The largest and the best home page
Olmazmi search
tr
en
home page sites rsses
   
 There are thousands of flash games in Oyunvarmi.com Click here to go Oyunvarmi.com.

Personal - Kara kutu RSS



Mutluluk @ 08-05-2008 09:53
Geç oldu farkındayım, ama son günlerde ne bir cümle yazasım vardı ne düşünesim. Mutluluğun tanımı gibi bir mim sevgili Goddess-Artemis'ten gelince uzunca bir süre yazacak hiçbir şey bulamadım. Mutluluğu tanımlayamadığımdan mı, Goddess-Artemis gibi hemen aklıma geliverecek bir mutluluğum olmadığından mı bilmiyorum.

Ben ne zaman mutlu oluyorum, bunların ortak özelliği nedir, bu mutluluğu resmedebilir miyim tanımlayabilir miyim diye düşündüm evet, düşündürtüldüm :) Ailemle gülerken, hayatta başarılı ve şanslı bir insan olduğumu anladığımda, saf sevgiyi hissettiğimde mutlu oluyorum, herkes gibi. Ancak mutlu olduğum anlara dair aklıma en çok gelen anı denize, havuza, yeşile, maviye, çıplaklığa ve yaz günlerine ait olunca anladım ki, ben en çok tatilde mutlu oluyormuşum.

Hiçbir zorunluluğa hapsolmadan; her türlü maddi, bürokratik, dünyevi, toplumsal sorumluluklara uzak; çevremden uzak; sadece bu mutluluğu paylaşmak isteyeceğim kişilerle kendimi dinlediğim anlarda, hele de ılık bir rüzgar esiyorsa, üzerimde fazla hiçbir şey yoksa, doğaya-doğala en yakın olduğum anlarda mutluyum ben.

Bir de bi anda içine bir huzur dolar insanın.. yaşamak harika bir duygu dersin, ortada bariz hiçbir olay yoktur ama mutlu olduğunu hissedersin, bir anda sana keyif verecek her şeyi yapmak istersin.. İşyerinde bile olur bu, yolda yürürken de olur, film izlerken de olur aptal bir tv programı izlerken de.. Bunun da doğallıkla alakası var. İnsanoğlu bu, her zaman guard'ını almış, her zaman tetikte duramıyor hayata karşı. Bir anda bilinç boşalıyor, bir anda saflaşıyorsun, çocuklaşıyorsun, gülüyorsun. Belki de, Goddess-Artemis de bu yüzden yeğeniyle mutluğu tanımlıyor.

Tanımlayayım artık şu mutluluğu; doğaya yakın olduğum anlar varsa ve bunun farkındaysam; o toplum denen şeyin dayattıklarına karşı durabilecek anlar yaratıyorsam, buna gücüm varsa ve biraz da olsa başarabiliyorsam; saflığı, iyi niyeti, koşulsuzluğu bir anlık bile olsa hissediyorsam o anlar mutluyum ben.

Toplumsalcı değil bireyci olduğumu her fırsatta söyledim. Mutlu olduğum anların bile tek başımayken, doğaya en yakın olduğum anlarda gerçekleşmesi tesadüf değil herhalde.


Bir Cumartesi Neşesi.. @ 05-04-2008 16:20
Tez taslağını danışmanıma vermenin huzuru içinde bir hafta geçiriyordum. Taslak bana geri dönene kadar yapılacak bir şey yoktu ve hafta sonlarım bir süre de olsa benimdi. Bunları düşünürken verdiğim sözleri hatırlıyordum sıkça. Bir yandan, hiçbir şey yazmayacak olsam da bir ibadeti yerine getirir gibi bloguma bakıyordum her gün ve karşıma çıkan ilk yazı "okurum, yazarım, kaygılıyım" gibi oldukça iddialı bir başlık taşıyordu. Rengarenk ilmeklerin üstüste gelmesiyle dile gelen bir düşünce yapılacaklar listesini hazırlamamı salık veriyordu. Sonra sonra liste netleşi.

1. Yarım kalan kitaplar bitecek.
2. Kitaplığım düzenlenecek.
3. Görünüşüme çeki düzen verilecek.
4. Vücut harekete geçirilecek.

Tez bana geri dönene kadarki süre için yeterliydi bunlar. Birini bile yapsam kâfiydi.

En zorundan, sondan başladım. Saatlerce yürümeler mi dersin, detoks bozması diyetler mi dersin, yattığım yerde bari bacak kaslarımı çalıştırayım diye hareketlenmeler mi dersin bi şekilde nabız atışlarının ortalamasını artırdım (bkz. fazla nabız sayısı demek hızlı çalışan metabolizma demek-miş). Bir madde gerçekleşmiş ve 1 kilo gitmişti bile.

Kendime çeki düzen verme kısmı hayli uzun zaman alacak bir süreçti. En azından bazı kararlar verdim. Bunu da bir gelişme olarak kayıtlara geçiyorum.

Bugün ise belki de haftalardır aradığım keyfi sonunda aldım. Bir kitaba dalarak tek hamlede bitirdim. Ardından kitaplığımı düzenledim ve biriktirdiğim kitaplarıma göz kırptım birkaç gün içinde sıranın kendilerine gelebileceğini ifade etmek ba'bında. Bu sayede iki maddeyi birden halletmiş oluyordum. Kitabı "iç" ederken bana eşlik eden kremalı kahvem, kalemim ve harekete geçen düşüncelerim ise şu anki şeberikliğimin sebebidir.

Anladım ki hayatı fazla ciddiye aldığımda elime bir kitap tutuşturmalıyım, çünkü hayat kendinden fazla bahsedilmeyi gerektirmeyecek kadar dolu, çünkü okuduğunu anlayan ve ne aradığını bilen biri için bir kitapta bütün cevaplar gizli.


Hastalığı yüzünden 4 gündür dışarı çıkamayan birini ağırlamak için cumartesi gecesinden iyi bir ev sahibi olamazdı.


