The largest and the best home page
Olmazmi search
tr
en
home page sites rsses
   
 There are thousands of videos in Videovarmi.com Click here to go Videovarmi.com.

Movie - KLASİK VE KÜLT FİLMLER RSS

Joseph L. Mankiewicz & The Barefoot Contessa {Çıplak Ayaklı Kontes} @ 18-05-2008 00:53

Joseph L. Mankiewicz, II. savaş sonrasının Klasik Amerikan sinemasında öne çıkan/sivrilen isimlerden bir tanesi. Art arda çevirdiği filmlerle dönemin en iyi ve üretken yönetmenlerinden biri olduğunu kanıtlamıştır. Kadını merkezine alan üç yapım; 'Dragonwyck' {1946, Dragon Şatosu}, 'The Ghost and Mrs. Muir' {1947, Hayalet ve Bayan Muir} ve 'A Letter to Three Wiwes' {1949, Üç Kadına Bir Mektup}, filmografisinin ilk dönemlerinden pek bilinmeyen çalışmaları. Yönetmene asıl ününü kazandıran ve de bol akademi ödüllü film 1950 yılında gelecek; sinema tarihine adını altın harflerle yazdıracaktı: Bu film 'All About Eve' oluyor ya da bilinen ismiyle Perde Açılıyor {1950}. Mankiewicz, tıpkı bitişikte kısaca geçeceğim filmde yaptığı üzre parıltılı dünyaların perde arkasını olanca haşinliğiyle gözler önüne seriyordu.

          
                                                   All About Eve

Yüksek bütçeli tarihi çalışmalar olan ‘Julius Caesar’ {1953, Jül Sezar} ve 'Cleopatra'yı {1963} bir müzikal olan 'Guys and Dolls' {1955, Tüfekler} takip edecek; Elizabeth Taylor ve Katharine Hepburn’lu Tennessee Williams uyarlaması 'Suddenly, Last Summer' {1959, Geçen Yaz Birdenbire}, bir diğer önemli uyarlaması 'The Quiet American' {1958, Sessiz Amerikalı} ile katık edilecektir. Bu defaki bir Graham Greene uyarlamasıydı ve Philip Noyce tarafından çevrilen yakın zamanlı re-makes’ini hatırlayacaksınız muhakkak. The Quiet American, Vietnam üzerine bir trajedi/yergi; maddi dünyanın çelişkilerine ve zorbalığına yakılmış bir ağıttı. Mankiewicz, The Barefoot Contessa'daki balo sahnesinde, üst sınıftan bir gazetecinin ağzından mevzuyu Güney Amerika'daki yoksul maden ocaklarına ve kötü çalışma şartlarına getirmişti hatırlarsanız. Bir 4 yıl sonra oktavı daha da yükselttiği görülüyor.

                  
                                            Joseph L. Mankiewicz

Konumuzun haricinde kalan ve yönetmen sıfatıyla imzasını attığı son çalışma 1972 tarihli -bana göre başyapıtı- 'Sleuth' {Dedektif}. Hamletimiz Laurence Olivier ve Michael Caine'in aristokrat bir malikânede karşılıklı zekâ oyunu sergiledikleri Sleuth, baştan sona bir "beyin fırtınası". Yönetmenin ilk dönem çalışmalarına hiç de benzemeyen bir anlatımı var sanki.

                        The Barefoot Contessa {Çıplak Ayaklı Kontes} – 1954

Ava Gardner ve Humphrey Bogart’lı, yıllara meydan okuyan bir klasik 'The Barefoot Contessa'. Salaş İspanyol meyhanelerinde flamenko yaparak hayatını idame ettiren Gardner, bir yönetmenin (Bogart) dikkatini çeker ve ışıltılı dünyaya adım atmış olur. Bu andan itibaren "parayı veren düdüğü çalar" mantalitesiyle hareket eden yapımcı ila yönetmen münazarasına; o renkli dünyaların tanık olmadığımız içyüzüne, perde arkasına ışık tutar Mankiewicz. (Annesi öldürülen Ava Gardner'ın vereceği tepkiler dahi bu kodamanlar tarafından çizilmeye çalışılır.) Film, stüdyo sistemine açık bir saldırı gibidir bu haliyle.



Bir mezarın başında toplanan üç adam; bir tanesi canayakın yönetmenimiz (Bogart'ın, filmde Gardner ile aşk yaşamaması ve bu iki başrol oyuncusu arasındaki ilişkinin dostane bir muhabetten öteye "geçememiş" olması, seyircideki yerleşik teamül ve beklentileri alt üst etmiştir kanımca.); öteki basın işlerini yürüten aracı ve de üzgün "kont"umuz. Ava, filmdeki anlatıcı tarafından "Jet-set sosyetenin dünyada bir kez toplandığı ve Allah vergisi bir doğal güzelliği olan" yer şeklinde tarif edilen Fransız Rivierası'nda tanışmıştır bu kontla. İkisi de sanki yıllarca birbirlerini tanıyorlarmış ve bekliyorlarmış gibi büyük vakarla mekanı terk etmişler, bir beraberliğe yelken açmışlardı. Fakat yüksek topuklu ayakkabı giymeyi ve şatafatı sevmeyen, çıplak ayaklı bir kontestir o…

                              

Klasik Amerikan Sineması'ndan hüzünlü bir peri masalı izlemek isteyenlere...

İmza: okaliptus80



Adam's Rib / Adem'in Kaburga Kemiği {George Cukor} @ 18-05-2008 00:53

George Cukor, alaycı bir mizah ve incelikle işlenmiş durum komedileriyle, vodvilleriyle tanınır daha ziyade. Bilhassa ünlü kadın oyuncularla çalışmayı sever filmlerinde. Aşağıda yazacağım filmde de göreceğiniz üzere kadınlar çok dominant ve baskındır onun çalışmalarında. Hatta yine rivayet odur ki onun kadınları bu denli ön plana çıkarma sevdası, ünlü 'Gone With the Wind'ın {1939, Rüzgar Gibi Geçti} çekimleri esnasında Gable ile ufak bir sürtüşme yaşamasına sebebiyet vermiştir. İşte bu sözkonusu niza dolayısıyla kendisine yol verildiği de yine söylentiler arasındadır. Kimbilir, bunlar olmasaydı belki de bu dev klasiğin Directed By kısmında Victor Fleming yerine George Cukor ismini görüyor olacaktık bugün.


Soldan sağa: Cary Grant, George Cukor & Katharine Hepburn

A. Dumas'nın ölümsüz eserinden uyarlanan, Greta Garbo’lu 'Camille' {1936, Kamelyalı Kadın}; 1940 yılında gelen ve sonraki yıllarda High Society {Yüksek Sosyete} adlı bir de müzikal varyasyonu yapılan Cary Grant/Katharine Hepburn’lu 'The Philadelphia Story' {Philadelphia Hikayesi}; iki namdar müzikal 'A Star is Born' {1954, Bir Yıldız Doğuyor} ve Oscar ödüllü 'My Fair Lady' {1964, Benim Tatlı Meleğim}, filmografisinden en bilinen yapımlar.

'Adam's Rib' {1949, Adem’in Kaburga Kemiği}; evlilik, aile, sadakat ve kadın/erkek ilişkilerini merkeze alan sıcak bir romantik komedi. Bir pazar sabahı maaile izlenecek filmler olur ya hani, onlardan...



Perdedeki müthiş uyumlarından maada gerçek hayatlarında da son derece hoş/düzeyli bir birlikteliğe imza atmış Spencer Tracy ve Katharine Hepburn başrollerde. (Katharine Hepburn, bana göre sinemanın gördüğü en güzel üç hanımdan biridir. Nur içinde yatsın!) Yardımcı rolde ise sadece dört oyuncu mevcut tüm film boyunca.



Adam Bonner (Spencer Tracy) ve Amanda Bonner (Katharine Hepburn), mesleği avukat olan eğitimli/orta sınıf bir çifti canlandırıyorlar. Derken bir aldatma ve cinayete teşebbüs olayının, farklı saflardaki dava vekilleri olarak buluyorlar kendilerini: Doris Attinger, eşi Warren Attinger ve üçüncü kadın Beryl, söz konusu davanın tarafları. Amanda, kadınlık içgüdüleriyle aldatılmış/mağdur eşi oynayan Bayan Doris Attinger'ın; Adam ise metresiyle (Beryl; Jean Hagen canlandırıyor) baş başayken baskına uğramış despot koca Warren Attinger'ın müdafileri oluyor. Film, bu dakikadan sonra yarı mahkeme yarı salon komedisi şeklinde devam edecek. Bizlerse sadece davanın seyrine ve neticesine değil; karı koca olan bu iki meslektaşın karşılıklı ego savaşı ve gövde gösterisine de tanıklık edeceğiz. Ancak hafif vodvil tarzı bir gösteri.



