Blog Konferansı: Neden Bıraktım? @ 05-07-2008 02:02
Merhabalar arkadaşlar!
Blog yazmayı bırakmış bir kişinin burada, böyle bir etkinlikte konuşma yapması garip aslında. Belki bilmeyenler olabilir aranızda, ben, Altı Üstü Tasarım bloğunun yazarıydım ve bloğumda yazma işine Aralık 2007'de son verdim. Bundan yaklaşık 3 hafta önce sevgili Eray, bana burada bir konuşma yapma teklifi getirdi. Teklif, Eray'dan gelince, hemen kabul ettim... Kabul ettikten sonra da sordum:
"Eray, tamam, konuşma yaparım ama konuşmanın konusu ne olsun?" O da bana:
"Mehmet, bu boku...blogu! başaramadığın ortada. Bak, yapamadın, bıraktın yazmayı. Bari niye bıraktığını anlat" dedi.
Şimdi, Eray, böyle başaramadın, bıraktın falan deyince, insan haklı olarak alınıyor tabi. Hemen geçtim bilgisayarın başına, açtım hesap makinesini ve hesaplamaya başladım.
Şimdiye kadar yani 2004-2007 arasındaki 3 sene boyunca toplam 337 adet yazı yazmışım. Ben yazdığım dönemde ortalama her yazı başına 3-4 saat harcıyordum. Araştırma, yazma, yazdıklarıma ş, ç, ö, ü ve ğ ekleme ve yayınlama. Zaten o nedenle ben genelde haftada 1 kez yazıyordum, ve eğer dikkat edeniniz olmuşsa yazılar genelde ya hafta sonu ya da haftanın ilk günleri yayınlanıyordu çünkü ben yazı yazma işini hafta sonları yapıyordum. Bu hesaba göre, 337 yazı, her yazı için ortalama 3,5 saat dersek, bu eder 1100 saat. Tabi yazı yazmakla kalmıyordu bu iş. Bu yazılara yorum da geliyordu. Yorumu okumak var, bazılarını onaylamak, cevaplanması gerekenleri cevaplamak, gereksiz ve alakasız olanları budaklamak... Sonucunda nereden baksanız ortalama 3-4 dakika her yorum için. Öyleyse, 3571 yorum için harcadığım zaman, yaklaşık 208 saat. Bir de yorum yazmayan ama fikirlerini benimle direk paylaşmak isteyenler oluyordu. Onların emailini okumak, cevap yazmak... Bir de internette email adresi buldum, hemen özgeçmiş göndereyim deyip, özgeçmiş gönderenler var. Hatta şimdiye kadar 3 kişiyi mülakata bile aldım. Bir tanesi bana yazdı "Hangi pozisyonda çalışacağım?" diye. İşte size ne iş olsa yaparım'ın canlı örneği. Bunları da hesaba katarsak her email için 3-4 dakika, eder 136 saat. Bir de tasarım, CSS, SEO, networking, SPAM v.b. olayları da hesaba katarsak benim bloguma toplam harcadığım gün sayısı 3 yıl içinde 105 gün!
105 GÜN! Şimdi bazılarınız diyecek ki "E, nedir ki? Ben o kadar zamanı 3 yılda, İstanbul trafiğinde harcıyorum." Haklısınız! Size tek tavsiyem var: İş yerinize yakın bir yerde ev tuttun! Çok ciddiyim! Fight Club filmini hatırlar mısınız? Orada bir sahnede Edward Norton canlandırdığı karakteri şöyle der: "Bu senin hayatın ve geçen her dakika, hayatınızdan bir dakika daha azalıyor! - This is your life, and it's ending one minute at a time."
Peki, o halde blog yazmak zaman kaybı mıydı benim için? HAYIR! Her mantıklı girişimin bir geri-dönüşümü vardır. Aklınıza gelecek her türlü mantıklı girişimin bir geri-dönüşümü vardır. Zaten yoksa, o mantıklı, başarılı bir girişim değil demektir. Bir e-ticaret girişiminden, bir bakkal açmaya; evlilikten, hayır işlemeye kadar her türlü girişim. Sorun, konuşun hayır işlemek niyetiyle milyonlarını bağışlamış bir kişiyle, hepsi aynı şeyleri söyleyecektir: "O milyonları verirken, bunun beni, onlarca para verdiğim kişilerden bile daha çok mutlu edeceği aklıma bile gelmezdi" der. Yani geri-dönüşüm her zaman maddi bir değer içermeyebilir. Manevi de olabilir geri-dönüşüm. Mesela çoğu blog yazarı (Webrazzi'nin yazarı Arda Kutsal haricinde) herkes manevi bir geri-dönüşüm sayesinde bloglarında yazmaya devam ediyor.
Peki, bir yatırımın karlı bir girişim olduğunu nasıl anlarız? Gayet basit aslında. En basite indirilmiş sekliyle, eğer bir girişime koyulan, harcanan, yatırılan, emek, para, her ne ise, iste o değer, geri-dönüşüm değerinden küçükse, o zaman bu yatırım karlı bir yatırımdır. Değil mi? Zaten, ben de bu nedenle kendi blogumda harcadığım zamana baktım önce Eray'in sorusuyla birlikte... Çünkü bir blog için ortaya koyulan yatırım, zaman ve emek değil mi? Herkese soruyorum! Peki, bizim blog yazmaktan kazandığımız ne? Yani bu isin geri-dönüşümü nedir, bizi böyle bir girişime sürükleyen ne? Eğer cevabiniz "Herkesin bir tane var, benim de olsun!" ise, sizin blogunuz istatistiklerdeki 3 ay omurlu, ortalama 1,2 yazılı bloglardan biri olacaktır ki mantıklı bir yatırım değil. Benim sorum bu isi 1-2 yıldır aralıksız yapanlara.
Benim ilk aklıma gelenler iste bunlar:
- Kendini satabilmek (is bulmak, daha iyi bir is bulmak v.b.)
- Bilgilerini ve fikirlerini paylaşmak
- Akran ağı (networking) oluşturmak
- Sanal şöhret olma (guru, üstat, pagerank, ziyaretçi ve yorum sayısı v.b.)
- Blog ödülleri almak (özgeçmişte gayet sik duruyor)
- Reklam alabilmek
Var mı benim bu listeye eklemeyi unuttuğum bir şey?
Simdi listeye kendi adıma, şöyle bir bakacağım. Burada listelediğim bütün hedeflere, blogu yazmaya başladığım zamanlarda hedef olarak görmediğim, kapattıktan ve Eray'in bana "Niye kapattın?" sorusunu sorduktan sonra listelediğim bu hedeflerin hepsine ulaştığımı sanıyorum.