Requiem for a year.. @ 02-01-2011 14:14
İkibinon her şeyin yerli yerine oturduğu bir yıldı benim için. Dingindi. Huzur doluydu. Bazen fazla normal hissettiğim, bunu fark ettiğimde inceden endişelendiğim, nihayetinde her şeyin bir döngü olduğuna olan inancımla koyverdiğim.. İnsanlar adıyla yaşarmış ya; her yıl evrildiğimi, evrildikçe geliştiğimi biliyorum. Belki herkes gibi. Belki herkesten daha yoğun ve hızlı. Milyon yıl bekleyecek tahammülüm yok ki. Doğru yer ve doğru zaman birleştiğinde bir çan sesi duyuluyor ve bir bulut hüzmesi içinden yeni evrim beliriveriyor. Tabi ki böyle değil. Öyle ağır oluyor ki; her an doğru an, her yer doğru yer. Bilinçsizce attığım her adımda, düşünmeden aldığım her kararda evrilmiş halimi görüyorum. Öyle de fark etmeden anlayacağın. Gelişmişliğimi nereden mi biliyorum; kimi zaman kovermişliğimden, kimi zaman ciddiliğimden. O kimi zamanlar öyle anlar ki; kıvamında. Gereksiz bir koyvermişlik veya haddinden fazla ciddiye almışlık değil, hepsi yerinde. Olmamış halime ait özlemini duyduğum iki şey sadece; kaleme olan yakınlığım ve izlendiğime dair inancım.


eni konu ekinoks.. @ 22-12-2010 15:15
İstanbul benim için hep "bi uğramalık" oldu, tadı bu yüzden çok güçlü damağımda. Bıkmadan, yorulmadan, sıkılmadan dolaştım her seferinde. Tam trafiğe sinirlenecekken ayrıldım. Çarpık kentleşmesine, bu kenti çarpıklaştıranlara öfkelenirken neyseki dönüş yolundaydım. Uzunca kaldıklarımda bile tadını alamadım İstanbul'un. Ayrılırken "bir sonrakine.." diye başlayan cümleler bıraktım aklımda, İstanbul'a hep bir daha gelmek için sebepler yarattım içimde.

Bu kez, Edirne'den dönerken, bir işi bitirip diğerine geçmeden koca bir gün benimdi İstanbul, bir de yağmurun.. Pazar günü bir roman kahramanı gibi hissettim kendimi, öyle hissetmek istedim. Romanları en çok İstanbul'a yakıştırdığımdan belki. Yazmaya çalıştığım romanda Ankara'yı anlatmam da bunu aşmaya çalıştığımdan belki.

Düşüneceği çok şeyi varken İstanbul'a düşen, düşüncelerine yenilerini ekleyen biri oldum pazar günü. Bir kamera hep benimleydi. Diyalogsuz kısa film tadında bir gün geçirdim İstanbul'da. Bir kitabı bitirip diğerine başlarken otel odasındaydım ve ben o anda bir romanın kahramanıydım. Masada iki tanesi yenmemiş 200 gramlık kestane, odaya dağılmış kıyafetler, yerde bir valiz ve beyninde onlarca düşüncesi, düşünmek içinse yeterince zamanı olan fle.

Fle ruhum geri döndü.

Tanrı bu ruhu kutsasın.


kariyer dediğin egonun para kazandığı yer.. @ 07-11-2010 18:34
İçimde daha fazla şeyler yapabileceğime dair bir his, sürekli projeler üreten bir enerji var. Gördüğüm ve duyduğum her hikayede ben de yapabilirim dediğim şeyler yakalıyorum. Kendime başka bir başarı hikayesi yazabileceğime inanıp paylar çıkarıyorum başarı hikayelerinden. Yaptığım iş yetmiyor bana. Zamanımı ve fikirlerimi, hatta belki tüm enerjimi boşa harcatıyor. Artık öyle bir noktaya geldim ki; altı yılda ulaştığım yer yalnızca birilerinin kapasitemin farkında olduğunu dillendirdiği anda tatmin yaşatıyor bana. Bu yetmiyor, ötesinde acıtıyor, sorgulatıyor yaptığım işi. Daha fazla üretebilecekken, tanınabilecekken ve hak ettiğimi kazanabilecekken tekrara giren işler yapmak, talimatlar ne diyorsa yerine getirmek ve sadece bunu yapmış olmayı başarı addetmek mutsuz ediyor.

İçimde çok büyük bir enerji, beni otuz yaşıma gelmeden girdiğim yoldan dönmeye, yeni bir kariyer yazmaya itiyor. Oysa bundan 6 yıl önce kendim için öngördüğüm hikaye, belirli bir mesaide ve düzenli akan bir gelirle mutlu olabileceğim üzerine kuruluydu. Hani dengeden bahsetmiştim ya sana, beklentiler ve elde edilenler arasındaki dengemden, o da değişiyor. Yalnızca duygular ve hissiyatlar değilmiş zamanla değişen, beklentiler de değişebiliyormuş yeri geldiğinde. Yeri derken, elde edilecekleri elde ettiğin an, hayata bağlılığını kuracak yeni hedefler yazma noktasına geldiğin an. Hani çelişkilerimden de bahsetmiştim sana, bazen 1 gün bazen 3 yıl süren gelgitler yaşadığımdan.. Kendi dengemin şakülü kayıyor ve ben şakülü merkeze çekmek için yeni bir sürece giriyorum. Kabul ediyorum.

En güzel yanı da, artık yeni hayat planımda iki kişinin enerjisi aynı noktaya odaklanıyor, aynı geleceğe yöneliyor. Yemişim şakülünü...


pazar duası @ 10-10-2010 12:11
Güne erken başlamak, yaşamak için daha 50 yılın olduğunu farketmek kadar keyif verici aslında. Günün yarısı çoktan geçti ve ben bir ev kadının yapması gereken birçok işi hallettim. Günün geri kalanını, keyif yaparken vicdan azabı çekmeyecek kadar da hak ettim. Günün sonunda zamanımın tümünü verimli kullanmış olmayı, ölürken de aklımda bir şey kalmadan gitmeyi nasip eyle yarabbim. Amin.


