The largest and the best home page
Olmazmi search
tr
en
home page sites rsses
   
 There are thousands of flash games in Oyunvarmi.com Click here to go Oyunvarmi.com.

Culture Art - KaraKutu RSS

yenilgi günlüğü @ 07-10-2008 16:41


pazartesi

benim adımı bağışla
. . . . . . . . .
sabah uyandırıldığında pazartesiydi
bunu iyice bildi, ağzı çirişli
yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi
coşkun bir göke uyumsuz ama kararlı
durmaya, direnmeye, aşk olmaya sanki
elleri ve beyni hemen çalışkan kesildi
sonra birden bir ışık bir ışık bir ışık

hazır bir biçimlenmeyi aldı geldi
çünkü -anlar gibiydim- biraz yenildi
hemen bir coşkuya gidiverir alışkanlığı
oturur tıraş olur, ekmek kızartıp yer
kolunda sonsuz bir güç, elinde hüner
olağan sanıverir doyumsuz karanlığı
inanırım böyle başlar bütün pazartesiler

yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi
çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi
insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder
siner buğular gibi düşüncemize
her şeyin en haklısı en incesi

beklemek bir tepenin mutluluğunu
bir acının yakıp geçmesini beklemek...

LEONARD COHEN: BOOGIE STREET @ 07-10-2008 16:41


Bitirin artık bu savaşı... @ 07-10-2008 16:41

Bu ülke çocuklarının hesabını sormaz.

Hiç sormadı.

Şimdi Türk çocuklarıyla Kürt çocukları diye ayrılıp karşı karşıya gelenler ölüyor.

Eskiden sağcı solcu diye ayrılıp karşı karşıya gelen çocuklar ölüyordu.

Neredeyse kırk yıldan beri çeşitli sıfatlarla tanımlanan çocukların ölümünü seyrediyoruz.

Hangisinin hesabı soruldu?

Kim hesap verdi?


Ateş düştüğü yeri yakıyor- hakikaten @ 07-10-2008 16:41

Bugün (pzt.) Kızım, anneannesinin cenazesinden sonra, ilk defa bir cenazeye katıldı.

Yelken’den üç arkadaşı; çok sevdiği, çok tatlı melekbebek üç çocuk babalarıyla birlikte sele kapılıp öldü.

Özellikle ömrümde gördüğüm en güzel oğlan çocuk olan Cem’i çok seviyor; ona ve iki güzelim kız kardeşine müthiş bir şefkat, sevgi besliyordu. Daha iki-üç hafta önce “Biz Defne’yle Cemleri sinemaya götüreceğiz” dediği arkadaşı, korumacı-kollamacı bir abla olarak sevdiği Cem’i, sular götürdü! Bugün bana kendi çektiği Cem fotoğraflarını gösterdi, dün ağladı.

Yani bizim eve, kızımın evine; ölümün ateşi düştü. Ölümün soğuk ateşi.

Gereksiz yazı @ 07-10-2008 16:41

Olan oldu, biten bitti, basılan basıldı, boşuna tartışıyoruz: Yeni paralar hazır, yılbaşında dolaşıma çıkacak, sen istediğin kadar beğen ya da beğenme...

Başbakanın "beğenmiyorsan Boğaz Köprüsü'nden geçme, arabalı vapura bin" dediği gibi, bir yönetici çıkar da "beğenmediysen kullanma" derse ne yapacağız? Bakkala çakkala "yeni beş liranın arkasında yer alan Ordinaryüs Profesör Aydın Sayılı'nın tipinden hoşlanmadım, zaten kendisini tanıyan da yok memlekette, vermiyorum ekmekle gazetenin ve de yoğurdun parasını" mı diyeceğiz?

Dolayısıyla, bu yazı gereksiz bir yazıdır. Ona bakarsanız, Enis Batur'un çok sevdiğim deyimiyle "her yazı, aslında yazılmasa da olur!"

Vaktin Çağrısı @ 07-10-2008 16:41

şimdi burda kar yağıyorsa her yerde yağıyordur ve vakit dardır
su geçirmez çizmeleri de vardır aman vermez yıldırım çekenleri de
ve polisleri, polisten kaçanları ve düzgün cümle yapanları
anayasaya giriş, felsefeye başlangıç ve statik okuyanları
ağaç okşayanları, ekmek dilimlemeyi ve yemeyi sevenleri
-arada bir ateş gibi yakıp geçmeden tarihin kundurası-
mevsim sonu ucuz satışları, indirimli fiyatları ve hiç düşlemeden
bir incir ağacının bütün bir yaz süren denizli rüyasını
doğduğu yerin yitik anısını bulduğunu sanarak
sevenler vardır
dördüncü boyuta göre bile
vakit dardır.

Gösteri Toplumu @ 07-10-2008 16:41

63. doğum gününe birkaç hafta kala, hayatına son verdi Guy Debord. 28 Aralık 1931'de Paris’te doğmuştu. Ölümü de yaşamı gibi büyük bir gizem içinde kaldı. Bir filozof, yazar ve sinemacı olarak, yıkıcılığı sanata taşımış birisi olarak, bugün dahi yapıtları yeterince tartışılabilmiş ve anlaşılabilmiş değil. Aslında onun amacı da anlaşılabilmekten çok tartışılabilmek olmuştu. Günümüzde Guy Debord'un özellikle "Gösteri Toplumu" eseriyle bir kahin olduğunu düşünen aydın sayısı az değil. Gerçekten de o kitapta ortaya attığı tezler, hemen hemen bütün yönleriyle doğrulanmış ve doğrulanmaya da devam ediyor. 1967'de Paris'te Buchet-Chastel yayınevi tarafından yayımlandığında, bir 68 aşırılığı olarak görülmüş ve biraz da küçümsenmişti o günlerde. Ama zaman geçtikçe Guy Debord'un bütün tespitleri hayatla sınandıktan sonra herkes bu yapıtın hakkını vermeye başladı. Ama onun yapıtlarının koyu bir karamsarlığı barındırdığını ve devrimci düşüncelerinin bu karamsarlıkla beslendiğini hemen belirtmeliyim.

David Gilmour: Solo Guitar @ 07-10-2008 16:41


‘Tanrı gökyüzünde hükümrandır, para da yeryüzünde’ @ 07-10-2008 16:41

Bayramda bir avuç da, kızlı-erkekli 6-7 yaş çocuğu geldi kapıya, bayramlaşmak için.
Henüz “riya” tozlarına bulanmamış masum bakışlarıyla, ne kadar da sevimliydiler.

* * *
Bayramın sonuncu günü ikindiüstü, kapı adeta ürkekimsi bir titreşimle çalındı.
Açtığımda, yine sevimli bir ufaklık duruyordu karşımda ve utangaç bir sesle:
- Bayramınızı kutlarım, diyordu.
- Ben nerde oturuyorsun bakayım, diye sordum.
- İki sokak yukarda, dedi; sonra da kendisince önemli olan bir ailenin adını söyleyerek:
- Onların komşusuyuz, diye ekledi.

Vatan haini değil yalnızca hıyar @ 07-10-2008 16:41

Stelyo Berberakis yazdı, kimsenin ilgisini çekmedi.

Ben de yazıyorum, kimsenin umurunda olmayacak, çünkü içinde "AKP, CHP" falan geçmiyor. (Aslında, geçecek.)

Seksen altı yıl sonra, Protopapadakis'in torunu Yunan Yargıtayı'na başvurmuş, dedesinin "vatan haini" olmadığını kanıtlamaya çalışıyormuş... Atina'da günün konusu bu.

Bozgun sırasında başbakandı, görevi Ghounaris'ten devralmıştı, beriki de Adalet Bakanı olmuştu.

Yunan ordusu denize dökülünce, "Venizelosçu" subaylar Plastiras ve Gonatas darbe yaptılar ve Anadolu bozgununun sorumlusu olarak gördükleri altı kişiyi Divan-ı Harb'e verdiler: Protopapadakis, Ghounaris, Baltacis, Stratos, Theotokis ve ünlü general Hacıanestis... Hani şu, ordusu Afyon'da ezilirken İzmir'de rakı içen herif.

2008 Anti Nobel ödülleri dağıtıldı @ 07-10-2008 16:41

Önce güldürmeyi, sonra düşündürmeyi" amaçlayan Nobel karşıtı "Ig Nobel" ödülleri 17. kez ABD'nin prestijli Harvard Üniversitesindeki törenle dağıtıldı.
Bilimsel ve mizahi "Olasılık Verilmeyen Araştırmalar Yıllığı"nın editörü ve Ig Nobel ödüllerinin organizatörü Marc Abrahams'ın da katılımıyla düzenlenen törende, biyoloji dalında "kedi pireleri ve köpek pireleri sıçramalarının mukayesesi" konulu Fransız araştırması Ig Nobel ödülü aldı.

Türk tiyatrosu yasta: Metin And vefat etti @ 07-10-2008 16:41

Geleneksel Türk tiyatrosu üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Prof. Dr. Metin And yaşamını yitirdi

Yazar-araştırmacı-bilim adamı Metin And, 81 yaşında Ankara’da vefat etti. And’ın, geçirdiği rahatsızlık sonucu kaldırıldığı Güven Hastanesi’nde dün akşam saatlerinde hayatını kaybettiği belirtildi. And’ın cenazesi, 3 Ekim Cuma günü Teşvikiye Camisi’nde öğle vakti kalınacak cenaze namazının ardından Eski Kozlu Mezarlığı’nda defnedilecek.


Eric Clapton - River of Tears @ 07-10-2008 16:41


Kurgu Hayattan Daha Güvenilir @ 07-10-2008 16:41

İdil Önemli’nin ilk yapıtı Şiryan’ın Orkideler Kitabı’nı (2003) okuduğumda şaşkına dönmüştüm. İlgimi çeken çarpıcı bir kurgu ustalığıydı. Özellikle kitabın ilk bölümünde yer alan yedi öykü, bizi büyülü bir simgeler ve metaforlar dünyasıyla baş başa bırakmıştı. Öyküler –metinler– arasında şaşırtıcı bir bağdı kurulan. Reel dünyaya göndermeleri sınırlı olan, büyük ölçüde masalımsı bir söylemin öne çıktığı modern bir anlatıyla karşılaşılmıştı. Bu öykülerde belirleyici olan fantastik bir boyuttu. Kahramanların adları, yer ve simgeler kurgu bütününün temel işaretleriydi.

Kitabın ve kurmacanın asıl kahramanı bu öykülerin yaratıcısı olan “Mucizevi Kelimeler Sihirbazı”. Ve öyküler arası geçişler de italik metinler yoluyla bu kahramanın anlatıları üzerine kurulu. İlk öyküde o, büyük bir yazar. Ödülü reddettiği için ona kızan şöhret ve ihtişam meraklısı diğer ben’iyle bundan böyle yazmamak koşuluyla anlaşma yapıp, bir nevi düşsel inzivaya çekilir. Ama yazma arzusu depreştikçe anlaşmaya koymadığı –belki de bilerek– anlatıcılığa ve oyunculuğa soyunur gizli gizli. Karşısında oynadığı gerçek kişiler değil, mezar taşları, rüzgâr ve sistir.

