The largest and the best home page
Olmazmi search
tr
en
home page sites rsses
   
 There are thousands of mobile phones in Telefonvarmi.com Click here to go Telefonvarmi.com.

Religion - Dinlerarasi diyalog nedir RSS

AĞCA, FATİMA'NIN SIRRI VE DİNLER ARASI DİALOG @ 21-02-2010 11:24

Abdi İpekçi katili olarak lanse edilip, kartel medyasının görülmemiş çığırtkanlık ile adeta saldırdığı "Mehmet Ali Ağca" hadisesine değinmezden evvel sizlere "Fatima" olayı olarak bilinen, Portekiz de gerçekleştiği söylenen 3 sır dan biraz bahsetmek istiyorum.
Bilindiği gibi 1917 Mayıs ayında başlayan ve 6 ay boyunca müteakip defalar görünen Meryem ana ( ki Hristiyanlarca öyle iddia ediliyor ) üç Portekiz’li çoban çocuğa görünerek kendilerine üç önemli sır veriyor. üç çoban çocuk ile olan son görüşmede sözü edildiği üzere 70 bin Portekiz li meraklılar önünde de gerçekleşmiş oluyor.
Her ikisi erkek çocuğu olan çoban çocuklar bugün hayat’ta olmadıklarından, sözü edilen sır ve sırlar,geçtiğimiz günlerde vefat eden kız çocuğu eliyle Vatikan’a havale ediliyor.
Fatima olayı gerçek olsa bile bütün sırlar her zaman olduğu gibi Vatikan eliyle değişime uğratılıyor.
Koskoca İncil’i değiştirenler üç çoban çocuğun üç sırrını değiştirmiş çok mu?

Neydi çocuklara verildiği iddia edilen o önemli üç sır?


1.sır: İsa Mesihe inananlar cennete girecektir.
2.sır: Sovyetler birliği bir gün yıkılacak ve hristiyanlaşacaktır.
3.sır uzun yıllar gizli tutulmasının ardından çok kısa bir süre önce açıklandı.

Bizi ilgilendiren bu üçüncü hadisedir ki "Ağca" üzerinde şekil bulduğundan dolayı bunun üzerinde biraz duracağız.
Vatikan eliyle ifade edilen 3. sır ise, bizzat isimde verilmiş olmalı ki "Papa II. Paul" ün suikaste uğrayacağı ve sıkılan kurşunun bizzat Meryem ananın müdahelesi sonucu kurşunun yön değiştirilerek kurtulacağı idi.
Ve 3. sırrın devamı olan paragraflar da "Cennet’e gitmenin tek yolunun Hristiyan olmaktan geçtiği" şeklindedir.

Yani bir nevi Vatikan propagandası. Üçüncü bin yılda önlerine koydukları hedefin bir parçası olan dünya’yı hristiyanlaştırmak sevdası içinde.
Vatikan her ne kadar sırlar saklıyor yada değiştiriyorsa da kendilerine hedef koydukları amaçlarından asla vazgeçmiyor. O nedenle "Ağca" Vatikan da birileri tarafından aleni açıklanmasa bile "kıyamet alametlerinin küçük bir belirtisi, yine küçük bir mehdisi olduğuna inanılıyor.(Ağca ile ilgili Hristiyan gençlerin düşüncelerini kendi form ve benzeri sitelerden okuyabilirsiniz) Bir kısmı ise sözde "üç sır" olan gerçeği örtmek adına bu yolu deneyerek Ağcanın sıktığı kurşunun üçüncü sır olduğuna kendilerini inandırmak istiyor. Gerçekte olan üçüncü sır ise bana göre hala Vatikan tarafından bilmem ne mahzenin karanlık odalarında saklanılıyor.

Hatırlayanınız varmı (?) bilemiyorum Vatikan aslında çok önemli bir kitap yayınlamıştı 1999 yılında. Bu kitabın önemli paragraflarından oluşan yazıları İnternet ortamlarında dahi bulabilir İngilizce versiyonunu okuyabilirsiniz. �owards a Pastoral Approach to Culture�adı taşıyan bu kitapda ( Bütün Adem oğlu Jesus ile buluşturulmalı, Kiliseler vaftiz edilmiş insanlar ile dolup taşmalı ve insanlık Jesus un bedenine bürünmeli ve bütün Adem çocukları Hristiyan olmalıdır.Çabamız ve gayretimiz budur.)

Sakın, "bu gayet normaldir her din kendini geliştirmek ister" filan demeyin.
Bu Papalık değilmiydi (?) asırlarca masum Müslümanlara ve hatta kendi bünyesindeki farklı tarikatlara kan kusturan? Geçmişdeki kanlı ellerini edindikleri ekonomik güç ile örtmeye ve şirin görünmeye çalışsalar da katletdikleri Milyonlarca insanları yakarak, boğarak, işkence ederek yok ettiklerini tarihler haykırıyor yüzlerine bugün. Müslüman dünyasına asırlardır planlanmış uygulamalarını var güçleriyle gerçekleştirmiş olsalar da günümüz dünyasında İslam’ın büyümesinin önüne bir türlü geçemiyorlar. Üstelik kendi asli değerlerinide yitirmişler, yok olma noktasına gelmişlerdir. Bana göre onları bugün ayakta tutan tek gerçek ekonomik gücün verdiği edinimlerdir. Oda baki değildir.

Vatikanın hedefleri nelerdir?

Vatikanın kendi ifadeleriyle ortaya çıkan gerçek şudur. İlk bin yıl içinde yaşadıkları topraklar da Hristiyanlığı yaymak ( ki gerçekleşti bu ) ikinci bin yılda Doğu diyarlarına el atmak, Müslümanların arasına fitne sokarak bölmek küçük düşürmek ( ki buda gerçekleşti) İçinde bulunduğumuz üçüncü bin yılda da Hristiyanlığı bütün dünya’ya yaymak.
1600 lü yılların sonunda Türk düşmanlığını iyice azdıran Vatikan, kiliseler ve papazlar eliyle kendi halkına Türk düşmanlığı seferbirliğine soyunmuştu. (Haç da birleşin,Meryem ana adına savaşın,Türkleri perişan edin.Savaş isteyen tanrının sesine kulak verin,Jesus a olan borcumuzu Türklere karşı savaşarak biraz olsun ödemeliyiz.) "Bu sözler, sözde dindar Hristiyan olan bir İngilizce içerikli siteden alınmadır." Bugün dinler arasi dialog peşinde koşanların kulaklarına küpe olsun.

Dialog peşinde koşan dostlarımıza bir sormak gerek. Bütün bu olanlar geçmişi karanlık ve fitne dolu olan Vatikanın bir samimiyetinimi gösterir yoksa ard niyet dolu bir maksadımı? Yoksa sizin İslam adına sergilediğiniz gafletimi?
Dinler arası dialog, aslında Vatikanın dinden kopmuş kendi halkını kiliselere döndürme yollarından biri olduğu gibi, az önce yukarda belirttiğim üzere ilk bin yıl içinde kendi milletini Hristiyanlaştırmak, ikinci bin yılda Amerika, Afrika gibi diyarlar Hristiyanlaştırılması (ki bunların hepsi gerçekleşti.) Son ve üçüncü bin yılda ise adına "Asya" diyorlar ama sonuçda Müslümanları Hristiyanlaştırmak olan bir sinsi planın adıdır.
Ayrıca bu benim fikrim değil, bizzat "Papa ll. Paul" Vatikanın 1999 yılında çıkardığı kitapta bizzat böyle diyor.

Tabi Vatikanın dinler arası dialog’tan kast’ı, istedikleri yeni bir Müslüman modeli inşaa etmek. Bunuda bir noktada Müslüman ülkelerinde resmi yada gayri resmi durumunda olan (ılımlı) müslüman liderler eliyle gerçekleştirmek istiyorlar.Asırlardır Müslümanlara besledikleri kinde bir yol alamayan Vatikan ve nezdinde Batı dünyası bugün dialog ve hoşgörü adında bir meziyet geliştirerek, bunu da içimizde sıkça dillendiren ve sözde İslamı da kimselere kaptırmayan (Nurcular) eliyle yapıyor olmasıda başka bir ibretlik vesika. Bütün bu hevesleri güdenlerin sadece Vatikan’dan ibaret olmadığı muhakkaktır. Vatikan eşitdir A.B.D.

Bütün bu gerçekler ışığında hala Müslüman dünyası gözünü açamıyor ise bununda elbetde nedenleri var. Oda ekonomik güç yoksunluğundan çaresiz bırakılmış olması yada zengin Arap ülkelerinin Batı çıkarlarına alet olması ve kendilerini peşkeş çekmeleri.
Başka bunun nasıl tarifi olur bilemem.
Peki ya içimizdekiler?

Herşeyden önce son yıllarda Canada’dan Avustralya’dan A.B.D’den ve Avrupa’dan binlerce Hristiyan misyonerlerin Anadolu diyarlarında bugün cirit atıyor olmalarıda bir tesadüf olamaz sanırım. Kendi toplumunu uçurumun kenarına itmiş, seks ve içki alemine sürüklemiş fuhuştan türemiş milyonlarca evladına ( piç ) sahip olan bu topluluklar, içinde bulunduğumuz üçüncü bin yılda kendilerine verdikleri dönülmez vaad için Anadolu evladını Hristiyanlaştırmak sevdası peşinde.
Her ne kadar İstanbul’un göbeğinde şık giyimli kızlar eliyle İncil dağıtıyor olsalar da asıl başarılarını doğunun mağaralar da gözünü açan ve her dönem Türk’ü sırtından hançerleyen cahil kürd kesimini Hristiyanlaştırarak başarıya ulaştıklarını söyleyebilirim. Bugün gidip bakınız Irak’ta uzun yıllar oluşan o boşluk ve başıbozukluk nedeni ile asırlarca yezid-i olan Kürdler bile Hristiyanlaştırılabiliniyor. Kanada da yaşayan binlerce Hristiyanlaştırılmış G.Azerbaycan lı Türk’ününde olduğunu söyleyebilirim. Bunların çoğu da Hristiyan olma koşulu ile Kanada’ya yerleşmiş insanlar.

Anadolu’da hareket bulan bu Misyoner faaliyetleri ne adına yapılıyor?
Dinler arası dialog adına. Peki idari mekanizma ne diyor?
Batı kapısında bekleyen hararetli damat durumunda ya susmayı yeğliyor yada yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bu ülkeyi idare edenler, bir ihanet ve gafletin ocağında büyük Türk Milletinin dini ve kaderiyle oynuyor. Her köşe başını kapmış Allah nedir Mukaddesat nedir bilmez ve hiç işi olmaz düzenbaz kartel medyasınıda unutmayalım. Bir "Abdi İpekçi" inadında ısrar eden devşirme medya aslında sadece günü kurtarıyor. Okuyanınız varmı (?) bilmiyorum ama,

Steeve Berry ( Üçüncü sır ) adlı kitabında diyor ki: "Vatikan asırlardan beri fitnenin ana merkezi olmuştur."Ve yine kendisi kitabında "temelini yalan ve gerçekleri örtmek adına kurulmuş olan Vatikan’ın sonunun geldiğini, artık Vatikan’ın içinde iktidar olma savaşlarının gizliden gizliye yaşandığını, hırs ve kin dolu ayak oyunlarının sergilendiği bir merkez olduğu" gerçeğini ifade ediyor.

Geçenler de mistik içerikli ve bir o kadar Vatikan dünyasının iç kıyametlerinden bahseden iki kitap olan (Time of Thin Blood, ve Rage Across Heavens gibi kitaplar) ın internet üzerinden oyunlarını yapmışlar. Çoktandır duyduğum bu oyunları bir dost eliyle edinerek oynama şansım oldu. Sadece bir internet oyunu deyip geçmek çok yanlıştır. Fakat oyunu yapılan bu iki kitabı film haline hangi babayiğit getirir o bilinmez. Fakat gerçek o ki Vatikan`a Hristiyan dünyasının kendi içinden büyük bir saldırı olduğudur. Bu gün kitap yada oyun diye geçiştirilen bu konuları anlamak şöyle dursun bu tür şeylerden habersiz olan Müslüman dünyası maalesef kendi iç kabuğuna çekilmiş 1700 lü yıllarda Vatikan eliyle gönderilen fitneci misyonerlerin ve onların çocuklarının bugünde hala oyunlarına alet olduklarını ve kendi iç kavgalarında ısrar ettiklerini görüyoruz.

