The largest and the best home page
Olmazmi search
tr
en
home page sites rsses
   
 There are thousands of videos in Videovarmi.com Click here to go Videovarmi.com.

Marketing - Dare to be Different? RSS

"Zihin körü" insanlarla iletişim @ 17-07-2008 12:58
Bu insanlar her yerde karşınıza çıkabilirler.
Sosyal ortamlarda, ofisinizde, toplantılarda... Daha da kötüsü; iş görüşmesinde!

İK ya da pazarlama departmanı yöneticileriyle görüşürken, sahip olduğunuz bilgi dağarcığınızı jargonuna göre aktarmaya çalıştığınızda sizi, binlerce fersah uzaktan dinlediklerini anladığınız oldu mu?

Böyle durumlarda en güzeli görüşmeyi bir an evvel sonlandırmaktır, zira karşınızdaki kimseyle iş görüşmesinde vereceğiniz iletişim mücadelesinin aynısını çalışırken de vereceksiniz!

"Yok, ben pes etmem" diyenlerdenseniz güzel bir tecrübe yazısı; bakın Cadı iş görüşmelerinde ( 1 - 2 - 3 - 4 ) "zihin körü" insanlarla nasıl mücadele ediyor...

DEW reklamı başarılıdır, çünkü... @ 16-07-2008 09:00
Pazar sabahı TV'de İsmail YK konser görüntüleri dönüyor.

İsmail YK. "O da kim?" diyeniniz var mı?

Hani şu "bombabomba.com" ve "bas gaza yavrum" şarkılarını söyleyen kişi.

Kendi kendime hep sorardım "Bunlar nasıl albüm yapabiliyor?" diye.

Kendi küçük dünyam için elbette geçerli bir soru, ancak dışarıda kocaman bir dünya var ve o dünyada yaşayanların birçoğu İsmail YK'yı seviyor!

Tıpkı şu çok eleştirilen DEW motor yağları reklamı gibi.

Mesleğinize "pazarlamacı" diyorsanız yazısının yorumlarında bahsettiğimiz "aynılık" ve "insanlardan uzak yaşama", bir kreatif direktör olsaydınız size, DEW için daha sofistike, sanatsal yönü ağır ve mesaj kaygılı bir reklam senaryosu yazdırabilirdi.

Ve müthiş yaratıcı fikrinize rağmen hatırlanmazdınız.

Reklamı hiç izlemedim, ancak filmin inanılmaz bir media coverage'ı oldu ve en az 20 yerde okudum.


Reklam filmini dahi görmediğim, ancak motor yağı deyince aklıma kazınmış markalardan biri olan DEW. Üstelik, reklamı sevenler de cabası!

Çok uzağa bakmaya gerek yok, Süheyl ve Behzat Uygur kardeşlerin 20 senedir program yapmayı başardığı, Acun Ilıcalı'nın programlarının izlenme rekorları kırdığı, Recep İvedik'in komik olarak nitelendirildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Ne zaman sanata bu kadar susadık ki, müşterisine bu kadar media coverage ve bilinirlik yaratan DEW reklamlarını (ve dolayısıyla balajans'ı) eleştiriyoruz?



Mesleğinize "pazarlamacı" diyorsanız... @ 14-07-2008 12:55

Yüce'nin geçenlerde iyi bir pazarlamacı olmanın gereklilikleri hakkında yarattığı listeye bir göz atın derim. Kendinizi test edin, kaçının yanına tik atabileceğinizi görün.

Bu ütopik listenin altına yorumumu yazdım, Yüce'de bu yorumu blogumda paylaşmamı önerdi.

"Zaman dilimi olarak içinde az bulunduğum pazarlama-iletişim camiasını düşündüm ve genç bir iletişimci olarak soruyorum;

İyi sunum yapmak... Kaç pazarlamacı-iletişimci gerçekten iyi sunum becerilerine sahip?

Okumak... Kaç pazarlamacı bilgilerini taze tutmaya çalışıyor, bildiklerini yeniden hatırlıyor?

İsmi google'landığında nitelikli sonuçlara ulaşılması... Kaç pazarlamacı "online community evangelist"lik yapıyor?

Blog yazması-okuması... Yok canım!

Ayaküstü sohbetlerin ustası olması... Kaç pazarlamacı etrafındakilerle doğru dürüst iletişim kurabiliyor?

Benim gördüğüm kadarıyla bizim pazarlamacı-iletişimcilerimiz iyi sunumu, uzun yazıları madde haline getirip toparlamakla tanımlıyor.

Okumaya "bullshit" diyor. Ajanslarda kitaplara gülünüp geçiliyor, kurumsalda ise "sen toysun kitap okumaya devam et" deniyor.

Trend takibi mi? Daha neler!