Filmin feminist bir bakış açısı barındırdığını da sözlerime ekleyeyim. Tabii dönemin Amerikası'nda (biraz öncesi yılları hatırlayın) kadınların seçme ve seçilme hakkı için yaptıkları ateşli mücadeleyi bileceksiniz. Bu damarı da arkasına almış görünen Adam's Rib, "yılan hikayesi"ne dönmüş davanın iki tarafı olan Bay ve Bayan Attinger vasıtasıyla, kadın/erkek eşitliğine getirecektir sözü. Sonra ne mi olacak? (...)



Yardımcı rolde 4 oyuncunun yer aldığından bahsetmiştim. Peki, bu 4. kişi kim diye soracak olursanız: ‘Kip’ (David Wayne canlandırıyor). Tek kişilik piyano resitalleri veren, oldukça rahat ve laubali tavırlarla Amanda'ya sarktığını gördüğümüz aile dostları Kip...

İmza: okaliptus80



How to Marry a Millionaire / Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir {Jean Negulesco} @ 18-05-2008 00:53

Klasik Amerikan sinemasından sevimli bir külkedisi masalı... Öte yandan keyifli bir 95 dakikanın ötesinde çok şey vaat ettiğini söylemek güç!

Beş dakikalık bir senfoni dinletisiyle açılış yapan; akabinde devasa gökdelenleri ve ferah rekreasyon alanlarıyla bildik New York görüntüleri sunan 'How to Marry a Millionaire' {1953, Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir}, klişelerle ilerleyen düz senaryosuna rağmen neşeli bir film. Pola (Marilyn Monroe), Loco (Betty Grable), Schatze (Lauren Bacall), üç genç ve bekar Amerikalı hanımefendi. Şehrin kaymak tabakasının mukim olduğu işlek merkezinde lüks bir daire kiralayan Pola ve Schatze'nin yanlarına Loca da katılacaktır. Filmde bu üçlünün "zengin koca" bulma tasavvuru ve bu uğurda atıldıkları serüvenleri izliyoruz sonrasında. Üçünün de ortak hayali ve tek tutkusu budur. Öyle ki varsılların yoğun olduğu muhitlere girebilmek, partilere katılabilmek için gerekli sermayeyi dairedeki mobilyaları satarak temin edecek kadar...



Pola, şuh ve albenili bir Marilyn Monroe bekleyenleri bir parça hayal kırıklığına uğratıyor. Sevgili Norma Jeane'imiz dişiliğini çok az kullanıyor bu filmde. Siyah ve kalın çerçeveli bir gözlük takan, miyop ve çokça da ebleh denebilecek bir karaktere hayat veriyor. Kaderini bir uçak yolculuğu tayin edecektir.
Loco, en geri planda gösterilen kızımız. Onun kaderini tayin edense, paralı "av"ıyla beraber çıktığı Alaska'daki bungalovlu tatil olacak.

Ve Schatze... Teksaslı bir petrol milyonerini ağına düşüren Schatze'yi güzel Lauren Bacall canlandırıyor ve de filmdeki en dominant/merkezi karakter. Aklı ve tecrübesiyle öteki kızları da yönlendiren Schatze, eski bir mankendir. Onun kaderi ise aşağıda geçtiğim spoilerde ifşa ediliyor.



---Spoiler--- Kızlar açısından oldukça meşakkatli geçen koca bulma macerasında araya dahil olan Tom Brookman karakteri, yerli sinemamıza da çokça esin kaynağı oluşturmuştur. Fakir bir genç zannedildiği için filmdeki primadonnamız Lauren Bacall tarafından hakir görülen Brookman; 'Yalancı' (1973, Mehmet Dinler} adlı filmimizdeki Türkan Şoray/Aytaç Arman atışmalarını anımsattı bana. Sonradan zengin olduğu ortaya çıkacak olsa da, gözü yükseklerde olan kadın kahramanımız bu "meteliksiz" ama gururlu gençte bulmuştur mutluluğu. Dedim ya başta, bu bir peri masalı!



How to Marry a Millionaire, sinemaskop formatında çekilmiştir ve bu teknik bir komedi filminde ilk defa denenmiştir.

Lauren Bacall, a full-fledged Hollywood star by the time she was 20, was less tolerant of Marilyn.

How to Marry a Millionaire, oldukça pembe bir evren tasavvuru ve tatlı Amerikan rüyası sunar dönemine göre. Kahramanların belli şeyler dışında hiçbir gaile ve sıkıntıları yok gibidir neredeyse.

İmza: okaliptus80



The General {Buster Keaton & Clyde Bruckman} @ 18-05-2008 00:53

"...Bazı komedi oyuncuları, seyirciye katılıp onlarla yüz göz olurlar. Bir komedi oyuncusu, perdede gülmeye başladığı anda seyirciye gördüklerini ciddiye almaması gerektiğini, bütün bunların bir 'şaka'dan ibaret olduğunu söylemiş olur. Gerçekten de böyle davrandıklarında artık kimse onları ciddiye almaz ve en gülünç durumlarda bile seyirciyi güldürememe olasılığı doğar. Bir komedi filmi, oyuncu için eninde sonunda 'aptal numarası' yapmak anlamına gelir ve oyuncu bunu ne kadar 'ciddi' yaparsa o kadar komik olur." (Sinemanın 'hiç gülmeyen soğuk adamı' böyle söylüyor aynen.)

Gaglara dayalı, tipik Buster Keaton geometrisinden ve simetrisinden beslenen, şiirsel, şiirsel olduğu kadar da abartılı ve "kaba" bir güldürüdür 'The General' {1927, General}. Kullanılan teknik ve çıkarılan işçilik, şüphesiz zamanının çok çok ötesinde bir maharet/titizlik barındırdığı gibi, bugün dahi izleyenleri şaşkına çeviriyor. (Bilhassa köprüde vuku bulan son sahneler...) Filmi büyük yapan da bu sanırım!



Sessiz Sinema döneminde adı Charlie Chaplin ile kıyaslanmaktan bir türlü kurtulamamıştır Keaton’ın. Chaplin sineması içeriğe vurgu yaparken, Keaton ise daha ziyade teknikte olgunlaşmış gibidir. Ama şu bir gerçek ki ikisi de çok büyük sinemacıydı.

Buster Keaton'ın hem yönetip hem de başrolünü oynadığı bu sessiz sinema klasiği, Amerikan İç Savaşı'nın en buhranlı dönemlerinde geçer. İç Savaşın olanca anlamsızlığı ve acımasızlığıyla sürdüğü, ortalığı kasıp kavurduğu günlerde, 'General' adını verdiği (ve gözü gibi baktığı) lokomotifinden başka bir gailesi yoktur 'Johnny Gray'in. İnatçı ve bir o kadar vurdumduymaz, çevresinde kopan kızılca kıyamete ilgisiz bir adam. Haa, lokomotifinden başka bir de sevdiği kız var tabi: 'Annabelle Lee'... Kızla onun evinde buluştuğu bir gün, müstakbel kayınpeder ve kayınbirader kapıda belirir. İkisini de büyük bir telaş almıştır. Zira savaş bulundukları kasabaya da sirayet etmiş; orduya yazılımlar başlamıştır.



Film, bu andan itibaren abartılı ve seyri keyifli bir kahramanlık destanına dönüşür. Mühendis olarak kalması daha uygun görülen ve cepheye kabul edilmeyen Gray, bu yüzden sevgilisinin de alaylarına maruz kalır. O ilgisiz adam gitmiş; savaşı bir onur meselesi haline getiren yeni bir adam doğmuştur. Beklediği fırsat da eline geçer. Bir vagon dolusu mühimmat, kuzeyliler tarafından kaçırılır. (Kaçırılan vagonun içerisinde sevdiği kız da vardır.)



Artık hem kendi onurunu hem Güney eyaletlerinin geleceğini hem de Annabelle'ini kurtarma zamanıdır. İkinci paragrafta bahsettiğim bileşenlerin muhteşem yedirildiği trenyolu kovalamacaları da başlamış olur. Kâh kovalayacak, kâh kaçacaktır Johnny.

Bir başyapıt!