Biz Türk’ler ise, Amerika’nın ortadoğu da saldırgan üslup takındığı ve saldırdığı bir çok ülke insanlarıyla, geçmişte olduğu gibi bugün de dost ve kardeş bir Milletiz.Müslüman dünyanın horlandığı ve küçük düşürüldüğü Kapitalist dünya düzeninde, müslümanlar başsız kalmanın acısını ve eksikliğini dayanılmaz bir şekilde görmektedir. Amerika’nın ve Batı dünyasının müslümanlara felaketler getiren şeytani oyunlarından kurtulmak için, inanç bağlamında yolları ayrılan ve fakat kader bağlamında yolları çakışan yaralı Rusya ile birleşmeli ve müslüman dünyası bu canavar Batı ahlaksızlığına ve haksızlığına bir son vermelidir. Pakistan’ın ve İran’ın nükleer silahlarına tahammül edemeyen taraflı Bati, İsrail’in hukuk tanımaz çirkefliğine taraflı davranabilmektedir. Üstelik Batı, önüne engel olacak herşeyi bir nokta da yok etme ve sindirme sevdasından vazgeçmiyor.
Niye acaba?

Gücü zaten tartışılmaz olan Batı ve Amerika’nın birleştiği eksen elbet de Hristiyan değerlerinin menfaatidir. Böylesine müslümanlara hınç ve kin beslenen gerçekler içinde, aslı zaten dinsizlik üzerine kurulmuş olan, kartel Türk medyasınında Müslüman Türk insanına bu konular hakkında dem vurmaması ve aksine müslüman Türk Milletinin değerlerine saldırılması pek çelişkili olarak görülmemelidir. "Ağca" ya neredeyse idam diye bağıran kesimde bu kesimdir. Bu kartel medyasının hangi düzenin yolcuları olduklarını sağır sultan bile artık biliyor.

"Fatima" olayında sözü edilen açıklanmamış 3. sırrın İngilizce metinlerinde kafa karıştıran bazı şeyler var. Vatikan yalanlar zincirine eklediği "Mehmet Ali Ağca"yı kendisince şekillendirse de, Ağca’nın gercekten zeki davranması neticesinde Ağca’yı kullanamayacaklarını anlayınca bazı şeylerden vazgeçmiş gibi görünüyorlar. Mehmet Ali Ağca’ya "Hristiyan ol üstüne para verelim ve seni bağışlayalım" isteği de Ağca tarafından red ediliyor.

Üçüncü sır olduğu söylenen bir çok İngilizce sitelerde Türkçe çeviri aynen şöyle yazılıyor. ( Askerler, neredeyse tamamiyle yıkılmış bir şehirde vatikanı basacak. Önce "Papa" yı ardından piskoposlar, rahipler ve yandaşlarını Öldürecek.)
Ağca böyle bir düzen içinde Papa’ya kurşun sıkmadı. Bu şu anlama geliyor. Vatikan’ın karanlık yüzü bir gün açığa çıkacak ve özellikle Yüce Allah’ın bizzat koruduğu KUR-AN yeryüzüne hakim olacak kendi iç dünyasında yok olup gidecek. İşte saklanan üçüncü sır gerçeği budur. Korkularının altındaki o ızdırap duydukları bu "hakikat" ten bugün kaçıyor olsalar da ( ki bunu onlarda biliyor) top’u bir nokta da Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya sıktığı kurşuna havale ediyorlar.
Yani bir nevi Ağca’dan medet dileniyorlar. Bana göre Vatikan dan bir babayiğit çıkmalı ve aynen şöyle demelidir. " Ey gaflet içinde kıvranan dinsiz İmansiz "kartel Türk medyasi" siz ne yaparsınız? "Ağca" bizim küçük alametlerimizin bir parçası olan küçük Mehdimizdir. Biz bunu biliyoruz ama dini çıkarlarımız bunu söylemeye müsade etmiyor. Derhal Ağca yı serbest bırakın."

Sizlere şaka veya komik gibi geldi değilmi? Fakat zerrece şaka yok. En azından Vatikan Türk devlet yetkililerine gizliden bunuda söyleyebilirdi.Yani bir noktada Hristiyanlik için "Ağca" feda ediliyor."Üçüncü sırrımız Ağca’nın Papa’ya sıktığı kurşundur" diye Vatikan’ın açıklaması ise birilerini hala tatmin etmemiş gibi görünüyor.Çünkü o birileri çok iyi biliyor ki Vatikan yalan söylüyor. Tıpkı tarihler boyu sakladığı ve değiştirdiği gerçekler gibi bunuda saklıyor.

3. sır denen açıklamanın yada ifade edilen yazıların metninden sadece bir kısa parça bu. Gerisi ise hala saklanıyor: yada değiştiriliyor. Neredeyse Bir takım Vatikan cambazlarının Ağca’dan dolayı ( Mehdi’dir ) açıklamasını yapmak için kendi içinde gizli bir kargaşaya dahi düşülüyor. Demek ki `Ağca" biraz daha uğraşsa bu Vatikan kendisini Mehdi bile ilan edecek.Kaldi ki Vatikan sözü edilen Fatimanın 3. gercek sırrını saklayarak Mehmet Ali Ağca’ya havale etse de, buna ne koyu katolik oldukları bilinen Portekiz’in "fatima" köyü halkı nede İtalya’da "Vatikan" karşıtı olan dindar Katolik kesimi buna kesinlikle inanmıyor. Geçmişi karanlıklar ile dolu, zaman zaman Müslüman kanını akıtmış olan Vatikan bu sırrı daha ne kadar saklayabilir bilinmez.

Yazımın en başında ifade ettiğim Ağca’nın "İpekçi" yi vurması ile kendisine kin kusan Kominizm’den bozma Sabetaist’ten olma dönmelerin hükümeti bile etkilemesi bir gerçek var ki iktidar da olan AKP nin ne kadar tarihiyle barışık ve ne kadar etkisiz bir iktidar olduklarını gözler önüne seriyor. İktidar sürekli olsa idi ANAP’a baki kalır dı.
Çünkü AKP bugüne kadar olumsuz gelişmiş ve gelişecek olan her pis hareketin tek müsebbibidir. Ve Allahin izniyle sandıkta gömülecektir.
Her ne kadar; ama şöyle ama böyle kurşun sıkmış birinin destekçisi olmadığım gibi Ağca’ya sempati duymaya başladığımı ifade etmek isterim. Çünkü Milyonlarca Anadolu insanı Ağca’nın bir haksızlığa uğradığını düşünüyor: tıpkı benim gibi.
Allah’a emanetsiniz.

.........................
K.Kurultay

http://www.edebiyatdefteri.com/yazioku.asp?id=16975



diyalog @ 21-02-2010 11:24

allowtransparency="" border="0" frameborder="0" marginheight="0" marginwidth="0" scrolling="no" src="http://www.google.com/uds/modules/elements/newsshow/iframe.html?rsz=large&format=300x250&q=dinleraras%C4%B1&element=true" style="border-bottom: 0px; border-left: 0px; margin: 0px; width: 300px; height: 250px; border-top: 0px; border-right: 0px">>



küresel bir ahlak mümkün müdür @ 21-02-2010 11:24

11 Eylül’ün ardından dünyanın gündemi olan küresel terör, aslında patlak vermesi beklenen sisteme karşı yapılan büyük bir darbeydi. Amerika’nın kendi oyunu gibi ifadeleri kenara bırakarak dikkatle okunması gereken bir hadise.

Çünkü toplumlar üzerinde bıraktığı tesirin bu manada incelenebilmesi daha mümkün gözükmekte.

Gittikçe daralan dünya da sınırlar artık bir formaliteden öteye gitmiyor. Dünyanın bir köşesinde meydana gelen bir olaydan diğer köşesinin haberdar olmasının dillendirilip durması da bunun sonucu.

Peki ya bu kocaman köyde insanlar nasıl bir arada yaşayacak? Bu sorunun çözülmesi öncelikli bir hal almışken, yapılabilecek şeyler içinde süre gittikçe kısalmakta. Nitekim 1943’te İnsan Hakları Beyannamesi bunun ilk adımı ve de 1993 yılında gerçekleştirilen Dünya Dinleri Parlementosu’nda bu gerçeğin dikkate alındı. Tabi bu tip çalışmaların samimiyetinin durumu nedir? Orası şimdilik meçhul!

Nasıl bir şey olduğundan açıkçası kimsenin haberi olmadığı –en azından bizim- Dinler Arası Diyalog çalışmaları da bu yönde kendini göstermekte. Tabi küresel ahlakın bahsedildiği yerde dinlerarası diyalog da kendine yer bulur. Nitekim bu ahlak anlayışı için çaba sarf eden en önemli isimlerden Hans Küng, diyalog çalışmalarının üzerinde titizlikle durmaktadır. Peki, nedir dinler arası diyalog?

Aslında bakıldığında Hıristiyanların, sadece kendi çıkarlarına hizmet için ortaya attıkları bu fikir, “Hıristiyan Müslümanım” gibi saçma sapan ifadelerle dolu boş bir uğraşın halini aldı. Kendi hamlesini ortaya koymaya çalışan bazı Müslümanların “belki lehimize çeviririz” edasıyla bu olaya iştirak etmesi pek de olumlu bir etkiye sahip değil toplum nezdinde.

Neden mi? Kapitalizmi yetiştirip büyüten batı artık Afrika’daki insanları  sömürmüyor. Sömürü sistemi tüm dünya üzerinde kendisini küresel şirketlerin bünyesinde aşağılık sinsiliğiyle etkisini göstermeye çoktan başladı bile. E tabi, emperyalist sistemin merkezinden tüm dünyaya yayılan, bu diyalog çalışmasından kim ne bekleyebilir ki? Acaba diyaloga iştirak edenler, katkıda bulunmaya çalışanlar nerede? Doğu da mı; Batı da mı? Varın siz düşünün!

Diyalogun gölgesinde kaldığı müddetçe, aynı zamanda batının da gölgesinde kalacak bir küresel ahlak denemesi pek de samimi değil açıkçası. Ve sonuçlanması da beklenemez. İşte samimi bir küresel ahlak çalışması niyetiyle okumaya başladığım Chandra Muzaffer’in yazdığı “Küresel Ahlak ya da Küresel Hegemonya” adlı eserinin son sayfalarında diyaloga değinmesi, küresel ahlak çalışmalarının diyalogla aynı paralel de olduğu kanaati kendine yer buldu zihnimde. Kitabın hemen başında yer alan çeşitli dinlere ait bir ifadenin yer alması oldukça ilgi çekici geldi. Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, sen de diğer insanlara öyle davran, düsturunun farklı dinlerde çeşitli şekillerde dile getirilmesi evrensel ahlak değerleri noktasında güzel bir örnek açıkçası.

“İslam’da bu ilke, “Kendiniz için istediğinizi komşunuz için de istemedikçe hiçbiriniz iman etmiş sayılmazsınız.”  Şeklinde ifade edilir.

Budizm bize “Size nasıl davranılmasını  istiyorsanız siz de tüm canlılara öyle davranınız.” diyor.

Hinduizm, “Ahlaklı olmanın esası  şudur: Size yapıldığında acıya neden olan hiçbir şeyi başkalarına yapmayınız”  diye yineliyor.

Hıristiyanlıkta da şöyle deniyor: “Başkalarının size yapmasını dilediğiniz ne varsa, siz de onlara bunları yapınız.”

Sih dini de bize şu tavsiye de bulunuyor: “Kendinizi için iyilik diler gibi davranınız, çünkü dikenli ağaçlar diktiyseniz ağaçlarınızdan lezzetli meyveler bekleyemezsiniz.”

Yahudilik de bu konuya çok net olarak değiniyor: “Nefret ettiğiniz bir şeyi, komşunuza yapmayınız, ana yasa budur, gerisi tefsirdir.

Bu kural Bahai inancında da şöyle ifade edilir: “Gözleriniz adaletten yana bakacak olursa, kendiniz için ne seçiyorsanız komşunuza da aynısını seçiniz.”1

Görüldüğü  gibi çeşitli dinlerin prensipleri bazen tüm insanlık için ortak bir düstur arz edebilmesi mümkün… Bu bağlamda ortak bir ahlak oluşumu ne kadar mümkün? Sadece bu prensipten hareketle tüm insanlık şu yukarıdaki ifadeye uysa, ayrı bir ahlaki ortaklığa pek gerek yok gibi. Sadece insanların birbirine saygısı olsa ya...