Tanzimat Romanlarında Melodramın İdeolojik İşlevleri @ 07-10-2008 16:41

19. yüzyılın sonunda yazılmış ilk Türkçe romanları okuyanların hemen fark edeceği şey, romanların abartılı duygusal yoğunluğudur. Zira, modern türlerin en popüleriyle tanışmanın hemen ertesinde yazılmış metinler (bir sonraki asırda ortaya çıkacak Yeşilçam hikâyelerine nispet yaparcasına) gözyaşıyla, kanla, cinayetlerle, intiharlarla doludur. Okuyucu, yazarın duygu sağanağının hiç dinmediği, ruhun hep yükseklerde uçtuğu eserler yazmak için yanıp tutuştuğunu kolayca anlar. Özellikle roman sonları kanla gözyaşının birbirine karıştığı, coşkuyla kahrın iç içe geçtiği ve tabii ki suçla cezanın kime ait olduğunun kari’ye bildirildiği birer patlama ânı gibi planlanmıştır.
Sadece dönemin en önemli ve en üretken romancısı Ahmet Mithat Efendi’nin eserleri bu yargının dışında kalır. Onun eserleri kan ve gözyaşı gerilimi üzerine kurulmamış olmak bir yana, okura her zaman metnin kurmaca olduğunu hatırlatan bir yapıdadır. Yani Ahmet Mithat’ın eserleri okura coşkun bir maceraya kaptırıp gitme ve cûş u hurûş’a gelme şansı vermez ve hatta bundan özellikle geri durur. Bu seçimin getirisi metinlerde komik unsurun öne çıkmasıdır. Onun romanlarında kan ve gözyaşı kahkahayla ikame edilmiştir.

Bayramla bayramlaşmak @ 07-10-2008 16:41

Yaradan'ın ayların sultanı eylediği bu güzel zamanı, dünyanın nimetlerinden bir nebze el çekerek, nefislerimizi mümkün mertebe kötülükten uzakta tutmaya çalışarak, kötü söz söylememeye, kötü iş yapmamaya gayret ederek geçirdik. Hiçbiri tam olmadı belki ama, hepimiz bu rahmet zamanını Allah'ın emrettiği gibi yaşama azmini gösterdik. Her zaman olduğundan daha fazla insan olmaya, insan durmaya çabaladık. Bizim bu yönelişimiz, hayatı da bir parça etkiledi. Daha yaşanabilir, daha sakin, daha huzurlu günler geçirdik. Güneşin doğuşuna ve batışına, ufku saran hayranlık verici renklere kenetlendik. Aç ve muhtaç olanın halini ve ahvalini kendi nefsimizde yaşadık, bildik. Ramazan'la hiç değilse bir parça güzelleştik. İçimizde bir parça daha insanlık, bir parça daha güzellik biriktirdik.

JOHN MAYNARD KEYNES’TEN NEFRETİMİN YİRMİ SEBEBİ-1 @ 07-10-2008 16:41

My feelings about Das Kapital are the same as my feeling about Koran. (...)
How could either of these books carry fire and sword round half the world?

John Maynard Keynes


By a coincidence he was born in 1883, in the very year that Karl Marx died. But the two economists, who thus touched each other in time, although each was to exert the profoundest influence on the philosophy of the capitalist system, could hardly have differed from each other more. Marx was bitter, at bay, heavy and disappointed; as we know, he was the draftsman of Capitalism Doomed. Keynes loved life and sailed through it buoyant, at ease, and consummately successful, to become architect of Capitalism Viable.


Robert L. Heilbroner



... he shows you how far a man can go who has absolutely no intelligence whatever.

Ludwig Wittgenstein

Heidegger artık okunacak... @ 07-10-2008 16:41

  Kaan H. Ökten, filozoflara ve çevirmenlere çıkardığı güçlükleri dillere destan olan Heidegger’in ünlü kitabı ‘Varlık ve Zaman’ı çevirmekle kalmadı, ayrı bir kitapla ‘çevirisinin tekniğine dair bütün ayrıntıları’ Türkçe okuyup yazanların dikkatine sundu... Geçen yüzyılda felsefeden bahsedilecekse, sözün daha başlarındayken iki ismi anmamak neredeyse kaçınılmazlaşır: Alman filozof Martin Heidegger ve onun 1927’de ilk baskısı yapılan eseri Sein und Zeit, Türkçesiyle Varlık ve Zaman. Heidegger, kimilerine göre yüzyılının en önemli filozofudur, öyleyse Varlık ve Zaman da en önemli kitap olacaktır. Bundan böyle adını daha rahat Türkçe telaffuz edeceğimiz kitapla Heidegger büyük bir felsefi dava açıyordu: Ona göre, en kaba özetle, antik Yunan’dan, Platon ve Aristoteles’ten başlayarak kendi yaşadığı çağa gelene kadar üretilmiş bütün Batı felsefesi ‘metafizik’le maluldü. Bu, kadim varlık tartışmasının, Kant, Hegel, Husserl, Kierkegaard ve Nietzsche’nin eserlerinin elde bulunduğu bir dünyada, yeni bakış açısı ve kavramlarla yeniden başlatılması demekti.

Nikolay Kondratiev @ 07-10-2008 16:41

Maçı seyretmiş olanlar spor sayfalarımızda hiç boşuna aramasınlar, sözünü ettiğim adam Dinamo Kiev'de oynamıyor.

Kendisi bir iktisatçıydı.

Ünlü 1929 krizinden beş yıl kadar önce, "kapitalizmin aşağı yukarı 50-60 yıllık dönemlerde krize girdiğini ve yakında gene gireceğini" görmüş olan adamdır. Daha sonra Stalin tarafından öldürüldü. Bunda herhalde, "Amerika da komünist olacak" diyenler kadar dıngıl olmamasının payı vardı. Çünkü Stalin "kapitalizmin bittiğini" duymak istiyordu. Çünkü Lenin öyle demişti.

Yıllar sonra anlaşıldı ki, aşağı yukarı aynı sıralarda Hollandalı iktisatçılar Van Gelderen ve De Wolff da aynı bulguya ulaşmışlar ama bundan kimsenin haberi olmamış...

Kalkınma yöntemi olarak sosyalizm @ 07-10-2008 16:41

Hafta sonunu Danimarka’da geçirince gazete yazılarımı yazamadım. Çok zaman yolculuk veya konferans bunları yetiştirmeme engel olmaz ama bu sefer oldu.

Danimarka’nın üçüncü büyük kenti olduğu söylenen Odense’deydik, Türkiye’den altı konuşmacı: Umut Özkırımlı, Mesut Yeğen, Meltem Ahıska, Dilek Kurban, Ferhat Kentel. Kentteki Güney Danimarka Üniversitesi Ortadoğu üstüne bir konferans düzenlemişti, biz de Türkiye “kontenjanı” olarak oradaydık. Konumuz Türkiye’de İslamcılık ile Milliyetçilik arasındaki sıkışma durumuydu ama ben bu bağlam içinde solun milliyetçilikle ilişkisine bakacaktım.

Bunlar zaten burada tartıştığımız konular; özellikle son dönemde daha çok konuşur olduk. Öyle görünüyor ki devam edeceğiz de. Oldukça hastalıklı olduğuna inandığım bu ilişkinin geçmişi şu sıralarda zihnimi daha fazla işgal ediyor. Sağdan soldan gelen çeşitli sesler, sözler, bunun başından beri çarpık bir ilişki olduğunu ve bu ülkede bir sosyalist siyasî hareket olacaksa bunun özellikle entelektüel düzeyde kendini yeni bir hareket olarak görmesi ve kurması gerektiğine gittikçe daha fazla inandırıyor. Açık bir gelecek için açık bir geçmiş gerek.

Siyaset ve ahmaklık @ 07-10-2008 16:41

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, “neden son otuz yıldaki ahmakça tartışmalar diye bir dizi yapmıyorsunuz” dedi.

“İyi fikir” dedim ama sonra bunun çok uzun bir dizi olabileceğini düşündüm.

Türkiye de dünyayla birlikte hızlı bir değişimden geçiyor ve bu arada pek zekice olmayan korkulara tutsak düşüyor sık sık.

Ben bu ülkede haftalarca “çikita muz ithal edersek ülke batar” tartışması yapıldığını hatırlıyorum.

Dışardan “muz alırsak” ülkenin batacağına ciddiyetle inanan çok kelli felli adam vardı bu ülkede.

Bir kısmı hâlâ yazı yazıyor.

Jeff Buckley: Hallelujah @ 07-10-2008 16:41

Jeff Buckley Hallelujah sélectionné dans Musique et Clips


Ne Söylenmişse Sevmek Üstüne @ 07-10-2008 16:41

Ne söylenmişse sevmek üstüne sanki sizedir
Bütün güzel şiirlere uygun her yeriniz
Çekip götüren saçlarınızdır o saatleri bir bir
Dünyaya sizinle baktığımı bilmelisiniz.

Benim bu evlere düşkünlüğüm sizin yüzünüzden
Şiirlerim bu yüzden aşklara aşklara doğru
Nasıl hazırlanırım sizin gecenize gündüzden
Siz olmasanız ekmekler sular ne olurdu.

Büyük Üstad Sadri Alışık'tan sürpriz şarkı @ 07-10-2008 16:41




Nadja @ 07-10-2008 16:41

 

Seni henüz şöylesine tanıdığım zamanlar, sana anlatma isteğine kapıldığım öykü buydu. Sen ki anımsamayacak halde olan, ancak bir rastlantı eseri bu kitabın başlangıcından haberi olan ve öylesine tam sırasında ve öylesine kararlı bir şekilde söze girmiş olan... Kuşkusuz kitabın "Bir kapının kanatları gibi apaçık" olmasını istediğimi bana hatırlatmak içindi bu, benimse bu kapıdan senden başkasının girdiğini görmek istemediğimi hatırlatmak içindi. Sadece senin girdiğini, senin çıktığını görecektim. Sen ki tüm bu anlattıklarım içinde, "LES AUBES"a doğru kalkmış elinin üzerine birazcık yağmur düşmüştü. Sen ki, aşk üzerine o saçma ve kısaltılamaz cümleyi yazdığım için pişman etmiştin beni, "her türlü sınava açık haliyle" tek aşk... Sen ki, beni tüm dinleyenler için, bir kendilik olmamalıydın, bir kadın olmalıydın, sen ki bir kadın olarak, bir Kimera olman için, bana yapılan ve yapılmakta olan baskıya rağmen bir hiçtin.

Veba'dan... @ 07-10-2008 16:41

— Söyleyin doktor, vebadan ölenler için bir anıt yapılacağı doğru mu?

— Gazeteler öyle diyor. Bir gömüt taşı ya da bir plaka.

— Bundan emindim. Ve nutuklar atılacak. Yaşlı adam boğuk boğuk gülüyordu.

— Buradan duyuyorum onları: 'Ölülerimiz...' sonra da gidip karınlarını doyuracaklar.

Rieux merdivenleri çıkmaya başlamıştı bile. Soğuk, kocaman gökyüzü evlerin tepesinde parıldıyordu, tepelerin yakınında yıldızlar çakmaktaşı gibi sert, yoğunlaşıyordu. Tarrou'yta vebayı unutmak üzere bu terasa çıktıkları geceden çok da farklı değildi bu gece. Yalıyarların eteklerinde deniz o zamankinden daha gürültülüydü. Hava kıpırtısız ve hafifti, sonbahar rüzgârının taşıdığı kirli soluklardan arınmıştı. Öte yandan kentin uğultusu hâlâ terasların altında dalgaların sesi. gibi çınlıyordu. Ama bu gece kurtuluşun gecesiydi, başkaldırının değil. Uzakta, koyu bir kızıllık aydınlatılmış bulvar ve meydanların bulunduğu yerleri belli ediyordu. Artık özgürlüğe kavuşmuş gecenin içinde, istek engel tanımıyordu, Rieux'ye ulaşan da onun uğultusuydu.