özetle.. @ 09-10-2010 14:34
*Cumartesi gününü pazar gibi hissettiren düne teşekkür ederim. İçimi ısıtan kahveye, bacaklarımı örten battaniyeye, ay sonunda gelen soğuk havaya ve neredeyse beş saattir oturduğum koltuğa ayrıca minnettarım. Kiminde bir kinaye, kiminde kalbimden kopan en temiz duygular var. Tek bir cümle içinde yer almalarındaki amaç ise; yüklemden tasarruf etmek.

*Bazen tüm dünyanın beni izlediği hissine kapılıyor hal ve tavırlarıma çekidüzen veriyorum, bazen dünyada benden başkası yokmuşçasına bir tavır içine giriyor ve koyverip gidiyorum. İki uç arasındaki salınımım bazı bazı hızlanıyor, bazı bazı yavaşlıyor. Buna çelişkiliyim değil, duruşum ruh halime göre değişkenlik gösteriyor diyebiliriz ancak. Çünkü duruş, insanın dünya düzenine gösterdiği tavra denir. Çelişkiyi ise daha elle tutulur konular için kullanmayı tercih ediyorum, kelimenin ağırlığını korumak için.

*Bir süre önce yeteneklerimi görmek için yazmaya başladım. Anlık ve kişisel bir metin yaratma çabasından öte, bir kurgu içinde hikayeler üretmekti amacım, birini anlatmaktı. Söylemek istediklerim vardı ve ben bunları bu hikayeyle iletebilirdim bir yerlere. İsteğim vardı, zamanım da. -dı diyorum çünkü 15 sayfanın ardından durmuştu üretkenliğim. Kasılmaya başlamıştım. Söyleyeceklerim bittiğinden değil ama bu hikayeyi bitirmek için gereken emek beni aştığından. Bir roman okurken "aslında roman yazmak hiç de zor değil, ben de yazabilirim" demek, bu farkındalık, yetmemişti kendimi bu sürece adamama. -mıştı diyorum çünkü bu süreçten haberi olmadan bana bir şeyler yazdıran arkadaşım sayesinde içimde yeniden uyandı bu heves. İçimde birikenler oldukça mutlu şu an.

*twitter'da bir ben eksiktim, artık ben de varım..

*Özetle; amaçsızca başlayan, fütursuzca devam eden, konusu ve bütünlüğü olmayan bu yazı, bir ne yazacağını bilememezlik halinin ürünüdür.


yine yeni yeniden.. @ 03-10-2010 15:13
Merhaba kara kutum. Bir yıldan fazla bir süredir uçuşa geçmemiş olmanın verdiği birikmişlik ve "ol"muşlukla sana yeni hikayeler anlatmak için döndüm. Gidişimin tek bir sebebi vardı; sana ulaşamamak. Bu ayrılığın kolay olduğunu söyleyemem. Bir aşığın zorla sevgilisinden uzaklaştırılması kadar büyük bir dramdı benim için, o kadar anlaşılmaz. Yerine yeni sevgiler koydum, geldiler ve geçtiler. Şu an ise; izini kaybettiğin bir sevgiyi ansızın karşında bulmak kadar büyük bir açlık hissediyorum içimde. Sen yokken çok şey biriktirdim, çok şeyler hissettim. Anlatacak o kadar çok şeyim var ki.. Uçmaya hazır mısın yeniden?


ego.. @ 24-05-2009 20:18
Gittiğim her görevde o şehirdeki müzeleri gezmeye çalışıyorum mümkün olduğunca. Her seferinde insanoğluna dair yeni bir şey öğreniyorum. Mesela bilgi dağarcığım en son şu bilgiyle tomurcuk açtı: insanlar kalkolitik dönemde kap kacak üstüne süsleme yapmaya başladığında altlarına imzalarını da atmışlar. Bu ne demektir biliyo musun, ego kalkolitik dönemden beri var demektir. Gözünü sevdiğimin egosu, insanoğlunun var oluşundan beri varsın. Sen mi büyüksün insan soyu mu?


the personnel you have called..... @ 13-03-2009 22:14
Bundan çok da eski olmayan ama buraya yazmak için geç kalınmış kadar uzak zamanların birinde, beş dakika içinde gelen 4. telefonda birden dilimden dökülmüştü. Telefonu 4. kez çaldıran şube müdürüydü ve aradığı personel ben değildim. Buradan, esprime "you may call her later" diyerek katkı verdiği için kendisine teşekkür etmek istiyorum...keşke her müdür böyle olsa..


kelamıkibar.. @ 10-03-2009 20:55
•Beni evimden alıp “mesai istirahatgahım” olan işime bağlayan karayolunda, yalnızca şoförün seçtiği ve hep aynı yerlerden geçerken aynı şarkıları dinliyorum. Besin değeri düşük gıdalarla besliyorum ruhumu. Bilgisayarım rahatlasın diye taşınabilir ortamlara yüklediğim müziklerimi ancak taşırsam dinleyebiliyorum, ne tuhaftır ki taşımıyorum.
•Geçenlerde yolda yürürken şarkı söyledim, hoş oldum. Hoşluğum, son zamanlarda daha az şarkı söylediğimi fark edişimdendi. Pratik yapmadığımdan olsa gerek söyleyince de detone oluveriyorum. Halbuki ben çok ve güzel şarkı söylerdim.
•Ben küçükken dünyada bu kadar gerizekalı insan yoktu ve ben küçükken dünya sadece mavi, yeşil ve sarıydı. Bir dağ, bir güneş, bir dere, bir ağaç ve üç insan kadar basitti.
•Para şu an benim için çok değerli. Hayatımı, hayatımdaki bu değeri artırmak için kısıtlıyorum, ama sadece geçici bir süre.
•Bu ülkeyi ben yönetsem çok daha güçlü ve hayat dolu olurdu.
•Ayrıca, Hürriyet'te Yonca Tokbaş ve Ayşe Arman değil ben yazmalıydım. Bu kadar basit nasıl olunuyor, bu kadar basitken hala nasıl o gazetede yazılıyor anlamıyorum.
•Haftada bir kez brokoli yiyip, bir kez meyve suyu içersem sağlıklı beslendiğimi sanıyorum.
•Nefret de sevgi kadar insanidir, ama kötü niyetlidir. Ben de nefret ediyorum çoğu şeyden ama bunu defalarca dile getirdiğimde kendimden nefret edeceğimi biliyor, kendimi dizginliyorum. Nefreti sürekli telaffuz eden insanlardan uzak duruyorum, daha fazla şeyden nefret etmemek için.
•Gerizekalı sıfatını bu ara çok kullanıyorum.
•Kendimi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, Kültür ve Turizm Bakanı, herhangi bir ilin herhangi bir milletvekili ve Başbakan olarak hayal ediyorum. Her mevki ve makamda inanılmaz başarılara imza atıyorum. Çok gerçekçi ve bu ülkeye uygun projelerim var. Ben o mevkilere gelinceye kadar kendi çemberimde yapabileceklerimi yapacağım, buna engel olacakların ise benimle yarışabilecek fikirlere ve en az benim kadar zekaya sahip olmalarını diliyorum. Bu koşullardan birini karşılamak yetmiyor.
•Herkes sosyalist, herkes makul, herkes halkçı olmak zorunda değil, ama tutarlı olmak zorunda.
•Kahrolsun ego.
•Devamı gelecek.


