Şükür Allah'ım! @ 17-05-2008 22:23
Verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah’ım!“Gün gelecek Allah’a bana yaşattığı bu sıkıntılar için şükredeceğimi biliyorum” demişti bir arkadaşım. Belki de hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Zorlukların insana ne kadar büyük dersler verdiğini uzun uzun konuşmuştuk. Bir acının öğrettiğini bin kahkahanın öğretemeyeceği üzerine birçok örnekler vermiştik o konuşmamızda.
Aradan iki yıla yakın bir zaman geçince arkadaşımın haklı çıktığını gördük. O günlerin acı görünen olaylarının, kendisine ne kadar büyük kapılar açtığını gördükçe “verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah’ım!” demeye başladı.
Gündüzleri fırsat buldukça bir araya geldiğimiz arkadaşıma o günlerde aşağıdaki hikayeyi yollamıştım.
“Strese girenin imanından şüphe ederim!” başlıklı yazımı anlamayan ve/veya yanlış anlayan arkadaşlar umarım bu sefer beni doğru anlarlar.
* * * * * * *
Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.
Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;
“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.
Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!
Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.
“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:
“Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.
Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye cevapladı beni.
“Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:
“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”
Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:
“Henüz değil!”
“Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek”
Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:
“Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”
“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.
“Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.
“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.
“Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim. Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”
“Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. “Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.
Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. “Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine “Daha değil!” diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.
“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:
“Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”
Ona “Evet” dedim.
Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve “Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”
“Evet bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.
Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.
Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.
Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.
Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.
Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.
Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”
Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:
“Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!
Bana zarar vereceğini düşündüm.
Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.
Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.
Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…
Teşekkür ederim.”
* * * * * *
Usta fincanı, yaratıcı insanı şekillendirir. Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek…
Sait ÇAMLICA
Cömert Rasul (aleyhisselam) @ 17-05-2008 11:36

Bir ismi “Cevâd-Ecved/En iyi, Cömert” olan Peygamberimiz her haliyle örnek olduğu gibi ikram etmesiyle paylaşmasıyla da örnekti.
Hiçbir karşılık beklemeden gerekli yerlerde ve gerektiği ölçüde başkalarının yararına harcamalarda bulundu. İslâm dinin temel erdemlerden birisi olan cömertliğin en ast seviyesinde olan bir Rasûldü. İkram sahibi olan Allah’ın elçisi olarak her zaman ikram etmesi candan benimsedi. Her türlü yardımda, karşılık beklemeden, gösteriş yapmadan, kimseyi incitmeden, başa kakmadan, yanındaki değer taşıyan mallardan etrafındakilere dağıttı, dağıttı…
İnsanların En Cömerdi
Kendisini çok yakından tanıyan sahâbîler O’nu; "İnsanların en cömerdi" olarak tanıtmışlardı. Cömertliğinin ramazan ayında daha da arttığını belirtilmişlerdi.
Kaynaklar onun cömertliğini yağmurla mukayese ederler ve hayır konusunda yağmurdan daha cömert olduğunu kaydederlerdi. Yağmurdan herkes, değişik inançlara sahip olsalar bile hiçbir ayırım gözetmeksizin istifade ettikleri gibi, onun cömertliğinden de her kesim faydalanmıştır. Hz. Peygamber kendinden istenen bir şeye yok dememişti.
Zaten Kur’an-ı Kerim’de, cömertler çok övüldü. Kur'an-ı Kerim'de insanlar hayra, ihsana, yardıma teşvik edilirken, cimrilik gösterenlerin bu davranışlarının kendileri için iyi olmadığı ve bilakis fena olduğu, Allah'ın cimrileri sevmediği, cimriliğin zararının, cimri insanın bizzat kendisine dokunacağı, cimrilikten korunanların kurtuluşa ereceği, cimrilik edenin düştüğü zaman malının kendisine fayda sağlamayacağı bildirildi.
Cimrilik Helâktır
Hz. Peygamber, cimrilik sebebiyle geçmişte bazı milletlerin helak olduklarını şu sözleriyle bildirdi: "Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik sizden öncekileri helâk etmiş; onları birbirinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal saymaya sevketmiştir". (Müslim, III, 1996.)
Hz. Peygamber, çeşitli alanlarda kaynak ve imkân savurganlığını, yani israfı önlemeye yönelik çabalarda bulunmuştu. "Yiyiniz, içiniz, tasadduk ediniz, giyininiz. Fakat israf etmeyerek ve kibirlenmeyerek" (Buhârî, I, 33; İbn Mâce, II, 1192. ) buyurmuştu. Abdest alırken bile suyun israf edilmemesini istemiş, kişinin zamanını, en iyi bir şekilde değerlendirme imkânına sahip bulunduğu dönem olan gençliğini, yani bir bakıma işgücünü, servetini, ilim gibi kaynak ve imkânlarını nasıl kullandığından sorguya çekileceğini bildirmişti. Bu suretle, kişinin, bahsi geçen kaynak ve imkânları kullanırken sorumluluğunun bilincinde olması gerektiğine dikkat çekmişti. Hz. Peygamber'in bir yönetici olarak da, cömertlik sıfatına hâizdi.
O her şeyde örnekti, cömertlikte de en üst derecedeydi…
Musa Tektaş / moralhaber.netMüminlerde bulunması gereken özellikler @ 17-05-2008 11:20
.jpg)
1. Gayba iman ederler. Bakara-3
2. Allah'a, Meleklere, ahirete, Allah'ın takdirine iman ederler. Bakara-3
3. (Hak katından) indirilen (Kur'an-ı Kerim)e ve evvel indirilenlere iman edip ahirete de kesin bir biçimde inanırlar. Bakara-4
4. Allah'ın adı anıldığı zaman yürekleri titrer, O'nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman, (bu) onların iman (nur)larını artırır (kuvvetlendirir) . Enfal-2
5. Her işlerinde ancak Rab'lerine güvenirler. Enfal-2
6. Namazlarını dosdoğru kılarlar. Enfal-3
7. Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (Allah yolunda) harcarlar. Enfal-3
8. Allah'ın ahdini yerine getirenler ve antlaşmayı bozmayanlardı r. Rad-20
9. Allah'ın gözetilmesini emrettiği (akrabalık, İslami dostluk ve birlik gibi) şeyleri gözetirler,Rad- 21
10. Rab'lerine saygılı olurlar, Rad-21
11. Kötü hesaptan korkarlar. Rad-21
12. Rab'lerinin rızasını dileyerek (nefislerine zor gelen şeylere) dayanırlar, Rad-22
13. Kötülüğe, iyilikle karşılık verirler Rad-22
14. Din uğruna dünyanın zevk ve zorluklarına karşı sabrederler. Rad-24
15. Namazlarında huşu içinde (kalbi ve bedeniyle tam teslimiyet halinde)dirler. Mü'minün-2
16. Boş söz (ve iş)lerden yüz çevirirler. Mü’minün-3
17. Zekât (vazifesin)i ifa ederler. Mü’minün-4
18. Edep yerlerini/iffetleri ni korurlar. Mü’minün-5
19. Eşleri veya ellerinin sahip oldukları (kendi cariyeleri) ile (münasebet) kurarlar. Mü'minün-6
20. Emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Mu'minun-8
21. Namazların(ı vaktinde ve gereğince kılmay)a devam ederler. Mu'minun-9
22. (Onlar) büyük günahlardan kaçınırlar; Şura-37
23. Hayâsızlık (ve çirkin işler)den kaçınırlar; Şura-37
24. Kızdıkları zaman bağışlarlar. Şura-37
25. İşleri aralarında danışma iledir. Şura-38
26. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman yardımlaşıp kendilerini savunur (zulme başeğmez)ler. Şura-39
27. Onlar (güzel huy sahibi olarak) namaza devamlıdırlar (hiç bir meşguliyet kendilerini namazdan alıkoyamaz). Me'aric-23
28. Gerek dilenen, gerekse (utancından istemeyip) mahrum kalan fakire verirler Me'aric-24
29. Ceza (hesap) gününü tasdik ederler. Me'aric-26
30. Rab'lerinin azabından korkarlar. Me'aric-27
31. Şahitliklerini dosdoğru yaparlar. Me'aric-33
32. İyiliği (tevhidi ve salih ameli) emreder, kötülükten/kötü olan şeylerden menederler. Tevbe-71Yol Varsa.. @ 20-04-2008 13:40

Kuranda 'Zekat' @ 04-04-2008 21:28
2-BAKARA
43- Hem namazı dosdoğru kılın,
zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.