Esef ki, hem dünyayı  sömür, hem de insanlara diyalog çalışması sun! Bu bir tezat değil… Bu apaçık aşağılık bir hareket…

Karşılıklı  olarak yapılacak her işin temelinde saygı olması gerektiği herkesin kanaatidir. Saygıyla hem karşıyı dinleme, hem de kendini daha samimi anlatabilme mümkünken, sinsi bir hareketin, karşındakini her ne şekilde olursa olsun aşağılamanın getireceği tek şey kindir. Bu şu değil de nedir: İran’a nükleer silah yüzünden ambargo koy, İsrail’e ise nükleer silah kullansa bile sahip çık!?.. Bu her şeyi ifade etmiyor mu?

Bütün bu farklılıklar ışığında Osmanlı Devleti’nin samimi gayretlerinin, küresel aktör rolündeki devletler tarafından incelenmesi bariz bir gerekliliktir. Yani Endonezya’da yer alan Açe’de bu tarihi hakikati herkes müşahede etti. Ve de Balkanlardan çekilmesinin hemen ardından, o bölgenin karışması, Orta Doğu’da ise halen bu kargaşanın, dağınıklığın devam etmesi evrensel bazda bir ufuk olması açısından Osmanlı incelenmelidir.

Bu önemli rolü  yine bu ülkenin üstleneceğinden başka bir şey düşünemiyorum. Açıkçası şu anki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun samimi gayretleri ve dünya çapında ses getiren dış siyasetimiz umarım sekteye uğramadan kendini devam ettirir. Bu konuda Ahmet Davutoğlu’nun kaleme aldığı “Küresel Bunalım” ve “Stratejik Derinlik” adlı iki eseri de okunması gerekenlerin başına alınması okuyucular için bir tavsiyedir vesselam…

 

 

Mehmet Nişancı

http://eilahiyat.com/alphacontent/kyazarlarinmenu-260/88-mehmet-ni/1516-kueresel-bir-ahlak-muemkuen-mue.html



ILIMLI İSLAM FİTNESİ @ 21-02-2010 11:24

"Ilımlı İslam" süreci nasıl ve niçin başladı?  

   “Dinlerarası Diyalog” fitnesini içimize sokanlar, yerli taşeronların destek ve yardımlarıyla birlikte, Milletimizin gündemine “Ilımlı İslam” fikriyatını da yerleştirdiler…
“Ilımlı İslam” hakkında bu güne kadar her kesim, kendi penceresinden bakıp görebildiklerini ortaya koydular...
Bu proje sayesinde gelinen noktanın ve esas gelinmek istenilen noktanın, tekrar tekrar gözden geçirilmesi “Milli ve Dini bütünlüğümüz” açısından zarurettir.
“Ilımlı İslam” teriminin son zamanlarda pek gündem edilmemesi bu projeden vazgeçildiği anlamına gelmemeli, aksine proje sahipleri açısından tıkır tıkır işlediğinin ispatı olarak görülmelidir.
“Ilımlı İslam” projesi, ABD-AB, Haçlı zihniyetin ürünü, siyasi ve dini içerikli bir projedir. Maksatları; İslam dininin emir ve yasaklarını, sosyal yaşamdan çıkartmaya, sulandırmaya, bozmaya yöneliktir.
Daha açık ifadeyle bu proje “şartlara uydurulmuş bir misyonerlik” faaliyetidir. 
“Ilımlı İslam” projesinin başlama ve yayılma sürecini birlikte hatırlamaya çalışalım;
Küresel güçler, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra dünyaya, İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan “İslami terör” kavramını yaymaya başladılar…
İslam dünyası, terörle İslam’ın bağdaşmayacağı noktasında kendini ifade bile edemeden süreç başlamış oldu. Bu güçler, Müslümanların; inançlarının sulandırılması, yumuşatılması gerektiğini yavaş yavaş kabul ettirdiler. Bu konuda da bazı sözde İslami liderlere bu fikri kabul ettirildi. ABD ve AB ye teslimiyeti kendine rehber edinen siyasiler bu projeye balıklama daldılar. Desteklerini esirgemediler…
Müslüman halklar bu terimle ilk defa karşılaştıkları için tereddüt içerisinde kaldılar… Ancak, sözde dini liderler işin taşeronluğunu üslenip bu proje ile İslam’ın daha da güçleneceği fikriyatını yaydılar ve muhiplerini inandırdılar. Tabi muhiplerde, bu konuda canla başla çalıştılar…
Şu düşülen tuzağın dehşetine bakar mısınız; İbadet mantığıyla, Allah düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek..!
Bu inanç, basiretsiz kanaat önderleri sayesinde taban buldu, çevre buldu, millet de dipsiz, karanlık ve ateş dolu bir kuyuya doğru yol aldı. Sözde kanat önderleri, varsın ahretteki hesaplarını düşünsünler bakalım…
“Ilımlı İslam” projesi, dolu dizgin hedeflerine doğru giderken, millet de bu projenin gerçek manasını, maksadını bilmediği için fiili ve kalbi desteğini devam ettirmektedir. “Ilımlı İslam” projesinin maksat ve metotlarını ortaya koymadan, meydana gelebilecek tahribatları da ortadan kaldırmak mümkün değildir. Öyleyse bu konuda uyarılarımıza aralıksız devam etmek zorundayız…[1] 
 
Ilımlı İslam fitnesiyle düşülen tuzak  

“Ilımlı İslam” projesi Müslüman Türk milletinin ne fikrinde ne gönlünde yer etmesi mümkün olmayan bir unsurdu. Bu projenin bu kadar taraftar bulması da mümkün değildi.
Milletimizin genetik yapısında kanaat önderlerine verilen değeri bilen küresel güçler, yanlarına sözde bazı kanaat önderlerini aldılar, önce onları ikna ettiler… Sonrasında da muhiplerinin çantada keklik olduğunu zaten biliyorlardı. Millet, önderlerine baktı; “o diyorsa doğrudur” dendi ve eğrisine doğrusuna bakılmadan teslimiyet gösterildi.
İnsanın doğasında bulunan kolaycılık yönünü de işin içine katılınca, iş daha da çığırından çıktı…
Millet şunu akıl edemedi maalesef; bu projenin madem ki planlayıcısı ABD ve Haçlı batıdır, onlardan bize asla hayır gelmeyeceğini unuttular. Bırakın fiili olarak desteklemeyi, gönüllerini de bu projeye kaptırdılar. Hıristiyan ve Yahudileri kendilerine dost edindiler. Gönüllerine yer eden bu fitne, bakın onları ne hâle getirdi:
(Maide suresi 51–57 Ayetler:
“Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.”
“İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, “Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.”
“O zaman) iman edenler derler ki: “Sizinle beraber olduklarına dair var güçleriyle Allah’a yemin edenler şunlar mı?” Bunların çabaları boşa çıkmıştır. Böylece ziyan edenler olmuşlardır.”
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”
“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resûlüdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren mü’minlerdir.”
“Kim Allah’ı, onun peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir.”
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kafirleri dost edinmeyin. Eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının.”[2]
 
Dışı İslam, içi hristiyan olan bir proje: "Ilımlı İslam"  

 “Ilımlı İslam” projesi madem haçlı ittifakının sinsi bir tuzağıdır. Tabii ki en ince ayrıntısına varıncaya kadar her türlü şeytanlık da düşünülmüştür. Şöyle ki; “Ilımlı İslam” projesi her şart ve zamana göre bukalemun gibi renk değiştiren bir özelliğe sahiptir. Onun adı yerine göre değişkenlik arz eder; bazen “dinler arası diyalog” olur, bazen “medeniyetler ittifakı” olur, bazen de “Ilımlı İslam” olur…
Şöyle bir hafızalarınızı yoklayın; “biz dinlerarası diyalogun iktidarıyız” diyerek yola devam edilirken bir kısım vatandaşı ikna ettiler ama bir kısım samimi Müslüman da; “olur mu böyle saçmalık, din bir tanedir o da İslam’dır. Bu konuda ayetler var; “Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran:19) diye itiraz edince, plağın diğer yönünü çevirdiler.
“Medeniyetler arası ittifak” demeye başladılar. Sonra da “BOP eş başkanlığı” dediler… Velhasıl  “Her saça göre ayrı tarak” uygulaması ile farklı farklı beyinleri ve gönülleri ifsat ettiler.
Bir de dindarlığı öcü gibi gören bazı çevreler var ki; İslam adını duyar duymaz onlar da “kırmızıyı görüp çıldıran boğa” misali, ya da “melek görüp kaçan şeytan” misali projenin sahibine değil de taşeronlara ve İslam kelimesine bakıp, sanki İslam şeriatı gelecekmiş fobisine kapıldılar. Bunların düştüğü durum en az diğerlerinin düştüğü durum kadar tehlikeli bir hâl aldı. Devlet kademelerinde görev yapan koca koca adamlar, büyük büyük köşe yazarları, medya mensupları; “aman “Ilımlı İslam” projesi adı altında şeriat geliyor, karşı çıkalım” deyince, dindar kesimin bu projeye inadına daha sıkı sarılarak sahiplenmesine sebebiyet verdiler.
Her iki durumda da haçlının ekmeğine yağ sürüldü…
Bu süreç maalesef başladığı gibi devam etmekte, herkes yerini korumaya devam etmektedir. 
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran:19) “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide: 3) “Kim İslâm dininden başka bir din ararsa, onunki asla kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i imran: 85)
Allah cümlemizi bu gafletten ayıktırsın inşallah! [3]

 

Uğur Kepekçi-Yeni Mesaj

 

Kaynak: Yeni Mesaj Gazetesi

[1].http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=10000623&tarih=2010-02-10

[2].http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=10000662&tarih=2010-02-11

[1].http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=10000683&tarih=2010-02-12


 



DIŞI İSLAM İÇİ HRİSTİYAN OLAN BİR PROJE: “ILIMLI İSLAM” @ 21-02-2010 11:24

“Ilımlı İslam” projesi madem haçlı ittifakının sinsi bir tuzağıdır. Tabi ki en ince ayrıntısına varıncaya kadar her türlü şeytanlık da düşünülmüştür. Şöyle ki; “Ilımlı İslam” projesi her şart ve zamana göre bukalemun gibi renk değiştiren bir özelliğe sahiptir. Onun adı yerine göre değişkenlik arz eder; bazen “dinler arası diyalog” olur, bazen “medeniyetler ittifakı” olur, bazen de “Ilımlı İslam” olur…

Şöyle bir hafızalarınızı yoklayın; “biz dinler arası diyalogun iktidarıyız” diyerek yola devam edilirken bir kısım vatandaşı ikna ettiler ama bir kısım samimi Müslüman da; “olur mu böyle saçmalık, din bir tanedir o da İslam’dır. Bu konuda ayetler var; “Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran:19) Diye itiraz edince, plağın diğer yönünü çevirdiler.

“Medeniyetler arası ittifak” demeye başladılar.
Sonra da “BOP eş başkanlığı” dediler…
Velhasıl “Her saça göre ayrı tarak” uygulaması ile farklı farklı beyinleri ve gönülleri ifsat ettiler.

