir kültür: Guaraní edebiyatı-Çiftdilli Paraguay edebiyatı başlığını taşıyor. Latin Amerika’nın çiftdilli tek ülkesi olan Paraguay’ın yerli halkının İspanyol sömürgecilerle karşılaştığı günlerden bugüne oluşan kültürü içinden çıkan Guaraní edebiyatı, önde gelen yazarları ve şairleriyle NotosÖykü’nün bu sayısının kapak konusunu oluşturuyor. Derginin Paraguaylı yazarların da yardımını alarak oluşturduğu dosya, ülkemizde bilinmeyen bir edebiyatı tanıtıyor.
NotosÖykü’nün Nisan sayısının ikinci konusu da Mayıs 68 ve edebiyat. Yirminci yüzyılda dünyanın yaşadığı en önemli ve romantik sol dalgalardan birinin simgesi olan Mayıs 68 sırasında Türkiye’de edebiyatın başlıca göstergelerinin yeniden hatırlatılmasını amaçlayan dosyaya Demir Özlü de o sıcak günlere ilişkin izlenimleriyle katılıyor.
Derginin bu sayısının söyleşileri de Murathan Mungan ve Beşir Ayvazoğlu ile. Yeni kitabı Kadından Kentler’den çıkarak yapılmış söyleşide, Murathan Mungan’ın edebiyatımızın bugünkü durumuyla ilgili değerlendirmeleri de var.
Bağımsız dergiler nasıl dağıtılmalı? @ 22-03-2008 00:47
Yayıncılığın en önemli sorunu hiç kuşku yok ki dağıtım ve satış olanaklarının kısıtlılığı ve bu alanda üstelik zaman zaman çıkarılan güçlüklerdir. Kitap dağıtımında sahip olduğumuz kanallar içinde yeni çıkan bir kitabın ilk dağıtımından sonraki satışlar o kitabın maliyetini çoğu kez karşılamaz. Ancak ilk dağıtımdan sonra yeniden gelecek ek siparişlerle maliyetin üstüne çıkma, dolayısıyla biraz para kazanıp kiranızı, ıvır zıvır giderlerinizi karşılama şansını zorlayabilirsiniz. Bu da her kitaba nasip olmaz.
Dergi dağıtımına gelince, orada iş daha çetindir. Çok sayıda okura ulaşmayı amaçlayan bir edebiyat dergisinin satışının yalnızca kitap dağıtım kanallarında yapılması düşünülemez. Sonunda yalnızca İstanbul, biraz da Ankara, İzmir ve on kadar büyük kentte, 50-60 ya da bazı durumlarda en çok 100 kitabevine ulaşan bir derginin satışını nereye çıkarabilirsiniz? Hedefleriniz baştan kısıtlanmış demektir.
Kısacası, dergi dağıtımının yurt düzeyinde dağıtım yapan büyük şirketlerce yapılması gerekiyor. Burada iki ayrı medya holdingine ait iki dağıtım şirketi var (Doğan Dağıtım-YaySat ile Merkez Dağıtım). Onların da dayattıkları koşulların edebiyat dergilerince maddi bakımdan yüklenilmesinin çok zor olduğunu biliyoruz.
Bir grup bağımsız yayıncının dergi dağıtımının önüne çıkarılan maddi güçlüklerle ilgii saptamaları ve gösterdikleri tepki bizim için göz önünde tutulabilir, ama sonunda yalnızca ticari çıkarlara göre davranan iki dağıtım şirketini ilgilendirmeyecektir. Üstelik öne sürdükleri koşullar, kendileri için yük gördükleri edebiyat dergilerini onlarla çalışmaktan vazgeçirmeye de yöneliktir. On binlerce satılan dergilerle yüz binlerce satılan gazetelerin yanında, bazıları birkaç yüz, bazıları da en çok birkaç bin satılan edebiyat dergilerini taşımak isemiyorlar.
Bu koşullarda dergi çıkarmaktan vazgeçmek bir seçenek değilse, geriye iki seçenek kalır.
İlki, dergi dağıtımının kitap dağıtımı yapanlarca üstlenilmesi. Bu, ya var olan kitap dağıtıcısı şirketlerin dergi dağıtımını da üstlenmesi biçiminde gerçekleşir ya da yalnızca dergi dağıtımında uzmanlaşacak yeni bir şirketin kurulmasıyla.
İkincisi bağımsız yayıncılar arasında tartışılmaya başladı, ama gerçekçi bulmuyorum. Yalnızca dergi dağıtan bir şirketin varlığını altı ay koruması bile güçtür. Bu seçenek, olanakları kısıtlı bağımsız yayınevlerinin, sonunda şimdikinden daha içinden çıkılmaz bir kuyuya düşmesine neden olur ve şimdi yayımlanan dergilerin varlığını da sona erme tehlikesiyle yüz yüze bırakır. Çünkü sınırlı satış noktasında bir grup derginin satışından kazanılacak para, o dergilerin varlığını güvenceye almak bir yana, söz konusu dağıtım şirketinin harcamalarını bile karşılamaz.
Demek ki var olan bir kitap dağıtıcısının, sözgelimi en büyük iki kitap dağıtıcısı olan Alfa ya da Punto dağıtım şirketlerinin dergi dağıtımını yeni bir örgütlenmeyle üstlenmesi en akılcı yoldur. Önemli olan, her iki şirketin hiç değilse maddi koşullarının sağlamlığıdır. Bu da ciddi bir iradeyi gerektirir, o iradenin gönüllü olarak ortaya konup konmayacağı da şimdiden kestirilemez.
Öte yandan, YaySat ile dağıtılan dergilerin yurt düzeyinde satılma şansına sahip olması da bambaşka bir olanaktır.
NotosÖykü yurt düzeyinde yaklaşık 800 noktada satılıyor. (Yoksa 50-60 noktada satılacak.)
Varlık,
Virgül,
Kitap-lık,
Sözcükler de hemen hemen aynı.
NotosÖykü böylece hem kendi amacına uygun biçimde, her yere ulaşıyor, hem de satış kendiliğinden yükseldiği için, ayakta kalma şansını artıyor.