İsmi google'landığında sonuç çıkmaması çok normal. İnternet'te neymiş? Facebook'tan ve MSN'den ibaret bir oyuncak.

Blog okuması-yazması da nerden çıktı? Akşama Şamdan'da parti var adamım, vakit ayıramam böyle şeylere!

En ölümcül günah ise şu sohbeti becerememe konusu. Sorumlusu olan unsur, yukarıdaki olumsuzlukların hepsinde bulunuyor bana göre; Kibir.

Pazarlamacılarımız-iletişimcilerimiz o acaip kibirlerinden kurtulabilseler, insanlarla diyaloğa girmekten çekinmeseler, başarısızlıklarından ders alabilseler... Belki o zaman iyi bir pazarlamacı, iyi bir iletişimci olabilirler.

Geri kalanı kendiliğinden olacaktır..."

Benim mevcut durum görüşüm budur. Daha tecrübeli (ya da tecrübesiz!) olup ekleme yapmak isteyen var mı?



Organik... Nereye kadar? @ 09-07-2008 17:43
Sık kullanılan her kavramın, her kelimenin içi boşalıyor.
Önce kaliteli, sonra lezzetli, ardından sağlıklı...

Şimdi de organik!

Market içerisinde organik olan bir sürü ürün var ve organik olması artık tüketicide bir fark yaratmıyor.

Çünkü herşey organiğe dönüyor!



O halde Organik Rakı'da bu haftanın şakası olsun...

Fonksiyonel gıdaların ambalaj iletişimi @ 07-07-2008 10:40
Çoğunlukla yetersiz oluyor. Aşağıda bahsedeceğim ürün gibi...

İçerenköy Carrefour'da alışveriş yapıyoruz, süt ürünleri reyonunda bir sürü yumurta yanyana dizilmiş. Bir iki tanesi hemen dikkatimi çekiyor; Omega 3'lü ve Selenyum'lu yumurtalar...

Omega 3 ve faydaları çok tanıdık.
Selenyum... Selenyum... Selenyum... Düşünüyorum ama hafızamda böyle bir şey yok!

Ben merak ettim ve Selenyum'un ne olduğuna hem Wikipedia'dan hem de başka bir kaynaktan baktım.

Zaten yumurta'nın içerisinde doğal olarak bulunan bir maddeymiş Selenyum.
Yumurtaların hepsi Selenyum'luysa, bu yumurtadaki Selenyum miktarı mı fazla?
Yoksa basit bir uyanıklık mı?
Bilemedim.

Bu tip ambalajlar gördüğümde aklıma gelen, gerçekten bir katma değer varsa bunun ne olduğundan ziyade, tüketiciye ne faydası olduğunun yazılması gerektiği oluyor.

Bu örneğe tüketici zihninden bakarsak;
Önemsiz; Selenyum'lu yumurta.
Önemli; İçerdiği Selenyum ile bağışıklık sistemini güçlendirir.
Bu fayda-fonksiyon ilişkisinin (kurulmasının ve yönetilmesinin), fonksiyonel gıdalardan daha güçlü olması gereken bir alan var mıdır bilemiyorum.
Ancak, bir çözüm önerisi sunuyorsanız, sorundan da bahsetmeniz gerekir.


Motosiklet ölüm değildir! @ 03-07-2008 14:28
Bir motosiklet sürücüsü olarak trafikteki insanları (özellikle otomobil sürücülerini) bilinçlendirmek adına bir sunum hazırladım. Slideshare'den izlenebilir ve download edilebilir şekilde sunuyorum.




Çok başarılı bir sunum olmadığının farkındayım, ancak kendimi en kısa yoldan ifade edebileceğim formatın bu olduğunu düşünüyorum.

Bir istatistiğe göre 1 motosiklet sürücüsü, bu bilinci ister istemez etrafındaki 100 kişiye aşılıyor.
Ben daha fazlasına ulaşmak istedim.
Siz de etrafınızdakilerle bu bilgileri paylaşabilirseniz, belki ufak çaplı da olsa bir değişim yaşanır.
Ne de olsa değişim, bireylerden başlar...

Yarın hayatınızda... @ 30-06-2008 10:58
Madem konu DtbD?'a geldi ve madem Haziran ayını terkediyoruz, o zaman bir farklılık yapıp kendimizi sorguayalım;




Dare to be Different? olmasa...

Şu andan itibaren yazmaya tamamen son verme kararı alsam... Yaşadıklarımdan çıkardığım dersleri, önerdiğim insight'ları, zaman zaman dışarı çıkıp gözüme çarpan in-store ve outdoor uygulamaların fotoğraflarını paylaşmayı durdursam... Blogosferi terk etsem...


Bu blogun yazılarını özler misiniz? Yoksa umrunuzda olmaz mı?

