The largest and the best home page
Olmazmi search
tr
en
home page sites rsses
   
 There are thousands of videos in Videovarmi.com Click here to go Videovarmi.com.

Personal - AS I LAY DYING RSS

En İyiler, Yok Kötüler @ 23-12-2011 21:48
Barış Bıçakçı külliyatını bitirdiğim,  David Foster Wallace'la nihayet tanışabildiğim, Daniel Kehlmann gibi yetenekli bir yazarı tanıdığım ve Kralkatili Güncesi, Taht Oyunları gibi güzel serilere başladığım için kendimi şanslı hissettiğim bir yıl oldu 2011. Bu sene çok iyi kitaplar okudum, yarım bıraktığım/sevmediğim kitap sayısı da hayli azaldı önceki senelere göre. Gittikçe daha iyi kitaplar seçiyorum sanırım. :)



2011'in En İyi 11'i:



2011'de okuduklarım arasında en iyi olan, ülkemizde ne yazık ki hak ettiği ilgiyi görememiş Emine Sevgi Özdamar'ın Haliçli Köprü'süydü. Emine Sevgi Özdamar muhteşem bir anlatıcı, dünyayı çok farklı yaşıyor, yaşadıklarını bambaşka, büyüleyici bir şekilde anlatıyor. Bu harika kadının çevrilmiş iki kitabını da ivedilikle okumanızı öneririm. 


2011'in en iyilerinden bir diğeri ne yazık ki artık baskısı bulunmayan Aile Sırları'ydı. Kalın ve kolay okunamayan kitapların sahibi Franzen, öyle bir aileyi, öyle bir şekilde anlatmış ki... Kardeşlerin ayrı ayrı hikayeleri mi dersiniz, yoksa evin babasının durumu mu... Çok, çok başarılı bir kitap. Bulabilirseniz muhakkak okumanızı isterim. 


3) Arı Kovanı - Jose Camilo Cela /   Aynadaki Dişi Şeytan - Horacio Castellanos Moya

Arı Kovanı, bir zamanlar yazar keşfetmede öncü Can Yayınları'nın vakti zamanında bastığı, şimdi kıyıda köşede kalmış sahaflar haricinde bulunmayan bir roman. Behlül Dündar'ın önerisi olmasa, adını ilk kez geçtiğimiz aylarda intihal suçlamasıyla duyduğum Cela'yı okumazdım. Arı Kovanı, ismi gibi bir kitap; bir giren, bir çıkan, hikayesi aralıklarla devam eden karakterler, bitmeyen bir akış, hareket, arka planda 2. Dünya Savaşı İspanya'sı... Yapısı itibariyle Vahşi Hafiyeler'in 2. bölümüne benziyor aslında Arı Kovanı, onun biraz daha az vahşi, biraz daha tutarlı, biraz daha bol karakterli ve biraz daha içli olanı. Cela'yı sadece bu kitabıyla bile en iyi İspanyol yazarları arasına koyarım. 

Moya'nın Aynadaki Dişi Şeytan'ı da yine bir Behlül Dündar önerisi. Kitap uzun bir dedikodu formatında, dertli ve endişeli Laura Rivera anlatıyor da anlatıyor. Ama bu anlatı sırasında ilgi hiç azalmayıp tersine artıyor, ortaya sürekli yeni bir şeyler çıkıyor ve anlatı akıcılığını hiç yitirmiyor. Benim bu sene en keyif aldığım kitaplardan biri olan bu kısacık ama çok iyi romanı da okuma listenize koymanızı öneririm.


Sinek Isırıklarının Müellifi hakkında iki aydır o kadar çok yazı okudum, o kadar çok alıntıya tekrar tekrar rast geldim ki, kendi SIM yazımın bana ait cümleler içermeyeceğini düşünüyorum. O nedenle Cemil'in listesine karşılık kendi listemi yapmakla yetinmek zorundayım. Ama Barış Bıçakçı hakkında bazı söyleyeceklerim var. İlki, şu sıralar çok konuşuluyor, herkes birbirine öneriyor diye Barış Bıçakçı okumaktan vazgeçmemeniz. Zira Barış Bıçakçı, iyi bir yazar. Ondan okuduğum her şey içimde bir iz bıraktı ve beni kalben etkiledi. İkincisi, aforizma sevenlerdenseniz bu adamın her şeyini okumalısınız, zira kendisi gördüğüm en iyi aforizmacılardan biri. Üçüncüsü, bu adamın kitaplarını okurken acele etmeyin, hep bir tane zor günler için bırakın.  Ben yapmadım, şimdi çok pişmanım. 



Geçen sene okuduğum Yazınsal Yaşamlar'ı Marias'ın rahatsız edecek ölçüde kibirli diline rağmen pek bir beğenmiştim. Oscar Nasıl Wilde Oldu? ile Yazınsal Yaşamlar, anekdotları oldukça etkileyici hale getirmeleriyle benzer ancak tarzlarıyla çok ayrı olan 2 kitap. Engel daha duygusal bir anlatımı ve bahsettiği yazarların daha çok takdir edilmesini, sevilmesini, onlara sempati duyulmasını sağlayacak bir yol tercih etmişken, Marias daha eğlenceli, daha rahatsız edici, sevmediği yazarları gözden düşürmeye yönelmiş. Hala yazara hayran okur kitlesinden olduğumdan Marias'ı okurken daha çok eğlenmeme rağmen Oscar Nasıl Wilde Oldu?'yu çok daha fazla sevdim. Özellikle Browning'leri okumanızı öneririm.

Ecinniler, duyduğumdan beri okumak için sabırsızlandığım bir kitaptı. Doğan Kitap, sağ olsun 1Q84'u bu sene çevir(t)emese de, Ecinniler'le beni oldukça sevindirdi. Batuman'ın hayat öyküsüyle; kolay okunur, eğlenceli ve bir o kadar bilgilendirici eleştirilerini harmanladığı şahane kitabı Ecinniler, her Rus Edebiyatına düşkün okurun muhakkak kitaplığında, hatta başucunda olmalı. (Yalnız Kara Kitap'ın Rüya'sının Hayal'e dönüşmesi olayı var, ona takılmayın. :) )


Kim Conrad, Dostoyevski'yi kıskandığı için sevmiyor dediyse sallamış. Lord Jim'in hikayesini okuyun, Dostoyevski'den aşağı kalmayan o ruh tahlillerini bir görün, bana hak vereceksiniz. Yani benim gibi adının önüne "egzotik deniz öyküleri" tamlaması konduğu için Conrad'dan kaçmayın. 


2011'e, 2009'dan beri okuma listemde bulunan Jonathan Strange & Bay Norrell ile başlamıştım.  Unutulmaz karakterle dolu, dipnotlarının  apayrı hikayeler içerdiği bu kitabı okurken çok zevk aldım. Ve bazen yazarın ekonomik olmasının, hikayeyi sarkıtmamasının güzel olduğu kadar üzücü bir şey olduğunu bu kitapla gördüm. Serisi olsun istediğim ender kitaplardandır. Ve bence her fantastik kitapseverin kitaplığında yer almalı.



Bu kitabı neden sevdim?

1) Patti Smith'i severim. Onun güçlü kadın profilini etkileyici bulurum, şarkılarına bayılırım, tarzına hayranım. 

2) "Oluş" hikayeleri ilgimi çeker. Bir sanatçının kendini yaratma sürecine tanık olmaktan daha heyecanlı bulduğum şey, gizli isteklerini /günahlarını okuyabileceğim günlüğünün elimin altında olmasıdır. 

3) Bu kitapta yok yok. Dylan da var, Warhol da,  Ginsberg de. 

4) Patti & Robert'ın ilişkisi çok güzel. 

Tüm bu nedenlerden yer yer aksayan anlatıma rağmen Çoluk Çocuk'u pek bir sevdim. Benim için hep bambaşka bir yeri olacak bu kitabı, oldukça kişisel nedenlerle "hissettirdiklerinden ötürü" sevdiğim için kimseye "hararetle" öneremiyorum.


İç içe geçen öyküleri Daima ve Sonsuza Dek'ten beri pek severim. Sesler, bunu 9 öyküsüyle çok iyi başarıyor. Birbiriyle yer değiştiren, birbirlerinin öykülerini yazan karakterleriyle Murat Gülsoy öykülerini de anımsattı bana. Öyküler ayrı ayrı güzel, kitap bütün olarak çok güzel. 

Ben ve Kaminski ise inzivaya çekilmiş bir ressamın ve onun yaşam öyküsünü yazarak ünleneceğini düşünen, başı da ressam yüzünden beladan kurtulmayan gazetecinin oldukça eğlenceli öyküsü. Kehlmann'ın filmografik bir anlatım tarzı, kısa ama etkili cümleleri, vurucu diyalogları var. Türkçeye çevrilmiş 4 kitabını da bu sene okuduğum Kehlmann artık "ne yazsa okurum" yazarları arasında.




İki serinin de sadece ilk kitabını okudum. Kralkatili Güncesi'nin ikinci kitabı Bilge Adamın Korkusu'nu şu an okuyorum ve Kvothe'yi ne denli özlediğimi fark ettim. Lise yıllarımda fantasik serilerin obur okuruydum. ÖSS'ye deli gibi hazırlanmam gereken lise son sınıfa kadar çevrilen tüm serileri okumuştum. Kralkatili Güncesi, bana, çevrilmesini beklediğim serinin 2. - 3. kitapları arasında bir türlü geçmeyen zamanı, bir umut çıktığını düşündüğüm için sürekli kitapçıya gidip huysuz yaşlı amcayı bunalttığım o günleri hatırlatıyor.

Tekrar yazmaya üşendiğimden goodreads'teki yorumumu kopyalayacağım buraya:

  Fantastik serilerin - aslında genel olarak serilerin- ilk kitapları genellikle akıcı değildir. Cildin ortasına kadar kahramanımızı, çevresini, yancılarını tanıyadurun düşmana gelene kadar- ki kitapların ivme kazanmaya başladığı yer burasıdır- özellikle bol tasvirli bir kitapta sıkıntıdan patlamanız olasıdır. Bu başlangıçta sıfır ivme olayından mustarip olmayan tek "ilk kitap" Harry Potter ve Felsefe Taşı'ydı- ki onun kısalığını göz önünde bulundurursak bu normal. Rüzgarın Adı ise uzunluğuna rağmen bunu başarmasıyla takdirimi kazandı. 

  Aslında yine Harry Potter meselesine döneceğim, Rothfuss 2. bir Harry Potter yaratabilirdi. Gizemiye öğrencileriyle dolu bir okul(Hogwarts), trajik bir şekilde anne babasını kaybetmiş olan kahraman (Harry), bu katliamın müsebbibleri (Voldemort), okulda yeni edindiği düşmanlar (Malfoy mu hadi canım)vs vs. Yapmamış ya da yapamamış, önemli değil. Bu benzerlikler dahi kitabın değerini düşürmüyor. Rothfuss iyi bir hikaye anlatıcısı. Her daim hikayenin gizemini korumayı, bu arada akıcılığını yitirmemeyi başarabiliyor. Hikayeyi sonsuza dek uzatabilecek malzemesi varken bunu yapmamasıyla Susanna Clarke'a (bkz. Jonathan Strange & Bay Norrell) Kvothe'nin çocukluk anılarıyla Dickens'a benzetmek de mümkün. Bu kitaba bir blurb yazsam şöyle olurdu: "Rowling, Dickens, Clarke'ı dağ başında bir kulübeye iki ay hapsedin, gözetmen olarak Annie Wilkes'i (bkz. Misery) atayın veee sonuç: Rüzgarın Adı." :))

  Son olarak, bu kitabı Game of Thrones'la karşılaştıranlar olmuş. Kendilerine yapmayın, diyorum. Alakası yok. GoT çok daha fazla ana karakterle sekteye uğramadan devam eden büyük bir hikaye. Rüzgarın Adı gibi tek adamın hikayesi değil. Ve kıyaslanacaksa bence çok, çok, çok daha iyi.
Son paragraftan anlaşılıyordur ama tekrar edeyim. Rüzgarın Adı çok iyi bir kitap ama Taht Oyunları'ndan iyi değil. Taht Oyunları'nı okumamamın tek sebebi dizisinden maksimum keyif almak istemem. Rothfuss'ı Zafon'la kıyaslamayı tercih ederim. 



2011'in ikinci kitabı Ve İşimiz Bitti'sine bayıldığım Joshua Ferris'in 2010'un en iyi romanlarından biri olarak gösterilen Bilinmeyen'iydi. Okuyan çoğu kişinin aksine- belki de bir başka Ve İşimiz Bitti beklemediğim için- sevdiğim bir kitap oldu Bilinmeyen. Kahramanın yürüme nöbetleri bana Robert Walser'ı çağrıştırdı, karısıyla arasındaki ilişki Zaman Yolcusunun Karısı'nı... Ama bu kitapta asıl hoşuma giden, ismi ile müsemma olmasıydı. Çoğu şeyin bilinmeyen olarak kaldı ama bu sis perdesi  okuma zevkimi hiçbir şekilde baltalamadı. Bilakis Mr. Ferris'e ilk iki kitabının bunca farklı türlerde bu kadar başarılı olmasından dolayı hayranlık beslemeye başladım. 

Infinite Jest'i duymayan kaldı mı? Yok. Peki okumayan? Ben, ben... Çevrilemedi henüz ne yazık ki. Ama Siren tadımlık bir Wallace bahşetti bize, öyküleriyle tanıma fırsatı bulduk en azından Wallace'ı. Wallace detaycı ve acımasız bir yazar. En iğrenç şeyleri insana kendini en kötü hissettirecek biçimde, zaman zaman dehşete düşürerek, zaman zaman midesini bulandırarak anlatıyor. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, kitabın içinde geçen birkaç bölümlük bir kısım ve adı gibi iğrenç adamların kadınlara kötü davranışlarını içeriyor. Ancak diğer öyküler de yer yer bulantıya sebep veriyor. Kimi kısa öyküler tekrar ve gereksiz gelse de, Wallace'ın uzun öyküleri çok iyi. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, yarattığı hisler ve içerdikleri nedeniyle okunması güç bir kitap. Yine de insanın basitliğine ve kötülüğüne Wallace'ın gözlerinden bir bakmak gerek. 