o sensin... @ 31-01-2009 22:41
Seninle birlikte olmadan önce aşık olduğumu sandıklarım aşk değilmiş aslında. Yaptığım her şeyde onları anıyor olmam, dinlediğim şarkılarda onları arıyor olmam, bulutlarda yüzlerini görüyor olmam aşk değilmiş. Önümde duran ve ulaşamadığım şeylere duyduğum hevesmiş. Ulaşamadıkça büyüttüğüm bir şeymiş. Ta ki seni tanıyana kadar aşk sandıklarımmış. Sen yanımdayken seni arzuluyorum, öpmek isteyip öpüyorum, sevişmek isteyip sevişiyor, evlenmeye karar veriyorum ama hiçbiri sana doymama yetmiyor. Sen ellerimdeyken bile içimdeki yoğunluk azalmıyor. Aşk buymuş. En doruk anlarımda bile bir ötesindeki yoğunluğu istemekmiş.. Yetinememekmiş.. Sana doyabilmek için senin gözlerinden görmek istedim ben dünyayı. Bir olayım senle istedim. İçinde kan olup akayım istedim. Gerçekten istedim.

Ben bu akşam bunları ona söylerken ağlamak istedim. Ne alaka fle sus dedim. O ise elleriyle kulaklarını okşuyor, ellerini nereye koyacağını bilemiyordu. Gözlerini benden kaçırıyordu. Bizim aşkımızın gittikçe büyüyen bir aşk olduğunu söylüyordu.


beklerim beklentisiz yillarimi.. @ 18-01-2009 13:51
Yeni yil beklentilerimi yazmadan bir yeni yila girdim beklentisiz bir hayat nasil oluyor denemek maksadiyla. Beceremeyecegim sanrim. Beklentilerimi yazmasam da geçmis yilin degerlendirmesini yapabilirdim onu da yapmadim. Bunun bir maksadi yok. Oysa ki en çok bu yil hak ediyordu degerlendirmeyi. Alinmis büyük kararlar, atilmis büyük adimlar, büyük planlar, büyük ilerlemeler, aile ve ask hayatina gelen huzur ve is hayatindaki bikkinlik ve yorgunluk vardi. Oysa ki yila girmeden hemen önce yildan bekledigim tek sey, gördügüm günden geri kalmamak ve saglikti. Hala hayattayim ve görmedigim günler gördüklerimden daha heyecanli ve güzel.

2009'dan hiçbir sey beklemiyorum demek isterdim ama yaptigim her sey bir beklenti içeriyor, ironik degil mi? Maddi planlarimi excel tablosuna dökebilecek kadar da ilerlettim isi. Bir kara kapli hesap defterim vardi, zamana uydum dijital oldum. Yapilacak isleri aylara böldüm. Yetmedi, 7 ay öncesinden davetli listesi çikarip mekanlar için rezervasyon yaptirdim. Beklentisiz bir evlilik olmadigi gibi, beklentisiz bir dügün organizasyonu da olmuyormus nitekim. Zaten beklentisiz olmayi ummak da bir beklenti degil midir? "ummak" "beklenti" falan..

2009'un 16 temmuz'unda evleniyorum. Her sene talep ettiklerime ek olarak bu yildan en büyük beklentim bir de budur...


bir paragraftan beklentiler.. @ 15-12-2008 21:05
İnsanın günlük yaşantısı normalse duyguları da normalleşiyormuş. Duyguları normalleşince kelimeleri normalleşiyormuş. Kelimeleri normal birinin ne yazdığı ne söylediği zevk veriyormuş. Kelimeleri normal demek; ruhsuz, anlam yoksunu, ne kanı kaynatan ne okşayan ne de tüylerini diken diken eden kelimeleri var demek. Çorbaya katsan şekerlendiren tatlıya katsan ekşiten kelimeler gibi belki. Çocuğa söylesen felsefe tadında, yetişkine söylesen masal gibi belki de. Türk Dil Kurumu sözlüklerindeki en farsça, en osmanlıca kelimeler ya da anlamından başka anlamlara varmak isteyen zorlama tasvirler değil derdim. Tam da bu fotoğraftaki gibi insanı sarıp sarmalayan bir şey. Benden çıktığı belli olan bir şey. Tam da bu yazıdaki gibi bir şey.