2-BAKARA
83- Hani bir vakitler İsrailoğulları'ndan şöylece mîsak (kesin bir söz) almıştık: Allah'dan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya iyilik, yakınlığı olanlara, öksüzlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyecek, namazı kılacak,
zekatı vereceksiniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz.
2-BAKARA
110- Siz namazı hakkıyle kılmaya bakın ve
zekatı verin! Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki, Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
2-BAKARA
ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar,
zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.
2-BAKARA
277- İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp
zekatı verenlerin Rabbleri katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar mahzun da olmazlar.
4-NİSA
77- Kendilerine, "Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın,
zekatı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?" derler. Onlara de ki: "Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez."
4-NİSA
162- Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, namazı kılan,
zekatı veren, Allah'a ve ahiret gününe iman edenlerdir. İşte onlara büyük bir mükafat vereceğiz.
5-MAİDE
12 - Allah, İsrailoğularından söz almıştı. İçlerinden on iki müfettiş göndermiştik... Allah şöyle demişti: " Ben, muhakkak sizinle beraberim. Namazı dosdoğru kıldığınız,
zekatı verdiğiniz, peygamberlerime iman ettiğiniz
5-MAİDE
55- Sizin asıl dostunuz Allah'tır, O'nun Resulüdür ve namazlarını kılan
zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir.
6-EN'AM
141- Asmalı ve asmasız (üzüm) bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O'dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekat ve sadakasını) verin; ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez.
7-ARAF
156- "Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de ahirette. Biz gerçekten de tevbe edip senin hidayetine döndük." Buyurdu ki, azabım var, onu dilediğime isabet ettiririm, rahmetim de vardır , o ise her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da özellikle korunanlara,
zekatını verenlere ve âyetlerimize inananlara mahsus kılacağım.
9-TEVBE
5- Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp
zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
9-TEVBE
11. Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar,
zekatı verirlerse dinde kardeşleriniz olurlar. Biz âyetleri, bilen bir kavme açıklarız.
9-TEVBE
18- Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan,
zekatı veren ve Allah'dan başkasından korkmayan kimseler imar ederler. İşte hidayet üzere oldukları umulanlar bunlardır.
19-MERYEM
31- "Beni, nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmamı ve
zekat vermemi emretti."
19-MERYEM
55- Ailesine ve çevresine namaz kılmayı ve
zekat vermeyi emrederdi ve Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti.
21-ENBİYA
73- Onları buyruğumuz altında (insanlara) doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı,
zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdir.
22-HAC
41- Onlar (o müminlerdir) ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar,
zekatı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu sırf Allah'a âittir.
22-HAC
78- Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi o seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur'ân'da, Peygamberin size şahid olması, sizin de insanlara şahid olmanız için, size müslüman adını veren O'dur. Artık namaz kılın,
zekat verin, Allah'a sarılın. O sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!
23-MÜ'MİNUN
4- Onlar ki,
zekat (vazifelerini) yerine getirirler,
24-NUR
37- Birtakım insanlar (Allahı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve
zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.
24-NUR
56- Hem namazı kılın,
zekatı verin ve peygambere itaat edin ki rahmete eresiniz.
27-NEML
3- Ki o (müminler) namazı dosdoğru kılarlar,
zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak iman ederler.
30-RUM
39- İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz
zekata gelince, işte onlar, malları kat kat artmış olanlardır.
31-LOKMAN
4- Onlar, namazı kılarlar,
zekatı verirler, âhirete de kesin olarak inanırlar.
33-AHZAB
33- Hem vakarınızla evlerinizde durun da önceki cahiliyet devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın. Namazı kılın,
zekatı verin. Allah ve Resulü'ne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor.
41-FUSSİLET
7- Onlar,
zekatı vermezler, ahireti de inkâr ederler.
58-MÜCADELE
13. Gizli (özel) bir şey konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz da mı yerine getirmediniz? Fakat Allah da sizi affetti. Şu halde namazı kılın,
zekatı verin, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
73-MÜZZEMMİL
20-Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını, seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Gece ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı bildi de sizi affetti. Bundan böyle Kur'ân'dan size ne kolay gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah'ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar olacağını bilmiştir. Onun için Kur'ân'dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın,
zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin). Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Allah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'tan bağış dileyin. Kuşkusuz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
98-BEYYİNE
5- Halbuki onlar, dini sadece Allah'a tahsis ederek, Allah'ı birleyerek, ancak Allah'a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve
zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur.
Namaz @ 26-03-2008 20:32










Angels @ 26-03-2008 20:29
Q: How can our belief in angels strengthen our aqidah?
A:
Six BeliefsBy aqidah, we mean the creed we must hold firmly in our hearts without any sort of wavering. The actual word in the Quran representing aqidah is iman (faith).
There is a hadith which narrates how the Angel Jibreel (Gabriel) appeared before the Prophet (peace and blessings be upon him) in the form of a man who needed to know about Islam. He demanded the Prophet: "Inform me about faith. He (the Prophet) replied: That you affirm your faith in Allah, in His angels, in His Books, in His Apostles, in the Day of Judgment, and you affirm your faith in the Divine Decree about good and evil." (Muslim)
As can be seen from the above hadith, belief in angels is part of our faith. Generally, faith is described to consist of six major elements. They are:
1. Belief in Allah: That is the belief that God Almighty is One, Unique, Very much Unlike His Creation, Perfect in every way.
2. Belief in angels: That is the belief that they are beings who obey Allah's orders perfectly. They are made of light, they never make mistakes and are never disobedient.
3. Belief in the books of Allah: That Allah has sent His books to His chosen Prophets and they include the Torah sent to Moses, the Zabur (Psalms) sent to David, the Injeel (Gospel) sent to Jesus and the Quran sent to Muhammad (peace be upon all of them).