Kendini Satmak
Bloga başlamamın ana nedenlerinden biriydi aslında bu. Bence Türkiye'de bilişim dünyasının en değerli isimlerinden biri olan ve Eczacıbaşı'nda Bilgi ve İletişim Sistemleri Koordinatörlüğü yapan sevgili Levent Kızıltan'ı etkilemek ve onun bana is vermesini sağlamaktı blog yazmaya başlamamın nedenlerinden biri. Blogum sayesinde Levent Bey ile tanışıp, onun bana iş teklif etmesini de sağladım. Blogum sayesinde iş dünyasından birçok kişiyle tanıştım. Örneğin web tasarımında önemli bir isim olan Google'dan Jeffrey Veen, sevgili Faruk Eczacıbaşı, Koç'un eski CEO'su Bulend Ozaydin, ben en çok etkileyen SAS'in sahibi Dr. Jim Goodnight.
Bilgi Paylaşmak
Günümüzde hemen hemen her büyük ve orta ölçekli şirkette çok önem kazanan bir konu var: bilgi yönetimi. Çok kısa olarak anlatayım. Bundan 7-8 sene önceye kadar şirketler, çalışanlarına maliyet olarak bakıyorlardı. Yani muhasebe kayıtlarına göre, her çalışan, şirket için maliyet anlamına geliyordu. Bu hesaba göre, eğer bir şirket, basarili bile olsa, bir elemanını isten çıkarırsa, bunu zarar olarak değil, mali anlamda kazanç olarak kaydediyordu. Yani bir çalışanın, mali anlamda şirkete alınan yazıcı mürekkebinden pek bir farkı yoktu. Bu anlayış, günümüzde bilginin çabuk el değiştirmesi ve kendini katlamasının hızlanması ile değişti. Bilgi yönetimi ve bu bilginin şirket çalışanları arasında paylaşılması önemli bir hale geldi. İşte birçok şirketin, çalışanlarının blog tutmasına sıcak bakması da burada yatıyor. Yoksa şirket politikası, şeffaflık, serbestlik tamamen hikâye. Yazın bakalım şirket dışında kimsenin bilmemesi gereken bir şeyi blogunuza, görün bakin şirket size ne kadar şeffaf davranacak.
İşte, iyi bir blog yazarı da bilgisini, fikrini en iyi bir şekilde paylaşmaya çalışan kişidir. Sanıyorum yazdığım yazılarda bunu yapmayı başardım.
Akran ağı oluşturmak (networking)
Blogum sayesinde inanılmaz insanlarla tanıştım. Simdi burada Adile Nasit gibi tek tek isim saymak istemiyorum ama dinlemek yerine bu isimleri okumak isterseniz, Teknoloji Kimin Umurunda adli kitabimin ilk 4-5 sayfasına göze atabilirsiniz. İsimler orada mevcut.
Sanal Şöhret
Sanal şöhret derken, gece kulüplerine güneş gözlüklü girmek, Boğaz'da iki katlı villada oturmak, paparazzilerden kaçmaktan bahsetmiyorum. Zaten bizim isle uğraşan adama paparazzi olarak ya Blog Kazanı gelir ya da Webrazzi. Zaten sanal şöhret bir anlam ifade etse, I kiss you Mahir, Türkiye'de Turizm Bakanı olurdu.
Sanal şöhret daha farklı bir olay. Özellikle blog dünyasında. Size verilen link sayısı, pagerank, ziyaretçi ve yorum sayısı ile ölçülen bir şey. Birilerinin size yazarken "Üstat", "Guru" gibi sözler kullanması ile ilgili bir şeyler ki ben kendime yakıştıramıyorum bu unvanları. Hani İngilizcede çok şık duran bur kelime ama Türkçede sanki "Gayseri Gurusu" gibi duruyor biraz. Ben, esasında averaj bir web tasarımcıyım. Tasarımcıydım. Tasarım yapmayalı yıllar oldu. Benim mesleğim proje müdürlüğü ve zaman zaman forumlarda Web tasarım gurusu, üstat tasarımcı gibi ifadeler okuyorum, garibime gidiyor açıkçası. Bütün yaptığım web hakkındaki fikirlerimi blogumda yazmak. Benim guru dediğim insanlar daha farklı. Ben bu mesleğe 10 sene önce başladığımda benim guru dediğim örneğin Dominet döneminde Arabul'u yaratan, hatta bir donem Microsoft'da da çalışan Ersin, G-Tasarımcılar, Zuxxi vardı hatırlar mısınız? Bunlardı bizim üstat dediğimiz insanlar. Olay guruluk değil de pagerank, popüler blog olmak ise, sanırım Altı üstü Tasarım, sanal şöhret olmuş bir blogdur. Esasında blogumun gerçek anlamda okunduğunu ve popüler olduğunu bir İstanbul-Ankara seyahati sırasında anladım. Otobüs Ulusoy tesislerinde mola verdi ve ben yurtdışında yasayan ve kuru fasulye pilavı çok özleyen biri olarak girdim tesislere. Yemeğimi yerken, arka masada oturan iki kişinin sohbetine kulak misafiri oldum. Biri diğerine blog olayını anlatıyordu:
"Simdi bu blog olayı esasında tütün yaprağı gibi"
Diğeri sordu
"Nasıl yani?"
"Şöyle, simdi tütün yaprağını yiyen bir tırtıl var. İşte o tırtıl, yaprağı yiyince, tutun bitkisi de hemen bir sıvı salgılıyor. İşte o sıvı bir nevi blog yazısı, sonra arı geliyor..."
Bu sohbet beni hem inanılmaz şaşırttı, hem de memnun etti. Çünkü bu konuşmanın kaynağı olan tütün-tırtıl-arı yazısını yalnızca 1 hafta önce yazmıştım.
Blog ödülleri almak, reklam almak
Sanırım bunlar biraz olsun elinize, avucunuza alabileceğiniz maddi hedef, geri-dönüşümler ve hemen hemen her blog bunu gerçekleştirmeye çalışıyor bir şekilde.
Esasında soru su: Ben blog yazmayı 3 hafta önceye kadar doğru dürüst farkında bile olmadığım bu hedefleri tamamladığım için mi bıraktım? Benim buna cevabim çok açık ve açıklayıcı:HAYIR!
Blog yazmayı bırakmamın nedeni sıraladığım hedefler değil. Blog yazmayı bırakmamın asil nedeni, günümüzdeki en kısıtlı kaynağı daha iyi değerlendirmek istemem! Açıklayayım:
Sizi şimdi dünyanın en tatlı iki hanımı ile tanıştırmak istiyorum: işte dünyanın en tatlı iki hanımından büyük olanı Jayda (6), büyüyünce veteriner olmak istiyor ve küçüğü Aliya (4) ise ablası ne olmak istiyorsa onu olmak istiyor. Yani benim 80-90 yıl önceki kırsal bir yörede yaşamış olan bir babanın beklentisinden farklı beklentilerim var kızlarım için. Zaten bu nedenle son 50 yıl içinde tarım sektöründe çalışanların sayısı yüzde 50 düşüş gösterdi ve gayri safi milli hâsıladaki değeri her gecen gün düşüyor.