Alışırlar, alışırlar @ 07-10-2008 16:41

Türk küçük burjuvası, Fransız küçük burjuvasına "fena halde" benziyor... Hayır, bencillik, benmerkezcilik, kazkafalılık, cahillik açısından falan demiyorum... Onlar da geçerli de...

"Para kullanma" açısından benziyor!

1959'da General De Gaulle o ünlü "sıfır atma operasyonunu" yaptıktan sonra ortaya Yeni Frank çıkmıştı hani...

Fransız küçük burjuvası, uzun süre, çok uzun süre, hesaplarını "Eski Frank" üzerinden yapmayı sürdürdü. Bugün bile, kırk dokuz yıl sonra bile sürdüren vardır.

Çünkü yediğini içtiğini, aldığını sattığını eski parayla söylersen, zengin görünürsün! Ya da öyle göründüğünü sanıp kendini avutursun.

Çözümü kolay ama... @ 07-10-2008 16:41

Gazetede iki haber var bugün.

Birincisi, bir albayın, Hrant Dink cinayeti önlenebilecekken bu konuda tedbir alınmasını engellediğiyle ilgili.

Bütün gerçekler bilindiği halde albay “sessiz” kalınmasını istemiş.
Ve, bunu açığa çıkarmak isteyen istihbarat subaylarının girişimlerini durdurmak için şifreleri bile değiştirmiş.

İkinci haber ise Diyarbakır’dan.

Küçücük bir Kürt çocuğunun kolunu kıvıran bir polisin resmini yayınlamıştık biz epeyce önce.

Çocuğun yüzü acı doluydu.



Haşmet Babaoğlu: "En iyi film"den bize ne? Sen sevdiğin filmleri söyle! @ 07-10-2008 16:41

Empire dergisi yine sormuş soruşturmuş; yeni bir "Tüm Zamanların En İyi Filmi" listesi oluşturmuş.
Bütün gazeteler de alıntılıyor.
Sinema tarihçilerinin ve eleştirmenlerinin böyle tercihlere sahip olmasını anlarım.
Ayrıca eğlencelidir böyle listeler. Üzerine laflanır falan! O da tamam!
Fakat bir sinemaseverin dünyasında "en iyi film" diye bir şey var mıdır? İşte ondan kuşkuluyum.
Böyle bir ankete katılmaya heves etmediği veya zorlanmadığı sürece gerçek bir sinemasever "en sevdiğim film" ile "şu sıralar çok etkilendiğim film" kategorileri arasında gidip gelmenin tatlı hazzını yaşayan insandır.

Çok hassas birileri..." @ 07-10-2008 16:41

Bazı çok hassas insanlar bana vampirleri hatırlatırlar:

Biz kaba saba köylülerin ne kadar kanlarını içseler, daha o kadarını emmek isterler.

Onlar öylesine hassas, öylesine kırılgan, öylesine özeldirler ki...

Önce sizi eğitirler: Bir laboratuvar faresi gibi. Tavlamayı, baştan çıkarmayı, elde etmeyi harikulade iyi bilirler. Zaten onların hayatta işi, budur. Sonra, yani sizi ilişkinin kafesine tıktıkları andan itibaren, bu olağanüstü hassas ruhların esirisinizdir: Laboratuvar faresisinizdir. Sizi nevrotik bir fare yapmak üzre, duygu eletroşokları yollayacaklardır. Aynen deneysel psikoloji laboratuvarlarında yapıldığı üzre.

Uyarmadın deme Fadime! @ 07-10-2008 16:41

Yeni taktik buymuş: Darbe yaptırıp yok edemeyince, seçim sandığında dize getiremeyince, miting düzenleyip tutturamayınca, gizli örgüte adam vurdurup bomba attırıp söktüremeyince, "yolsuzluklardan" vuracaklarmış...

Halk bakacak, "aaa, bunların arasında da yiyiciler varmış yahu" diyecek, oyunu vermeyecek.

Böylece, hiçbir yolsuzluğa bulaşmamış, hırsız olmayan, pırıl pırıl belediyeciler devri başlayacak örneğin, herhalde hiçbir "şaibesi" olmayan uzaylı dostlarımız da uçan dairelerinden inip merkezi iktidarı ele geçirecekler. Böylesi ancak uzaydan gelir çünkü.

Yeni dalga... @ 07-10-2008 16:41

Gittikçe genişleyen dalgalar halinde ülkeye çarpan bir kasırgaya dönüşüyor bu Ergenekon soruşturması.

Son gözaltılara bir bakın.

Eski bir polis şefi, askerî bir yargıç, bir doktor, bir belediye başkanı, bir gazeteci, bir manken...

Sanki toplumun bütün katmanlarına sızmış gibi çete.

Düşünün ki dindarlar, ya da dindar görünenler, bile çıktı örgütün içinden.

Bugüne kadar sorgulananlardan hangisi suçlu hangisi değil bilmek mümkün değil ama o insanların bir şekilde bu çeteyle temasa geçmiş olmaları bile şaşırtıcı.

Yaşamak Geçti Başımdan @ 07-10-2008 16:41

Gözümü külün acısı yaktı aksırayazdım
Asra döndürdü beni tasta kalan balın kalın ağrısı
Bendimi tefe koyduğum gün karnı aç icara muhtaç kulağım
Komadı çilekte çil bıçakta sırt sıyrılıp üstüne sürtüne han kapısı.

Harala gürele. Taktuk. Şıngırmınk.
Canına yandığımın imbiği tundra
Keyfimin şişko kâhyası
Karısı sanki kovucunun biri değil mi?
Dediğinden dönmez tamire gelmez
Yükte hafif pahada ağır
Kendisi değil midir bizzat çaldığı
Minareye kılıf?
Ahlâken zayıf
İlmen soytarılığı
İbretamiz
Camia muhasebecimiz
Bunu da kaldırır
Lep demeden saldırır

Bir ‘Rimbaud’ daha @ 07-10-2008 16:41

  Rimbaud, ‘Le Rêve de Bismarck’la bize bir adım daha yaklaştı. ‘Kahin’, yaklaşık elli satırdan oluşan düzyazı şiirini, ilkgençlik yıllarında, gazetelere gönderdiği metinlerde sıkça görüldüğü üzere Jean Baudry takma ismiyle imzalamış. Arthur Rimbaud’nun kayıp metinlerinden biri en son altmış üç yıl önce ortaya çıkarılmıştı. O zamandan bu yana var olan genel kanı, Rimbaud’nun şiirinin ilk harfinden son noktasına kadar gün ışığına çıkarıldığı, okurla buluştuğuydu. Fakat anlaşıldı ki, ufak da olsa bir noksanlıkla gelinmişti bugüne kadar ve yine anlaşılan, belki hâlâ bazı parçalardan mahrumuz olduğumuzdur.



‘SS’e üyeydim ama hiç ateş etmedim’ @ 07-10-2008 16:41

Günter Grass’ın anılarını anlattığı, yayımlandığında tüm dünyada tartışmalar yaratan ‘Soğanı Soymak’ Türkçede. Grass, hiçbir zaman savaşa karışmadığını söylememişti, ama çok önemli bir detayı değiştirip Almanya tarafında savaşma yolunda klasik süreçlerden geçtiğini açıklamıştı. Derken, Hitler’in seçkin birliği Waffen SS’e gönüllü olarak yazıldığını itiraf etti

Soğanı Soyarken ilk yayımlandığında, edebiyat dünyasını ikiye bölmüştü. 1999 Nobel ödüllü Günter Grass’ın İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru yani on yedi yaşındayken Waffen SS’e kaydolduğunu itiraf etmesi, okuyucuları hem şaşırttı hem kafalarında soru işaretleri yarattı. Gdansk (Danzig) doğumlu, çağdaş Alman edebiyatının en büyük isimlerinden, muhalif Grass neden bunu şimdi söyleme ihtiyacı duymuştu?

Eski zaman yağcıları @ 07-10-2008 16:41

Meğer o yılın komedisini kaçırmışım, nereden bileyim?

19 Haziran 1960 günü İstanbul'da, o zamanlar adı Mithatpaşa Stadı olan yerde bir Beşiktaş-Karagümrük maçı oynanmış.

Beşiktaş, Varol-Bahattin-Münir, Tuncay-Sabahattin-Mustafa, Arif-Nazmi-Şenol-Birol-Ahmet "tertibiyle" oynuyor...

(Morukların aklına hemen "Şenol Birol gol" sloganı gelecektir ama "Tuncay, Arif ortala, Şenol, Birol bombala" sloganı da atılırdı... Daha sonra Şenol ile Birol Fenerbahçe'ye transfer olunca "ol" kafiyeli daha başka bir slogan da üretildi... Ben de bu arada saçımı Birol gibi kısacık kestirme derdine düşmüştüm... Babam beni mahalle berberimiz Hüseyin Efendi'ye götürür, "bunun saçı futbolcu Birol gibi olacakmış, ona göre" derdi... Tıraş ücreti, bir lira.)

Ahmet Telli: Su Çürüdü @ 07-10-2008 16:41

I.
Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta. Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?) Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıtla yaktım, jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül edip savurdum.

Aydın Doğan'ın gazetelerini okuyun! @ 07-10-2008 16:41

Hayatım boyunca hiç anlayamadığım şeylerden biri de yasakçılık oldu. Kıskançlığı, çekememezliği de hiç anlayamadığım gibi. Kimseyi kıskanmadığım, hep kendi işime baktığım için elalemi de kendim gibi sandım.

Kalemimden başka hiçbir gelir kaynağım yok. Yaşamak için çalışmak ve "haset ve husumet" çemberlerine ister istemez girmek zorundayım, ne yapayım? Hayat, bir bakıma düşmanlığa katlanmayı öğrenmek sanatı...

Fakat en çok, bana gıcık kapanların "yazdırmayın şu adama" tavrına şaşırdım. Hep şaştım buna. Çünkü ben, hoşlanmadığım, çok kızdığım kişiler için aklıma hiç böyle bir şey getirmem.

Bir Çiçek @ 07-10-2008 16:41

bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
bir yanlışı düzeltircesine açmış;
gelmiş ta ağzımın kenarında
konuşur durur.

bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
güverteleri uçtan uca orman;
aldım çiçeğimi şurama bastım,
bastım ki yalnızlığımmış.

bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


Kansas - Dust in the Wind @ 07-10-2008 16:41


Brakisefal soyda bulduk özlü kaynağı @ 07-10-2008 16:41

Genç bilim adamı Umut Özkırımlı'nın "Milliyetçilik ve Türkiye-AB İlişkileri" adlı kitabını karıştırıyordum... Orada rastladım. Hep otuzlu yılları eleştiririz ya, yirmili yıllara da gittim.

İsmet Paşa, 1925'te, sonradan Halkevleri'ne dönüşecek olan Türk Ocakları'nın ikinci kurultayında bir konuşma yapmış... Demiş ki:

"Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız."

İkinci perde 1932 yılında geçiyor, Atatürk (henüz Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa'dır), Keriman Halis Hanım'ın (henüz ağa, bey, paşa, hanım gibi ünvan ve lakaplar serbest) dünya güzeli seçilmesi üzerine Cumhuriyet gazetesine bir demeç vermiş. Demiş ki:

Yetmişlerin Masumiyet Oteli @ 07-10-2008 16:41

Geçen gün Bu Otel’e vardım ve içimi yeniden burada olduğum için, Bu Otel’de hiçbir şey değişmediği için, resepsiyon görevlilerinden garsonlara herkes/her şey
aynı kaldığı için büyük bir mutluluk sardı.

