Psikoloji hocam, Ercan şahin' in tespitleri kesinlikle dikkat çekici. Mesela kızlar neden gevezeymiş anlattı bu hafta sonu. Diyor ki; çocukken kız çocukları erkek çocuklarına göre daha fazla konuşmak zorunda bırakılıyor, bu yüzden de kızlar büyüdükçe bu alışkanlıkları pekişiyor ve geveze oluyorlar. Nasıl mı? Çok basit. Erkek çocuk değerlidir ya, o elini uzatarak suyu gösteriyor annesi hemen koşuyor su getiriyor. Yüzünü ekşiterek televizyona bakıyor erkek çocuk, annesi hemen istediği kanalı açıyor. Böyle böyle erkekler çok konuşmak zorunda kalmadan kendini ifade etmeyi öğreniyor. Kızlar ise kendini ifade edebilmek için sürekli konuşuyorlar. İstedikleri şeyleri uzun uzun anlatmaları gerekiyor, diyo Ercan Hocam, ve ekliyor; anlaşılmayan insan çok konuşur.
Kızların geveze olma sebebinin bilimselliğe dokunduğu noktaları tartışmak gerekir. Kızların geveze olduğunu da elbette. Ama anlaşılmayan insanın çok konuştuğuna inancım tam. Çünkü doğamız gereği onaylanmak istiyoruz, birileri desteklesin istiyoruz bizi. Yalnız kalamıyoruz. İstiyoruz ki bizim gibi düşünen insanların da var olduğunu bilelim. Hatta bilmek bile yetmiyor bazen. Haykırmak istiyoruz doğaya, bak benim gibi düşünen çok insan var aslında diye. Anlaşılmak istiyoruz... Çünkü ancak bizi anlayan insanlar bizi onaylar. Düşüncelerimizin peşi sıra gelmeleri için, önce bizi anlamalılar.
Anlaşılmayan insan sadece çok konuşmaz. Bazen de yazar. Tanımadığı insanlara seslenir. Süsler de süsler kelimelerle düşüncelerini. Kurduğu hayallerini yazar mesela. Hiç görmediği bir şehirde, hiç yaşamadığı bir iklimi. Oturur mesela masaya isyanlarını yazar, uzun uzun anlatır suyun önemini, dikkatli kullanmamız gerektiğini. Sokakta gördüğü evsizlere üzülür, gelir üzüntüsünü anlatır. Bir diğerinin derdi kadına şiddettir mesela, yaşadıklarını, gördüklerini, içinde kızgın nehirle akan bütün isyanını yazar.
En çok aşk hakkında amatör yazıların olması tesadüf müdür sanki? Hepimizin karaladığı bir şeyler vardır aşk hakkında. Çok sevmişizdir, duygularımız aklımızı avuçları arasına almıştır ama en çok da anlaşılmadığımızı düşündüğümüz için sarılırız kaleme ve kağıda.
Ben takip ettiğimde mantığımın izlerini, yazdıklarımız farklı olsa da bir çoğumuzun anlaşılmadığı için yazdığını düşünmeye başlıyorum. Ercan hocama saygılar, kendisinin sözlerine katılıyorum; anlaşılmayan insan çok konuşur ve ekliyorum; bazen de yazar.
Babamın bazende dedemim maaşlarını çekmek için atm ye gidişlerimi saymazsak banka şubeleriyle neredeyse hiç işim olmadı üniversiteye başlayana kadar. Okula giderken yolda gördüğüm kendi içinde ayrı birer dünyaydı onlar. Zaten eskiden Gümüşhane' de çok az bankanın şubesi vardı. Üniversiteye başladığımda, babamın bana ek kart çıkartmasıyla artık şubenin içine girmeye başladım. Kısa saçlı, uzun boylu, esmer bir bayan yapmıştı ilk işlemimi. Ek kart çıkartılmıştı. O kumdan kalenin içindekilerini, kendini beğenmişler diye pek sevmezdim.
İlk işlemimi yaptığım o gün, bir tanesini; kendini beğenmek hakkı diye etiketledim. Hem kendi işlerini yapıyor, hem başka çalışanlara yardım ediyor. Genç ve güzel biri. Tesadüf bundan sonraki bankaya gidişlerimde aldığım numaralar hep ona denk gelirdi, işlemlerim bitmesin isterdim. Ya da beklerken sıramı, zaman ağırlaşsa diye geçirirdim içimden. Bir kaç seferde Trabzon' da alış veriş yaparken görmüştüm. Gümüşhane'den birinin gelip Trabzon' da alış veriş yapması kadar doğal birşey olamaz. Ama kimse tek başına gelip alış veriş yapmazdı. O yalnızdı. Ama ben daha 2. sınıfı bitiremeden o gitmişti sanırım. Zaten ben de artık ödeme işlemlerimi bile internetten yapmaya başlamıştım.
İkinci banka maceram ise, bana burs yollamak isteyen teyzenin sayesindeydi. Başka bir bankanın Trabzon şubesinde yeni başlayan bir bankacı çıkmıştı bu sefer karşıma. Sürekli başkalarına sorular soruyordu, bilgisayarla ilgili bir kaç kısa yolu da ben gösterdim. Aslında çok da zor değilmiş diye düşündüm burada çalışmak. Keşke işletme, iktisat okusaymışım, bende girer bankada çalışırdım demiştim o gün. Takım elbiseli, şık insanlar, güzel çalışma ortamları da var. Acaba yanlış bir bölüm mü okuyorum deyip ayrıldım o gün şubeden.
Bu iki maceramdan sonra, borsayla tanıştım ve finans işleriyle sürekli ilgilenmeye başladım. Okul bitince kendi bölümüm olmamasına rağmen bütün bankalara cv mi yolladım, iş başvurusu yaptım. Ve iş başvurusu yaptığım bankaların birinin nihayet sınavına girmeye hak kazandım. Bu fırsatı kaçırmamak için elimden geleni yaptım ve sınavı kazandım. Şimdi bazen durup düşünürüm acaba o yıllar gördüğüm bankacılar gibi görünüyor muyum ?
Üniversiteden önceki öğrencilik hayatımda Trabzon a gitmek çok önemli birşeydi. Herkes gidemezdi. Orası farklıydı. Gümüşhane' de hiçbirşey yoktu da herşey Trabzon' da vardı sanki. Sınıfça geziler düzenlenirdi, arkadaş grupları toplanıp birlikte giderdi. Oysa ailem izin vermediği için ben hiç gidemezdim. Arkadaşlarımın gezi fotoğraflarına bakardım öyle göz ucuyla.