Bu 17 kitabın (evet, hile yaptım!) haricinde de çok sevdiğim kitaplar oldu elbette. Arka kapak yazısını okumanızı önermediğim Agota Kristof'un kısacık, harika Dün'ü var mesela. Sonra Doğu Yücel'in beni Nonserviam okuru olduğum yıllara götüren, sağlam kurgulu Varolmayanlar'ı,  Rulfo'nun muhteşem kitabı Pedro Paramo, Harper Lee'nin tek romanla yetinmesine kızan Stephen King'e hak vere vere nihayet okuyabildiğim Bülbülü Öldürmek... Sera'nın tavsiyesi üzerine aldığım, sıkı bir araştırmanın ürünü olan yan öyküleri pek etkileyici olan, tamamını soluk soluğa okuduğum Kitabın Kulları... Pek sevmediğim Tahsin Yücel'in muazzam Yalan'ı... (Okurken Körleşme'den aldığım tat vardı damağımda ve fazlasıyla uzun olması haricinde oldukça beğendiğim bir kitap oldu.Tavsiye!) Sonra Obreht'in seneye damgasını vuran paralel hikayeli, savaş arka planlı, büyülü gerçeklik esintili, pek akıcı, pek güzel kitabı Kaplanın Karısı var ve Büktel'in Theope'si... Nabokov'un Lujin Savunması,  Gülsoy'un kitap içinde kitap olan harikası Bu Filmin Kötü Adamı Benim'i, heyecanla okuduğum Açlık Oyunları üçlemesi ve Rhys'in içime işleyen Geniş, Geniş Bir Deniz'i yine çok sevdiğim diğer kitaplardandı. 



2012'ye gelince, hedeflerim:

  • Daha çok Türk ve İspanyol Edebiyatı okumak. 
  • Ölmeden Önce Okumak İstediğim Kitaplar'dan birkaçını artık halletmek
  • Son 3 senedir sanal kitap fuarından bir heves alıp alıp kenara koyduğum kitapları artık okumak.
  • Daha çok "oyun" okumak.
  • 1Q84'u kış aylarında dışarısı kar buzken içeride elde chai tea latte'yle okumak.
  • Ve kitap almamak. :)

Herkese ve kendime okuyacak daha bol vaktin olacağı mutlu yıllar dilerim!




Terazi @ 28-11-2011 10:43
Aslında çocuk anlatıcıları severim. Sorunlu çocuk anlatıcıları daha çok severim. Bir çocuğun gözlerinden dünyayı görmek, dilinden yaşananları dinlemek (yazarın ustalığı dahilinde) güzeldir. Vüs'at O. Bener'in Havva'sını hatırlayın ya da Ayfer Tunç'un Fehime'sini... Ne başarılı öykülerdir. Ya da Agota Kristof'un Büyük Defter'i, Foer'in Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'ı... Nicedir aklımda/okuma listemde olan Şebnem İşigüzel'e Kirpiklerimin Gölgesi'yle başlama sebebim de buydu. Sonu kötü oldu.


Sorunlu çocuk anlatıcı hassas bir denge kurmayı gerektirir, yaşananların ağırlığını hissettirmek, bunu yaparken duygu sömürüsüne kaçmamak, dozajı abartmamak...
Bir de inandırıcılık meselesi var, okurken hem anlatıcının çocuk olduğuna hem de anlattıklarına inanabilmek. İşigüzel'in seçtiği konu bıçak sırtı, pedofili ve ensest bir arada.  Kitabın arka kapak yazısı da bunun üzerine basıyor: "Şebnem İşigüzel Kirpiklerimin Gölgesi'nde, henüz on bir yaşında bir kız çocuğunun yaşadığı akıl almaz olayları anlatıyor." Ama İşigüzel'in karakterine verdiği ses, benim bu kitabın içine bir türlü girememe neden oldu. İlk kopuş, o şiirsel dil, yazarın sesinin anlatıcıyı bastırması. Konuşanın bir çocuk olduğuna inanamadım bir türlü. İkinci kopuş, kasadan kitaplık. Hayır, şaka yapmıyorum. Bu kısımda İpek Ongun'u uygulamalı okuyormuşum gibi geldi: "Birtakım şeyler için paraya ihtiyacınız yok. Mesela kendinize şöyle de bir kitaplık oluşturabilirsiniz, mesela bir portakal kasasını alıp, boyayarak, süsleyerek vs vs." (Ve genel bir sorun: Neden bu çocuklarımızın hepsi okumaya açtır? Neden bir şekilde oluşturdukları masaları, kasalardan kitaplıkları vardır hep? Neden kitap gibi konuşurlar? Neden Fehime gibi ya da Havva'nın anlatıcısı gibi doğal değildirler? (Blog yazarının notu: 26 yaşındayım, bu güne kadar yüzlerce kitap okudum ama hiç böyle konuş(a)madım.))  Üçüncü kopuş, İşigüzel'in kantarın topuzunu kaçırması. Ey kitabı okuyanlar size soruyorum, şu köpekli sahnenin gereği var mı? Bu kadar ayrıntıya? Bu kadar acıya? Ya da o küçük kıza her yardım etmeye çalışanın saniyesinde ölmesine? Açıkçası şu sayfalardan sonra kitabı bırakmadıysam yazarın daha ne kadar ileri gidebileceğini görmek içindir. Çok şükür orada kalmış. Sonuncuya gelelim, yazarın kendini atıfta bulunması. Kendi kendine Hanene Ay Doğacak diyen anlatıcıdan sonra (ve kitabı gizlice okuduğunu belirtmesinin ardından) hastalandığımı belirtmeli miyim? Evet, çok konuşulacak bir kitap yazdığını bilincinde olan ve yine çok konuşulmuş, yasaklanmış, yasağı taze kaldırılmış kitabını yeniden hatırlatmanın peşinde olan bir yazar bana çok çekici gelmiyor. Egosunu röportajlarda tatmin edenlere (içten içe gıcık olsam da) sözüm yok. Ama bunu, bu yapılanı hoş göremiyorum. 

Kirpiklerimin Gölgesi, benim için terazinin hassas dengesini bir türlü oturtamamış bir kitap olarak kalacak. Çok iyi yazılmış finaline rağmen, hatta en iyi şeyin finali olmasına rağmen nedense bitiremediğim bir kitap olarak anımsayacağımdan da eminim. 






Okuyamadığım Kitaplar @ 19-11-2011 21:16
Çocukluk-ilk gençlik yıllarımda da açgözlü bir okurdum. Çekildiğim köşede, heyecanlandığım ve sinirlendiğim anlarda tırnaklarımı neredeyse köküne kadar kemirerek saatlerce okurdum. O zaman dikkatim şimdiki kadar çabuk dağılmazdı. Her daim açık televizyondan, annemin hedefi tam 12'den vuran terliğinden, kardeşimin evcilik oyununa çağrılarından pek etkilenmezdim. O zamanlarda en büyük kabusum okuyacak yeni bir kitabımın olmamasıydı. Nobel Serisi'ndeki çoğu kitabı okumama izin verilmiyordu, MEB'in pembe kapaklı dünya klasiklerini ise pek okumak istemezdim (font-boyut takıntım o zamanlarda da varmış demek :) ). Bu 2 seriyi çıkartınca geriye babamın felsefe kitapları, annemin astroloji ve şifalı bitkiler kitapları, ailenin her bireyinin okumak zorunda olduğu Sistem Yayıncılık'ın kişisel gelişim kitapları, Süleyman Ateş'in tefsirleri, Engin Yayınları'ndan dünya klasiklerinin bir kısmı ve hepsini ikişer üçer kere okuduğum izin verilmiş kitaplar kalıyordu. Ah, tabii bir de yasaklı kitaplar vardı. Çalıkuşu mesela, yasaktı. Nedeni basitti: Annem romantik düşüncelere kapılmamızı istemiyor, o nedenle kendisinin okuya okuya parçaladığı cildi ablalarımdan da benden de uzak tutuyordu. Yaşar Kemal okumam İnce Memed haricinde yasaktı. Bunun nedeni ise gizlice okuduğum Akçasaz'ın Ağaları'nda geçen bir sahneden çok etkilenerek geceler boyu kabus görmemdi. İntikam için derisini soyarak üzerine tuz döktükleri bir adamı güneşin altında ölmeye bırakıyordu ağalar. Yıllar sonra okuduğum Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde, Albay'ın anlattığı derisi soyulan adamın hikayesini okuyunca aynı biçimde etkilenmiş ve gecelerce kabus görmüştüm. Zaman içinde kimi hassasiyetler pek değişmiyor demek ki, kedilerden hala deli gibi korkmam gibi...




Her sene verilen yeni izinlerle kitaplığın bir kısmını daha keşfetsem de yine de, özellikle hastalığımdan sonra çoğunu evde geçirmek zorunda kaldığım uzun yaz tatilleri hep tekrar okumalarıyla geçiyordu (Bunun ne kadar ürkütücü olduğunu göstermek için iki ay boyunca 13 yaşında bir kızın iki kere tamamen, bir kere atlayarak 4 ciltlik Savaş ve Barış'ı okuduğunu hayal edin.). Bu yüzden en büyük kabusum okuyacak yeni bir kitabımın olmamasıydı. Lisenin herkese kapalı kütüphanesinin memurunu kafalayarak dönemi kurtarıyordum ama korsan kitapların çıktığı zamana kadar, tatilin ilk ayından sonra hiçbir zaman ilk kez okuyacağım bir kitabım olmuyordu. Bu yüzden okuyabileceğimden fazla kitap almaya başladığım dönemde bile sıkılsam, sevmesem, hatta ve hatta nefret bile etsem elime aldığım her kitabı bitirmeye çalışırdım. Bir kitabı yarım bıraktığım zaman kendime kızıyor, ilk fırsatta o sev(e)mediğim kitaba dönmeye çalışıyordum. Bu uzunca bir müddet böyle devam etti. 



Arada yarım bıraktıklarım muhakkak olmuştur, ama bende iz yapan okuyamadığım ilk kitap Hesse'nin Boncuk Oyunu'dur. Övgülerden ve Hesse seven sevdiğim yazarlardan etkilenerek aldığım bu kitabın -zannediyorum- 60. sayfasından öteye gidemedim. O zamanlar masa başında okuyan, okurken not alan okur fikrine aşık olsam da okurken çok zorlandığım ve beni sıkıntıdan patlatan bu kitabı rafa yerleştirirken bir daha asla okumaya teşebbüs etmeyeceğimi biliyordum.

Yarım bırakarak çok cesur bir hareket yaptığımı düşündüğüm 2 kitap var: Biri ilk cildini bayılarak, ikinci cildini severek, üçüncü cildinden sıkılarak okuduğum ...Ve Durgun Akardı Don. İkincisi ise, ikinci cildinin yarısında bıraktığım Thomas Mann'ın Büyülü Dağ'ı. Hala Watanabe'nin Büyülü Dağ'ı defalarca okuyuşundan zevk alıp sevsem de bu iki kült eseri bitirmeyerek çok şey kaybettiğimi düşünmüyorum. 
Bkz. Marilyn'in okuduğu bir kitabı bitiremediğim için utanan blog yazarı.

Okumaya teşebbüs edenlerin %95'inin yarıda bıraktığı Ulysses ise ilk sayfalarının ardından okumaktan vazgeçtiğim ilk kitaptır. Ulysses'e kadar bir kitabı yarıda bırakmak için en azından bir elli sayfa okur, gidişata göre daha fazlasına dayanamayacağıma karar verirsem durur, biraz daha yorulmaya/sıkılmaya halim kalmışsa gittiği yere kadar devam ederdim (Bu okumaların hiçbirinden sonuna kadar okumaya değer bir kitap bularak sevindiğimi hatırlamıyorum, sanırım ben başlangıçlara çok önem atfeden okurlardanım. ne demişti yaşlı bir kızılderili " İlk görüşte aşk değilse, aşk değildir." :) )

İlk sayfalarında bıraktığım bir diğer kitap ise Cortazar'ın pek meşhur kitabı Seksek. Bu kitaba başlarken yeterince dikkatimi veremediğimi hissettiğimden daha sonra okumak üzere rafa kaldırmıştım, ki hala okunacaklar listesindedir. Daha sonraları ise,  yeterince dikkatimi toplayamadığımı düşündüğüm, canımın istememesi, okuduğum Cortazar öykülerini pek sevmemem gibi nedenlerden bir daha elime almadım.


Arada yarım bıraktığım, kimini tekrar okumayı düşündüğüm kimini bir daha elime alacağımı sanmadığım diğer kitaplardan bahsetmeyeceğim (Proust okuma maceram, Passos'a pes deyişim, Kazancakis'i sadece Zorba'yla hatırlamak isteyişim, Dalgalar'ın beni boğduğunu hissedişim...). Sadece son okuyamadığım kitaba değineyim. Yarım bırakacağımı asla düşünmeyeceğim bu kitap Elias Canetti'nin İngiltere anılarını içeren Soylu Sınıfın Sonbaharıydı. Canetti'nin özyaşam öyküsü üçlemesini hevesle okumuş ben, bu kitabın haberini aldığımdan beri sevinç içerisindeydim. Bir de üstüne Canetti'nin Murdoch'la dostluğu, T.S. Eliot düşmanlığı falan var haberlerinden dolayı iyice heyecanlanmıştım. Bir de SSS'nın, 100. doğum gününde basılmasını istemiş Canetti, herkes için yeni bir kitap! Teoride muhteşem görünen bu kitabın pratikte kabusum olduğunu söylemek benim için çok üzücü. Kastırıcı önsözden midir, Canetti'nin tuğla anılarındaki akıcılık yerine bir katılık içermesinde midir, okuduğum sayfalar boyunca Veza'dan bahsetmese Canetti okuduğumu anlayamayacağımdan mıdır, devam edemedim kitaba. Beklentilerimin azaldığı bir zamanda yeniden denemeyi düşünsem de okuyamadığım kitapların kalıcı bir üyesiymiş gibi görünüyor şu an Soylu Sınıfın Sonbaharı.

Bu durumda sözü Bilge Karasu'ya bırakmak uygun olacak:

Temel ilkem, herhangi bir kitabı, herhangi bir anda, istediğim için, istek duyduğum için okumak. İstek duymadığım bir kitap, karşımda duruyorsa, beni rahatsız bile edebilir.
(Ne Kitapsız Ne Kedisiz)





A Moveable Feast @ 15-11-2011 20:14



Hepsi ve daha fazlası için Bkz: Sinek Isırıklarının Müellifi- Barış Bıçakçı. Yazı daha sonra.