Bu şirketler daha dergi dağıtılmadan bir "dağıtım bedeli" alıyor (2000-5000 adet dağıtılan dergilerden 2360 YTL); bunun haksız bir yük olduğu da belli. Bununla birlikte, indirim oranı da bayiler için yüzde 18, zincir kitabevleri için yüzde 27, iki alanın satış payları hemen hemen yüzde 50-50 olduğu için, ortalama yüzde 23 olarak belirleniyor. Bu indirim oranının kitap dağıtım şirketlerinin uyguladığı indirim oranından (yaklaşık yüzde 45-50) çok düşük olduğunu da unutmayalım. Aradaki fark, eğer derginin satışı belli bir düzeydeyse, dağıtım bedelini karşıladığı gibi, dergi de bütün yurtta dağıtılmış olur. Evet, satış belli bir düzeyde olabiliyorsa. Değilse, büyük şirketlere çalışmak olanaksızlaşır. Şu var ki, 800-1000 adetten az satılan dergilerin YaySat'a gereksinimi de pek kalmaz. Üstelik burada iade oranlarının yüksekliği, bunun getirdiği karşılanması zor maliyet yükü gibi ayrıntılar da var...
Sözgelimi
NotosÖykü yurt düzeyinde dağıtılmasını ve her kesimden okura ulaşmasını amaçladığımız bir dergi. Oysa yalnızca kitapçılarda satılacak, dolayısıyla satışı belki 500-600'ün üstüne çıkmayacak bir dergi de pekâlâ çıkarılabilir. Böyle bir dergi tasarısının her zaman Notos'un masasında durduğunu da eklemek isterim.
Bence bu sorunun önemli yanı, önce kendi yaptığımıza bakmak, her durumda böyle davranma refleksine sahip olmaktır. Karşımızda yalnızca ticari düşünen, böyle düşünmesi doğal olan, başka türlü düşünme olaslığı hiç bulunmayan dağıtım şirketlerinin tutumlarını eleştirirken, kendi yaptıklarımızı da sorgulayalım. Bunu da sonraki yazıda tartışalım.
Bir “çağdaş İstanbul” romanı... @ 21-03-2008 07:50

Öldüren Şehir bir kent romanı. Uydu kentler, sayıları hızla artan gökdelenler ve onlarla bütünleşerek yaşayan ayrıksı roman kahramanları... Bir metropolü, yüksek blokların görüntü kirliliği yarattığı klişesini ters yüz ederek görebilen bakış açısı...
Kökü dinsel anlatılara uzanan karanlık bir öğretinin günümüz İstanbul’undaki yansımalarını arayan Öldüren Şehir, önünden geçip gittiğimiz bazı ‘özel’ binaların, kentin karanlık yüzünün sırlarını aralamaya çalışıyor. Romanın mekânları arasında geçen gerçek binalar, okuduklarımızı gerçek ile kurgu arasına sıkıştırıp okuru kışkırtıyor.
Ömer Ayhan görselliğin pek çok boyutunu romanın gereçleri olarak kullanıyor. Kült televizyon dizisi Ex-Files’ın iki kahramanı Mulder ve Scully’nin İstanbul’da geçen akıl almaz serüveni; ne idüğü belirsiz bir anlatıcının gelecekten seslenerek kaleme aldığı alaycı kehanet yazısı; 1980’li yılların boğucu ortamında evlere kapanarak büyüyen ama toplumla henüz uzlaşamamış bir kuşağın video kasetler ve kitaplar aracılığıyla düşselliğe açılan marazi yaşamları; Osmanbey’in karanlık pasajları; otobanlar, bu ‘çağdaş İstanbul’ romanının öteki izlekleri.
Ömer Ayhan, Öldüren Şehir • Notos Kitap-Edebiyat-Roman • 186 s., 13*19,5 cm, Şubat 2008, 14 YTL
2008 Erdal Öz Edebiyat Ödülü Gülten Akın'a verildi @ 17-03-2008 04:02
Edebiyatımızda 50 Kuşağı'nın önde gelen yazarlarından ve Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz'ün anısını yaşatmak amacıyla ailesi tarafından Can Yayınları'nın katkılarıyla kurulan Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün ilki, Tahsin Yücel, Doğan Hızlan, Cevat Çapan, Jale Parla, Nüket Esen, Semih Gümüş ve Celâl Üster'den oluşan Seçici Kurul'un 16 Mart Pazar günü yaptığı toplantıda alınan kararla, "çağdaş Türk şiirinin günümüzde ulaştığı düzeyi yansıtma niteliği, şiire verdiği emek ve son yıllarda kendi şiirinde yarattığı yenilikler" nedeniyle Gülten Akın'a verildi.
Bağımsız yayıncılığın sonu mu? @ 13-03-2008 11:46
Elbette hayır. Otuz bir bağımsız yayıncının geçen ay yayımladığı bildiriden söz etmiş, orada yayıncılıkla ilgili çok önemli saptamalar yapıldığını belirtmiştim. Bağımsız yayıncılık: artık bir kavrama dönüşmüş, dönüşmesi çok olumlu olmuş bir etkinliği anlatıyor. Hem yazınsal ya da düşünsel bir üretim içinde olmak, hem de bunu kendi başına buyruk biçimde, kimseye hesap vermeden yapmak, bilenler bilir, bambaşka bir davranış biçimidir. Yerine hiçbir şey geçmez. Duyguyla ilişkisini de unutmayalım...
Yayımlanan bildirinin adamakıllı kötümser oluşuysa, sanırım içine düşülmemesi gereken bir ruh durumunu gösteriyor. İster istemez. Buna elbette bir düşünce durumu da denebilir. Ama kötümserliğin bağımsız yayıncılıkla bağdaşmadığını gene de söylemek zorundayım.
“Biz ve bizim gibi bağımsız yayıncılar her taraftan sıkıştırıldık, her yandan kuşatıldık,” deniyor ki, denmemeli. “Ortalıktan çekilmek, yok olmak tehlikesi ile karşı karşıyayız, mevcudu kalmayan nesneye dönüşmek, yok pahasına gitmek üzereyiz” de doğru değil.
Yayıncılık hangi koşullarda olursa olsun (az çok olağan demokratik koşullarda elbette) var olmayı başardığı gibi, bundan sonra da her zaman var olacaktır.