Soğuk bir kış günü; akşam vakti sobanın yandığı odada televizyon izliyorduk. "Büyüyünce daha çooook gidersiniz, o kadar çok yere gidersiniz ki bıkarsınız" diyordu annem. Hiç düşünmedim o gün, annemin o sözünü ciddiye bile almamıştım. Ama gerçek oldu. Çok gittim geldim Trabzon' dan Gümüşhane'ye, Gümüşhane'den Trabzona. Üniversiteyi Trabzon'da okudum. 4 yıl boyunca hemen hemen her haftasonu gittim geldim o yolu. Bıktımda.
Bu büyümek işi ne zaman biter bilmiyorum. Ama bu gitmek işi, bu gitmelerden bıkma işi hiç bitmeyecek gibi. Hani denizdeymişim, ama küçük bir tekneyle, hemde öyle uzaktaymışım ki, kara görünmüyor. Uzaktayım işte.
Yeri geldi diye açılıverdim şimdi. Nicedir dolaşıp duruyorum zaten aynı sularda. Durup durup bakıyorum etrafıma. Her canlı kendi iklimini yaratmış. Hepsinin ait olmak için benden daha çok sebebi var. İklim demişsem öyle yağmur, rüzgar, sıcak, soğuk değil söylediğim. Dağından tepesine, güneşinden yağmuruna dolusuna kadar, denizine okyanusuna kadar herşeyden biraz almışlar yanlarına. Ben durup durup bakıyorum. Yanaşmıyorum kıyılarına, konuşmuyorumda. Bakıyorum uzaklara. Hazır buldum seni diye anlatıyorum. Yoksa zaten kim kimin umurunda. İstanbul'da.
Çok şanslıyım ben. İstanbul hiç utanmaz, hiç çekinmez en güzel yerlerini bana gösterirken. Bu ağaçlı yol mesela. En sevdiğim yerlerden biri daha. Üstelik o kadar şanslıyım ki, sabahları bismillah ım, akşamları uykuya dalışımdır.
Dolmabahçe den bahsediyorum. Sarayın yanındaki bu ağaçlı yol insanın içini huzurla dolduruyor. Yeşilin her yerde güzel tonlarına rastlayabilirsiniz ama ben o kadar dağ, bayır, bahçe yeşillik içinde büyümüş olmama rağmen hatırlamıyorum buradakinden daha güzel bir tonunu. Sadece ağaçlardaki renkle alakalı değil bu belkide, güneş ışıklarının yansıması ve açısı da burada mükemmel. Hele sabahları ne güzeldir keşke gösterebilsem. İş yerime yaklaşırken, tam da buraya gelince uyanırım servisteki köşemden. Gülümseyerek izlerim tabiki. Günaydınım olur dolmabahçe.
Duvarlarda Ulu Önder Atatürk ün resimleri var. Gitmemiş işte, aslında hep varım diyor. Akşamları çok yavaş gidiyoruz arabayla bu yoldan geçerken. Başkaları trafik yüzünden diyor ama alakası yok, resimler akşamları aydınlatılıyor daha iyi görebilelim diye. O günlerin hayalini kuralım diye. Ha bir de unutmayalım diye Ulu Önderimizi. Unutmayalım hangi günlerden bu günlere geldiğimizi.
Basit bir sokak aslında şu anda gördüğümüz. Ben içindeyim, siz bu yaşanmışlığa uzaktan bakıyorsunuz. Diğerlerinden farkı şu an benim içinde bulunup, resmini çekmis olmam değil elbette.
Bazen bu anı daha öncede yaşamıştım ben dersiniz ya, ben şu an bu anı daha once yaşamamıştım ama izlemistim diyorum. Hangi eski film bilmem. Hatırlamam hangi yıl çekilmis, siyah beyaz bir filmde gibiyim. Bir sürü insan yürüyor. Başka biri yaslanmış bir bankanın camına, insanın kanına dokunan birşeyler çalıyor. Solda, yapı kredi bankasının önünde. Insanlar hem farkediyor hem duyuyor hem de yok sayıyor çalan kişiyi.
Verebilecek param olsa hani, vermek, beni mutlu ettigi kadar mutlu etmek istiyorum onu ama sadece bu yazıyı yazabilmek geliyor elimden.
Bazen herkesin kacmak istedigi anlar olur. Gercek agir oldugu icin yok saymak istersin mesela. Ne bileyim kulaklarini kapatmak istersin duymamak icin. Keske bilmeseydim falan dedigin olur.
Sıkıldıgında, bunaldıgında kacabildigin bir yer varsa iste o zaman sanslisindir. Cunku gercekle yuzlesinceye kadar bir es istersin hayattan ve kacabildigin bu yer sana bu es i verir. Seni stresten biraz olsun kurtarir. Ne mutlu ki istanbul da yasayanlar icin boyle bir yer bulmak cok da zor degil.
Ben mesela ne zaman bunalsam boyle yerlerimden birine kacarim. Mesela istiklal caddesi, insanlarin arasina karismak cogu zaman bir yagmurda islanmak kadar rahatlatir bedenimi. Ya da galata koprusune cikip denizi falan izlemek. O kadar guzel ki, bir yandan galata kulesine bakarsin bir yandan durmadan calisan vapurlara. Denizin isiltisina bakarsin. Sabah gun dogarken baska guzeldir, aksam gun batarken baska guzel.
Hani olur ya bazen unutmak istersin biseyleri, baska hic bisey dusunmeden suya bak. Gecen zamanla birlikte, tazelenir hersey.
Sabahları uyandığımda bu manzaraya bakmayı seviyorum. Birden fazla anlama sahip gorduklerim. Yasadikca anlamlarinin sayısı daha da artıyor.
Bundan once mesela bir kac ay boyunca gorebildiğim sadece 3 tane apartman ve dağlardı. Baska kimse ve hiçbir sey yoktu. Oysa simdi, bu gördüklerime bakıp, yalniz değilmisim demeyi seviyorum. Sabahları benim yuzumdeki o miskin tadı, havadaki bulutlarda gormeyi seviyorum. Sanki dunya benim sesime karsilik veriyormus gibi hissediyorum. Doğayla ozel bir dilden gunaydınlaşmak gibi.
Bazen cok sevdiğin yiyecekleri yerken tadını daha çok almak için ağzında uzun süre tutar, çiğnersin ya; bende mutluyum ve bu anların tadını daha uzun süre hissetmek için elimden geleni yapiyorum.
Çok güzel oluyor. E tabii en sonunda şükrediyorum… Yeni bir güne merhaba
AMY WINEHOUSE @ 20-08-2011 19:41 Bugünlerde herkesin bir amy winehouse yorumu, yazisi oldu. Bir su testisi olayı daha diyenlerden, saygi duymalıyız diyenlere kadar herkes yorum yapma geregi duydu. Oysa bu kadar yorum yapmaya ne gerek varki anlamıyorum. Kimsenin yorumuna ihtiyacımız yok.
Onun sanatıyla ilgilenmeli, o çok guzel sesini dinleyip kendimizden geçmeli ve ona bu guzel sesinden öturu icten bir tesekkur etmeliyiz. Ya da hic sevmeyip, bos vermeliyiz dinlemeyi.