Rüya değil kabus @ 30-10-2011 00:22
Aslında arka kapağında Hamdi Alkan, Birol Güven ve Nazlı Ilıcak'tan aldığı övgüleri barındıran bir kitabı okumayı düşünmüyordum. (Hamdi Alkan bir yana, cidden Nazlı Ilıcak'ın tavsiyelerini dinleyen biri var mıdır şu dünyada?)  Boyutu, kapağı, övgülerden müteşekkil arka kapağı, kısaca tasarımı ile bir facia görüntüsü çizen bu kitabı Behlül Dündar hem sitesinde, hem de geçenlerde yaptığımız kısa ama verimli sohbette ısrarla övdüğü için aldım. Bir müddet sırasını bekledi rafta kitap. Sonunda elime aldığımda, hala vazgeçemediğim önsöz, ikinci baskıya önsöz,...n'nci baskıya önsöz, girişleri okuma huyum yüzünden kitabı okumak düşüncesini yeniden tarttım. Zira Coşkun Büktel, kendisini ve Theope'yi öve öve bitiremiyordu. Bunları size neden anlatıyorum? Çünkü birazdan ben de Theope'yi övmeye başlayacağım ve bu yazıdan etkilenerek Theope'yi okumaya karar veren birinin nelerle karşılaşacağından haberdar olmasını istedim. (Bkz: övgü, böbürlenme, bir polemiğe giriş, Dehanın Sitemi Vol.1, övgü, övgü...)



Theope, bir Antik Yunan oyunu. İnsan soyunu yüceltmeye çalışan bir sanatçı, efsane olduğuna inanılan bir aşk, bir savaş, bir kehanet ve bir sır var. Yani, bir oyunu oyun yapacak her şey mevcut. Theope'yi iyi yapansa bunları iyi harmanlaması. Yazarın ismini kapatırsanız Mitos'un yeşil-mor-pembe kapaklı bir çevirisi olduğunu bile zannedebilirsiniz, o kadar iyi yazılmış. Karakterlerin doğallığı, dilin akışkanlığı, monologların etkileyiciliği, diyalogların merak uyandırışı... Evet, bunlar kitabı iyi yapan şeyler, mükemmelleştirense bunu doruğa çıkaran finali. Theope, insanın doğasına, gizli içgüdülerine, kadere ve aşka cesur bir bakış. Büktel'in defalarca zikrettiği gibi Türk Tarihi'nde yazılmış en iyi oyun olup olmadığı konusunda yorum yapamıyorum. Ama benim bugüne dek en heyecanlanarak, en zevk alarak okuduğum oyun oldu Theope.  Okuyunuz, okutturunuz.

Çitlembik Yayınevi


KİTAP SATIN ALMA HASTALIĞI @ 21-10-2011 19:01



Belirtileri:
1) Kitapçıya girince kendini kaybetmek.
2) Yeni çıkan kitapların çoğundan haberdar olmak.
3) Raftaki (t)onlarca okunmamış kitap arasında seçim yapamayınca yeni kitap almayı tercih etmek.
4) Ebeveynin “Kızım/oğlum bu kadar para nereye gidiyor?” sorusu karşısında sessiz kalmak.
5) Aynı ebeveynin “Bak bu para yemek için, sakın kitap alma.” tembihlerine kulak asmamak.
6) Asla okumayacağını bildiği kitapları satın almak.
7) Okusa da sevmeyeceğini bildiği kitapları çeşitli nedenlerle (kapak, belki severim, kapak, güzele benziyor, kapak…) satın almak.
8) Çevirmenleri tanımak, çevirmene göre kitap elemek.
9) Yayınevlerini tanımak, yayınevine göre kitap elemek


10) Her hafta aynı rafları aradan bir mucize fırlayacakmışçasına dikkatle incelemek.
11) Kitap fuarlarında (sanal-gerçek) bütün birikimi harcamak.
12) 2 bilindiğin (sevdik olması gerekmiyor) övgüyle bahsettiği kitabı bulur bulmaz almak, akşam eve gider gitmez sipariş vermek.
13) 1 (yazıyla bir) sevilenin çok sevdiği kitabı hemen almak.
14) Sık sık “şunlar bitene kadar kitap almayacağım” sözünü bozmak.
15) Sürekli genişleyen bir “alınacak kitaplar” listesine sahip olmak. Geçen yılların ardından listenin hiçbir zaman tamamlanmayacağını öğrenmek.
16) Sık sık sahaflarda kitap avına çıkmak.
17) Bir şehri “kitapçılarına” göre değerlendirmek.
18) Kitaplardan bahseden kitaplara âşık olmak.


19) Hemen hemen tüm yaşam alanını kitaplara kaptırmak.
20) Cenneti, istediği kitabın anında önündeki rafta belirdiği kocaman bir kütüphane olarak düşlemek.
21) Alınanlarla okunan arasındaki uçurumu görüp dehşete düştükçe Gabriel Zaid’in “Gerçekten kültürlü olanlar, okunmamış binlerce kitaba gönül rahatlığıyla sahip olup daha fazlasını satın almak için de arzularını asla yitirmemeyi başarırlar.” sözleriyle teselli bulmak.
22) Uzun süre kitap almazsa ölecek hastalığından muzdarip olmak.

Tedavisi:

Yoktur.

Bu hastalıktan muzdarip zavallıların son maddeden dolayı ölmesini engellemek için, hayırseverlerin katkılarıyla oluşturulan fon aracılığıyla haftada (1) kitap satın alabilecekleri bütçeye sahip olmaları uygun görülmüştür. Bu hastalıklı ruhlara yardımda hazır hayırseverlerin 2. bir fon sağlamaları durumunda, değeri bilinmemiş tonlarca kitabın toplandığı büyük bir binanın oluşturulması ve bunun düşük fiyat-az kar- kendini döndüren işletme üçlemesine dönüştürülmesi uzun vadede en uygun çözüm olarak görülmektedir.



Yıl Sonu Değerlendirmesi @ 30-12-2010 23:09

Alınan Kitap : 100+

Okunan Kitap : 91

Yarıda Bırakılanlar : Ağaca Tüneyen Baron (Cosimo ağaçtan ağaca zıplarken benim de sinirlerim zıpladı, üçlemenin kalan 2 kitabını okumaktan vazgeçtiğimi söylememe gerek yok sanırım, üzgünüm Godfather), Libby (Roth okumaktan soğumamın müsebbibi), Hadrianus'un Anıları (Bu kitaba tekrar dönmeyi düşünüyorum, o yüzden şimdilik bir şey söylemeyeceğim.)

En Uzun Okuma : İlahi Komedya (3. denemede de Cehennem'den sonrasına geçmeyi başaramadım, Araf ve Cennet'i görmeye o kadar istekli değilim demek.)

En Usandırıcı Okuma : Kasvetli Ev (Fuarda Müşterek Dostumuz'u sepete koydum, Kasvetli Ev'i okuma sürecimi anımsayıp çıkardım, sonra kısa versiyonunu çok sevdiğim geldi aklıma tekrar koydum, süreci anımsayıp çıkardım, Desmond'ın kitabı en sona saklaması geldi aklıma sonra tekrar koydum ve evet, süreci anımsayıp çıkardım. Tüm bahanelerim tükendiğinden bir daha Dickens okuyacağımı sanmıyorum.)


En Kötü Kitap : Bu sene geçen senelere oranla daha verimli geçti. Bunda ilk 50 sayfasını sevmediğim çoğu kitabı okumakta ısrar etmememin, öneriler yerine sahiden canımın çektiği kitapları okumamın ve sırf iyi ya da klasik addedildiği için bir kitabı okumam gerekmediğine nihayet razı gelmemin ve New York Times Bestseller'ların (en abartılı ve en yanıltıcı arka kapak yazıları) çoğundan fersah fersah kaçışımın payı büyük. Bu sene okuduğum çoğu kitabı sevdim. 

Capote, Joyce Carol Oates'un halkın gözleri önünde kafasının kesilmesi gerektiğinden bahseder. "Onu okurken kusman garantidir." diye ekler. Amerikan Damak Zevki'ni okurken Capote'nin bu sözünü çok tekrar ettim. Bir daha Oates okumamamı garantileyen bu kitaptan uzak durmanızı öneririm. Anlamadığım tek şey Oates bu kadar kötü bir yazarken nasıl oluyor da kurslarından çıkanlar iyi yazar oluyor? (Bkz: Jonathan Safran Foer) Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir sanırım, hmm.

Yılın Sürprizi : Millenium Üçlemesi. İtiraf etmem gerekiyor, kafa dağıtmak için ve kitapları çok beğenen kardeşimle atışabilmek için okumaya başladım. Bir hiçle karşılaşacağımı umarken (hayır, beklerken değil, sahiden umarken) çok iyi kurgulanmış bir kitapla karşılaştım. (Lisbeth'e, Blomkvist'e ya da Stieg Larsson'un farklı bakış açılarına değinmeyi gereksiz buluyorum.) İkincisi ve ardından üçüncüsü ki kindle'da okuduğum ilk kitap oldu, beğenimi daha da arttırdı. Keşke Larsson yaşasaydı da 10 kitaplık seriyi tamamlayabilseydi. 


Yılın Yazarı : Adını takip ettiğim bloggerlardan sık sık duymaya başladığım Barış Bıçakçı'nın mükemmel çıkmasını beklemiyordum. Çünkü 6 kitabı vardı. İyi yazarların az yazması gerektiğini düşünüyormuşum. Ama Barış Bıçakçı çok yazmalı, daha çok yazmalı. Geride 4 kitabı olmasına rağmen okumaya kıyamıyorum. Barış Bıçakçı okumak, kışın puslu havada yorgan altında kitap okumak gibi, kimseyle konuşmak istemediğin bir anda içini dökebileceğin birini aniden karşında bulmak gibi, sıkıntıdan ne yapacağını bilemez, odada bir o yana bir bu yana dönerken bir anda sakinleşip huzurla dolmak gibi. O yüzden çok yazmalı ki, ben de kalan kitaplarını tükenme riski olmadan okuyabileyim.

Yılın "Ne Yazsa Okurum Artık" Yazarları : Bu sene çok farklı yazarlar keşfettiğim bir yıl oldu. Levent Yılmaz'ın abartılı olduğunu düşündüğüm bir arka kapak yazısıyla tanıttığı Nicholas Christopher bunlardan biri. Franklin Flyer geçen sene birkaç sayfasını okuyup daha sonra okumak üzere kenara ayırdığım kitaplardan biriydi. İyi ki bırakmışım, yıllar beşer onar sayfalarla geçerken Flyer'ın peşinden sürüklenmenin bu kadar zevk vereceğini düşünemezdim. (söylemiş miydim, Yılmaz'ın salladığını düşünmüştüm) 

Gökdemir İhsan'ın Kurmaca Alıştırmaları bu yılın en eğlenceli ve en zekice okumalarından biriydi. Pinol'un tükenen kitabı Soğuk Deri arka kapak yazısını bile aşan güzellikte bir kitaptı. Henüz yaşayan (çok şükür) bu üç yazarı çok büyük bir hayal kırıklığına uğramadığım sürece takip etmeyi düşünüyorum. Bir de müteveffa ama tüm kitaplarını okumadığım yazarlar var elbette. Neyse onları yeri hangi kitabı elime geçse okurum ya da hangi kitabı çevrilse okurum kategorilerine koyarız. :)

En Sevdiğim Kitaplar : Klasik kategorilerden devam. Bu sene bloga sevdiğim kitaplar etiketiyle eklediklerim haricinde sevip de tembellikten ya da vakitsizlikten yazamadığım birçok kitap okudum. Javier Marias'ın Yazınsal Yaşamlar'ı beni çok eğlendirdi mesela (ve iğrendirdi, kim Joyce'un mektuplarında böyle şeyler yazdığını tahmin edebilirdi). Yazmayı çok istediğim Berlin-Alexander Meydanı var sonra, anlatıcı değiştirmede en usta roman ilan edebilirim rahatlıkla, Nabokov'un okuduğum her kitabını, kimisini az (Karanlıkta Kahkaha) kimisini çok (Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı) kimisini çok çok (Göz) sevdim.  Kopyalanmış Adam'ı okurken daha iç bayıcı ve sıkıcı ve klişe bir şey bekliyordum ama okuduğum en iyi (evet, Dostoyevski'nin Öteki'si ve Nabokov'un Cinnet'i dahil) ikiz teması barındıran romanla karşılaştım. Badenheim 1939, iç ürpertici bir kısa romandı, auschwitz yolcuları trene bindikten sonra ağaçların derin nefes almasının şoku bir yana bütün olan biten bir Kafka romanını andırıyordu. Duygusal Eğitim, Flaubert'e hayran olmamı sağladı (Salambo ve George Sand'le mektuplaşmalarını okuduktan sonra hayranlığım dinmeye başladı ama James Wood'un Kurmaca Nasıl İşler? kitabından sonra yeniden, en azından merakım, artmaya başlayacak gibi, bakalım.) Ve O Hiçbir Şey Demedi ve 9 Buçukta Bilardo ise her sene en az bir Böll romanı okumaya karar vermeme neden oldu. Onat Kutlar'ın İshak'ı ve Ferit Edgü'nün Hakkari'de Bir Mevsim'i geç kalmış okumalardandı. Taş-Kağıt-Makas, bana en güzel öykülerden birini okuma fırsatı sundu, Suzan Defter.  Tanrı Beni Görüyor Mu? çok iyi öykülerin toplandığı bir Gülsoy klasiğiydi. İyi İnsan Bulmak Zor daha önce Mungan'ın bir derlemesinde tek öyküsünü okuduğum bir yazarın öykülerini okuma fırsatını sundu. Ve evet, O'Connor herkesin övdüğü kadar varmış. 


Yılın Kitabı : Burada 2 kitap birinciliği paylaşacak, aslında kötülerin kötüsü seçtiğim Oates'un da zirve ortağı vardı (Gözbağının Ardından adlı boktan kitabıyla Siri Hustvedt) ama üşendiğimden yazmadım. Burada 2 kitabı da yazmayı göze almamın nedeni birini daha önce yazmış olmam. Evet, İçeriye Bakan Kim'den bahsediyorum. Ortağı ise Oğuz Atay üzerine yazılmış en iyi kitap, Ben Buradayım.  Oğuz Atay'ın yaşamını derli toplu sunması ya da kitaplarının tatmin edici eleştirilerini sunması bir yana, Atay'ın yaşamıyla kurmacaları arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından da çok önemli bu kitap. Ecevit'in iz sürücülüğü, bilgisi ve araştırmacı ruhu takdire şayan.

Yılın Sahaf Keşfi : Bu sene Nadirkitap sayesinde senelerdir bulamadığım çoğu kitabı alabildim. Var olduğunu bile bilmediğim muhteşem kitap Alıklar Birliği'nin yazarının 16 yaşında yazdığı ilk romanı Neon Işıklı İncil'den tutun, 2005'ten beri aradığım Nabokov'un Edebiyat Dersleri'ne kadar. Yılın Sahaf Keşfi ödülünü ise İletişim'in uzun yıllar önce yayımlayıp yeni baskı yapmaya gerek görmediği Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz aldı.İyi bir öykü okuruysanız Carver'ı muhakkak okumalısınız, özellikle Kameriye'yi. Buradan başlayabilirsiniz.