Özel günler @ 30-06-2008 09:31
Blog yazmaya başlayalı 1 sene 2 gün olmuş.
Yani yine "özel bir gün"ü kaçırmışım.

Özel günleri hatırlamakta hep sorun yaşadım; belki bana o kadar da özel gelmedikleri içindir.

Yaşgünleri, yıldönümleri ve diğer "özel günler"...

Bu kayıtsızlığın nedeni, zaten ilgilendiğim (ya da ilgilenmediğim) insanlara yeterli özeni zaten gösterdiğimden olabilir.
Sizinle paylaşımı özel günlerden ibaret olan insanların doğum gününüzü kutlaması sizin için bir şey ifade eder mi?
Hep yanınızda olan insanların bu tip günleri hatırlaması gerekir mi?

Benim her iki soruya da cevabım; hayır!

DtbD? için (ilk zamanlardaki kadar olmasa da!) yeterli özeni gösterdiğimi düşünüyorum.
Umarım siz de öyle düşünüyorsunuzdur.

Bilginin yayılma hızı @ 27-06-2008 00:04

Kuruluş: Haz 20, 2008 23:10pm
Haz 20
, 2008 23:40pm 1,230 Üye

Haz 21
, 2008 23:10pm 26,511 Üye

Haz 22
, 2008 23:10pm 52,705 Üye

Haz 23
, 2008 23:10pm 78,423 Üye

Haz 24
, 2008 23:10pm 98,892 Üye

Bu veri bir Facebook grubundan alındı.
Benim bu yazıyı yazarken gördüğüm üye sayısı ise 128,046 seviyesinde.
Ertesi gün bu sayı rahatlıkla 13,000'i geçmiş olacaktır.
İşte size, sosyal ağların ve sosyal medyanın bilgiyi yayma gücü!

Konuşulan elbette ki büyük bir hikayesi olan milli takımımız.
Ancak, bir de bu gücü markanız için kullanabildiğinizi düşünün!

Ya da daha karanlık bir şekilde kullanıp, rakibinizi karalamak için kullandığınızı!

Elbette ki, markanızın (ya da rakiplerinizin) anlatacak birşeyleri varsa...


Fonksiyonellik ne kadar önemli? @ 25-06-2008 12:36
Uğur Özmen'in Müşteri Tecrübesi Yönetimi adlı yazısını okuyunca uzun zamandır değinmek istediğim bir konu aklıma geldi.

Şehirhatları vapurlarını İDO'ya devrettikleri günlerde Şehirhatları çalışanları önce iş yavaşlatmış, sonra çeşitli boykotlar yapmış, son olarak ta insanlarla iletişime geçip dikkat çekerek, insanlara bu devir-teslim'den dolayı işsiz kalacaklarını duygusal bir mesaj olarak iletmeye çalışmışlardı.

Bunu, iskelede gül dağıtarak başarmaya çalıştılar...

Elbette birçok insan, daha bir ay öncesinden iş yavaşlatma eylemine girip kendilerini canlarından bezdiren, somurtkan yüzlerle karşılayan ve kaba davranan bu kimselerin elinden bu gülleri almadı.

Geçtiğimiz günlerde vapura bindiğimde hatırladığım bu nafile çabanın, iş işten geçtikten sonra tüketiciyle duygusal bağ kurmaya çalışmaktan hiçbir farkı yok.

Yıllarca pis, bakımsız ve sahipsiz kalan şehirhatları vapurları bugün nispeten daha bakımlı, temiz ve güleryüzlü bir personel tarafından idare ediliyor.

Bu bağlamda şöyle demekte sakınca yok herhalde; ürün/hizmet alırken yalnız fonksiyonelliğine önem verseydik muhtemelen aynı ekip işinin başında olurdu.
Deniz taşımacılığı bugün insanlara yalnız trafikten kurtulmak için alternatif bir çözüm olmak yerine aynı zamanda (kısmen de olsa!) bir keyif aracı olarak sunuluyor. İnsanları getirip götürmekten bir adım ötede yani.

Kim ne derse desin, tüketicilere ne sunduğunuzdan ziyade, kurduğunuz diyalog ve çözüm için gösterdiğiniz yaklaşım önemlidir.
Öyle olmasaydı yaygın dağıtım ağına sahip olan PTT halen pazara hakim olur, telefonla rahatça ulaştığımız kargo şirketleri bu denli gelişemezdi.


Ekşi Sözlük'e reklam vermek @ 22-06-2008 18:42
İyi bir iş yaptığınızdan emin misiniz?
Peki, işinizi iyi yaptığınızdan?

Emin değilseniz, nerelere girip nerelerden uzak durmanız gerektiğini bilmeniz gerekmez mi?
Mesela, sosyal ağlardan, sosyal medyadan...

Bu haftanın şakası olsun TTnet'in Ekşi Sözlüğe verdiği reklam...