Kayan bir yıldizin bıraktığı ışıltılı kuyruk gibi, yer yüzünde çoğumuzun gözlerini kör edebilecek derecede parlak bir ışıltı bırakarak veda etti bizlere amy. Ölürken bile soul/jazz muziği dünyaya tanıtmak gibi bir başarı elde etti.
Ben buyuk bir zevkle onu dinleyenlerdenim. Peki ya siz?
İsteklerimin ardı arkası kesilmiyor. Üstelik biri bitince, ki sonucu olumlu da olsa olumsuz da farketmez, diğeri başlıyor. Çok merak ediyorum acaba neyi elde edersem başka hiçbirşeye ihtiyaç duymam? Çocukken büyümek istiyorsun, lisedeyken üniversiteye gitmek isiyorsun, üniversitedeyken iyi bir iş istiyorsun sonra iyi maaş, ev, araba… sürekli yeni isteklerde bulunuyorsun. Yeni şeylere ihtiyaç duyuyorsun…
Hmm, belki de önemli kelimemiz ihtiyaçtır. Mesela bir şeye ihtiyaç duymazsam onu elde etmek istemem. İhtiyaç duymadığım şeye karşı istek de duymam. Hem herşey göreceli değil mi ki? Heraklitosun bir sözü var: “Deniz suyu en temiz ve en pistir.Balıklar onu içebilirler ve onlar için o kurtarıcıdır.Buna karşılık insanlar için o içilemezdir ve öldürücüdür” Ben de onun gibi düşünüp aslında ihtiyaç duyduğum şeylere ihtiyacım yokmus gibi davranabilirim. Tamam bazı yaşamsal ihtiyaçları gözardı edemem. İnsan gerçekten suya ihtiyaç duyar bende su olmadan yaşayamam ancak bundan 10 yıl oncesıne kadar insanlar iphone suz yaşayabiliyordu. Bir iphone um olsa ıyı olurdu evet ama onun yerıne ısımı zaten goren bır telefonum var. Her yerde yayınlanan ilanları gormezden gelırsem, duymazsam belki de iphone ihtiyaç duymam.
İnsan ne için yaşar, istekleri ne zaman biter? Belki de ihtiyaç duyduğu şeyleri minimum duzeyde tutmayı başarırsa olabilir bu. İhtiyaçlar sınırsız kaynaklar sınırlıydı, değil miydi? Bunu tersine çevirmeli, ihtiyaçları en aza indirip sınırlı kaynakların buna çoook fazla geldiği bir denklemi kurmalıyız. Zengin insanların ki boyle değıl mı? E bizde kendi zengin dunyamızı böyle yaratabiliriz, neden olmasın ki?
GİTMESEK DE GÖRMESEKTE ORADA BİR YER VAR @ 20-08-2011 19:34 İşten geç çıktım. Servisi kaçırdım eve bir kaç ulaşım aracıyla gitmek zorunda kaldım. Böyle zamanlarda önce neden arabam yok diye hayıflanırım sonra da en kısa zamanda ehliyet almaliyim diye düşünürüm. Her şeyi bir kenara bırakıp uzun yolumun keyfini çıkarmaya başladım.
İş yerimden çıkıp önce kabataş a gitmem gerekiyordu. Yolda bir kopek yüzünde belediye otobüsünün altında kalıyordum. Zamanında durunca belediye otobusu atlattim gitti.
Motora bindim uskudara gecmek icin. Bogaz cok guzel gorundu ileride. O kadar guzeldiki seyretmekten fotografini bile cekmeyi akil edemedim. Uskudar yolunda denizin fotograflarini cektim bende.
Her sabah ve her aksam uzerinden gectigim bu guzel yerleri askerdeykende cok ozlemistim. Ama hergun gormeye baslayinca zamanla dikkat etmez farketmez olmusum.
Anliyorum ki bazi yerlere gitmesem bile hic gormesem bile varliklari hayatima renk katiyor. Cogunlukla onlari kaybedince anliyorum ben kiymetlerini. Hangi renk eksilmisse onunla boyuyorum ellerimi.
Şehr-i Şahane ve Güzel Konakları @ 20-08-2011 19:33 Güzel şehrimin küçük oluşu hep şikayet konusu olmuştur hatta alay konusu bile olur bazen. Oysa her şehrin dokusu kendine özgüdür. Gümüşhane de öyle herkese göstermez yüzünü. Siz önce saçlarını görürsünüz, uzaktan belirir silueti, eğer yaşamazsanız içinde, inemezsiniz şehrimin kalbine.
Son yıllarda konaklarına restorasyon yapıldı. Yol kenarlarında yeşillikler arasına saklanmış konakları, sizi daha şehrin merkezine gelmeden selamlamaya başlar. Batıdan gelenleri önce Balyemez konağı karşılar, sonra da San Konağı, Müze olan Karabiberler konağı, Ataç konağı, Aytaç konağı, Şair Şinasi Özdenoğlu konağı… Yapılan restorasyonlarla makyajı tazelendi şehrimin. Yabancılar bu evlere bakıp güzelmiş diyorlar. Aslında ben de çok seviyorum bu konakları çünkü en sevdiğim tip olan yüksek tavan ve geniş odalardan oluşuyorlar. Nerden mi biliyorum? Bazıları halen şahıslar tarafından kullanılıyor olsa da bir çoğu halka açıldı, kafe & restoran olarak kullanılıyor, üstelik asıl hali bozulmadan. Kişinin kütüphanesinde oturup kitaplarına bakarken bir yandan Türk kahveni yudumlayabilirsin. Dışarıda lapa lapa yağan karı izleyebilirsin. Peki ama biz o evlerde hiç yaşamayanlar olarak hep güzel şeyleri hayal ederken, o evlerde yaşamış olanlar ne acılar çekti? Hangi duvarları etraflarına çektiler, sevdiklerini yanlarında tutmak veya onları dışarıdakilerden korumak için?
Mesela resimdeki san konağı. Çok iyi bir teyze yaşardı orada. En yakın arkadaşımın ailesiyle sürekli görüştüğü için tanırdım onu. Hem gururlu bir kadındı. Yalnız yaşadığını biliyordum. Bir gün intihar ettiği duyuldu. Gümüşhane de böyle bir şey daha önce hiç duymamıştım. Yaşlı bir kadın, kimbilir nelerin eksikliğini yaşadı, kimbilir hangi sıkıntılar onu bu duruma getirdi? Siz konağın önünden geçerken, bahçesine bakıp çocuklarınızın orada ne güzel oyunlar oynayacağını hayal edebilirsiniz? Bu güzel eve onlarca güzel anı armağan edebilirsiniz düşlerinizde. Peki ama gerçekler her zaman hayal dünyamızla aynı olur mu?