Yılın Blog Keşifleri

Kunegond'un Penceresinden : Yazmak için her yolu denemesi, birçok kitap alması, iş yazmaya gelince kaytaracak tonla şey bulmasıyla bana benzemesi onu sevmem için bir neden. Bir diğeri, içini döktüğü, yakındığı yazılarda bile kendini okutabilmesi. Prokrastinasyon yazısıyla başlamanızı öneririm.

Çiçek Dirilticisi : Okuyor, sonra altını çizdiklerini yazıyor. Okuduğu her kitabı üşenmeden eklemesinden dolayı takdirlerimi kazandı. Okuma yelpazesi de çok geniş. Ve evet, bazı alıntıları kitapları tekrar karıştırmama neden oluyor. 

Ekmek Kuram :  Derin okuma süreçleri, büyük bilgi birikimiyle bezeli yazılar. Evet, bir solukta okunmayacak yazılar yazıyor. Ama insanın ufkunu açıyor. Buradan buyurun.

Film ya da dizilerden güncel sayılabilecek bir şey izlemediğim için kitaplar ve bloglarla sınırlı kaldı bu yıl değerlendirmesi. 2011 olmadan bu yazıyı yazabildiğim için mutluyum. İyi yıllar ve iyi okumalar sayın izlekler! 





Ex Libris Mon Amour @ 23-11-2010 22:12
*
Jordanov, Julian Dimitrov

 Löhmus, Lembit


 Gruev, Marin
Machanov, Andrey
 Simlikova, Rea
 Vavrova, Katarina



Agirba, Ruslan

 Ba'lint, Ferenc
Dishchenko, Tatyana

Antonini, Ettore


*Hepsi buradan alındı.


Çocukluğun Soğuk Geceleri @ 16-11-2010 20:50

Adını absent içilen (aslında içilemeyen demek daha doğru) bir geceden alan Yeşil Peri Gecesi'nin anlatıcısı, evvelden Kapak Kızı'nda farklı ağızlardan hikayesini dinlediğimiz Şebnem. Şebnem, çok cazip açılımlarda bulunmayı sağlayan bir başkarakter.  Tozpembeyken bir kazayla alt üst olan bir yaşantısı, sakat ve güçsüz babası, güzelden öte annesi, muhafazakar baba tarafı ve lanetli olduğuna inanılan bir güzelliği var. Bunların üstüne psikopat babanın iki oğlunu, biri tam bir şerefsiz olan kaynı Teoman ve üç maymun rolünü başarıyla oynayan kocası Osman'ı da ekleyin, sonra teraziyi dengeleyecek, hep özlenen ilk aşk, entelektüel Ali'yi. Arka fon da dönüşümün en hızlı yaşandığı, değerlerin hızla yitirildiği 80 sonrası olsun. İlgi çekici, değil mi?

Madem ki sefil hayatımı sürdürmem mümkün değildi, madem ki olacakları önlemek elimde değildi, beynim dağılırken ben de başkalarının hayatını dağıtacaktım. böylece sefilliğini ikiye katladığım hayatımı hiç değilse kendi gözümde değerli kılacaktım. Nihayet başarmıştım, sefilliğimin üçe katlanmasına hayır diyebilmiştim. Mağdur olmaktan çıkmıştım. Eylemci olmuştum.



Dickensvari denebilecek karakter yaratma becerisiyle, ki bunu daha önce Yalan Yanlış'ta hayretle gözlemlemiştim, unutulmayacak karakterlerle doldurmuş Yeşil Peri Gecesi'ni Ayfer Tunç. Kitabın en önemli artısı bu bana göre. Bir diğeri, sıçramaları iyi hesaplanmış, tempoyu hiç düşürmeyen, arka fonla bağlantısı kopmayan kurgusu. Kitaba buna rağmen, "şahane, muhteşem, bu sene okuduğum en iyi romanlardan" diyemiyorum. Aslında itiraf etmeliyim, okuduktan hemen sonra bir yazı yazsaydım, daha övgüyle bahsedebilirdim. Üzerinde düşündükçe özellikle sonunu zorlama bulduğumu, bunun kitaba olan beğenimi azalttığımı söyleyeyim kısaca. Başyapıt olarak görmememin temel sebebiyse, Şebnem'in haddinden fazla geveze olması. Şebnem'in dili, evet zehirli bir dil, evet yaşadıkları taramalı tüfekmişçesine anlatıyor. Bir noktaya kadar buna tahammül etmek mümkün, malum Ayfer Tunç'un şahane bir üslubu var, ancak o noktadan sonra tekrarlar batmaya başlıyor. Saramago'nun dediği gibi, acı duyan insanın neresinin acıdığını sürekli tekrar etmesi doğaldır, ancak Şebnem 1500. kez "aşkımızın ipini çektiğim gece" dediği zaman sinirlenmemek elde değil. Şebnem'in sebeplerini daha iyi anlamamızı sağlamak için hikayesel tekrarlar da kitabın değerini azaltan diğer bir unsur. 

Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
Hiçbir yere gitmiyor...*

Yeşil Peri Gecesi elbette iyi bir kitap, Şebnem'in hikayesi klasik unsurlarla bezeli olsa da, hatta tam da o tanıdık unsurlar yüzünden, çarpıcı, sarsıcı ve düşündürücü. Kurgusuyla hoş, arka fonuyla doyurucu bir okuma. Yine de Ayfer Tunç'un bir sonraki kitabının "öykü" olmasını umut ediyorum. 

*Edip Cansever




Geriye Kalan @ 14-11-2010 23:34


Hindistan tepelerindeki evinde, çok sevdiği köpeği Mutt'la emekliliğin tadını çıkarmaya çalışan Jemubhai, zamanında büyük fedakarlıkla (ve anlaşmalarla) İngiltere'ye gönderilmiş ve sonrasında önemli bir yargıç olmuştur. Varlığını unuttuğu, anne-babasını bir Rus Uzay Programı'nda yitiren torununun hayatına davetsiz girişi, Jemubhai'yi geçmişe, İngiltere'de geçen yıllardan sonra tamamen değişen hayatını sorgulamaya götürür. 

Aslında sadece 2 karakterle olayı özetlemem yanlış, zira Kaybın Türküsü'nde 5 karakter de (Yargıç/Dede Jemubhai, Torun Sai, Aşçı, Aşçının Amerika'da tutunmaya çalışan oğlu ve Sai'nin öğretmeni Gyan) neredeyse eşit. Jemubhai'nin farkı, flashbacklerin çoğunun sahibi olması. Ve her şeyin onunla başlaması ve elbette geçmişle günümüz arasında onun hikayesinin köprü görevi görmesi. Ama, Kiran Desai, 5 karakterin hikayesini, sebeplerini ve olaylar içinde savruluşlarını vermeye çalışırken oldukça dağılıyor. Bölümlerin çoğu beklenilen vurucu etkiyi vermekten uzak kalıyor. Öyle ki başkarakter rolüne layık gördüğü Jemubhai'nin flashbackleri de sonlara doğru, dönüşümün etkisini tam da çarpıcı biçimde görecek iken anlamsızca kısalıyor, adeta geçiştiriliyor. Önce diğer karakterler, ardındansa kaynamaya başlayan Hindistan Jemubhai'yi kitaptan siliyor.


Peki Kiran Desai'nin iyi yaptığı bir şey yok mu? Elbette var, boşuna Booker almadı bu kitap. Kiran Desai, aidiyet, göçmenlik, yabancılaşma ve kimlik kazanma/kaybetme duygularını yansıtmakta oldukça iyi. Bunu Jemubhai'nin hikayesinde de (benim için en çarpıcı olan, tuvalete giden Jemubhai'nin, çıkardığı sesler duyulmasın diye dışkısını önce eliyle alması ve ne kadar yıkarsa yıkasın bütün gün geçmeyen bok kokusuyla dolaşmasıydı) Biju'nun hikayesinde (Biju'yu kovacağını söyleyince, restoran sahibinin eşinin "ona deodorant bile aldık, daha ne yapabiliriz?" demesi) görebiliriz. Hindistan'daki olayların kitaptaki tüm karakterlerin hayatını nasıl alt üst ettiğini ve özellikle Gyan'ın dönüşümü de oldukça iyi bir şekilde vermiş Desai. Final biraz sönük kalsa da bu kadar dağınık bir kitap için oldukça iyi toparlanmış. Tüm bunların dışında, kimi zaman yorsa da Desai'nin tarzını da çok sevdim.

Kaybın Türküsü daha derli toplu bir kitap olsa, bu kadar çok bölünmese/dağılmasa rahatlıkla bir başyapıt olabilirdi,zira gereken tüm ögelere sahip. Bu haliyle sadece "iyi bir kitap" ama kesinlikle vakit kaybı değil. Sabrı ve vakti bol okurlara rahatlıkla tavsiye ederim.

Yan yana dizili on iki sınav kurulu üyesinin karşısına oturdu ve ona ilk soruyu Londra Üniversitesi'nden bir profesör sordu: Buharlı trenin nasıl çalıştığını onlara anlatabilir miydi?

Jemubhai'nin aklı sıfır çekti.

"Trenlere ilgi duymuyor musunuz?" Adam kendi namına hayal kırıklığına uğramış görünüyordu.

"Büyüleyici bir alan, efendim, fakat önerilmiş olan konuları çalışmak gerekiyordu."

"Bir trenin nasıl çalıştığı hakkında hiç fikriniz yok mu?"

Jemu beynini esnetebildiği yere kadar esnetti - neyin gücü neye aktarılıyordu?- ama bir lokomotifin içini hiç görmemişti.

"Hayır efendim."

O halde kadim Çinlilerin ölü gömme âdetlerini açıklayabilir  miydi?

Ülkenin Gandhi'yle aynı kesiminden geliyordu. Pasif direniş hareketi hakkında ne düşünüyordu? Kongre hakkındaki fikri neydi?

Salon sessizdi. İNGİLİZ MALLARINI ALIN - Jemubhai İngiltere'ye vardığı gün bu ilanları görmüş ve Hindistan sokaklarında HİNT MALLARINI ALIN diye bağırırsa hapse tıkılacağı aklına gelmişti. ve Jemubhai'nin henüz çocuk olduğu 1930'larda Gandhi, Sabarmati'deki aşram'dan Dandi'ye yürümüş ve okyanusun ağzında tuz hasadından ibaret yıkıcı faaliyetine girişmişti."


O Piti Piti @ 04-11-2010 22:30

Raymond Queneau'nun sıradan bir hikayeyi şekilden şekle sokarak 99 değişik biçimde anlattığı Biçem Alıştırmaları'nı illaki duymuşsunuzdur. Tıklım tıklım bir otobüste seyahat eden boynu çekiştirilmiş gibi uzun, şapkasına kurdele yerine sicim bağlamış ilginç bir tip, bir adama kendisini ittiği gerekçesiyle bağırır, feveran etmesiyle boşalan bir koltuğa oturması bir anda olur.  İki saat sonra Saint-Lazarre garında rastlarız bu tipe, arkadaşı paltosuna bir düğme diktirmesini söyleyerek yerini göstermektedir. Queneau, bu hikayeyi birtakım noktalara (Yazarı ikna etmek pek de zor görünmüyor: Contrescarpe-Champerret otobüsünde geçen her itiş kakış hikayesini kitaba dahil etmeye hazır. Yeter ki bir şapka olsun, bir de şu düğme numarası.*) bağlı kalarak pek güzel biçem alıştırmaları yapar:



Tanka

Otobüs gelir
Şapkalı yolcu var ya:
Kavga çıkartır.

Sonra Saint-Lazarre önü:
Bir düğme meselesi.

Kitap arkası yazısı
Kendisine şimdiden birkaç başyapıt borçlu olduğumuz meşhur romancı X, ününe yakışan bir ustalıkla kotarılmış bu yeni romanında, karakterlerini yediden yetmişe herkesin anlayabileceği bir atmosferde soluk alan, hatları açıkça çizilmiş kişilerden seçmeye özen göstermiş:kitabın entrikası, romanın kahramanının, ilk gördüğü insanla kavgaya tutuşan esrarengiz bir karakterle bir otobüste karşılaşmasının etrafında dönüyor. Son bölümde, bu gizemli karakteri, Dandy'liğin öncülerinden biri olan bir arkadaşının tavsiyelerini can kulağıyla dinlerken görüyoruz... Bütün bunlar, Romancı X'in ender rastlanan bir şenliklik duygusu ile ince işlediği başdöndürücü bir izlenim bırakıyor okurda.


Gökdemir İhsan'ın Kurmaca Alıştırmaları'nda yaptığıysa, adı üstünde, Queneau'nun biçemleriyle uğraşmaktan ziyade, o sıradan hikayedeki belli noktaları kullanarak 33 farklı kurgu yaratmak (aslında son bölümdeki olası kurguları hesaba katarsak çok çok daha fazla). Kurgularda kimler/neler yok ki? Kitaplarla haşır neşir iyi bir okur iseniz birbiri ardına karşınıza çıkan tanıdık simaları gördükçe çocuklar gibi şenlenmemeniz olanaksız. Göndermeler/tanıdıkların haricinde kurgular da oldukça iyi. Bazı göndermeleri çözemesem de (yazar benim gibiler için koskoca dizin koymuş en sona) okurken oldukça eğlendim. Tabii "evreka" olayının apayrı bir keyif olduğunu, bulduğum her ipucunun beni cheshire kedisi gibi gülümsettiğini inkar edecek değilim. Kitabın kreması ise 33. ve son bölüm olan Yazarın Ölümü. Kimi numaraların açık edilip, birbiri ardına olası kurguların sıralandığı bu bölümün sonunda yazara hayran oldum, Katakofti'yi sepete koydum. Zihin açıcı, eğlendirici, heveslendiren bir okuma vadeden Kurmaca Alıştırmaları'nın sonunda şunu diyeceğinize eminim: Evet, iyi ki hikaye, sadece bu değil.** Kitapçokseverler'e şiddetle tavsiye.


*   Gökdemir İhsan - Kurmaca Alıştırmaları
** Gökdemir İhsan

Ek okumalar:






*Biçem Alıştırmaları'nın 2. baskısını ivedilikle ulaştıran Çağın'a ve Kurmaca Alıştırmaları'nı tavsiye eden Şoreş'e teşekkür ederim.