Hayatım anormal mi bugün, hayır. Fotoğrafı gördüm gaza geldim..


there is something about marriage.. @ 04-09-2008 22:16
Küçük yaşlarımda gördüğüm o kadar çok şey var ki benim, korunaklı kanatların altında büyümüş yaşıtlarıma neden hala beklediğimi anlatamıyordum. Hayatta en önemli kararlarımı kendim almıştım, meğer en önemli kararı henüz almamışım. Mutlu bir ailede büyümüş olsaydım, her evliliği öyle bilecek ve korkmayacaktım belki. Mutsuz bir evliliğin meyvesiydim ve evlilik böyle bir şeydi bana göre. Amacı meyve üretmek olan, üretilen meyve mutsuz olan ve üremekten alıkonan bir fabrika.. mutsuzdum, korkuyordum, ürememeliydim.. ve evliliğin bir şirket olduğu inancı kadar hiçbir şey aptalca gelmiyordu bana..

Korkular kolay geçmez… ya güçlü bir karaktere ve egoya sahip olacaksın ya da gereksiz cesur olacaksın. Hepsi vardı bende. Bir de ekstrası vardı, hayatımın her anında olmasını istediğim kocaman bir sevgi. Şu an evlilik kararı almış ve korkularıyla yüzleşmeye can atan biri olarak duruyorum karşında. Aldığım en önemli karar olduğunun farkındayım ve yine her zamanki gibi kalbimle aldım.. çünkü mutlu olacağıma dair içimde hiçbir kuşku hissetmiyorum.


aydın bir türk kadını.. @ 04-09-2008 22:03
Sevgili merush şu çok hassas ve önemli günlerimde öyle manidar bir pas attı ki bana, başka bir mim dalgası çarpsa bu kadar sevinmezdim. Bu yazının, aynı ev içinde benimle birlikte yaşamaya hazırlanan sevgilime ve evime ziyarete gelecek arkadaşlara yol gösterici nitelikte olmasını umuyorum..

1. Evin içinde yapılacaklara ve yapılması gerekenlere dair bana emir verilmemelidir. Ayrıca bir kez güzel bir şekilde söylenmişse bile ikinci kere söylenmemeli, es kaza ikinci de söylenmişse üçüncüsü asla ağızdan çıkmamalı ve ima bile edilmemelidir. Aksi hallerde azar coşar bir deli gönlüm vardır. Algılama kapasitesi ve Türkçe’ye hakimiyeti mükemmel olmasa da pek de yadsınamayacak bir bireyim. Yapılması gerekiyorsa yapılması gerekiyordur ve zaten bence de yapılmasında bir mahsur yoktur. Eğer henüz yapmamışsam kendimce bir planım olduğundandır. İttirme kaktırma ve ısrara karşı ciddi bir alerjim vardır.

2. Kapıdan girip salona geçen, salondan kalkıp yemek masasına oturan, masadan kalkıp tv karşısına geçen bir canlının ben insan değil olsa olsa dürtüleriyle hareket eden, eylemlerini acıkma, yorulma ve eğlenceye göre programlayan bir hayvan olduğunu düşünürüm. Yemek birlikte hazırlanmalı, masa birlikte toplanmalı, tv karşısına eş zamanlı oturulmalıdır. Kimse kimseye hizmet etmek için evlenmiyor nitekim.

3. Evimin tuvaletinde ve banyosunda kimse sigara içemez. Diğer odalarda içilmek isteniyorsa Sibirya soğukları pencereyi yokluyor da olsa açık pencerenin dibinde veya balkona çıkarak içilmelidir. Küller yere asla düşürülmemelidir.

4. Salonun ortasında yemek ve içmek her zaman serbestken bardak, şişe, tabak vs hiçbir şey halıya, koltuğa veya zemine konmamalıdır. En yakınlarda mutlaka bir sehpa, bir masa ne bilim sert yüzeye sahip bir mobilya mutlaka mevcuttur.

5. Musluklar bir daha açılmayacaklarmış gibi sıkılmamalıdır. İnsan gibi duş alınmalı, insan gibi el-yüz yıkanmalı, kısacası suyla insan gibi ilişki kurulmalıdır. Oldu ki bir yerler ıslandı, hemen temizlenmelidir, hemen.

6. Ayakkabıyla evin içinde asla yürünmemelidir.

7. Ağız ve gırtlaktan çıkan her ses beni uyuz etmeye yetmektedir. Süper bir insan da olsan yemek yemesini bilmiyorsan bir daha aynı masaya oturmayalım mümkünse.

8. Pencere açılacaksa perdeye dikkat edilmelidir. Narin bir bez parçası, hatta bulunmaz bir hint kumaşıymış gibi davranılmalıdır.

9. Kapılar yavaş kapanmalıdır. Evin içinde ses çıkarmadan yürünmelidir. Beden, koltuğa ve sandalyeye ambara çuval atar gibi bırakılmamalı adam gibi oturulmalıdır.

10. Diğer hususlar beni bu kadar germez, konuşarak anlaşılır. Diyeceksin ki zaten ne kaldı.. Sen de haklısın..

Oldu ki bunları yaptın.. İlk kez oluyorsa içim burkulsa da suratım düşmez, önemli değil derim çünkü bir kez olmuştur gerçekten önemli değildir. Oldu ki tekrar etti, gereken uyarılarımı yaparım. Laftan anlamayıp tekrar edersen söylene söylene kendimi yatıştırmaya çalışır, sana ve aldığın eğitime birkaç çift de laf ederim. Rutine bağlarsa, tartışma kaçınılmazdır.

Diğer yandan, koltuk minderlerini yere koyup üzerinde tepinebilirsin, salonda veya mutfakta bir şeyler yerken -şayet kuruysa- yere ufatabilirsin, ayaklarını sehpaya uzatabilirsin, koltukta yatabilirsin, diş macununu istediğin yerden sıkabilirsin -dibinden sıksan daha iyi olur tabi- gibi rahatlıklarım vardır, yeter ki neye sinir olduğumu anlayabil. Konforlu, temiz, saygı dolu ve insan gibi bir yaşam istiyorum evimde..

