The largest and the best home page
Olmazmi search
tr
en
home page sites rsses
   
 There are thousands of mobile phones in Telefonvarmi.com Click here to go Telefonvarmi.com.

Personal - Karalamalar | Emre Sururi RSS

Üzgün bir insan: David Foster Wallace @ 19-05-2012 15:37
David Foster WallaceBu günlerde David Foster Wallace (DFW)'ın "Brief Interviews with Hideous Men" (BIwHM) isimli hikaye seçkisini okumaktayım (aslında bitti ama uzatmaları oynuyorum). DFW, üzgün bir insan - şimdi "üzgün" deyince pek anlaşılmıyor ama "weltschmerz'in dibine vurmuş" desem daha kötü olacak. Son derece farkında bir insan, aşırı farkındalık. Georgina ile yan sohbet konularımızdan biridir: iyiler de ikiye ayrılır, hep iyi şeyler düşünen saf iyiler ve kötülüğün ne demek olduğunu bilen, kötü şeyler düşünebilen "façalı" (scarred) iyiler. Bu façalı iyiler, saf iyileri biraz küçümseseler de tabii ki onlara imrenirler (saf iyilerin bittabii ki "aptal" olmadıklarını da eklemem lazım, şanslı? Evet - ama aptal?Hayır). Buradan biraz yan yollara saparak bir diğer çaresizliğimiz olan bir kez bildiğimiz/öğrendiğimiz bir şeyi bir daha eski durumuna getirememe derdimize de çıkabiliriz (daha da sıkılmak için bkz. "Hoşnutsuzluğumuzun Kışı ve..." başlıklı girişin sonundaki maddelerden üçüncüsü ve "un-knowing" fenomeni). Bu noktada şu "un-knowing" mefhumu bir kenara (i.e., ait olduğu yere) bırakıp, BIwHM'in açılış parçası olan "A Radically Condensed History of Postindustrial Life"ı buraya alıntılamak isterim (tam metin, Türkçe'sini de peşinden koyuyorum -- kısa bir şey zaten, okursanız sevinirim):

A RADICALLY CONDENSED HISTORY OF POSTINDUSTRIAL LIFE / David Foster Wallace

     When they were introduced, he made a witticism, hoping to be liked. She laughed extremely hard, hoping to be liked. Then each drove home alone, staring straight ahead, with the very same twist to their faces.

     The man who'd introduced them didn't much like either of them, though he acted as if he did, anxious as he was to preserve good relations at all times. One never knew, after all, now did one now did one now did one.


ENDÜSTRİYEL-ARDILI ÇAĞDA YAŞAMIN AŞIRI DERECEDE KISALTILMIŞ TARİHÇESİ / David Foster Wallace

     Tanıştırıldıklarında adam, hoşa gidileceği umuduyla, nükte yaptı. Kadın, hoşa gidileceği umuduyla, derinden güldü. Sonrasında ikisi de arabalarına atlayıp, yol boyunca yüzlerinde tam da aynı ifade ile, gözlerini yoldan ayırmadan bir başlarına evlerine gittiler.

     Onları tanıştıran adam, ikisinden de pek hoşlanmasa da, sanki hoşlanıyormuş gibi yapmıştı, her zaman için iyi ilişkiler içinde bulunmaya dikkat ederdi. Zira insan hiç bilemezdi, şimdi şu insan hariç, şimdi şu hariç, şimdi şu hariç.

Evet, 2 satırlık çeviride bile çok zorlandım. Kapanıştan dolayı "hiç belli olmazdı" diyemedim, "now did one, now did one..."daki kelime oyununu da iyi yansıtamadım (gerçek olayı hikaye olarak yazmasıyla, olayla ilgili olanların kartlarını da açığa çıkarmış oluyor aslında - gibi bir şeydi benim anladığım), farkındayım, biliyorum, zaten konumuz iyi çeviri değil, farkındalık idi. Neyse. DFW, 2008 yılında, ağır depresyona daha fazla dayanamayıp(*), 46 yaşındayken intihar etmiş (nokta). Neyse. Yaralı iyilerimize dönecek olursak, bireylere karşı iyi kalplidirler (yolda gördükleri hemen herkesin iyiliğini isterler), insanlıktan ümitlerini kesmişlerdir en kötüsü de her şeyin en kötüsünü düşünürler (kötümser midirler? Garip gelecek ama, değillerdir. Umut etmekten yılmazlar, zaten sanırım o yüzden iyiler kategorisinde yer alırlar). Karizmatik filan da olmazlar pek: sürekli sizin gibi müthiş birinin ("iyi" yanlarından biri de budur: herkesi aslında olduklarından daha iyi ve ideal görürler) niye kendisiyle arkadaşlık ettiğinizi sorgulayan bir kişinin şüphesiz pek de karizmatik olabilmesini bekleyemeyiz. Kitaptaki en beğendiğim hikayelerden biri olan "Octet"i, o kadar beğenmeme rağmen bitiremeyişimin sebebi de buydu: yazarı hikayeyi/yazıyı bitirememeniz için elinden geleni yapıyor, sizi yabancılaştırıyor, uzaklaştırıyor, bir yandan da arada dayanamayıp kaçamak bir bakış atıyor: hala okuyor musunuz, yılmadan devam ediyor musunuz diye (en saf ümidinin bu olduğunu anlıyorsunuz bir süre sonra: ona rağmen hikayeye devam edip bitirmeniz). Ha bir de: yaralı iyiler kendilerine karşı acımasızdırlar (öte-empati), bir de bütün dünyanın onlar etrafında döndüğünü tam olarak ters bir açıdan düşünürler (bütün dünya onlara karşı ilgisizlikte birleşmiştir -- onlar hakkında onlar yokken bahislerinin geçmesi en az olası şeydir (onlara göre, "olabilir mi öyle bir şey!!!")). Keşke onlara söyleyebilseydik "Ne o, ne o..." diye ("ne öyle, ne böyle").

Kitap sonuçta, tabii ki, üzücü. Kitaptaki şeylerden çok yazarından dolayı üzücü. Bahsettiğim intiharı değil, tabii o da bir şey ama

The depressed person was in terrible and unceasing emotional pain, and the impossibility of sharing or articulating this pain was itself a component of the pain and a contributing factor in its essential horror.

(Depresif kişi korkunç ve bitmeyen bir duygusal acı içindeydi, ve bu acıyı paylaşmanın yahut da dile getirmenin imkansızlığının kendisi bu acının bir bileşeni oluyor ve acının özündeki dehşete katkıda bulunuyordu.)

 diye bir şeyi yazabilen birine üzülmemek mümkün mü?