Flaubert'ten Kafka'ya @ 21-06-2010 21:40


Kafka üzerindeki en büyük edebi etki Flaubert etkisidir. Cicili bicili düzyazıdan nefret eden Flaubert, Kafka'nın kullandığı araca getirdiği yaklaşımı alkışlardı mutlaka. Kafka, terimlerini hukuk ve bilim dilinden seçmeyi sever, onlara bir tür alaylı kesinlik verir, yazarın özel duygulanımlarının işe karışmasına izin vermezdi; bu da Flaubert'in benzersiz bir şiirli etki yaratmada kullandığı yöntemin ta kendisiydi.


***
Kafka'nın biçemine dikkat edin. Açık seçikliği, kesin biçimsel vurguları öykünün karabasanı içeriğiyle nasıl da göz alıcı bir karşıtlık içindedir. Bu vurucu, siyah üstüne beyaz öykü şiirsel benzetmelerle süslenmemiştir. Kafka'nın biçeminin berraklığı düş dünyasının karanlık zenginliğiyle karşıtlık içindedir. Karşıtlık ve birliktelik, biçem ve içerik, tavır ve olay örgüsü en kusursuz biçimde birbirine ulanmışlardır. (Dönüşüm için)

Çev. Fatih Özgüven - Nihal Akbulut
Kreması:



Göçebe Bir Hayatın Dağınık Okuması (Hayat Bir Kervansaray) @ 14-06-2010 19:48
Okumak istediğim çok fazla kitap varsa ve ben bir türlü hangisinden başlayacağıma karar veremiyorsam, yaptığım bir şey var: Hepsinin ilk sayfasını okumak. Bu okuma seferinde elimde, Açlık'tan sonra külliyatının büyük bir bölümünü okumaya karar verdiğim Hamsun'un Pan'ı ve Victoria'sı, Sera'nın öve öve bitiremediği Kitap Hırsızı ve çok merak ettiğim Hayat Bir Kervansaray vardı. Bendeki Hamsun serisinin de ilk kitabı olması sebebiyle, ilkin Victoria'yı aldım elime:


Değirmencinin oğlu dolaşıyor, hayaller kuruyordu. Yüzü güneşten, rüzgârdan kararmış, aklında bir sürü düşünce, on dördünde güçlü, gürbüz bir delikanlıydı.

Büyüyünce kibrit işçisi olmak istiyor, bu enfes ve tehlikeli işe girerse kimsenin, elini sıkmaya cesaret edemeyeceğini, çünkü parmaklarının kükürt bulaşığı olacağını düşünüyordu. O zaman bu kokulu meslek şerefine, arkadaşlarından göreceği saygı büyük olacaktı.


Sarmadı. Pan'ı zaten Victoria'dan sonra okumayı düşünüyordum. Hayat Bir Kervansaray'a bakayım bir de:

Önce askerleri gördüm. Annemin karnında buzulların arasında duruyordum, tutunmak istedim, buzu yakaladım, kaydım, aynı yere geldim, duvara vurdum, kimse duymadı.

Askerler şimdiye kadar 90.000 ölü ve daha ölmemiş askerin giydiği kaputlarını çıkardılar. Kaputlar, 90.000 ölü ve daha ölmemiş asker kokuyordu ve asılmıştı bile. "Hamile kadına yer açın!" dedi bir asker. Annemin yanında duran kadının saçları bir gecede ağarmıştı, çünkü erkek kardeşinin öldüğünü duymuştu. Yalnızca tek bir erkek kardeşi ve sevmediği bir kocası vardı. Sonraları bu kadına "Pamuk Teyze" dedim ve bazen, kapıyı açtığımda, "Kız, ben seni ve anneni trendeki askerlere emanet ettiğimde, sen daha annenin karnında küçücük bir boktun," dediğini duyardım.

Söylemeye gerek yok, bu girişten sonra Kitap Hırsızı'nı elime bile almadım. Bir oturuşta Hayat Bir Kervansaray'ın 4'te birini okumuşum, heyecanla önce kitabı hediye eden Çağın'a "kitabın muhteşem olduğunu, Sevgi Özdamar'ın anlatım tarzının beni büyülediğini" söyledim. "Bu kadının yazdığı her şeyi okumak istiyorum," diye ekledim. Bunda, kitabın dönüm noktası olarak gördüğüm iki bölümün payı büyüktü. Biri, trende dedenin sakalının uzayıp halıya dönüştüğü ve Kurtuluş Savaşı'nı -öncesi ve sonrası- anlattığı kısım, diğeri ise ölümün nasıl geldiğini Nine'nin sıralamasından sonra cereyan edenler ve kitapta önemli bir yer tutan dua yinelemelerinin ortaya çıkmasıydı.

(...) Dedemin dokumaya devam ettiği halıya baktılar. Mavi gözlü subay, bir sürü adamla birlikte koşuyordu, aralarında dedem ve kadınlar da vardı, hepsi omuzlarında ağaç dalları taşıyorlardı, halının üstünde bir orman belirdi ve başka ormanlar onu izledi. Güneşe kadar uzanan kıvırcık saçları, zeytin karası gözleri, bütün vücudu titreyen eşkıyalar, dağlardan inip bu mavi gözlü adamın yanına geldiler. O, bir dal aldı ve ıslak toprağın üzerinde kovalara ve gözlerinde iki elmasla yatağının altında yatan sultana karşı bir savaş planı çizdi. Atlar bütün vücutlarıyla dinlediler. Orman sessiz bir dinleyici ve her ağaç gövdesine bu planı dövme gibi kazıdı.
İkinci gün, okudukça tatsızlaştı kitap. İlk gün okuduğum 60 küsur sayfada, anlatımın büyüleyiciliği sadece tek bir yerde bozuluyordu, ama ikinci gün parantezler ve açıklamalarla bölük pörçüktü. Anlatımın farklılığını da kanıksamaya başlayınca, yinelemeler ve kimi detaylar batmaya başladı. Sevgi Özdamar'ın anlatısı bir noktadan sonra "yeni edindiğim batılı gözlerle baktığım, gizemi hiç bitmeyen doğunun motifleriyle süslediğim çocukluğum" şeklinde özetlenebilecek bir havaya büründü. Erken konuştuğuma alabildiğine pişman, bir kenara bıraktım kitabı.

Bir günlük aradan sonra kitaba döndüğümde beklentilerimi azaltmıştım. Dilin kıvraklığına ve imgelerin güzelliğine yeniden kapılmam zor olmadı. Bu arada anlatım toparlanmış, parantezler ve açıklamalar azalmış, mekân yine değişmiş, kahraman büyümüştü. Tüm bunların etkisiyle yeniden ısındım kitaba, hastane kısmına kadar eski sempatimi kazanmıştım.


Emine Sevgi'ye de sadece bu bölümde kızdım. Hastane kısmı ve Almanya'ya gitmeye karar veriş anını o kadar hızlı geçiştirmiş, öyle bir malzemeyi harcamış ve okuru öyle bir zevkten mahrum etmiş ki... Tam kitaba yeniden ısınmışken gelen bu darbe,  Middlesex'i okurkenki hislerimi depreştirdi. Okuyanlar bilir, Calliope'nin geçmişinin geçmişi uzatılıp sakız yapılmışken dönüşümü pek hızlı geçiştirilmiş, sabırsızlıkla Middlesex'in nasıl tek yöne kayacağını ve kaydıktan sonrasının anlatılmasını bekleyenlerin hevesi kursağında kalmıştı. Kahramanın hastaneye girişiyle heyecandan ellerini ovuşturmaya başlamış ben de acımasızca kısa tutulmuş bölüm sonrası "noluyo lan" dedim, sonra kitap bitiverdi zaten, ellerim bomboş kaldı.

Sonuç itibariyle Hayat Bir Kervansaray, şahane başladı, dağılarak devam etti, sonradan toparlanıp güzelleşti ve birdenbire bitti. İlk sözümün de kısmen arkasındayım: Bu kadının yazdığı her şeyi değil belki ama, Kervansaray'ın devamı niteliğindeki Haliçli Köprü'sünü kesinlikle okuyacağım.

Gelişigüzel Notlar:

--- Çocukluğun Soğuk Geceleri tadını alanlar varmış, lakin Tezer Özlü ve Emine Sevgi Özdamar'ın perspektifleri birbirinden çok farklı. (Kitabın arka kısmında Bachmann Ödülü Jürisi'nin kitap ve yazar hakkında yorumları var ve duyduk ki Sevgi Özdamar'dan bahsederken imge ve perspektif sözcüklerini kullanmayanları dövüyorlarmış. İmgeyi yazıda bir kere zikretmeyi başarmıştım da perspektif ancak buradan girebildi, ucuz kurtuldum.) Okuyacaksanız kesinlikle böyle bir beklentiniz olmasın.


--- Jüri üyelerinden birine Teneke Trampet'i anımsatmış Hayat Bir Kervansaray. Sanırım sorunlu çocuk anlatıcıları içeren tüm kitapların kaderi bu. Hayat Bir Kervansaray'da masumiyete sürekli vurgu yapılması bile bu seçeneği eliyor aslında. Zaten Oscar, adamı kitap sayfalarından bile huzursuz edip korkuturken, Sevgi sadece hüzünlendiriyor.

--- Son benzetme Tristram Shandy. Kitabı bir türlü bitiremediğimden yorum yok. Belki daha sonra.

--- Peki, ben kime benzettim? Okurken kimi yerlerde aklıma Oscar geldi, dedim ya sorunlu çocuk anlatıcıları içeren tüm kitapların kaderi, diye, ondan. Bazı yerlerde Salman Rushdie'yi andım, bazense bırakıp Binbir Gece Masalları okuyasım geldi. Ama aslında kimselere benzetemedim. O yüzden de neredeyse tüm okuma boyunca, Özdamar'ın özgün ve çarpıcı tarzını kıskanıp tırnaklarımı yedim. 






Gönül Ki Yetişmekte* @ 08-05-2010 15:43

Duygusal Eğitim'i iyi yapan, kitaptan taşan gerçekçilik. Tanıtım yazısını okuyup "ömür boyu sürecek aşk" ibaresine kapılmayın, "umutsuz bir aşka tutulmuş, beklenmedik bir anda servete konarak durumu lehine çevirebilecek gencin sosyete maceraları" gözüyle de bakmayın kitaba. Zira Frederic, o her şeyin üstesinden gelen, büyük hayal kırıklıklarını bir gecede atlatan, amacına yoğunlaşıp kalan her şeyi unutabilen süper roman kahramanlarından değil. Hayatının odağına bir şey koyamayan, Arnoux'ya beslediği aşkı bile, bu yüzden de hep tökezleyen, senin benim gibi biri. 


Yine tanıtım yazısını okuyup, Savaş ve Barış gibi bir şey okuyacağınızı da sanmayın. Bu kitaptaki 48 olayları gerçekten fonda kalıyor, oldukça silik bir fon hem de bu. Philippe Desan, sonsözde bunun "öykünün meşruluğunu kanıtlayabilmek için kurmacayı yüceltmek" amacıyla yapıldığını söylemiş. "Bazı durumlar vardır, hiç de zalim olmayan bir kişioğlu öbür insanlardan öylesine ayrılmış kopmuştur ki insan soyunun yok edilişini tek kılı bile oynamadan seyreder."  Zaten şu sözleri sarf edebilmiş, amaçsız, uyuşuk ve güçsüz bir başkaraktere sahip romanın sayfalarından devrim ateşi yükselmesini beklemek saçma olurdu.

“Duygusal Eğitim, benim için hayatımda ancak iki-üç dostumun yakınlığıyla karşılaştırabileceğim derecede değerli bir kitap olmuştur; nerede, ne zaman sayfalarını çevirecek olsam, hep şaşkınlığa kapılır, teslim oluverir, hikâyeye kapılır giderim ve kendimi hep Flaubert’in manevi oğluymuşum gibi hissetmişimdir –zayıf ve beceriksiz oğlu.”
 Franz Kafka Felice’e yazdığı bir mektuptan, 15 Kasım 1915, gece yarısı


Devamlılık eksikliklerine ve birden beliren yan karakterlerin yol açtığı karmaşaya rağmen, Frederic Moreau'nun başı boş, alabildiğine amaçsız ve beceriksizce geçirdiği yaşamını okumayı çok sevdim. Hatta alıntılamak için kitabı karıştırırken birkaç sayfa okuduğumu ve hikayeye yeniden kapıldığımı fark ettim. Tanıtım yazısını okurken Kafka'nın, bir Fransız Klasiği için böyle laflar etmesini yadırgamıştım ama haklıymış. Darısı Kayıp Zamanın İzinde'nin başına.


* Adam Yayınları'ndan çıkan Cemal Süreya çevirisinin başlığı. Başarılı bir başlık olsa da, Duygusal Eğitim olarak değiştirilmesinin daha iyi olduğu kanısındayım. Zira ben, sittin sene, Gönül Ki Yetişmekte başlıklı bir kitabı alıp okumazdım.