4. Belief in the prophets or messengers: That Allah has chosen from among humans, His messengers, to guide us along the right path at different stages in the history of humanity. They include among others: Adam, Noah, Abraham, Jacob, Moses, David, Solomon, Jesus and Muhammad (peace be upon them all).
5. Belief in the Hereafter: That there will be a Day of Judgment on which all people - believers and disbelievers - will be resurrected and brought before Allah to be judged on the basis of their beliefs and deeds while they were on earth. And those who lived a life of obedience to Allah will be sent to Paradise and those who failed to do so will be led to suffer in Hell.
6. Belief in divine destiny: That Allah has complete control of all that happens, both good and evil and He has full knowledge of it all.
Belief in AngelsAngels are unseen beings of a spiritual substance that carry out God's orders in the world. Belief in their existence is an essential part of faith itself. The Quran says what means:
*{The Messenger believes in what was sent down to him from his Lord, and the believers: Each one believes in God, His angels, His Books, and His Messengers.}* (Al-Baqarah 2:285)
The Angels are invisible to humans as they belong to the Unseen world. Allah Almighty says in the Quran what gives the meaning of:
*{They (angels) precede Him not in speech and act as He commands.}* (Al-Anbiya 21:27).
That is to say, the angels are obedient servants of Allah and they have no choice except to act as Allah Himself commands them to act.
There were indeed several occasions in the life of the Prophet when the chief of the angels, Jibreel appeared to him in human form. But this was a miracle only the Prophet had experienced.
This in itself does not mean that the angels are made of material substance normally visible to humans. The Quran clearly says that the day when the angels are visible to the world would be a very harsh day for the unbelievers:
*{Upon the day when they see the angels -- no good tidings that day for the sinners ...
On the day when the heavens and the clouds are split asunder and the angels are sent down in a grand descent, the dominion that day will belong truly to the All-Merciful; it will be a harsh day for the unbelievers.}* (Al-Furqan 25: 22, 25-26)
Referring to the torments of Hell awaiting the unbelievers, Allah Almighty says in the Quran:
*{Believers, guard yourselves and your families against a Fire whose fuel is men and stones, and over which are harsh, terrible angels.}* (At-Tahrim 67:6)
And those blessed souls admitted to Allah's Paradise can also see angels there as said in the Quran:
*{Gardens of Eden which they shall enter ... and the angels shall enter unto them from every gate.}* (Ar-Ra`d 13:23).
The Quran was revealed to the Prophet Muhammad through the Angel Jibreel. And since the first revelation, there were several other instances in the life of the Prophet Muhammad when Angel Jibreel appeared to him in human form.
It is reported in an authentic hadith that when people assemble in activities organized for the purpose of remembering Allah, the angels are around them and Allah Himself remembers them among those who are near to Him.
And indeed Allah has informed us in His Book that each and every one of us has two angels recording all our deeds:
*{There are over you watchers, noble writers, who know whatever you do.}* (Al-Infitar 82:10,12)
This means that those angels have a duty to record all our deeds from birth to death. And they are our constant companions throughout our earthly life though invisible to us.
Thus, we can see that the belief in angels is crucial and central to our faith and Islam. This means that the absence of this belief would take away an essential part of our faith; and that is why we underscore the idea that belief in angels strengthens our faith.
source: www.islamonline.net
Sırat-ı Mustakim @ 11-03-2008 20:17
Sırat-ı Mustakim:Sırat-ı mustakim (dosdoğru yol) ancak bir tane olabilir. Kim bundan sapar yahut kayarsa o sapıklığın ve zalimliğin yollarından herhangi birisine düşer. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın, sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.” (el-En’am, 6/153)Sırat-ı mustakim vasat ümmetin yoludur. İfrat ile tefrit uçları arasındaki yoldur. Bundan ötürü yüce Allah bizlere namazın herbir rekâtinde bizleri sırat-ı mustakim’e iletmesini istememizi emretmiş ve öğretmiştir. Yani biz ondan bu yolu izleyip tabi olma ilham ve başarısını vermesini istememizi dilemiştir. Çünkü yüce Allah’ın kendilerine nimetler ihsan etmiş olduğu peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoludur. Esasen arkadaş olarak bunlar ne güzeldir.[65]
“Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birine denk düşen İhlas suresinde yüce Allah’ın kendi zatına dair belirttiği vasıfları da bu çerçeve içerisindedir. Yüce Allah bu surede şöyle buyurmaktadır:
“De ki; O, Allah’tır, bir tektir. Allah’tır, sameddir, doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Kimse de O’nun dengi değildir.” (el-İhlas, 112/1-4)” [66]
“Bunun kapsamına… girer” ifadeleri ile nefy ve isbat hususunda iman edilmesi gereken isim ve sıfatları ihtiva eden, kitab ve sünnetteki nassları zikretmeye başlamaktadır.
O, bu işe bu pek büyük sureyi zikrederek başladı. Çünkü bu sure başka surelerin kapsamadığı hususları kapsamaktadır. Bundan ötürü buna İhlas suresi adı verilmiştir. Çünkü bu sure tevhidi şirk ve putperestliğin hertürlü şaibesinden soyutlamaktadır.
İmam Ahmed, Müsned’inde kaydettiği rivayete göre Ubeyy b. Ka’b -Radıyallahu anh- bu surenin nüzul sebebi hakkında şöyle demiştir: Müşrikler: Ey Muhammed dediler. Bize Rabbini tanıt. Bunun üzerine şanı yüce Allah: “Deki: O, Allah’tır. Bir, tektir. Allah’tır, sameddir…” diye başlayan sureyi sonuna kadar indirdi.
Şeyhul İslam İbn Teymiyye Rahmetullahi Aleyh “El Akidetu’l Vasıtıyye ve şerhi” adlı eserden
"La İlahe İllallah" Sözü @ 08-03-2008 22:20
La İlahe İllallah Sözü Ne Zaman Fayda Verir?
“La ilahe illallah” ın fayda verebilmesi için söyleyen kimsenin bu kelimenin manasını bilip, bu mana gereğince amel etmesi gerekir.
Bazı insanlar birtakım naslardan delil getirerek “La ilahe illallah” ın sadece telaffuz edilen bir sözden ibaret olduğunu iddia ediyorlar.
Şeyh Süleyman b. Abdullah bu iddiaya şu şekilde cevap veriyor:
İtban’dan (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi:
“Allah kendi rızasını kazanmak için ‘La ilahe illallah’ diyen kimseye Cehennemi haram kıldı.” (Buhari, Rikaak: 6; İstitabe: 9; Müslim, İman: 47; Tirmizi, İman: 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/44.)
Muaz b. Cebel (r.a.) binek üzerinde yolculukta Allah Rasulü’ne (s.a.v.) arkadaşlık ettiğinde Nebi(s.a.v.) ona:
“Ya Muaz!” diye nida etti.
Muaz b. Cebel:
“Buyur Ya Rasulullah! Hazırım” dedi.
Rasulullah (s.a.v.):
“Allah, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden her kula muhakkak ateşi (Cehennemi) haram kılmıştır.” (Buhari, Cihad: 46; Rikaak: 36; Müslim, İman: 49.)