Batı’da, özellikle İngiltere’de bağımsız yayınevlerinin başta Murdoch gibi tekeller tarafından paraları sayılarak düpedüz kapatıldığını biliyoruz, ama burada bu saldırganlığın nesnel koşulları pek yok. Her şeyden önce, bizim okur sayımız büyük tekelleri küçük ve bağımsız yayınevlerini satın alıp bir tek odak içinde eritmeye teşvik etmiyor. Sonuçları onlar için de hüsran olabilir.
Bu arada bildiride de sözü edilen bir sorun var ki, özellikle banka ya da büyük holdinglerin şemsiyesi altındaki yayınevlerinin kendiliğinden sahip oldukları tanıtım, dağıtım ve satış olanaklarının bağımsız yayınevlerini sıkıştırması biçiminde anlatılabilecek bu durum, bazen sinir bozucu olabilir elbette. Sözgelimi NotosÖykü belki daha yıllarca bir tek ilan veremeyecekken o güçle çıkan dergiler bir ay boyunca sürekli ilan verebilme olanağına sahip. Sonunda onların satış ve dağıtım hızıyla baş etmek olanaksızlaşıyor, onlardan daha güzel dergiler çıkarıyor olsanız bile.
Gelgelelim, gene de sorun etmiyorum bunları. Sorun etmemek gerek. Bunları yaşadığımız kötücül koşulların bizim dışımızdan dayatılmış verileri kabul edip her zaman ona göre kendi konumumuzu almayı öneriyorum. Kendi konumumuzu yalnızca bir ıstırap göstergesi olarak almamayı, bulunduğumuz yeri aydınlatmayı. O zaman orayı görenler de olacaktır.
Sanırım bu bir başlangıç oldu. Bir dizi yazıyla konunun üstünde duracağım.
(Bu arada ilk kez bu denli uzun süre suskun bıraktım Notos Blog'u. İhmal ettiğimiz için değil, NotosÖykü'nün Nisan-Mayıs, 9. sayısının hazırlıkları çok zor ve yoğun geçtiği için. Aynı heyecanla sürdürüyoruz.)
Aynaya bakmadan eleştiri yapılmaz @ 21-02-2008 16:05
Gene de herkes kendisi için bir yüzyılın 40 romancısı listesini nasıl yapmak istiyorsa öyle yapabilir ve nasıl yapmışsa kendi doğrusu odur. Edebiyatımızın eleştiri olmaksızın da yaşayabileceğini düşünenler, kendilerinden başkalarının değerlendirme, seçme, yorumlama etkinliğini de kolayca yok sayabiliyor, yerine hiçbir şey koymadan. “Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturmasının nasıl olmaması gerektiğine ilişkin kesin düşünceleri olanların, nasıl ya da ne olması gerektiğine ilişkin düşüncelerini okumadım. Bir soruşturmanın hukukunu belirlemek isteyenler, eleştirinin nasıl olması gerektiğini belirleme yetkisini de kendilerinde görüyor olmalı.
Tam 135 kişinin birbirinden bağımsız oylarıyla yapılmış soruşturmayı “yarışma” olarak anlayanlarla bir arada bulunmak hiç de kolay değilken, yaptığı eleştirinin her tümcesinde bir başka yanlış anlamayı dışavuran Latife Tekin, “Hakkaniyetli bir seçim mi bu?” diye de soruyor. Oysa hiçbir soruşturma tek tek bireylerin aradığı hakkaniyeti amaçlamaz, amaçlayan da tuhaf duruma düşer. Çünkü ister bir tek kişi tarafından yapılmış olsun, ister 135 kişi tarafından, her seçim özneldir. Bunu da anlatamayınca, “Kimin önemli, kimin büyük yazar olduğuna bırakalım hayat karar versin,” sözlerindeki duyarlıkla olumlu ilişki kurmak da olanaksızlaşıyor.
Tahsin Yücel, Tartışmalar kitabında, “Tartışma, anlamını yitirmek istemiyorsa, söyleşim özelliğini sürdürmek, bunun için de karşı-öznenin ve karşı-izlencenin varlığını kendi varlığının temel koşulu olarak görmek zorundadır,” diyordu. Bu dosdoğru sözün yıllar ertesinde “Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturmasıyla ilgili değerlendirmelerinde uğradığım düş kırıklığını Tahsin Yücel, Leyla Erbil, İnci Aral, Latife Tekin ve Füsun Akatlı onarmayacak elbette, iş başa düşecek.
Oysa edebiyat soruşturmaları, edebiyatımızın olmazsa olmaz çalışmalarındandır. Bugüne dek hatırı sayılır bütün edebiyat dergileri, zaman zaman, kapsamlı ya da dar, birbiriyle tartıldığında teraziyi az çok dengeleyecek, genel ya da özel konularda sayısız soruşturma yapmış, sonuçlarını yayımlamıştır. Nitelikli edebiyat dergileri bunları da yapar ve soruşturmaların olumsuzlandığını da pek hatırlamıyorum.
Sözgelimi
NotosÖykü’nün “Yüzyılın 40 Romancısı”na benzer soruşturmaların birini, belki bundan önceki en önemlisini, tam on yıl önce 1998’de,
Kitap-lık dergisi yapmıştı. Cumhuriyet’in 75. yılı nedeniyle yaptığı bu soruşturmaya büyük değer veren Kitap-lık dergisi, soruşturma sonuçlarını derginin yanı sıra verdiği bir katalogla yayımladı.
“75 Yılda Cumhuriyete Mührünü Vuran 75 Kitap” ile 78 yazarın adının yer aldığı “En Çok Oy Alan Yazarlar” başlığıyla iki kapsamlı liste yayımlamıştı
Kitap-lık. Derginin seçimini, özel olarak oluşturulan 15 kişilik kurul yapmıştı. Bu anketin sonunda toplanan oylar hangi yazarın yalnızca 1 oy aldığına varıncaya dek, bütün ayrıntılarıyla yayımlanmasına karşın, o zaman kimse kızmamış. O listede yer alan 75 kitaptan yalnızca 18’i yaşayan yazarlara aitti ki,
NotosÖykü’nün soruşturmasından daha da geçmişe dönük kalınmış. Daha da ötesi, “Listeyi Zorlayan Kitaplar” başlığı altında, sanki kanat çırpanların adları bile verilmiş orada.