Sevgilimle aynı evin içinde kısa süreler de olsa ortak bir yaşamı paylaşmışlığım olduğundan doğru kararı verdiğime inanıyor ve onu en içten dileklerimle selamlıyorum ::: kadınlığımdan utanmasam benden bile titiz olduğunu söyleyeceğim ama utanıyorum.. Ayrıca, o yazsa kim bilir neler yazardı siz bana dua edin diyerek bu yazının şiddetini de azaltmayı umuyorum :)


yediğim içtiğim bana kalsın, düşündüklerimi anlatayım.. @ 23-08-2008 17:56

Kara kuru bir şehir Ankara. Yolları sahile değil Eskişehir, İstanbul, Konya ve Samsun yoluna çıkan, esintisi denizden ya da dağdan değil sıcaklık farkından gelen bir şehir. Ne büyük yeşil bir dağ var sırtını yasladığı, ne de açık bir denize bakıyor yüzü. Onbir ayın sultanı bir haftalık yaz tatili var bu bürokratik şehrin. Hayatla kurduğu tek bağ sanki bir hafta. Canlanıyor, tazeleniyor, neşeleniyor ve dönüyoruz geri yediğimiz, uyuduğumuz, uyandığımız saati belli olan bu şehre. Dönmek zorundayız çünkü bir sonraki tatili haketmek için.. Haketmek ne hoyrat bir kelime.. Yaşamı yakaladığımız bir haftayı haketmek için ömrümüzü tüketişimiz kadar hoyrat.. Tatilde anlıyor insan bu tükenişi; ayağını suya değdirdiğinde, vücudu deniz suyuyla buluştuğunda, sabah istediği zaman uyandığı gece istediği zaman uyuduğunda, görmek istediği halde fırsat bulup göremediği, bu ülkeden yaşıyorsa mutlaka görmesi gereken yerleri gördüğünde, keşfettiğinde, doyduğunda, düşündüğünde, güldüğünde... En önemlisi de bir şeyleri yetiştirme derdi olmadığında, yaptıklarını birileri istediği için değil kendi öyle istedi diye yaptığında.. Bu hakedilen bir ödül ya da patrondan zar zor koparılan bir zaman Ankara'da.. Ankara; denize, yeşile, temiz havaya, sağlıklı suya, resmiyetsizliğe, yürüyüş mesafesine hasret şehirde..

Yanlış şehirde yaşadığım hissine çok kapıldım bu tatilde.. Yaşamak için çalışmam gerektiği, bunu aşan her çabanın "fazladan" sarfedildiği hissine de..


Tatil sonrası gibi, yaşla doldu gözlerim.. @ 22-08-2008 19:57
Yaşlarım bu sefer hüzünden.. her gidişin bir dönüşü, her mutlu anın bir doyumsuzluğu varsa eğer, bu yazıyı finansal, zamansal ve cantigratsal sebeplere rağmen 8 günlük tatilimizi maksimum doyumda birlikte paylaştığım sevgilime ithaf ediyorum.

Gezip görmeyi planladığımız bazı yerelere uğrayamadık. Bunun sebebi yoğunlukla sıcak olsa da, haritada virajları düz çizgi gibi gösteren ölçekler de sürpriz yaptı bize. Halbuki ben bir plancıyım değil mi. Bildiğim en iyi şey ölçek olmalı. Gel gör ki sıcak işte. Kendi hakkımı kendim koruyorum ve şu açıklamayı da yapmayı bir borç biliyorum, gps gibiydim yemin ederim. Haritalar dostum, lejandtlar kardeşimdir. Buradan, "yola çıkan her araca bir şehir plancısı" kampanyasını başlatıyorum.. uzman oluşumun vermediği maaş zammını ek iş fırsatları yaratarak kurtarmayı umuyorum. Bu da devletime mesajım olsun.

Durumu ortaya koyan iki paragraftan sonra gelişme bölümünde sadece şunu söyleyebilirim. Harikaydı.. Harikaydı.. Harikaydı..

Karayollarında kahverengi tabelası bol bir milletiz.. Gezin görün derim bi de..



Tatil öncesi gibi, yaşla doldu gözlerimmm.. @ 12-08-2008 14:05
Karayolları Genel Müdürlüğü haritası
(eğri kırmızı noktaların telif hakkı bende :P)
Kaynak

Bu satırları bir Kültür Bakanlığı personeli olarak değil, tatile, denize, huzura ve sevgilisine aç bir muhterem olarak yazıyorum.

Yukarıda görmüş olduğunuz harita 8 günlük tatilimiz süresince gezmeyi, görmeyi, kalmayı, fotoğraflamayı umduğumuz yerlerdir. Şöyle ki; Kaş birincil ikamet yerimiz olup ulaşana kadar Perge Antik kenti görülecektir. Kaldığımız süreler içinde görülecek yerler ise şunlardır (Basına Bakan'ın gezi programını fakslıyorum): Saint Nicholas (Noel Baba) Kilisesi, Myra Antik Kenti, Simena Antik Kenti, Kekova Özel Çevre Koruma Alanı, Patara Antik Kenti, Xanthos Antik Kenti ve Meis Adası. Bu yerlerden birkaçı zaten görülmüştür ancak bir daha görmekte fayda vardır. Kaş'tan ayrılıp Fethiye'ye geçilecek, dönüş yolunda ise Dalyan'a -ki amaç Kaunos Mezarlarıdır- ve son olarak Gökova Körfezi'ne uğranacaktır.

Bu gezinin bana huzur, dinginlik ve mutluluk, tüm blogger ve flickr alemine ise en güzelinden fotoğraf getirmesini umuyorum. Flickr demişken, o problemle de ayrıca ilgileneceğim.


Flickr kanalıyla fotoğraf kullanma.. @ 08-08-2008 19:02
Flickr'daki fotoğraflarımı inceliyordum. Kimi fotoğrafların diğerlerine nazaran oldukça fazla görüntülendiğini gördüğümde şaşırdım. Bunlardan biri Aydın-Karacasu fotoğrafıydı.