Birde dindarlığı öcü gibi gören bazı çevreler var ki; İslam adını duyar duymaz onlarda “kırmızıyı görüp çıldıran boğa” misali, yada “melek görüp kaçan şeytan” misali projenin sahibine değil de taşeronlara ve İslam kelimesine bakıp, sanki İslam şeriatı gelecekmiş fobisine kapıldılar. Bunların düştüğü durum en az diğerlerinin düştüğü durum kadar tehlikeli bir hâl aldı. Devlet kademelerinde görev yapan koca koca adamlar, büyük büyük köşe yazarları, medya mensupları; “aman “Ilımlı İslam” projesi adı altında şeriat geliyor, karşı çıkalım” deyince, dindar kesimin bu projeye inadına daha sıkı sarılarak sahiplenmesine sebebiyet verdiler.
Her iki durumda da haçlının ekmeğine yağ sürüldü…

Bu süreç maalesef başladığı gibi devam etmekte, herkes yerini korumaya devam etmektedir. Bu proje, dinler arası diyalog adıyla ilk çıktığında yerli taşeronlarıyla ilk mücadele ateşini yakan Pof. Dr. Haydar Baş olmuş, bu projenin, haçlı batının ve Vatikan’ın şartlara uydurulmuş misyonerlik projesi olduğunu, maksatlarının da “milli ve dini bütünlüğümüzü bozarak kutsal vatan topraklarını parçalamak ve ele geçirmek” olduğunu haykırdı durdu.
Hafta sonu katıldığım Konya il başkanlığı kongresinde yaptığı konuşma esnasında kullandığı bir cümle benim bu konuda yazmama da vesile oldu:

“Milletimiz, Ilımlı İslam projesini bilselerdi asla destek vermezlerdi. Vatandaş bu konunun ehemmiyetini bilmiyor, onları uyarmak lazımdır. Bakınız ben size Ilımlı İslam’ı tek cümle ile izah edeyim; “dışı İslam, içi Hıristiyan” olan bir projedir. Şimdi Müslüman olan, artık bunu destekler mi? Tabi ki desteklemez…Destekleri bilmediklerindendir.
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran:19)
“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide: 3)
“Kim İslâm dininden başka bir din ararsa, onunki asla kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i imran: 85)

Allah cümlemizi bu gafletten ayıktırsın inşallah!.....U.Kepekçi--TUNALIM...

http://tunalim-1950.blogspot.com/2010/02/disi-islam-ici-hristiyan-olan-bir-proje.html



Cemaat, Münih’te Gönüllüler Hareketi’ne yol haritası sundu. Avru @ 21-02-2010 11:24


Kısa adı IDIZEM olan “Münih Kültürlerarası Diyalog Merkezi” derneğinin yoğun güvenlik çerçevesinde düzenlediği sempozyumda cemaatin küreselleşen dünyadaki rolü anlatıldı ve Avrupa’da Musevilik-Hıristiyanlık sentezi bir İslam’ın biçimlendirilmesi ve yayılması için yol haritası açıklandı.

Her fırsatta Türkiye’nin Müslüman bir ülke olduğu için AB’ye girmesine karşı çıkan, liberal-muhafazakar eğilimli Alman FAZ (Frankfurter Allgemeine Zeitung) gazetesinin 2008 yılına kadar Türkiye temsilciliğini yapan Dr. Rainer Hermann cemaatin Almanya’daki hedefini açıkladı.

Amaç Avrupa’nın da hoşuna giden yeni bir Müslümanlık türü yaratmak, yani Avro-İslam.

Sempozyumda, Musevilik-Hıristiyanlık sentezi olan Müslümanlığı Avrupa’da yaymak için Gönüllüler Hareketi olarak adlandırılan Gülen sempatizanlarına büyük görevler düştüğü saptandı.

Önerilen yöntem Hıristiyan Kilisesi’ne bağlı Protestanların bir kolu olan Pietistlerin ve Yahova’nın Şahitleri’nin sadakat ve sohbet aracılığıyla uyguladıkları misyonerliği anımsatıyor.

Küreselleşen dünyada İslam dinini yaygınlaştırmanın ancak böylesine modern yöntemlerle mümkün olduğunu söyleyen Hermann, bunu yaparken sadece Türkiye’ye bağımlı kalınmamasını, örgütsel bir yapılanmadan kaçınılmasını ve özellikle akademisyen ve orta tabakaya hitap edilmesini önerdi.

Milli Görüş’ün Hataları ve Cemaat’in Yol Haritası

Alman Anayasayı Koruma Dairesi’nin yıllardır takibi altında olan Milli Görüş ve alt kuruluşlarına da değinen Hermann,

“Milli Görüş katı bir İşletme İdari yapısına sahipti,

*        Cemaat idari yapısı olmayan bir Gönüllüler Hareketi’dir.

Milli Görüş Avrupa’da hareket ederken Türkiye’ye dönük bir çizgiye sahipti,

*        Cemaat bulunduğu ülkenin kurallarına uyumlu hareket etmelidir.

Milli Görüş ağır koşullarda çalışan yoksul Ford isçilerine hitap ediyordu,

*        Cemaat akademisyenlere ve orta tabakaya hitab etmeli.

Milli Görüş çantasında silah bulunduran şeriatı savunan bir örgüttü,

*        Cemaat’in çantasında ise diyalog, eğitim ve medya var.

*        Cemaatin hedefi çoğulcu bir demokrasidir”, diye konuştu.

Sempozyumda adeta Gülen’in bas propagandist rolünü üstlenen Hermann,

“Bürokrasi, TSK ve yargı cemaatin önündeki en büyük engeldir“, dedi.

Hermann, “Onlar laiklik derken dini toplum dışına itmek istemektedirler. Nasıl Kürtler ulusçuluk anlayışına; solcu ve liberaller devletçilik anlayışına karşı çıkıyorsa, cemaat de dini toplum dışına iten bir anlayışa karşı çıkıyor. Biz dinin toplum içinde özgürce hareket edebilmesini sağlayan, ABD’de ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde uygulanan, sekulerlik anlayışını destekliyoruz”, dedi.

Gülen’in şiddeti savunan vaazlarını hatırlatan bir dinleyiciye “Gülen değişti, umarım artik siz de değişirsiniz”, diye tepki gösterdi.

Öte yandan İranlı bir dinleyici şöyle bir uyarıda bulundu:

“Biz İran’da putlaştırılmış kurtarıcılardan çok çektik. Siz ise bir yandan Atatürk’e karşı çıkıyorsunuz, diğer yandan ise başka bir kişiyi tanrılaştırmaya çalışıyorsunuz.“

Bu eleştiriye karşı Türkiye’den İstanbul Fatih Üniversitesi’nden konuşmacı olarak katılan Dr. Savaş Genç “Biz, sevdiğimiz, saydığımız kişinin sözlerini seve isteye dinleriz ve onu yüceltmeye çalışırız. Bunun kötü bir yanı yok“, diye yanıtladı.

Gülen’in halen ABD’de yaşıyor olmasını ve Türkiye’ye dönmemesini Din- ve Evrimbilimci Dr. Michael Blume söyle savundu:

“Türkiye’ye bu konuda fazla yüklenmemek gerek. Türkiye su an Gülen’i hazmedebilecek bir istikrara sahip değildir. Kuşkum yok. Bu değiştiğinde hemen dönecektir. “

Sempozyumu Cemaat’in Münih öğrenci derneği IDIZEM Münih Belediyesi, Almanya’da önde gelen Münih Ludwig-Maximilians Üniversitesi, Halk Yüksek Okulu, Hazreti İbrahim Dostları (Freunde Abrahams) adında bir örgüt, Katolik Kilisesi’ni temsil eden “Pax Christi” hareketi ve Protestan Kilisesi ortaklaşa düzenledi.

Sempozyuma söz ettiğimiz konuşmacılarla aynı ağızdan konuşan Brüksel’den Katolik “Beyaz Babalar” tarikatı üyesi Prof. Dr. Pater Hans Vöcking“, Washington’dan Gülen ve Saidi Nursi araştırmalarıyla bilinen Prof. Dr. Thomas Michel, Berlin’den Ercan Karakoyun, Moskova’dan Prof. Dr. Leonid R. Sykiainen ve Gülen’in kitaplarını Almancaya çeviren Wilhelm Willeke katıldı.

Konuşmacı olarak davet edilen Patrikhane sözcüsü Dr. Peder Dositheos Anagnostopoulos sempozyuma gelemediği için, sempozyumun açılış konuşmasını onu temsilen Münih Chorepiskoposu Malamoussis yaptı.

Atilla Coşkun

Odatv.com



FETULLAH’IN GOLGESINDE DIS TURKLER ISTANBUL TOPLANTISI @ 21-02-2010 11:24
ANKARADA, BAKANLIKLARDA, DIS TURKLER BASKANLIGI ADI ALTINDA KADROLASMA DEVAM ETMEKDE ,, ILK ETAPDA TUM FETULLAH GURUPLARININ DAVETIYE ILE 27 SUBATDA YAPILACAK OLAN ISTANBUL TOPLANTISINA CAGRILDIGINI HABERI ANKARANIN DISINA SIZMIS DURUMDA.. BU TOPLANTI DIS ISLERI BAKANLIGINCA ORGANIZE EDILMEMEKTEDIR.. DIS ISLERI BAKANLIGINA SU ANA KADAR GEREKLI KOORDINASYON ILE ILGILI BIR YAZI GITMEDIGI HABERI KULISLERDE SOYLENMEKDE. BU ARADA ORTADA OYNAYAN/GOZUKEN BAZI DIS TURKLERE AID DERNEKLERIN TEMSILCILERIDE  .. TAHMINLERE GORE, GOZE FAZLA CARPMAMAK ICIN VE BU SENE ICIN, DAVET EDILMIS DURUMDALAR .. AMERIKADAKI UST KURULUSLARA HENUZ RESMI BIR YAZI ULASMAMASINA RAGMEN ATAA’DEN (ASSEMBLY OF TURKISH AMERICAN ASSOC.) BIR YONETMENE (ISMI MAHFUZ) SAHSI DAVETIYE GITTIGI HABERINI ALDIK. ASSEMBLY OF TURKISH AMERICAN ASSOCIATION ‘IN BU KONUDA HENUZ FETULLAH GURUPLARININ BU OZEL KADROLASMA TOPLANTISINA KATILMA KARARI ALMAMIS OLDUGUNU TAHMIN EDIYORUZ  VE  ATAA’NIN YONETIM KURULUNUN KATILIM KONUSUNDA ALACAGI  KARAR, ATAA’NIN YONUNU BELIRTECEGI ICIN,  BUYUK BIR SABIRSIZLIKLA BEKLIYORUZ .. DR. ERDAL SENER ASSEMBLY OF TURKISH AMERICAN ASSOCIATION ‘IN BU KONUDA HENUZ FETULLAH GURUPLARININ BU OZEL KADROLASMA TOPLANTISINA KATILMA KARARI ALMAMIS OLDUGUNU TAHMIN EDIYORUZ  VE  ATAA’NIN YONETIM KURULUNUN KATILIM KONUSUNDA ALACAGI  KARAR, ATAA’NIN YONUNU BELIRTECEGI ICIN,  BUYUK BIR SABIRSIZLIKLA BEKLIYORUZ .. DR. ERDAL SENER

 

Eklenme tarihi: 30.01.2010 20:46:15
Nuray BABACAN  / HÜRRİYET-ANKARA
Yurtdışında Türkiye’nin lehine kamuoyu oluşturmayı amaçlayan hükümet, ABD’den Japonya’ya kadar yurtdışında yaşayan Türklerin dernek temsilcileriyle buluşuyor. Toplantıda yeni kurulacak Dış Türkler Başkanlığı tanıtılacak ve Türkiye lobisi oluşturulacak.

Devlet Bakanı Faruk Çelik’in organize ettiği toplantı 27 Şubat’ta İstanbul’da yapılacak. Toplantıya, Türkiye’de faaliyet gösteren Kafkas, Balkan derneklerinin temsilcileri katılacak. Bunun dışında Avrupa başta olmak üzere ABD’den Avustralya’ya Türklerin kurduğu dernek ve vakıf yöneticileri de toplantıda yer alacak.

Dış Türkler Başkanlığı kurulmasına ilişkin tasarıyı TBMM’ye sevk etmeye hazırlanan hükümet, taraflardan da görüş alacak.

ERDOĞAN AÇACAK

Toplantının açılış konuşmasını ise Başbakan Erdoğan yapacak. Toplantıda, dış Türklerle ilgili çıkartılacak yasanın amacı anlatılacak. Yurtdışındaki Türklerin sorunları ve çözüm önerilerinin de alınacağı toplantıda, Türkiye’yi ve Türkiye’nin tezlerini savunmak için lobi çalışmalarına hız verilmesi de Masaya yatırılacak.

Dış Türkler Başkanlığı Tasarısı kapsamında Türklerin yaşadığı her ülke için her ülke için ayrı bir masa oluşturulacak. Çalışma ilk etapta Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Danimarka, Finlandiya, Amerika, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi Türklerin daha kalabalık olduğu ülkeleri kapsayacak.

Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşları ile vatandaşlıktan çıkmış olanlar veya çifte vatandaşların Türkiye ile sosyal, kültürel, eğitim ve ekonomik bağlarının sürmesi ve güçlendirilmesi için çalışılacak.