Kendileri de
Kitap-lık’ın 1998’deki listesinde yer alan Tahsin Yücel, Leyla Erbil, Latife Tekin o zaman hiçbir tepki göstermemiş. Üstelik Leyla Erbil 49., Latife Tekin ile Tahsin Yücel 60. sırada yer almalarına karşın. Ne Leyla Erbil yazarların elli, altmış yaş farklarına karşın bir arada değerlendirilmesine, “sürü gibi sıralanmalarına” karşı çıkmış; ne Latife Tekin, Nermi Uygur, Tahsin Yücel, Ferit Edgü, Demir Özlü, Gülten Akın gibi adların üstünde yer almaktan “utanç duyma” duyarlığı içinde olmuş; ne de üç yazarın herhangi biri numaralandırılmaya tepki göstermiş.
O zaman 28. sırada yer alan Orhan Pamuk bugün
NotosÖykü’nün soruşturmasının 4. sırasında yer alıyor; o zaman listede yer almayan Hasan Ali Toptaş, bugün 12. sırada bulunuyorsa, tam da buna benzer sonuçlar gösterir soruşturmaların yararını: Zaman içinde yerlerini birbirine bırakan dönemler arasındaki düşünsel ve yazınsal seçimler nasıl oluşuyor; çağdaş Türk edebiyatının kanonu yenilerek nasıl tamamlanıyor; birbirinden farklı dönemlerin yargıları, neye göre, nasıl değişiyor?.. Gelecekte geçmişe dönerek yapılacak bütün değerlendirmeler bu nitelikli soruşturmaları da masaya getirmek zorunda kalacak...
Eleştiri serüvenimde kendisinden ne çok şey öğrendiğimi pek çok kere belirttiğim Tahsin Yücel’in “Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturmasını olumsuzlayan sözlerini üzülerek okumamın nedeni,
Kitap-lık dergisinde yapılan sıralamayı, seçimi, numaralandırılmayı ve “Türkçesi bozuk olanlar”ın ötekilerin üstünde yer almasını sağlayanlar arasında o zaman kendisinin de yer almış olması. Yalnızca on beş kişilik seçici kurul içinde koca bir Cumhuriyet döneminin çizelgesinin çıkarılması yanlış bulunmamışken,
NotosÖykü’nün edebiyat tarihimizde yapılmış en kapsamlı soruşturmasının olumsuzlanması, elbette şaşırtıyor.
Füsun Akatlı’nın geçen hafta
Milliyet Kitap’ta yayımlanan eleştirisinin üslubu da nedense tatsızdı. Üstelik yazısının tek bir tümcesini bile doğru saymak olanaksız. Bir yazının tek bir tümcesinin bile doğru olmadığını öne sürmek anlamsız gelebilir, ama bunun da nedeni, “Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturması için sözcüklerin ucunu adamakıllı sivrilten Füsun Akatlı’nın, üstelik kendi savlarına göre de daha olumsuz sonuçların yaratıcısı olması.
Kitap-lık dergisinin 1998’deki soruşturmasında edebiyatımızın 75 yılına ilişkin bir dizi karar verip sıralamalar yapan on beş kişilik seçici kurulda Füsun Akatlı da vardı ve şimdi
NotosÖykü’nün soruşturmasında eleştirdiği sonuçların o zamanki bütün benzerlerine
Kitap-lık’ta imza atmıştı.
Sözgelimi
NotosÖykü’nün soruşturması için, “Mithat Cemal Kuntay, Pınar Kür, Ayla Kutlu, Kemal Bilbaşar hiç yok,” diyor Füsun Akatlı; oysa on yıl önce kendisinin de sorumlu olduğu soruşturmanın 78 yazarın adlarının numaralandırılarak sıralandığı sonuçlarında da Mithat Cemal Kuntay dışındaki üç yazarın adı yok! Şimdi, “Yakup Kadri 11., Selim İleri 15., Leyla Erbil 20., Attilâ İlhan 33., İnci Aral 39. sıralara düşmüşler!” diye hayıflanırken, kendisinin sorumlu olduğu soruşturmada Yakup Kadri 17., Selim İleri ve Leyla Erbil 49., Attilâ İlhan 32. sırada, İnci Aral hiç yok!
Kitap-lık dergisinin soruşturması yalnızca romancılarla ilgili değildi, ama anlatmaya çalıştığım düşünme biçimindeki çok sorunlu durum, bundan apayrı tartılması gereken “eleştirinin vicdanı”nın unutularak yazılmasından geliyordu. Füsun Akatlı, ehliyetinden kuşku duyduğunu açıkladığı seçicilerin 43’ünün adlarını hiç duymadığını belirtiyor, ama düşünmüyor: Kendilerine soruşturma mektubunu gönderenler, demek ki onun tanımadığı 43 kişiyi tanıyor, çünkü onları izliyor; tanımıyorsa, bunun kendi kusuru olduğunu düşünemez mi? Dergideki değerlendirme yazımdan, “Ne var ki dergi yöneticisi Semih Gümüş, bu listeye hoş bir fantezi olmanın ötesinde anlamlar yükleyerek...” diyerek sanırım biraz da alaycı biçimde söz ederken, kendisinin seçici kurul üyesi olduğu soruşturmanın sonuçlarını değerlendiren metni okuyabilirdi Füsun Akatlı. Kısacası, dileyen,
Kitap-lık dergisinin soruşturması ile
NotosÖykü’nünkini yan yana koyduktan sonra, Füsun Akatlı’nın eleştirilerini bir eleştiri dersi olarak okuyabilir...
Gene de herkes kendisi için bir yüzyılın 40 romancısı listesini nasıl yapmak istiyorsa öyle yapabilir ve nasıl yapmışsa kendi doğrusu odur. Karşısındakilerin yaptığı seçimlerin de kendisininkinden farklı olabileceğini kabul ederek. Bu tür soruşturmalara yöneltilen eleştiriler olabilir elbette, ama en olmayacak eleştiri, kimin hangi sırada olup kimlerin olmadığı biçimindedir ki, herkesin öznel seçimlerine bu müdahale hakkı hoşgörü ve demokrasiyle ilgili geleneksel arızalarımızdan gelir. Eleştiriler de bir tek kapıya çıkar: Siz de benim gibi düşünmek zorundasınız...