İmza: okaliptus80



Blind Dead IV: Night of the Seagulls (La Noche de Las Gaviotas) - 1976 @ 18-05-2008 00:53

Film Ortaçağ döneminde açılır. Karanlıkta, atlı arabalarıyla kaybolan bir çifti görürüz, adam yardım istemek için bir evin kapısını çalar. O sırada atlarıyla yaklaşan Tapınak Şövalyeleri tarafından katledilir. Sonra şövalyeler korkudan bayılan kızı tapınaklarına götürürler. Toprak zemine zincirledikleri kızın kalbini çıkarırlar (bu arada fark ederiz ki Ortaçağ’da silikon varmış) ve taptıkları deniz iblisinin heykelinin ağzından içeri atarlar (iblis temelde bir kurbağaya benzemektedir). Daha sonra kızın üzerine yumulan adamlar kızı parçalarlar. Geriye kalan vücut parçaları da yengeçlere akşam yemeği olur.

Günümüze döneriz (günümüz dediysek 1976’ya)... Dr. Henry Stein ve karısı Joan görev için atandıkları ilkel bir deniz köyüne gelirler. Joan, eski arkadaşlarından ayrıldığı için memnuniyetsizdir. Bir bakkala girerler ve eski doktorun evini öğrenmeye çalışırlar. Fakat herkes gizemli bir sessizliğe gömülür, kimse cevap vermez. Doktor adresi öğrenmek için zor kullanmak zorunda kalır. Bir tepenin üzerinde, bundan sonra yaşayacakları evi bulurlar. Eve vardıklarında, eski doktor apar topar köyü terk etmeye hazırlanmaktadır. Esrarengiz bir nedenden dolayı hemen uzaklaşmak istemektedir. Henry ona eşlik ederken Joan evde kalır ve kıyafetlerini yerleştirmeye başlar. Bu sırada kafasından yaralanmış, yamuk suratlı ve anlaşılabildiği kadarıyla geri zekalı olan Teddy (köyün delisi) tarafından korkutulur. Ama Teddy sadece yardım istemektedir. Köylüler tarafından def edilmiştir ve kalacak yer aramaktadır. Joan acır ona ve yarasını temizler.

Henry, yaşlı doktoru köye kadar bırakır. Katırına binen Doktor, Henry’e fazla soru sormamasını ve garip seslere kulak vermemesini salık verir.

O gece Joan, çan seslerinden, martı seslerinden ve ayin seslerinden uyuyamaz, kocasını uyandırır. Dışarıda ise zombiler tapınaklarında mezarlarından çıkmaktadır. İki meraklı taze, gece gece dışarı çıkarlar ve garip ayin seslerinin geldiği sahile doğru ilerlerler. Karalar giymiş köy halkı, beyaz elbise giymiş bir kızı önlerine almış sahile doğru ilerlemektedir. Çan sesleri ise kayalıktaki tapınaktan gelmektedir. “Amaaan! Sadece pagan ayiniymiş.” diyerek evlerine dönen çift gidince, köylüler genç kızı kıyıda bir kayalığa bağlarlar. Atları üzerinde, ağır çekimde gelen zombileri görünce kız çığlık atar. Joan çığlığı duyar. Henry “Martılar.” der. Ama martılar gece uçmaz ki! Yarın ola hayrola diyerek uyurlar.

Ertesi sabah Joan bakkala gider ve kendisiyle hiç ilgilenilmediğini fark eder. Lucy adında genç bir kız ona yardım eder ve malzemeleri eve kadar taşır. Joan’ın bir yardımcıya ihtiyacı vardır, Lucy onların evinde kalmayı kabul eder. O gece tekrar çan seslerini duyarlar. Teddy yine korkarak gelir ve onlara sığınır. Birden kapı yumruklanır. Açtıklarında, gözyaşları içinde genç bir kız (Tilda) içeri dalar ve yardım diler. Lucy bir şeyler bilmektedir ve kızı dışarı bırakmalarında ısrar eder ama doktor, kızın sakinleşmesi için tedavi görmesi gerektiğini söyler. Sakinleştirici bir iğneden sonra Tilda pamuk gibi olur fakat annesi ve babası doktorun evini basarlar. Karşı koyamayan kızı alıp sahildeki kayalığa bağlarlar. Ağır çekimde gelen zombileri sakin sakin bekleyen Tilda, önce zombiler tarafından fark edilemez (körler ya). Sonra içini çeker de zombiler kızı fark edip götürür. Yine kalbini çıkarıp heykelin midesine tumba! Geriye kalanlar da yengeçlerin yüzünü güldürür.

Sabah doktor her yerde Tilda’yı arar fakat ketum köylüler bir şey söylemez. Teddy nihayet işin özünü açıklar. Sen misin anlatan! Köylüler sopalarla kovaladıkları Teddy’i kayalıklardan aşağı atarlar.
Akşam yemeği sırasında bizimkilerin kapısı acı acı çalar. İrkilen Lucy idama gider gibi kapıyı açar. Çünkü sıra ona gelmiştir. Hiç karşı koymadan köylülerin önüne düşer ve karı-kocaya karışmamalarını tembihler, yoksa kendileri için kötü olacaktır. Kendine gelen Teddy sürünerek doktorların evine gelir. Onlara efsaneyi anlatır. Yedi günde bir gece zombilere bir genç kız kurban olarak verilmektedir. Yoksa zombilerin laneti tüm kasabaya yayılacaktır. Gece duydukları martı sesleri de bu kurban edilmiş kızların çığlık atan ruhlarıdır. Henry ona inanmaz fakat Joan’a göre daha mantıklı başka bir açıklama var mıdır? Yoktur!



Henry sahile gider ve kızın itirazlarına rağmen Lucy’i zombilerin elinden kurtarır. Köylüler bunu fark eder ve tası tarağı toplayarak köyü terk ederler. Hatta doktorların otomobilini bile çalarlar. Lucy, bunca yıldır sürdürülen gelenek bozulduğu için zombilerin köye saldıracağını, kendilerini bulmalarının da an meselesi olduğunu söyler. Tahta ve çivilerle kapı-pencereleri sağlamlaştırırlar. Kapı ardına barikat kurdukları halde içeri giren zombiler nedeniyle Teddy’i, penceresiz olan mutfağa alırlar. Zombiler Joan’ı çevreler ama gariptir pek bir şey yapmazlar. Henry karısını meşalelerle savunur. Bu arada mutfağa ulaşan zombiler Lucy’e saldırır. Teddy kendini siper eder ve canından olur. Bizim üçlü üst kata çıkar ve damdan zombi atların üzerine atlarlar (Bakın bu olay tüm seride var, pencereye çık, zombi ata atla, dıgıdık dıgıdık kaç). Bu arada zombilerle bir yakın temas daha yaşayan Joan’ın başına yine bir şey gelmez! Ağır çekimde kaçarlarken Lucy’nin atından düşmesi, kendisinin son hatası olur.

Karı-koca, zombilerin tapınağına girer ve kapıyı kilitlerler. Henry olayı çakmıştır. Zombilerin istediği de onları buraya getirmektir çünkü bir kadın kurbana ihtiyaçları vardır. Bu yüzden ellerine defalarca fırsat geçtiği halde Joan’ı öldürmemişlerdir. Lucy kuralları bozduğundan cezalandırılmıştır. Sunaktaki iblis heykelini görürler. Henry, o zamana kadar fark etmediğimiz bir teolojik-ikonografik uzmanlığıyla, bizi aydınlatır. Bu bir denizaltı iblisidir ve antik bir tanrıdır. Kurban edilmenin sorumlusu da bu idoldür. Bu sırada zombiler onlara ulaşır. Yakalandı yakalanacak derken ikili, heykeli parçalarlar ve her şeye bir son verirler. Sapır sapır dökülen kemikleriyle zombilerin gözlerinden oluk oluk kan gelir! Sahilde kemik yığınına dönmüş zombiler gösterilirken jenerik akmaya başlar…

EK:

IV- Trailer - Night of the Sea Gulls:

<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/3D5Qn7CXnWg&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/3D5Qn7CXnWg&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>

Kalp çıkarma sahnesi (silikonlara dikkat):

<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/eqCpWJyHxXw&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/eqCpWJyHxXw&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>

Joan evde zombilerden kaçmaya çalışıyor:

<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/592P3fzfnZQ&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/592P3fzfnZQ&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>

-SON-

Yazan: Wherearethevelvets



Blind Dead III: The Ghost Galleon (El Buque Maldito) - 1975 @ 18-05-2008 00:53

Lillian: Kadın fotoğrafçı. Barbie stüdyosunun sahibi. Bikini çekimleri yaparken modellerinden Noemi gelir.