Yoktur umut ve çalışmak gerekir* @ 02-05-2010 17:29
Çağın'a, teşekkürlerimle

Bazıları hep konuşmak ister. Ama ben onların istediği gibi konuşamam. Davranışlar, tasarlanmış jestler, duruşlarla, araya birkaç kötü kurulmuş cümle katarak derdimi anlatmak, belki de dünyayı ve yaşamayı çok önemsemek demek. Kim bilir? Ama böyle yapınca insan hep bir şeyler kaybediyor. Biliyorum. Konuşmayanların, bilerek kaybetmek istedikleri için konuşmadıklarını da düşündüğüm olur. 
Mehmet Günsür - İçeriye Bakan Kim 

Okuma alışkanlıklarımı analiz edersem, roman okurluğundan pekiyi, öykü okurluğundan geçer not alırım. (söylemeye gerek yok, şiirden kesinlikle sınıfta kalırım :) ) Bu durum akla, Tomris Uyar'ın şu sözünü getirebilir : " Okur, kalın bir romanı rahatça okuyabiliyor da -ne tuhaf- üç beş sayfalık bir öyküde zorlanıyor. Çünkü onun için önemli olan konu ve olay, edebiyatla doğrudan ilişkisi olmayan öğeler. Romancının kendisine yol göstermesini bekliyor, ya da kendisiyle benzer sıkıntıları yaşamış roman kişisiyle özdeşleşme hevesinde. Üç yüz sayfalık romanın en az bir bölümünü beğenebiliyor böylelikle, ama kendisinden yoğun bir edebiyat birikimi bekleyen kısa öyküde yoruluyor." Ama durum öyle değil. Kimilerine saçma gelebilecek "öykü okuma adabı" düşüncem yüzünden hep.
Öyküyü, bütünlük oluşturan diğerleriyle beraber kitabından okumanın alınan hazzı artıracağını düşünürüm. Bu yüzden de "yeni yazarlar keşfederim" düşüncesiyle aldığım antolojiler durur bir köşede, başka kitaplarını okuyarak keşfettiğim yeni yazarların öykülerine bir göz atmak için kullanırım sadece. Öyküleri kitaptaki sırayı değiştirerek de okuyamam, buna kalkıştığım anda kendi ellerimle okuma zevkimi baltalıyormuşum gibi gelir. Sonra bazı yazarlara, hangi yapıtıyla başlarsam daha iyi olur sorunu var. Mesela Edgü'nün Doğu Öyküleri'ni aldım, Edgü'yü seven ve görüşlerine güvendiğim arkadaşım "Edgü'ye Bir Gemide ile başlarsan daha iyi olur," deyince kaldı Doğu Öyküleri bir kenarda. Bunları içimi rahatlatmak için söylüyorum aslında, çok iyi bir öykü kitabı okuduktan sonra gelen pişmanlığı azaltmak için. En son Suzan Defter'i okurken "daha çok öykü okumalıyım" düşüncesine kapılmıştım, ve evet, geçen 3.5 ayda hiç öykü okumamışım. Günah çıkarma nesnesine gelince, Ferit Edgü'nün "... öykülerinin gerçek kişilerden, olaylardan yola çıkıp onları geçmişten bugüne (yazılan öyküye) taşımadaki başarısını günümüz öykücülerinden pek azında görüyoruz," sözleriyle övdüğü Mehmet Günsür'ün, Semih Gümüş'ün hakkında "1980'den sonra yayımlanmış en iyi öykü kitaplarındandır," dediği "İçeriye Bakan Kim?" adlı kitabı.




Ferit Edgü, İçeriye Bakan Kim'in Sait Faik Öykü Ödülü'nü kazanmasının ardından yazdığı yazıda "Ben, onun öykülerinde, söylemeden söylediği şeyleri seviyorum. Yalnızlık sözcüğünü kullanmadan anlattığı yalnızlıkları; hüzün sözcüğünü kullanmadan, dile getirdiği hüznü; yenilmişlik sözcüğünü kullanmadan anlattığı yenilmişlikleri; umut sözcüğünü anmadan bir daha tutunmak isteyişleri dile getirişini seviyorum," der. Tomris Uyar'ın "Hemingway'in dediği gibi öyküde buzdağı tekniği diye bir şey vardır. Yani söylediğiniz, asıl öykünün, bütün alt kaynamaların sadece görünen kısmıdır. Ayrıntıları iyi seçerseniz altta kalan kısım okuyucunun yorumlayabileceği bir şey olur. Bu sebeple ayrıntılar çok dikkatli seçilmeli. Ayrıntılar bir ulusun tarihini, bir kişinin geçmişini ortaya çıkarabilir," sözlerine koşuttur bu övgü. Günsür'ün anlatıcıları her şeyi anlatmaz, sözlerini tamamlasın diye bazen bir yazara sığınır, Stinea'da bir resmin içinde kaybolup giderken'de beliren Yourcenar gibi, ya da sık sık alıntıladığı Cendrars gibi. Alıntılarla yarı düşsel boyuta taşınır öyküler, derinleşir. "Epigraf yazının esrarını öldürür" diyenlere inat Hırça mapası, epigrafıyla bütünleşir, onunla daha da güzelleşir.


Günsür'ün öyküleri, "öykü okuma adabı" düşüncemi haklı çıkaracak ölçüde birbirini tamamlayıcıdır. Anlatımın otobiyografikliğinden de kaynaklanır bu. Aynen- nur'la tanışmasını okursunuz bir öyküsünde, bir diğerinde onu içen anlatıcının dikkatli bakışları vardır. Bir öyküsünde bahçe katına taşınacağından bahseder, başka bir öyküsü o bahçe katında geçer. Bu tip hoş ayrıntılar olarak görünen şeylerden öte, bütüne bakınca Günsür'ün derdini / hüznünü / umutsuzluğunu / yalnızlığını / baba özlemini hikâyelerine parça parça serpiştirdiği görülür.


"Yalnızca en iyi bildiğinizi yapın. Elinizdekini, kafanızdakini çok iyi tanıyın. Araya, kesin olmayan, hâkim olmadığınız hiçbir şey sokmayın. Resimde de, hayatta da," diye öğüt verir öğrencisine, Muazzez öldükten sonra'nın her şeyi aynı anda bırakan kahramanı. Caique hikayesinin yazmak için çok küçük bir yaşamı seçen karakteriyse "Kendim için yazmak istiyordum. Hatırlamak için. Ya da bazı şeyleri kayda geçirmek için." der. Günsür de, yazdıklarını başlangıçta sadece eşe dosta dağıtır. Zamanla bu tutumundan vazgeçer. "En iyi bildiğini yapma" öğüdünü tuttuğunun kanıtıysa, geride bıraktığı damıtılmış ayrıntılarla bezeli, ressam kimliğinin izlerini taşıyan yaratıcı betimlemelerle dolu, özenli bir dille çattığı, alabildiğine yoğun bir avuç hikâyesi.


"Biliyor musun... Sen de yakınlığın getirdiği riskten korkanlardansın. Yoksa ben mi korkutuyorum hepinizi?" diyen, içmeyi seven, kadınlara düşkün karakterleriyle yer yer Carver'ı, diyaloglarıyla Hemingway'i, deniz tutkusuyla Sait Faik'i anımsattı bana Günsür. Suzan Defter'i okurken sarsılmıştım, ama İçeriye Bakan Kim?'i, özellikle Caique, Stinea'da bir resmin içinde kaybolup giderken, Hırça mapası, Kış ve Öfke'yi okurken büyülendim. Özetle, iyi  öykü okumayı özleyenlere tavsiyemdir.


(Gerekli açıklama: Mehmet Günsür'ün yayımlanmış 2 kitabı var. Biri Caique, diğeri İçeriye Bakan Kim. İçeriye Bakan Kim, Adam Yayınları ve Can Yayınları olmak üzere 2 yayınevinden çıkmış. Caique, Mehmet Günsür'ün 9 öykü barındıran ilk hikaye kitabı. İçeriye Bakan Kim?(Adam Yayınları basımı), ise Caique kitabına 4 öykü eklenmesiyle oluşmuş. Can Yayınları'ndan Bütün Öyküleri alt başlığıyla çıkan İçeriye Bakan Kim?deyse ek olarak 5 öykü daha ve "Mehmet Günsür İçin" başlığıyla, 5 yazarın Mehmet Günsür'e ağıt ve güzellemesi var. Yani Can Yayınları basımını tercih edin.)


*Blaise Cendrars



boşluk doldurma @ 16-03-2010 19:02


Okumaya niyet ettiğim binlerce kitaptan oluşan kitaplığım, okuyabileceğimden on kat hızla büyüyor. Onu, içinde her şeyi bulabileceğim bir evren gibi görmeye çalıştım. Ama bu evren baş döndüren bir genleşmeye kapıldı. Dur durak bilmiyor, büyümesini kendi etimde hissediyorum. İçine yerleştirdiğim her yeni cilt küçük bir kozmik felaketin başlangıcı oluyor. Bu felaket, cildin diğerlerinin arasında görünüşte bir sıraya girmesiyle, geçici olarak kaybolmasıyla duruluyor ancak.
Elias Canetti




















Sıkıcı Başkaraktere Sahip Romanlardaki İlahi Adalet Kavramı Ya Da Dickens'tan Nasıl Nefret Ettim? @ 13-02-2010 18:06



Her şey, Lost izlerken Desmond Hume'un okumaya kıyamadığı Our Mutual Friend'i görmemle başladı. Okuma tarihimin 2. bölümünü yazabilseydim Dickens'ı Desmond kadar olmasa da (Desmond, Our Mutual Friend'in ölmeden önce okumak istediği son şey olduğunu söyler) sevdiğimi söylerdim. Aslında hala Desmondvari bir şeyler söyleyebilirim:

- Bir saatin kaldı, öleceksin. Ne verelim?

- Bana, bana Kasvetli Ev'imi getirin.

- ??

- Kasvetli Ev'le bir saat, sonsuzluk gibidir. 

- Okumaya başlamanızla kafanızı kaldırıp etrafa baktığınız an arasında saatlerin oynadığı kitapların antitezidir Kasvetli Ev, okurken zamanın nasıl akmadığını anlayamazsınız. 

- Çünkü...


1) Kasvetli Ev, Fanny Price'dan sonra İngiliz Edebiyatı Tarihi'ndeki en sıkıcı başkarakterini barındırır : Esther Summerson. Faziletli, güler yüzlü, iyi niyetli, fedakar, herkes tarafından sevilen, çiçek hastalığından sonra güzelliğini kaybetse de aşıklarını kaybetmeyen, iyi niyetli, fedakar, aa ben bunları söylemişim, bir de diğer roman karakterlerimiz söylesin. Ada, başla: 

- Bizim biricik Dame Durden'ımız, biz sensiz ne yaparız.

 Rick, sıra sende:

- Çok tatlı, akıllı, sakin, mukaddes bir kızsın. 

John Jarndyce sen de söyle: 

- Esther'imin kıymetinin tek atomunun bile heba edilmemesine kararlıyım. 

Caddy, Jo, Charley, Guppy, Woodcourt, tuğlacı kadınlar, hep beraber : 

- Esther, sen bizim her şeyimizsin. (x 333)


2) Kasvetli Ev merak uyandırmaz, normal zekaya sahip biri ilk cildi yarılamadan Esther'in hikayesini tahmin edebilir. Esther'in annesi ... .... der mesela, babasını da bu bilgiye ulaştıktan birkaç saniye sonra keşfeder.(ya da önce, ilk cildi okuyalı iki hafta oldu sanırım) Bu noktadan sonra merakla beklenebilecek tek şey, bu karakterlerin yüzleşme anıdır. Peki, beklediğiniz bu anda neler olur, bakalım :

- Suçlu görünen karakterin hiçbir şeyden haberdar olmadığı anlaşılır ama alabildiğine pişmandır elbette. Nedamet getirir.

- Suçu olmayan karakterse, yüce gönüllük göstererek bunu engellemeye çalışır.

- Bu iki karakter sarılıp ağlaşırlar.

- Pişman olan karakter, affeden karakterden bir şeyler rica eder. O da yapacağını söyler.

- Ağlaşırlar, sarılırlar.

- Herkes yoluna gider.

Yüzleşme elbette beklenileni veremez. Bir kere diyalog namına bir şey yoktur. Her şeyi Esther'in ağzından dinlediğimizden, "Bana sarıldı ve bilmediğini söyledi. Ben de ağladım ve önemli değil dedim. İkimiz de gözyaşlarına boğulduk." haricinde bir şey görmek imkansızdır. Üstelik büyük acı ve şok yaşaması gereken Esther, Esther'le tanışma mutluluğuna eren tüm karakterlerin öve öve bitiremediği özelliklerinden olsa gerek bir gece ağladıktan sonra önce anahtarlarını şakırdatarak Dame Durden'lığını yapar, sonra dün verdiği sözleri uygulamak için harekete geçer. Tanrı herkese Esther gibi olabilme becerisi versin, amin!



3) Kasvetli Ev'de zırt pırt yeni bir karakter ortaya çıkar. Karakter bolluğu Dickens'ın da kafasını karıştırmış olsa gerek, bazıları beklenmedikleri yerlerde yeniden ve yeniden boy gösterirler. Bunun "ben bir gösterimlik karakter yaratmam" olayı mı ya da "bakın şimdi, siz bunu ve bunu gördünüz ama bunların anne-oğul ya da kardeş olduklarını tahmin edebilir miydiniz? Yaa, ben adamı böyle şaşırtırım işte." düşüncesinden mi kaynaklandığını bilemiyorum haliyle. Ama Dickens'ın en beğenilen yönünün karakter yaratmaktaki becerisi olduğunu hesaba katılırsa, "o kadar yarattım, bari bir yere bağlayayım" diye düşündüğünü zannediyorum. Ha bağlamış da ne olmuşa cevabım "koca bir hiç", o ayrı.

4) Melek karakterli Esther'i ola ki benimsediniz, size Kasvetli Ev'in Sırlar Dünyası'nı aratmadığını da söylemeliyim: İçten yanma (iyi buluş), kitabın en elle tutulur karakterinin Esther kadar iyi olmadığı için zınk diye öldürülmesi (neden, neden), bunun altından da acayip bir hikaye çıkması (vay anasını) ve tüm günahkarların cezasını bir şekilde çekmesi (ilahi adalet).

Bu yazının birçok yerinde "neden okudun/devam ettin" sorusu sorulabilir aslında, ben de her aranın ardından kitaba döndüğümde bu soruyu sordum kendime. Çok mantıklı cevaplar veremeyeceğim aslında, başlamamda geçmişe duyulan özlem ağır bassa da, devam etmemdeki en büyük neden "eninde sonunda okurum ben bunu, başlamışken yarım kalmasın" düşüncesiydi sanırım. Bir de Kasvetli Ev'in en iyi Dickens romanı ilan edilmesi olayı var tabii. Ve Ünal Aytür'ün giriş boyunca zikrettikleri : En bol karakterli Dickens romanı, tüm karakterlerin bir araya geldiği muhteşem final vs vs ( İki cilt arasında şehir değiştirdiğimden alıntılamıyorum) Yeri gelmişken bu kitabı okumaya niyetiniz varsa direk ilk bölümden başlayın, çoğu olayın açıklandığı Ünal Aytür kısmı, kalan 900 küsur sayfa için hevesinizi kırabilir.


Kasvetli Ev'le ilgili sevdiğim tek şey, canımız ciğerimiz Dana Scully'miz olan Gillian Anderson'ın Lady Dedlock rolünü oynadığı 15 bölümlük BBC uyarlaması. Şimdilik uyarlamanın, dönemin atmosferini Dickens'ın tasvirlerinden bile iyi yansıttığını ve izlediğim 5 bölüm itibariyle çok yerinde değişiklikler yaptığını söylemekle yetineyim. Hala okumaya niyetli olanlara da önce uyarlamayı izlemelerini öneririm.




Sympathy For The Devil* @ 31-12-2009 03:42


Sonra ağırlıklarını iyice vurgulamak için sözcüklerin üzerine basarak:


"Patriarşiye Gölleri'nde dün Şeytan'a rastladınız" dedi.