Hatırlayabildiklerim… @ 20-08-2011 19:32 Birkaç ayda birçok şehirde duygularım tavan yaptı. Bazıları hiç görmediklerimdi bazıları çok sevdiklerim. Bazı şehirlerde çok canım yandı bazılarında hep aklım kaldı. Hatırlayabildiklerim mi?
18 Kasım-İstanbul dan Gümüşhane ye
Yaklaşan öğretmenler gününün kıskançlığı bir yana ayın sonu ne yapacağım diye düşünüyordum. Çünkü işi bırakmam lazımdı oysa ayın sonu salı gününe denk geliyordu ve ben öncesindeki cuma evimde olup işlerimi erkenden halletmenin peşindeydim. Biraz mutluydum memleketime gidiyorum diye tamam ama işimi devredip, aylardır nihayet alıştığım ortamdan uzağa gitmek koyuyordu da. Aylardır nihayet alıştığım şehri terk etmek dokunuyordu kanıma. Her şey yolunda gitti. Anlayışlı müdürüm izin verdi. uzun zamandır uzak kaldığım memleketim, alı al moru mor baştan aşağı bir sonbahar giyinmiş bekliyordu.
18 Aralık Hatay-Dörtyol
Pişmanlık ne demekmiş öğrendim. Hem kızgındım bu sürece beni itenlere hem pişmandım yaptığım bu tercihe. Tasarladığımdan çok daha kötüsüydü yaşadıklarım. İnanılır gibi değildi. Buna rağmen çevremdeki herkes bir yerlerinden tutunmuştu bu son yemek tablosuna. Bir benim yüzüm absürd duruyordu sanki masada. Her sabah düşen kum tanelerini sayıyordu kum saatim. Sabahları geçen günlerin azlığına boynunu büküyor, akşamlarıysa bir günü daha bitirmiş olmanın aydınlığına bakıyordu günebakan çiçeğim.
18 Ocak Osmaniye
Artık kesinleşti. Sadece 2 gün. Daha önce de yaşadım benzer bir operasyonu. İğne vuracaklar, uyuşacak. hissizleşeceğim. Her şey hallolacak. sağlıklı olacağım. Hem özgürlük. 1 gün bile bu kadar önemliyken burada. Girecek mutlaka yoluna.
18 şubat Gümüşhane
Yeniden yol gözüktü. Dönüş tarihi tam da bugün kesinleşti. Günler hiç bitmese diyordum bitiyor. Ben bu gelecek olan süreci ameliyat olmaya benzetiyorum. Ameliyat boyunca sıkıntı çekiyorsun sonrasındaki belli bir süre daha sürüyor sıkıntın ama sonra sağlıklı oluyorsun. Bu sefer ameliyat süresi biraz daha uzun gibi düşünmeliyim. Bu da gelecek bu da geçecek. Sonrasında her şey çok ama çok güzel olacak.
Kurban bayramı tatilinin başladığı bu günler kendimi bir kurbanlık gibi görmekten alıkoyamıyorum. Eğer iyi bir niyet uğruna, ulvi bir görevi yerine getirmek için kurban kesiyor iseniz ne ala. İçiniz rahat, ruhunuz huzur içindedir. Ama bu görev ne kadar ulvi olursa olsun, kurban olan sizseniz, ne alemde olurdu ruhunuz, kalbiniz?
Ağzımdaki baklayı çıkarıyorum. Bayramın sonrasında asker olup, özgürlüğümü belli bir süre için ipotek edeceğim. Bu sürenin ne zaman başlayacağını bildiğim için, o önemli güne yaklaştıkça bir bir farkına varıyorum neleri özleyeceğimin.
Benim için, uzun sürmüş yorucu bir yolculuğun sonu ve uzun sürecek yorucu bir günün başlangıcı, anlamına gelen Galata kulesini özleyeceğim. İş yerimde kişiselleştirdiğim masamı, bilgisayarımı, canım sıkıldığında kendimi bu insan seline bırakabilmeyi özleyeceğm. Ailemi, sevdiğim insanları, yalnızlığımı, kendime ait olan bu küçücük dünyamı özleyeceğim. Her geldiğimde boş bulabildiğim cevahirdeki starbucks köşemi özleyeceğim. Alışkanlıklarımız parçamız haline gelince onlarsız bir hayat düşleyemez oluruz. Bazen bir kazak dahi olabilir bu, saatiniz belki. O saat kolunuzda değilken çıplak hissedebilirsiniz kendinizi.
O malum güne yaklaştıkça, hayatımın kıyısına, köşesine sıkıştırabildiğim herşeyi kaybetme düşüncesiyle daha fazla baş başa kalmaktayım. Kurbanlıklar gibiyim, bilinmezde kaybolmaktan korkmaktayım. Bayramın kurbanı iseniz işler değişebilir, ya da şöyle anlayın: Nereden baktığınıza göre değişir gördüğünüzün rengi.
Neyini en çok seviyorum bu şehrin biliyor musun? @ 20-08-2011 19:31 Neyini en çok seviyorum bu şehrin biliyor musun? Sabahlarını. Sanki hiçbir yerde olmadığı kadar güzel başlıyor gün burada. Saatler geri alınmadan önce karanlıkta başlıyordum güne, çıkıyordum sokaklara. Şimdilerde aydınlık oluyor çıktığımda.
Hazırlanıp kendimi kaldırımda bulduğum zaman önce derin bir nefes alıyorum. Herkes sokakta. Öğrenciler, çalışanlar işsiz güçsüzler. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Kimsenin kimseye aldırdığı, baktığı yok. Hem birlikteyiz hem herkes kendi dünyasında. En çok da metrobüs istasyonuna yaklaştığımda heyecanlanıyorum. Üst geçit ufukta belirince; üzerinde insanlar karıncalar gibi küçük, karıncalar gibi koşuşturmaca içinde görünüyorlar. Bir sürü insan gidiyor buna karşın bir sürü insan geliyor. Üst geçide çıkmaya başladığımda kendimi denize karışmak üzere olan bir damla gibi hissediyorum. Kalabalık içinde kayboluyorum, tek sıra halinde itişmeler içinde üst geçitte yürüyorum. Otobüs durakları da çok renkli. Otogar otobüsünden inen şehre yeni gelenler, başka semtlere gitmek isteyenler, yaşlılar,gençler herkes orda. Otobüs bekleyenlere engel olmamak için, durağın biraz ötesinde duruyorum. Servisimi bekliyorum. Diğer tarafımda uzuyor benim gibi servis bekleyenler. Servisim gelene kadar inceliyorum herkesi, bindikleri servislerden anlıyorum ki; banka çalışanlarından öğretim görevlilerine, belediye işçilerinden özel şirket çalışanlarına kadar herkes orada. Hep birlikteyiz hem ayrı dünyalarda.