Ne zamandır yazmak istediğim "Anti- kulak fıkrası" başlıklı olabilecek bir yazımın varyantlarına değinmek istiyordum bir de, ondan sonra tamamdır deyip, artık müsadenizi isteyeceğim (esner, esnerken saatine bir göz atar: "vakit de geç olmuş...")

1. varyant ("bir gecelik movement"):     Adam (/erkek/oğlan) "metalci" bir kadınla bir gecelik ilişki yaşamak istemektedir (kendi metalci değildir), bu isteğini gerçekleştirmek umuduyla bir metalci gibi "giyinip", bir metalci barına gider.  
     Kadın (/dişi/kız) "metalci" bir erkekle bir gecelik ilişki yaşamak istemektedir (kendi metalci değildir), bu isteğini gerçekleştirmek umuduyla bir metalci gibi giyinip, bir metalci barına gider.
     Adamla kadın bu barda tanışırlar, birlikte bir gece geçirirler, ikisi de dileğini gerçekleştirmiş olur.

2. varyant ("maviye boya, genelleştir hareketi"):
     Bir şey, kendisinin mor olmasına karşın, daha mavi olduklarından dolayı lacivert bir tamamlayıcı-şeyle hayatını geçirmek istemektedir. Bu yüzden kendisini laciverte boyayıp, lacivert bir tamamlayıcı-şeyle tanışır, birlikte maviye yakın bir tonda hayatlarını geçirirler.
     Bir tamamlayıcı-şey, kendisinin mor olmasına karşın, daha mavi olduklarından dolayı lacivert bir şeyle hayatını geçirmek istemektedir. Bu yüzden kendisini laciverte boyayıp, lacivert bir şeyle tanışır, birlikte maviye yakın bir tonda hayatlarını geçirirler.

3. varyant ("corollary" / Anti- kulak fıkrası):
    İki kişi birlikte mutlu ve güzel bir yaşam süregelmektedirler. (Siz gerçekteki hallerini yukarıdan biliyorsunuzdur)



(*) "The Depressed Person" hikayesinden alıntılayacak olursak:
(...) The depressed person's therapist (...) had deployed the following medications in an attempt to help the depressed person find some relief from her acute affective discomfort and progress in her (i.e., the depressed person's) journey toward enjoying some semblance of a normal adult life: Paxil, Zoloft, Prozac, Tofranil, Welbutrin, Elavil, Metrazol in combination with unilateral ECT (during a two-week voluntary in-patient course of treatment at a regional Mood Disorders clinic), Parnate both with and without lithium salts, Nardil both with and without Xanax. None had delivered any significant relief from the pain and feelings of emotional isolation that rendered the depressed person's every waking hour an indescribable hell on earth, and many of the medications themselves had had side effects which the depressed person had found intolerable. (...)


Yorumlar(0)

$izoSuru No:6 -- kırmızı @ 19-05-2012 00:31

$izoSuru #6 -- kırmızı

  • Buddy Holly - Everyday (1957)
  • The Smiths - I Know It's Over (1986)
  • The Concretes - New Friend (2004)
  • Eleanor Friedberger - I Won't Fall Apart On You Tonight (2011)
  • Vampire Weekend - Jonathan Low (2010)
  • Mr. Big - Wild World (1993)
  • Blondie - Maria (1999)
  • Takalo, Pirritx & Porrotx - Maite Zaitut (2006)
  • La Oreja de Van Gogh - La Niña Que Llora en tus Fiestas (2011)
  • Stevie Nicks - Rock and Roll (2007)
  • Elastica - Smile (1995)
  • Therapy? - Sister (1999)
  • + Emre Sururi'den terennümler, bir şeyler, bir şeyler...
İndirmek için bu bağlantıyı takip ediniz / Please follow this link to proceed with download.

Çözülmesi gereken gizemler:
# Neden ansızın Lamia'dan bahsediliyor, bağlantı nedir? Neden o ana kadar kısık olan ses, normale dönüyor? (ya da dönüyor mu?)
# Eclipse ile Twilight aynı vimpir şeyleri midir?
# "Steve Nicks'in Led Zeppelin'in Rock and Roll'unun cover'ını koymak" tümcesi, kaçıncı dereceden bir zincirleme isim tamlamasıdır, Scrabble'da kaç puan getirir?

"Sister" Semi-Detached'den değil, Suicide Pact - You First'ten. Lean into it'in kapağı binaya geçirmiş bir lokomotif değil, duramayıp istasyon binasından çıkmış bir lokomotif. Bu B.'nin (N.'nin) ilgili blog girişi, bu da Noche De Paz (Stille Nacht). Üçleme fikri devam ediyor, listeler hazır, bakalım...
Yorumlar(6)

Tarihi bir gün! @ 01-05-2012 19:46
 Bugün Ece biten çayımı mutfaktan getirdiği demlikten yeniledi! Ben de bu önemli olayı tarihe not düşmek istedim -- taa Ece'nin doğduğundan beri, "bir gün gelecek kızım bana çay getirecek" diye söyleyegelirdim, işte bugün, o gün de geldi. Az evvel bunu bloguma yazacağımı söyledim, Ece de blogun ne olduğunu sordu, anlattım, doğduğu günlerde yazdıklarımı okuduk sonra birlikte. 8) Yıllar geçiyor...


Yorumlar(1)

Gürer ve ben, bir zamanlar, lüks tüketim maddeleri üzerine @ 14-04-2012 22:59
- Doğrusunu istersen pek bilmem orasını Sokrates, ama insanların alışveriş işlerinde olsa gerek.

- Evet, dediğin doğru belki; ama gel üşenme de bu işi inceleyelim. Böylece düzene giren insanların nasıl yaşayacaklarını düşünelim önce, onlar ekmeklerini, şaraplarını, yiyeceklerini, kunduralarını yapacaklar; evlerini kuracaklar, yazın çoğu zaman çıplak, yalınayak, kışın da üstlerine, ayaklarına bir şeyler giyip çalışacaklar. Arpadan, buğdaydan yapacakları unları kâh pişirip, kâh yoğurup güzel çörekler, ekmekler hazırlayacaklar. Yanlarına serdikleri hasırların, temiz yaprakların üzerine dizecekleri bu ekmek ve çörekleri sarmaşık, mersin yaprakları üzerine uzanıp, çocuklarıyla beraber keyifle yiyecekler; üstüne de şaraplarını içecekler. Aç kalmaktan, savaştan çekindikleri için de gelirleri ölçüsünde çocuk yetiştirecekler, değil mi?