Ayşeçiğim ve Enginciğim’le yıllar önce
hafif soğuk, hafif çiseleyen bir havada, mevsim dışı bir zamanda keşfettiğim Bu Otel’e, artık ‘yıllardır’ geliyorum.

İçime neden bu kadar iyi geldiğini düşündüm son gelişimde: Birçok nedeni var.

Odalar bir kere, yetmişlerde döşendiği gibi bırakılmış. Ya da seksenlerin başları.

Gerçekle kurulan ilişki @ 07-10-2008 16:41

Ahmet Altan dün, yani 18 Eylül Perşembe günü çıkan yazısında Türkiye’nin en önemli sorunu olduğuna inandığım konuyu ele almıştı: gerçeklikle ilişki kurma biçimimiz...

Bunları yazmasının nedeni, gene bir anlı şanlı üniversitemizin, yurtdışına gidecek öğrencilere “oralarda başını ağrıtacak” sorunlar hakkında bir tür “kurs” açma “hizmetini” akıl edip başlatması, bunun ilk uygulaması olmak üzere de Yusuf Halaçoğlu’nu çağırıp Ermeni sorununu anlattırmasıydı.

Yani bütün bu konularda tek bir Türk görüşü olacak. Bunu iyi bilen “uzmanlar” o kadar iyi bilmeyen yurttaşlara anlatacak; hele yurtdışına çıkarken yurttaşlarımız için böyle bir donanım daha da gerekli. Ve üniversite okuyan ya da mezun bile olmuş birinin bu konuda kendi fikirleri olabileceğini hiç aklınıza getirmeyeceksiniz.

Yokolsun YÖK @ 07-10-2008 16:41

Bazı çok önemli meseleler kavga gürültü arasında kaynayıp gidiyorlar demiştik, işte bakın, hükümet YÖK konusunu yeniden gündemine almış, kimsenin haberi de yok, umurunda da değil... Çünkü Doğan-Erdoğan "maçını" seyretmek daha heyecanlı!

Cumhurbaşkanı "şu sistemi değiştirin de artık rektör ataması yapmayayım" diye feryat ediyor, basının cici beyleri de cumhurbaşkanına rektör atamaları yüzünden yüklenmeyi sürdürüyorlar. (Hayrola, imar izinleri Köşk'ten de mi geçiyor?)

Ahmet Necdet Sezer de "elimde fazla yetki var, alın bunları" demişti, kimse aldırmamıştı, o yetkileri kendi amaçları doğrultusunda kullandırmak istiyorlardı çünkü!

Düzgün bir ülkede, üniversite rektörlerini cumhurbaşkanı tayin etmez.
Düzgün bir ülkede YÖK mök diye bir kurum da bulunmaz.

Ramazan gündeminde ne var? @ 07-10-2008 16:41

Ramazan ayıyla birlikte hayata bakışımızda, gündeliklerimizde, yeme içme tasavvurumuzda, insanlarla hasbıhalimizde, ibadet ve varlık muhasebemizde bir başkalık hasıl olmuyorsa; esas olarak bizim kararmaya yüz tutmuş ruh semalarımızda gerçekte bir Ramazan hilali görünmemiş demektir. Rahmet ayında, rotası hayra dönük olmak şartıyla, farklı hisseden, farklı yaşayan, farklı şükreden, farklı ibadet eden ve farklı fikreden insanlar olabilirsek; o zaman bu mübarek ayın bir örtü gibi günahlarımızı örttüğünden, gökyüzünden boşalan yağmur damlaları gibi hayatımızı kirlerinden arındırdığından sözedebiliriz.

Bu farklılaşma ve arınma gayreti her Müslüman için yerine getirilmesi gereken bir vecibe olduğuna göre; sosyal hayatın da kullardaki değişimle orantılı bir değişim içine girmesi beklenmeli elbette. Aslında öyle de oluyor. Şükürler olsun ki ülkemizde Ramazan ayı hayatı hissedilir biçimde değiştiriyor. Üstelik öyle görünüyor ki giderek daha da fazla değiştiriyor. Benim kişisel gözlemlerim, son zamanlarda bu konuda yapılan kimi araştırmalarla paralellik taşımıyor anlayacağınız.

Başta bütün medyalamamızın bayıldığı başkumandan @ 07-10-2008 16:41

Ehem ehem; Post-Modernizm Düşmanı (Modernizm’in devamlı öncüsü? sürükleyici gücü?)

Şanlı Askeriyemiz’in Yeni Başı, Orgeneral İlker Başbuğ büyüleyici ve kaliteli personasıyla yıkıp geçmiş (once again)

Türk Basmacılığı’ndaki oğlançocuğu kalemleri.

Üstünden boykot kalktığına dans edenler mi istersiniz, İlker Başbuğ’un (nevi) şahsında her kumandan da yeniden yeniden buldukları ‘En Sevilen+Beğenilen Başkan’a kavuşmanın sevindirikliğiyle çok dondurma ve lolipoptan midesi dönen yavrulara dönenleri mi? Dönmedolapta?

‘Muhafazakâr sinema yazarı’ tam olarak ne demektir? @ 07-10-2008 16:41

Aşağıda okuyacağınız manifesto, hem ülkemizde, hem İslâm coğrafyasında, hem de dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan yüzmilyonlarca dindar sinemacı ve sinemaseverin, aynı zamanda da televizyon sektörünün çeşitli alanlarında görev yapan Müslüman dindaşlarımızın, yıllardan bu yana gerek şahsıma, gerekse kendi vicdanlarına sıklıkla yönelttikleri hayatî öneme sahip bazı sorular karşısında merak ve özlemle aradıkları tatminkâr cevapları bulmaları dileğiyle hazırlanmıştır.

Yazı boyunca “muhafazakâr” sözcüğüne yüklenen yegâne anlam “takvâ”, yani “Allah korkusu”dur.

PLUIE ENCORE APRÈS LA PLUIE @ 07-10-2008 16:41

PLUIE ENCORE APRÈS LA PLUIE

Babamın imzasını taklit edersem
Üçüncü muavini sersemletmem
Faydadan nasibime düşen
Demek midir?

Askılı kısa pantolonun derin cebi
Oradan eksik olur
Ne iç lastikten kesilmiş iki şeridin
Gön yuvayı tuttuğu çatal sapan
Ne de bir sarı cevap.

Eksik etmez bilyaları da cebinden
Beni ıslıkla sokağa çekip
Söğüt dalı yontmayı
Böğürtlen toplamayı
Çimmeyi tatlı çayda aklıma getiren.

Adamın Biri @ 07-10-2008 16:41

ekmeğini ısıra ısıra yürüyor, adamın biri
durup ta sevgilime şiir yazacağım ha?

oturmuş kaşınıyor ötekisi
bitlerini eziyor parmaklarıyla
hangi yürekle psikanaliz'den söz edilir ha?

sakatın birisi, bir çocuğa yaslanmış gidiyor
ben oturup andre breton'u okuyacağım ha?

Poesie Demoniac @ 07-10-2008 16:41

Bir insan boyu yukardan geçiyorum toprağı,
Dünyanın ışığı arkamda kalıyor hep:
Yanlışlar ve doğrularla boyanmış dünyanın.

Şeylerin titreyen örtüsü üzerinde
Dayanmak ve durmak bilmeyen
'Düşünce'yim ben.

Çıplak kuru bir kemik,
Üzerine söz yazılmış deri,
İnsan beyniyle beslenen ejderim.

Var @ 07-10-2008 16:41

şu senin bulutsu sesin var ya
uçtan uca tersyüz ediyor geceyi

yataklar var konuşmak için
öpüşmek için telefon kulübeleri

güneşler var, yıldızlar, samanyolları,
karpuzlar gümbür gümbür kapılarda.

tanrılar sofrası amma karanlık
yiyemem tek lokma yiyemem orda.

şu senin tutkulu sesin var ya:
ortak güzellik artı yara izi.

Pink Floyd grubunun kurucu üyesi Richard Wright kansere yenildi @ 07-10-2008 16:41

Efsanevi rock grubu Pink Floyd'un kurucu üyesi Richard Wright, yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 64 yaşında hayatını kaybetti.


Karl Marx’ın gazete yazıları @ 07-10-2008 16:41

Düşünceleriyle 20. yüzyıla damgasını vuran isimlerin başında gelen Karl Marx, kimilerine göre artıdeğer kuramıyla çığır açan bir iktisatçı, kimilerine göre tarihin ‘sınıf mücadeleleri tarihi’ olduğunu keşfeden bir tarihçidir. Bazılarına göre de asıl katkısı ‘yabancılaşma’yı teşhis etmesidir. Onlar için bu büyük düşünür, bir filozof olarak muteberdir. Başkalarına göreyse asıl önemli yönü, üretim ilişkilerinin toplumsal ilişkilerdeki belirleyici rolünü ortaya koyan bir sosyolog olmasıdır. Siyasal kaygılarla yaklaşanlar da ‘proletarya diktatörlüğü’ kavramını önemser ve onun siyasetçi yönünü öne çıkartır. Hiç kuşkusuz, bu değerlendirmelerin hepsi az çok doğrudur. Ancak tüm bunlardan daha sade ve isabetli bir yaklaşım herhalde şu olsa gerek: Dünyayı anlamaya ve değiştirmeye çalışan, çok yönlü, somut bir devrimcidir Karl Marx.

Üzerinden Sevişmek @ 07-10-2008 16:41

başkaları da var masada
ileri geri konuşuluyor

ötedesin o adamın duldasında
gözkapaklarına bürünmüş adam

eli her an omuzunda
eğiliyor sigaranı yakıyor

teşekkürler sigara dumanı,
sağolasın o adam!

onunla gelmişin buraya
yüzün yandan ve uzaklarda

David Gilmour: Solo Guitar @ 07-10-2008 16:41


Hoca, yurduna dönebilmeli @ 07-10-2008 16:41

Fethullah Gülen’in anılarından oluşan bir kitap yayınlanıyormuş. İşte Şu Ünlümüz gitmiş hayır duasını almaya. Bir Diğeri, vakti zamanında yemek yemiş.

Bir sürü ünlümüz: saygılarını, hürmetlerini sunmakta kusur etmemişler.

Çocuğu erken doğunca, çok erken ve çok küçük, Hoca’nın dualı altınını getirip

Amerika’dan, bebeğine takan Bir Doktorumuz olmuştu hani- en son.

Böyle bir ‘hürmetlerimiz sonsuz, aman dualarınızı esirgemeyin’ kuyruğu. Yıllardır.
İyileşmişti bebek. Sağ ve sağlıklı şimdi.

Semih Gümüş: Yazının Yalnızlığı @ 07-10-2008 16:41

Maurice Blanchot kendi yalnızlığı üstüne konuşmamıştır elbette, asıl sorunu yapıtın yalnızlığıdır ki, ‘Yazınsal Uzam’daki çok yönlü çözümleme özenilesi derinliktedir. Yazarın ve yazının yalnızlığı kavramının günümüzde anlamını yitirdiğini düşünenler çoğunlukta. Belki önce bu düzeydeki yalnızlık kavramından ne anlaşıldığını belirtmek gerekiyor.

Yazınsal uzam çevresinde yapılan üç yüz altmış derecelik bir dönüşün her adımını yorumlayarak yalnızlık kavramını derinleştiren Maurice Blanchot, yazarın bir başına bile yalnızlığın anlamını her zaman koruyacağını gösteriyor.