Ubade b.Samit’den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Her kim La ilahe illallah ve enne Muhammedun Rasulullah şehadetini getirirse Allah ona ateşi (Cehennemi) haram eder.” (Buhari, Enbiya: 47; Tefsir: 5/17; Müslim, İman: 46; Tirmizi, Kıyame: 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/436, 5/292.)
Ebu Hureyre Rasulullah (s.a.v.)’tan şöyle buyurdu:
“Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve benim de Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet ederim. Her kim hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın bu iki kelimeyle Allah’ın huzuruna çıkarsa Cennet’e girer. (Müslim, İman: 10.)
Rasulullah’ın (s.a.v.) “La ilahe illallah diyen kimse ateşe (cehenneme) girmez” (Buhari, İlim: 105; Müslim, İman: 10.) hadisi ve benzeri hadisler, bir çokları tarafından yanlış yorumlanmış, bazıları ise hadisler karşısında zorlanmış, hatta bunlara mensuh diyenler bile olmuştur.
Çünkü tevhid (La ilahe illallah) kelimesi; Allah’tan (c.c.) başka tapınılan ve saygı gösterilenleri reddetmeyi, Allah (c.c.) sevgisini, Allah’ın (c.c.) tüm emirlerine boyun eğmeyi ve teslimiyeti, Allah’a (c.c.) kamil manada itaati, samimi ve ihlaslı olarak şirkten uzak bir şekilde ibadet etmeyi, yasakladığını yasaklamayı, ver dediğini vermeyi, onun için sevmeyi, O’nun için buğzetmeyi gerektirir.
“La ilahe illallah” kelimesini dille söyleyen bir kimsenin bütün amellerini şirkten temizlemesi gerekir.
***
Şunu kesinlikle bilmemiz gerekecektir ki: Amaç, sadece bu kelimenin (La ilahe illallah’ın) lafızlarını saymak veya ezberlemek değildir.
Nitekim Vehb b. Münebbih kendisine “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran bir kimseye şu cevabı vermiştir:
“Elbette öyledir, ancak açacak olan anahtarın dişleri varsa! Bilindiği gibi hiçbir anahtar dişsiz değildir. Ancak dişleri olan bir anahtar getirirsen senin için Cennetin kapısı açılır, aksi takdirde açılmaz.
İşte bu anahtarın dişleri, “La ilahe illallah” kelimesinin manasını bilip, şartlarını yerine getirerek amel etmektir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1. La ilahe illallah kelimesinin red ve ispat anlamında taşıdığı tüm manaları gereğince bilmek.
2. Şüpheye yer bırakmayan gerçek anlamda iman. Bu kelimeyi söyleyen kimse, şek ve şüphe bulunmaksızın kelimenin neye delalet ettiğini ve içeriğinin ne olduğunu bilmelidir. Çünkü iman denilince, onda zannın yeri yoktur, onda kesin bilgi şarttır.
3. Bu kelimenin gerektirdiği tüm şartları, diliyle ve kalbiyle kabullenip teslim olmak.
4. Bu kelimenin gerektirdiği şeylere boyun eğmek ve buna aykırı olan her şeyi terketmek.
5. Doğruluk. Amellerin kalbin söylediği ve dilin ifade ettiğiyle uyumlu olması.
6. İhlas. Şirk şaibelerinden ve kötülüklerinden arınarak halis bir niyetle amel etmek.
7. La ilahe illallah kelimesini söyleyip gereğince amel edenleri sevmek, yerine getirmeyip çelişki içinde olanlardan da nefret etmek.
8. Müminleri dost edinmek, kafirlerden uzak durmak ve tağutu reddetmek.
İbn-i Teymiyye ve bazılarının şu sözü, bu konu hakkında söylenecek sözlerin en güzelidir.
“Tüm bu hadisler, şehadet kelimesini söyleyen ve bu hal üzere ölen kimseler hakkındadır.”
Bu hadisler, diğer rivayetlerde “doğrulamak, manasını bilmek hiçbir şekilde şüphe etmemek, kalbinden halisane bir yakinle söylemek” gibi kayıtlarda da görülmektedir.
Şüphesiz tevhidin hakikati, ruhu tümden Allah’a (c.c.) yönelterek Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet etmektir. Böyle bir kimse sözünde doğru olduğu takdirde Cennete girecektir. Çünkü ihlas, tüm günahlardan gerçekten tevbe ederek kalbi Allah’a (c.c.) yöneltmektir. Kul bu hal üzere öldüğü takdirde Cennete nail olacaktır.
Mütevatir hadislerde kalbinde bir arpa veya hardal tanesi ya da toz zerresi kadar da olsa imandan eser bulunan kimsenin, ateşte ebedi olarak kalmayacağı, “La ilahe illallah” üzere ölenin, cezasını çektikten sonra Cehennemden çıkacağı ve ateşin Allah (c.c.) için namaz kılıp secde eden ademoğlunun secde izlerini yakmayacağı bildirilmiştir.
Bütün bu açıklamalardan, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden kimse için Cehennemin haram kılındığı anlaşılmaktadır.Ancak önemli kayıtlarda bunun şartları da belirtilmiştir. Dolayısıyla ihlastan, yakinden uzak olan ve manasını idrak etmeksizin bilmeden kelime-i şehadeti söyleyen kimsenin, ölümü sırasında bununla imtihan olacağından korkulur; bu durumda şehadetten ayrılarak, şehadet üzere ölmeyebilir.
***
Firuzdak’ın hanımı öldüğünde, defnedilirken Hasan (r.a.) Firuzdak’a şöyle sordu:
“Bu günün için sen ne hazırladın”
Firuzdak:
“Yetmiş yıldan beri söyleyegeldiğim “La ilahe illallah” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Hasan (r.a.):
“Bu ne güzel hazırlık! Fakat La ilahe illallah için bilinmesi ve uyulması gereken bir takım şartlar vardır. Ayrıca iffetli kadınlara iftira etmekten sakın” dedi.
Hasan’a (r.a.) denildi ki:
“İnsanlar La ilahe illallah diyen kimsenin Cennete gireceğini söylüyorlar. Ne dersin?”
Hasan (r.a.):
“Kim La ilahe illallah der ve onun hakkını verir yani gerekleriyle amel eder, onu bozucu şeylerden kaçınıp şartlarını hakkıyla eda ederse Cennete girer.”
Veh bin Münebbih’e “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran kimseye o şöyle cevap verir:
“Evet. Fakat, her anahtarın dişleri vardır. Eğer dişli anahtar getirirsen kapı sana açılır. Anahtarın dişleri yoksa açılmaz.” (Buhari, Cenaiz: 1.)
İlim ehlinden nakletmiş olduğum bu sözler, bence bu zan ve şüphelere reddiye olarak yeterlidir.
“La ilahe illallah” diyen salih bir kimse, sihir yapmak ve sihir ehlini doğrulamak, Allah’tan (c.c.) başkasının gaybı bildiğini iddia etmek, kafir ve müşrikleri dost edinmek, din ehliyle alay etmek, din adamlarını Rab edinmek, Allah’tan (c.c.) başkasına kurban kesmek, hakimiyeti Allah’tan (c.c.) başkasına vermek, Allah’tan (c.c.) başkasına dua etmek ve Allah’la (c.c.) kendisi arasında vasıtalar edinmek vb. şeyleri yaparsa “La ilahe illallah”sözü ona hiçbir şekilde fayda vermez.