Glaukon söze karıştı:

- Görüyorum ki, sen de insanlara kuru ekmekle ziyafet çekiyorsun.

- Haklısın, Glaukon, dedim; unutmuşum. Tabii onların tuz, zeytin, peynir gibi katıkları da olacak. Soğanla, lahanayla köy yemekleri de pişirecekler. Önlerine incir, nohut, bakla gibi çerezler de koyacağız. Bir yandan mersin yemişiyle palamudu küle gömecekler, bir yandan da azar azar içecekler. Barış ve sağlık içinde böyle tabii bir yaşayıştan sonra, ihtiyarlayıp ölecekler (kötü kalpli ninjalar). Ölünce de (kurtlar etlerini yerken "şiiişt!" diye bir ses çıkarıyorlardı, korkunç bir sesti, hayatınızda hiç böyle bir ses duymamışsınızdır / yanılıyorsunuz, çok duydum, eski polisler buna "azrail'in sesi" derler), aynı yaşayışı çocukları sürdürüp gidecek.

Platon, Devlet, İş Bankası Yay. çeviri:SE - MAC, ikinci kitap, 372. kısım.

Demek ki neymiş? Tuz, zeytin, peynir; soğan, lahana; incir, nohut, bakla; mersin yemişi ile palamut... Daha ne istiyorsunuz! (Schopi de böyle demekle birlikte o Hindulardan aktarmalarda...)

:P

Yorumlar(1)

Bir zamanlar ve şimdi. @ 06-04-2012 22:03
 Dün, OBM'nin Lydia Narraway'in arkasından yazdığı blog girişine istinaden, hazır Carver'dan da sıcağı sıcağına "The Distance"ı okumuşken, bir blog girişi de ben yapayım demiştim, olmadı, dizi (Psych) seyrettik onun yerine, öyle yazmadan yatınca da gece rüyamda eski bir "arkadaşı" gördüm, iyi mi? (değil ama olsun, iyidir inşallah rüyamda onun da olduğu bir ortamda buluyordum kendimi, "medeni olayım, bir merhaba diyeyim" diye düşünürken bir türlü bakışını yakalayamıyordum, sonra da işte çok geç oluyordu, "awkwardness" giriveriyordu araya. Tam böyle düşünürken, bir anda birbirimizin görüş alanına tekrar giriyorduk da, ben medeni "merhaba"mı kendisine iletebiliyordum, o da "ah, ben de sana mektup yazıyordum şimdiki garip durum hakkında" diyordu - ya da işte onun gibi bir şeyler...).

Carver hakkında çok yazasım var. Raymond Carver'ı yıllar yıllar, seneler seneler evvel İletişim Yayınları'nın bastığı "Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz" kitabıyla tanımıştım, çok fena yapmıştı o kitap beni, zaten o günlerde Tom Waits dinliyor, beri yanda Bukowski okuyordum, öyle böyle değildim yani anlayacağınız. İlerleyen yıllarda hikayelerinin hemen hepsini İngilizce'den okudum, şimdi vaktiyle yazdığım bir girişi buldum da, oraya işaret edip, taksimi kısa keseceğim.

Geçen sene Carver'ın yayınlamış olduğu bütün hikayelerini içeren bir baskı buldum (Raymond Carver: Collected Stories (Library of America)), orada "Aşktan Sözettimizde Sözünü Ettiklerimiz"in ("What We Talk About When We Talk About Love"), Carver'ın efsane editörü Gordon Lish'in eline geçmeden önceki hali ("eline geçtiği hali" demek daha doğru olacak) olan "Beginners" da yer almakta. Lish, inanılmayacak bir oranda, haddini fersah fersah aşan değişiklikler uygulamış. Kitabın sonunda ilgili değişiklikler üzerine Carver'ın ona yazdığı mektuplar da yer aldığından pek üzerinde anlaşılmış oldukları da söylenemez. Buna rağmen, tek bir şey söylemeye hakkım var mı? Pek yok, zira Carver'ı okuyup da beğendiğim o hikayeler, aslında Lish'in kuşa çevirdiği, içlerindeki iyi duyguları gördüğü yerde sildiği, hakaretlerle değiştirdiği hikayelerin ta kendisi. Orijinal hallerini okuyunca daha da vurulmadım mı, vuruldum tabii ki de. İlk olarak orijinallerini, düzenlenmemiş hallerini okusaydım, beğenmeyecek miydim? Daha bile beğenecektim ama yine de Lish'in bu ayıbını vaktiyle bilmeden onaylamışım, lekesi sıçramış.

Gene kitabın sonundaki notlardan ve kronolojiden anlıyoruz ki, Carver yaşadığını yazmış bir adam. Öyle başarının tadına da pek varmamış, yani o anlamda, şan-şöhret, Ernest Hemingway gibi filan olmamış. Tabii skalanın öbür ucunda Kafka da sayılmaz ama hikayelerinin faraza New Yorker'da yayınlanmakta oluşu filan yine de hayatını değiştirmemiş. Yazdığı gibi bir yaşam sürmüş, başarısız evlilik, gayri meşru ilişkiler, alkolizm, mutsuzluk, bitmişlik, bezginlik, atları da vururlar çaresizliği.



Hikayelerinde iyiler, kötüler yok. Hikayelerinde insanlar var. İnsanın parası olunca iyi olması da kolay oluyor, onun hikayelerinde parası olan insanlar pek yok. Geçen hafta şeytana uydum, kaç defa "yok, seyredemem, dayanamam..." dediğim "Kader"i (Zeki Demirkubuz) seyrettim, iyi halt ettim. Allahtan doğrusal olmayan bir şekilde izledim yine de çok fena yaptı beni -- yoksa öyle başından kuzu gibi başlasam, mümkün değildi toparlanmam (Masumiyet hala kanar içimde, bu, oradan bildiğinizi de kullanıyor size karşı). Carver'ın hikayelerinde de görüyorsunuz o aşkın (daha Amerikan usulü yumuşamış) hallerini ("Beginners" hikayesinin başındaki aşk hikayesi ile "Pie" mesela, ama benim için en keskin biçimde "One More Thing" oldu ("What We Talk About When We Talk About Love"da özünden sıyrılıp tanınmaz hale getirilmiş)).

Neyse, diyeceklerim bunlar değildi. İstediğim, vaktiyle guzelonlu'da görüp vurulduğum resim altı yazısıyla birlikte şu fotoğrafı apartıp, altına da Carver'ın "The Distance"ının son paragrafını ekleyip, OBM'ye İtalyan Kız'lara çok da takılmamasını söylemekti, gene bir ton laf, bir ton kalabalık, ton balıklı salata... 