Ulus Baker: Spinoza ve Aşkın Diyalektiği @ 07-10-2008 16:41

Psikanalist Jacques Lacan Seminer'inin IV No'lu kitabında "aşkın yüce anından" bahsetmişti (le moment sublime de l'amour). Bu yüce an "aşkın iade edildiği" andır... Sevgi her zaman karşılığını aynıyla bekleyen bir duygu olarak görünür burada... Bir karşılıklılık beklentisi --ve çok basitleştirirsek, birini seviyorsam karşılığında onun da beni sevmesini isterim... Ve sevgi iade edildiğinde "dünyalar benim olur"...

Oysa psikanalizin en ilerlemiş kavrayışı bile böyle bir "karşılıklılık" momentinde duruveriyor. Başka bir deyişle aşka dair binlerce yıllık sohbetin ötesine pek geçemiyor: aşk sevilenle bir bütünleşme arzusudur diyordu Platon diyalogları... Tek gerçek sevginin tensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini söylüyordu Aziz Agustinos... Ve bu temalara, gündelik hayatımızdaki --ne kadar kaldıysa geriye-- idealler açısından halen tanışığız yeterince...

Yalınayak Şiirdir @ 07-10-2008 16:41

1. Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi'ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran'da
Acı Bacı'nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

Eric Clapton: Wonderful Tonight @ 07-10-2008 16:41


Bir Su Yılı Denebilirdi @ 07-10-2008 16:41

Bir su yılı denebilirdi geldi geçti
Üstünde durmuyorum.
Terledim, bulanık baktım.
Ne varsa kendiliğindendi
Hemen hemen evden çıkmadım.

Sanki avuçlarımda sürekli
Yıkanmış, tabağa konmuş bir meyvenin ellenmişliği,
Ola ki makyajı bir oyuncunun, karışmış gözyaşlarına
Yeni kireçlenmiş bir duvarın kireci
Avuçlarımda sürekli..
Bir su yılı denebilirdi üstünde durmuyorum
Kalmışsa kalmıştır bir çomak gibi
Kuru
Artık kullanılmayan bir demiryolu
Kararmış, kırık dökük
Üstünde bir yük vagonu.

Kimseyi sevmiyoruz @ 07-10-2008 16:41

Bizim ülkeyle ve insanlarımızla ilgili araştırmalar arttıkça bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyoruz.

Neden milli marşımızın “korkma” diye başladığını mesela...

Çünkü korkuyoruz.

Neredeyse milli karakterimiz olmuş bu.

Kaç milletin milli marşı halkına “korkma” diye seslenerek başlar sizce?

Nasıl bir ruh halinin cevabıdır bu?

Niye bu korku?

Son yapılan bir araştırma “yabancıları” hiç sevmediğimizi, onlara hiç güvenmediğimizi göstermiş.

Dünyanın en “sevgisiz” milletlerinden biriyiz.

12 Mart anıları @ 07-10-2008 16:41

12 Mart döneminin son günlerini hatırlıyorum. Faruk Gürler Cumhurbaşkanı olma atağını yapmış, kaybetmiş, Ecevit ile Demirel anlaşarak Korutürk’ün bu makama gelmesini sağlamışlardı. İşin başındaki “9 Mart/12 Mart” kadroları o zamana kadar itişe kakışa, ama Komünistler’e karşı bir ölçüde birleşmiş gibi yaparak gelmişlerdi. Gürler kanadının partiyi kaybetmesi, sanırım, nihaî hesabın görülmesinde öbür kanadın elini güçlendirdi. Faik Türün İstanbul’da Sıkıyönetim Komutanı’ydı ve tahminime göre “cuntacı” kanada sempatisi yoktu. Kontrgerilla, o zamana kadar pek kovuşturmaya uğramamış birilerini ağırlamaya başladı. Rütbe de yükseliyordu: Korgenerallikten emekli Celil Gürkan da Kontrgerilla’ya (“Ziverbey Köşkü” diye bilinen) alındı.

Fakat, bir yandan da kaçakçılar gözaltına alınıyor, tutuklanıyordu: sigara kaçakçıları, silâh kaçakçıları, her kullandığını kaçak kullanan bu toplumda bu canlı sektörün (bir çeşit “hizmet sektörü” sayabilirsiniz) çalışanları. Onların da hiyerarşisi yükselmeye başlamıştı.

Hap kadar çocuklara askerlik yaptırıyorlar! @ 07-10-2008 16:41

Laf bitmemiş, eksik bırakmışız... Hani gelecek yıl "okul önlüğü" kalkacak, fakat her okul yönetimi kendi gustosuna göre çocuklara gene bir üniforma giydirecekti ya, oğlanlara lacivert pantolon, kızlara lacivert etek, sözgelimi... Biz de "o zaman önlüğü kaldırmanın ne anlamı kalıyor" diye sormuştuk...

Çeşitli giyim biçimleri için Internet'te oylama yapılacakmış. (Okula giden çocuğun var ama Internet bağlantın yoksa, söz hakkın da yok.)

Milli Eğitim Bakanı, "serbest kıyafete" karşıymış. Yeni giysilerle çocuklar kendilerini rahat hissedeceklermiş ama "disiplinden de taviz verilmeyecekmiş" ...

Gelinim: sen arama! @ 07-10-2008 16:41

Dün gazeteden arayıp “Mahsun Kırmızıgül sizinle görüşmek istiyor” dediler.
Benim KanBeynimeSıçra-ma Anlarım var: onlardan oldu 1 adet. “Görüşemez!” dedim. Sonra da “Dalga mı geçiyorsunuz?” dedim. Böyle 1 ihtimale sığınarak.

Artık onca yılı deviren köşeciliğimde:
1) Ünlüler tarafından aranma aşaması
2) Ünlüler tarafından aranmama aşaması
3) Ünlüler tarafından yeniden aranıyor olma aşaması
4) Ünlüler tarafından kat’i surette aranmıyor olma aşaması-
Aşama aşama bunları yaşadım dairesel olarak.
ARTIK 4’üncü aşamaya kesin olarak fikslenmek istiyorum.


Yılkı @ 07-10-2008 16:41

Ben burada bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum
Benim atım her zaman.
Kim bilir kime sesleniyorum sessizlik
Yosunlar, taşlar, o mezar yazıtlarından
Yaz gelmiş, zakkumlar açmış, elimi bile sürmedim
Sürsem bile ne çıkar, ama sürmedim
Ölü bir şey kalıyor dünyadan, yapraklardan.

Ben burada bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum
Benim atım her zaman.


İstiklal Caddesi'ni inleten Santur'cular @ 07-10-2008 16:41


Etnik Müzik Arşivimizden: Manoochehr Sadeghi - Santur @ 07-10-2008 16:41

SANTUR'UN TARİHÇESİ VE DÜNYADAKİ TARİHSEL GELİŞİMİ

Santur'un tarihsel gelişimi hakkında pek çok farklı görüş mevcuttur.

Tarih içindeki uzun yolculuğunda birçok asya ve Avrupa ülkelerinde çalınmış ve değişik isimler almıştır.

Tüm Zamanların En İyi William Blake Şiiri @ 07-10-2008 16:41

Masumiyet Kehanetleri

Görmek bir kum tanesinde bir dünya,
Ve bir cennet bir yaban çiçeği'nde,
Tutmak sonsuzluğu avucunda,
Ve ebediyeti bir saatin içinde.
Kapatılmış bir kızıl gerdan kafese
Boğar tüm Cennet'i öfkeye.

Kumru ve güvercinlerle dolu bir kumru evi
Titretir Cehennem'in tüm bölgelerini.
Bir köpek, kapısında açlıktan ölen efendisinin,
Haber verir çöküşünü devletin.
Hor kullanılan bir at yol üstünde
Yakarır insan kanı için Cennet'e.
Her feryadı yaban tavşanının, izi sürülen,
Bir elyaf koparır beyinden.
Bir tarla kuşu, kanadından yaralı,
Susturur bir Kerub'un şarkısını.


Ya Çarşamba'yı sel alırsa! @ 07-10-2008 16:41

Avrupa Nükleer Araştırmalar Örgütü'nün Çarşamba günü gerçekleştireceği Big Bang deneyinden haberdar mısınız? Ben bir süredir ucundan haberdardım; ancak son birkaç gündür yazılanları okuduktan sonra hafiften paniğe kapılmaya başladım. Ben İsmet Berkan gibi uzun uzun işin tekniğinden sözedebilecek değilim, bu işlere hiç kafam basmaz. Ancak yine de işin özü hakkında bir kanaatim var. Batılı bilim adamları evrenin oluşmasına sebebiyet verdiğini düşündükleri Big Bang'in ne idüğünü anlamaya çalışıyorlar. Benim gibi “Allah yarattı” deyip işine bakan iman sahiplerinin anlamakta zorluk çekeceği beyhude bir gayret bu...

İçgüveyisinden hallice @ 07-10-2008 16:41

Türk-Ermeni futbol dostluğu "döküntülük" düzeyinde pek güzel kuruldu maşallah... İki takım da dökülme yarışına girdi, daha az dökülen maçı kazandı... Mesele bundan ibarettir. "Tarihi zafer" falan gibi lafazanlıklara yüz vermeyiniz.

Takımın "dostluk gösterisi" amacıyla maça asılmamış olduğunu da, düşünmek bile istemiyorum! Fakat "gol atınca çok fazla sevinmeyin de adamlara ayıp olmasın" şeklinde kulakları bükülmüş gibi geldi bana...

Sanırım İspanya, Belçika gibi takımlar bu Ermenistan'ı grubun "averaj takımı" haline getireceklerdir. Bu oyunla, iki gün sonra, çarşamba akşamı bizi bekleyen bozgun da belki aklımızı başımıza toplamamıza yardımcı olacaktır. Sonucu da on üç ay önceden söyleyeyim: İspanya birinci olacaktır, biz ikincilik için Belçika'yla çekişeceğiz... Hiç öyle heyecanlanacak bir durum yok ortada.

nehirler aka aka @ 07-10-2008 16:41

Görüyorum ki, bir an önce varmak istiyorsun oraya. Gerginsin
kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu
coşkunluğun ne güzel, öfken ne güzel
Sana selam, sana saygı
ey yolcu.

Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu?
Neler var yolunun üstünde, düşündün mü?
Koşar-adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin?
bu hızla şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı?
Ovada dikenler yollara uçmuştur, kuru dereleri seller basmıştır,
kar yağmıştır belki o tepelere? Böyle, uçar gibi geçip
gidebilecek misin oralardan, hemen varabilecek misin oraya?
Belki sırtlanlar üşüşmüştür leşlere, kuzgunlar tutmuştur belki
yolları. Belki silinmiştir ayak izleri yolcuların.
Bütün bunları düşündün mu ey yolcu?
çünkü sen, ne ilk yolcususun
bu yolun, ne de son.