Noemi: Sarışın güzel bir kız. En iyi arkadaşı olan Kathy için endişelenmektedir.

Kathy: Noemi’nin oda arkadaşı, model. Yaklaşık 1 aydır kayıptır. Noemi endişelidir çünkü arkadaşı şimdiye kadar o olmadan hiçbir şey yapmamıştır. İşin içinde Lillian’ın olduğunu düşünerek ona gelmiştir. Lillian şüpheli davranınca polisi aramakla tehdit eder. Lillian mecburen yarın sabah limanda buluşma sözü verir. Her şeyi orada açıklayacaktır.

Limanda bir binada buluşurlar. Burada iki adamla karşılaşır.

Howard Tucker: Tucker spor malzemeleri şirketinin sahibi. Yeni model cankurtaran sandalının reklamı için Lillian’ın ajansından Kathy’i tutmuştur.

Sergio: Tucker’ın adamı.

Lorena Day: Yıldız adayı. Bir filmde gemi kaptanı rolü aldığı için bu projeye katılmıştır. Kathy’e eşlik etmektedir.



Önce Noemi’nin olayları öğrenmesinden hoşlanmayan Tucker, sonra tüm planı anlatır. Bu iki kız (Lorena ve Kathy) gizlice bir sandala konmuş ve okyanusa bırakılmışlardır. Daha sonra medyaya haber verilecek ve “Okyanusun ortasında hayatta kalabilen iki kız” haberiyle ortalık çalkalanacaktır. Böylece hem Tucker şirketi hem de iki kız ünlü olacaktır. Fakat şu kademede hiç kimseye haber vermemek en güvenli iş olacaktır. Eğer olayın planlı olduğu ortaya çıkarsa korkunç bir fiyasko olacaktır.

Sergio telsizle kızlara ulaşır. Okyanusta işler yolunda gitmemektedir. Nereden çıktığı belli olmayan tropik bir sisin ortasında kalan kızlar endişelidir. Bu sırada uzakta eski bir gemi (maket olduğu her halinden belli) görürler. Yardım fişeği kullanırlar ama cevap gelmez. Gemi direkt üzerlerine gelir ve bota çarpar. Bot su almaya başlar. Tucker onlara bir helikopter göndereceğini söyler ama Lorena beklemez. Bir ip merdivenle hayalet geminin güvertesine çıkar. Kamaraları araştırmaya koyulur. Kathy ise botta uyuyakalır.



Tucker olayların fiyaskoyla sonuçlanmasından rahatsızdır ve herkesten önce kızlara ulaşmak istemektedir. Noemi, Kathy’e bir şey olursa medyaya haber verip onları rezil edeceğini haykırır. Çenesini kapaması için Sergio, Noemi’yi zorla bir odaya kilitler. Noemi bir fırsattan yararlanarak kaçmaya çalışsa da yakalanır, bir de Sergio’nun tecavüzüne uğrar (bu davranış serinin vazgeçilmezi herhalde).

Saatler geçer, Kathy hala uyumaktadır. Lorena’dan ses gelmemektedir. Sergio bir helikopterle kızları aramaya çıkar. Fakat sis nedeniyle ne botu ne de hayalet gemiyi bulabilir. Tucker ve Lillian bu arada Prof. Grüber’in fikrine danışırlar.

Prof Grüber: Astronomi uzmanı. Son zamanlarda, kızların kaybolduğu bölgede esrarengiz bir sisin olduğundan bahseder. Ayrıca birçok kez rapor edilen ama tam anlamıyla şahit olunamayan, efsane hayalet gemi üzerine de çeşitli araştırmalar yapmış fakat bir sonuç elde edememiştir. Kızların aranmasına gidileceğini duyunca o da gemiyi araştırma hevesiyle onlara katılır. Kathy nihayet uyanır. Arkadaşının ayrılmasının üzerinden saatler geçmiştir. O da gemiye çıkar ve arkadaşını arar. Bu esnada bir yatla, Lillian, Tucker, Noemi, Sergio ve Prof. Grüber kızların kaybolduğu bölgeye doğru yaklaşmaktadırlar. Lillian, işlerin kötü sonuçlanabilmesi riskine karşı medyaya söyleyebilecekleri düzmece bir hikaye anlatır Tucker’a. Suçu üzerlerinden atacaklar ve yattaki diğer üçünden de kurtulacaklardır.

Gemide ise Kathy zombilerin tabutlarına ulaşır. Dirilen zombiler kızın üzerine çullanırlar. Nihayet beş kişi sise ulaşırlar. Sis o kadar yoğundur ki güneş ışınları bile sızmamaktadır. Gemiye çıkarlar ve Kathy’nin çantasını bulurlar. Hasarlı bot ise geminin öteki tarafındadır. Prof. Grüber, geminin seyir defterini araştırırken Sergio ve Tucker arasındaki patron-işçi ilişkisi çatırdamaktadır.

Akşam herkes uyurken Noemi, Kathy ile yaşadıkları “özel anları” hatırlar ve arkadaşını aramaya çıkar. Belasını da bulur. Merdivenlere ulaşmaya çalışırken zombiler tarafından ayaklarından çekilen kızın oyunculuğu, eski Türk filmlerinde tecavüze uğrayan Emel Sayın’ın performansı kadar nüanslıdır.



Ertesi gün Prof. Grüber’in herkese sürprizi vardır. Araştırmaları sonucu bu geminin, mürettebatı olan Tapınak Şövalyeleri nedeniyle lanetlendiğini öğrenmiştir. Tabutlar içindeki mumyalanmış ölüler dirilerek şeytana taze kanlar sunmaktadır. Gündüz saatlerinde de uyumaktadırlar. Araştırma yapmak için iki gruba ayrılırlar (?). Lillian ve Prof. Grüber tabutları bulur fakat ağır olduklarından açamazlar. Bu arada Lillian bir duvarın arkasının boş olduğunu fark eder. Gizli bir kapının ardında küçük bir oda vardır. Burada hazine bulurlar. Sergio her tarafına altınlar inciler doldururken rahatsız edilen zombiler ayaklanırlar. Eline geçirdiği iki çubukla uyduruk bir haç yapan Profesör, haçı ateşe verir ve zombileri tabutlarına geri girmeye zorlar. Yeniden uykuya dalan zombilerin tabutlarını birer birer taşıyarak güverteden denize atarlar. Birden etraflarındaki sis kaybolur. Denize atlarlar, yüzerek karaya ulaşmaya karar verirler. Fakat Prof. Grüber yüzme bilmediğinden gemide kalır ve getirecekleri yardımı bekler. Bir kütüğe tutunan üçlü, Sergio’nun mücevher dolu çantası nedeniyle dibe batma tehlikesi yaşar. Lillian ve Tucker boğuşarak Sergio’yu gebertir ve karaya sağ salim çıkarlar. Aynı esnada, üzerinden laneti kalkan gemi kendiliğinden yanmaya başlar. Profesör, gemiyle beraber eşekler cennetine yollanır. Sahilde yorgunluktan sızan Lillian ve Tucker, denizin dibinde canlanarak gelen zombileri fark etmezler. Gözlerini açtıklarında başlarının üzerinde karanlık yüzleri görürler ama artık çok geçtir…

EK:

III- The Ghost Galleon trailer (arkada ayin müziği de var):

<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/yti9wRFPhmA&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/yti9wRFPhmA&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>

Noemi saldırıya uğruyor (oyunculuk örneği):

<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/qOI3fQX3Q3Y&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/qOI3fQX3Q3Y&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>

Devam edecek…

Yazan: Wherearethevelvets



Blind Dead II: Return of the Evil Dead (El Ataque de los muertos sin ojos) - 1973 @ 18-05-2008 00:53

Portekiz'de bir Ortaçağ kasabası olan Bouzano’da ayaklanan köylüler, satanist ayinlerden sorumlu olan şövalyeleri ele geçirirler. “Geri döneceğiz, bizi öldüremezsiniz!” diye haykıran şövalyeye, ellerinde meşaleler ve tırpanlarla lanetler okuyan köylüler: “Madem döneceksiniz bari gözleriniz hiçbir şey görmesin” diyerek karşılık verirler ve tüm tapınakçıların gözlerini ellerindeki meşalelerle dağlarlar. Daha sonra hepsini yakarlar.