Google görsellerde Aydın-Karacasu diye arattığımda ilk sayfalarda karşıma insanlar görsünler, tanısınlar diye flickr'a koyduğum fotoğraflarım da çıkıyordu. Bu sırada bir link gördüm.. Tıkladığımda benim fotoğrafımı ama altında bir başkasının yazısını buldum. Yazı oldukça başarılı ve tanıtıcıydı, ancak fotoğrafın altında kaynağının benim flickr sayfam olduğuna ilişkin hiçbir ibare yoktu.

Buradan seyahatlisani.blogcu.com blogunun moderatorüne veya o yazıyı o şekilde okuyucuya sunan kişiye sesleniyorum. Sizin blogunuzda yazılan yazıları aralarına kendi fotoğraflarımı yerleştirerek blogumda yayınlasam sizi nasıl rahatsız edecekse, sizin yaptığınız şey beni en az o kadar rahatsız etti. Umarım en kısa zamanda o yazının altına kaynağının fleneur rumuzlu şahsımın flickr sayfası olduğunu eklersiniz de benim kadrajım, algılarım ve beğenim sizin yazınızla bütünleşir.

Yazınız başarılı ve iyi niyetle yazılmış bir yazı olduğu için ben de iyi niyetle temennilerimi dile getiriyorum. Ancak, söz konusu yazıya yaptığım yorum kaale alınmayınca benim de derdimi anlatabileceğim bir blogum var.

Fotoğrafım sanatsal ve artistik bir mucize olduğundan değil, ben saygıyı hak ettiğimden yazıyorum bu yazıyı. İlginize...

Flickr'da yayınlanan bir fotoğrafın kullanım hakkıyla ilgili mutlaka bir şeyler imzalatmışlardır bana, bi de onu bulup okuyayım.. ne menem bir şey imzalamışım göreyim.


Quebec, Kebek, Kubek @ 07-08-2008 21:55
"Historic District of Old Quebec" adıyla 1985 yılında
Dünya Miras Listesi'ne alınmıştır.


Görevden döneli 1 ay oldu, yazma vakti geldi de geçiyor.

Kanada'nın Quebec Eyaleti'nin Quebec Şehri. Fransızca telaffuzuyla Kebek, İngilizce telaffuzuyla Kubek.. Adından da anlaşılacağı üzere enteresan bi yer. Amerika kıtasında Fransız havasında bir şehir. Amerika kıtasına gidiyorum oğlum dedim, gide gide 4 saatlik uçuş süresince bir mesafe katetmiş gibi oldum.. Nerde gökdelenler, nerde slum'lar, nerde getto'lar, nerde evsizler (önyargıya bak)..

Güven İslamoğlu kılığında "her yerde bir haber var" diyorum ve izlenimlerimi aktarmaya başlıyorum. Bu programı çok seviyorum belirteyim.

Fransızların 1608 yılında kurduğu ve bu sene kuruluşunun 400. yılını kutlayan bir şehir. Mimarisi, günlük yaşantısı ve insanları ile oldukça Fransız. Ana dili Fransızca olan ve öğrendiğimiz kadarıyla Kanada'dan ayrılmayı isteyecek kadar özgüveni yüksek bi eyalet kendileri. Eski kuşak sadece Fransızca konuşuyor ve konuştukları Fransızca Fransızca'nın eski haliymiş (Fransızca bilmiyorum, bilenin bildiğini iletiyorum).

Kuzey ülkelerine has tepesindeki açı oldukça dar olan ikizkenar üçgen çatılar (tasvire gel tasvire), her kavşakta trafik ışıkları ve istfini bozmadan ve gram gocunmadan bekleşen araçlar, makul ölçülerde yapı yaklaşma mesafeleri (plancı olduğumu söylemiştim sanırım), oldukça pahalı yemekler falan.. Şehre ruh ve renk katmak için bina cephelerine lazım olunca kullanmak için değil "sadece estetik amaçlı" bisiklet asan bi millet işte..

Evler genelde müstakil ve bahçeli. Masal gibi, elle çizilmiş gibi. Hele bi adaya gittik, inanılmaz bir görüntü. Uçakla şehre inerken her evin bahçesinde mavi mavi şeyler gördük. Aradaş dedi ki havuz bunlar. Ben yok canım, bu kadar havuzun 2 ay yaz yaşayan bi memlekette ne işi olsun, olsa olsa çatıdır dedim. Arkadaş dedi, yok valla havuz bunlar. İrtifa kaybettikçe gördük ki, hakkaten havuz. Arkadaşım yanlış uçağa mı bindik yoksa, Miami olmasın burası dedim. İndiğimizde bir otobüs şoföründen öğrendik ki, çok ihtiyaçmış! Yakınlarda göl veya plaj yokmuş! İlginç dedik nitekim. İniş sırasında kamera, telsiz, cep telefonu, akülü araba, walkman vb manyetik alan yaratan elektronik cihazlar kullanılması yasaktı, fotoğraflayamadım. Haksızlık bu. Manyetik alandan etkilenmeyen uçak istiyoruz.

Geyiğe sardım. Bol bol foto var burda efendim.. Sorunuz olursa lütfen çekinmeyin :)


haberler ve hava durumu @ 19-06-2008 20:26
Burun ameliyatı oldum ben. Bu sürecin öncesi ve sonrasında gergindim, haber veremedim yazamadım duygularımı paylaşamadım falan demeyeceğim, bu ara zaten hiç yazasım yok. Bilgisayarı sevesim yok daha doğrusu. Kalem kağıtla aram açılalı da çok oldu zaten dönesim yok. Bi de inanılmaz bahane üretebilirim, haberin yok :)

Okunmamış bir sürü mail, yazı, blog vs de olmuş bi yandan, okunmadıkça daha da büyüyo hiç okuyasım gelmiyo diğer yandan..

Ne diyoduk, burun ameliyatı oldum, nam-ı diğer rhinoplasti. kemik eğriliği, nefes sorunu falan yoktu, tamamen can sıkıntısı, gençlik ateşi, cesaret, güzellik takıntısı vs.. hala bantlı olan burnumu gördüğüm ve görebildiğim kadarıyla tam istediğim burna ulaştım, bu anlamda harikayım, huzurluyum ve şımarığım.. tabi allah düşürmesin diyoruz cümleten..