Heinz Politzer: Franz Kafka, der Künstler @ 07-10-2008 16:41

Pazarlamacı Gregor Samsa'nın devcileyin, bir böceğe dönüşümü, Değişim öyküsünün henüz ilk cümlesinde gerçekleşir. Daha yerin­de bir söyleyişle, ilgili cümleden önce olup biter bu dönüşüm. An­tik bir tragedyadaki gibi, öyküde olayın yalnızca son perdesinin ser­gilendiği görülür. Klasik dramaturginin temel öğesinin, yani kahra­man tarafından işlenen suçun ne olduğu sorusunun ve bu soruya verilecek yanıtın öykünün akışı içinde yavaş yavaş oluşturulması, Değişim'de kendinden emin bir tutumla bir yana bırakılır. Oku­yucu, cinayeti işleyen kişiyi kıskıvrak yakalanmış karşısında gören, ama işlediği suç ve peşine düşülmesinin haklı nedenleri konusunda tam bir kuşku içinde bulunan bir dedektifin rahatsızlığını yaşar. (Bu rahatsızlık, Dava'da Josef K. ile ilgili olarak büyüyüp katlanıl­mazlığın sınırına dek gelip dayanır.)

Ölüm anksiyetesi ve edebiyat @ 07-10-2008 16:41

Rus asıllı varoluşçu psikiyatr Yalom, Tolstoy’un ‘Anna Karenina’sından yaptığı bir alıntıyla ölüm korkusu karşısındaki uyanışımızın, gündelik hayatın sıradan görünen olayları arasında bulunabileceğini belirtiyor

Irvin Yalom’un Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek kitabı için masa başında oturduğum şu gün İlhan Berk ölüme kucak açtı. Uzun ömründe, beyninin kıvrımlarından geçip kaleminin ucuna damlayan binlerce ses, Yalom’un ‘dalgalanma’ diye adlandırdığı, nesillere ulaşma işini gerçekleştirmek için artık İlhan Berk’siz devam edecek yola.
Üstelik bu kitabı elime ilk kez alıp, cümlelerin arasına daldığım zaman yine bir başka şairin dizeleri hiç durmadan yankılanıyordu kulaklarımda:
Ölüm/ bir ipte sallanan bir ölü./ Bu ölüme bir türlü/ razı olmuyor gönlüm.

Yalanlar cumhuriyeti @ 07-10-2008 16:41

Yaklaşıyor 9 Eylül, şimdi kalpakların tozu alınmakta, palaskaların tokaları parlatılmakta, tüfekler cilalanmaktadır. İzmir'e girdiğimizde henüz doğmamış olan dedeler, "malul gazi" kılığında törenlere katılacaklar, aralarında aşka gelip çakaralmazı kuru sıkı patlatanlar da çıkacak. Hükümete küfür eden de bulunur.

Gazi amcanın 1922 yılında en az 20 yaşında gencecik bir asker olması için en az 1902 doğumlu olması gerekir, yani şu anda 106 yaşında!

Basın bu görüntüleri "İstiklal Savaşı gazilerimiz gözlerimizi yaşarttı" falan diye dayayacak. Aydın Doğan'ın ve Zafer Mutlu'nun adamları da hamiyetli ve de hamasi yazılarıyla okur gözü yaşartacaklar elbette. Ey vatan, gözyaşlarını, sil yetiştik çünkü biz... Saçı bitmedik yetim, falan filan.

Çok karışık çooook! @ 07-10-2008 16:41

Louis Vuitton, Hürniyet’in arka sayfasına a-ha çarşaf kadar (tam çarşaf) ilan vermiş.
Bi baba-kız kırlarda. Kız uzanmış: Louis Vuitton çantası yanında. Yaratıcı Baba-kız Çalışması Buluşması ilanı. Yani.
‘Annecim!’ oldum gözlerim değer değmez.

Yeminle, size yeminle: Rutkay Aziz’len kızı Büyük Televizyon Samimiyeti Doğa Rutkay zannettim ilk bakışta. Baba-kız Coppola’larmış! Son ‘Baba’ filminde kızına başrolü verdiğinden ve filmi, kızının yetenek fırtlanmasıyla batırdığından beri kılım bu baba-kıza. ‘Lost in Translation’ın iyi bir küçük film olması dahi, Sophia Coppola’nın ‘babadan talihtorpilli’ statüsünün adalet duygulanımlarımı rendelemesi halini, iyileştiremedi.

Yakarı @ 07-10-2008 16:41

Kafalar ver bize ateş olsun kor olsun
Göksel yıldırımlarla yanmış kafalar
Uyanık kafalar adamakıllı gerçek kafalar
Yansıyarak senin varlığından gelsin

İç’in göklerinden doğurt bizleri
Sağnaklı uçurumlarla delik deşik
Ve bir esrime dolaşsın içimizi
Bir cırnakla akkor halindeki

Stad @ 07-10-2008 16:41

hıncahınç bir stadda
duvarlar merdivenler kapı oyukları
demir rampalar
ve beton çölü toprak.

İnsan kene gibi yapışmış kentine
. sahipsiz kentimizin yapı direklerine ve isteklerine
Görünüşte
beton yiyen beton salgılar
nikel döküyor kundaktaki çocuklar
. daha hızlı gidemez miyiz diye bağırıyor ihtiyarlar
. ölüm niçin bu kadar korkunçlaşıyor her şeyimiz var
Ve tahtalar
otomobil ve gemiler var
Her şey ve her şey yer yuvarlağının
Devrile devrile geldiği noktada

Ağzımızla gülmeyiz @ 07-10-2008 16:41

Satış rakamları baş aşağı giden emekli memur gazetesi, "vallahi biz de solcuyuz" diyebilmek için özel bir atraksiyon düzenlemiş, "sol çıkışını arıyor" başlığıyla solcu okuru gıdıklayıp eski günlerine, eski saygınlığına, bu arada elbette eski tirajına da kavuşmaya çalışıyor... Kavuşamayacaktır ama zarar yok, varsın avunsun. Öte yandan, bir liberal gazetemiz de "biz de, biz de, vallahi biz de solcuyuz, sandığınız gibi AKP yanlısı değiliz" diyebilmek için kendi kendine bir sol arayışı sürdürüyor, birbirinden okunmaz, birbirinden lezzetsiz yazılar her gün çarşaf çarşaf sayfa doldurmakta kullanılıyor... Bu sayede "akademisyen" takımından yarasını kaşımayan yeteneksiz kalmadı maşallah...

Derin devletimizin Nuriş çete(leme)si @ 07-10-2008 16:41

Geçenlerde gece 10’da FoxAnahaber’de denk gelip seyrettim: korkunçtu, korkunç!

Nuriş lakaplı feci psikopat suratlı Çete Lideri Nuri Ergin, devletimizin Uşak Cezaevi’nde çıkarttığı ‘isyanda’, bir pencereye tünüyor. Bağırıyor, çağırıyor. “Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü!” diye yırtınıyor.

Sonra kardeşi Vedat Ergin çıkıyor, hapishane dışına seslerini duyurma gayretiyle olsa gerek, yine tüneyip pencereye dışarı doğru bağırıyor: “Biz BU DEVLET için kurşun sıktık. Hem de sizin için, hem de asker için.” Çıkartıp silahını gösteriyor iftiharla. “Bak, bak! Veli abiyi ara. Veli Küçük’ü ara bizi sor. Başka bir şey söylemiyorum.”

555 k @ 07-10-2008 16:41

şimdi bursa'da ipek çeken kızlar
bir karasevda halinde söylemektedir:
görmeğe alıştığımız nice yazlar
kimleri alıp götürdüler ama kimleri
karanfil bıyıklı genç teğmenleri
ak saçlı profesörleri, öğrencileri
adları şuramıza işlemektedir
ah dayanmaz dayanmaz bakmaya gözler
bir karasevda halinde söylemektedir
şimdi bursa'da ipek çeken kızlar.

Aylak Köpek @ 07-10-2008 16:41

Veramin meydanını, açlık gideren ve günlük yaşantının basit gereksinimlerini karşılayan birkaç ekmek fırını, kasap, attar, iki kahvehane ve bir berber oluşturuyordu. Meydan ve kavurucu güneş altında yarı çıplak, yarı yanık dolaşan insanlar gurup vaktinin ilk esintilerini ve gecenin bastırmasını bekliyorlardı. Ne insanlarda, ağaçlarda ve hayvanlarda bir hareket vardı ne dükkanlarda iş. Sıcak hava başlara ağırlık veriyor gelip geçen otomobillerin kaldırdığı toz, masmavi gökyüzündeki hafif toz bulutunu sürekli yoğunlaştırıyordu.

Meydanın bir tarafındaki yaşlı çınarın gövdesi oyulmuş ama ağaç yine de inatla eğri büğrü dallarını her bir tarafa uzatmıştı.Tozlu yapraklarının gölgelediği yere genişçe büyük bir seki yapmışlardı. İki çocuk burada bağıra çağıra sütlaç ve kabak çekirdeği satıyordu. Kahvenin önündeki arktan boz bulanık bir su akıyordu tabii buna akma denirse.

The Weeping Meadow @ 07-10-2008 16:41


Siz Saatleri @ 07-10-2008 16:41

siz, saatleri yaşadınız. zamantaşlarını. niceldir saatler. adsızsırlar. renklerini, kokularını kişiselliklerden alırlar.
aylar birbirinin içinden yürüyebilir. ağustosta bile marta gönderme vardır. yine de gönderme mevsim mantığıyla sınırlıdır.
günlerse bambaşka. bir günün öbürünün önüne geçmesine izin yok. günün gizi hem kişiselliğimizde, hem de onun kendi kişiselliğinde.
siz, saatleri yaşadınız. henüz sözcük haline dönüşmemiş, ya da bir sözcük karşılığı oluşmamış durumlar yarattınız. tanığınızım.
aylar ayları açıklıyor.
saatler saatleri kum saatiyle açıklayabiliyor.
açıklanmayan tek şey aşk: en büyük sayrılık ve en büyük sağlık.
günü tam gelmemiş olarak bir yanını gizleyen duygu.

Zor siyaset... @ 07-10-2008 16:41

Ben gençken Türkiye’nin devlet yönetimiyle dalga geçmek için çok sık tekrarlanan bir kalıp vardı.

“Dünyanın bütün devletlerinde durum ciddidir ama vahim değildir... Türkiye’de ise durum ciddi değildir ama vahimdir.”

Gerçekten de böylesine vahim bir gayri ciddiyeti yeryüzünde bulmak kolay değil.

Hiç yoktur demiyorum.

Bunca devlet arasında bize benzeyen birileri daha çıkar ama sanırım onları bulabilmek için Okyanusya’da, Afrika’da hatta belki Ortadoğu’da falan dolaşmak gerekir.

Zaferimiz holiday olsun! @ 07-10-2008 16:41

Büyük Türk-Kürt-Arap Düşünürü İbrahim Tatlıses (her 3 millet için de düşünüyor sürekli) patlatmış Zafer Bayramı şerefine “Mustafa Kemal olmasaydı benim adım Abraham Sweetvoice olacaktı” diye.
Hakkaten. Öyle olacaktı.

Hem Arap+Kürt+Türk Yahudisi mi acaba İbrahim Tatlıses? (1 Yalçın Küçük esintilenmesi!)
Ben de Zafer Bayramı coşkusuyla donanıp (zira: “Zafer bayramımızı kutlamayanlar varsa, ZORAKİ bu ülkede kalmasınlar, başka ülkeye gitsinler. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diyemiyorsa güle güle” DE buyurmuş İbrahim Sweetshit) düşüne yazdım-
Benim adım mesela Fairyqueen Madişvili olacaktı, Atatürk olmasaydı. Kemalist Tapu, pardon Nüfus Memurları, soyadlarının Madişvili olduğunu söyleyen babamın ailesine “Ne lan Madişvili? Size Mağden’i çakalım” tarzı bir ‘jest’ yapmayacaktı.