GÜLEN AMERİKA’YA NEDEN VE NASIL GİTTİ ? @ 21-02-2010 11:24
CEMAATLAR VE TARİKATLAR   Naci Kaptan  

 

28 Şubat ve kaset savaşları sonrası Fethullah Gülen, Amerika’ya gitti ve hala dönmedi. Sabah’ın “tarikatler-camaatlar “yazı dizisinin bir bölümü  Gülen’in gidişine ait …

Gerek siyasi gerekse dini liderlerle görüşen Fettuhlah Gülen’in yıldızı, devlet kademesinde 28 Şubat dönemiyle birlikte söndü. Gülen tedavi için gittiği ABD’den ise hala dönmedi.

İşte Fettullah Gülen’in devlet kademesinde yaşadığı süreç ;

Gülen sık sık kamuoyu önüne çıkmaya başladı. 1992′de prostat ameliyatı için Amerika’ya giden Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı, Houston’daki Methodist Hastanesi’nde ziyaret ederek ilk kez resmi kabul gördü.

  Yükselen Refah Partisi’ne karşı İslami kesimle ittifak arayışında olan Tansu Çiller’in, Gülen’le görüşmesinin ardından Gülen’in ziyaretler listesine Bülent Ecevit’ten başlayıp Mesut Yılmaz ve Hüsamettin Cindoruk’a kadar pek çok isim eklendi.

Papa’ya doğru ilk adım
Tarihler 1996′yı gösterdiğinde artık “Hocaefendi” adıyla anılan Gülen, Fener Rum Patriği Bartholomeos ile biraraya geldi. İlk bakışta nedeni anlaşılamayan bu ziyaretin sonradan dinlerarası diyalog hareketinin ilk adımı olduğu ve bu sürecin, Papa ile görüşmeye kadar uzanacağı ortaya çıktı.

Gülen’in yıldızı yükselirken diğer yandan ülkede İslamcı kesimlere yönelik tepkiler de artıyordu. Her gün yeni bir olayla ülke gündemi sarsılırken 28 Şubat 1997′de yapılan MGK toplantısı yeni bir dönemin açılacağını işaret ediyordu.

28 ŞUBAT SÜRECİ BAŞLIYOR
28 Şubat döneminde hakkında MİT’in rapor hazırladığı iddiaları gündemdeyken Gülen, ABD’ye gitti. Gülen “sağlık sorunları” nedeniyle gittiğini ifade ettiği ABD’de Kardinal O’Connor ile görüştü. Türkiye’ye döndüğünde de Vatikan İstanbul Temsilcisi Georges Maroviç ile biraraya geldi.

Bu sürecin sonunda da 1998 yılında Vatikan’da Dinlerarası Diyalog hareketi adına Papa II. Jean Paul ile görüştü. Bu görüşmeyi Sefarad Hahambaşı Eliyahu Bakhsi Doron görüşmesi izledi. Gülen açısından bu başarılı dönem 18 Haziran 1999′da atv’de yayınlanan bir kasetle sona erdi. Gülen’in bu kasetteki sözleri daha önce kamuoyuna açıkladığı ılımlı İslamcı görüşleriyle çelişkili bulundu. Tam da bu dönemde “sağlık sorunları” nedeniyle yeniden ABD’ye gitti. Bugüne kadar da geri dönmedi. *1*

*** Gülen’in Laik ve demokratik Cumhuriyet rejimini eleştiren ve rejimi değiştirmek için dile getirdiği sözler ve cemaat oluşumunun , kasetlere yansıması Gülen’in gerçek amacını da ortaya çıkardı. Bu kasetlerin de ATV televizyonunda gösterilmeye başlaması üzerine ,Gülen’in geleceği tehlikeye düştü. Bu aşamada Amerika’ya gidebilmesi için bir mazeret gerekli idi. Bu mazeret de “sağlık sorunu ve tedavi/ameliyat” olmak için Amerika’ya gitmesi gerektiği olarak dile getirildi. Bu arada Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Nuh Mete Yüksel’in Gülen hakkında soruşturma açtığı haberleri duyulmaya başlanmıştı. Gülen’e her nedense sempatisi olan başbakan Ecevit, Gülen’e telefon açarak ;
“sağlığın için Amerika’ya git ” dedi… Ecevit, Gülen’e “By-pass kalp ameliyatı olması için !!!” Amerika’ya gecikmeden gitmesini önerdi.Tabii ki bunun ” ne tür bir sağlık” olduğunu da düşünmek gerektir Ve bu sağlık mazereti açıklaması ne kadar gerçektir ? Bu bilinmiyor ama Gülen ABD’de ameliyat olmamıştır !!! Gülen Ecevit’ten gelen bu uyarı/öneri nedeniyle 22 mart 1999  tarihinde Amerika,Chicago kentine giden THY uçağının yolcularından biri Fetullah Gülen’di.”
Gidiş o gidiş ,11 senedir ABD’de CIA koruması altında yaşıyor. Halen ameliyat olarak yurda dönecek !!! *** Fetullah Gülen’in kronolojik hayat hikâyesi ve medyatik ilişkileri   Fethullah Gülen, resmî nüfus kaydına göre 27 Nisan 1941′de, Erzurum ili, Hasankale (Pasinler) ilçesi, Korucuk köyünde dünyaya gözlerini açtı. 1949 yılında ailesinin Alvar köyüne taşınmasıyla ilkokulu bırakmak zorunda kaldı ve daha sonra dışarıdan tamamladı. 1952 yılında, Hasankale’deki Hacı Sıtkı efendiden tecvit (usul ve kaideleriyle Kur’an okuma) çalıştı.

1954 yılında Muhammed Lutfi efendinin oğlu Sadi efendiden bir iki yıl Arapça dersleri aldı.

1957 yılında Amasya, Tokat ve Sivas taraflarında fahri vaazlara başladı. Bu arada Bediüzzaman’ın eserleriyle tanıştı ve Risale-i Nurlardaki çarpıcı ve duygulandırıcı ifadeleri, etkileyen üslubu içinde ve çaktırmadan kendine mal ederek anlatmayı ve cemaati coşturmayı başardı.

1959 yılında Edirne Üç Şerefeli Camii’nde imamlığa atandı.

10 Kasım 1961 günü Ankara Mamak’ta askerlik görevine alındı.

4 Temmuz 1964 günü Edirne’de yeniden göreve başladı.

31 Temmuz 1965′te Kırklareli merkez vaizliğine tayini çıktı.

11 Mart 1966 günü İzmir merkez vaizliğine tayini yapıldı. Bundan ayrı olarak, Kestanepazarı Derneği Kur’an kursunda gönüllü öğreticilik ve belletmenlik yapmaya da başladı.

1968 yılında Diyanet görevlisi olarak hacca yollandı.

1969 yılında kahvehane sohbetlerine başladı ve Ege Bölgesi’nin çeşitli il ve ilçelerindeki vaazlarıyla tanınıp reklâmı yapıldı.

1971 yılında Kestanepazarı Kur’an Kursu’ndaki görevinden ayrıldı. 12 Mart Muhtırasının ardından 3 Mayıs günü tutuklandı. 6 ayı aşkın bir süre tutuklu kaldıktan sonra 9 Kasım günü tahliye edilip serbest bırakıldı.

23 Şubat 1972′de Edremit merkez vaizliğine tayin edildi. Burada 2 yıl görev yaptı.

29 Haziran 1974′te Manisa merkez vaizliğine atandı.

1975 yılında Kur’an ve İlim, Danwinizm, Altın Nesil, İçtimaî Adalet ve Nübüvvet isimli konferanslar serisine başladı ve 1976 yılında da devam eden bu konferanslar münasebetiyle İzmir dışında Ankara, Çorum, Malatya, Diyarbakır, Konya, Antalya, Aydın gibi illeri dolaştı.

28 Eylül 1976′da İzmir Bornova’ya tayini çıktı.

1977 yılında görevli olarak Almanya’ya gitti ve burada çeşitli yerlerde konuşmalar yaptı.

1979 yılında aylık Sızıntı dergisinde yazılar yazmaya başladı.

12 Eylül 1980 askerî müdahalesinin ardından görevini fiili olarak sürdürme imkânı bulamadı.

25 Kasım 1980′de Çanakkale merkez vaizliğine tayin edildi ise de, rahatsızlığı yüzünden görevine başlayamadı.

20 Mart 1981 tarihinde vaizlik görevinden istifa edip ayrıldı.

14 Ocak 1986 günü, hakkında arama emri olduğu için Burdur’da yakalandı. Uzun bir sorgulamadan sonra İzmir’e getirildi. Arama emrinin İzmir’le de bir alâkası olmadığı gerekçesiyle serbest bırakıldı.

1989 yılında, Üsküdar Valide Sultan Camii’nde Cuma günleri tam 1 yıl (52 hafta) süreyle konuşma yaptı ve bu vaazlar, daha sonra Sonsuz Nur adıyla 3 cilt halinde kitaplaştırıldı.

29.06.1994 günü, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Polat Renaissance Otel’de gerçekleştirdiği açılış toplantısına katıldı ve pek çok gazeteci, yazar, sanatçı, bilim, siyaset ve işadamının katıldığı bu toplantıda yaptığı konuşma dikkatleri birden üzerine çekti. Bu açılış ve Gülen’in konuşmasıyla ilgili, masonik medyada çok geniş ve övücü değerlendirmeler yazıldı.

1994 yılı Aralık ayı başında Başbakan; Tansu Çiller’le bir araya geldi. Görüşme, medyada büyük yankı uyandırdı. Takip eden yıllarda yine Çiller’le ve ayrıca Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, CHP Genel Başkanı olduğu dönemde Hikmet Çetin ile görüşmelere katıldı.

1995 yılı Ocak ayında, Hürriyet ve Sabah gazetelerinde ilk dizi röportajları yayınlandı.

1995, 1996, 1997 ve 1998 yıllarında Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın düzenlediği Ramazan’da iftar yemekleri, Mutlu Yarınlar İçin El Ele gibi faaliyetlere ve Hoşgörü, Uzlaşma Teşvik Ödülleri gibi ödül törenlerinde ve bayramlaşma merasimlerinde yer aldı.

Aynı yıllar içinde, hem dinler mensupları arasında diyalog faaliyetleri hem de karşılıklı insanî dostluk ziyaretleri çerçevesinde defalarca, Türkiye Katolik Cemaatleri Ruhani Reisler Kurulu Başkanı Monsenyör Georges Marovitch, Vatikan Ankara Büyükelçisi Pier Luigi Celata, İstanbul Fener-Rum Patriği Bartholomeos, Ermeni Cemaati lideri müteveffa Karakin ve şu andaki lideri Mesrof Mutafyan, Süryani Katolik Cemaati Patrik Vekili Episkopos Yusuf Sağ, Süryani Kadim Metropoliti Yusuf Çetin ve Huriepiskopos Samuel Akdemir, Musevi Cemaati Yöneticileri ve İstanbul Hahambaşısı David Aseo ile zaman zaman bir araya gelip özel görüşmeler yaptı.

11 Haziran30 Eylül 1997 tarihleri arasında ABD’de bulunduğu sırada New York Roma Katolik Arşidükü ve New York Başpiskoposu Kardinal John O’Connor ve yardımcısı Alex ile, ayrıca Musevilere ait Anti-Defamation League’in o zamanki lideri Leon Levy ve arkadaşları Amerika Katolik Üniversitesi Doğu Hıristiyanlığı Araştırmaları Bölümü Başkanı Prof. Dr. Sidney Griffıth ile görüşüp talimat ve tavsiyeler aldı.

09.02.1998 tarihinde Vatikan’da Papa John Paul II ile tarihî bir görüşme yaptı; burada ayrıca, Kardinal Arenzi ve Kardinaller Meclisi’ne nezaket ziyaretinde bulundu. Bu ziyaret, medyada uzun bir süre haber ve yorumlara konu olarak sürekli gündeme taşındı.

19.02.1998 günü Dünya Kiliseler Birliği yöneticileri ve aynı tarihlerde, Anti-Defamation Leagu eski başkanı Leon Levy, birkaç arkadaşıyla birlikte kendisini İstanbul’da ziyaret edip övgüler yağdırdı.