Amaseia.. @ 31-05-2008 22:44
Üçüncü kere ve yine görev için Amasya'daydım. Teknik ve bilimsel detaylara girmeden, blog için ayırdığım enfes fotoğraflarımı paylaşmak için geldim ve hemen gideceğim. Ne zamandır seyahat kategorisine yeterli ilgiyi gösterememiş olmam evde oturduğumdan değil tembelliğimdendir, belirtmek istedim.

Bir görevi keyifli kılan iki temel şey vardır; görev arkadaşı ve yöre halkı. Eğer mekan da güzelse tadından yenmez olur. Bu görev öyle grevlerden biriydi.

Topu topu bir sokak üzerinde çalıştık ve sokak boyunca kiraz, "yağlama", "akıtma", çay, çekirdek, gölgelik, sandalye vb bilumum ikramlar ile eyleşirken, akşamları Amasya çöreği ve Roma dondurması eşliğinde ve tarihi bir manzara içinde nehir sefası yaptık. Görüldüğü gibi bu görevin yeme-içme kısmı ağır basmış :) bir mısır yiyemedik, o da alacağımız olsun.




Hemen hemen her bahçenin bir iç avlusu vardı ve bu avlularda sokağa taşan ağaç dalları vardı, böylece hangi bahçede kiraz olduğunu görebiliyor ve proje inceleme bahanesiyle girip kirazları götürebiliyorduk :) O dallardan biri.. Utanmadan ağaca dokunurken elimi çektiğim bir fotoğrafım da var ama o benim için, o kadar görgüsüzlüğe gerek yok :)




Arazideki ilk günümüzde Elif'le karşılaştık ve diğer günlerimiz de onu aramakla geçti. Bu tatlı şeyin yanakları da çok tatlı.. Tüm bu fotoğraflar hayattaki küçük tadlara aitken, "derin manalar" içeren kültür-sanat fotoğraflarını şurada bulabilirsiniz...




bir burun üzerine.. @ 24-05-2008 22:13
Tatlı bir telaş içindeyim. Hayır hayır, henüz evlenmiyorum. Sanırım bir 7854938 saat daha evlenmeyeceğim, ki birim olarak saati tercih etmiş olmam bile evlilik müessesesine ruhen de olsa yakınlaştığımın göstergesidir, yıl demek de vardı zira.

Tatlı telaşım mı? Burnum.. Artık zamanı geldiğinden, bu minik, şeker, bana ait, kimsede olmayan, karakteristik burnumu düzeltmek için oldukça yoğun bir bilimsel, teknik, görsel ve matematiksel hesaplar içine girdim. Her geçen gün kafam karışıyor ama bu benim kararlılığımdan hiçbir şey götürmüyor, tedirginliğimden de.

Ergenliğimin ilk yıllarında, uyumadan önce burnumu alnıma yapıştırarak ettiğim duaları daha dün gibi hatırlıyorum. "Allahım, biliyorum mucizeler kolay olmuyor, herkese de görünmüyor.. ama ne olursun sabah uyandığımda burnum düzelmiş olsun" derdim. Sabah uyanırdım ki, bant burnuma dolanmış.

Cool yıllarımda kendimle barışığım edasına bürünüp uzunca bir süre atlattım bu travmayı. Herkesin birbirine benzediği bir dünyada, karakteristik özelliklerimi neden kaybedecektim ki.. bu gaz da baya bi süre devam etti, ta ki geçenlerde çekilen bir fotoğrafa kadar. Aman Tanrım.... bu burunla nasıl yaşıyormuşum..

Doktorların bilgisayar ekranlarında burnum tüm heybetiyle dururken üzerinde analizler yapıyor ve bu süreci çevremde yakından takip edenlere tüm detayları tek tek izah ediyorken kendimle barışmak yolunda önemli adımlar atsam da kararımdan caymadım. Bu burun ya küçülecek ya küçülecek.. Ama önce ameliyat tarihine ve doktora karar vermem lazım.

Ben burnumdan bahsettim şimdi blogumda di mi.. Artık kesin ameliat olmam lazım :)


anne anne anneciğim.. @ 11-05-2008 19:00
Bir şeyler yazmak istiyorum ama ne? Beynim boş. Hiçbir konuda fikrim yok. Aman Tanrım sarışın oluyorum!!!

Bilgisayar oyunlarıyla beyin hacmimi artırdığımı sanırken, aslında teknolojinin esiri olduğumu ve beynimin hacminin gittikçe küçüldüğünü birisi bana söylemeye cesaret edebilir mi? Ayrıca zeka beyin hacmiyle mi ilgiliydi kıvrımlarla mı?

Anneler gününü annemle geçirmeme engel olan o çiftlik sahibi amca ve teyze... İnsanları davet etmek için başka gün mü bulamadınız? Çiftliğiniz mi elinizden alınacaktı? Kuzulara kıran mı girecekti? Anneler günü vesilesiyle gelen msafirlerinizi de getirebilirsiniz derken 20li yaşlarının baharındaki gencecik kızların birlikte ve koro şarkılar söylerken eğlenebileceğini mi düşündünüz? Anneler günü çocuklara ve annelerine özeldir, arkadaşa eşe dosta değil. Bari aldınız annemi geri verin. Saatlerdir yolunu gözlüyorum kadının, gelse de elcağızlarımla yaptığım pastayı yese diye.

Aylardır ve aylardır bilgisayar başında müzik dinlemediğimi fark ettim bi de. Müzik dosyasının yerini bulamadım. Buna ne dersin?
kara kutu

Date: 27.10.2007
Viewed: 227
Category: Personal
Tag:

Share
Report


Related RSSes
Personal - Bücürük Cadı
Date: 27.10.2007
Viewed: 443
Personal - define isaretleri
Date: 27.10.2007
Viewed: 24721
Personal - Keremhan' dan seçmeler
Date: 27.10.2007
Viewed: 356
   
Olmazmi.com