Geri kalan entry'leri ve TTnet hakkındaki feedback'leri mutlaka okuyun.
Hatta TTnet'te çalışan yakınlarınz varsa onlarla da paylaşın.
Bu aralar epey para harcıyorlar, bari birileri rüyadan uyandırsın...

Durmasını bilmek @ 19-06-2008 21:20
Kaskın içerisindeki yüzü tanıyabildiniz mi?

Kendisi ex-F1 kralı Schumacher.
F1 pistlerinden çekildikten sonra bu sefer motorsiklet üzerine geçmiş.
Yine hız içerdiği düşünülürse, başarılı olacağı düşünülebilir, değil mi?
Pek öyle olmamış.
İyi ürüne/hizmete sahip yöneticilerin aynı başarıyı kategori dışında da yakalayacaklarını düşünmelerine benzettim bu düşüşü...

F1'de efsane olmuşsanız, başka bir dalda -tabir-i caizse- "karizmayı çizdirmemek" önemli olmaz mı?
Aynı şekilde, bir kategoride liderseniz, aynı markayla başka bir kategoride de lider olacağınızı düşünüp daldan dala atlar mısınız?

Şuursuzca line extension yapmadan önce bir durup soluklanmak, piyasanın hazmını beklemek, hatta yeni konsept oluşturmak en iyisidir.
Ancak pratiğe dönersek, malesef eskide kalan (genç/yaşlı) kafalara bunu uygulatmak kolay olmuyor.

Öfkeli bir lider @ 18-06-2008 11:46
Futbolla çok aram olmadığından Euro 2008 maçlarını takip etmiyorum. Ancak ister istemez, mesaj bombardımanından nasibimi alıyor ve günün başlıklarını okuyorum.

Bugünün gündem maddesi Fatih Terim olmuş.
Çek Cumhuriyeti maçının ardından düzenlediği basın toplantısını, sanki basın mensuplarını azarlamak üzere kurgulaması ve bu üslubun etkileri tartışılıyor.
Futbol konusunda ahkam kesemem. İletişimci olarak düşününce ise, bir liderin bu tip fevri çıkışlar yapmasını doğru bulmuyorum.

Yönettiğiniz bir takımdan öte, temsil ettiğiniz bir ülke varken hiç doğru bulmuyorum.

Ancak, futbol rüzgarı Terim'in ardından estiğinden, sokaktaki vatandaş Terim'in arkasında duruyor.
Hırvatistan maçında mucize gerçekleşmeyip son dakikalarda goller gelmezse Terim için Poyraz esmeye başlar.

Bu tip fevri çıkışlar yapan bir "lider"in oyuncusunun da benzer tavırlarda bulunması bizi şaşırtıp öfkelendirmemeli.
Etrafınızda bu tip bir yönetici altında çalışan ve agresif tavırlar sergileyen insanlara sinirlenmemelisiniz.
Etki-Tepki meselesidir.

Belki Fatih Terim doğru olanı yapıyordur.
Zira, benzer tavırlara sahip, "lider" sıfatı yakıştırılan başka bir örnek daha var.
Onun tavırlarını düşündükçe millet olarak "azar hazmetme" toleransımıza gülüyorum.
Ancak toplumda yarattığı tahribata da üzülüyorum...
Dipnot: "Susmak bazen en iyi cevaptır" derler. Belki bir süre susmak (iletişim açısından) ikisine de iyi gelebilir.


Superfresh - Yemişim Kaloriyi! @ 16-06-2008 10:12
Siz de rastladınız mı bilmiyorum, ancak beni inanılmaz rahatsız eden bir ilanı paylaşmak istedim. Böyle ilanlar gördüğümde ajansa kızmıyorum, gerçekten!
Bunun altına imza atan ürün/marka yöneticisine ya da pazarlama uzmanlarına kızıyorum.
Bugün herkes sağlık sorunları yüzünden kızartmalardan uzak durmaya çalışırken, bir de tam yaz mevsimi, herkesin kilo vermek için çabaladığı dönemlerde "yüksek kalori"nin bu şekilde vurgulamanın anlamını çözemedim.

Kendi bindiğimiz dalı baltalamaktan farksız görünüyor.

"Yemişim kaloriyi!", "Hayata bir kez geliyoruz" gibi sıcak bir metinle desteklenmiş. Doğru, hayata bir kez geliyoruz. Bir kez geldiğimiz hayatı, damarlarımı erken yaşta tıkamadan, kolesterolümü yükseltmeden, sağlıklı bir şekilde yaşamak istiyorum.

Dolayısıyla bu ilanın hardcopy'sini çalışma masamın yanında duran yapışkan panoma asıp sürekli gözümün önünde tutacağım.
Niye mi?
Bana kızartmaların mide bulandırıcılığının (fiziksel -ve bu ilanla- zihinsel) boyutunu sürekli hatırlatsın diye.