Mevsimlerin İnsana Yaptığı Fenalıklar @ 07-10-2008 16:41

Mevsimlerin bizim âşıklarımız olduğunu bilmezdim
Bizi duysunlar için doluyorlarmış meğer etrafımıza
Koynumuzdan her geçişinde kendine yol edermiş bir mevsim
Ve gelirmiş sargımız kalkıverince uyarak çağrımıza

Ruhu saran zevklerden söz açtı da nice yıldır nice insan
Kimseler anlatmadı sargıların kaldırıldığı zamanı
Söylenmedi çıplak kaldı mı ruh neydi hemen rengi koyultan
Neydi öperken akıtır öpülürken pıhtı kılardı kanı


Göçebe @ 07-10-2008 16:41

Sen sık sık gülen gülerkende
Sevecen bir akdeniz çizgisini
Sol yanına ağzının
İliştiren çocuk özenle
Yabana mı atıyorum yani seni
Yabana mı atıyorum saat altı buçukları
Çocuk ve Allah'ın en eski baskısını
Değil, değil bunların biri
Gözlerimin gemileri kuş istiyor
Açılıp kapandıkça sevdam
Kapanıp açılıyor bir mavi
Şahmaran süt istiyor kefeninde
Üç aylık ölmüş çocukların
Kerem ile Arzu geliyor Aslı ile Kamber
Ay kana kana batıyor

Münir Göle: Borges’in Geceliği @ 07-10-2008 16:41

Borges’i eskiden beri döne döne okuyorum; elinden, son zamanlarında da dilinden çıkanların hepsini okudum herhalde; hakkında yazılan biyografilere, eleştirel kitaplara, incelemelere, söyleşi kitaplarına erişebildiğimce uzandım; Borges’in verdiği sayısız referans kitabını buldum, karıştırdım, indirdim. Kimi konferanslarını, kimi televizyon programlarını, kimi konuşma ve tartışmalarını izledim, dinledim. Borges’i daha iyi okuyabilmek için İspanyolcayı söktüm. Buenos Aires sokaklarında onu kendime hayali bir rehber olarak aldım, yaşadığı iki adrese, gittiği confiterialara, kitapçılara uğradım; onun yazılarında bıçak dalaşlarına sahne olan bölgelerin şık semtlere dönüştüğünü gördüm; Epifanía’nın, ya da Borgeslerin taktıkları isimle Fanny’nin yaşadığı, turistler için tango ve Maradona anlamına gelen yoksul La Boca mahallesinde dolaştım.

Vatanın ters köşesi @ 07-10-2008 16:41

Bir Türk dünyaya bedel olduğu gibi, vatanın da her köşesi birdir. Zaten imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle değil miyiz canım?

Hatta, orada bir köy vardır uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür.

Fakat köye giden intihar ederse işin tadı da ufaktan ufaktan kaçar tabii...

İstanbul Emniyeti'nden alınıp Diyarbakır'a atanan bir polis kızımız, kendi kafasına kurşun sıkmış. (Basın "tek kurşun" diyor, ikinciyi sıkabileni analar henüz doğurmadılar.)

Kızın adı Seval, Ayşe de olabilirdi Fatma da.

Çöl Eskisinden Geniş @ 07-10-2008 16:41

“Ailenin Budalası”; Sartre’ın 2136 sayfaya yayılan üç ciltlik anıt-kitabı, yayımlanışının 30. yılında yeniden değerlendiriliyor. 1960’da, 55 yaşında koyuluyor Flaubert üzerine yazmaya Sartre. Gerçi hazırlıkları çok daha eskilere uzanıyor ama, asıl, 1960-71 arası, üç kez yazıyor kitabı, gene de bitiremiyor — 1973’te yarıyarıya kör oluşu, bu kopuşun en önemli nedeni.

Flaubert’e, önce “Baudelaire” ile (1946), “Ermiş Genet” ile (1949-51) ve yarıda kalan “Mallarmé” ile (1952) hazırlanmış Sartre. Çarpıcı kesişme, kendi yaşamöyküsel anlatısı “Sözcükler” (1963) okunduğunda göze çarpıyor: Kendi içinden ötekini, ötekinin içinden kendini okumak. Yazı tarihinde bir benzeri olmayan arkeoloji denemesi. “Bugün bir adam hakkında ne bilebiliriz?” sorusuyla Flaubert’e olduğu kadar kendi çocukluğuna yönelmek istememiş mi Sartre, gerçekte?

Korkarak Vinç @ 07-10-2008 16:41

n'olur bir bebek alalım oyuncakçıdan
karnına bastıkça "bi dakka" desin,
şeye gidelim, içaçan'a, ordan dönünce
ikinci ev çıksın karşımıza, soldan.
amerika aile dramlarını işleyen filmler vardır,
taşra illerinde geçer, falan;
bir sürü de ev vardır seyrek seyrek
öyle bir evin kapısından girelim:
kader sokak, 13/2
adresim oldun benim,
biliyorsun bunu değil mi?

Asaf Halet Çelebi: Mariyya @ 07-10-2008 16:41

çin kadar uzaklardan
cankadar yakından
sen bir masal kızısın
dün
çinden gelmiştin
bugün
lizboa'dan
yüzünde tarçın kokusu
gözünde cîn
bir gün buradan gidersin
mariyya

Otomatik pilot çaresizliği @ 07-10-2008 16:41

Bazen işte kendi-nizi otomatik pilota bağlanmış bulursunuz.
Kendiniz bağladınız aslında kendinizi otomatik pilota. O düğme sizin düğmeniz.

Yarı farkındaydınız; değildiniz: Ama düğmeye siz bastınız.
Şimdi bakıyorsunuz sizi taşıyan o tek kişilik uçak, uçağınız yani, tepe aşağı süzülüyor.
Evet uçağınızın düştüğünü söyleyemeyeceğiz.

Zira uçak, otomatik pilota bağlı. Bağlandı. Bağlanmış yani. Sizin tarafınızdan.
Siz hatırlamıyor olabilirsiniz.

Gölgeleri Kullanmak @ 07-10-2008 16:41

İşte bir ses geçiyor sıkıntıdan
baksam pencerede yağmur da var,
hani saçlarını ya da göğsünü
çok ince bir hüzünle bezeyen.
Oyuncaklar da var yalnızlıktan
bir parkta ölümü güzel kılar,
hani sarmaşıkça uzandığın yatakta
durmadan aşıladığım sana.

Hayır yaşamıyor suda o balık,
bir yanıltı daha çiçek aldığım.
Herkesin bebeği var odalarda
ölüme ve daha sıkılmak için.
Uzayan sakalım sabaha kadar
uçup giden bir kuş koynundan,
belki yanında bile olmadım.

Metin Eloğlu: Varken @ 07-10-2008 16:41

Henüz yaşarken bu efendi umut;
Karanlık günlerin aydınlığa döneceği.
Sakın tavsama sakın yüksünme;
İnsanın yarası sağken iyileşir
sağken omuz silkersin bunca engele
ergene, ereğine sağken ulaşırsın.



Karakutu Sartre: Hiçlik @ 07-10-2008 16:41

dokunmak acıtmaktır
güzellik  evidir  iyiliğin
ruh, dünyanın direğidir
düşünce, aşkın artığıdır
her insan bir toplumdur
her renk sonsuzluğa varır
her canlı kendiyle örtüşür
her şey mutludur kendiyle
bilgi, bilinmek için değildir
her düşünce bir tür uykudur
kendisizlikten ibarettir insan

Teşekkür @ 07-10-2008 16:41

Evet hep açık gidip gelen ağzın içindi,
Gökyüzünün o huysuz maviliği içindi,
Elma kokan bir Türkçeyle konuştuğun içindi
Ölümün sefil, kötü belleği içindi
Her gün Pazar kurulan o sokaklar içindi
Saçında uykusu kaçmış çiçekler ıslattığın içindi
Çocuklar okuldan dönüyormuş gibi sesin içindi

İşte bütün ama bütün bunlar için sana teşekkür derim

Ünlü şair İlhan Berk vefat etti @ 07-10-2008 16:41

İlhan Berk

Türk şiirinin en büyük isimlerinden İlhan Berk Bodrum'da bir süredir tedavi gördüğü hastanede hayata veda etti.

Hayatı

1918'de Manisa’da doğdu. İlk ve orta okulu doğduğu kentte tamamladı. Balıkesir Necatibey İlköğretmen Okulu’nu ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nü bitirdi. Zonguldak, Samsun ve Kırşehir'deki liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı...

Veda @ 07-10-2008 16:41

güpegündüz kırıldı cam
penceremde veda
çınarın yaprağa anlattığından
gün –bütün bir ceset gibi
bahçede şimdi.

penceremde yas
çekildi özsular içerlere
çokça cam kırığı kıyı ve duvarlardan
aştı gün.


Meraklısına okuma notları @ 07-10-2008 16:41

"Bir zamanlar bir Siyam kedisi vardı, kendisini aslan zannediyor ve yakışık almayan bir tarzda Zebraca konuşuyordu. Bu dil Afrika'da yaşayan bir çizgili at ırkı tarafından kişnenir. Şimdi: Masum bir zebra cengelde yürür ve başka bir yönden de küçük kedi yaklaşır; karşılaşırlar. Siyam kedisi mükemmel Zebraca telaffuzuyla, "Merhaba" der. "Çok güzel bir gün değil mi? Güneş parlıyor, kuşlar şakıyor, bugün dünya yaşamaya değer bir yer, öyle değil mi?"

Zebra bir Siyam kedisinin zebra gibi konuşmasına o kadar şaşırır ki, kıskıvrak yakalanmaya müsait hale gelir. Böylece küçük kedi onu hemen kıskıvrak bağlar, öldürür ve gövdesinin en leziz parçalarını yuvasına taşır."
(Spencer Holst/Kedilerin Dili)

Öyle aman aman bir film değildir @ 07-10-2008 16:41

Cumhuriyetin onuncu yıldönümü kutlamaları kapsamında Sovyet sinemacılarına çektirilmiş ve belgesel tadı verilmiş bir propaganda filmi vardır: "Türkiye' nin Kalbi Ankara" ...

Altmışlı yıllarda yasaklanmış ve epey gürültü koparmıştı. Sonra serbest bırakıldı, biz Sinematek'te seyrettik, "bu muymuş" dedik.

Şimdi yeniden gündeme geldi. O yılları yaşamamış olan ya da hatırlamayan genç gazeteciler, bunu yeni ve önemli bir konu sandılar.

Bu film, cumhurbaşkanlığının Internet sitesinde yayınlanıyormuş da öyle kıymete bindi... Şu anda bazı gazete siteleri ve haber siteleri de yayınlıyorlar, rahatlıkla ulaşıp izleyebilirsiniz.

Medya ve oyun @ 07-10-2008 16:41

Ben sizi İstanbul’da sokağa çıkamayacak hale getiririm istersem.

Televizyon bültenlerinin ilk haberleri olarak iki cinayeti veririm her gün.

Gazetelerin birinci sayfasına cinayet haberlerinin en kanlı görüntülerini koyarım.

Üç gün sonra bir dehşet şehrinde yaşadığınıza inanır, sıkıyönetim ilan edilmesini bile istersiniz.

Üstelik verdiğim haberler doğrudur da.

Gerçekten öyle cinayetler işlenmiştir.