Oysa bizim de düpedüz kalıcı, on yıllar sonra da hatırlanıp değerlendirilecek, göz atılacak, nirengi olarak alınacak kolektif bir çalışma ortaya koymak; herkesin kendi listesini yapmasını kolaylaştırmak; lise ve üniversite öğrencileriyle öğretmenlere kılavuzluk etmek; başkalarının yapmadığını yaparak yararlı olmak; böylece edebiyatta tembellik edenlerin yanında çok çalışarak
NotosÖykü’yü nitelikli bir edebiyat dergisine dönüştürmek gibi amaçlarımız var.
Şunları da ekleyelim: Bir soruşturma yapmak ya da soruşturmaya katılmak; bir antoloji hazırlamak; bir ödülün seçici kurulunda yer almak.
Üçü de seçmeyi, ayıklamayı, değerlendirmeyi, eleştiriyi içerir. Bunlar arasında fark var mı? Üstelik antoloji yapmayı bu üç çalışma içinde en yukarıya koyarsak, bir ödül seçici kurulunda bulunmak ancak en aşağıda yer alabilir.
“Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturmasını olumsuzlayan Tahsin Yücel, İnci Aral, Füsun Akatlı, Latife Tekin ile farklı ödüllerin seçici kurullarında birlikte bulunuyorum. Onlar da o ödüllere gönderilen yapıtları ayıklayarak, eleştirerek, bazılarını yok sayıp bazılarını yücelterek değerlendiriyor ve sonunda belki en olumsuz aşamaya gelip bazılarını da ödüllendiriyor. Beş ya da dokuz kişinin bulunduğu bir kurulun değil de, 135 kişinin seçicisi olduğu bir soruşturmayı olumsuzlarken ödül seçici kurullarında bulunmak büsbütün tartışmalı bir konum değil mi?..
Walter Benjamin, meraklı olduğu okuma listesindeki kitapları numaralayıp sıraya sokar, olabildiğince de o sırayla okumaya çalışırmış. Ölümünden iki yıl önce 1938’de kırk altı yaşındayken, elindeki son listede, üstelik düşünsel dünyasında her zaman iç içe yaşadığı Marx’ın, bana kalırsa vazgeçilmez çalışmalarından
Onsekiz Brumaire daha 1649. sırada bulunuyormuş. Walter Benjamin için Marx’ın –ya da
Onsekiz Brumaire’in– tam yeri 1649. sıra mıydı?
NotosÖykü'nün 8. sayısı @ 20-02-2008 04:22

İki aylık edebiyat dergisi NotosÖykü’nün Şubat ayında yayımlanan 8. sayısında, edebiyatımızda yapılmış en önemli soruşturmalardan birinin sonuçları yayımlanıyor.
NotosÖykü tarafından yapılan ve “2008’in ilk büyük soruşturması” olarak sunulan Yüzyılın 40 Romancısı başlıklı soruşturma, bugüne dek yapılmış en kapsamlı edebiyat soruşturması.
NotosÖykü’nün 8. sayısında, 135 seçicinin önerdiği 97 romancı arasından seçilen ve ilk üç sırasında Yaşar Kemal, Oğuz Atay ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bulunduğu 40 romancının adları ile seçicilerin tam listesi veriliyor.
Derginin yayın yönetmeni Semih Gümüş’ün değerlendime yazısında, “Çağdaş Türk romanının geçen yüzyılının 40 romancısını edebiyatımızın kamuoyunu oluşturan büyük bir seçici kurul seçti,” deniyor ve şu saptamalar yapılıyor: “Daha önce yapılmış edebiyat soruşturmalarında bu denli geniş bir seçici listesi oluşturulmamıştı. Dolayısıyla bu kez sonuç daha önemli. Nitelikli tartışmalara yol açabilir. Aynı zamanda tarihsel bir dönem saptaması yerine geçebilecek bu sonuç, çağdaş Türk romanının kanonunu sorgulayanlar için sağlam bir temel de oluşturuyor. Bu arada yazarların, okurların, araştırmacıların, eğitimcilerin göz önünde tutmaları gereken bir 40 romancı listesi çıktığı da kaydedilebilir.”
Gerçek bir sıra dışılık @ 20-02-2008 04:10

Edgar Allan Poe kadar zengin bir düşgücü, Andersen’den daha gerçekçi, O. Henry’den daha eğlenceli...
“SAKİ, İngiliz edebiyatının en komik, en iğneli öykülerini yazdı.”
– Alberto Manguel
“I. Dünya Savaşı’nda bütün askerler siperlerde SAKİ okuyordu...”
– William Drake
“Kıs kıs gülen, kezzap gibi bir mizah, çok eğlenceli öyküler. SAKİ’nin hicvi, I. Dünya Savaşı öncesi İngiliz toplumunun kaymak tabakasına bıçak gibi dalıyor... SAKİ’de İngiliz evlerinin korunaklı dünyasından çıktınız mı, keçi ayaklı tanrı Pan’ın ülkesinde bulursunuz kendinizi; SAKİ’nin dünyasında zafer, zeki hayvanlarındır... kurt-çocuklar, konuşan kediler, hain susamurları, aksi geyikler, zavallı kaplancıklar, hınzır çocuklar, zeki genç kadınlar, sivri dilli delikanlılar; çimleri özenle kırpılmış bahçelerinde Çin çaylarını yudumlayan düşeslere dünyayı dar ediyor, burnu büyüklüklerini misliyle ödetiyor.
Tom Sharpe
“Mizahtan anlayan bir dosta en büyük iltifat SAKİ’nin öykülerini armağan etmektir.”