Size bir sorum var! Türkiye'nin 1955 yılındaki nüfusunu bilen var mı aranızda? Ben söyleyeyim 24 milyondu. Peki, bu 24 milyonun içinde kaç kişi tarımla uğraşıyordu? 8 milyon kişi. Yani nüfusun yüzde 33'u. Bugün 75 milyonuz ve tarımla uğrasan nüfus yalnızca 4 milyon. Yani nüfusun yüzde 6'si. Peki, aradaki yüzde 29'a ne oldu? Yeni sektörlere taşındı ve bu sektörlerden bence yarınları değiştirecek ve ülkeler arasında fark açabilecek sektör bilişim ve genetik. Bugün doğal kaynaklara bağımlı yasayan ülkeler her geçen gün yoksullaşıyor. Suudi Arabistan, Güney Afrika, Nijerya, Meksika... Zaten bu nedenle Microsoft gibi bir şirketin varlık değeri, Brezilya ve Meksika'nın ihracat rakamlarının 5 kati. Bu iki ülke 150 milyon is gücüne sahip iken, Microsoft bütün bunları 70 bin kişiyle gerçekleştiriyor. Zaten bu nedenle 40 yıllık bir şirket, 1916'larda kurulmuş General Motor'u ticari yarışta sollayabiliyor. Yani bu isi, yasa, deneyime bakmıyor. Bakin Google diye bir şey yoktu 10 sene önce. YouTube'u kimse bilmiyordu 5 sene önce. Wikipedia'da bugün 9 milyon madde var. Böyle bir projenin 20 yıl önce yapıldığını düşünün. Acaba kaç liraya patlardı? Peki bunun filen maliyeti nedir bugün: SIFIR. Rocketboom adlı bir blog, bir günlük reklam için 400.000 dolar alabileceğini aklinin ucundan bile geçiremiyordu 1 yıl önce.
Tarım sektöründeki gerileme yalnızca Türkiye'ye has değil. Aynı göstergeler hemen hemen her ülke için aşağı yukarı aynı. Bunun nedeni ise ağ, ağ hızı ve kısıtlı kaynakların devamlı olarak değişmesi. Bundan 80-90 sene önce kısıtlı kaynak tarım ürünleriydi ve bu kaynağın ulaşım ağı demiryoluydu. Zamanla, endüstri çağının gelişimi ile kısıtlı kaynak doğal kaynaklar haline geldi ve ulaşım ağı, yerini daha hızlı alternatiflere bıraktı: kamyon, gemi, uçak. Simdi ise bilgi çağındayız ve ulaşım ağımız bilgisayar ağları, internet, web, bloglar. Peki, o halde kısıtlı kaynak nedir? Eğer cevabiniz bilgi ise size bir haberim var: 1930 yılındaki yazılmış, kaydedilmiş bütün bilgiler, 1960 yılına gelindiğinde kendini ikiye katladı. Düşünün yıllarca (yani duvara yazılan geyik resminden tutunda ders kitaplarına kadar her bilgi) 30 yılda kendini ikiye katladı. Zaten bu nedenle hani o kuşak farkı denen şeyler söylenmeye başlandı. Hani annem-babam beni anlamıyor dediğimiz olay. Neden? Çünkü anne-babanın öğrendiği bilgiler çocuklarının öğrendiğinin yarısı kadardı ya da farklıydı. 1970lere geldiğimizde bilginin kendini ikiye katlaması yalnızca 7 yıl aldı. İçinizde kaç kişi Pluto'nun bir gezegen olduğunu okudu okul yıllarında? Kaç kişi aydan Çin Setti'nin görülebileceğini öğrendi? Visa şirketinin kurucusu Dee Hock diyor ki:
"Sorun birilerine yeni bir şeyler öğretmek değil. Asil sorun, o kişinin eski bilgilerini unutmasını sağlayabilmek".
Ve bilginin çoğalması, kendini ikiye katlaması durmuyor. Günümüzde bilgi kendini her 2 senede bir ikiye katlıyor. 2 SENE! Düşünsenize, 2 sene öğrendiğiniz bilgilerin bir kısmı ya bugün geçerli değil ya da yanlış. Bu dediklerimi özellikle Internet sektöründe çalışanlar çok daha iyi anlayacaktırlar. İşin en korkutucu yani esasında bugünler değil. Eğer IBM'in yaptığı araştırmaları takip ediyorsanız biliyorsunuz ki 5 sene sonra bilginin kendini ikiye katlama sureci 11 saat olacak. Evet, yanlış duymadınız: 11 SAAT! Düşünsenize, okuduğunuz ya da yazdığınız bazı blog yazıları daha sabahı çıkmadan ya geçersiz ya da yanlış olacak; ya da ayni konuda ayni gün içinde yazılmış milyonlarca yazıdan biri haline gelecek.
O zaman diyeceksiniz ki bu kadar hızlı veri ve bilgi gelişimi nedeniyle, kısıtlı kaynak bellek olmalı. Ama maalesef o da değil. Kaç kişi aranızda 256 MBlik belleğim var diye hava atıyordu arkadaşlarına 10-15 yıl önce? Bugün 1 TBlik bellek almak mümkün evinize. Hem de 200-300 liraya. Hemen bilmeyenler için söyleyeyim: 256 MBlik belleğinizde 2500 adet Pamela Anderson resmi depolayabilirken, 1 TBlik bir belleğe 9 milyon Pamela Anderson resmi ve 1 tanede videosu depolamak mümkün. Moore'un kanunları geçerli olduğu surece ki bunun önümüzdeki 5-10 sene içinde değişmesi için hiçbir neden yok, bilgisayar kapasitesi ve hızı artacak ve fiyatları daha da düşecek. Hepinizin duymuş olduğu örnek, elimdeki kredi kartının cipi, 1980lerdeki bir bilgisayardan daha akilli. Korkutucu düşünmek bile, çünkü cüzdanımın içinde taşıyabiliyorum bir donem odaları dolduran gücü. Tarihte ilk defa, geçtiğimiz sene, bilgisayar satışları, TV satışlarını solladi A.B.D ve Kanada'da ve yine geçtiğimiz sene, dünya üzerinde üretilen transistor sayısı, yine o sene hasat edilen pirinç tanesinden daha fazlaydı. Bu demektir ki ne bilgisayar ne de bellek kısıtlı kaynak.
O halde, zaman mı kısıtlı kaynak. Esasında herkesin sandığının aksine zaman da kısıtlı kaynak değil. Herkesin eline eşit ölçüde gecen bir kaynak, kısıtlı olamaz. Kontrollü kaynak olabilir ama kısıtlı olamaz. Yani sizinde, benim de 24 saatimiz var ve yarin, ertesi gün ve daha ertesi gün hepimizin yeniden 24 saati olacak ve bu 24 saat içinde bilgi kendini 2 defa ikiye katlayacak. O halde, kısıtlı kaynak zaman da olamaz.