Dipnot: Superfresh'in bu şaşkınlığıyla aynı ilanı Men's Health'te de yayınlamasını bekliyorum. O zaman daha eğlenceli bir yazı yazacağım.




Kategori isminden marka üretmek @ 09-06-2008 12:00
Uzun zamandır kategori isminden üretilen markalar ve başarıları hakkında düşünüyorum. Henüz kesin bir yargıya varmış değilim, ancak baskın bir fikrim var.

Hem perakende zinciri kuruyor hem üretim yapıyorsunuz, marka da Yeşil Kundura mesela...
Migros, Carrefour, Boyner, Teknosa... Bunlar oldu, Yeşil Kundura niye sırıtıyor?
Çünkü kundura çirkin bir isim. Anlamı da "cool" birşeyler çağrıştırmıyor.
Bakın Kundura'nın sözlük tanımı neymiş; "Kaba işlenmiş, bağsız, konçsuz ayakkabı".
Ayakkabı üretseniz/satsanız böyle bir sıfatı markanızın yanına yakıştırır mısınız?

Bu çok uç bir örnek.
Kahve Dünyası diyelim.
Kahve Dünyası denince benim aklıma kahveden çok çikolatala çeşmeleri, fondüler ve drajeleri geliyor.
Yani o "dünya" bana göre çikolata etrafında dönüyor.
Kahve Dünyası'nın adı tek heceli türetilmiş bir kelime olsaydı marka iletişimi adına bulunduğu yerden daha önde olabilir miydi? Bence evet.

Zeki Triko için de aynı şeyleri düşünüyorum...
Bugün karar alıp marka adını "Zeki" yapsa, eminim sonuca Başeskioğlu da şaşıracaktır.

Sizin aklınızda, kategori ismine sahip olup, değişime uğrasa başarı artıracak marka var mı?

Siyasal iletişim (ve değişim) @ 06-06-2008 10:10
Bugün Habertürk'te Nuran Yıldız'ın yazısını okuduğumda aklıma, geçtiğimiz günlerde Origin of the Brands blogunda okuduğum başka bir yazı geldi.

OotB'de 3 senatörün seçim kampanya sloganları görseller üzerinden incelenmiş.


Lobi desteği, kapalı kapılar arkasında dönen dolaplar haricinde, yalnız iletişim boyutundan bakarsak, hangisinin iletişiminin daha başarılı yürütüldüğü konusunda rahatlıkla fikir sahibi olabiliyoruz.

McCain'de zaten bir vaat yok, Cumhuriyetçi cephenin öne sürecek adayı olmadığından ipi göğüsledi. Hillary slogan karmaşası yaşarken bir yandan da çok agresif bir şekilde Obama'ya çeşitli sözlü saldırılarda bulundu. Yetmedi, Obama'nın dini inançları - etnik kökeni hakkında başarısız spekülatif basın bildirilerinde bulundu ve kendi ipini çekmiş oldu (bu örnekte aklıma bizden, adını dahi anmak istemediğim bir siyasi geldi).

Obama, tek bir vaat üzerinden iletişimi yürüttü. Change. Basit, rakiplerin açıkları üzerinden iletişim yapmayan, ne söylediği ortada ve iletişim açısından her yere çekilebilecek bir slogan. Öyle ki, Obama'nın yaptığı bir konuşma derlenip şarkı yapıldı ve youtube'da viral video haline dahi geldi. Nihayetinde, şu an başkan adayı.


Siyasetimize baktığımızda, (alternatifsizliğimizin yanında) mesaj karmaşasını rahatlıkla görebiliyoruz. Toplum olarak iletişimde bu kadar zayıf olmamız, bizim, karizma yoksunu, konuşma yapmayı dahi beceremeyen siyasilerimizin oldukça işine geliyordur, ne dersiniz?



Perspektif değiştirmek işe yarayabilir @ 03-06-2008 10:38
Geçenlerde bir dostum yakındı; "Şirkette anlamadığım işleri bana devrediyorlar!" diye.
Zaman zaman herkes bu tip durumlarla karşılaşabilir. Benim de başıma geliyor.

Bunun iki çözümü var;

  • Bu işi pas edecek bir başkasını bulup kendini kurtarmak,
  • Ya da bunu kabul ederek, öğrenmek için bir fırsat olarak görüp üstesinden gelmek.

Yapmak istemediğiniz ya da kabiliyetinizin dışında işler mi var?
Bunları "öğrenmek" için bir fırsat olarak görmeyi hiç denediniz mi?
Siz yukarıdaki çözümlerden hangisini uyguluyorsunuz?