Günümüze döndüğümüzde aynı topraklar üzerinde aynı adlı bir kasaba vardır ve 14. yy’da (yukarıda bahsedilen) doğu şövalyelerine karşı kazanılan zaferin anısına “Şeytan Yakma Festivali” düzenlenmektedir.

Murdo: Köyün kamburu ve delisi. Köylü çocuklar tarafından taşa tutulur.

Moncha: Sarışın genç bir kız Murdo’yu çocukların elinden kurtarır ama kendisi de çocuklara çantasını kaptırır. Moncha’nın sevgilisi (bıçkın bir delikanlı), çocukları tekme tokat kovalar ve Moncha’nın çantasını alır. Anne babası gece festival meydanına geleceğinden yalnız kalacak olan Moncha’ya evinde buluşma teklif eder.

Jack Marlowe: Esas oğlan. Eski kaptan yeni havai fişek teknisyeni. Festival için kiralanmıştır.

Duncan: Kasabanın belediye başkanı. Jack’i o kiralamıştır.

Vivian: Esas kız. Duncan’ın nişanlısı. Jack’i eskiden tanımaktadır. Sonradan öğrendiğimize göre sevgilidirler. Ama kızın zenginlik hayalleri ayrılmalarına sebep olmuştur.

Dacosta: Duncan’ın sağ kolu. Vivian ile Jack’in birbirlerine bakışmasından hoşlanmaz. Duncan da öyle.

Etrafı gezdirme bahanesiyle Vivian ve Jack uzaklaşırlar. Eski kalıntıların arasında geçmiş zamanın muhasebesini yaparken aniden yatay pozisyona geçerler. Murdo tarafından röntgenlendiklerini fark edince işleri yarıda kalır. Felaket tellalı Murdo, gençleri ucuzlukla, basitlikle suçlar. Buralarda bir efsane yatmaktadır. Tapınakçılar bu gece dirileceklerdir!



Film, Murdo’nun anlatımıyla geçmişe, tapınakçıların kanlı ayin sahnelerine döner. Sahne, ilk filmdeki kütüphane sahnesindeki flash back ile neredeyse aynıdır. Fakat burada kızın kalbini (yakın planda) çıkarırlar ve akan kanı bir kâseye akıtarak içerler. Vivian, Murdo’ya “Bırak bu ayakları da kendine bir kız arkadaş bul.” der. Onlar uzaklaşınca, Murdo, otların altına sakladığı elleri, ayakları ve ağzı bağlı bir kızı çıkarır ve “zaten var” der kendi kendine. Gecenin çökmesiyle beraber köyde şenlik başlar. Bu esnada Murdo, sakladığı kızı, şövalyeleri diriltmek için kurban eder. Dirilen zombiler Murdo’yu sallamayıp, seslerin geldiği kasabaya doğru yönelirler. Murdo, atların altında ezilmekten zor kurtulur.



Anne ve babası festivalde olduğundan evde yalnız olan Moncha’nın kapısı çalınır. Gelen yavuklusudur ve niyeti kötüdür. Kız önce nazlanır: “Babam yakalarsa kötü olur.” der ama sonra teslim olur. Zombiler bu eve doğru yönelir, kapı ve camlara vururlar. Adamı öldürürler ama kız ellerinden kaçar, zombilerin bir atına binerek kaçar.

Mr. Prades: Tren istasyonu bekçisi. Ayyaştır. Moncha bir at üzerinde, kulübesine geldiğinde ona inanmaz. Atın yüzünü görünce hemen belediye başkanına telefon eder.

Kasaba merkezinde, Jack ve Vivian, Duncan’dan kaçma planları yapmaktadır. Bu sırada Duncan ve Dacosta, adamlarını da yanına alarak Jack’i benzetir.

Beirao: Duncan’ın adamı ve emir kulu. Jack’i dövenler arasında o da vardır. Festival zamanı karısıyla dans edememekten şikayetçidir.

Amalia: Beirao’nun eşi. Prades’den gelen telefonu Duncan’a iletir. Böylece boşluktan yararlanan Jack, Vivian’ı da yanına alarak ciple merkezden ayrılır.

Duncan telefona geldiğinde Prades çoktan öldürülmüştür. Olayları araştırması için Dacosta ve Beirao’yu istasyona yollar.

Jack ve Vivian’ın yoluna birden Moncha çıkar. Paniktedir ve bayılır. Jack, bu kızı doktora götürmenin, kaçmaktan daha öncelikli olduğunu söyler ve hep beraber kasaba merkezine dönerler. Duncan zombilerin dirildiğini öğrenmiştir fakat hala inanmamaktadır. İkna olunca bir üst yetkiliyi arar, ama adam Duncan’a inanmaz. Dacosta kasabayı boşaltmayı teklif eder. Bu arada Beirao, Amalia ve küçük kızını alarak kaçar ve meydanın dışında bir kiliseye kendilerini zor atarlar. Zombiler atlarıyla festival alanına ulaşmışlardır. Eğlenmekte olan insanları tek tek kılıçtan geçirirler. Jack’in yardımıyla ellerine tırpanları alan ahali, kendilerine bir kaçış yolu açar. Geride kalan Jack, Dacosta, Vivian ve Moncha cipe binerler. Kasasından değerli eşyalarını bir çanta içine koyan Duncan da son anda arabaya atlar. Zombileri yararak uzaklaşırlar ama fazla da ilerleyemezler. Bu esnada Beirao onları çağırır ve herkes kiliseye sığınır. Bu arada yaya olarak kaçan kasabalılar zombiler tarafından kılıçtan geçirilir. Kilise içinde kapılara ve pencerelere barikat kurmaya çalışan bizimkiler, bir nişe gizlenmiş olan Murdo’yu yakalarlar.

Pencerelere yaklaşan zombileri ateşle bertaraf ederek pencereleri çivilerler. Arka tarafta yalnız kalan Murdo, gizlice Moncha’ya, kaçış tünelini keşfettiğini söyler. Zamanında kendisine yardım ettiğinden, Moncha’yı da yanına alacaktır. Moncha önce geride kalacakları düşünür ama hayatta kalma arzusu ağır basar. Ellerine mumları alarak tünele girerler.



Bu arada elinde hiç bırakmadığı çantasıyla Duncan da kaçış planları yapmaktadır. Dacosta’ya kilise kapısının önünde bekleyen cipi gösterir ve kimseye haber vermeden kaçmayı teklif eder. Dacosta, Vivian’ı geride bırakamayacaktır çünkü meğer yıllardır kıza gizlice sevdalıdır. Duncan, Dacosta’yı aşağılar. Dacosta da Duncan’ı bir güzel hırpalar. Duncan, planını uygulamak için başka bir enayi arar ve Beirao’ya yaklaşır. Beirao, karısı ve kızını kurtarmak için her yola hazırdır. Eline bir meşale alarak dışarı çıkar. Zombileri uzaklaştırarak cipe ulaşır, ama başarılı olamayarak paramparça edilir. Duncan bu sefer de, uyuyan annesinin kucağındaki küçük kızı gözüne kestirir. Onu yem olarak kullanacaktır. “Baban dışarıda seni bekliyo.” diyerek kızı zombilerin arasına salar. Kör zombiler küçük kıza yönelirken fırsattan istifade cipe binen Duncan kontağı bir türlü çalıştıramaz. Bu kez zombiler onun çıkardığı sese yönelmiştir. Kaçmaya çalışan Duncan kılıçların ucunda şiş kebap olur. Vivian, Amalia’yı uyandırır. Kızı yoktur. Kapının dışından kızının sesi gelince Amalia çılgına döner. Jack, hiç ses çıkarmadan yolun karşısında bekleyen kıza ulaşır. Geri dönerken zombiler hareketlerini işitir. Bunun üzerine Amalia çığlıklar atarak zombileri kendi tarafına çeker. Jack, küçük kızla beraber kilise kapısından içeri atlarken, zavallı anne dışarıda delik deşik edilir.