Peki, nedir o zaman günümüzün kısıtlı kaynağı? Söyleyeyim: DİKKAT, İLGİ, ALAKA (ATTENTION)! Yani çok değerli, ele geçirilmesi zor ve kısa omurlu bir kaynak. Herbert Simon diyor ki:
"Bilgi zenginliği, ilgi yoksulluğu yaratır"
Size simdi bir sorum var. Cuma akşamı atladınız uçağa, Bodrum'a hafta sonu için tatile gittiniz. Yanınıza bilgisayar almadınız, telefonunuzu kapattınız. Pazartesi sabahı işyerinize geldiğinizde sizi kaç tane email bekliyor? 5-10-20-40-60-100? Kaç tanesi Nijerya'dan yazan bir arkadaş? Peki ya okumanızı bekleyen blog yazıları? Yapmak üzere olduğunuz araştırma için sizin ziyaret etme ihtimalini taşıyan web site sayısı? Peki, bütün bunlar içinde kaç tanesi gerçekten sizin için önemli? Ya da şöyle söyleyeyim, bunların kaç tanesi ilginizi hak ediyor? İşin en kotu yani, bütün bu emailler, SMSler, bloglar, web siteleri sizin ilginiz için yarışıyor ve bilginin 11 saatte ikiye katlandığı donemde nasıl yetişebiliriz bütün bunlara?
Simdi gelelim benim blog yazmayı bırakmamın nedenine! Büyük kızım Jayda, bu sene ilkokula başladı ve öğretmeni ona bir ev ödevi verdi. Ödev, hafta sonu ailenizle birlikte genelde yaptığınız bir aktivitenin resmini çizmek. İşte Jayda'nin çizdiği resim! Belki iyi göremiyorsunuz, anlatayım size resmi. Bu eşim Jennifer, küçük kızım Aliya, büyük kızım Jayda ve kedimiz Lola. Ben, şu köşede bilgisayar başında olan çöpten adamım. İşte kızımın gördüğü aile modeli. Herkes eğlenip, oynarken, baba, bilgisayar başında ya blog yazısı yazıyor ya da email cevaplıyor. Haklıydi da! Çünkü o donemde ben kendi zamanımın yüzde 70'ini bilgisayarda geçiriyordum.
Şimdiye kadar çalıştığım is ortamlarında en beğendiğim ve en çok öğrendiğim eski patronum John Webster bana bir keresinde sunu söylemişti: "Zaman, yaşlandıkça daha da hızlı geçip gidiyor." Ne kadar haklı olduğunu her gecen gün daha iyi anlıyorum. Örneğin 40 yaşındasınız ve 80 yaşına kadar yaşayacaksınız diyelim. Yapılan hesaplamalar ve araştırmalar bize soyluyor ki sübjektif olarak, aslında siz hayatinizin yüzde 71'inin çoktan yaşamışsınız. Buna göre, ben hayatimin yüzde 62'sini yaşadım. Bu şimdiye kadar duyduğum en korkutucu ve üzücü bilimsel araştırma sonuçları. (Eğer bu konuda daha detaylı bilgi almak isterseniz Jay Ingram'in Velocity of Honey kitabini okuyabilirsiniz)
İşte benim blogu bırakmamın nedeni size. Hayatimin geri kalan yüzde 38lik bölümünde, bütün ilgili, alakamı, dikkatimi kızlarıma ve aileme vermek isteği. Sizce değmez mi?
Hepinize çok teşekkür ederim. Özellikle Eray Endeş ve benim sizlerle olmamı sağlayan Vodaco'ya...
Ve sizlere, çünkü bana çok pahalı, çok değerli ve seyrek bulunan bir şeyi verdiniz: Dikkatiniz ve ilginiz.
Çok teşekkürler.

Neden Bıraktım? @ 05-07-2008 02:02
Yok, hayır. Yeniden yazmaya başlamıyorum :-) Hatta bu yazının konusu tamamen neden bıraktığım ve niye artik yazmayacağım ile ilgili… Şimdi eğer niye yazmayı bıraktığımı yazarsam, bu yeniden yazıyor olduğum anlamına gelmez mi? O nedenle, bunları yazmak yerine, size bunları anlatmak istiyorum. Hem de çok yakında.
10 Mayıs 2008 tarihinde yapılacak olan Blog Ödülleri töreninde, tören öncesi gerçekleşen ve birçok tanınmış blog yazarının da katıldığı bir mini konferansta ben de bir konuşma yapacağım.
Yer: Galatasaray Üniversitesi – İstanbul
Saat: 16.00
Daha fazla bilgiyi Blog Ödülleri sitesinden alabilirsiniz.

Son Yazı @ 05-07-2008 02:02
- Eğer bir amacın yoksa
- Zamanını yoksa
- Eğer diğer islerle yoğunsan
- Söyleyecek yeni ve orijinal bir şeylerin yoksa
- Blog yazmak için gereken enerjin ve disiplinin yoksa
- Eğer duygusalsan
- Eğer hayatında blog yazmaktan daha önemli şeyler oluşmaya ve zaman almaya başlamışsa
- Eğer sıkıldıysan
Blog yazmayı bırakmanın zamanı gelmiştir diyor Lorelle on WordPress.
Yukarıdaki listeye bakınca ve Lorelle’in yazısını okuyunca daha iyi anladım ki artık zaman geldi. Bir kitap, bir ödül, binlerce okur, yüzlerce yazı…. 14 Aralık 2004 yılında başladığım bu bloga, bugün son noktayı koyuyorum. Hepinize okuduğunuz, yorumlarınızı paylaştığınız için teşekkürler. Başka bir platformda görüşmek üzere.

Proje Tasarımı @ 05-07-2008 02:02
Bir Web sitesinin başarısı ne ile ölçülür? Bir şirket Web sitesine harcanan bütçenin, geri dönüşümünün kazançlı olduğu nasıl anlaşılabilir? Bu bütçe, yeni bir tasarım, marka ya da pazarlama için mi yoksa hali hazırda bulunan Web sitesinin bilgi mimarisi ve kullanılabilirliği için mi harcanmalıdır?