25 Şubat 1998 günü Kudüs Sefared Hahambaşısı Eliyahu Bakhsı Doron’la, İstanbul Taksim’de Gazeteciler ve Yazarlar Birliği merkez binasında, 9 Mart 1998 tarihinde ise, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin organize ettiği Kültürlerarası Diyalog toplantısına katılan bilim adamları ve ruhanilerle bir araya gelip kucaklaştı.

Fethullah Gülen’le pek çok yerli ve yabancı gazeteci ve TV muhabiri röportajlarda bulundu:

Sabah Gazetesi’nden Nuriye Akman’ın röportajı, 23-30 Ocak 1995 tarihlerinde Sabah’ta,

Hürriyet Gazetesi’nden Ertuğrul Özkök’ün röportajı, 23-30 Ocak 1995 tarihlerinde Hürriyet’te,

Zaman Gazetesi’nden Eyüp Can’ın röportajı, Ağustos 1995 tarihinde Zaman’da,

Cumhuriyet Gazetesi’nden Oral Çalışlar’ın röportajı, 20-26 Ağustos 1995′te Cumhuriyet’te,

Sabah Gazetesi’nden Hulusi Turgut’un röportajı, 23-31 Ocak 1997 tarihinde Sabah’ta yayınlandı.

Nevval Sevindi ve Eyüp Can, yapmış oldukları röportajları kitaplaştırmışlardır. Sevindi’nin kitabı Sabah Gazetesi yayınlarınca, Can’ın kitabı ise Milliyet Gazetesi Yayınlarınca kitap haline getirilmiş ve her iki kitap da 100.000 civarında satmıştır. Nevval Sevindi, röportajını 2002 yılında tekrar yayınlamıştır.

Bunlardan ayrı olarak, Amerika’da öğretim üyesi olarak bulunan Hakan Yavuz’un Fethullah Gülen ile yaptığı röportaj Milliyet Gazetesi’nin Entelektüel bakış köşesinde 3 gün süreyle yayınlandı.

Ayrıca yine Milliyet Gazetesi’nden Yasemin Çongar’ın ABD’de gerçekleştirdiği röportaj 1997 Ağustos ayı içinde Milliyet’te;

Aynı gazeteden Özcan Ünlü’nün röportajı da yine aynı gazetede Mart 1998 içinde geniş olarak yayınlandı.

03.07.1995 akşamı Reha Muhtar ile devletin resmi kanalı TRT 1′de,

29.03.1997 akşamı Samanyolu TV’de Prof. Dr. Mim Kemal Öke ve Osman Özsoy ile,

15.04.1997 akşamı, Kanal D Televizyonunda Yalçın Doğan ile,

27.02.1998 tarihinde NTV’de Cengiz Çandar ve Taha Akyol ile canlı röportaj yaparken, SHOW TV adına 32. gün ekibinden Mehmet Ali Birand ve Rıdvan Akar, 1998 başlarında gerçekleştirdikleri röportajları birer hafta aralıkla iki program halinde yayınladılar ve ayrıca CD Rom halinde piyasaya arz ettiler.

Pek çok yabancı gazeteci ve televizyon ekibi de Fethullah Gülen’le röportajlar yapıp, bunları kendi gazete ve televizyonlarında geniş olarak yayınladılar. Wall Street Journal gazetesi bölge muhabirinin yaptığı röportaj, bu gazetenin Avrupa baskısında tam sayfa yer aldı. Ayrıca, Avusturyalı gazeteci, Vatikan radyosunda programcı Heinz Gstrein, Yunanistan’da yayınlanan Eleftlıeropitia gazetesinden Simeon Soltaridis, Arnavutluk’ta yayınlanan Rilindja Demokratika gazetesinden Edi Polko ve Albania gazetesinden Enver Bytci, Rilindjia Kosova gazetesinden Mehmed Giata ve bunlardan ayrı olarak, Bulgaristan, Ukrayna, Azerbaycan, Özbekistan, Gürcistan, Rusya, Kazakistan’dan resmî ve özel televizyon kanalları ve gazetelerinden bazıları da röportajlar yapıp, bunları yayınladılar. Ayrıca, Time adına bölge muhabiri James Wilde ve Le Monde adına Nicole Pope, Fethullah Gülen’le görüştüler.

Fethullah Gülen ve Mason siyasiler

Fethullah Gülen hakkında toplumun hemen her kesiminin görüş ve düşünceleri medyaya yansıdı,

Siyasetçilerden, Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel başta olmak üzere, başbakanlık yapmış bulunan DYP genel başkanı sayın Tansu Çiller, yine önceki başbakanlardan ve ANAP genel başkanı sayın Mesut Yılmaz, Türk siyasetinin en meşhur ve tecrübeli isimlerinden Demokratik Sol Parti genel başkanı başbakan olan sayın Bülent Ecevit, CHP genel başkanı sayın Deniz Baykal ve daha önceki genel başkanı sayın Hikmet Çetin, Demokratik Türkiye Partisi eski genel başkanı sayın Hüsamettin Cindoruk, Milliyetçi Hareket Partisi kurucusu ve ilk genel başkanı Alparslan Türkeş, şu andaki başkanı sayın Devlet Bahçeli, Büyük Birlik Partisi genel başkanı sayın Muhsin Yazıcıoğlu, daima Gülen hakkında iyi düşüncelerini her fırsatta dile getirdiler.

Ayrıca her partiden çok sayıda bakan ve milletvekili de, değişik münasebetlerle Gülen hakkında desteklerini ifade ettiler. Ancak Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’la, yıldızının hiç barışmadığını ve Ondan asla hoşlanmadığını, bizzat kendileri dile getirdiler.

Prof. Dr. Toktamış Ateş, Prof. Dr. Nur Vergin, Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay, Prof. Dr. Nilüfer Göle, Prof. Dr. Şerif Mardin, Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan, Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. İhsan Doğramacı, Prof. Dr. Mehmet Aydın, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Mehmet Altan, Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Niyazi Öktem, Prof. Dr. Suat Yıldırım, Prof. Dr. Kemal Karpat, Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, Prof. Dr. Zeki Kuşoğlu, Prof. Dr. Mehmet Saray, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Prof. Dr. İzzettin Doğan, Doç. Dr. Büşra Ersanlı, Doç. Dr. Ali Bayramoğlu, Doç. Dr. Ahmet Turan Alkan ve daha onlarca niyeti ve tiyniyeti malum ve marazlı nice bilim adamı, Fethullah Gülen hakkında yazılı ve sözlü olarak sürekli takdirkâr düşüncelerini dile getirdiler ve kendisiyle çeşitli vesilelerle bir araya geldiler.

Eski MİT başkanı Fuat Doğu, Orhan Ateş ve Amerikan hayranı ve İsrail bağlantılı bazı general- albay ve daha başka rütbelerde subaylar, ya Fethullah Gülen ile hususî dostluk kurdular, ya Gülen hakkında olumlu düşüncelerini dile getirdiler veya kendisiyle mektup veya tebrik teatisinde bulundular.

Sanatçılardan, isim ve etiketleri, şahsiyetlerini hatırlatacak film yıldızları Hülya Koçyiğit, Perihan Savaş, Bulut Aras, Fatma Belgen, Tanju Gürsu; ses sanatçılarından Selda Alkor, Necla Akben, Emel Sayın, Ali Rıza Binboğa, Yıldırım Gürses, Barış Manço, Cem Karaca, film yapımcılarından Halit Refiğ, Lütfi Akat; sanat eleştirmenleri Ayşe Şasa, Atilla Dorsay…

İşadamlarından Aydın Bolak, Ahmet Çalık, Cengiz Kaptanoğlu, Şadan Kalkavan, İhsan Kalkavan, Atasay Kamer, Cihan Kamer, Engin Elginkan, Sema Cıngıllıoğlu, Sakıp Sabancı, Aydın Doğan, Üzeyir Garih, İshak Alaton, Rahmi Koç, Fuat Miras ve daha pek çok isim;

Spor dünyasından, Fenerbahçe kulübü eski başkanı ve iş adamı Ali Şen, Galatatasaray kulübünün eski ve yeni futbol şubesi sorumluları, işadamı Adnan Polat ve Ergun Gürsoy, Galatasaray ve Beşiktaş gibi kulüplerden pek çok futbolcu, basketbolcu…

Medyadan çok sayıda isim:

meselâ, Taha Akyol, Yalçın Doğan, Derya Sazak, Şeref Oğuz, Doç. Dr. Şahin Alpay, Ertuğrul Özkök, Oktay Ekşi, Bekir Coşkun, merhum Yavuz Gökmen, Hadi Uluengin, Cengiz Çandar, Zeynep Göğüs, Güngör Mengi, Yavuz Donat, Nuriye Akman, Zülfü Livaneli, Mehmet Barlas, Mehmet Ali Birand, Ali Bayramoğlu, Nevval Sevindi, Mehmet Altan, Ali Acar, Etyen Mahçupyan, Avni Özgürel, Nazlı Ilıcak, Mehmet Ali Ilıcak, Memduh Bayraktaroğlu, Meriç Köyatası, Ahmet Tezcan, merhum Cenk Koray, İzzet Sedes, merhum Prof. Dr. Ayhan Songar, merhum Ahmet Kabaklı, Ayhan Katırcıkara, Mehmet Ocaktan, Mustafa Karaalioğlu, Ali Bulaç, Süleyman Yağız, Ömer Çavuşoğlu, Vehbi Dinçcan ve daha pek çok gazeteci ve televizyon programcısı, Fethullah Gülen hakkında daima olumlu düşüncelerini dile getirdiler.

Fethullah Gülen, 1999 yılı Ocak ayı içinde ABD Mayo Clinic’ten 22 Mart 1999 günü için alınan randevu gereği, 21 Mart 1999 tarihinde Türkiye’den ayrıldı ve 22 Mart26 Mart günleri bu klinikte muayene olup, check-up yaptırdı. Gülen, doktorlarının öyle uygun gördüğü bahanesiyle, o tarihten bu yana yaşamını ABD’de sürdürmektedir.

Siyonist Yahudi Lobilerinden Papa Hazretlerine… Masonik mahfillerden dış güdümlü siyasilere… Münafık merkezlerden kirli örgütlere… Haçlı zihniyetli emperyalist güçlerden, uluslararası karanlık şebekelere; ilkokulu dışarıdan bitirmiş birkaç sene Arapça tahsil etmiş; ama gizli ellerce sürekli yükseltilip reklâm edilmiş bu kişiyle ilişki ve işbirliği içinde olmaları, aslında Onun gerçek mahiyeti ve marifetini göstermeye kâfidir.

Yirmi otuz sene önce, yani kendisini Müslümanlara kabul ettirmek için, İslam’ı doğru anlattığı ve henüz yozlaşıp layltlaşmadığı süreçte şunları anlatıyordu:(Bak: İ’la-yı Kelimetullah veya Cihad sh: 34-70-87-90-93-100)

“Evet salip (Haçlı Hıristiyanlar) atalarımızın bu insanlık mefkuresine mani olmak isteyince, o da bu maniayı bertaraf etmenin çaresini güçlü olmada gördü. Ecdadımızın, cihanla kavgasının manası işte buydu. Hâşâ ki, onlar gittikleri yerlere başka bir gaye için gitmiş olsunlar. Ve yine hâşâ ki, onları harekete geçiren saik, ülkeleri istila etme sevdası olsun. Onlar, i’la-yı kelimetullah’ın sevdalısıydılar.. ve tek dertleri cihanın dört bir yanında “Lâ ilahe illallah” hakikatinin duyurulmasını te’min etmekti. Böylece, yeryüzünde karanlık tek nokta kalmayacak ve her taraf iman ışığı ile aydınlanacaktı. Sanki onlar kendi dönemlerinde birer müezzin idiler. Bulundukları asrın minaresinin başına çıkmış ezan okuyor ve bu şekilde bütün kâinata dinlerini ilan ediyorlardı.

Kur’ân-ı Kerim’in bu mevzuda terğib ve teşviki vardır.

“(Ey inananlar!) Onlara karşı, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah’ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere, gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarf ettiğiniz her şey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir.”(Enfâl, 8/60)

Rasûl-i Ekem (s.a.v) de, o günün şartları çerçevesinde şöyle buyurmaktadır.

“Kim atını Allah yoluna adar ve bir yerde beslerse; muhakkak onun doyması, suya kanması, pisliği ve idrarı kıyamet günü sevap kefesine konulacaktır.”