Bu esnada tünelin sonuna ulaşan Murdo kafasını dışarı çıkarır. Gele gele zombilerin mezarlığına gelmişlerdir. Kafası kesilen Murdo’nun cesedini gören Moncha çığlığı basar. Bu da onun son hatası olur…

Dacosta, Vivian’la yalnız kaldığı bir anı kollar. Nasılsa kurtulamayacaktır, o halde neden en büyük arzusunu tatmin etmesindir? Tecavüzü gerçekleştiremeden Jack yetişir. Dövüş sırasında Dacosta yanlışlıkla ölür. Sabah olmuştur. Zombiler sokaklarda hiç kıpırdamadan durmaktadır. Jack ve Vivian küçük kızı da alarak ses çıkarmadan dışarı çıkarlar. Şans eseri, zombilerin güneş doğduktan sonra zararsız cesetlere dönüştüğünü fark ederler. Özgürlüğün tadını çıkararak doğan güneşe doğru uzaklaşırlar…

EK:

II- Trailer - Return Of The Evil Dead:

<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/pTOHjVqHXyA&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/pTOHjVqHXyA&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>

Duncan, Beirao’yu cipi alması için yollar:

<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/TwgoFS21zJM&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/TwgoFS21zJM&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>

Devam edecek…

Yazan: Wherearethevelvets



Amando de Ossorio ve Blind Dead (Kör Ölüler) Serisi @ 18-05-2008 00:53

1970’li yıllarda, İspanya’da sinema filmlerindeki tutuculuk azar azar kırılmaya başlamıştı. Hard seks filmleri, hala yasak olmasına rağmen (böyle filmleri izlemek isteyenler komşu ülkelere gidiyordu), korku filmi kisvesi altında oldukça iç gıcıklayıcı cinsel temalara dokunularak peliküle aktarılıyor, aç seyirciler bir nebze tatmin ediliyordu. İşte çıplaklığa aç İspanyol izleyicisini, etli butlu kadınların pervasızca sergilenen vücutlarıyla doyurmayı amaçlayan bu döneme “destape” (soyunma) adı verildi. En verimli zamanını bu dönemde yaşayan yönetmen Amando de Ossorio, “Kör Ölüler” serisini çekmiştir. Tarihte, yanlış anlamalar veya bilinçli yapılan karalamalar sonucu adları neredeyse sataniste çıkan Tapınak Şövalyeleri, bu filmlerin ana korku unsurudur. Yaptıkları din dışı ayinler nedeniyle, ayaklanan halk tarafından gözleri dağlanarak öldürülmüşlerdir. Etrafta kırıştıran ve koşuşturan edepsiz gençler yüzünden mezarlarında bile rahat edemeyen tapınak şövalyeleri, tabutlarından fırlarlar ve gürültü yapan veletlere hadlerini bildirirler. Bundan sonra bu ünlü “Blind Dead” üçlemesine (Aslında 4 film, ama kimin umurunda!) değinmeye çalışacağım. Bol bol ipucu içerdiğinden, okumadan önce filmi izleyiniz, lütfen!

                   Tombs of the Blind Dead (La Noche del Terror Ciego) – 1971



Bir havuz kenarında iki kız karşılaşırlar. Bu kızlar lisede aynı odayı paylaşmış, yıllardır görüşmemiş iki arkadaştır. Kızıl saçlı ve basenlerinde daha çok selüliti olanın adı Bet’tir ve cansız mankenler yapmakla uğraşmar ilişkisi vardır. Bu üçü uyku tulumlarını alarak hafta sonu trenle bir yere gitmeyi planlarlar. Trende Bet ile Roger biraz fazla yakınlaşırlar. Hem de Virginia’nın önünde, kim kimin kucağında falan, rezalet sahneler gerçekleştirirler. Daha fazla tahammül edemeyen Virginia reyondan ayrılır. Bet, onu teselli etmek için arkasından koşar. Birlikte lise yıllarını hatırlarlar (Flash back sahnesi dumanlar içinden beliriyor!). Bunlar meğer arkadaşlığın biraz ötesine geçmişler. 

(Bu hayli komik sahnede iki kızın gençliğini de aynı aktristler canlandırıyor. O dönemde gençleştirme makyajı biraz pahalı olduğundan, kızların kafasına peruk takıp iki yandan örgü yapmışlar, seyirciye yutturma yöntemini uygun görmüşler.)

Fettan olan Bet aniden Virginia’yı öper, önce ikisi de şaşırır ve sonra “amaaan canım boşveeer” diyerekten yatay pozisyona girerler. Yine dumanlar içerisinden günümüze döndüğümüzde iki kız birbirlerine biraz samimi sarılmış halde yakalanırlar Roger’a. Virginia çok utanır ve treni durdurup inmek ister. Ama makinist ve oğlu “abla bu tren transittir, en son durağa kadar hiçbir yerde durmaz. Ayrıca da buralarda bir yerleşim yeri yok. Alimallah gece kurtlar çıtır çıtır yer sizi güzel ablam”ın İspanyolca karşılığını söyler. Kız gözünü karartır, hareket eden trenden atlar (dublöre para yetmediğinden başroldeki kızı atmışlar paldır küldür). Bet ve Roger arkasından bağırırken kız, sırtında uyku tulumu, altında külot büyüklüğünde bir şort, kıvıra kıvıra, civardaki eski kent yıkıntılarına varır. Hayli iç karartıcı bu Ortaçağ sitesinde, bir de mezarlık bulur. Hava da gittikçe kararmaktadır.

Böyle ucuz korku filmlerinde, eğer elinizdeki imkanlar kısıtlıysa, olabildiğince ekonomik davranmak zorundasınız. Yönetmen de, kızın yıkıntıları keşfetme sahnesini olabildiğince uzatmış; çürük merdivenlerden içeri göçen ayak, dokununca kızın kafasına düşen döküntü kapı gibi malzemeleri ve öd koparıcı korku unsuru olarak civarda dolaşan-hareket eden her türlü yaratığı (kedi, fare… vb.) kızın suratına fırlatmak suretiyle, ziyadesiyle kullanmış.

Neyse, Virginia, tepesinde dam olan nadir bir yapıya girer, tahta kapıyı da arkasından bir kalasla kilitler, içerde biri saldırırsa kaçması zor olsun diye! Eski bir ocakta etraftan bulduğu çer çöple ateş yakar. Uyku tulumunu yere serdikten sonra şort

ktadır. Kumral olanın adı Virginia’dır ve Roger adlı erkek arkadaşıyla henüz ismini koymadıkları biunu çıkarır (içinde don yoktur?) bluzünü çıkarır ve geceliğini giyer. Radyosundan da tempolu bir jazz parçası bularak güzeeelce uzanır.

Dostlar şimdi sorarım size: Gece uyurken salonunuzun ortasına yerleşen, aile terbiyesi almamış böyle bir serseriyle karşılaşsanız tepeniz atmaz mı? Zombiler de öyle düşünmüş olacak ki mezarlarından teker teker dirilirler.

              

Bu zombiler tüm seride aynı olduğundan biraz kendilerinden bahsetmek istiyorum. Anlaşılacağı üzere aslında bunlar, paçavramsı cüppeler giyen maske takmış adamlardır. Yakın planlarda zombi yüzü görünmesi gerektiğinden yönetmen paraya kıymış, bir tane maskeye iki üç tüy yapıştırmış. Bir de yakın plan çekimlerde kullanılan kurumuş bir el var ki bu sağ el tüm seri boyunca, tabutu aralayıp çıkıyor, kızı boğazlıyor, camı kırıyor, perde falan paralıyor. Ama hep aynı sağ el! Herhalde yönetmen bunları bir kere yaptırmış, canı film çekmek istediğinde de bodrumdan çıkarmış. Ayrıca müzik var tabii. Zombilerin sahnelerinde tema olarak bir ayin ezgisi kullanılmış. Gırtlak kanserli erkekler tarafından seslendirilen orijinal film müziği (ki kalan 3 filmde de aynı temadır) şöyledir:

Azeturammmm…. huööörargh…. sicirantimmm…. hıaaaarg…. reviveretammm…. hıoooaargh…. omnimbisss…. nıhoorgh…. azucarmoreno…. prooarghagh…

Bu eşsiz tema eşliğinde nereden çıktığı belli olmayan ceset atlar üzerine; “ağır çekimde” dıgıdık dıgıdık koşan zombi görüntüleri tüm filmlerde aynen kullanılmış.