Cahiller kendilerine delil olarak mücmel (kapalı) nasları alır, bunun yanında tamamen açıklanmış nasları terkederler. Bunların hali kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlerin haline benzer.
Allah Teala bu çeşit insanlar hakkında şöyle buyuruyor:
“Kitab’ı sana indiren O’dur. O kitabın bir kısmı muhkem ayetlerdir; bunlar Kitab’ın aslıdır. Diğerleri ise müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevilini yapmak için müteşabih olan ayetlere tabi olurlar. Oysa müteşabihin tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise: ‘Biz ona inandık, hepsi de Rabbimiz katındadır.’ derler. Bunu, akıl sahiplerinden başkası düşünmez.”
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi (bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüphesiz bağış sahibi olan yalnız Sensin.”
“Rabbimiz! Geleceğinde şüphe olmayan Kıyamet Gününde insanları toplayacak olan muhakkak Sensin. Allah, elbette vaadinden dönmez.” (Al-i İmran: 3/7-9)
Ey Allah’ım! Bizi hakkı hak bilip, ona tabi olan ve batılı batıl bilip ondan sakınanlardan eyle.
Şeyh Salih Bin Fevzan
Al-Lateef, One of Allah’s Beautiful Names @ 08-03-2008 22:04

From His beautiful and excellent Names is the Ever-Discreetly Gentle (al-Lateef). He is the One Who is so Discreet in His Actions that He discerns the hidden and secret, and what the hearts are filled with. He also perceives what is in the lands, of enclosed grains and seeds. He is Ever-Gentle with His devoted slaves and makes things easy for them and keeps them away from difficulties. He makes the path to His Pleasure and Generosity easy for them. He protects them from every and means that may lead to His anger. This is through means that they may perceive as well as means that they do not perceive. He also decrees matters for them that they dislike in order for them to be granted what they love. He is Gentle with them with respect to their own souls as He guides them to His beautiful ways and His noble creations. He is Gentle with them with respect to matters that are external to them with every goodness and righteousness. The name Al-Lat.eef is close in its meaning to Al-Khabeer (the Well-Acquainted with all things), Al-Ra`oof (the Clement) and Al-Kareem (the Generous).
Shaykh Abdur Rahmaan Naasir Al-Sa`di Fâtiha'nın Yedi Kapısı @ 08-03-2008 22:02
Fatiha bir kapıdan girişini resmin oluşturuyor, devrediyor, hissettiriyor, yaş(at)ıyor… Dört M’li bir giriş söz konusu: Önce müsaade kapısından geçiliyor,
“besmele”. içeri girer girmez minnettarlık ifade ediliyor:
“elhamdulillah”. Bir kaç adım sonra, merhametin kucağında bulur kendini insan:
“errahmanirrahim!” en sonunda, mesuliyetle yaşadığımız farkedilir;
“din gününün mâliki.”1.Bismillah: Kapının beri tarafındasın, evvelâ izin istemen gerek.. kapının ardında kim var? Kapının önündeki kim? İçeriye davet eden kim? İçeriye girecek kim? “besmele” bir müsaade isteme tavrıdır… ’ın adıyla, Rahman Rahîm O…. Kapıya dayanan, kapıyı çalan, önce kimliğini benimsetiyor kendine, kendini tanımlıyor, haddini biliyor.. “Ben bana ait değilim.” “Ben ben değilim!” tevazu’yu giyiniyor. Kendi adından vazgeçiyor. Başkası adına çalıyor kapıyı. Bir başkasının ismiyle, ’ın ismiyle eşikte duruyor.. kapıyı çalan, aciz ve fakir, kendi kendine yetmiyor; kendisi kendine ait değil… Kapı ise ’ın.. kapının önünde ve ardında O’nun hükmü geçiyor, O’nun mülkü uzanıyor.. Rahman ve Rahîm O: varlık kapısından içeri çağırdığına muhtaç değil; hatta kulun kendisine muhtaç olmasına bile muhtaç değil! kul kendine muhtaç olmasaydı, kapıya dayanmasaydı, kendisinde bir eksiklik, bir mutsuzluk, bir hoşnutsuzluk hali olmayacaktı. Kimse de hesap soramayacaktı… Hiç kimseye muhtaç olmayan Rahman’ın her şeye muhtaç olana açtığı kapıdır rahmet..
2.Elhamdülillah: Herşeye muhtaç olanın hiç kimseye muhtaç olmayana söyleyeceği ancak teşekkürdür.. sonsuz bir minnettarlıktır duyacağı.. mahçuptur muhatap olmadıkları karşısında. Hiç ummadığı, hiç beklemediği, hiç hak etmediği iltifatlar görmektedir. Hamd O ’a dır ki o Rabbidir âlemlerin.. alemler sırf onu karşılamak için, sırf kendisini memnun etmek için terbiye edilmekte, çekip çevrilmektedir.. hiç yoktan var edilenin, kendisini hiç yokken var edene söyleyeceği tek şey, söylediği halde asla bitiremeyeceği, asla sonuna gelip doyamayacağı tek şey teşekkürdür…. Varedilen varlığının hiç bir cüzünü, hiçbir parçasını yanı sıra getirmiş değildir; yoktan varedilen yoktan var edene hiçbir sermaye katmış değilir, yok olanın, hiç ortada olmayanın yoktan var edene katkısı olmamıştır; yok olan ve yok olduğunun farkında olmayan, var edilme arzusunu bile dillendiremeyen kendisini yoktan var edene bir işaret olsun göndermiş değildir ki, O’na borcuna bir sınır koyalım….
3.Errahmanirrahîm: Her şeye muhtaç olarak varlığa dahil olanın ilk gördüğü üzerindeki sebepsiz merhamettir.. hem kendisine acınmıştır; hiç yokken, yokluğunu bile farkedemediği unutulmuşluklardan çekip alınmıştır, hem de acıdıklarına acınmıştır; mutluluğunu bir anda yok edebilecek, huzurunu hemen dağıtabilecek kırılganlıkları olan nice sevdikleri de hesapsız ve sebepsiz mutlu edilmektedir. Hem merhamet görmektedir, hem merhamet göstermek istediklerine merhamet gösterilmektedir. Varlığın göğsünde çarpıp duran görünmez bir kalp gibidir rahmet… Rahmandır ; herkese her zaman şefkat etmektedir. Rahîmdir , herkesin içinde her bir şeye özel olarak da şefkat etmektedir. Herkese birden şefkat etmesi, herkese ayrı ayrı şefkat etmesine engel değildir. Herkes O’nun rahmetine, bütün çiçeklerin hep birlikte güneşten beslenmesi gibi, hep birlikte muhatap olmaktadır; çünkü Rahmandır. Ama herkes, her bir çiçeğin güneşten kendine özel renkler devşirmesi gibi, kendini biricik eyleyen biçimler bürünmesi gibi, biricik ve bitanecik olarak rahmete muhatap olmaktadır; çünkü Rahîmdir.