Müminin elinde olan, daima doğru yolu gösteren, izzet ve şeref kaynağı bir kitap; önünde de muktedayı küll bir rehber olan Hz. Muhammed (sav) vardır. O, bu ikisiyle yeryüzünün en talihli insanıdır. Dolayısıyla yeryüzü hâkimiyetinin tek namzedi O’dur. Kur’ân mümine bunu öğretir, bunu talim eder. Ve Cenab-ı Hakk müminden hep bu neticeyi bekler.

Müminler için de Rasul-i Ekrem (s.a.v)’den kalma bir variyet vardır. Evet O da ümmetine büyük bir dâva ve bir yüce gayeyi emanet ölçüsünde vasiyet etmiştir. Bu emanet, dünya ve ukba saadetinin teminatı olan İslâmî hayatın hayata hakim olmasıdır. Bu mukaddes emaneti afâk-ı âlemde temsil vazifesi, bugün bir borç olarak bize düşmektedir. Mümin, hayatı boyunca hep bu idealle yaşayacak ve yine bu ideal uğruna sıcak denize de, soğuk denize de açılacak… Sibirya buzullarında, Güney ve Kuzey Amerika’ya kadar her yerde, (güç ve hâkimiyetin ağırlığını hissettirecektir. Zira Allah (cc), müminin, kâfirlerin hâkimiyeti altında yaşamasına razı değildir. Bir mümin, kâfirin emri altında yaşamaya razı olmuşsa, o, İslâm’a ve imâna ait her şeyi kaybetmiş demektir; ve böyle birinin yaşamaya hakkı da yoktur. Zaten yaşaması da bir mezellettir., ahireti de mezellet olacaktır. Bu itibarla bir müminin, bin bir ihtimamla yaşatacağı en mukaddes duygu ve düşünce, cihana hakim olma duygu ve düşüncesi olmalıdır.

Bir zaman biz, bütün dünyaya hakim olmuştuk. Bu dün gerçekleştiği gibi bugün de gerçekleşebilir. Elverir ki azmedip, dişimizi sıkalım; hiç olmazsa, bu mevzuda düşünce üretip azim insanlarını harekete geçirelim.

“O ki, Rasulü’nü bütün dinlerin hepsine galebe çalsın diye hak din ve hidayet kaynağı (Kur’ân) ile gönderdi.”(Fetih, 48/28)

Cenab-ı Hakk, O’na Mekke’nin fethini vaad etmişti; Allah vaadinde hulfetmezdi, ve Mekke fethedildi. Bundan da anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakk, cihanın fethini de vakti geldiğinde O’na nasip edecekti. Zira O’na cihanın fethi de bizzat Cenab-ı Hakk tarafından vaad edilmişti. Yeryüzünde tek ve biricik hâkim din, İslâm olacaktır. O İslâm ki, insanlığa huzur ve saadet getirecek tek sistemdir. Evet Allah, Habibi’ni böyle bir dinle göndermişti. Göndermişti ki, yeryüzü O’nun nuruyla aydınlansın; bütün harabeler O’nun getirdiği hidayet kaynağı ile ma’mûr hale gelsin..

Kendisi mezellet içinde kıvranan bir milletin yüce hakikatleri temsil etmesi imkânsızdır. Hele onun eliyle takdim edilecek hakikatlerin başkalarınca kabullenilmesi hiç mi hiç mümkün değildir. Bu açıdan da, bir milleti ayakta tutan bütün temel dinamiklerde en ileri seviyede güç ve kuvvetimizi ispat etmemiz gerekmektedir. Ordumuz en modern silahlarla mücehhez olmalı; maarifimiz, en yeni buluş ve bilgilere beşiklik yapmalı; emniyet kuvvetlerimiz, üç-beş sergerdana teslim olmak bir yana, adı anıldığında bütün dünya anarşistlerinin kalplerine korku salacak derecede güçlü olmalı ve başka devletler dahi altından kalkamadıkları anarşiyi bizlerle bertaraf etmek için devletimize müracaatta bulunmalıdır. Maliyemiz, başkalarına ulufe dağıtacak seviyeye yükselmelidir. Evet, cihanla hesaplaşabilmek için bunlar şarttır. Yüce hakikatleri temsil edebilmemiz için de dünyaya hakim olmamız, ayrı bir şarttır. Bu şartın yerine gelmesi ise, ancak cihadla mümkün olacaktır.

Dünyanın neresinde olursa olsun ortada bir zulüm varsa, mümin o zulmü ortadan kaldırmak zorundadır. Çünkü mümin yeryüzünün muvazene unsurudur. Bunun için de, önce çevresinden işe başlamalı ve gücü nispetinde bu daireyi genişletmenin çarelerini araştırmalıdır. Bu mevzuda himmet öyle âli tutulmalıdır ki, perspektife bütün cihan alınmalı ve sistem de ona göre akort edilmelidir” diyordu.

Ve yine fetullah Gülen; Siyonist Yahudi Lobilerinin kuklası ve Papa misyonunun hizmetkârı olmadan önce Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili şunları söylüyordu(Bak: Fatiha Üzerine Mülahazalar sh: 226-229).

İşte biz “Ğayril Mağdubi” derken, Allah’ın gazabına uğramış ve Allah’ın yolundan çıkmış insanlardan olmamayı O’ndan talep ediyoruz.

“Dâllîn” kelimesine gelince; Arapça’da “dalâl’ sapıklık demektir. “Dall” de sapık insana denir. “Dâllîn” ise “sapıklar” ma’nâsına bir çoğuldur. Dalâlet bazen şaşkınlıktan olur, bazen de şaşkınlık dalâletten olur. Dalâlet; körlük, aklı kullanmama ve hayrette kalmadır ki, bunlar bazen de dalâlete sebeptir. Bazen de insan dalâlete düşer, sonra da arkasından akılsızlık, bunaklık, şaşkınlık hayret ve dehşet gelir. Bunlar bir bakıma birbirinin lâzımıdır. Âdeta aralarında bir telâzum ve devir var gibidir. Evet biz “Ğayril Mağdubi Aleyhim Veleddallin” derken Cenâb-ı Hakk’a, şaşkınlık ve hayret içinde dalâlette bulunan, hak ve hakikatin berrak yüzünü göremeyen kimselerin yoluna atmaması için rica ve niyazda bulunuyoruz.

Burada ayrı bir husus da şudur: “Ğayril Mağdubi Aleyhim Veleddallin” ayetindeki “Mağdubi” ve “Dallin” kelimelerinin başında harf-i tarif vardır. Arapça’da harf-i tarifin; ahd-i zihnî, ahd-i haricî, cins ve istiğrak gibi ma’nâlara geldiği malumdur. Burada lâm-ı tarifi cins ma’nâsına alacak olursak; ne kadar dalâlete girmiş ve ne kadar Allah’ın gazabına uğramış varsa hepsini kasdetmiş ve onların gittikleri yola düşmemek için, Allah’ın hidayetine sığınmayı talep ettiğimizi ifade etmiş oluruz. Eğer lâm-ı tarife istiğrak ma’nâsını verecek olursak; teker teker her fert ne çeşit dalâlete girmişse onların gittikleri dalâlete gitmekten Allah’a sığınıyor ve O’nun hidayetini talep ediyoruz demektir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde: “Allah’ın gazabına uğramış, Yahudiler, sapıklara gelince onlar Nasârâdır” buyurmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm, gadaba uğramışları ve dalâlete düşmüşleri, Yahudi ve Hıristiyanlar olarak gösterdiği gibi, bazen de onların dışındakileri kasdetmektedir. Binaenaleyh bu ayetlerle, sanki şöyle denilmek istenmektedir: “Müslümanların en yakın zıddı Yahudi ve Hıristiyanlardır. İşte kâfirler de dahil ne kadar Allah’ın gazabına uğramış ve dalâlete düşmüş varsa, onların yoluna itilip atılmadan Allah’ım Sana sığınıyorum.”

Allah (cc), Kur’ân-ı Kerim’de, Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor: “Onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu ve onlar Allah’ın gazabına uğradılar.” Böylece Allah (cc), Yahudilerin Kendi gazabına uğradığını anlatıyor. Hıristiyanlar hakkında: “Ey ehl-i kitap! Dininizde yok yere aşırılığa girmeyin! Bundan önce şaşmış, pek çoklarını da şaşırtmış ve doğru yoldan sapmış bir kavmin heva ve heveslerine uymayın!”(Maide, 5/77) demek suretiyle onların taşkınlık yaptıklarını, dalâlete düşüp başkalarını da idlâl ettiklerini, yani sapıp saptırdıklarını, sapıklığı şiar haline getirmiş olduklarını yüzlerine vuruyor, onları da Yahudiler gibi damgalıyor. Bu açıdan denebilir ki, en hafif kâfirden en katı kâfire kadar, hepsi bir nevi Allah’ın gazabına uğramış ve bir çeşit dalâlete düşmüşlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm, Efendimiz’e ve O’nun devrindeki sahabeye hatta kıyamete kadar gelecek bütün cemaatlere mel’ûn olarak anlatılan Yahudi ve Hıristiyanlar, acaba o zaman ne haldeydi ve niçin gazaba uğramış, dalâlete düşmüşlerdi? Ve niçin onlara “sapık” deniyordu? Şimdi kısaca buna da bir göz atalım:

Yahudiler Tevrat’ı tahrif etmişlerdi. Kendi yazdıkları şeylere “Allah’ın Kitabı” diyorlardı. Ruhanî reisleri arzu ve isteklerine göre kitaplara şerh koyuyor ve halka “Allah kelâmı” diye anlatıyorlardı. Nazarlar tamamen maddeye yönelikti; Yahudi, yeryüzünde her şeyin temelinde ekonominin, iktisadın bulunduğu fikrini müdâfaa ediyor ve herkese bunu telkin ediyordu. Gönüllerden Allah’a imân sökülüp atılıyor ve onun yerine maddî refah, huzur ve saadet yerleştirilmeğe çalışılıyordu”

Hıristiyanlar Yahudilerden daha geri değildi. Onlar da İncil’i tahrif etmiş, İncil sayısını yüzlerceye çıkarmışlardı. Evet; İznik Toplantısı’nda dörde indirileceği âna kadar, birbirini yalanlayan yüzlerce İncil vardı. Mezhep mücadeleleri ve iç kavgalar, Hıristiyanlığı yiyip bitiriyordu. Nasıl olmasın ki, mantık azledilip, akıl da hapsedilmişti. Mantık ve akla “yasak!” damgası vurulmuştu. İkisi de, ibadethaneye ve kiliseye giremiyordu. Ruhanî reisin yanına gelen, akıl ve mantığıyla gelemiyordu. Mantıksızca teslis akidesine inanıyordu. Ona göre ilâh hem birdi hem üçtü. İşi böylesine raydan çıkaran ruhanî reisler, rahatlıkla kilisede cennet satıyor ve insanları cehennemden kurtardıklarını iddia ediyorlardı.

Böylece onlar da sapmış ve sapıklar haline gelmişlerdi. Tarîk-i müstakîm çoktan unutulmuş ve Hz. İsa’nın yolu çoktan terkedilmişti. Binaenaleyh, bunlar dünyanın bütün nimetleri içinde gark olsalar dahi yine sapıklık ve dalâlet içindeydiler. Ve işte bizi bunların yoluna atılıp itilmeden de muhafaza buyurması için Allah’a niyaz ediyor ve “Allah’ım bizi onların yoluna da itme” diyor, sonra da bu umumî duanın kabulü için “aminlerle gürlüyoruz.” O gün, Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili, bu Kur’ani gerçekleri söyleyen Fetullah Gülen, bugün aynı şeytani güçlerin himayesinde hamaset yapıyor… Kur’an değişmediğine göre, Fetullahın dönekleştiği kesinlik kazanıyor.

http://www.turkishforum.com.tr/tr/content/2010/02/08/fethullah-hoca%E2%80%99dan-erdogan%E2%80%99a-israil-freni/

 

 



Tavırlarına bak dinlerini anla @ 21-02-2010 11:24

Bayram değil seyran değil:
 

29/09/2001 tarihli yazısından

–Üçüncü 1000 yılda Asya’yı Hıristiyanlaştıralım, diyen Papa, “Haçlı seferi başlatıyoruz” diyen Bush’un sözünün hemen arkasından, alelacele Kazakistan’a gidiyor.