“This Photograph is my proof. There was that afternoon,
when things were still good between us, and she embraced
me, and we were so happy. It did happen. She did
love me. Look see for yourself!”


This is My Proof, Duane Michals (1974)


The Distance, Raymond Carver (1978):
(...) But he continues to stand at the window, remembering that gone life. After that morning there would be those hard times ahead, other women for him and another man for her, but that morning, that particular morning, they had danced. They had danced, and then they held to each other as if there would always be that morning, and later they laughed about that waffle. They leaned on each other and laughed about it until tears came, while outside everything froze, for a while anyway.


Yorumlar(1)

Sururi Teyze @ 18-03-2012 20:40
UYARI: Norman Warne'ın hayatı ve dolayısı ile Miss Potter filmi hakkında "spoiler" içerir, beğenmeyen almasın.
(İmza: Sizi seven, sosyal sorumlu, sorunlu sazanya SururiDeyze)




Norman Daiziel Warne (resimde yeğeni Fred ile görülmekte), 1868 doğumlu, iyi kalpli bir insandır. Ağabeyleri ile birlikte Londra'da bir yayınevi işletirken, bu vesileyle çocuk kitapları yazarı Beatrix Potter ile tanışırlar, aşık olurlar. Birkaç dünyevi zorluğun üstesinden geldikten sonra evlenmeye karar verirler fakat kısa bir süre sonra, sevgili Norman, 1907'de, 37 yaşındayken lösemiden ölür, müzik biter. Geçen ay Bengü kütüphaneden bir kız filmi olduğu kapağından buram buram taşan Miss Potter filmi ile geldi, "ben sonra arkadaşlarımla da seyredebilirim, seyretmek zorunda hissettme kendini" filan dedi ama o gün lütufkârlığım üzerimde olmalı ki, birlikte seyretmeyi teklif ettim. Kız filmleri değişik bir olgu: gayet güzel, keyifli başlıyor, öyle de devam ediyor. Alışkanlıklarınızdan ötürü her dakika kötü bir şeyin olmasını, ya da şu herkese iyi davranan teyzenin/amcanın kilerinde hapis tuttuğu birileri olduğunun ortaya çıkmasını bekliyorsunuz, tık yok, olaylar gayet güzel, çok neşeli (as in "kakara kikiri") olmasa da hoş devam ediyor, küçük dedikodular, takılmalar...

 - ya intikamımız? İntikamımız ne olacak? (İtiraf et, Alev'i sen öldürdün. Ne zaman öldürdün, niçin öldürdün Alev'i?)

İşte sonra iyi kalpli oğlan ölüyor, film bitmiyor, hayat devam ediyor. İnsanlar yine aynı eskisi gibi iyi kalpli olmaya devam ediyorlar - ortada kötü adam yok ki, ortadan kaldırıp intikamını alasın, ya da vatan kurtarmıyorsun ki, özgürlük bayrağın göklerde dalgalanırken, geride kalanlar için gökyüzüne iki dakika daha fazladan gözün kısık anlamlı bakışlar atasın.

Sulugöz değilimdir (no, no, no), aslına bakarsanız, pek ağlamam. Aman aferin bana, Miss Potter'ı izlerken sonlarında salya sümük olmamak için on bin takla atan ben değildim sanki (şimdi bunu yazınca aklıma 2000'li yılların Eti Brownie reklamındaki o güzel kız geldi yahu - gittim baktım o dala, Zeynep Aktuğ imiş adı, o reklam serisinden de bir tek bunu bulabildim, ama benim kast ettiğim reklamda iki arkadaş acıklı bir şey mi izliyorlardı sanki ne). Neyse, ne diyorduk, işte yılbaşında Yasemin'den bir dolu kitap almış idim, onlardan biri de 

(Neyse, ne diyorduk? yukarıdaki kısmın üzerinden 2 saat geçti de...) ... işte, onlardan biri de Mary Ann Shaffer ile Anne Barrows'ın (teyze - yeğen) yazdığı The Guernsey Literary and Potato Peel Pie Society idi. ve kız kitabı idi. Ne kadar güzel bir kitaptı. Bunda da kötü insan yok ama İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardında geçmekte olduğundan, e ben daha ne diyeyim. Kitap bir İngiliz yazarı merkezine alıyordu ve bir İngiliz yazardan beklenecek bütün o sarkazma da haiz idi. Benim aklıma bölük pörçük Lina Salamandre (aka H.E.) şiirleri geliyordu. Bir de kitabın yapısı, mektuplar serisi olarak kurulmuş - bu tarza örnek düşünürken, John Updike'ın S.'sini hatırladım, kitabın sonunda yazar da Daddy Long Legs'i gösteriyor örnek olarak. Ek olarak Genç Werther'in Acıları ile az evvel Çocuk Kalbi'ni düşündük ama ikisi de günce şeklinde imiş. Mektup yapısı hayli pratik bir anlatım şekli: hem sadece ilginç/etkin olaylara/gelişmelere odaklanmanızı sağlıyor, hem de akıcılıktan kaybetmeden okura çeşitli mola noktaları koyabiliyorsunuz (bu nedenledir ki hikaye kitapları romanlardan daha kolay okunagelir, ayrıca Bay Ahkâm'ı takdimimdir).

Yazarların İngiliz olduğundan emindim (yeğen Anne Barrows'un neredeyse on yıldır görmediğim Suzan'ı andırdığını düşündüğümü zaman aşımından yazamam tabii ki [bu parantez içi de Erdal Öz'ün Can Yayınları'nın sansürlenmiş kitaplarına dava tutanaklarını koyup, sansürü aşışı gibi oldu]). Sonra ah işte o Afterword... yok mu! Vaktiyle 10.5 Bölümde Dünya Tarihi'ni okuyuşumun ardından Julian Barnes'ın bir kadın oluşuna emin oluşum gibi, bunda da yanılıp, akabinde şaşırdım (ayrıca "ay ne kadar güzel bir yere benziyor şu Guernsey, yazar orada uzun yıllar yaşamış olmalı, sanki ben de orada yaşıyormuşçasına loyloy" mitini de şangırt! diye kırıveriyor çok afedersiniz). Kitap güzel, Charles Lamb, Bronte'ler ve Jane Austen muhabbetleri de yapılıyor (ve Hande, bir arkadaşın kindle'ına hediye kitap gönderilebiliniyor mu, yoksa illaki herkes kendisi mi almak zorunda? ve anladın sen onu ;) Yalnız, kitabın insanın içini açan bir kapağı (+iç kapağı) var, sanal olmayan bir kipatçıda bakmak tavsiye edilir.