4.Mâlik-i yevmiddîn: Din günün sahibi o.. buradaki varlığın, başka ve ebedî bir varlığa yolculanman adınadır. “din günü” içindesin.. hesaba çekilebilir bir haldesin. Başına buyruk var değilsin. sorumluluk sahibisin… Bu varlık bir koza; sonsuzun kelebeklerine gebe.. adımın bir sırat üzerinde, ölçüleri sonsuza ayarlı, sonsuzca yansımaya ayarlı.. buradaki bir ayineye düşüyor her dem; yansıması sonsuzda; yüzün başka bir âlemin nazarına düşüyor… Burası burdan ibaret değil, sen buradasın ama burada kalmayacaksın. Buradasın, ama buraya razı olamazsın..
5.Yalnız sana kulluk ederiz: Minnettarlığın en güzel ifadesi…
6.Yalnız senden yardım dileriz: Merhametinin her şeye yettiğinin ifadesi.. başka kimsenin acımasına muhtaç değiliz.. sen yetersin bize, her birimize, hepimize..
7.Sırat-ı müstakîme hidayet eyle bizi: Hesabımızı ancak böyle veririz.. üzerlerine gazab indirilmiş olanların kalarak değil. Sapmışların yoluna düşerek hiç değil..
Senai Demirci
Peygamberimiz (sav)in Güzel Ahlakı @ 16-02-2008 22:16
Allah (c.c.), Kuran-ı Kerimde Peygamberimiz (sav)e "Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin" (Kalem Suresi, 4) buyurmuştur. Resul-ü Ekrem (sav) bir hadisinde, "Ben ancak ahlak faziletlerini tamamlamak için gönderildim" (Beyhaki) diyerek, yaşantısının, her müminin uygulaması gereken örneklerle dolu olduğunu bildirmiştir.
Kendisine peygamberlik gelmeden önce de güzel ahlakın en güzel örneklerini sergileyen Resulullah Efendimiz (sav), İslam dinini insanlığa anlatırken de seçkin kişiliği ve güzel ahlakı ile bütün insanlığa örnek olmuştur. Aradan geçen on dört yüzyılda insanlık Onun ortaya koyduğu güzel ahlak ilkelerini yakalamaya çalışmıştır.
Peygamberimiz (sav)in hanımı Hz. Ayşe, Resulullah'ın (sav) güzel ahlakını şöyle anlatıyor: "Çirkin söz söylemezdi. Haya, terbiye ve nezakete aykırı bir davranışta bulunmazdı. Çarşı ve pazarda yüksek sesle konuşup gürültü çıkarmazdı. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Affeder bağışlardı." (Ebu Davud)
Hz. Ayşenin Peygamberimiz (sav)in ahlakı ile ilgili bir soru üzerine verdiği cevap, Onun yaşantısının, Kuran ahlakının hayata geçirilmiş şekli olduğunu göstermektedir :
"Ey müminlerin annesi Peygamberin ahlakı nasıldı?" Cevap verdi: "Resulullahın ahlakı... Müminun suresini okuyabiliyor musun? Bu sureyi onuncu ayetine kadar oku! İşte Allahın Resulünün ahlakı böyle idi" dedi. (Buhari)
Resulullah "En hayırlınız, ahlakça en güzel olanınızdır" diyerek bunun her mümin için ulaşılması gereken bir hedef olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, mümin nefsindeki tüm kötülüklerden sakınıp bu ahlaka ulaşmak için çaba harcamalıdır.
Su, buzu erittiği gibi güzel ahlak da günahları eritir; sirke balı bozduğu gibi kötü ahlak da ameli bozar. (Taberani)
Benim Katımda en sevimliniz, ahlakça en güzel olanınız ve etrafındakilerle hoş geçineninizdir ki, onlar herkesi sever ve herkeste onları sever. Benim Katımda en sevimsiziniz dedikodu yapan, dostların arasını açan ve tertemiz kimselerde kusur arayanlardır. (Bezzar)
Allah Katında kötü ahlaktan daha büyük bir günah yoktur. Çünkü kötü ahlak sahibi, bir günahtan çıkmadan diğerine düşer. (Esbahani)
Kul, ibadeti az olduğu halde, güzel ahlakıyla ahiretin yüksek derecelerine ve şerefli mevkilerine ulaşabilir. Ahlakı kötü olanlar da cehennemin alt tabakasına varırlar. (Taberani)
Bir mümin güzel ahlakıyla gece ibadet eden, gündüz oruç tutan kimselerin seviyesine yetişir. (Ebu Davud)
Kıyamet günü mizana konan iyiliklerin en ağırı takva ve güzel ahlaktır. (Ebu Davud)
Resulullah Efendimiz ( s.a.v.), namaza başlamadan şu duayı ederdi: Allahım bana güzel ahlak ihsan eyle, zira senden başka kimse güzel ahlak ihsan edemez. Allahım beni kötü huylardan koru ve uzaklaştır. (Müslim)
Kaynak: http://www.kuranahlaki.comBana Öyle Bir.. @ 10-02-2008 18:44
BANA ÖYLE BİR GÖNÜL VER Kİ:Bir kuruluşun tepe noktasında yetkili olsam bile,
bunu asla başka şekilde kullanmamalıyım.
Günlük yaşamda “ben” yerine, daha çok “sen” sözcüğünü kullanabileyim…
BANA ÖYLE BİR SEVGİ VER Kİ:Sonsuz bir hazine gibi bitmesin, çoğalsın daha da sevdikçe,
doldursun sarsın çevremi.
Hatta düşmanlarımı da sevebileyim…
BANA ÖYLE BİR GÜÇ VER Kİ:Herkesten daha çok çalışabileyim, tutsak düşmeyeyim
doğanın koşullarına, eşim ve çocuklarımı da mutlu et ki,
mutluluğu başkalarına da götürebileyim…
BANA ÖYLE BİR SAĞLIK VER Kİ:Düşünebileyim, konuşabileyim.
BANA ÖYLE BİR ERDEM VER Kİ:İbadet edebileyim, iyilik etmeyi ve sevinçten buğulanmış gözlerle, teşekkür
edenlere;
bir şey yapmadım, anımsamıyorum diyebileyim.
BANA ÖYLE BİR YETENEK VER Kİ:İyi eş, baba, anne, iyi komşu, iyi arkadaş, iyi vatandaş olabileyim.
BANA ÖYLE BİR UMUT VER Kİ:Bugüne kadar yapmış olduğum hatalar için
karamsarlığa düşmeyeyim, herşeyden aklanmış olarak yaşama
yeniden başlamak üzere bağışlanabileceğimi bileyim.
BANA ÖYLE BİR ANLAYIŞ VER Kİ:düşünebildiğim, yargılayabildiğim, inandığım, kahrolduğum, varolduğum şu
anda bu sözleri söyleyebildiğim için şükredebileyim.
BANA ÖYLE BİR TALİH VER Kİ :Yıllar sonra beni hatırlayanlar “herkese iyilik eden, tüm insanları seven,
o düzeyde de sevilen bir kişiydi ” diye konuşsunlar ve ben de huzur içinde olabileyim.
BANA ÖYLE BİR İRADE VER Kİ:Birgün yenilip, içimdeki şeytanın kurallarına doğru yönelirsem;
bu bir düşünce ise düşüncemi, bu bir adım ise ayağımı, bu bir uzanma ise
elimi durdurabileyim.