Burada da kız bu ezgiyi işitir (?) ve “biri mi geliyor” diyerekten telaşlanır. Gelen kişilere ayıp olmasın diye de geceliğini çıkarıp üzerine daha uygun kıyafetler giyer. Kapının yanındaki pencereyi açınca, yakın plan için hazırlanmış zombi suratıyla karşılaşıp dehşetle çığlık atar. Zombi uzattığı “sağ” eliyle kızı yakalamaya çalışınca kız geriler. Başka bir el (tahmin edin bakalım hangi el? İpucu: sol değil!) tahta kapıyı kırarak arkasındaki kalası kaldırır. İçeriye doluşan zombilerden kaçan kız dama çıkar ve dışarıdaki zombi atlardan birine atlayarak ağır çekimde kaçar. Atlarıyla kızı kovalayan zombiler de ağır çekimde koştukları halde, muhtemelen kızın çekim deviri daha yavaş olduğundan hemen yakalarlar. (Fakat gece değil miydi? Anlaşılan yönetmenin gece çekim yapacak ışık tertibatı yokmuş ki, bu sahneleri gündüz çekip sonradan karartarak bize yutturmaya çalışıyor). Atın üzerinden çektikleri kızı aldıkları gibi yere çalarlar (Yine dublör yok. Kızın bacakları kırılmış olmalı). Virginia acı acı çığlık atarken ellerinde kılıçlarla yaklaşırlar…

Bu arada Bet ve Roger gidecekleri yere varmış ve soğuk içkilerini yudumlarken Virginia için endişelenmeye başlamışlardır. En son gördüklerinde kız yıkıntı bir şehre doğru gitmektedir. Bunu tesadüfen duyan garson kızın dizlerinin bağı çözülür. Kızın gittiği yerin Berzano adlı lanetli bir Ortaçağ kasabası olduğunu ve tapınak şövalye zombilerinin oralarda fink attığını belirtir. Bet ve Roger iki at kiralayarak arkadaşlarını aramaya Berzano’ya giderken, geri dönen trendeki makinist baba ve oğul, tren yolunun kenarında Virginia’nın cesedini görürler ama korkudan duramazlar. Polise haber vermeyi planlayarak biraz olsun suçluluk duygusundan kurtulurlar.

Berzano’ya varan Bet ve Roger, mezarlığı keşfederler. Mezartaşları Mısır haçı (ankh) şeklindedir. Bunu kısa bir konuşmayla, ikonografi ve din bilimine hâkim olduğunu belli eden Roger’dan öğreniriz. Ankh, batı toplumunda satanist eylemlerde kullanılırmış efendim.

                
                                         Amando de Ossorio & Arkadaşı

(Aslında bir yere kadar doğru. Bu haç, ana tanrıçayı ve gnostik bilgiyi sembolize eder. Tapınakçılar da Maria Magdelena’cı olduklarından bu inancı gösterecek hareketler yapmışlar. —Tahminen Maria Mısırlı, koyu tenli ama kızıl saçlı, ana tanrıça kültüne bağlı bir rahibeydi— Aslen Hacca giden dindarları korumak için kurulan bir silahlı cemiyet olarak bilinse de Meryemciliği ve gizli inanışları savunma amaçlı kurulmuşlardır. Hıristiyanlığı temelden sarsacak bilgilere sahip oldukları için nedense çok zengin ve nüfuzlu olmuşlar. Tabii Papa bu durumu kıskanmış ve adlarını kötülemiş. Halk, tapınak şövalyelerinin gizemli davranışlarını kafalarında şekillendirerek, şeytana tapma, seks ayinleri, eşcinsellik, ölümsüzlük için kan içme törenleri gibi safsatalara dönüştürmüşler. Film de biraz bu batıl itikata dayamış sırtını…)

Aniden ikilinin atları bir şeyden ürküp kaçar. İkili n’oluyor derken Virginia’nın eşyalarını bulurlar. O esnada, bu olayı araştırmakta olan iki polise (Marcos ve Olivier) rastlarlar. Arkadaşlarının cesedi bulunmuştur ve morgda verifiye edilmesi gerekmektedir. Hep beraber morga giderler. Morgda sakallı bir polis memuru vardır ki, daha çok çatlak bilim adamlarının kötü emellerine hizmet eden geri zekalı yardımcılara benzemektedir. Morgda tavandaki lamba, ürpertici atmosfer oluşturma amaçlı sürekli sallanmaktadır (?). Virginia’nın cesedi üzerindeki örtü kaldırılınca Bet şaak diye bayılır. Kızın tüm vücudu ısırık içindedir. Ölüm nedeni ise bu ısırıklar değil, kan kaybıdır.

Bet’in atölyesi tesadüfen morgun yanı başındadır. Devamlı yanıp sönen kırmızı neon altında yardımcısıyla çalışmaktadır (Bu yanıp sönen kırmızı ışığın sözde nedeni, mankenlerin neon ışığa dayanıklı olup olmadığını test etmekmiş efendim. Halbuki yönetmen atmosfer yaratmak için bu ucuz numaralara başvuruyor). Düşünceleri nedeniyle kafası başka yerde olan Bet’i yardımcısı Nina uyarır. Mavi gözlü bir cansız mankene siyah peruk takmıştır çünkü! Bet, kızın çocukluk dönemini Berzano yakınında geçirdiğini öğrenir ve Roger’ı arar. İkisi, kızın ağzından laf almak için zorlarlar. Nina başta dirense de sonra söylentileri anlatır. Bu lanetli bölgede, zombiler bakire kızların kanını içmek için dirilmektedir.

                     

Artık boşalmış morgdaki sakallı polis, ne hikmetse bir kavanoz içindeki kurbağaya işkence yapmaktadır. Arkasında beyaz örtülü ceset ayaklanır. Örtü sıyrılınca Virginia’nın zombi suratını görürüz. Arkasından sessizce yaklaşarak önce adamı şoke eder. Sonra da boynunu bir güzel ısırır. Kurbağa yere düşer ve kan gölünün içinde sıçrayarak uzaklaşır…

Bet ve Roger, arkadaşlarının ölümü üzerindeki sır perdesini aralamak için araştırmalara devam etmektedirler. Bu amaçla üniversitenin kütüphanesine, Tapınak Şövalyeleri üzerinde araştırmalar yapan Prof. Candal’a başvururlar. Prof, 13. yy’da haçlı seferi nedeniyle gittikleri Orta Doğu’dan ankh, okultizm ve ölümsüzlükle ilgili kara büyü bilgileriyle dönen tapınakçılardan bahseder. Yaptıkları kanlı ayinlerde kaçırdıkları genç bir kızı, X şeklinde tahtalara bağlayarak, tüm vücudunu kılıçtan geçirmelerini tüm ayrıntılarıyla anlatır (biz de tüm ayrıntılarını izleriz). Eğer kız ölmemişse, bu yaralardan akan kanı vampir gibi emen şövalyeler zaten onu öldürecektir. Papa, tapınakçıları aforoz etmiştir. Tutuklanan bu satanistler ağaca asılarak idam edilmiştir. Kargalar gözlerini oyup yediğinden kördürler.

Hikaye devam ederken kapıda Müfettiş Marcos belirir, meğer her şeyi kelimesi kelimesine duymuştur. Prof’a oğlunun nerede olduğunu sorar; zira Prof. Candal’ın oğlu Pedro, bir eşkıyadır ve kanun kaçağıdır. Polis, Berzano bölgesindeki cinayet ve yasadışı olayların Pedro ve çetesinin başının altından çıktığına inanmaktadır. Virginia’nın cesedinin de kaybolduğunu anlatır. Nina atölyede bir erkek mankene korkunç bir göz iliştirmekle uğraşırken telefon çalar. Bet telefonda, Nina’ya kapısını kilitli tutmasını öğütler. Ama çok geçtir. Virginia diğer cansız mankenlerin arasından fırlar ve boğuşma başlar. Yanlışlıkla bir mankenin yanmasına neden olan Nina, zombinin ateşten korktuğunu fark eder. Alevlerin arasında bıraktığı Virginia’nın acı çığlıklarla yanmasını izler.


Roger, Pedro’nun yaşadığı haydutlar yuvasına gelir. O sırada esmer bir haydut kızla yiyişmekte olan Pedro işini yarıda keser ve Roger’la konuşmaya gelir. Önce Berzano’da olanlar konusunda suçsuz olduğunu öğreniriz ama bu bölge kendi kontrolleri altındadır. Bunu duyan Roger o geceyi Berzano’da geçirmeyi ve esrarı açığa kavuşturmayı teklif eder. Erkekliğine laf getirmeyen Pedro kabul eder. Yataktan çıkan haydut kız da “sen nereye ben oraya” diyerek onlara yapışır.