Burada öyle hemen başlayamazsın güne. Yataktan kalkıp koşa koşa okuluna yetişemezsin ya da işine. Yolları dolaşmalısın, insanları aşmalısın, kaybolmalısın kalabalıklar içinde.
Yorum yapın 12 Temmuz
Yürüyorum Dikenlerin Üstünde @ 20-08-2011 19:30 Çok küçükken ben, evimize ilk kaset çalar girdiği yıllar, uzaklardan gelen bir tanıdıkla gelmişti o kaset, tanıdık bilinmezden geliyordu, kaf dağının ardından, yalnızlıktan geliyordu ailesinin yanına. Nedense o kasetin içinden bir şarkıyı çok fazla dinlerdim. Yürüyorum dikenlerin üstünde diyordu şarkıda, ben ise hayalimde sisler içine giden küçük bir çocuk görüyordum, soğuğa bilinmeze giden. Neden? Sorguluyordum galiba, neden yaşadığımı, neden bu hayatta olduğumu. Sanki o yaşlarımda yeniden doğuyor gibi, çevremi olayları yeni keşfediyor gibiydim. 6 yaşımdaydım galiba.
Çocukken içime kapanıktım. Özgür olayım isterdim, her işimi kendim yapayım isterdim. Anlamak isterdim herşeyi. Çok soru sorardım kendime. Cevaplar arardım. Ailem hep yanımdaydı. Mutluydum ya; mutluluk ne demek bilmediğim için hayatı hep öyle sanır kanat takıp uçmak isterdim. Sorduklarında uçak mühendisi olacağım derdim…
Yıllar geçti, o çok uzak yerdeyim. Benzer sebepler yüzünden aynı yollarda yürüyorum. Bilinmezdeyim. Aynı şarkıyı dinliyorum. Hayalimde bir adam yürüyor sisler içine.
karanlık bir gece yol görünmüyor, yürüyorum dikenlerin üstünde. kara çalı bana aman vermiyor, yürüyorum dikenlerin üstünde.
güneş erken doğup şafak sökmüyor, gökteki dumanı silip atmıyor, ay karardı yıldız işık tutmuyor, yürüyorum dikenlerin üstünde.
sonlanmadı menzil ile durağım, belki çok yakınım belki irağım, yaralandı parça parça ayağım, yürüyorum dikenlerin üstünde.
yavaşa yavaş ilerlerken kaplani, benim ile yola çıkanlar hani? geri dönsem taşa tutar dost beni, yürüyorum dikenlerin üstünde.
Eski Mahalle @ 20-08-2011 19:23 Sokaklarında ayrı bir kokusu varmış. Bugün özel ders için doğup büyüdüğüm mahalleye gittiğimde anladım. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, kokusunu aldığım anda, dün gibi gözlerimin önüne geldi yaşadıklarım. Çocukluğumun havasını soludum. Herşey aynıydı. Yollar, evler hepsi aynı. Sanki yine saklambaç oynuyoruz bütün arkadaşlarım saklanmış gibiydi ya da sanki akşam her zaman ki gibi erken inmiş de herkes evine gitmiş gibi.
Mahallede büyük teyzem ve anneannemlerle birlikte otururduk. Sabahları daha saat 7 olmadan uyanır büyük teyzem e giderdim. Evlerinde oturur, herkesin uyanmasını beklerdim Sonra kahvaltı yapardık. Bazı günler okula giden öğrencileri izler keşke bende okula gitsem derdim, balkonlarından Gümüşhane yi seyrederdim. Çok çocuk vardı mahallemizde. Bazı günler 4-5 sefer maç yapardık. Başka oyunlar da oynardık. Nasıl unuturum dansa davet oynadığımız yaz akşamlarını. Saklambaçları…
Çok uzun zaman olmuş gitmeyeli, görmeyeli baharın ışıltısını evlerinde mahallemin. Akşamüstüleri toplanıp altında sohbet ettiğimiz ağaç halen duruyordu ama; İstanbul’ dan gelen yazlıkçı kızın dedikodusunu yapmayalı çok uzun zaman olmuş, yıllar olmuş Almanya’ dan gelen arkadaşlarla bilmediğimiz uzakları konuşmayalı. Bir fırtınadır ki kopan epizodik hafızamda, anlayamadım özlediğim eski mahallem mi, çocuk yıllarım mı?
www.kisi-sel.com
GİDENLERE DE SELAM OLSUN GELENLERE DE @ 21-04-2008 17:46 "adamın biri suç işleyip hapishaneye düşmüş. 30 yıl hücre hapsine çarptırılmış. günler geçtikçe umudunu yitirmeye başlamış, derken bir yerden bir karınca çıkmış gelmiş. almış onu eline, okşamış, ekmek ufalamış eline, karınca hemen yemeye başlamış. arkadaş olmuşlar. adam karıncayı kibrit kutusuna koymuş, her gece baş ucuna koyup uyurmuş. bir gün hapishane den çıkmış adam. meyhanenin birinde bir arkadaşına rastlamış. arkadaşı adamı masanına davet etmiş. bir sürü meze içki falan söylemiş arkadaşı adama. sonra da sormuş, hadi anlat bakalım neler oldu, nasıl geçti hapishane günlerin? diye adam cebinden karıncasını çıkarmış, masaya koymuş, arkadaşına dönüp bunu görüyor musun demiş. arkadaşı da " bu ne ya " deyip parmağıyla karıncayı ezmiş ve garsona dönüp bağırarak kızacakken adam eliyle arkadaşına mani olmuş ve bir karınca için kimseyi kırmaya değmez demiş...."
vesaire vesaire filmini izledim bu hafta hikaye de orada anlatılıyor. filme beklenen ilgi gösterilmemiş olacak ki girdiğim salonda hemen hemen kimse yoktu. film Tunç BAŞARAN filmi. Tunç BAŞARAN ı uçurtmayı vurmasınlar film inden tanıyorum. konu olarak çok duygusal konular seçmesini duygusallığına, filmleri içerisindeki hayatı sorgulayan karelerin çokluğunu da asi ruhuna bağlıyorum..
ben sinema eleştirmeni değilim. oyuncuları ya da konunun işlenişini fazlaca eleştiremem. ancak; eğer ruhunuz bedeninize ve yaşadığını şehre sığmıyorsa, eğer içinizde bir yerde herşeyi bırakıp bir sincap gibi yaşamaktan başka birşey düşünmeden nefes almak fikri uzaklara gitmek isteğiyle beliriyorsa bu filmi izleyin..
filmde ünlü bir yazarın hastalığından dolayı az ömrü kaldığını öğrendiğinde, rüzgar nereden esiyorsa oraya savrulup yaşama yeniden tutunuşu anlatılıyor..
başka bir bakış açısıyla bakarsak bizi hayata neyin bağladığını, neyin kopardığını çok ama çok iyi nitelememiz ve bizi hayattan koparanlardan kesin bir tavırla uzaklaşmamızı, hayata bağlayanlara ise güçle sarılmamızı öğütlüyor. kendimize saygı ve sevgiyiyi esirgemeyelim diyor.