BANA ÖYLE BİR SABIR VER Kİ:Sükûneti bulayım, durabileyim, düşünebileyim…
Amin...
***************
Alıntıdır..
Dua ile kalın İnşaAllah. Kaybolmuşuz @ 28-01-2008 15:48
Ne zaman uzaklaşmışsak bizi biz yapan değerlerden o zaman kırılmış kolumuz kanadımız. Yıkılmışız en keskin baltaların yıktığı çınarlar gibi. Hayat üstümüze üstümüze gelmiş.
Unutmuşuz bizi biz yapan değerleri. Kaybetmişiz yolumuzu güneşin bütün ihtişamı ile aydınlattığı gündüzlerde. Kaybolmuşuz her gün gidip geldiğimiz yollarda. En iyi bildiğimiz işi yapamaz olmuşuz. En çok sevdiğimiz şeye karşı bir nefret oluşmuş kalbimizde. Kaçar olmuşuz sevdiklerimizden. Hayat en ağır dertlerini sürmüş üstümüze. Gündüzler gecelerden daha zindan olmuş bize. Unutmuşuz sevdamız için söylediğimiz türküleri. Umut gülmez olmuş bize. Zaferler kapılarını kapatmış yüzümüze. Belki de işlediğimiz günahların cezası bütün yaşadıklarımız. En düşünülmezleri düşünmüş, en söylenmezleri söylemiş en yaşanmaz şeyleri yaşamışız. Hayata gönderiliş amacımızı, dünyayı imar etmekle görevli halifeler olduğumuzu unutmuşuz. Hayat, hayatın gayesini unutturmuş hepimize. Dünyayı ın emrettiği gibi imar etmek gayemiz. Dillendirmişiz bu gerçeği her sohbetimizde. Ama imar etmeye önce kendimizden başlamamız gerektiği gerçeğini hep göz ardı etmişiz.
Yüreklerimizi coşturmuş kanlarımızı donduracak kadar coşkulu konuşmalar. Ama hayatımıza bir şey katamamışız coşkumuzdan. Bir düşkünün elinden tutmak coşturmamış bizi en şaşalı nutuklar kadar. İçimizle dışımız zıtlıklarla donanmış. Zıtlıklarla inşa etmişiz hayatımızı. Ne zaman bu gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpan birini görsek kaçmışız fersah fersah uzaklara. Kimsenin zülf-i yâre dokunmasını istememişiz. Günahı hazmetmişiz benliğimizde, zillete alışmışız. Ellerimizin değer vermemişiz gönüllerimizin temizliğine.
Kurtuluşu başka yerlerde başka kişilerde aramışız. Başkalarına havale etmişiz kurtuluşumuzu. Kurtarıcılar aramışız. Kurtarıcılardan kurtulmamız gerektiği hiç aklımıza gelmemiş. Bir çıkmaza girmişiz. Alanın razı satanın razı olduğu bu kısır döngüden kurtulmanın zahmetini çekmek ağır gelmiş. Günahların da sevapların da bireysel olduğu gerçeğinden aslandan kaçar gibi kaçmışız. Havale etmişiz dünya ve ahiret işlerini hocalarımıza, şeyhlerimize, liderlerimize. Basit ve kolay gelmiş böylesi bir mücadele. Nefislerimizi bir ömür temizlemenin bize vereceği sıkıntıyı göğüsleme erdemliliğini gösterememişiz. Kolaycılık hastalığına tutulmuşuz. Öğrenmek zor gelmiş, yaşamak çetrefilli, samimi olmak ise değer bulmamış hayatımızda. Başkaları bizim adımıza düşünmüş, bizim gündemimizi belirlemiş, başkaları yaşamış hayatımızı.
Biz Allah’ın Elçisi’nin yaşamına hayranlığımızı en edebi cümlelerle ifade ederken hayatından hayatlarımıza dersler bulmamışız. Ve ihlâs semtimize hiç uğramamış. Yüz vermemişiz. Surat asmışız her gelişinde. Hayatımızda en şaşalı magazin programları kadar değeri olmamış uğruna canlarımızı feda edeceğimiz söylediğimiz imanımız.
Susmayı adet edinmişiz. Hissizleşmiş yüreklerimiz.Her gün horlanan, hakir görülen inancımız dahi bir his kıvılcımı uyandıramamış yüreklerimizde. Çocuk yaşta şehit edilen Müslümanlar Holywood starlarının oynadığı bir aksiyon filmi kadar yaralamamış yüreklerimizi. En şaşalısını yaşıyor zannettiğimiz hayatlarımız canlı cenazelere dönmüş.
Bir koşturmacaya düşmüşüz. Kafamızı kaldırıp gerçeklerin farkına varamayacak, nefis muhasebesi yapamayacak kadar çok koşturuyoruz. Unutmak farkında olmamak kolayımıza geliyor. Umutlar başka bahara da kalmıyor artık. Filiz vermemesi için son gayretimize kadar çabalıyoruz. Üzerimizde iki dünyayı garanti etmiş olmanın rahatlığı/rehaveti kol geziyor. Gelmiş geçmiş günahları bağışlanan iki cihan serverinin şükrünü ifa için ayakları şişinceye kadar namaz kıldığını ballandıra ballandıra anlatan bizler gözlerimiz şişinceye kadar uyumayı hayat biliyoruz.
Başka iklimlerin rüzgârları inşa ediyor hayatlarımızı. Başka baharlar çiçek açıyor en dikenlisinden yüreklerimizde. Bahaneler üretmek kadar çaba harcamaz olmuşuz bizi biz yapan değerleri öğrenmeye, yaşamaya...
Söylenmenin söylemek olmadığını unutmuşuz. Nutuk atmanın yaşamak olmadığını unuttuğumuz gibi.
Hak ile batılın mücadele alanı olan nefsimiz bir kıvılcım bekliyor tutuşmak için. "Ya Allah" diyerek yola çıkmayı özlüyor bedenlerimiz. Allah’ı anmakla huzur bulmanın hazzını duymayalı çok oldu yüreklerimiz. Ve kardeşlerimiz. Dilimizden düşürmediğimiz din kardeşlerimiz. Asırlar oldu kendilerine uzanan bir dost eli görmeyeli Asırlar oldu semtimize Kur’an’ın inşa ettiği hayatların sahipleri uğramayalı. Yürekler yaralı. Gönüller boş.
Kabul edilmez olmuş nicedir isteklerimiz. Mü’minin silahı olmayalı çok olmuş dualarımız. Günahlarımızın esaretine yakalanmış niyazımız. Belkide gönülden süzülmediği için karşılık bulmaz olmuş feryatlarımız.
Gerçek aşkın tadını yitirmiş bedenlerimiz. Sevgili bildiklerimizin en yılan bakışlısından olduğunu görmez olmuş mest olan gözlerimiz. Yalanlar duymak, yalancı sevgililere yaran olmak nefislerimizi okşar olmuş…
İşte gerçek: Kaybolmuşuz. Ve acı olan ise kaybolduğumuzun farkında olmayışımız…
Ömer KARATAŞ
Öğrendim ki.. @ 21-01-2008 19:11
Yıllar sonra öğrendim ki... Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız. Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz, gerisini karşı tarafa bırakırsınız.