Sonuç: kız kipatı, kız fülmü, ağlak Sururi (ama güzel ağlaklıklar bunlar, böhü böhü). Bu arada, yine olsa, yine seyreder, okurum, tavsiye de ederim (istismar etme, gel canımı ye).

Yorumlar(17)

moebius @ 10-03-2012 22:34
 

bu resmi gecen ay buldugumda gonderecektim, "kismet" buguneymis (ya nasip, ya kismet, kul ahmet'in cekedt)

Yorumlar(0)

Cennet... @ 06-03-2012 00:39
 "Cennet", Kieslowski'nin, 3 renk üçlemesinden sonra çekmek isteyip de ölümüyle yarım kalan bir başka üçlemenin (Cennet - Cehennem - Araf) ilk filmiydi. Vaktiyle 3 renk üçlemesini "son filmleri" olarak lanse ettiğinden, arkasından konuşmuş gibi olmayalım ama, filmler iyi iş yapınca, "ah, dur bir üçleme çekeyim" demiştir belki fakat sözünden döndüğü için de kaşığı/kamerası kırılmış, üçlemesinin ilk filmini çekmek de Tom Tykwer'a nasip olmuştur, iyi de olmuştur zannımca (hem Cate Blanchett de vardı, güzeldi). Film, bir helikopterin göğe doğru (ya nereye olacaktı?) yükselmesiyle bitiyordu (yanlış hatırlamıyorsam): güzel, temiz bir bitiş olduğunu düşünegelmişimdir.

Benim için cennet, içinde sonsuz, yazılmış/yazılmamış kitabın, kitaplarınkine benzer niteliklerde filmlerin ve müziklerin olduğu dev bir kütüphane. Artı olarak, bir yandan film izleyip, kitap okurken, beri yandan fosur fosur puro/pipo tüttürebilmeniz de cabası. Kola (Coca-cola) ırmakları zaten hep vardı ama bir süredir kebapçılar da standlarda yerini aldılar.

Pek kalabalık olsun istemem: tabii ki Bengü ile Ece olacaklar ama çekirdek ailemiz dışında, diğerlerinin cennetlerine bağlantılar olsun, istedikçe gidip görelim.

Vaktiyle Magnetic Scrolls'un "Pawn"  adında bir oyunu vardı - oyunun sonunda oyunun kodunu değiştirip, "God mode" tabir edilen, sonsuz sınırsız bir moda geçiyordunuz. Dünyaya öyle gelmek bir süre sonra mutlaka sıkar bence, ama yine de illa ki denerim tabii. Bir de yüzyıllar boyunca uyukladığım, yorganın altında uyku mayalaya mayalaya ekmeğe dönüştüğüm bir evre de kaçınılmaz olarak varolur bence.

Eğer hala anlaşılmadıysa, evet, ölümden sonra ahret filan, inanıyorum, getirisi var, kar marjı yüksek, kaybedecek pek bir şey yok. Kollektif cennetlerden çok, bireysel olanları yeğliyorum ve aslına bakarsanız daha pratik/uygulanabilir buluyorum.

İnsan cennette yaşamaktan sıkılır mı? Büyük konuşmayayım ama bana yeterince film/kitap/müzik/oyun verirseniz, bir de işte aralarda Gürer Bey'le filan da buluştuk mu nargile başında, ben sıkılmam. Marx'ın icabından teknolojik gelişim geldiyse eğer (en basit yaklaşımla), benim sıkıntımın hakkından da entel-dantel eğlencelikler gelir derim ben size.

Zaman göreceli bir kavram. Ölüp de yataktan kalkıncaya geçen zamanda, herkesin de ama öyle, ama böyle eninde sonunda ölmüş ve hep birlikte, aynı anda uyanıyor olduğunu düşünün. Vaktiyle, coğrafyanın gazabına uğrayan aşklardan bahsetmiştim ("defter bir ayrılık havası taşıyordu ama hiç olmamış bir beraberliğin ayrılığıydı bu. garipti. ama yine de dokunaklıydı. hiç bir araya gelmemiş insanların ayrılığı üzerineydi sanki defter. başka dünyaların değil fakat şüphesiz başka kıtaların birbirlerini hiç tanımamış insanlarının ayrılığıydı o anda söz konusu olan. mesela avusturalya'da hiç görmediği, tanımadığı, bilmediği bir kıza aşık hollandalı bir gencin ayrılık acısıydı. çünkü kız o sıralar bir başkasıyla evleniyordu ve genç bunu bile bilememenin çaresizliğiyle yazmak istiyordu bu deftere. ayrılık evrensel bir olguydu." ES, EAD, 1996), neyseki internet çıktı, uçak biletleri ucuzladı filan, yavaştan o konu çözülmeye başlandı, işte geriye bir tek zaman sorunsalı kaldı (Tom Hanks, Big), o da artık öte dünyada inşallah.



aslına bakarsanız, bütün bu laf salatasının tek gayesi, Bill and Ted's Bogus Journey'sinden bir resim koyabilmek idi.

Sonsöz: "Beyond Black" adlı sıkıntı yumağını bitirdikten sonra başladığım Levent Şenyürek'in Cennetin Kalıntıları'nda bugün Cennete geldikten sonra, bir de çoktandır blog göndermemiş olduğumdan kelli, bugün böyle biraz (Coca-cola) light takıldık. Bu günkü programımızı burada bitirirken, kapanışı 2/5 Bz'nin "Kurtuluş Yok!" adlı güzide şarkısıyla yapıyoruz. Esen kalın (ölüm bir kurtuluş değildir, just remember, that death is not the end... Serhat ve Nick Cave)

Yorumlar(6)

Haftanın Resmi @ 25-02-2012 02:17
 Hitit Güneşi yapıyor, güzelonlu yapıyor (haftanın... şeklinde olmasa da), benim neyim eksik? 