Birçok bilimsel araştırma gösteriyor ki averajın üzerindeki görsel tasarım elementleri , bir sitenin kullanıcı memnuniyetine çok az etkisinin olmasının yanında neredeyse sıfıra yakın satın alım, al-beni dürtüsü, kalıcılık ve sadakat hissi yaratıyor. 1 Tabi siz eğer bir şirket sahibi ya da şirketin tasarım projesinden sorumlu bir kişi iseniz, bu söylediklerimi bir tasarım şirketinden duymanız maalesef imkansız. Çünkü tasarım şirketleri -doğal olarak, tasarım satarak hayatlarını kazanıyorlar. Bir şirket Web sitesinin saf ve sırf tasarımını değiştirmek ya da ona görsel zenginlik kazandırmak, ne şirketinizin o siteyi açmasındaki amacına ne de bütçenin şirkete kar olarak geri dönüşümüne yararı olacaktır. Bütçenin geri dönüşü, yalnızca tasarımı geliştirme metodu uygulandığında ya düşecek ya da aynı seviyede kalacaktır. Nedensiz, sırf "yapılabiliyor" mantığı altında, safi tasarıma harcanan bütçe "yara bandı" tedavisinin ötesine gitmemekle birlikte, sorunu inkar etmekten başka hiçbir şey değildir. Hani atalarımızın söylediği altın semerli eşek meselesi. Esas amaç, bütçenin, gerçek sorunların bulunmasında ve çözümünde kullanılması olmalıdır.
Madalyonun diğer bir yüzü de var. Yalnızca görsel zenginliğin geliştirilmesi, müşteri memnuniyeti üzerinde büyük bir rol oynamayabilir. Fakat bu durum "görsel fakirlik" için aynı anlama gelmez. Kötü tasarlanmış bir Web sitesinin kullanıcılarda yarattığı duygular, negatif olmanın yanında, şirketin kredibilitesini ve güvenilirliğini olumsuz etkileyecek sonuçlar da üretir. 2
Kullanıcıların büyük bir yüzdesinin, bir siteyi ziyaret etme amaçlarının, kullanıcı hedeflerini gerçekleştirmek olduğunu düşünürsek, bu hedefi en iyi, en kısa, en kolay gerçekleştirecek ve sanal deneyimi maksimize edebilecek site, diğer rakip sitelerin görünümü ne olursa olsun, kullanıcı memnuniyetini yükseltebilecek, kalıcılığı ve sadakati sağlayabilecek ve en önemlisi, şirketin site için ayırdığı ve harcadığı bütçenin geri dönüşünü karlı bir hale getirebilecektir. Eğer Internet üzerinde başarılı iş yapan Web sitesi örneklerine göz atacak olursak, örneğin Google , Amazon , Ebay , GittiGidiyor, Kariyer.net , Yonja , Ekşi Sözlük v.b. yukarıda söylenenlerin ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz.
Tavus Kuşundan Çıkarılacak Dersler
Janine Benyus adını birçoğunuz duymadınız. Buna birkaç yıl önce ben de dahildim. Ta ki Janine Benyus'un yazdığı Biomimicry kitabını şans eseri okuyana kadar. Şans eseri diyorum çünkü bu kitap, uçak yolculuğu yaptığım bir sırada, dergilerin bulunduğu kısımdan çıkmıştı. Kitabın, uçak şirketi tarafından konulduğunu ve bunun gerçekten hoş bir jest olduğunu düşünüyordum fakat aynı zamanda uçakta, benim dışımda bu kitabı okuyanın olmaması da dikkatimi çekmişti. Demek ki uçak şirketi değil, bireysel bir jestti ya da unutkanlıktı bu. Kitabı unutan her kimse... teşekkürler.
Sanırım Biomimicry kitabı, hayatımda, çalışma şeklimi ve düşünce yapımı değiştiren birkaç kitaptan biri haline geldi. Gerçeği söylemek gerekirse, bu kitabın, Web ya da Internet ile en ufak bir ilişkisi bile yok. Janine Benyus, bir Web tasarımcısı değil. Hatta, Janine Benyus'un Biomimicry Web sitesi, bir tasarım faciası. Benim düşünce şeklimi değiştiren kısım, kitabın ana fikri ile ilgili.
Mikroptan bakteriye; hayvanlardan bitkilere kadar tüm canlılar, milyonlarca yıldır çeşitli sorunların üstesinden gelmek için, kusursuz işleyen modeller ürettiler. Bu modellerin birçoğu, yine milyonlarca yıllık testlerden, yanılgılardan geçti, olgunlaştı ve günümüze ulaştı. Biomimetri , bu çözüm modellerinin taklit edilme yoluyla, çeşitli ürünler ve sorunlar üzerinde uygulanmasından ibaret bir bilim dalı.
Örneğin, tavus kuşları, çiftleşme döneminde veya tehdit ile karşı karşıya kaldıklarında, kuyruklarında bulunan "telek" adlı rengarenk tüylerini açıp, inanılmaz bir renk gösterisi ortaya koyarlar. Fakat işin aslı, tavus kuşunun tüyleri yalnızca kahverengi renk pigmentlerinden oluşur. Yani, tüyleri renkli değildir. Peki nasıl olurda kahverengi tüyler, göz alıcı renkler haline gelir? Tavus kuşunun bu göz alıcı hilesinin sırrı, tüylerinde bulunan keratin proteinin güneş ışığını çeşitli şekillerde kırıp yansıtması ve böylece o kahverengi tüylerin, göz kamaştırıcı renkler almasıdır. İşte, burada biomimetri devreye giriyor. Örneğin, bir Japon bilim adamı, bu bilgiyi, trafik ve okul ikaz levhalarında kullanıyor. Tavus kuşunun sahip olduğu bu yeteneği, levhalara aktaran bilim adamı, yeniden kullanılabilir ve toksik olmayan, tamamen ışığın yansıması ile renk kazanan levhalar üretiyor. Norveçli başka bir bilim adamı ise bu bilgiyi, bilgisayar ekranlarındaki renklerin ışık yoluyla, düşük enerji ile üretilmesi için kullanıyor.
Başka bir örnek ise bir tür kertenkele olan Geko'lardan. Geko'lar, herhangi bir yüzeye kolayca tırmanıp; kaymadan, düşmeden, bu yüzeye asılı kalabiliyorlar. Gekoların ayaklarında, asılı kalmalarını sağlayacak herhangi bir yapışkan ya da vakum yok. Gekolar, vakum ya da yapışkan yerine, düşük seviyede statik elektrik kullanıyorlar. Yani, tırmandıkları yüzeye, düşük seviyede statik elektrik uygulayarak, o yüzeyde düşmeden, kaymadan durmayı başarabiliyorlar. İşte bu bilgiyi, kumaş üreten şirketler alıp, yüzeye statik elektrik ile tutunabilen, sandalye, koltuk yüzleri üretiyorlar. Böylece, incecik bir kumaşı, sandalyenin üzerine koyuyorsunuz ve sandalyeniz için yepyeni bir yüz elde etmiş oluyorsunuz. Eğer bu kumaş hoşunuza gitmiyorsa, tüm yapmanız gereken, (sandalyeyi değil) eski yüzü çöpe atmak ve yeni bir yüz almak. 3
Bu örneklerin sayısı çoğaltılabilir. Fakat bu örneklerin hemen hepsi, fiziksel ürünlere adapte edilebilecek bilgiler. Çok az örnek, fiziksel olmayan (Web gibi) ürün ve projelere uygulanabilecek türden.