Christopher Morley
SAKİ, İnsanlar, Hayvanlar ve Yırtıcı Hayvanlar • İngilizceden çeviren: Fatih Özgüven • Notos Kitap-Edebiyat-Öykü • 161 s., 13 YTL
Poe'dan bir başyapıt @ 19-02-2008 14:45

“Çağımızın en güçlü yazarı…”
“Sarhoş, yoksul, ezik, dışlanmış Edgar Allan Poe, dingin ve erdemli bir Goethe’den ya da Walter Scott’tan çok daha fazla hoşuma gidiyor. O ve onun gibi özel yapıdaki adamlar için şöyle diyeceğim: ‘Bizler adına acı çektiler.’ “
– Charles Baudelaire
Morgue Sokağı Cinayeti’ndeki öyküler, İngilizce asıllarından ve Memet Fuat’ın yazara bağlılığı en önemli ilke kabul eden anlayışıyla çevrilmiştir.
“Garip, dengesiz ve saplantılarla dolu yapısının kendini cinayete ya da deliliğe sürüklenmesini önlemek için, Poe’nun elinin altında bir başka zehir vardı. Herkesin aynı rahatlıkla kullanamayacağı bir zehir: Güzel ve özenli yazısıyla, arada bir derin üzüntüsünden sıyrılmasını sağlayan, ürkünç, kasvetli ama avutucu imgeleri kağıda döktüğü mürekkepten söz ediyorum.”
– Marie Bonaparte
Edgar Allan Poe, Morgue Sokağı Cinayeti • İngilizceden çeviren: Memet Fuat • Notos Kitap-Büyük Kitaplar-Öykü • Ocak 2008, 149 s. 15 YTL
Edebiyatımız niçin demokrat değil? @ 14-02-2008 16:05
Üstelik herhangi bir kurulun kendi başına yapacağı seçimin taşıyabileceği olağan rastlantısallık ve eksikler, bu denli büyük bir çoğunluk tarafından en aza indirilmişken... İnsanın en önemli erdemi kendini eleştirmektir, denir, oysa bizim edebiyatımızdaki egemen eğilim, kendini eleştirmek bir yana, ötekinin eleştirisi karşısında da yalnızca savunma refleksiyle yaşar. Sonucu yüzünü dışa dönememektir. İnsan, eleştiriden hoşlanmıyor, özeleştiriyle de barışık değilse, başkasını da eleştiremez. Ancak kendini yeniden üretme bilincini özeleştiriyle eğiten, karşısındakini de anlamaya başlar.
Eleştirinin bizim edebiyatımızda yalnızca kendilerine eleştirmen denen yazarların yükümlülüğü olduğunu düşünen yazarın böylece kendini sorumsuz ilan edişi edebiyatımızın yoksulluğunu çoğaltıyor. Benzeri bizde pek çok olan bu tip yazar, kendisi için yazılacakların beklentisiyle yaşarken benbenciliğinden hoşnut, bir tek yazar üstüne tek satır yazmadan bütün ömrünü geçirebilir ve bunun ne denli büyük bir eksiklik olduğunu neredeyse hiç düşünmez.
NotosÖykü’nün “Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturmasını olumsuzlayan bakış açısı ve hakkındaki tartılmadan edilmiş sözler elbette önce bir düşünme biçimini gösteriyor, ama biliyoruz ki, aynı zamanda kendi duvarının dibine çökmüş bir edebiyat anlayışını da anlatıyor.
“Yüzyılın 40 Romancısı”, edebiyatımızda bugüne dek yapılmış en kapsamlı soruşturma. Bir soruşturmanın güvenilirliğinin birinci ölçütü ne denli geniş bir çevreyi kapsadığıdır. Yirmi kişiyle de yapabilirsiniz, yüz elli kişiyle de, ama bir soruşturmaya yanıt vermeye baştan gönüllü olmayan çok sayıda yazarın yanıtlarını almak, her şeyden önce onların güvenini kazanmakla olasıdır.
Bu tür soruşturmalar nitelikli edebiyat dergilerinin bizde de, Batı’da da sık başvurdukları kamuoyu yoklamalarıdır. Asıl hedef kitlesi yazarlar değil, okurlardır. Edebiyat dünyasının o döneminin yargısını, beğenisini, seçimlerini ortaya çıkarmayı amaçlar ki, tarihsel anlamları bugün olduğundan daha çok, gelecekte değerlendirilir. Sonuçlarının tek tek bireylerce beğenilip beğenilmemesi soruşturmaların konusu değildir. Herkesin düşüncesi nasıl kendisinin doğrusuysa, bir soruşturmaya katılanların ortaya çıkardığı sonuç da ona katılanların beğenisinin ortalamasını, dolayısıyla genel kabulünü verir.
“Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturması tam da bu nedenlerle yapılmışken ve dile kolay –çünkü daha önce bu denli geniş bir katılım olmamıştı– tam 135 yazarın katılımıyla ve ciddi bir emekle sonuçlandırılmışken, kendiliğinden tepkileriyle onu olumsuzlayan yazarların tutumu, tam da edebiyatımızın demokrat, hoşgörülü olma ve karşısındakini anlama erdemlerine uzaklığını gösterdi.
Edebiyatı içselleştirmiş ve duvarları on yıllardan beri yaratıcı yazıyla örülmüş bir dünyayı ötekilerle birlikte paylaşan 135 kişinin ortaya koyduğu eleştirel aklın yok sayılması bu soruşturmada kendi seçimlerini açıkyüreklilikle bildiren yazarlara saygısızlık olmaz mı? Katılanlarını hiçbirimizin bir oturuşta sayamayacağı, ama bir derginin bir araya getirme başarısı gösterdiği bu birlikteliğin nasıl umursanmadığını anlayamıyorum. Üstelik herhangi bir kurulun kendi başına yapacağı seçimin taşıyabileceği olağan rastlantısallık ve eksikler, bu denli büyük bir çoğunluk tarafından en aza indirilmişken...