" öyle anlar vardır ki ömre bedel, kadınlar anlaşılmak için değil sevilmek için vardır" cümleleri filmde dikkatimi en çok çeken cümlelerdi.
şizofren olan bazı yan karakterler bizleri topluma karşı daha anlayışlı olmaya çağırıyor..
filmin sonu şaşırtıcı bir şekilde bitse de diyor ki ; gidenlere de selam olsun gelenlere de..
MOR İĞNELER GELDİ @ 20-03-2008 09:48 Kadınlar yeniden mor iğneleri ile gezmeye başladı. 20 yıl önce yapılan mor iğne eylemleri 11 ocakta yeniden başladı.
kadınları belli saatlerde dışarı çıkamamaya belli sokaklarda yürümemeye iten korku bir çok erkek tarafından etrafa yayılıyor. bu duruma daha fazla seyirci kalmak ve daha fazla kısıtlamalara maruz kalmak istemeyen kadınlar özgürlükleri için haykırıyorlar. " HİÇBİR TACİZCİ KENDİSİNDEN KİBARCA RİCA EDİLDİ DİYE TACİZİNDEN VAZGEÇMEYECEĞİNDEN GÖZLERİ YUMUK ERKEK ADALETİNE SESLERİNİ YÜKSELTİYORLAR; KADINLAR ARTIK MOR İĞNELİ ÇANTALARIYLA SOKAĞA ÇIKIYOR... GELENEKSEL YILBAŞI TACİZİ GÖRÜNTÜLERİYLE HATIRLADIĞIMIZ OTOBÜS ANILARIMIZ, MEMELERİMİZE BİZİM DIŞIMIZDA İKİ AYRI KADIN MUAMELESİ YAPANLARIN GÖZLERİNDEN AKAN SALYALAR, KALÇALARIMIZA YAPIŞMIŞ KÜFÜRLÜ SÖZLER, ERKEK OTURUŞU DENİLEN KIYAĞIN KADINLAR AÇISINDAN BACAKLA BACAK OKŞAMAYA VARAN SALDIRILARA DÖNÜŞMESİ VE TABİİ FOTOGRAFLARDA GÖRDÜĞÜMÜZ EN GİZEMLİ SOKAKLARIN KÖŞELERİNDE DİKİLEN TACİZCİLER, ÇETREFİLLİ YOLLAR*... "
Açıkcası bu hareketlerinin kısa sürede sonuç vereceğine inancım yok. Belki tacizciler bu hareketi dikkate almayacak bile. Ancak kadınlar açısından baktığımda çok önemli buluyorum. çünkü kadınlar sokaklarda yaşadıkları tacize bireysel olarak ne kadar tepki verseler de bir anlamı olmuyor. Bu tarz konuları yakınları ile konuşmaya da çekiniyorlar. bunun sebebi birçok insanın taciz olayında her zaman kadınların da suçlu olduğunu hatta çoğu zaman en çok onların suçlu olduğunu düşünmesi. "dişi köpek kuyruk sallamasa erkek köpek..." sözüyle tacizcileri savunanlar bile var. Oysa bu tip birlikte karşı çıkışlar toplumsal olarak sindirdiğimiz "kadınların o saatte sokakta bulunmasının tacizi haklı çıkarması" gibi söylemleri zamanla değiştirebilir. Kimbilir bir gün kadınlara " bunu giyme, şu sokaktan geçme, şöyle davranma, camdan dışarıya bakma " gibi öğütler vererek kadını tacizden korumaya çalışıp bu hareketleri yapmadığını gördüğü kadınları taciz etmeyi mantığına ve vicdanına sığdırabilenler ya da bu durumlarda tacizin haklı olduğunu düşünenler kendilerini de eleştirebilirler. İnsanlar karşı cinslerine daha fazla saygı duymaları gerektiğini zamanla fark edebilirler.zamanla...
SON SÖZ: Bu dünya hepimizin diyebilmek için içe kapatmaya ve karanlıkta siyahlarla yaşatmaya gerek yok, açalım beyinlerimizi aydınlıklara, kafalarımız günışığında kalsın ki birlikte öğrenelim sevgiyi ve saygıyı.
Kadına yönelik şiddet dünyadaki en yaygın ancak en az tanımlanmış insan hakları suistimalidir. Şiddet tarih boyunca hemen hemen bütün toplumlarda görülmüştür. Şiddetin kadına yönelik boyutunun temelinde ise geleneksel kadınlık rolü beklentileri bulunmaktadır. Bu beklentiler kadını adeta “kurban” pozisyonuna itmektedir. Yapılan araştırmalar kadınların kocalarına bağımlı olduklarını ortaya koymuştur. Bu durum kadınların eşler arası ilişkiye daha büyük değer vermesi ile sonuçlanmış ve de kadın kocasından şiddet görse dahi bunu kabullenerek eşiyle birlikte yaşamaya devam etmiştir. Çünkü ekonomik özgürlüğü olmayan kadın buna mecbur kalmıştır. Ekonomik özgürlüğü olan kadın ise ailedeki bütünleştirici rolünden dolayı eşinin şiddetine katlanmıştır.
Aile içi şiddetin nedenleri arasında şunları sayabiliriz;
Eşin evle ilgilenmemesi, eşin saygısız tavır ve davranışları, eşin kötü alışkanlıkları (Alkol, madde, kumar vb) , ahlak ve namus anlayışı, geniş aile yapısı, gelin kaynana ikilemi, yasaların yetersizliği..
Başka bir araştırmaya göre ise kadınlar eşlerinden gördükleri şiddet sonucu şu davranışları gösterdiklerini ifade etmişlerdir;
Bende bağırıp hakaret ediyorum; bazen susuyorum, ağlıyorum, küsüyorum, ailemden yardım alamıyorum, beni suçluyorlar; evi birkaç kez terk ettim sonra mecbur geldim; anneme bile söyleyemem, benim için yanar; ailemi niye üzeyim kendim yaptım kendim çekiyorum; Gururum var, namusum var bunları düşünüyorum, millete dedikodu malzemesi mi olayım…
Yaptığım incelemeler sonucunda toplumsal olarak da aile içi şiddete duyarsız kaldığımız olgusuna vardım. Çünkü toplumca” aile arasına girilmez” diyerek aile içi şiddete çok büyük boyutlara varmadığı sürece duyarsız kalıyoruz. Erkek egemen toplum olmamız da aile içi şiddetin genelde kadınlara yönelik olduğu sonucu doğuruyor. Türkiye de konuyla ilgili kuruluşlar ne kadar var olsa da bu kuruluşlar hem yetersiz kalıyor hem de seslerini duyurmada zorluk çekiyorlar.