Yarın hayatınızda... @ 30-05-2008 10:13
Starbucks olmasa...
Shaya, şirketin Türkiye'deki tüm perakende faaliyetlerine son verdiğini açıklasa ve tüm dükkanları tek seferde kapatsa... Oturup dinlenmek, kahve molası vermek, Latte'yi, Frappucino'yu ve Mocha'yı başka markalardan tatmak, hatta bu "deneyimi" başka cafelerde yaşamak zorunda kalsanız...

Neredeyse her köşe başında bulunan bu markayı özler misiniz? Yoksa umrunuzda olmaz mı?


Kriz iletişimini makyajsız yapmak @ 27-05-2008 11:40
Her ünlü adının karıştığı skandallardan sonra basın toplantısı düzenler ve bunlara makyajsız, hatta kimi zaman dini motiflerle bezeli aksesuarlarla (kolye-muska-bilezik vb.) çıkar.

Bu haftasonu TV'deki magazin programlarından birinde Demet Akalın'ın konserlerinden birinde bir gaf yaptığını öğrendim.
O da (olumsuz durum yaşayan her ünlü gibi) basın toplantısı düzenledi ve bu basın toplantısına makyajsız çıktı.

Yetmiyor, zorla yaptırıldığı her halinden belli olan yalapşap özür dilemeden sonra bir de konser vaadinde bulunuyor. Çok güldüm doğrusu...

Siz bu görüntüleri gördünüz mü bilmiyorum.
Görenler "vah vah, üzüntüden perişan olmuş kızcağız!" demişler midir? Sanmıyorum.
Bu görüntü zaten rahatsızlık verici olan durumu ne hale sokuyor? Daha itici hale.

Nedeni bu taktiğin herkes tarafından sömürülüp iletişim değerini yitirmesi olabilir mi? Kesinlikle!

Günaydın! Bu numara çok denendi.

1.Redbull Flugtag İstanbul @ 26-05-2008 10:09
Bir etkinlikteki başarı kriteri, etkinlik alanına olabildiğince çok insan çekmek midir? Amaçlarla doğru orantılıysa, zaman zaman evet. Bilinir bir markanız yoksa ve düşük bütçeyle sıradan bir etkinlik planlıyorsanız elbette bu şekilde yürüyebilir.

Peki Red Bull gibi bir marka için çalışıyorsanız ve elinizde Flugtag gibi bir etkinliğiniz varsa? O halde etkinlik alanına olabildiğince çok insan çekmek ister misiniz?

Çok fazla anlatmayacağım, zira etkinliğin içeriği herkes tarafından biliniyor. Ben işin eğlence tarafı hakkında birşeyler söylemek istiyorum.

Öncelikle, bir Flugtag fan'ı olmasam da çok eğleneceğimi düşünerek gittiğim bir organizasyondu. Ancak kafamda soru işaretleri vardı; "Caddebostan sahili bu çapta, böylesine kitlesel bir organizasyonu kaldırabilecek mi?".


Nitekim kaldırmadı. 12'de başlayan ve bizim saat 12.30'da yetişebildiğimiz organizasyondan, boyunlarında fotoğraf makinesi olan ve Flugtag için geldikleri her halinden belli olan insanlar, caddeye doğru adeta kaçıyorlardı. Sahilyolu'na çıkınca neden kaçtıklarını anlamamız uzun sürmedi. Kapatılan yürüyüş yolu inanılmaz kalabalığı sahilyolu'nda yürümeye teşvik ettiği gibi Red Bull araçları da sıra halinde yola park etmişlerdi.
Araç trafiğini geçtim, yaya trafiği dahi durmuştu.
Sunucuların sevimsiz olmasının yanında (bu tamamen benim görüşüm!) bir de kalabalıktan izleyemedikleri şovlar hakkında "Nasıl buldunuz, eğleniyor musunuz?" gibi yorumlar istemeleri ve cevap alamamaları zaten etkinliğin gidişatı hakkında ipuçları veriyordu.

Bunlar benim gözlemlerim, şimdi çevreden duyduğum feedback'lere gelelim.
Pek olumlu oldukları söylenemezdi. Etrafta Gfk'nın anketörleri dolaşıyordu. Nasıl bir skora ulaşacaklar bilinmez, ancak kalabalıktan, trafikten, beceriksizce düzenlenmiş organizasyon alanından ve alakalı-alakasız bir çok insanın aynı ortamda bulunmasından rahatsız onlarca insana ister istemez kulak misafiri oldum. Öyle ki, saat 18.00 civarı bindiğim taksinin sürücüsü trafikten şikayet ediyordu; "Red Bull kapatmış orayı, mahvettiler trafiği!".


Peki Red Bull ne yapmalıydı?