Birçoğunuz türev dersi anlatan öğretmene bakan gözler ve aklınızda "Bu benim ne işime yarayacak gerçek hayatta?" sorusuyla bakıyorsunuz sanırım verdiğim bu örneklere. Ben de o şekilde bakmıştım Biomimicry kitabına. Fakat daha sonra düşünmeye başladım: "Acaba ben, yılların oluşturduğu bu deneyimi ve bilgiyi kendi mesleğim içinde nasıl kullanabilirim?" Esasında çok uzaklara bakmamak gerekiyor. Biomimetri, canlıların, en iyi, en başarılı olduğu uzmanlık alanlarını, günümüz ürün ve projelerine uyguluyor. Peki bir Web çalışanı hangi örneklere bakabilir? İşte bu sorunun cevabını biomimetri değil, insanlık tarihi verdi benim için.
Tarihte birçok örnek var biz insanların başarılı olduğu. Genelde bu başarılar, hep ödüllendirilmiş. Yani, biz bu başarıların ürünlerini kullanıyoruz hayatımızda. Elektrik, telefon, Internet... Peki ya başarısız denemeler ? Kötü sonuçlar üretmiş başarısızlıklar? Neden bunlardan kimse söz etmiyor? Acaba bu başarısızlıklardan ders alabilir miyiz? Bu başarısızlıklar, iş yaşantımızdaki sürece yararlı olabilecek sonuçlar üretmiş olabilir mi? İşte bu düşünce benim Web yaşantımda ki biomimetrim oldu. Örnek mi istiyorsunuz? Birçok örnek var tarihte: Millenium Köprüsü, C5 arabaları, Denver Uluslararası Havalimanı, Challenger uzay mekiği, Zeplin balonları, SA80 tüfekleri... Bütün bu tarihi olaylar, inanılmaz dersleri saklıyor içinde. Maalesef bu derslerden birçoğumuz payımızı alamadık çünkü halen birçok projede, bu hataları tekrar ediyoruz. Hani şu "Eğer tarihten ders alınsaydı..." hikayesi.
Vasa'nın Acıklı Hikayesi
Tarihsel hataların, başarısızlıkla sonuçlanan projelerin içinde beni en çok etkileyen, örneğini en çok verdiğim olay Vasa Savaş Gemisi projesi . 4
İsveç'te bir yıl içinde 17 tane "bayrak günü" vardır. Bayrak günleri, tatil değildir fakat eskiden, bayrak günlerinde, işyerinde ya da evinde İsveç bayrağı sallandırmayanlar, cezaya çarptırılıyormuş. Artık böyle bir ceza uygulaması olmamasına rağmen, yine de bayrak günlerinde İsveçliler, bayraklarını evlerinin balkonlarından, işyerlerindeki bayrak direklerinden sallandırıyorlar. İşte bu bayrak günlerinden biri de 6 Kasım. Bu güne "Yüce Gustav Adolf Günü" deniliyor.
Gustav Adolf, şimdiye kadar "yüce" unvanına ulaşmış tek kral İsveç tarihinde. Bu kralın yüceliği, kazandığı savaşlardan ve savaşlarda uyguladığı zeki savaş taktiklerinden geliyor. O zamana kadar geleneksel taktikleri yürüten diğer İsveç krallarından farkı, savaş meydanlarına mobiliteyi yani taşınabilirliği getirmesi. Mobiliteyi yalnızca karada görmemiş Adolf. Aynı zamanda denizlerde de üstünlük sağlamak istemiş. Zaten bu nedenle de, İsveç tarihinin en büyük ve en pahalı gemicilik projesini başlatmış 1625'de. Bu projenin adı Vasa.
Kral Gustav Adolf, 16 Ocak 1625'de, gemi inşası konusunda ustalıkları ile ünlü Hollandalı gemi mühendisleri Henrik ve Arendt Hybertsson ile, 4 adet gemi yapımı için sözleşme imzalar. Bu sözleşmeye göre, Hybertsson kardeşler, 4 yıl içinde ikisi 33 metre ve diğer ikisi 41 metre olan 4 adet gemiyi Kral Adolf'a teslim edeceklerdi.
O dönemde gemiyi inşa eden atölyeler, kendi finansmanını kendi sağlamak zorundaydılar. Para, ürün teslimatı sırasında alınıyordu. Yapılan iş, bir kral için bile olsa, finansman bulmak tamamen atölyeye kalmıştı. Hybertsson kardeşler, bu büyük proje için finansman bulmakta zorlandılar. Bu konuda, Gustav Adolf ve üst düzey yetkililerine ulaşmak neredeyse imkansızdı çünkü Gustav, bir savaş meydanından diğerine koşuyordu. Hybertsson kardeşler, finansman işini neredeyse bir yıl sonra tamamlayabildiler.
1625 yılının Eylül ayında, Kral Adolf, şiddetli bir fırtınada, 10 adet savaş gemisini kaybetmesi sonucu, Hybertsson kardeşler ile temasa geçip, iki küçük (33 metre) geminin ilk etapta tamamlanmasını ve kaybedilen gemilerin yerine geçmesini istedi. Bu, zaten çok dar olan proje bitiş sürecini daha da büyük bir baskı altına soktu.
33 metrelik gemilerden ilkinin inşaatı, 1626 yılının ilk aylarında başladı. İlk yapılan işlem, geminin tabanını oluşturacak 33 metrelik bir ağaç bulup kesmekti. Proje basit ve geleneksel bir gemi projesi idi. O dönemde, savaş gemileri, düz tabanlı, biri açık, diğeri kapalı iki silah güvertesinden oluşuyordu. İşlem, neredeyse günümüzün fabrikasyon üretimi gibiydi. Hemen hemen bütün gemiler birbirinin kopyasıydı ve bu nedenle birçok gemi yapımcısı, plan, çizim gibi araçlara gerek duymuyorlardı. Tek güvendikleri, yılların onlara verdiği "tecrübe" idi.
Fakat bu proje herhangi bir proje değildi. Tecrübe, bu işi bitirmek için yetmeyecekti çünkü Kral, projenin başlamasından kısa bir süre sonra gönderdiği mektupta, küçük geminin 33 metre değil 36.5 metre olmasını istemekteydi. O dönemde, bu tip projeler için kesilen ağaçlar, geminin boyuna uygun olarak kesiliyordu. Kral'ın bu emri, gemi projesinde çalışanların büyük tepkisine neden oldu. Halbuki, bu istek mektubu, yalnızca gelecekteki sonu gelmeyecek isteklerin ve istek mektuplarının bir işareti idi. Kral, o dönemde Danimarkalıların 2 kapalı, 1 açık silah güverteli çok büyük bir gemi yaptıklarına dair bir dedikodu üzerine Hybertsson kardeşlere yeni bir mektup gönderdi. Bu mektupta, Kral, yapılacak geminin boyunun 42 metreye çıkarılmasını ve ikinci kapalı silah güvertesinin eklenmesini istedi. O döneme kadar, 2 kapalı, 1 açık silah güvertesi duyulmuş ya da yapılmış bir şey değildi. İlk istek olan 36.5 metre doğrultusunda, orijinal boyut olan 33 metrelik tabana eklenen yamaların üzerine, yeni istek 42 metre ile birlikte, 4. yama eklendi. Projede çalışan hiç kimsenin Kral'a "hayır, olmaz" demek gibi bir cesareti yoktu.