Leon Riesener(1808-1878) / Hedy Lamarr (1913-2000)


Soldaki, Leon Riesener, ressam Eugène Delacroix'nın kuzeniymiş, bu tablosunu da Delacroix yapmış zaten ama kendisi de ressammış. Hande sayesinde haberimiz oldu bu hafta (anahtar kelimeler: Delacroix's hot dead cousin). Sağdaki ise aktris Hedy Lamarr - onunla da okulun koridorlarında, bilim kadınlarının "promote edildiği" afişlerde tanıştık, "Wi-Fi'nin öncülerinden" olarak belirtilmiş (var gerçeklik payı ama c'mon yani... Marie Curie varken, hele hele Emmy Noether varken, bilim kadınlarını temsilen niye bu hanım seçilmiş, belli). Ben artist payımı vaktiyle Louise Brooks ile doldurmuştum (onun da aslıyla değil, Hugo Pratt çizimi ile), o yüzden size kalsın güzel insanlar (kaldı ki Leon Riesener'in zamanı için güzel addelip edilmediğini de merak etmekteyim -- o kadar olmasa da, biraz ediyorum yani).

güzelonlu'nun Colin Firth fetişini biliyor musunuz? Yani, öyle resimler kullanmaya başladı ki, neyse, neyse... zaten şimdi kontrol ve link için gittim baktım, iki tane varmış meğer. Öyleyse ben nerede görüyordum ki ne?


Yorumlar(8)

Hoşnutsuzluğumuzun Kışı ve ... @ 20-02-2012 00:21
 Geçen hafta, perşembe günü itibarı ile, sevgili Hande (İspanyolca "H" harfleri okunmadığından ötürü belki de, 'Ande' olarak telaffuz edilir), benim coşkulu övgülerime dayanamayarak başlamış olduğu Steinbeck'in "The Winter of Our Discontent"ini bitirdi, ama sevmediğini bildirdi.

Kitabı okumakta iken sormakta olduğu sorularını, "bir bitir hele de, öyle konuşuruz" deyip geçiştiriyordum, ama nihayetinde kitap bitince, üstüne de sevmediğini ibraz edince, "e peki sen bunun neyini sevdin birader?" şeklinde ete kemiğe büründürülebilecek bir soruya cevap hazırlamanın gerekliliği kaçınılmaz oldu.

Bu kadar laf salatasına karşın sizi hala bu girişten soğutamadıysam, ne yapalım, başa gelen çekilir, siz istediniz. Şimdi (birazdan) tabii ki kipatın gerek konusuna, gerekse sağına ve sonuna dair pek çok değinmelerde bulunacağım, İspanyolcasıyla söyler isek "espoyler" edeceğim, ama kitabın spoiler'ı ne olur arkadaş, biraz entel olalım lütfen.

Kitabımızın kahramanı, Ethan adında, hayatında son derece memnun ("content"), iki çocuk babası, karısını seven bir bakkal (ben hep Frank Capra'nın It's a Wonderful Life'ının Cary Grant'ı olarak canlandırageldim). Küçük bir deniz kasabasında doğup büyümüş, oranın en köklü ailelerine dayanıyor soyu. Ama işte ne olduysa savaş (2. Dünya Savaşı) sırasında, babası biraz mülayim bir adam olduğundan, biraz da kentin diğer zenginlerinin yanlış yönlendirmesiyle, bunlar elde avuçta ne varsa kaybetmişler, Ethan da bir zamanlar kendilerinin olan bir bakkalda memur durumuna düşmüş. Ama, dediğimiz gibi, hırsı olmayan bir adam ve halinden memnun, karısını seviyor ve şükretmesini biliyor.

Kitabın ilk kısmı gerek karısının masum, gerekse çocuklarının horgörür bir şekilde "biz niye zengin değiliz?" tiradlarının sonucu olarak, Ethan'ın çok da istemeye istemeye oyunlara (/dolaplara)  girmesini anlatıyor. Buna ek olarak karısının arkadaşı olan vamp bir hatunun cinsel kışkırtmaları da yan temayı oluşturuyor.

Bu blog vesilesiyle, sık sık olduğunu tahmin ettiğim bir frekansta dile getirdiğim üzere, "kötülük nedir bilmeyen iyilik" ile "kötülüğü bilip de iyiliği seçen iyilik" arasında benim için dağlar kadar fark var (ilki keklik, ikincisi marifet). Bu vesileyle Turan'ın vaktiyle verdiği hasta: Osman - bakıcılar: Ayşe/Haydar örneğini bir kez daha hatırlatırım. Ethan da, iyi kalpli olmasına karşın, çok afedersiniz, saftirik değil ('saftrik' için özür dilemeye gerek yok, ben de biliyorum, ama saftirik yerine 'salak' diyecektim de, o yüzden şeyettiydim...). Etrafında dönen şeylerin farkında, kimse (Marge hariç ki, şimdi boşverin Marge kimdir, filan, ama ilerleyen kısımlarda saygıyı tavana vurduruyor bu kedi-fare oyunuyla) onun farkında olmasa da. Zaten kitabın olayı da bu: Rambo 3'te miydi, Rambo köyde sakin, geçmişinden uzak yaşamaktadır, sonra ... ha, yok, Troya'daydı ya, Aşil mutlu mesut yaşamaktadır, savaşmak istemez, sonra Akhalılar o diye bilmemkimius'u öldürürler (çünkü Aşil'in elbiselerini giymiştir o loyloy da.. pofff!), o da "yeminimi bozdum!" diye atlar ortaya, Hektor'cuğu parça pinçik yapar, ama Rambo örneği üzerinden gitmek daha uygun olacak sanırım. Şimdi Rambo olduğunuzu düşünün, geçmişinize sünger çekmişsiniz, kasabada bakkallık yapıyorsunuz. Sonra bir gün terbiyesiz birtakım insanlar geliyor, normalde bu adamların iki saniyede 40 kemiğini kırabilecek donanıma sahipsiniz, ama alttan alıyorsunuz, adamlar anlamıyor ama, başınızdan aşağıya bir kova dolusu mezbahadan aldıkları kanı boca ediyorlar siz mezuniyet gecesi kraliçesi seçildim diye hayatınızın ilk mutluluğunu yaşarken. E şimdi bunları kavurup yakıp yıkmayacaksınız da, kimi yakacaksınız (be birader)?

Ama yanlış işte. Tam da bu noktada iyilik için kötülük yapılamayacağı, "end justifies the means" ("edinilen sonuç, yolu mazur gösterir") yaklaşımının kesinlikle yanlış olduğunu tezimi, inancımı tekrar edeyim: Kötülerin iyilik yapmaları onları iyi yapmasa da, iyilerin kötülük yapması onları kötü yapar (AND kapısı). Rambo'ya, ya da Carrie'ye düşen, yapabileceklerini bile bile, onlara uymamak (hem sonra, yensen "çocuk yendin" diyecekler, yenilsen "çocuğa yenildin"). Bunu yapabilmiş biri çıkmış mı? Çıkmış galiba ama onu da Otostopçunun Galaksi Rehberi'nden öğrendiğimiz kadarıyla çarmıha germişler.