Herşeyden önce risk aldıkları, böyle bir organizasyon düzenledikleri, en önemlisi de bunu Caddebostan sahilinde gerçekleştirdikleri için tebrikler.
Ancak oturup kendilerine sormaları lazımdı; "Mekan kitlesel çağrı yapmaya uygun mu?"
Ben böyle bir etkinliğin biraz daha şehir yaşamına uzak alanlarda yapılması daha uygun olurdu diye düşünüyorum.

Ardından da şöyle düşünülmesi gerekirdi; "Mekanda kimlere konuşmak istiyoruz?"
Tamamen ilgili kitleyi getirip bir festival ruhu yakalamak, katılımcıları da organizasyonu yapan ekibi de motive ederdi. Yoldan geçen, alelade gelen insanlardan bir şey çıkmadığını bir kez daha gördük.

Ulaşım kolay bir yerde olunca bir başka sorun olarak aşırı kozmopolit yapı kendini gösterdi. Mini şortlarıyla, askılı bluzlarıyla gösterileri izlemeye gelen kızların arkasında biriken ve rahatsızlık yaratan erkeklerden sözediyorum. Üzülerek söylüyorum; bir süzgeç (ya da asayişi sağlayacak ekip) şarttı, fakat göremedik.

Böyle bir etkinlik için tribün gerekliydi, bunu da yalnızca -kendi deyişleriyle- "basın ve arkadaşları" (öyle yazıyordu) için düşünmüşler, geri kalan kitleyi kendi hallerinde bırakmışlardı. Alandaki ekran olmasa gösterilerden hiç bir şey anlaşılamayacaktı.
Caddebostan Migros olmasa ne yapacaklardı? Herhalde Migros tarihi satışlarından birini Pazar günü gerçekleştirdi. Sıcaktan bunalan kendine içecek birşeyler almak için oraya atıyordu.
Yeşil alanı düşündüler mi? Bunu bilmiyoruz. Umarım kalabalıktan sonra çevresel düzende fazla hasar olmamıştır.

Netice itibariyle ilk kez düzenlenen büyük çaplı bir organizasyondu, ancak yanlış yer seçiminden dolayı birçok insan için hoş bir anı olmadı. Flugtag'ın sıcak, kalabalık, trafik gibi olumsuz koşullarla bir arada anılan bir etkinlik olarak hatırlanıp hatırlanmayacağını göreceğiz.


Yardım isterken kime konuşmalı? @ 21-05-2008 16:41
Şüphe yok ki Sivasspor bu sene gerçekten büyük bir başarıya imza attı. Elde ettiği başarı ana haber bültenlerine kadar konu oldu.

Bugün bir forum sayfasına baktığımda şöyle bir bannerla karşılaştım;

Sizde nasıl bir etki bıraktı bilmiyorum, ama bana itici gelmedi. Hatta sempatik bulanlar bile olmuştur.
Halbuki benzer bir yardım kampanyası Galatasaray için de düzenlenmişti.
Doğrusunu söylemek gerekirse, o kampanyayı çok iğrenç bulmuştum.
Peki iki kampanyayı birbirinden bu kadar ayrıştıran unsur nedir?

Elbette ki kulüplerin imajı.

Bir yanda köklü, saygın ve aristokrasiyi temsil eden bir kurum.
Diğer yanda Süper Lig'de top koşturmaya henüz başlayan, finansal varlıkları zayıf, ancak çok çalışan, çok çabalayan ve ayakta kalmak için destek bekleyen bir takım.

Algım şöyle işliyor;
Bir yanda büyük bir gücü temsil eden kurum size elini açıyor.
Diğer yanda samimi duruşuyla elini omzunuza atan takım yardım bekliyor.

Konuşma dilimizi ve kanalımızı seçmek bu yüzden önemlidir.
Galatasaray zor durumda olduğunda belki de yardım isteyeceği kişiler, sokaktaki insanlar yerine kulübün tabanındaki isimler ve yakın çevreleri olması gerekirken, kampanya mekaniğini ulusal çapta yapıp halkın eline bakar bir dilde konuşunca kulübün imajına oldukça hasar verdi.

Aynısını şu an Sivasspor yaparken bunu niye düşünmüyoruz?
Çünkü halka diğerlerinden daha yakınlar. Kendilerinden beklenmeyen başarıyı daha ilk senede elde ettiler, zor şartlarda çalışarak başarıya ulaştılar ve bunu kutlamak yerine daha fazla çalışarak 3 büyükler'i şimdiden tehdit etmeye başladılar.

Bütün bu unsurlar birleşince kullanılan dil ve mecra kimseyi rahatsız etmiyor...


Çocuklar ve marka farkındalığı @ 20-05-2008 09:55
19 Mayıs tatilinden istifade etmek amacıyla 3 günlüğüne İstanbul'dan uzaklaştım. Bu arada 1.5 ve 8 yaşlarındaki kuzenlerimle biraz vakit geçirebildim ve göreceli de olsa enteresan bir veri elde ettim.