İstekler bu kadar ile sona ermedi. Kralın gemi uzunluğu ile ilgili isteklerine, gemide bulunacak gülle, top ve küçük silah sayısındaki artışlar da eklendi. Kral, orijinal planda yer alan büyük silahların sayısını iki katına çıkardı. 30 olan sayı, 60'a çıktı. Bu silahların her birinin ağırlığı 1,5 tondu ve bunun üzerine birçok orta ve küçük silah ve ayrıca yine o dönemde yeni bir teknoloji olan kiremit fırın eklenince, geminin ağırlığı, geminin iskeletinin kaldırabileceğinden daha fazla bir hale geldi.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Kral, geminin dış görünümünün de gösterişli olmasını istedi. İşlemeler, figürler, kabartmalar ve kaplamalar... Zaten çok pahalı bir proje haline gelen Vasa projesi bütçesine, yeni bir yük daha eklenmiş oldu.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken, hiç beklenmeyen gerçekleşti. Proje müdürü ve baş mimar Henrik Hybertsson, uzun süreli hastalığının sonucunda hayatını kaybetti. Proje için yazılmış ya da çizilmiş hiçbir planın olmaması, birçok fikrin ve özelliğin, Henrik'in beyninin, düşüncelerinin içinde saklı olması, bu beklenmedik ölümle birlikte, projeyi ve proje çalışanlarını kaos içine sürükledi.
Temmuz 1628'in başlarında, gemi tamamlandı. Geminin suya indirilmeden önce test edilmesi gerektiği düşünüldü. Bu testleri seyretmeleri için İsveç Ordu Amirali ve ayrıca geminin kaptanı davet edildi. Yapılan test kısa ve çok basitti. Geminin güvertesine 30 kişi çıkacak; bir uçtan diğer uca, bir kenardan diğer kenara 15-20 dakika boyunca koşup, zıplayacaklardı. Testler yapıldı fakat sonuç iç karartıcıydı. 30 kişinin çılgınca koşup, zıplamaları sonucu, gemi neredeyse alabora olmak üzereydi ki, Amiral, testlerin durdurulmasını ve geminin bir an önce suya indirilmesini emir verdi. Test sonuçlarından, Kral Adolf'un haberi bile olmadı.
10 Ağustos 1628 günü, İsveç Ordusunun en yeni gemisi Vasa, hayatının ilk seferini yapması için denize indirildi. Yüzlerce kişi, limanda sevinç çığlıkları ile uğurladı gemiyi. Aynı sevinç çığlıkları, gemi güvertesindeki 150 kişiden de geliyordu. Gemi, 1 deniz mili kilometre kadar yol aldı ve hafifçe esen bir rüzgar nedeniyle alabora oldu. Bu, yalnızca, İsveç tarihinin o zamana kadar ki en pahalı savaş gemisinin değil aynı zamanda güvertede bulunan 50 kişinin de son yolculuğu oldu.
1600 yıllarda yaşanmış bu projenin gelişimi ve uygulanış şekli ile, günlük iş hayatınızda rol aldığınız projeler arasında bir ilişki kurabiliyorsanız, göreceksiniz ki yıllar hatta asırlar önce gerçekleştirilmiş olan projelerdeki hatalar , günümüzdeki projelerde yapılan hatalardan çok farklı değil.
Kralın, mühendislere, yeni gemilerin biran önce bitirilip fırtınada kaybettiği gemilerin yerini alması için yaptığı baskı, günümüzdeki projelerde rastladığımız müşteri baskılarından çok farklı mı sizce? Birçok proje, plansız bir şekilde başladığından, proje tanım ve süreç şeması çıkarılmadığından, müşterinin baskıları ile tamamen test edilmeden, fonksiyonlar tamamen işlevsel hale gelmeden teslim edilmek zorunda kalmıyor mu? En önemlisi, şablon kalıpla başlayan projeler, kullanıcıyı iyi tanımamaktan, teknolojinin sınırlarını bilmemekten dolayı, alabora olmuyor mu?
Müşterilerin, size verdikleri projelerin ana nedenlerini ve amaçlarını tamamen belirlememesi, rakip şirketin ürünlerindeki değişiklikler, kullanıcı gereksinimindeki değişiklikler ve sırf "olsa iyi olur " inancı ile oluşan, asıl proje planında yer almayan yeni istekler, projenin boyutlarını değiştirmekte ve bütün bunlar hem projenin sağlıklı gelişimini hem de projenin başarısını olumsuz yönde etkilemekte.
Bütün bunların üstesinden gelebilmek, bir projenin başlangıç aşamasında, iyi planlanması ve projenin inşa aşamasında, orijinal plana sadık kalınması ile sağlanabilir.
Vasa projesinin başlangıcı, Hybertsson kardeşler için herhangi, alışagelmiş, geleneksel bir projenin ötesinde değildi. Bu nedenle, plan yapılmadı ve proje karmaşık bir hale gelince, proje planı eksikliğinin yarattığı sorunlar yaşanmaya başladı. Birçok proje, teknolojinin sınırlarını ve seviyesini iyi tespit edemeyen müşteriler ve proje müdürleri yüzünden başarısızlığa uğramakta. Bu tip problemleri önlemenin tek yolu, kullandığımız teknolojinin anlamını kavrayabilmek ve sınırlarını tespit edebilmek, kullanıcıyı tanımak ve proje planına sadık kalmaktır.
Birçok tarihi projenin gelişimi, bizim bugün uyguladığımız proje aşamalarından çok farklı değil. Amaç, tarihte yapılan hataların tekrarlanmaması değil mi? Tarihteki başarısız projelerde yapılan hatalar ile günümüz projelerinde yapılan hatalar arasında birçok benzerlik var. Örneğin:
- Hemen hemen bütün projeler, onaylama sürecinde çıkmaza giriyor,
- Projenin amaçlarını "tahmin etme" yolu, bizi bataklığa sürüklüyor,
- Sonu gelmeyen "yeni istekler ", projenin bitiş zamanını , hedefini , bütçesini ve başarısını çoğu zaman olumsuz etkiliyor,
- Proje çalışanları , birbirinden kopuk çalışıyor ve bu kopukluk , projenin sonucunda ortaya çıkan üründe, son kullanıcı tarafından rahat bir şekilde gözlemlenebiliyor,
- En üst düzeyde emir ve onay verme yetkisi olan kişiler, projenin yapım sürecine birebir dahil olmadığından, ayakları yere basmayan kararlar verip, gerçekçi olmayan isteklerde bulunabiliyorlar,
- "İlginç ve farklı" fikirler peşinde koşmak, çözmeye çalıştığımız orijinal sorundan bizi uzaklaştırıyor.