Berzano’da, Roger, Bet, Pedro ve haydut kız arkadaşı beklemektedir. Pedro açıktan Bet’e yazılır. Yavuklusu sinir olur. Dışarı çıkıp biraz dolaşmayı teklif eden Pedro’nun teklifini Bet, inattan kabul eder. Ama dışarıda kendini elletmez. Nedense erkeklerle hiçbir zaman sonuna kadar gidememiştir. Çocukluğundan beri erkeklere soğukluk duymuştur (biz nedenini biliyoruz, lezbiyen çünkü). Pedro “yaa, öyleyse ben seni erkeklere alıştırayım yavrum” diyerekten kızın üzerine atlar ve tecavüz eder. İşleri bittikten sonra bir de sigara uzatır! O sırada eski kilisenin olmayan çanları çalmaya başlar. Bet panik olup diğerlerinin yanına döner ve olanları anlatır. Roger iki kadını binanın içine sokar ve kapıyı kilitlemelerini tembihler. Bu sırada Pedro dehşetle mezarlıktan çıkan zombileri görür. Elindeki bıçak işe yaramaz ve üzerine üşüşen zombilerin akşam yemeği olur. Roger gördüğü manzara karşısında tabanları yağlar. Kızların olduğu binanın kapısını çalar ve Pedro’nun öldüğünü söyler. Bet kapıya fırlar ama haydut kız tarafından engellenir. Pedro’yu belki de Roger öldürmüştür, nereden bileceklerdir? Kapıyı açtırmaz. İki kız içerde saç saça baş başa girişirken dışarıdaki zavallı Roger ecel terleri dökmektedir çünkü zombiler yavaş yavaş yaklaşmaktadır. Nihayet kazanan Bet kapıyı açacakken zombiler Roger’a yetişir ve bir kılıç darbesiyle kolunu omzundan ayırırlar. Kanlar içinde Bet’in kollarına yığılan Roger fısıldar: “Sakın konuşma, hayatta kalmanın tek yolu bu”. Ve geberir. Haydut kız bu kadar tedbirli olmadığından çığlığı basar. Sese doğru yönelen ölüler tarafından da kanı emilerek öldürülür. Bet, hiç ses çıkarmadan saklanır, nefesini tutar. O kadar sessizdir ki zombiler kalp atışlarını duyarlar (!). Hızla oradan kaçan Bet, düşe kalka, kolunu bacağını kıra kıra koşar ve tren yoluna çıkar. Tam o sırada da tren geçmektedir. Bet yardım çığlığı atar, bileği burkulduğundan koşamamaktadır. Makinistin tüm itirazlarına rağmen oğlu treni durdurur, aşağı iner. Makinist ağaçların arasından atlarıyla gelen zombileri görür ve oğluna çabuk olmasını söyler. Fakat Bet bir türlü ayağa kalkamamakta, delikanlıya da yük olmaktadır. Tam kızı trene attığı sırada zombiler yetişir, trene binerek makinist ve oğlunu öldürürler. Bet kaçarak kömürlerin arasına gizlenir. Zombiler vagonlara girerek, uyumakta olan yolcuları bir bir boğazlar (hatta annesinin kucağında yatan küçük kızın suratı annesinin kanıyla yıkanır). İşlerini bitiren zombiler trenden inerken yanlışlıkla fren kolunu kaldırırlar. Tren şehre doğru hareket etmeye başlar.


Sabah olmuştur. Tren son durağa gelir ama tüm bekleyen yolcuların şaşkın bakışları altında durakta durmadan yoluna devam eder. Görevli, lokomotife atlar ve freni çeker. O sırada kömürlerin arasından Bet çıkar, saçları dehşetten bembeyaz olmuştur ve konuşamamaktadır. Bu esnada, “Böyle rezalet görmedim, işe geç kaldım ayol!” diyerek vagonlara binen yolcuların gördükleri sahne sonucu attıkları acı çığlıklar duyulur dışarıdan…

EK:

I- Tombs of the Blind Dead Trailer:

Pedro saldırıya uğruyor:

Ayağını burkan Bet zombilerden kaçıyor:

                                               Devam edecek...

Yazan: Wherearethevelvets



John Huston & The African Queen (Afrika Kraliçesi) @ 18-05-2008 00:53

Kariyerine kapkara bir Dashiel Hammett uyarlaması 'The Maltese Falcon' {1941, Malta Şahini} gibi bir filmle başlayıp, neredeyse yarım asra yakın bir süre -birçoğu sinema tarihinde ciddi yer edinecek- aralıksız film çekmek kaç yönetmene nasip olmuştur değil mi? 1941–1987; dile kolay! Rivayet odur ki bu filmi çekmesi için yönetmeni teşvik eden isim, bir başka film-noir (kara film) ustası Howard Hawks imiş. Malta Şahini, karizmatik rollerin adamı Humphrey Bogart ile olan birlikteliğinin de ilk adımıydı. Bu birliktelik, aslında bir Amerikan rüyası eleştirisi sayabileceğimiz 'The Treasure of the Sierra Madre’ {1948, Sierra Madre Hazineleri}, 'The African Queen' {1951, Afrika Kraliçesi}, savaştan dönen bir asker ve tek bir mekanda maruz kalınan cendereyi ustalıkla işleyen gerilim çalışması 'Key Largo' {1948, Ölüm Gemisi} ile devam eder.


Sierra Madre Hazineleri; Humphrey Bogart & Tim Holt

'The Night of the Iguana' {1964, İguana Geceleri} ve 'The Asphalt Jungle' {1950, Elmas Hırsızları} filmografisindeki diğer önemli yapıtlar. Bir soygun hikayesini ustalıkla işleyen ve aynı zamanda kara sinema klasiği olan The Asphalt Jungle, başta Quentin Tarantino ilâ Michael Mann olmak üzere benzer türde çalışmalar gerçekleştirmiş birçok çağdaş yönetmene esin kaynağı olmuştur kanımca. {Stanley Kubrick'in 'The Killing'i (1956, Son Darbe) ve Jules Dassin'in 'Du rififi chez les hommes’u (1955, İnsanlar ve Para) ise aynı dönemlerden bir öykünme. Elmas Hırsızları'nın türünde bir mihenk taşı olduğu kesin!}



Bir peder eskisi ile çevresindeki hanımları konu edinen İguana Geceleri, 1960'ların ortasında gelmişti ve yönetmenin kara tarzına alışkın olan seyirci için şüphesiz ayrı bir kefede değerlendirilmesi gerekiyordu. Ve de Arthur Miller ile teşrik-i mesai ettiği unutulmaz 'The Misfits'i, yani bizdeki meşhur adıyla Uygunsuzlar (1961)... Arthur Miller'ın, o yıllarda Marilyn Monroe ile sorunlu -ve sete de yansımış- bir evliliği vardı bilineceği üzere. Şöhretini biraz da McCarthy dönemindeki mağduriyetine borçlu bir yazardı Miller. Ünlü Cadı Kazanı başta olmak üzere eserlerinde Amerika'nın müptezel ahlak anlayışını ve yoz kurumlarını yerden yere vuruyordu. Tabii ki The Misfits de bu durumdan payını alacaktır kısmen. Rodeo yarışçılarının hayatından kesitler aktaran filmin kadrosunda kimler yoktu ki: Şöhretinin zirvesinde bir Marilyn Monroe, ismiyle özdeşleşen klark bakışların sahibi Clark Gable, Montgomery Clift ve 'Çirkin'imiz Eli Wallach... Uğursuz bir filmdir ayrıca; şöyle ki: Hem Clark Gable hem de Marilyn Monroe'nun oynadıkları son film olmuştur. İkisi de çekimlerden çok kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiştir. Marilyn yüksek dozda uyuşturucudan, Gable kalp krizinden... Film, daha ziyade bu magazinel yönleriyle hatırlanıyor.

John Huston sineması, bize "felaketin kaçınılmazlığı"nı fısıldar! Kahramanlar farkındadır bir facia yaşanacağının ama üstüne üstüne gitmekten de kendilerini alıkoyamazlar.

The African Queen {Afrika Kraliçesi} – 1951

Kanımca filmde başrolleri paylaşan Humphrey Bogart ve yaşlandıkça güzelleştiği görülen Katharine Hepburn, sinema tarihinin birbirine en yakışan çiftlerinden birini oluşturmuşlardır. Zaten bu ikisi haricindeki hiçbir oyuncu, dekor olmaktan öteye gidemiyor filmde.

Afrika Kraliçesi, 1. Dünya Harbi yıllarında geçer. Katharine Hepburn (sıhhati bozuk kocasıyla beraber), savaşın yakıcılığından korunmak için Afrika köyüne yerleşmiş İngiliz aristokrasisine mensup bir hanımefendiyi canlandırıyor. Ancak gel gör ki f