Ethan da netice itibarı ile bir süre sonra hayli bilinçli bir şekilde "madem öyle, işte böyle / hodri meydan / alem buysa kral benim!" diyerek, o da başlıyor komplocuklar kurmaya. Şimdi ona sorsak, demez ama, onun durumundaki pek çok insan (misal Leverage ve Hustle tayfası) "biz yasadışı iş yapıyoruz ama sadece kötülere musallat oluyoruz" der. Malesef, kazın ayağı öyle değil. En sevdiğimiz (ton balığı ile) doldurulmuş kaplanlardan olan Thomas Hobbes, Leviathan'da kati bir şekilde, topluma, sözleşmeye en büyük ihanetin, adaleti kendi eline alan insanlardan gelecek olduğunu belirtir (ya da bunca senenin ardından ben yanlış hatırlıyorum -- bir daha da hayatta okutamazsınız o kipatı (tulğayı)  bana!).Winter of our discontent'in bendeki baskısının başında pek fazla boş vakti olduğuna inandığım bir teyze (Susan Shillinglaw) tarafından hazırlanan, epeyce de oylumlu (hacimli) bir girizgah var. Kitabı ikinci okuyuşum Prag Havaalanı'nda uçağımı beklerken bittiğinden ötürü, mecburen o kısmı da okumak durumunda kaldıydım, orada bir noktada, çağımızın yeni değerine dair ("çağımızın yeni düzenine" değil de, "değerine" ayrımını yaptığıma dikkat ediniz) şöyle bir saptamada bulunuluyor:

For Steinbeck it was a shabby little episode that reflected "symptoms of a general immorality which pervades every level of our national life and perhaps the life of the whole world. It is very hard to raise boys to love and respect virtue and learning when the tools of success are chicanery, treachery, self-interest, laziness and cynicism or when charity is deductible, the courts venal, the highest public official placid, vain, slothful and illiterate." It would seem, however, that Steinbeck's outrage was not shared by a majority of fellow Americans. Although Van Doren was fired both from NBC and from his position as lecturer at Columbia University, others refused to denounce his actions. At the end of 1959, Look magazine surveyed Americans' values, and the editor concluded that "a new American code of ethics seems to be evolving. Its terms are seldom stated in so many words, but it adds up to this: Whatever you do is all right if it's legal or if you disapprove of the law. It's all right if it doesn't hurt anybody. And it's all right if it's part of accepted business practice." This is a survey that Steinbeck may well have read.

 Pek fazla vaktim ve isteğim olmadığı için, üstünkörü çevireceğim, kusura bakmazsanız:

Steinbeck'e göre, "ulusal yaşamımızın ve bir ihtimal dünyadaki yaşamın her katmanına sinen genel bir ahlaksızlığın belirtileri"ni gösterir sefil bir dönemdi. "Başarının anahtarının şike, ihanet, kişisel çıkar, tembellik ve şüphecilik olduğu, yahut hayır işlerinin vergiden düşülebilir, mahkemelerin rüşvetçi, en yüksekteki devlet memurlarının umursamaz, kibirli, uyuşuk ve cahil olduğu bir ortamda insanın çocuklarına erdem ve öğrenme saygı ve sevgisini aşılaması çok zor." Lakin, görünüşte, Steinbeck'in bu öfkesi, Amerikalı vatandaşlarının büyük bir kısmınca paylaşılmamaktaydı. Van Doren'in hem NBC, hem de Columbia Üniversitesi'ndeki hocalık vazifesinden kovulmuş olmasına rağmen, diğerleri onun eylemlerini kınamıyordu. 1959 yılının sonunda, Look dergisi Amerikalıların ahlak değerleri üzerine bir anket gerçekleştirdi ve, derginin editörü, "yeni bir Amerikan ahlak prensibinin gelişmekte olduğunu, nadiren kelimelere dökülse de, aşağı yukarı şöyle özetlenebileceği" sonucuna vardı: "Yasadışı olmadığı ya da ilgili kanuna katılmadığınız sürece yaptığınız şeylerde sorun yoktur. Eğer kimseyi incitmiyorsa sorun yoktur. Ve eğer kanıksanmış ticari metotlardansa, yine bir sorun yoktur." Bu, Steinbeck'in okumuş olabileceği bir anketti.

Van Doren, bizzat Lord Voldemort'un burun takıp canlandırdığı, Robert Redford'ın yönettiği, Big Lebowski'nin Jesus'ı ve Barton Fink'in Barton'u ve Fink'i olan John Turturro'nun ve Northern Exposure'ın Fleischman'i Rob Morrow'ın da yan rollerde göründüğü Quiz Show filmine konu olan, televizyondaki danışıklı döğüş bir yarışma programının skandalının baş ismidir. Film de güzeldir, spoil de etmedim izlemek istersiniz diye, daha ne yapayım.. 8)

Halbuki bize ne kadar normal geliyor, sevmediğimiz hükümete vergi vermemek, insanları polis yerine "ağabeylere" şikayet etmek, güçlünün haklı olması, adaletin, pofffidi, durdum burada, balale din ve devlet işlerinden, ben burada edebiyattan bahsediyordum, geçelim bunları...

Ahkam: Hiçbir (canlı?) sistem evrim geçirmeden, adapte olmadan, değişmeden varlığını sürdüremez. Bir zamanlar bir kavim varmış, kimseye zararları yokmuş; iyilik, barış ve bilgelik içinde yaşayıp giderlermiş. Bir gün buraya istilacı bir başka kavim gelmiş, sayıca çok daha azlarmış ama çok vahşilermiş. Barışçıl kavime, "ya bize katılın, ya sizi yok edelim" demişler, barışçı kavim onlara katılmayacaklarını söyleyince de kadın, erkek, çoluk, çocuk hepsini kılıçtan geçirmiş, barışçı kavimden geriye hiçbir iz bırakmamışlar. 

Ya da şöyle bir hikaye anlatabilirdim: vahşiler barışçı kavmi yemeye başlamışlar, yedikleri her bir birey yiyeni kendisine çevirmiş, barışçı kavim yok olmamış, bilakis kendisine saldıranı asimile etmiş (resistence is futile), kör göze parmak bu sembolizmde, işte iyiliğin eninde sonunda uzun vadede kötüye baskın geleceği, vs... Ama istatistiklere bakıldığında, neyin ne olduğu ortada.