Öyle bir kitap düşünün ki içinde hem sihirli bir şekilde cezalandırılan elit bir kesim olsun hem de büyük bir aşkın kahramanları, hem Şeytan ve 3 yardımcısı hem de İsa ile Pontius Pilatus. Bunlar muhteşem sayılabilecek (sayılabilecek, çünkü ikinci kesimde yer yer aksamalar var) bir kurguyla bir araya gelsin ve o kadar güzel anlatılsın ki her şey gözünüzün önünde cereyan ediversin. Adı da Usta ile Margarita olsun.



Başlangıçta nadir keşiflerimden sansam da, Usta ile Margarita, 20.yy'ın en önemli romanlarından biriymiş aslında ve üzerine şarkı* yazılacak kadar da popülermiş. Uzun yıllar boyunca basılamadığı - yazarı Bulgakov, yıllarca üzerinde çalıştığı eserinin basıldığını göremeden ölmüş - dikkat çekici konusu ve akıcı anlatımı düşünülürse neden popüler olduğunu anlamak  güç değil.



Bana kitabı sevdiren unsurlardan biri, önsöz vs okumayı sevmememe rağmen ( İki nedenden: Biri Mina Urgan'ın Sineklerin Tanrısı önsözünde yaptığı gibi bir şeyle karşılaşmak, diğeriyse özellikle çok uzun önsöz/giriş/bilgilerin beni kitabın kalanını okumaktan soğutması. (bkz: Kasvetli Ev) ) bu kitabın uzun sayılabilecek "Mihail Bulgakov ve Usta ile Margarita" kısmı. Yazarın hayatındaki kimi detayların bilinmesi, Usta ile Margarita'nın anlaşılmasını kolaylaştırdığı gibi güzelleştiriyor da. Sevdiğim diğer bir  nokta Usta'nın, İsa ve Pontius Pilatus üzerine yazdığı romandan bazı bölümlerin de kitabın içinde yer alması. (kısa bir roman içinde roman uygulaması ama yine de hoşuma gitti.) En sevdiğim yansa sunduğu hat safhadaki detay zenginliği, öyle ki okurken film izliyormuşum gibi bir hava oluştu ve kitabı bir türlü elimden bırakamadım.

Ama yukarıda söylediğim her şeye rağmen Usta ile Margarita'ya başyapıt diyemem. Eğer Bulgakov, Usta'nın romanına gösterdiği ihtimamın yarısını, kitabın ikinci kısmına gösterseydi derdim. Kitabın ikinci yarısında kurgu bayağı dağılıyor, ayrıntılar çoğalıyor, bağlantılar azalıyor ve "Keşke Bulgakov biraz daha yaşasaymış da şunu biraz toparlasaymış." dedirtiyor. Yine de Usta ile Margarita çok, çok iyi bir kitap, uyku tutmayan uzun bir kış gecesinde bir solukta okumalık. Girişten ufak bir alıntıyla bitirelim:


Gogol geleneği iki yanlıdır, biri Palto adlı öykünün Gogol'ü, öbürü ise Burun adlı öykünün Gogol'ü. V. Kaverin, insanın Bulgakov'da her an, Gogol'ün Burun'unun ortaya çıkıvermesini beklediğini söylüyor... "Bu dünyada olup bitenler bazen ne kadar saçma oluyor. Şunu, bunu, bir başka olayı insan kabul edebilir elbette. Hatta en akla gelmeyeni bile... Hem sonra saçmalığın bulunmadığı bir yer var mı? Ne denirse densin bu tür olaylarla karşılaşılabilir. Seyrek de olsa karşılaşılabilir."

Usta ile Margarita'nın, özellikle Şeytan'ın elini kolunu sallayarak Moskova'da dolaştığı bölümlerini okurken insan, Burun'un son sözünden alınan bu satırları hatırlıyor."


Sergey Yermolinski


Hayalgücü @ 28-12-2009 01:17


Hayırseverliği ülkesi sınırlarının ötesine uzanan bir imparatoriçenin yönettiği ve her daim yeşillikler içinde bir krallıktır. Bir keresinde en büyük kızı Hikâye Prensesi, İnsan Krallığı'na bir görev için gönderilmişti. Burada kendisini karşılayan bilgiç gardiyanlar prensesin içeri girmesini yasaklamışlar ve ona, kuzeni Madam Moda'nın prensesi yaşlı bir hizmetçiden başka bir şey olmamakla suçladığını söylemişlerdi. İmparatoriçe'nin tavsiyelerine uyan Prenses gardiyanların uyumalarını beklemiş ve sonunda, İnsan Krallığı'ndaki çocukların yardımıyla içeri alınmayı başarmıştı.

Hayalgücü'ne giden ziyaretçilerin, annesinin krallığına kabul edilmeden önce Prenses'e hürmetlerini sunmaları tavsiye edilir.*

(Wilhelm Hauff, Marchenalmanach, Stutgart, 1826)


*Hayali Yerler Sözlüğü 

Cehennem, ben @ 25-12-2009 02:47
--Spoiler barındırabilir!--
"İbi bir barda arkadaşlarıyla oturuyor, karısı atölyesinde sadece erkek modellerin resmini yapıyor, Jörgen Hofmeester salonda oturmuş küçük kızının hastalığı ile ilgili bilgilendirme kitapçığında okuduklarının altını çiziyor, Tirza ise yatak odasında çellosunun yanında üstün zekalı olarak açlıktan ölüyordu.

Yeni milenyumun başlangıcında Hofmeester ailesi hayatını işte böyle sürdürüyordu."





Aslında kitap oldukça sade ve olaysız bir biçimde açılıyor. Kızının büyük mezuniyet partisi için suşi ve saşimi yapan Jörgen, pirinç topaklarını sıkarken partide nasıl ömrünü harcamamış görüntüsü vereceğini düşünür. Yapacağı servislerle konuklarını aç bırakmayacak, Afrika yolcusu kızının seyahati hakkında bilgi verecek, yalnızlara arkadaşlık olacak, dans edecek ve bunları öyle bir şekilde yapacaktır ki kimse kendisinde kusur bulamayacaktır. Hatta kızının gitmesiyle iyice boşalacak olan, kendisi için kimliği yerine geçen evini satıp yıllar önce yarım bıraktığı edebi çalışmalarına dönmek için Doğu Avrupa'ya taşınmayı bile aklından geçirir. O kusursuz suşinin peşindeyken ve kendini bekleyen değişim için korkuya kapılmamaya karar vermişken, mutfağa varlığına hala alışmadığı karısı girer ve Jörgen'in saplantıları, korkuları, kontrol altına almakta zorlandığı şiddeti ortaya çıkar.


Arka kapağı okuyunca her şey bir anda olup bitmiş izlenimine kapılmak mümkün. Aslında işler hiç de öyle değil. Elimizin altında sayfa sayfa tanıdığımız bir karakter var. Jörgen basitçe , küçük kızı Tirza'ya saplantılı, onun için yaşayan, Tirza'nın her şeyi yapabileceğine ve ne nefret ettiği karısına ne onu hayal kırıklığına uğratan büyük kızı İbi'ye benzediğine inanan biri olarak tanımlanabilir. Bir editördür, ancak hiçbir yazar keşfedememiş, getirdiği tüm yazarlar yayınevini zarara uğratmış, yaş haddinden dolayı işten çıkarılamadığı için yapılan "işe gelme, paranı al" teklifini kabul edip her gün havaalanına giderek tanımadığı yolculara el sallayan biridir Jörgen. Geçmişini düşündüğü zaman aklına ödeme günleri gelir, paraya önem vermesi özgürlüğün ancak zenginlerin tekelinde olduğuna inandığı ve kızlarına, özellikle Tirza'ya bu imkanı sunmak içindir. Tirza'yı kendisinin olamadığı her şey yapmak ister,  genç yaşta nihilizmin özünü alsın da sonradan yaşamasın diye her gece Rus Edebiyatından eserler okur Tirza'ya, çello, yüzme kurslarına götürür. Tirza her şeyde başarılıdır, çünkü o bir güneş kraliçesidir. Ama bir gün Tirza, hayatının kontrolünü eline almak için bir girişimde bulunur, yemek yememeye başlar. Jörgen, karısının suçlamaları ve psikiyatrın hastalığı tanımıyla (orta sınıf hastalığı) Tirza'sının hayatında oynadığı rolden vazgeçmek zorunda kalır.

"İnsanlar hayatlarından bir hikaye oluşturuyorlar. Düzeni bu şekilde kuruyorlar. Hikaye düzeni kurmaya yarıyor. Benim oluşturduğum hikaye ise kontrolümden çıkmış bulunuyor."



Biz tüm olanları, hiçbir şeyi unutamadığı için tarih eğitimini yarım bırakan Jörgen'in, kendi geçmişinde bir kör gibi sağa sola dokunuşlarıyla öğreniriz. Bu dokunuşlar, ne kronolojiktir ne önem sırasına göre sıralanmıştır. Bu da her sayfayla açılacak başka yönlerin, kimi zaman da büyük sürprizlerin habercisi sayılabilir. Ki bana göre kitabı başarılı yapan özellik de bu: Her sayfayla derinleşen, farklılaşan, heyecanlandıran ve şaşırtan bir hikaye örgüsüne sahip olması. Sevdiğim diğer bir yansa Jörgen'in farklılaştırılmaya çalışılmaması. Jörgen, kitabın sonunda hala kendisinin yapamadığı şeyleri başkasından beklemekten sıkılmaz. Giderayak Kaisa'ya, kendisine nasıl ölüneceğini göstermesi için döneceğinin sözünü verir. Ve tüm olanlardan sonra hala her şeyi başkaları için yapmaya devam eder. Tek isteğini gerçekleştirmek için düştüğü çöl yollarında tutar bir çocuk fahişeyle arkadaşlık eder, gerekçesi basittir: İnsanlar kaybolmadan önce arkadaşlığa gereksinim duyarlar. Oysa Jörgen'in Kaisa'yla arkadaşlığı, korkmayan, sürekli gülümseyen, sadece terk edilme arefesinde kendisine " Do you want a company sir?" diye soracak kadar anlaşabildiği birine kendini anlatmaktan ibarettir. Son bölümle Jörgen'i artık tanır, sırlarına şahit olur, ona acımakla kızmak arasında gidip gelir okur. Kitapla ilgili tek şikayetim de bu aslında, hayal gücüne gereken yeri bırakmayan, fazlasıyla açıklayıcı ve gereksizce uzun üçüncü bölüm. Dikkatli bir okurun, üçüncü bölümdeki sürprizi çok önceden tahmin edebileceğini düşünüyorum. Ve bu açıklamaya atfedilen öneme kızıyorum bu yüzden. Ve üçüncü bölüm boyunca Jörgen'in kendini anlamayan birine anlatmasından mütevellit anılarının seyrinin değiştirilmesine de kızgınım. Kimi iğrenç küçük ayrıntılar, tüm erkekler iğrençtir düsturunun ispatı için miydi, yoksa bizi anlamayan ama dinleyen birine ne kadar açılabilirizin göstergesi olması için miydi bilmiyorum. Bana gereksiz ve üçüncü bölümdeki bazı ayrıntılarla birlikte kör kör parmağım gözüme  gibi geldi.

Kısaca Tirza, okunası bir kitap. Arka kapak yazısı ilginizi çektiyse okumanızı öneririm ki bu konularda çok fazla şikayet eden ben bile, arka kapak yazısına bakarak listeme aldığım bu kitaptan beklediğimi aldım. Bu kitabın ikinci baskıya gitmesini çok istiyorum, o iğrenç kapağın değişmesi için tek yol bu çünkü. O yüzden alın, okuyun, Jörgen'i tanıyın.




Personal Bestseller #1* @ 16-12-2009 23:31
"Gelgelelim kendimi her zamankinden dengesiz, her zamankinden de hasta duyuyorum, yazmaya başlarsam tedavinin kötü etkisinden daha kolaylıkla arınacağıma inanıyorum; acısı dinmiş bir geçmişe yeniden önem kazandırmanın ve yüreğime dehşet saçan bugünden kurtulmanın en iyi yolu bu."


Zeno'nun Bilinci

Benim değil, Joyce'un favorilerinden Svevo. (Ve tabii Tezer'in) İlgisizliğe küsüp yazmayı bırakmışken Joyce sayesinde sahalara bomba gibi bir dönüş yapmış ve çoğu kişiye Woody Allen karakterlerini, bana ek olarak kimi Roth karakterlerini çağrıştıran Zeno'yu yaratmış. İyi de yapmış.

Zeno görebileceğiniz en canlı ve ilginç karakterlerden biri. Girişi takip eden Sigara Tiryakiliği bölümünde, sürekli tarihler belirlemesine, tasarıları sonunda kliniğe bile yatmaya karar vermesine karşın (bir gececik bile kalamaz orada) bir türlü sigarayı bırakamayışıyla, burada sayamayacağım çok sayıda şeyi planlayıp planlayıp bir türlü harekete geçemeyen bendenizi saniyesinde bağladı kendisine.
Babamın Ölümü ve Evliliğimin Öyküsü, eğlenceyi ve heyecanımı arttırdı. Özellikle Evliliğimin Öyküsü'nde sevdiği güzel Ada'yla değil, şaşı olan kardeşi Augusta'yla evlenme zorunda kalan Zeno (ki bu arada bir düzine macera geçirir) Alıklar Birliği ve Portnoy'un Feryadı'nı okurken olduğu kadar eğlendirdi beni. Her kitabın bir doruk noktası var elbette, bu bölümden sonra gelen iki uzun bölüm, ilk bölümler kadar eğlenceli ve ilginç değildi, hatta hoş anıları paylaşmadığı Ada'nın kocası Guido'yla iş ortaklığını anlattığı sayfalarda yer yer çok sıkıldığımı ve esnediğimi belirtmeliyim. Neyse ki sonu, ilk bölümlere yakışan eğlenceli bir hava içinde küçük bir sürprizle bağlandı da Joyce'un zevklerine inancımı kaybetmedim.




Zeno'nun Bilinci, okuduğum ilk Svevo kitabı değil. Zeno'dan bir gece evvel Kötü Bir Şaka adlı novellayı okumuştum ve tadı damağımda kalmıştı. Kötü Bir Şaka'nın başkahramanı Mario Samigli ve yaşadıkları kimi yönlerden Zeno'yu çağrıştırsa da, Mario daha çok otobiyografik bir karakter ve kurduğu hayallerle gerçekte olanlar kıyaslanınca Svevo'ya ve yazmadan harcadığı yıllara üzülmemek elde değil.

"Çünkü insanın üne kavuşması, yalnızca ünü hak etmesiyle olmaz. Tembel okur yığınlarının, önce, onların okuyacakları kitapları seçen bir ya da birden üstün beyinden etkilenmesi gerekir. Saçma gibi geliyor insana, ama başka yolu da yok bunun."