Sonunda ortaya çıkan “Yüzyılın 40 Romancısı” listesinin “bir değer ölçütünün bulunmadığı” eleştirisi yersizdir, çünkü böyle bir soruşturmanın bir değer ölçütü belirlemesi, sanılanın tam tersine, yapılacak en yanlış işlerdendir. Bu soruşturmanın birbirinden apayrı 135 kişinin yaptığı seçimin somut sonucunu yansıtmaktan öteye bir değer ölçütü koyma amacı olmadığı gibi, birbirini görmeden oyunu veren bireylerden oluşan büyük bir topluluğun ortak anlayışından da söz edilemez. Ortak bir anlayış ya da önsel değer arayışı soruşturmanın nesnelliğini baştan bozabilir. Sözgelimi benim, senin, onun önyargısı ve duygusal yaklaşımı olabilir de, bir seçime birbiriyle ilgisi olmadan katılmış bireylerin oluşturduğu büyük bir topluluğun ne önyargısı olur, ne duygusallığı. Kimilerince öne sürülen “en doğru kararı zaman verecektir” retoriği de soruşturmanın ruhundan öylesine uzak ki. “Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturmasının doğruyu bulma gibi bir amaç taşıması akla bile gelmemişti. Katılanların her biri kendi inisiyatifi ve beğenisiyle seçimini açıkladı, bu kadar: demek ki kendi düşüncesine saygı gösterilmesini bekleyenin karşısındaki topluluğun düşüncesine de saygı göstermesi yeterdi.
Eleştiriyi önce kusurlar üstüne kurmak 1950’lerden sonra gelen kuşakların egemen düşünme biçimidir. Eleştiriyi metnin derin yapısına yapılmış bir yolculuk biçiminde görmek, dolayısıyla zor yolu seçmek yerine, yapıtın nesnesi olmaya gönül indirip metnin yanlışlarını cımbızlayarak eleştirdiği yapıtın yazarının kişiliğini de kazana atmak, 1960’lardan sonraki eleştiri anlayışının olağan düşünme biçimidir. Kendinden olmayanı değersizleştirme, edebiyat anlayışı bakımından tekçiliği yüceltip egemen anlayışın dışına çıkanları köşeye sıkıştırma sofuluğu, edebiyatımızın demokratlıktan büsbütün uzaklaşmasına yol açtı.
Edebiyatta derin yapıya dönük yazısal ve düşünsel kaygı kendiliğinden demokratlaştırırken, yüzeyde yaşama alışkanlığı siyasallaştırır. Demokratlık değerliyken, siyasallık değersizdir. Siyasal demokratlığı yeterli gören yazarlar bu yüzden yaşam biçimlerini ve edebiyat anlayışlarını demokratlaştıramadıkları gibi, hoşgörüsüz ve sevgisiz dünyaların kurucusu olarak edebiyat tarihine yazılmaya gönül indirebiliyor.
1950’lerden sonra doğan, verimlilik çıtasını 1980’lerden sonra önceki kuşakların koyduğu yerden yukarı taşımaya kararlı bir kuşak olan bizim edebiyat kuşağımız, kendinden önceki kuşakların tümünün yarattığı birikimi içselleştirdiği gibi, hem birbiriyle yakınlıklar içinde, hem de kendinden sonra ete kemiğe bürünmüş daha genç kuşakla iç içe yaşamış, en demokrat edebiyat kuşağıdır.
Bunu yaşayamamanın çilesi –önce daha eski kuşakları ilgilendiriyor– bir de kendi dışında kurulmuş edebiyat dünyasının değerbilmediği endişesiyle birleşince, kendinden başkasını sevmeyen yazarların külhan ateşini körüklüyor.
“İnsanlara mesafeli davranan kişiyi bekleyen bir tehlike vardır: Kendisinin başkalarından daha iyi olduğunu sanmak ve topluma yönelttiği eleştiriyi de kendi özel çıkarını gizleyen bir ideoloji olarak istismar etmek,” diyor Adorno.
Edebiyatın her yerdeki sevgisiz yazarları da kendi kabuklarını sertleştirmek için kendini herkesten yukarıda tasarlar ki, eleştiriden de korunsunlar. Bugüne dek birkaç kişi hakkında olumlu sözler ederken edebiyat dünyasından korkularıyla yaşayan yazarın “Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturmasını anlaması elbette olanaksızdı. Bunca yıl sonra, bir derginin birkaç aylık emeğinin sonucunun 135 yazarca paylaşılmasını bile söz oyunları içinde karşılamak, kendi başına bırakılacak bir tutum olmalı.
“Yüzyılın 40 Romancısı” soruşturmasına bakarak yüzyıllık edebiyatımızın öne çıkan değerlerini bir arada tutmanın yanlışlığını, “Elli yaş, kırk yaş farklı kuşakları bir arada, eş ankette yarıştırmak nasıl bir akıl?” sorusuyla farklı kuşakların bir arada tartılamayacağını hangi edebiyat aklı öne sürebilir? Demek her kuşağı öbüründen kesin biçimde ayıran, kendi için belirlenmiş, öteki kuşaklar içinse geçerliği bulunmayan ölçütlerle, elbette apayrı edebiyat anlayışlarınca, belki bu arada öyle anlaşılıyor ki, her kuşağın eleştirmenlerince değerlendirilmesi gerekiyor... Dolayısıyla 1950 kuşağı yazarlarını yalnızca o kuşak içinde değerlendirmek gerekirken bizim kuşaktan yazarlarla bir arada değerlendirmek yanlıştır. Oysa tam tersinin daha anlamlı ve doğru olduğunu bilinirdi.
Eleştiriyi, bir yazarı ya da yapıtı bulunduğu yerden kaldırıp öne çıkarma, onun yalnızca parlayan yanlarını gösterme, bütüncül ve derin yapılara yönelme yerine, verilmiş göstergelere bakarak yorumlama biçiminde anlayan önceki kuşakların eleştirinin varlığı yokluğu üstüne yıllar boyu anlamsız tartışmalar sürdürmesi boşuna değildi. Çünkü günümüzde eleştiriyi yaratıcı yazının –roman, öykü ya da şiirin– tam karşısında, onunla aynı düzeyde gören; gene yazınsal yazının yaratma ve yorumlama gücüyle var olan; düşünsel derinliğiyle nesnesi gördüğü yapıtın üstüne çıkmaya çalışan; çünkü eleştiriyi ancak o düzeyde yeniden üretebilecek bir edebiyat türü olarak oluşturan; ne yazık bizim edebiyatımızda bir elin parmaklarınca sayılabilen; onların bir bölümü de verimli olmayan eleştiri yazarlarının anlaşılmasını hiç beklemiyorum.