Andrei Tarkovsky Röportajı @ 07-10-2008 16:41

Film anılardan oluşur. Muhtemelen ölmek üzere olan bir adam ölmeden önce hayatının en önemli anlarını hatırlamak ister.
...
İç etki anlamında babamın üzerimde hayli tesirli olduğunu düşünmüyorum. Esas olarak her şeyi anneme borçluyum.
...
Bir Rus sanatçısı için artistik yaratının en önemli yönü, onu olduğundan çok güzel göstermek değil, onu ahlâkî bir çerçeve içinde sunabilmektir.
...
Sinema kendi özgün karakteriyle varolur ve bu niteliğiyle diğer sanatlardan ayrılır.
...
Olaylarda, dünyada olan gerçeğin hakikatte olduğundan daha büyük bir hal içinde algılanma biçimi. Bu nedenle kutsal bir şeyden söz edince veya hakikati arayış bu benim için...
...
Bir romantik için hayat, yaratmak için sadece bir araçtır. Şair için yaratmak bir zorunluluktur, çünkü bunu isteyen ve başından beri canlı olan bir ruha sahiptir O. Böylece bir sanatçı, bir şair- bir romantiğin aksine- herkesten çok tanrıya olan yakınlığını anlar. Bu mantıklı. Yaratmaya ayarlanmış yeteneğin anlamı budur. Sanki bu yetenek başlangıçta alınmıştır. Öte yandan bir romantik ise kendi kabiliyetinde, kendi yaratıcı faaliyetinde özgün bir güzellik bulmaya çalışır.

Richard Polt: Martin Heidegger: Tarih, kalıtım ve yazgı @ 07-10-2008 16:41

Heidegger şimdiye kadar tarih üzerine fazla bir şey söylemedi, fakat o tarihi, Varlığımızın can alıcı kesinliği olarak gördü. Aslında bu konuyu niçin daha önce açmadığını anlamak için daha önce geçen birçok olgunu ayrıntılı yorumunu yapmalıyız. Varlık ve Zaman’ın ikinci bölümünün beşinci kısmında otantik varolmanın heyecanlı betimlemelerinde ve varlığımızın tarihsel karakter biçimlerinde bu konuyu açmak işin hazırdı.

Heidegger yalnızca savaşların, denemelerin, politik hareketlerin ve benzerlerinin akademik araştırmaları olarak tarihi anlamaz. Gerçekte o, savaş ve diğer tarihi olguların kendilikleriyle öncelikle ilgilenmez. Onun asıl amacı, insan varlığının gerçekteki tarihi doğasıdır. Heidegger bunu tarihsellik (Geschichtlichkeit) diye adlandırır. Geçmiş olayları ve durumları bize anlamlı yapan ve onların bilimsel incelemesini olanaklı kılan tarihsellik yöntemine şükran borçluyuz. Buna ilaveten her ne kadar tarihçi olmasak da, otantik varolmamızla tarihsel olabiliriz.

Zenginlerin karanlık dünyası @ 07-10-2008 16:41

Büyük paralar kolay kazanılmıyor.

Eğer önemli bir icat yapmadıysanız, sezgilerinizi, yeteneklerinizi ve özel ilişkilerinizi kullanmanız gerekiyor o paraları biriktirmek için.

Sonra, o parayı nasıl kazandığınızı ortaya koyan izleri silmeniz...

Daha sonra da biriktirdiğiniz paraları korumanız gerekiyor.

Bizimki gibi “muhataralı” ülkelerde parayı korumak zor.

Devlet burada her şeye egemen olduğu için istediğini zengin eder...

İstediğini de bir fakire çevirir.

Yeraltından Notlar @ 07-10-2008 16:41

Daracık dünyamda, insanlardan kopuk, manevi olarak çürümüş, yeraltında kinimle başbaşa nasıl boğuştuğumu anlatmak pek de hoş olmasa gerek. Üstelik romanların bir kahramanı olur, bense bir kahramanın taşımaması gereken tüm özellikleri taşıyorum. Bizim gibi insanları anlamanın en kolay yolu budur. Bizler, yaşama yabancılaşmış, zorla yürüyen insanlar olduğumuzdan dolayı bu yazdıklarım etkili olacaktır. Üstelik gerçek hayata öylesine yabancılaşmışız ki, adını bile duymak istemeyiz. Bunda da o kadar ileri gideriz ki, gerçek hayatı ancak kitaplardan öğrenebileceğimize inanırız.

Peki, ama neden bazen olmadık hareketler yapıp, aptalca arzular peşinde koştururuz? Bunun nedenini biz bile bilmiyoruz. Üstelik bu olmadık isteklerimiz gerçekleştiğinde en çok zararı görecek olan da bizizdir. Sırf denemek için içimizden birinin bağlarını çözüp, esaretim kaldırarak özgürlüğe kavuştursanız bile, o yine esaret altına girmek isteyecektir. Eminim ki, bu yazdıklarımı okuduğunuzda kızgınlıktan ayaklarımızı yerlere vuracak ve:

Cumhuriyet dönmesi @ 07-10-2008 16:41

Magazin çevrelerinde Sisi namıyla maruf, aynı zamanda halk arasında "dönme" tabir edilen bir transseksüel vatandaşımız var: Sayın Seyhan Soylu.

Bir tarihte, kendisiyle yapılan bir söyleşide, mutluluğu, "seviştikten sonra bir tek kâğıtlı sarmak" şeklinde tanımlamıştı, belki hatırlarsınız.

Bu değerli şarkıcı, televizyon sunucusu, radyo yöneticisi, dergi koordinatörü, menajer ve organizatör, bir dizi "cumhuriyet kadınları gösterisi" düzenlemiş. "Bu projeyi cumhuriyet mitinglerine dönüştürebilirsek ne mutlu bize" diyor...

Keşke... Umarız katılım da beş milyon kişiyi bulur gene...

Bu gösteri adım adım Anadolu'yu dolaşacak, son olarak da Cudi Dağı'nda sergilenip milli birlik ve beraberliğimize atıfta bulunacak.

Ben olsam, son programı 10 Kasım sabahı Dolmabahçe'de gerçekleştirirdim, işte en güzel "matine" ...

2016 Olimpiyatları ülkemizde yapılıyor @ 07-10-2008 16:41

İstikbaldeki medya haberlerini şimdiden okuyabilen bir buluş yaptım; patentini almak üzereyim. Bazı örnekler aktarayım:

İlk hazırlıklar

24 Ağustos 2012: Uluslararası Olimpiyat Komitesi UOK, 2016 oyunlarının Türkiye’de yapılacağını açıkladı.

31 Ağustos 2012: Haberin duyulması üzerine bütün dünyada Kürt, Ermeni ve Kıbrıslı Rum göstericiler “Jenositçi Türkiye’ye gitmeyin” kampanyaları başlattılar. Bu arada, Milli Komite tesisleri ihaleye çıkardı.

The Verve - Bittersweet Symphony @ 07-10-2008 16:41


Patetik @ 07-10-2008 16:41

Kalkıp da sözlüğe bakmayın, "dokunaklı" demek... Ama ben "acınacak durumda" anlamında kullanıyorum, tamam mı?

"Sol" olduğu ısrarla ileri sürülmekte direnilen "kesimde" bazı kıpırtılar var, biliyorsunuz: Deniz Baykal muhaliflerinin kuracakları "CHP Light", bir de "10 Aralık hareketi" olarak bilinen birilerinin partisi... (Bilinen dedim ama, Profesör Burhan dışında bunların kimler olduklarını bilen de yok!) Bu arada sosyalistler de "Susurluk konusunda bağırıp çağırdılar ama Ergenekon konusunda ağızlarını açamadılar" suçlamasının ağırlığı altında kem küm edip duruyorlar... Rezil oldular, şimdi laf çevirmeye çalışıyorlar.

Genel görünüm bu. Ciddiye alınacak bir yanı da yok.

Yeni baştan @ 07-10-2008 16:41

Tuhaf memleket burası, tuhaf.

Hastalanmış bir yer.

Bünyesinde bir tümör var sanki.

Bence o tümör, ordunun ve yargının siyasetteki rolü.

Orduyla yargıyı siyasetten çıkarmadıkça bu ülkeyi düzeltmeye imkân yok.

Ne yaparsanız yapın sürekli ateşlenir burası.

Bu iki kurumun siyasetle ilişkisi, bütün hayatın ritmini bozuyor.

Der Himmel über Berlin @ 07-10-2008 16:41

Çocuk çocukken bir keresinde
yabancı bir yatakta uyandı...
...ve şimdi hep tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü,
şimdi ise sadece bazen.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu,
şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünemezdi...
bugün ise ürküyor.
Çocuk çocukken zevkle oyun oynardı.
Şimdi ise ancak iş yapınca
yoğunlaşabiliyor.

onlar ve biz @ 07-10-2008 16:41

ön balkonda oturmuş
konuşuyorlardı:
hemingway, faulkner, t.s. elliot,
ezra pound, hamsun, wally stevens,
e.e. cummings ve birkaçı daha.

“baksana” dedi annem “şunları
susturamaz mısın?”

“hayır,” dedim.

Aslında aşkı yazıyorum @ 07-10-2008 16:41


‘Dövüş Kulübü’, ‘Tıkanma’ gibi sert romanların yazarı Chuck Palahniuk, aslında partilerde bir köşeye çekiliveren sıkılgan bir insan olduğunu söylüyor. Yine de edebiyat etkinliklerinde çeşitli çılgınlıklar yapıp odakta kalmayı seviyor. Amerika’nın en ünlü ve en tartışmalı yazarlarından biri değilken Palahniuk Freightliner’da dizel tamircisiymiş. İsviçre’nin küçük yolcu uçaklarının hidroliklerinden bahsederken neden bahsettiğini bildiği hissini veriyor.


Depeche Mode: Enjoy The Silence @ 07-10-2008 16:41


Dışarıda @ 07-10-2008 16:41

Bazen yaşamak, kendimize bir hapishane inşa etmek anlamına geliyor.

O hapishanenin içine girip yavaş yavaş dışarısıyla ilişkimizi kesiyoruz.

Sadece o dört duvarın arasında olanlar ilgilendiriyor bizi.

Çeşitli olaylarla dolu o kıpır kıpır dünya bize yabancılaşıyor.

Hayatın binlerce yüzü olduğunu, yaşamanın zevk alma anlamına da geldiğini, acı kadar neşeye de yer bulunduğunu, korkuların yanında sevinçli şaşkınlıkların da barındığını unutup gidiyoruz.

Neci olalım? @ 07-10-2008 16:41

Darbeden birkaç gün sonra... Hayır, eski darbe, 27 Mayıs yani... Milli Birlik Komitesi üyelerinden biri gazetecileri toplamış, sormuş:

"Eee, söyleyin bakalım çocuklar, sağcı mı olalım solcu mu?"

Bu soruya, MBK'nın içindeki "kendi çocuklarından" bazıları sağcı olalım şeklinde yanıt vermişlerdi de birkaç ay içinde tasfiye edilmişlerdi hani... Tasfiye işlemi elbette çok "kibarca" yapılmıştı, kafa göz yarmadan, önemsiz bir ülkeye "ataşe tayini" şeklinde falan...

Cuntanın iç çekişmesini, "bürokrasi denetiminde hafif solculuk yapalım" diyen kanat kazanmıştı.

SEBEB-İ TELİF @ 07-10-2008 16:41

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı meselâ
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına.

Yağmur mahvoluyor çarparak
Kendini parçalıyor mâşukunun açılan kıvrımında
yaprak dirimle irkiliyor nazlı ve mağrur
silkiniyor vuran her damlayla.

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilk önce damarlarımızda duyuyoruz çağıltısını
uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz:
Bize ait olan ne kadar uzakta!

Yav