Üçüncü 1000 yıl başlamış, Milenyum faaliyeti başlatılmıştır.

Milenyum, Asya’yı Hıristiyanlaştırma faaliyetinin tek kelimelik tarifidir.

Fakat, zamanlamaya dikkat lütfen!

Bush’un haçlı seferinden bahsetmesinin arkasından Papa hemen Asya seferine çıkıyor.

Hıristiyan aleminin önünden giderek, açıkça yol gösteriyor; çığır açıyor.

ABD’nin yapacağı hareketi, fiilen onaylıyor.

Haçlı seferini başlatan Papa Urban da Hıristiyanların önüne böyle düşmüştü.

Sizin anlayacağınız, hem madden hem dinen Asya’ya çöreklenmenin ilk adımlarını atıyorlar.

Maddi hareketin başı Bush, dini hareketin başı Papa.

Var mı karanlık bir nokta burada?

***

Hem... Papa niye Kazakistan’a gidiyor?

Papa’nın Kazakistan’la ne alakası var?

Şimdiye kadar hiç olmuş mu?

Hayır?

O halde bundan bir gaye yok mudur?

Varsa, ne olduğunu düşünmek gerekmez mi?

Ermenistan’a uğraması da hiç de göstermelik değil...

Ermenistan’daki soykırım anıtını ziyaretinin manası,

–Türkler sizleri soykırıma uğrattı. Ey Türkler siz de Ermenileri soykırıma tabi tutup öldürdünüz, demek değilse nedir?

***

Papa’nın başka bir tavrına dikkatinizi çekmek istiyorum:

Bush bu kadar yanlış söz söyledi; bütün faaliyetini bu yanlışlar üzerine bina ederek Afganistan’a saldıracağını habire söyledi de, Papa’dan hiç ses çıktı mı?

Bazıları,

–Dese bile sözü tutulacak mı sanki, diyebilirler.

Elbette tutulacaktır.

–Ben buradayken saldırı yapma, diyen Papa’nın bu sözü tutuluyor da, diğer sözleri niçin tutulmasın!

Papa’nın dünyada sözünü ilk tutacak şahıs, koyu bir katolik olan ve,

–Haçlı seferi başlatıyoruz, diyen Bush’tur.

Öyleyse Papa niçin,

–Delilsiz ispatsız harp olmaz. Afganistan’ın masum insanları üzerine ne hakla yürüyeceksiniz, demiyor?

Papa dünyadan habersiz midir?

Afganistan ve Usâme bin Lâdin’in Amerika’ya yapılan saldırıyla alakasının olmadığını bilmiyor mu?

Elde bir delil olmadığını bilmiyor mu?

Elbette biliyor ve bile bile susuyor.

Aksine susmuyor konuşuyor. Diyor ki:

–Vuracaksan vur da, benim burada bulunduğum zaman vurma. Biz yazarlar, konuşurlar takımı, TV kanallarında “İslamda terör var mı yok mu?” diye tartışaduralım ve TV kanalları bu konuda program üstüne program yapadursunlar, onlar yapacaklarını yapıyorlar ve yapacaklar.

***

Yeni gelinin “Hem ağlarım hem giderim” dediği gibi, ABD de yapılan saldırılara hem üzüldü hem sevindi.

Üzülmesinin sebebi belli.

Hem ölenlere üzüldü, hem de bütün dünyanın karşısında prestij kaybetmesine.

Şimdi eline bir koz geçti.

Usâme bin Lâdin isimli şahsı günah keçisi gösterip, Afganistan’ı bombalayarak hem prestijini kurtaracak, hem Asya’da yer edinip Asya petrollerine konacak hem de Milenyum–Asya’yı Hıristiyanlaştırma faaliyetine hız verilecek.

***

Teröristlerde adettir; yaptıkları eylemi üstlenirler.

Çünkü onunla isimlerini duyuracak ve güçlerini ispat edeceklerdir.

Nitekim, ABD’ye yapılan saldıyı da Japon Kızıl Tugayı üstlendi.

Ama ABD Bush yönetimi bunu kabul etmiyor:

–Yok bunu sen yapmamışsındır, diyor.

Öte taraftan Usâme bin Ladin,

–Ben yapmadım, diye kendini yırtadursun, Başkan Bush,

–Hayır sen yaptın, diye diretiyor.

–Elinde kanıt var mı?

–Yok.

–Peki ne demek istiyorsun?

–Senin yaptığını zannediyorum.

Sayın okuyucular, “Zan” ne zamandan beri “Kesinlik” manası taşır oldu. Önce, “Bu hadisenin arkasında devletler var” diyen ABD Dışişleri Bakanı, bu sözünü unutup o da Usâme bin Lâdin’in suçlu olduğunu söylemeye başladı.

Şimdi de diyor ki:

–Bu husustaki kanıtları yakında açıklayacağız.

Henüz işe yarar bir şey uyduramadıkları için maalesef açıklayamıyorlar.

İşte bakanlarının tavrı bu.

Devlet başkanlarının tavrı bu.

Papalarının tavrı bu.

Netice olarak, Hıristiyanların tavrı bu...

Yani şimdiki Hıristiyanlık işte bu...

Bir de kalkmışlar, bu terör yumağı dinlerine Asya’yı da sokmak istiyorlar.

Yok kardeşim!

Sizin dininiz size bizim dinimiz bize...

 

Ali Eren

http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=1007836&tarih=2001-09-29



Dinlerarası diyalog ve hoşgörü histerisi @ 21-02-2010 11:24

Bazıları, “dinlerarası diyalog ve hoşgörü”yle yatıp kalkıyorlar.

Yerine göre toplantılar, yerine göre tv programları düzenliyorlar. Gaye belli: Bu milletin zihninde, ikisi bozuk biri sağlam olan “3 dinin de aynı olduğu” fikrini oluşturmak.

Be kardeşim, Kur’an–ı Kerim’in gelmesiyle İncil ve Tevrat’ın hükmü kalkmış mı? Kalkmış...

Rabb’imiz, son kitabında “Sizden din olarak ancak İslam’ı kabul ederim; ancak ondan razı olurum” buyurmuş mu? Buyurmuş...

O halde derdiniz ne?

Ne istiyorsunuz?

Bu memleketin evladına neyi empoze etmek istiyorsunuz?..

Diyorlar ki:

–Efendim, Hıristiyan ve Yahudilerle oturup konuşursak, oların dinini daha iyi öğreniriz. Bunun ne zararı var?

Ne güzel dolma değil mi, sayın okuyucular?

İsteyen yutabilir...

***

Biz de diyoruz ki,

– İyi de... Önce, kendi dinini öğrenip öğretmen gerekmez mi? İslam’ı kendi milletine, kendi milletinin evladına öğretmeden, öğretemeden, başka dinler hakkında bilgi edinme aşkına düşüp onu bu millete anlatmaya gayretiniz nereden geliyor?

Kendisi himmete muhtaç bir dede,

Kaldı ki başkasına himmet ede...

Evet Yahudilik ve Hıristiyanlıkla ilgili bilgileri, kendiniz almakla kalmıyor, millete de aktarıyorsunuz.

Yeterli İslami bilgileri alamayanlar, aldığı başka bilgileri kabul etmezler mi?

***

Kur’an–ı Kerim’in apaçık beyanı karşısında, “İbrahimi dinlerde buluşalım” diyerek, Hıristiyan ve Yahudilerle yanyana gelmenizin sebebi ne?

O açık beyanı mı soruyorsunuz?

Buyrun:

“İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hıristiyandı. Fakat o dosdoğru bir Müslümandı. Müşriklerden değildi” (Al–i İmran, 67).

Gördünüz mü sayın okuyucular?

İbrahim Aleyhisselam’ın Yahudilik ve Hıristiyanlıkla alakası bulunmazken, onlarla nasıl buluşacağız?

Öyleyse, “Gelin İbrahimî dinlerde buluşalım” demedeki gaye ne?

Yanlış anlaşılmasın haaa!

Bu sözleriyle, “İslam’da buluşalım” falan demek istemiyorlar.

Dikkat!.. “İbrahimî din” demiyorlar, “İbrahimî dinler” diyorlar.

Hz. İbrahim’in 3 ayrı dini varmış gibi, mealini verdiğim ayeti görmezlikten gelerek, Hıristiyanlık ve Yahudiliği de O’nun dini olarak göstermeye çalışıyorlar.

Allah’ın kelamını görmezden gelmekte direnmenin sebebi ne?

Belki, bunların bu ve benzeri ayetlerden haberleri yok mu diyorsunuz.

Hiç olmaz mı be kardeşim!

Biliyorlar, biliyorlar...

Biliyorlar da yaptıkları bile bile lades....

Hiç bilmeseler, bunu uluslararası bir mesele olarak ele alıp da meydana çıkarlar mı?

Baksanız adamlar, yurtdışından nicelerini davet edip burada, Müslümanların kulaklarını doldura doldura, onlarla ısrarla konuşturuyorlar.

***

“Öyleyse bunların dertleri ne?” diyorsunuz değil mi.

Ne olacak, İslam’ı susturup Hıristiyanlık ile Yahudiliği konuşturmak...

Delil mi istiyorsunuz? Vereyim...

Kaçak güreşmeyi sevmem; delilli belgeli olarak ve isim vererek yazıp konuşmaya bayılırım zaten.

Diyalog toplantılarında devamlı gördüğümüz Sayın Prof. Mehmet Aydın bakın ne diyor:

–Diyalog olacaksa, son hak din İslam demeyeceksiniz; son hak kitap Kur’an demeyeceksiniz; son hak peygamber Hz. Muhammed demeyeceksiniz. Çünkü onlar buna inanmıyorlar. Diyalog isteniyorsa böyle...

Halbuki, söylenmemesi istenen bu 3 madde de İslam’ın diğer dinlerden farkını vurguluyor.

İşte bu farkı, Diyalog ve Hoşgörü aşkına dile getirmemeliymişiz...

Eeeee! Hani, diyalog diğer dinleri onların ağızlarından öğrenmekti?

Demek ki, diyalog onların kendi ağızlarından dinlerini öğrenmek değil, onların konuşup bizim susmamızmış...

***

Başka bir nokta:

Kur’an, Hıristiyan ve Yahudilere “Ehl–i İman” değil, “Ehl–i Kitap” der. Halbuki, Diyalog toplantılarında onların da imanlı oldukları ısrarla vurgulanır...

Monoteist demek, “Tek yaratıcıya inanan” demektir.

Biz Müslümanlar elhamdülillah bu inancın sahibiyiz. Hıristiyanlar ise, dünyada herkesin bildiği gibi, “Teslis–üç yaratıcı” inancına sahiptirler.

Pekiiii... Ey Diyalog ve Hoşgörücüler ve ey Sayın Prof. Mehmet Aydın!

FKM’de, Hıristiyanlığı da İslam’ın yanına koyarak, niçin “Monoteist– tek yaratıcıya inananların dini” olarak gösterdiniz?

Hangi düşüncenin mahsulü olarak? İslam’a hizmet düşüncesinin mi?

Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörünün heyecanlı elemanlarından ve, “Kendime güveniyorsam diyalogdan kaçınmam” diyen Sayın Cemal Uşşak’a da diyorum ki,

–İşte bu soru cevap ister!!!!

Diyalogcular, Türkiye’ye “Hz. Muhammed’e inanmadıkça kimsenin Cennet’e girmesinin mümkün olmadığını” duyururlarsa, onların ellerinden öpeceğim; ben de yanıldığımı ilan edeceğim. Buyursunlar.

 

Ali Eren

 

http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=1000462&tarih=2001-06-16



dinlerarasi diyalog nedir

Date: 27.10.2007
Viewed: 795
Category: Religion
Tag: abd ak akp dialog din dinlerarasi dinlerarasi diyalog diyanet ehl fethullah gulen incil isa islam musluman mhp misyonerlik muhammed nur nurculuk nurettin osmanli papa recep turk turkiye vatikan veren yahudi

Share
Report


Related RSSes
Religion - Ebedi mutluluk
Date: 27.10.2007
Viewed: 325
Religion - Dini ve İslami Bilgiler
Date: 27.10.2007
Viewed: 542
Religion - İstanbul Evliyaları
Date: 27.10.2007
Viewed: 454