Öğrendim ki... Güveni geliştirmek yıllar alıyor, yıkmak bir dakika.
Öğrendim ki... Hayatında nelere sahip olduğun değil kiminle olduğun önemli.
Öğrendim ki... Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün, ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.
Öğrendim ki... Kendini en iyilerle kıyaslamak değil, kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.
Öğrendim ki... İnsanların başına ne geldiği değil, o durumda ne yaptıkları önemli.
Öğrendim ki... Ne kadar küçük dilimlersen dilimle her işin iki yüzü var.
Öğrendim ki... Olmak istediğim insan olabilmem çok vakit alıyor.
Öğrendim ki... Karşılık vermek, düşünmekten çok daha basit.
Öğrendim ki... Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek, hangisi son gorüşme olacak bilemiyorsun.
Öğrendim ki... "Bittim" dediğin andan itibaren pilinin bitmesine daha çok var.
Öğrendim ki... Sen tepkilerini kontrol edemezsen, tepkilerin hayatını kontrol eder.
Öğrendim ki... Kahraman dediğimiz insanlar bir şey yapılması gerektiğinde, yapılması gerekeni şartlar ne olursa olsun yapanlardır.
Öğrendim ki... Affetmeyi ögrenmek deneyerek oluyor.
Öğrendim ki... Bazı insanlar sizi çok seviyor ama, bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.
Öğrendim ki... Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz, bazıları hiç karşılık vermiyor.
Öğrendim ki... Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları kaldırmak için elini uzatır.
Öğrendim ki... İki insan aynı şeye bakıp tamamen farklı şeyler görebilir.
Öğrendim ki... Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar daha uzun yol yürüyor.
Öğrendim ki... Hiç tanımadığın insanlar, iki saat icinde, senin hayatını değiştirebilir.
Öğrendim ki.....Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.
Öğrendim ki... Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.
Öğrendim ki... Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları da affetmek gerekir.
Öğrendim ki... Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.
Öğrendim ki... Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.
Öğrendim ki... Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.
Öğrendim ki...ALLAH (cc)ın yolundaymış gibi görünmek kolay ama olmak çok zor.
Alıntı
Hikmetli Sözler -1 @ 13-01-2008 11:10

Üç şeyde yanılan iflah olmaz..Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
* Eş, İş, Arkadaş. Bu üçünde yanılan iflah olmaz. Ben onu düzeltirim der ama düzeltemez. Kendisi onun gibi bozulur. Bir sepet sağlam incirin içine bir tane çürük incir koysanız hepsini bozar, bir sepet sağlam incir o bir çürüğü sağlam yapamaz.
* Dünyada aziz olmak isteyen diline sahip olsun.
* Sabır susmaktır. Konuşan, susandan daha fazla vera sahibi olamaz.
* Kötü insanlarla arkadaşlık yapan, iyi kimselere suizan eder.
* İnsanların bilgilisi, insanların bilgisinden yararlanıp kendi bilgisini artırandır.
* Dört yerde dört şeyi korumak, iki şeyi unutmamak, iki şeyi de unutmak gerekir.
Korunacak şeyler: Namazda gönül, halk içinde dil, yemekte boğaz, el evinde göz.
Unutulmayacak şeyler: Allah'ın büyüklüğü ve ölümdür.
Unutulması gerekenler de, birine ettiğin iyilik ve sana yapılan kötülüktür.
* Şâh-ı Nakşibend hazretlerine, “Namazda hudû ve huşû nasıl elde edilir?” diye sorulunca buyurdu ki:
'' Huzurlu bir halde helal lokma yiyeceksiniz. Huzur ile abdest alacaksınız ve namaza başlarken iftitah tekbirini kimin huzuruna durduğunuzu bilerek, düşünerek söyleyeceksiniz.”
* Cemaatte rahmet vardır. Bir cemaatte bir kişi, Allahü teâlânın sevgili kuluysa, duası makbul ise, onun hürmetine Allahü teâlâ hepsini affeder.
* İmanın temeli, hubbi fillah buğdi fillahtır.
* Müslüman, Allahü teâlânın seçtiği sevdiği insandır. Onun seçtiğini ben seçmiyorum, Onun sevdiğini ben sevmiyorum, hiç böyle şey olur mu?
Kaynak: http://www.mehmetalidemirbas.com Muharrem Ayı ve Aşure Günü @ 09-01-2008 14:32
"Şehrullahi'l-Muharrem" olarak meşhur olan, yani "Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.
Allah'ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah'ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.
Âşura Günü ise Muharrem'in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.
Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)
Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.
Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:
1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)
İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.
Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.
"Bu ne orucudur?" diye sordu.
Yahudiler, "Bugün Allah'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, "Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)
Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.
Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
"Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." 'Buhari, Savm: 69.
O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. "İsteyen tutar, isteyen terk edebilir" buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.
Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.
Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:
"Ramazan'dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?"Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir" buyurdu.(5)
Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum."(6)
"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.
Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir" demektedir.
Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.
Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.
Bîr hadiste şöyle buyurular: "Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.
Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem'ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ'da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin'i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.
Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah'ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü'min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir "yas merasimi" haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.
1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31.
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40.
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbni Mâce. Siyam: 43.
8) İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve'l-Terhİb, 2:116.
Kuranda Cennet İsimleri @ 06-01-2008 21:07
Cennet: En genel tanımı ile; dünya hayatında işlenen tüm güzel ve yararlı davranışların, Allah tarafından verilmiş karşılığıdır, cennet. Diğer bir deyim ile, iyi kulların ağırlanıp ebedi kalacağı Allah MİSAFİR HANESİDİR.
Her insanın imani ve ibadi yönden dereceleri bir olmadığı için cennetlerde bir tek değildir. Hatta her cennetin içinde derece derece cennetler vardır.
Naim: Nimetler, Bolluk ve bereket içinde yaşayış,
Kur'anda geçen cennet çeşitlerini birer ayet ile sıralandırabiliriz.
1- Cennetü'n-Nâim: "Beni Cennetü'n-Nâim'in varislerinden kıl... " (Şuârâ, 26/85) Ayrıca (bk. el-Mâide, 5/65; et-Tevbe, 9/21; Yunus, 10/9).
2- Cennetü'l-Adn: "Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında
Adn Cennetleridir ki onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır. Bu Rabb'inden korkanlar içindir. " (Beyyine, 98/8)
"İçinden nehirler akan
Adn cennetlerine gireceklerdir. Kendileri için orada diledikleri her şey vardır. Allah kendine karşı gelmekten sakınanları böyle mükafatlandırır."(Nahl, 16/31)
"Allah mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, ebedi olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler vadetti. Allah'ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır." (Tevbe, 9/72)
"20. Onlar, Allah'a verdikleri sözü yerine getiren ve sözleşmeyi bozmayanlardır.
21. Onlar, Allah'ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır.
22. Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır.
23. Bu sonuç da
Adn cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla beraber oraya girerler. Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerler (ve şöyle derler):
24. "Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!" (Rad, 13/20-24)
3- Cennetü'l-Firdevs: "Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs Cennetleri. vardır " (el-Kehf,18/107 ve el-Mü'minun, 23/11).
4- Cennetü'l-Me'vâ: "İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar içi