Aile içi şiddetin bir başka boyutu da çocuklar üzerine etkileridir. Çocuklar; aile içindeki şiddetten doğrudan, fiziksel olarak yaralanarak, aile içindeki şiddetten ve şiddete tanık olarak etkilenirler. Şiddet ortamında büyüyen bebekler, kendilerine bakan kişilere, yani annelerine kardeşlerine duygusal olarak bağlanmakta zorluk yaşayabilirler. Çocukların şiddete tanık olduğu ya da maruz kaldığı ailelerde duruma erken müdahale edilmesi çok önemlidir.
Aile içi şiddet gören kadınların alması gereken önlemler mor çatının internet sitesinde 6 adımdan oluşan bir planla anlatılmaya çalışılmıştır.
Ayrıca, aile içi şiddet acil yardım hattı 2006 yılından bu yana, şiddet görenlere yardım ediyor. Bu hat şu şekilde çalışıyor ;
Öncelikle mağduru sabırla dinliyor. Sorununun ne olduğunu anlıyor. Sakinleştiriyor ve doğru kararı almasına yardımcı olmaya çalışıyor. Onun istemediği hiçbir şeyi yapmıyor ve adını, anlattıklarını ona sormadan kimseyle paylaşmıyor.
Yani bilgileri gizli tutuyor. Ancak eğer acil, risk altında olduğu bir durum varsa, polise bildiriyor. Yardım ise şu konularda: Eğer kadın kocasını şikayet etmek istiyorsa, ona en yakın karakola yönlendirip, neler yapabileceğini anlatıyor. O karakolda da mağdura bu konuda daha önce Hürriyet Kampanyası bünyesinde eğitim almış polisler yardımcı oluyor. Eğer hukuki bir durum varsa, İstanbul Barosu avukatlarından birine; ya da psikolojik yardım alması gerekiyorsa, bir psikoloğa yönlendiriliyor. Ya da sadece bilgilenmek isteyen mağdurlar; hakları, bu konudaki yasalar, yapabilecekleri konusunda bilgilendiriliyor. EĞER evinizde fiziksel, duygusal, ekonomik, cinsel ya da psikolojik şiddete uğradığınızı düşünüyorsanız; EĞER Kendinizi yalnız ve güvensiz hissediyorsanız; EĞER çaresiz olduğunuzu, yapacak bir şeyinizin kalmadığınızı sanıyorsanız; Hemen 0212 656 96 96 numaralı telefonu çevirin. Unutmayın, bir telefon bir hayat kurtarabilir ya da değiştirebilir.
Konuyla ilgili diğer adresler:
AMARGİ Kadın Kooperatifi www.amargi.org.tr
Filmmor Kadın Kooperatifi ( Filmmor ) www.filmmor.com
KA-DER www.ka-der.org.tr
Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı www.kadinininsanhaklari.org
Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı www.kedv.org.tr
PAZARTESİ Kadınlara Mahsus Gazete www.pazartesi.org
Uçan Süpürge www.ucansupurge.org
akp, tarikatlar ve başörtüsü hakkında @ 15-03-2008 15:36 bence başörtüsüne kimse karşı değil. bu ülke de baş örtüsü yasağının (artık bir zamanlar mı demeliyim) olmasının tek sebebi, tarikatlar... üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılmasının ardındaki tek şey tarikatların yasallaştırılmasıdır. bir çok insanında karşı çıktığı budur. demokrasi ve özgürlük denilen şey, başında bir şeyh in bulunup kararlar verdiği bir oluşumun yayılması mıdır yoksa?
baş örtüsü yüzünden üniversitelere giremeyen kızlar eğer bir günah işlediklerine inanıyorlarsa bu günahı, baş örtüsünü yasaklayanlara değil, tarikatlara bağlamalılar. onların yüzünden bu yasak var.. türbanın mecliste oylanmasından bir gün sonra, türbanlıların diğerlerine baskı yapmaya hakkı vardır diye açıklamalar yapan şeyhlerden sormalıdırlar hesabını..
kendimizi kandırmayalım... akp de demokrasi olsaydı gül ün cumhurbaşkanı seçilmesinde, sadece erdoğanın dediği olmazdı, adam sadece ben bunu aday koyuyorum dedi o kadar.. kimse ben de seçilmek istiyorum diyemedi.. kendi içinde bile özgürlük ve demokrasinin olmadığı bir parti nasıl özgürlük ve demokrasi getirir.. kaldıki türban sorunu bir özgürlük sorunu değil..
başka bir konuya daha değinmek istiyorum. akp nin ikinci kez seçilmesinden sonra hanginiz avrupa birliği lafını duydunuz acaba? bir ay önce bülent arıncın bir programda avrupa birliğine girmemiz imkansız tavrında sözlerine şahit oldum.. bülent arınç gibi erdoğanın yakın adamlarından bunları duyuyorsak elbette başbakandan da duyarız. demekki hiç biri zaten avrupa birliğine girmeye inanmamışlar, peki sizce neden büyük bir hevesle reformları yaptılar? yoksa tekrar seçilebilmek için mi, göz boyamak için mi? acaba neden?
şimdiye kadar ekonomide büyük gelişme var dediler sürekli, devlete ait ne varsa hepsini satarak nereye kadar ekonomiyi iyi yaparsınız? yarın satacak birşey kalmadığında ne olacak? kaldıki ekonomide tamiri imkansız bir sorun oluşmak üzere.... borsayı birazcık takip ettiğinizde görüyorsunuz ki, dünya borsalarında bir düşüş olduğunda en çok türkiye düşüyor ancak yükselmelere aynı tepkiyi veremiyoruz yine de başbakan çıkıp halen ekonomik yatırımlar için çekici bir ülkeyiz diyor.. bunlar ne kadar doğru sokakta ki adam bilmiyor.....
selami ÖKTEM
ROMANTİK @ 27-12-2007 11:39 İki yakın arkadaş olan Gökhan ile Ömer, çok güzel ve bir o kadar da gizemli bir kızla tanışırlar. Yasemin ismindeki bu kız ağzından tek bir kelime dahi çıkmayan, sessiz ve çok ilginç bir karakterdir. Zor olansa, bu iki yakın arkadaşın da aynı kıza karşı duygusal bir şeyler hissetmeye başlamasıdır.
Bir gün bir cinayet olayına istemeden karışan Ömer, kaçmak zorunda kalır. Uzak kaldığı süre boyunca Yasemin e mektuplar yazar ancak bunları doğrudan gönderemeyeceği için arkadaşı gökhana gönderir ve onun mektupları Yasemin e ilettiğini düşünür. oysaki gönderdiği mektupların Gökhan tarafından Yasemin'e ulaştırılmadığından habersizdir ve yinede aşkını içinde büyütür. Gökhan ise bu arada fırsatı değerlendirmekte gecikmez, Yaseminle bir birliktelik yaşayıp nişanlanır ve kısa sürede evlenmeye karar verirler.