Mario'yu ve duruma cuk oturan fabllarını, Zeno'yu ve talihsizliklerini sevsem de Svevo aşırı hayranlık duyduğum, kalan her satırını okumalıyım dediğim yazarlardan olmadı. Bu tarzın en yeni kuşağından ziyadesiyle  şey okuduğumdan sanırım. Ama bir yandan geçen yılları hesaba katarsak (Zeno'nun Bilinci 86 yıl önce, 1923'te yayımlanmış) Svevo'ya olağanüstü etiketi yapıştırılmasına hak vermek lazım. Yine de yazarın dilimize çevrilen diğer kitabı Senilita'yı, Zeno'ya ve Mario'ya olan tüm sempatime rağmen, Svevo'nun başyapıtı sayılsa da,  aşırı sevmediğim bir yazarın başyapıtını okuma düşüncesinin saatler boyu tüm ağırlığıyla üzerime çökmesinden korktuğumdan okumayı düşünmüyorum.







Toptopor* @ 11-12-2009 23:12


Yılın en kötülerini seçerken zorlanmadım, bunda listemde o isimleri gördüğüm anda yaşadığım sıkıntılı okuma sürecini sanki dünmüşçesine hatırlamamın rolü büyük. İyiler söz konusu olduğunda seçmek daha zor, neticede okuduğum kitaplar arasında sevdiklerim sevmediklerimden hep daha fazla, öbür türlüsü tercih edilen bir şey olmazdı zaten. Zorlanarak da olsa 5 kitabı belirleyebildim. (Aslında yalan, dördünü çok kolay seçtim, sadece biri bayağı mücadele etmek zorunda kaldı o yer için.)



Burada da yazmışım zamanında "bu sene okuduğum en iyi beş roman arasına alırım" diye, nedenleriyle. Tüm övgüleri hak eden muhteşem bir kurgu, tek falsosu çevirisi.


Bence en iyi McEwan romanı. Muhteşem bir girişin ardından sizi sarıp sarmalayan olay örgüsü McEwan'ın ustaca betimlemeleri ve anlatımın yoğunluğuyla harmanlanınca ortaya usta işi bu roman çıkmış. Üşenip bloga yazmamışım zamanında, çok sevdiğim bazı kitapları kendime saklama isteğinden mi yoksa sadece tembellikten mi, bilmiyorum.


Aslında bir üçlemenin ilk kitabı olmasına rağmen diğerlerinden bahsetmeyişim Büyük Defter'in sarsıcı etkisinin onlar (Kanıt ve Üçüncü Yalan) hesaba katılınca azalmasından. Bu kitap bu sene okuduğum şeyler arasında her şeyiyle en farklı olandı ki bloga dönüşü de, Büyük Defter'in büyüklüğünün hakkını veremeyen bir yazıyla yapmıştım. Helikopter yeniden bassın da  herkes okuyabilsin isterim.


Geçen sene 31 Aralık'ta gece 10 civarı Satranç'ı okuyordum. Bitirdikten sonra yeni yılda bunun kadar iyi bir kitabı ne zaman okurum, diye geçirdim içimden. Çok geçmeden kapağıyla sempatimi kazanmış bu kitabı aldım elime ve ilk kez, övgülerle dolu bir arka kapak yazısının doğru çıktığını gördüm. (Siren'in arka kapak yazılarına hala kanışım bu yüzden herhalde) Evet, sahiden bu kitap o kadar iyi.


Canetti bu kitabı 26, evet 26 yaşında tamamlamış. Bir insanın 26 yaşında böyle bir kitap yazması o kadar inanılmaz ki perde arkasını görmek için adamın otobiyografisini okuyorum. Şimdilik Therese'nin etekliğinin nereden geldiğini ve muhteşem sıfırlarını atarken yaptığı hareketlere kimin esin kaynağı olduğunu öğrendim ve hala (2.ciltteyim) Canetti'nin bu kitabı yazarken ortaya döktüğü birikiminin nasıl oluştuğuna şahit oluyorum. Uzun yıllardan beri bitmesin diye yavaş yavaş okuduğum, her sayfanın tadını çıkardığım tek kitaptı Körleşme ve şimdi  heyecanla otobiyografi sonrası 2. okumayı bekliyorum.

Evet, iyinin ötesi de böyle. Sevdiğim kitaplarda yer alan, yazmaya üşenmediğim kitaplar haricinde Fante'nin şahane kitabı Toza Sor, Rushdie'nin okuduklarım arasında en iyi olan kitabı Utanç, Palmen'in beni en etkileyen kitabı Yitik Ruhlar Irmağı, Roth'un gülmekten öldüren Portnoy'un Feryadı da bu sene okuyup çok sevdiklerimdendi. Ayın sonuna kadar Bulgakov'u okumazsam, bu 5'i zorlayacak bir kitap çıkacağını sanmadığımdan erkenden yazmakta sakınca görmedim. Aslında okuyanlar da kendi listelerini yapar ve paylaşırlarsa gayet hoş olur. En azından ben liste inceleme merakımı tatmin etmiş olurum. (Sera, sen zaten söz verdin. :) )

Son olarak bu sene Körleşme'den iyi bir kitap okumayı, Zar Adam'dan beteriyle karşılaşmamayı diliyorum.


* Roland Topor kitabı. Çeviren ve bu fantastik ismi koyansa Ferit Edgü. Bir kuplecik sunalım:

Çalışmak hak getire 
Vakit geçiyor neyime 
İki ayağım bir pabuçta 
Çok şükür değil ama gene de 

Sade suya Aşk 
İkili meşk 
Dodo solo 
Bize de mi lolo 





kötünün de ötesinde @ 11-12-2009 20:44
Uzun zamandır fuardan alsam alsam ne alsam harici liste oluşturmuyordum. Fuar alışverişi tamamlanınca liste yapmaya alışkın bünyem, yeni hedefini belirlemekte gecikmedi. Sera Hanım'ın gönderdiği güzel tumblr adreslerinden Walk While Reading'de yılın en iyi/en kötü 5 kitabı listelerini görünce 2007'de genel bir değerlendirme yapmıştım, geçen sene sadece yılın kitabını seçmiştim bu sene farklılık olsun dedim.





Ömrü hayatımda okuduğum en gereksiz kitaplardan biri. Düşünün ki sadece 110 sayfa ve buna rağmen iç bayıcı. Fight Club'ı izlemişseniz bu romanı okumanıza hiç gerek yok emin olun. Nothomb bir demlik çayını yapmış (evet, bir röportajında çayını yapıp yazmaya koyulduğunu okumuştum) ve akşamı boş geçirmeyeyim, yazar tıkanması dedikleri aslında boş sayfadır demiş, yazmış yazmış yazmış.


Bu kitaptan sonra bir müddet kendime gelememiştim. Benim tam klasiklerden ve fantastik edebiyattan uzaklaşıp çağdaş romana kollarımı kucaklarcasına açtığım günlerde Hamdi Koç'un İyi Dilekler Ülkesi diye bir kitabı çıkmıştı piyasaya. O kitabı okumamıştım ama Hamdi Koç, böyle sempati duyulası bir yazar olarak beynimde yer etmiş. Bunu da  bloglar arası gezintimde iki yerde üst üste "Melekler Erkek Olur şahane" yazdığını görünce  "aa bu adamı biliyorum, alıp okuyayım, ne zamandır çağdaş türk edebiyatından bir şey okumuyorum"a benzer şeyleri içimden geçirince anladım. Okuduktan sonra elde kalan: boşa geçen zaman için duyulan hüzün, gereğinden fazla abartılmış yazarlara/kitaplara duyulan tepki. Hepsi bu.


Bunun hakkında yazmıştım zaten. Bu kitapla ilgili şükrettiğim tek şey, Fazladan Bir Adam'dan sonra okumak. Zira Gece Gibi Geçiyorum'u önce okusam  Fazladan Bir Adam  kadar eğlenceli bir kitaptan mahrum kalırdım.


Bunun hakkında da yazmıştım, yinelemeyeceğim. Tek cümleyle vaat ettiğinden çok uzak.


Sözlükte balon kelimesinin karşısında bu kitabın adı yazmalı. Hiçbir sürükleyiciliği yok, çeviriden de kaynaklanan berbat bir dili var, gözlerimden yaş gelene kadar gülmem gerekiyormuş ki inanın bu deveye hendek atlatmaktan daha zor. Aslında tanıtım cümleleri arasında "of çekerek karşı dağları yıkma işine girişecekseniz bu kitap biçilmiş kaftan" olmalıydı. Zaten bu kitap Türkiye'de neden ve nasıl bu kadar satabildi, hiç anlamadım.

Sevmediğim diğer kitaplara gelince olmamış etiketi altında görecekleriniz haricinde Ian McEwan'ın sarmayan öyküleri İlk Aşk, Son Törenler, Vidal'den bir hayal kırıklığı Kent ve Tuz, inanılmaz derecede sıkıcı Lessing romanı Gene Aşk, Naipaul'den ilk ve son denemem olan Mistik Masör var. Bir kısmınız çok farklı bir ilk 5 beklese de (bkz : o etiket) ben bu listeyi yaparken hiç zorlanmadım, çok içime sindi. Demek ki neymiş, kötüler arasından kötüyü seçmek kolaymış.







less is a bore @ 08-12-2009 21:39


"Önce fiyatını öğrenmek için Rascher'e giderdim, Limmatquai'deki o capcanlı dükkâna girmek, çoğu kez, bundan sonraki armağanımızın ne olacağını soran satıcıları görmek, ve elbet, günün birinde okuyacağım bütün o kitaplara bir göz atmak çok hoşuma giderdi. Beni etkileyen, bu yetişkinler arasında kendimi daha büyük ve daha sorumlu hissetmemden çok, gelecekte hiç tükenmeyeceklerini gördüğüm bu kitapları okuma umuduydu. Zira o günlerde bende geleceğe yönelik herhangi bir kaygıdan söz edilebilirse, tek düşündüğüm, dünyada mevcut kitapların yeterli olup olmayacağıydı. Ya hepsini okuyup bitirirsem ne olurdu? Elbet en iyisi, sevdiklerimi tekrar tekrar okumaktı, bundan çok hoşlanıyordum, ama bu zevki canlı tutan öğelerden biri, daha okuyacak pek çok kitabın bulunmasıydı kuşkusuz."



Hayal Kırıklığı İçindeki Okurdan Bir Mektup @ 06-12-2009 16:43

Sevgili Dave,

Öncelikle bana aylar sonra mektup yazdırdığın için sana teşekkür ederim. Uzun zamandır bana mektup yazdıracak kadar kötü bir kitap okumamıştım. Blogu f-bomblarla doldurmak istemediğim için daha medeni görünen bu yola başvurmak zorunda kaldım. Yoksa seni Pulitzer'e aday gösterenlerle başlayıp Salinger'la kıyaslama cüretini gösteren Tampa Tribune'le devam edecektim ki bu pek hoş olmazdı, değil mi?


Dostum Dave,

Dostum olmanı istiyorum çünkü adı senle anılanlar New York Times Bestseller listesini işgal etmiş durumda. Handiyse bir blurb havuzu içinde yüzüp durmaktasınız hepiniz. Biriniz olmuş Salinger, öbürünüz kayıp kuşağın yeni sözcüsü, biriniz parlak zekasıyla göz kamaştırıyor, öbürünüz enerjisiyle dağları deviriyor falan filan. Düşündüm taşındım ve bunu istediğime karar verdim, 542 sayfalık böyle bir roman yazmak istiyorum: Ben, ben, ben, Toph, ben, ben, biz, biz, ben, ben, Toph, aa John, ben, ben, ben, ben, ben, aa yine ben, Toph, biz, biz, bi de Beth varmış aman Allahım, ben, ben, ben, ben, biz, Toph, hadi John yine gelsin bari, ben, ben, ben, dur ya bir de karşı duruş yapayım, onlar, onlar, sıkıldım ben, ben, ben, ben, Toph, biz, ben, ben, ben...

Müthiş Dahi Dave,

Sen sahiden müthiş bir dahisin - bu kitabı bastırabildiğine ve bu şekilde ünlenebildiğine göre kesinlikle öyle olmalısın- ve sahiden trajik bir geçmişin var. Ara sıra güldürebilmekle beraber çoğu zaman sadece yorucusun. Tüm dikkatimi isteyen, basit bir soruya evet/hayır diye cevap vermekten kaçınarak önce iki saat süren olaylar zinciri anlatan arkadaşım gibisin. Tek farkınız o uyarmadan anlatıyor, sense kitabının başına yalan yanlış öneriler koyuyorsun. "Anne Babasız Kalmanın Pek Sözü Edilemeyen Büyüsü" hatta genişleteyim Teşekkür bölümü hariç 542 sayfalık kitabında ne beni bir mm kıpırdatacak bir enerji ne de putları devirmeye niyetlenmiş birini/birilerini görebildim. Neden/nasıl kitabı okudun ki, diyeceksin. Arka kapak yazısındaki tek doğru cümle de bunla ilgili aslında: Elime aldım ve okumadan duramadım. (David Foster Wallace) Üç kez bırakmaya niyetlensem de olmadı. Eninde sonunda farklı bir şey göreceğim hissinin mi yoksa "bir adam böyle bir kitapla bu kadar övgüyü almış olabilir mi" sorusuna cevap bulma isteğinin mi ağır bastığını inan bilmiyorum. Tek bildiğim "overrated" ordusunun neferlerinden olduğun ve komedi dükkanı olarak lanse edilen  Sedaris'le sana artık kesinlikle yaklaşmayı düşünmediğim. Zaten bu mektubu yazmaya başlamam dost olabilme olasılığımızı ortadan kaldırmıştı. Yine de senaryosunu yazdığın filmi izleyeceğimi söylersem belki bir şansımız daha olabilir, ne dersin? (Ortada New York Times Bestseller olayı var, ondan. Yoksa seninle bir kahve eşliğinde sohbet ettiğimizi düşünemiyorum: Ben, ben, ben, Toph... Korkutucu.)

Sevgiler,
L.





AS I LAY DYING

Date: 27.10.2007
Viewed: 1307
Category: Personal
Tag: kitap kisisel sinema

Share
Report


Related RSSes
Personal - Reşat Çalışlar
Date: 27.10.2007
Viewed: 335
Personal - Uzak'taki Ülkem
Date: 27.10.2007
Viewed: 269
Personal - Dersaadet'te, yegane...
Date: 27.10.2007
Viewed: 333
   
Olmazmi.com