Yayıncılara kulak verecek misiniz? @ 07-02-2008 15:25
Yayıncılığın sorunları üstüne canalıcı sorunlara değinen birkaç yazardan biri olan Metin Celal’in Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nı uyaran, gizli kapaklı işlerini açıklamaya çağıran yazılarını her zaman önemsiyorum. Demeye dilim varmıyor ama bu konuda Metin Celal ile birbirimizden bağımsız da olsa birbirine koşut düşen yazılarımıza katılan üçüncü kişi neredeyse yok. Cumhuriyet Kitap’ta yazdığı, bütün yayıncıların, okurların kulağına küpe olması gereken, devletin aymazlarına da uyarılar içeren son yazısında, “Yayıncılık sektörünün geçen yılki ciro kaybının yüzde 30’un üstünde” olduğunu belirtiyor. Bunun anlamını bilen var mı?
Buna bağlı olarak, bir grup bağımsız kültür yayıncısının geçenlerde açıkladığı tartışma metnine kulak verilmesini istiyor Metin Celal.
Öteden beri kültür yayıncılığının sorunları üstüne kafa patlatmakla kalmayıp bunları yazarak dile de getiren biri olarak, şu sözleri her zaman ciddiye aldım:
“Bir yanımızdan holding, banka, medya yayıncılığı, bir yanımızdan korsan yayın ve diğer başka bir yanımızdan da tek tipleşmış bir Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı ve belediyeler, bize cehennem azabının ne olduğunu göstermişlerdir. ...
“Artık söz konusu olan iyilik, güzellik, kötülük, çirkinlik, ilericilik, gericilik dışında bir şeydir. Mesele tamamen piyasadır. Eser artık eserlikten çıkmış, sadece bir maldır o. ...
“Sonuç olarak; biz bağımsız yayıncılar –küçük, orta boy, büyük– ortadan silinince, kitap ve dergi yayıncılığı gene sürecektir. Gene 16 sayfaya bir forma denecek, gene kitaplara kapak takılacak, o kapaklar üzerinde gene yazar adları, eser adları olacak. Gene önünüze çeşit çeşit, tür tür kitaplar konacak. İmza günleri, söyleşiler gene sürecek. Ama bir fark olacak, yavaş yavaş seçiminize sunulan kitaplar birbirine benzemeye başlayacak, bazo canlı türlerinin hızla tükenmesi gibi, bir kültürel tükeniş ile karşı karşıya kaldığınızı gördüğünüzde iş işten geçmiş olacak. Çünkü artık bir zamanların kültürel çeşitliliğini, farklılıkları yeniden yaratmak mümkün olmayacak.”
Yayıncılığın yaşamsal sorunları üstüne yıllardır yazdığım yazılara hiçbir yayıncıdan tepki alamamıştım. Şimdi bu gecikmiş açıklamayı görmek elbette sevindirici. Umarım bir grup kültür yayıncısının çağrısı büyük ve nitelikli yayınevlerinin katılımıyla güçlenir ve yayıncılık sektörünün kendine çekidüzen vermesi için kararlı adımlar atılır.
Yayıncılığın kısıtları @ 23-01-2008 07:27
Edebiyat dergilerinde şairler, romancılar ve öykücülerle söyleşiler yapılır. Hemen her zaman bu söyleşiler derginin o sayısının en çok okunan bölümleri arasındadır. Ne de olsa bir kişiye yöneltilmiş sorular ve verilmiş kişisel yanıtlar söz konusudur, kişisel bilgi herkesin ilgisini çeker.
Bir editörle yapılmış söyleşi de ilgi çeker mi, bu konuda verilmiş bir yargı yoktur, çünkü bir editörle yapılmış bir söyleşi hatırlamıyorum.
NotosÖykü’nün Şubat-Mart, 8. sayısının ana konuşması bu kez bir editörle. Yaklaşık yirmi yıldan beri editörlük yapan ve Yapı Kredi Yayınları’nın en kıdemli editörü olan Selahattin Özpalabıyıklar’ın verdiği yanıtlar, sanırım
NotosÖykü’nün en çok ilgi çeken söyleşilerinden birini oluşturacak. Hem kişisel deneyimlerini anlatıyor Selahattin Özpalabıyıklar, hem de anlattıklarıyla yayıncılığa ve editörlüğe heves eden gençlere pırıltılı bilgiler veriyor.
Deneyimli bir editörü sayfalarına geniş biçimde taşıması, bana kalırsa
NotosÖykü'nün ayrıksı yanlarını da gösteriyor.
Son yıllarda yayıncılık yapmak, bir yayınevinde editör olarak çalışmak isteyen gençlerin sayısı artıyor. Bu alanda stajyer olarak çalışmak isteyen gençlerle birlikte çalışmaya çok istekli, bunu da çok denemiş bir kişi olarak şunu söylemek isterim ki, aklından yayıncılık ya da editörlük yapmak isteyen gençler bir oturup bin düşünmeli.
Niçin? Şimdiki zamanlarda bizim gençlik yıllarımızdaki gibi parasız yaşanmıyor. Yayıncılık sektörü de olanaksızlıkları nedeniyle en düşük ücret skalası bulunan sektörlerden. Kısıtları pek çok, ufku dar, olanakları az bir sektörün çalışanları da elbette her zaman kısıtlı ücretlere razı olmak zorundadır.
Selahattin Özpalabıyıklar şunları da özlü biçimde söylüyor ki, ardına birçok anlamı yükleyerek:
"Olumsuz yanlara gelince, bu galiba daha çok günümüzün hızlı dünyasında kitap alanında da hızlı tüketimin pompalanmasıyla ilgili. Bir saat oturup adam gibi bir yemek yemek yerine ayakta bir şeyler atıştırmaya yönlendiriliyor insanlar. Farkında mıyız acaba, ben şimdi söylerken fark ettim: Ayakta bir şeyler atıştırmak 'abur cubur yemek'ti eskiden, artık 'abur cubur' demiyoruz sanki, çünkü normal olan o artık, eskiden normal yemek tarzı olan oturup uzun uzun yemek şimdi gereksiz vakit kaybı!"