Şu ana kadar okuduklarınızı boşverin! Aslında Romantik hiç de burda yazılan gibi bir film değil. Kahramanımız, bir kıza aşık olur; onun mutlu olmasını dilerken aşıkları ayırmaya çalışan bir kötü adamla tanışırız. Ama birden film başka bir hal alır ve durum değişir. asıl kahramanımızı bırakarak kötü adamın peşine takılırız. Artık kahramanımız kötü adamdır. Şimdi de sıra onun öyküsü ile tanışmaktır.
YA HEP İNANDIĞIN ŞEY GERÇEK DEĞİLSE! film bu cümleyi anlatıyor hatta daha da öteye gidip yaşatıyor. film boyunca izleyenlere farklı farklı kurgular düşletiyor ama sonrasında hepsinden öteye gidiyor. izlemediyseniz mutlaka izleyin.
film müzikleri çok güzel olmuş. pamela dan sensiz saadet neymiş isimli şarkıyı dinlemek çok etkileyiciydi. teomanın sonbahar isimli şarkısınıda çok mükemmel bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim.
AİLE İÇİ ŞİDDET @ 08-12-2007 13:20 Hurriyet gazetesi bu yıl aile içi şiddet konusunu gündemine aldı ve 3 günlük bir konferans programı hazırladı. konuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi http://dosyalar.hurriyet.com.tr/aileici/default.asp adresinden bulabilirsiniz. Adreste; "neler yapılabilir, konuyla ilgili yanlış inanışlar nelerdir" gibi başlıklarda bulunuyor. Konferanslara avrupa birliğinden de yoğun bir ilgi var. 1 yıllığına şiddet hattı kuruldu, iş adamlarının desteği sağlanırsa hattın devamlılığı söz konusu.
YABANCININ GÖZLERİ @ 27-11-2007 19:15 Herkes aynı yere baksa aynı şeyi görür mü? Herkes farklı gözlerle aynı yerlerde farklı şeyler görür. Neden başkalarını anlamakta bu kadar zorlanıyoruz sanıyorsun? küçük bir çöp kutusuna bakan biri karnını doyuracak bir şey var mı ( gerçekten var böyle insanlar ) diye aklından geçirip açlık hissederken bir diğeri çöpünü atacağı bir kutu diye bakıp, üzerindeki pislikten kurtulma hissini hissetmektedir.
İnsanlar en çok ergenlik çağlarında başkalarının gözüyle bakmakta; ama o da başkalarının başka olaylara bakışını değerlendirmek için değil kendilerinin nasıl algıladıklarını öğrenmek için. Kendi dış görünüşlerine ve ruh hallerine alışmaya çalışırken topluma karşı ne kadar absürd bir tutum içinde olup olamadıklarını anlamak için. Ergenleri bir kenara bırakalım kendi sorunlarıyla, peki ya yetişkinler? Başkasının gözleriyle bakmak geçer mi içinizden?
-
Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Günümüzde "empati" denildiğinde akla Carl Rogers gelir. Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecine "empati" adı verilir. Yani 3 aşamalı bir süreçtir empati. bunlar
1) Kişisnin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması.
Her insan dünyayı farklı algılar. Empatinin bu basamağında karşımızdaki kişi gibi dünyayı algılamamız gerekiyor. Onun gördüğü şekliylele görmeliyiz nesneleri, olayları.
2) O kişinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi.
burda bahsedilen iki durum var. Biri bilişsel olarak o kişinin düşüncelerini anlamak. Herhangi konudaki düşüncelerinin ne olduğunu bilebilmek. ikinci durum ise duyusaldır. O kişinin duygularını anlayabilmektir. Sadece düşüncelerini anlamak yetmez, aynı zamanda neler hissettiğini yani duygularını da anlamalıyız empati yapmış olmak için.
3) Anlayıp hissettiği duygu ve düşünceleri ona iletmesi.
Yani sadece karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlamak yetmez. Aynı zamanda bunu kendisine de anlatmamız gerekir. Araştırmalar empatinin bu basamağının yapılmakta çok zorlanılan basamağı olduğunu göstermiştir... Örneğin; Bir sıkıntımız olduğunda, bizimle konuşan kişi, dostça bir gülümsemeyle kolumuza dokunup sıkıntımızı sözelleştirirse, örneğin "son günlerde çok bunalmışsın" derse, rahatladığımızı hissedebiliriz...
Bu günlerde insanları anlamaya çalışıyorum, görüşlerdeyim bütün gözlerde.
BENZEMEZ KİMSE SANA @ 25-09-2007 00:08 Bundan yıllar önce, yaklaşık 2000 yıl önce şu tespitte bulunmuş Heraklit; herşey sürekli bir akış içindedir; herşey akar; bir nehre iki kez giremezsiniz; çünkü ikinci seferinde ne o nehir aynı nehirdir, ne de siz aynı sizsiniz. Değişmeyen tek şey değişmedir. Bu teze karşı tezler çok çabuk atıldı ama heraklit tamamen haksız değildi. Hepimiz büyüyoruz ve deneyimler kazanıyoruz. Herhangi bir kitabı ikinci kez okuduğunuzda bile farklı şeyler anlayabilirsiniz, ya da bir filmi ikinci izleyişinizde daha önce fark edemediğiniz bazı ayrıntıları fark edebilirsiniz... En azından sizin fikirleriniz daha olgun ya da daha farklıdır.. Oysa hayatta değişmeyen şeylerde varmış..
Biz büyüdük yeni insanlar tanıdık, yeni şehirler tanıdık, çok mutlu olduk bazen.. Bazen beraber ağladık, zamansız kapılarını çaldığımda oldu. Çok aldandığımız da; içimizde besledik haini bazen... Ama hep beraberdik.. Değişmeyen tek şey dostluğumuz oldu, kalitesi her gün daha da artan dostluğumuz.. Nasıl koruduk bu kadar bilemiyorum. Tek bildiğim kelimelerle tarif etmenin imkansızlığı.. Bence hayatın ta kendisi bu; "sadece yaşanır."
Mutlaka dostu olmalı insanın. Ne olursa olsun şüpheye düşmeyeceği biri. Melih her yönüyle bir harika, çok şey öğrendik şimdiye kadar bundan sonra da böyle devam etmesi için elinden geleni yapmak boynumun borcu.. Eğer platonun dediği gibi idealar dünyası varsa; dost denen kelimenin tam karşılığıdır melih.. Bunu eminim platonda görse söylerdi..
Dostum iyi ki doğdun sensiz bir hayatın anlamsızlığından bahsetmeme bile gerek yok bunu herkes görüyor.Emin ol benzemez kimse sana! Doğum günün kutlu olsun.. SENİ ÇOK SEVİYORUM