Bir de, az önce seyretmekte olduğumuz bir filmden (Štěstí - bu Çek filmi, İngilizce'ye "Something like happiness" adıyla geçmiş) esinle, diyelim ki çocuğunuzla aynı sınıfa giden bir başka çocuğun hipi anne-babası var, siz de çocuğa acıyorsunuz, "ah zavallı yavrucak, normal bir yaşam nedir bilemeyecek!" diye, halbuki acınması gereken kişi sizsiniz. Hipiliğin çok matah bir şey olmasından ötürü de değil üstelik: onlar kendilerinde acınacak bir şey bulmuyorlar, size göre saflar, siz kendinizi bırakıp onlara acırken, onlar ne kendilerine ne de size acıyorlar (pity). Ethan da tam bu noktada, başkalarının dünyasında var olabilmek adına, rotasından sapıyor. Demiştik ya, "ama sadece kötülere kötülük yapıyor..", isterseniz bu cılız savunmaya ek olarak "ayrıca eğer eyleme geçmese, bir süre sonra bu adamların yaptığı hinliklerin ucu ona ve ailesine dokunacak, meşru müdafa söz konusu..", demeyin öyle, öyle bir şey aslında yok. Yani "asla asla asla taviz vermeyin!" demiyorum ama "şantajcıya nereye kadar ödeme yapacaksınız?" demek isterim yine de. Diyelim ki Chuck Norris'in eşi ve çocuklarını rehin almışlar, diyorlar ki "şunu şunu yapmazsan onları bir daha göremezsin..." Chuck yapmalı mı bu durumda kötülerin istediğini? Cevabı biliyorsunuz, asla yapmaz, gider kötüleri doğduklarına pişman eder. Ama şimdi de derseniz ki "ama o Chuck Norris, biz asla onun gibi olamayız.." haklısınız, demesi, yazması kolay. O yüzden biz tavizsiz olamasak bile, bilgisayar kodlarımızı, robotlarımızı tavizsiz olmaya programlamalıyız. Biri size bir şey yapmanızı söyleyip, aksi takdirde kötü bir şey yapmakla tehdit ediyorsa, o kötü şey sizin yüzünüzden/tarafınızdan değil, o kötü kişi tarafından yapılmaktadır (gelin de bunu Peter Parker'a, ya da ben de dahil olmak üzere herhangi bir kimseye anlatın, olmuyor ne yazık ki).

 


Czukay, Lıebezeit var ama Wobble yok Can'de ("Ken" okunuyor mecburen)


-------- 24 Şubat 2012, fantoma adaları, kaplanın seyir defteri ---------------
Ey sevgili kâri, 5 gün sonra tekrar merhaba (merhaba), çoktan unuttum yukarıda yazdıklarımı ama aklımda yazmayı planladığım şu şeyler vardı, onları detaya inmeden (acele ediyorum zira tavuklara yem vermem lazım) işte öylece başlık olarak sıralayacağım, ben bile bazılarının alakasını kuramasam da, sen aslansın, kaplansın.

  • Büyümek ve amatör ruhu kaybetmek hakikaten kötü bir şey. Epigraf şimdi twitter gibi mesela gelişse, büyüse patlasa hiç hoşuma gitmez. (mesela bununla alaka kuramıyorum, ama bir yandan da bu girişle ilintili olduğunu hatırlıyorum/biliyorum).
  • Çiçekler dölleme olayına girişmek için böcekleri kendilerine çekmek zorundadırlar ve işte bu yüzden alacalı renklerde ya da güzel kokulardadırlar. Böyle olmayan çiçekler de varmış ama ölmüş gitmişler. Pandalar gibi. (bizim akademik hayatta "publish or perish!" daimi tehdidi vardır, pandalara da söylemek lazım).
  • Kızılderililerden geriye kalanlar atalarını özlüyorlar, yüceltiyorlar; işgalciye kızıyorlar. Bunları İngilizce yapıyorlar. Galibin diliyle düşünüyorlar artık. Bundan korkunç ne olabilir? (Retorik soru değildi, bakınız cevap veriyorum: Zaman makinesine atlayıp/atılıp atalarının yaşadığı zamanlara, ortamlara bırakılmak). "Un-knowing" ("bilinen bir şeyi bilmeme konumuna dönmek") diye bir şey var ("un-invite"dan türemiş olsa gerek 8P), yani asıl olarak "un-knowing diye bir şeyin olmadığı" diye bir şey var. Geçmiş bize hakikaten çok uzak. Zaman makinesi yapılsa ama sadece televizyon gibi etkileşimsiz, izlenebilir bir şey olsa, kimse kimsenin yüzüne bakamaz kaldı ki insan insana.
  • Lale Müldür'ün dediği gibi: CEBRAİL - TURUNCU ELÇİ / KURTAR BİZİ!
  • En kötüsü (en kötü şeylerden biri) Sunumun ve imajın, içerik ve anlamdan artık baskın oluşu. Çok fena. Şu slow food dalgası var ya, şimdi slow science akımı başladı, o sanırım daha da fena... Ya, kendisini bir şeyin tersi diye lanse eden (bu terimin kaynağı nedir acep?) herhangi bir şeyden hayır gelmesi mümkün mü? (Düşündüm, punk var başarılı bir örnek olarak ama o da anlam itibarı ile zaten ne kadar kötü kokarsa o kadar iyi olduğundan, yalnızlığım benim, bugünüm, yarınım, sen benim... Zuhal Olcay, Modern Family'nin Claire'ine benzemiyor mu? Benziyor. --Bakın, bu da retorik değildi.). Ayrıca, "en kötüsü ölüm diyenler, bir de bamya sevmeyenler.." 8) (benim gibi susan somurtag bir insanın, her e-mail'inin hemen her paragrafını bu gözlüklü gülen smiley ile bitirdiğine inanır mısınız? Ben de inanmıyordum başlarda ama elimde kanıtlar var.)
  • (Bu) Dünyadan ne kadar hoşnutsuz olursak olalım, sonuçta onun bir parçasıyım ve daha beteri ("utanç verici olanı" anlamında) bizler eğilip bükülmüş olanlarız (hayattayız, yaşıyoruz ya şeker/şeri!), hem eğilip bükülmüşüz hem de vırvır konuşuyoruz daha hala! Yok güzel kardeşim, öyle olmuyor.
  • Yazı ile hayat ayrı şeylerdir, evinizde denemeyiniz.


Yorumlar(0)

Karalamalar | Emre Sururi

Date: 27.10.2007
Viewed: 360
Category: Personal
Tag:

Share
Report


Related RSSes
Personal - Merush Blog
Date: 27.10.2007
Viewed: 226
Personal - sesebian
Date: 27.10.2007
Viewed: 722
Personal -  Zamansızca Saçmalama Seansları
Date: 27.10.2007
Viewed: 239
   
Olmazmi.com