Küçük kuzenim Danone ambalajına bakarak dili döndüğünce "yoğurt" diyordu.

Bunun bir tesadüf olduğunu düşündüm, ancak -yine dili döndüğünce- ayakkabısına "ayakkabı", converse'ine "converse" dediğini görünce bunun bir tesadüf değil marka farkındalığı olduğunu anladım.

8 yaşındaki büyük kuzenim buzdolabında Redbull görünce heyecanla sloganı söylüyor; "Redbull kanatlandırır!", ardından soruyor "Redbull gerçekten kanatlandırıyor mu abi?".

1.5 yaşında, geleceğin tüketicisinin aklında yoğurt olarak Danone, Converse ise ayakkabıdan çok bir imge olarak zihninde yer etmiş. 8 yaşında olan ise markaların sloganlarını biliyor ve fonksiyonlarını sorguluyor.

Ne dersiniz, marka farkındalığı 1 yaşına kadar düştü mü?



İSPARK yalnız para toplar @ 14-05-2008 23:52
Sevgili hocam Ahmet Durul dün akşam benimle bir ikilemi paylaştı, ben de sizinle paylaşmak istiyorum.

İSPARK, bildiğiniz gibi şehrimizin modern ve yasal otopark mafyası. Bu araç kabul fişi de açık açık yalnızca park eden arabalardan para toplandığının altını çiziyor.

Sloganlarının altını aşağıdaki görselde mavi renkle çizdim. İşi tuhaf hale getiren kısmı ise koyu ve büyük puntolarla, sloganlarından önce yerleştirdikleri uyarı metni. Onu da kırmızı renkle çizdim.


Güvenle park iddiasının yanında araçta bırakılan eşyalardan sorumlu olmayan bir müessese. Nerede güven?

Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz gibi bir ifade de var. Alternatif var da sizi mi tercih ettik?

Keşke alternatifi olsa da gerçekten hizmet veren, dürüst işletmelere para kazandırsak.


Eleştiri formülü @ 11-05-2008 21:49

Toplum olarak eleştiriye bizim kadar tahammülü olmayan (ve anlamını "olumsuz yorumlar" olarak bilen) başka bir millet var mıdır bilmiyorum.

Bireysel olarak böyle bir yaklaşım sergilememizi dahi anlayamazken, şirketlerin ve şirket çalışanlarının benzer tutumlar sergilemeleri beni gerçekten şaşırtıyor.

Üretim yapan şirketlerin memnuniyet kriterleri çok fazla bileşen içerdiği için onlara belki daha fazla tolerans tanınabilir, ancak hizmet veren şirketler için en önemli unsur "müşteriyi mutlu etmek" değil midir?


Erkeksen dışarı gelsene lan! diyen delikanlı garsonlara sahip Mado,
Otomobiline zarar verdiği üyesini kulüpten uzaklaştıran Hillside,
Sırf şikayet maili attığı için sadık müşterisinin hesabını silen Hepsiburada.com,
ve, Genç bir insanın yurtdışı master hakkını kaybetmesinden sorumlu Aras Kargo için değil.

Bu örneklerden yola çıkarak şunu söylememiz yanlış olmaz herhalde; bu şirketlerin hizmet sağlamaları dışında ortak yönleri, müşterilerinin sorunlarını çözmek yerine onları görmezden gelmek, hatta bu durumlara çeşitli bahaneler üreterek onları uzaklaştırmak olabilir.

Hizmet verenler; şirketinizde birşeylerin ters gittiğini mi hissediyorsunuz?
Anlamlarını çoktan yitirmiş kocaman Vizyon-Misyon yazıları asmak yerine;
"Eleştiri = Gelişim fırsatları için alınan olumlu-olumsuz feedback" formülünü, boş gördüğünüz her duvara plaket yapıp çaktırın.

Çalışanlarınızın da zaman içerisinde eleştiriye karşı tutumlarının değiştireceğini göreceksiniz.


Ne kadar basit... @ 08-05-2008 22:35
O kadar iyi.

Geçtiğimiz günlerde rastladığım çok güzel bir çalışma;


Üzerine ekleyeceğim tek şey, Leonardo DaVinci'nin bir sözü olacak;

"Simplicity is the ultimate sophistication"


Dare to be Different?

Date: 27.10.2007
Viewed: 51
Category: Marketing
Tag: pazarlama marketing marka-yonetimi marka iletisim communication brand reklam ad guerilla-marketing gerilla-pazarlama gerilla

Share
Report


Related RSSes
Marketing - Ortak Defter
Date: 27.10.2007
Viewed: 46
Marketing - TekSoluk
Date: 27.10.2007
Viewed: 70
Marketing - Motorparası
Date: 27.10.2007
Viewed: 46
   
Olmazmi.com