Oluşabilecek bu tip sorunların bazılarını aşmak, müşteri ve kullanıcının ihtiyaçlarını, çözüm bulmaya çalıştıkları sorunları, bulundukları durum ve koşulları, son kullanıcıyı ve onların hedeflerini iyi anlayıp, analiz etmek ile gerçekleşebilir.
Duvara Açılan Projeler
Vasa'nın yapımında, Kral Gustav'ın uzaklarda oluşu, yapım sırasında yaşanan zorlukları görmeyişi, belki de Vasa'nın sonunu hazırlayan en büyük nedenlerden biriydi. "Basit bir e-ticaret sitesi! Amaç, X ürününü, şirketin Web sitesinden satabilmek. Öyle karmaşık bir şeyler istemiyorum. Basit bir alışveriş sepeti hepsi o kadar," diye başlayan bir projenin, her geçen gün, hafta ve ay karmaşık bir yapıya büründüğünü, ilk konuşulan fonksiyonların yerine, resmi olmayan, plansız, dokümansız, e-posta ve telefon toplantılarında verilen kararlar ile, kompleks bir hale geldiğine şahit oldunuz mu hiç? Eğer cevabınız "evet" ise, Vasa projesi türünden projeler size pek yabancı değil sanırım. Fakat yalnız değilsiniz! Standish Grubu'nun, 365 şirket ve 8000 bilişim projesi içinde yaptığı araştırma sonuçlarına göre, 8000 projeden, yalnızca 1300'ü, zamanında, başlangıç proje planı ve bütçesine sadık kalarak tamamlanırken, geri kalan 6700 proje ya başarısızlıkla sonuçlanmış ya da bütçeyi ve/veya zamanı aşarak bitirilebilmiş . Bunun nedenleri ise;
- Kullanıcının sürece katkısının olmaması,
- proje başlangıç planlarının açık bir şekilde tanımlanmaması,
- sık sık değiştirilen proje planları ve uygulama üzerine eklenen ekstra fonksiyonlar. 5
Proje bütçesinin, planlanan tutarı aşmasının en büyük nedeni, bir projede, son ürün olan uygulama üzerinde kullanıcıya sunulduktan sonra yapılan değişikliklerin ya da düzeltmelerin, tasarım aşamasına oranla 40 ila 100 kat daha pahalı olmasıdır. Halbuki kullanılabilirliği ve kullanıcıyı akılda tutan, daha da iyisi, kullanıcıyı ve karar yetkisine sahip müşteriyi sürece dahil eden projeler, ileride oluşabilecek problemleri yüzde 5'den, yüzde 1'e indirmeyi başarmanın yanında, kullanıcının eğitimi için gerekli olan zamanı da yüzde 25 azaltabiliyor. 6
Acaba kaçınız, tek amacı, basit bir şekilde , şirket haberlerini, şirket Web sitesine aktarmak olan bir sistem projesinin, bir anda, üzerine inşa edilen eklemelerle, e-posta duyuruları gönderebilen, müşteri hesaplarını bünyesinde barındıran, yıllık satış raporları hazırlayıp, İK performans rapor çıktıları alabileceğiniz, içinde kişisel takvim bulunduran, hatta boş zamanlarınızda fal bile bakabileceğiniz devasa bir sisteme dönüştüğüne tanık oldunuz? Öylesine ki, eski haliyle başarılı ve basit bir sistem olabilecekken, en önemlisi belirlenen soruna çözüm olabilecekken, üzerine yamalanan "yeni, güçlü ve mutlaka olması gereken!" fonksiyonlar ile, her geçen gün kabusa dönüşen bir projede yer aldınız? Tamam, belki biraz abarttım fakat en azından ne demek istediğimi anlayabiliyorsanız, acılarınızı paylaşıyorum . Çünkü günümüzde birçok proje, basit plan ve isteklerle başlayıp, patronun istekleri, rakip şirket baskısı, kullanıcı isteklerinin iyi analiz edilmemesi sonucu, kullanılması imkansız olan devasa bir sisteme dönüşüyor.
Acılarınızı tek ben değil, başkaları da paylaşıyor. Sarah Winchester, sizin yaşadığınız kabusu, 38 yıl boyunca, her gün yaşadı ve çalışanlarına yaşattı. Ortaya çıkan proje ise ünlü Winchester Malikanesi .
Eğer yolunuz düşer de, ABD'nin Kaliforniya eyaletinde bulunan San Jose şehrini ziyaret ederseniz ve sizi gezdirmeleri için yerel bir turizm acentesi ile anlaşırsanız, bu acentenin yapacağı şehir turu içinde mutlaka Winchester Malikanesi de yer alacaktır. Yılda binlerce turistin gezip gördüğü bu ev, 10.000 pencereli (52 tanesi gökyüzünü seyretmek için), 2.000 kapılı, 47 şömineli, 40 merdivenli, 40 yatak odalı, 6 mutfaklı, 3 asansörlü, 160 odalı dev bir yapı. Bu yapının baş mimarı ise, 83 yaşında ölene kadar bu evde oturan ev sahibi, milyoner dul Sarah Winchester . 650 dekarlık bir alana yayılan bu evin yapımı, 1884 yılında başlayıp, Sarah Winchester'in öldüğü yıl olan 1922'ye kadar, tamı tamına 38 yıl sürmüş. Yapımında, tam zamanlı 22 usta marangoz, 18 hizmetçi, 12 bahçıvan ve yüzlerce inşaat isçisi çalışmış. Bu evin yapımı, San Jose şehrinde neredeyse bir sektör haline gelmiş, öylesine ki, yeni başlayan demiryolu rayı döşeme planları, bu evin yapımı nedeniyle değiştirilmiş; malzeme ve eşya ulaşımını kolaylaştırmak için, demiryolunun evin yakınlarından geçmesi sağlanmış. Evin yapım masrafları, metrekare-metrekare, Amerika'nın askeri beynini içinde toplayan Pentagon binasından bile daha pahalıya mal olmuş.
Bir ev yapımı süreci kabaca, müşterinin ev yapım isteği ve düşüncelerindeki planlar ile başlar, daha sonra mimar bu kaba planları alıp, profesyonel plan haline getirir, bütçe kararlaştırılır, müteahhit bulunur ve mimarın planları, belirlenen bütçe ve zaman içerisinde, işçilerin yardımı ve müteahhidin kontrolü altında gerçekleştirilir. Winchester Malikanesinin yapımı ise bu işleyiş biçimini takip etmemiş. Müteahhit, mimar ve müşteri görevleri tek bir isimde toplanmış, ev sahibi Sarah Winchester .
Marangozlar, her sabah, Sarah Winchester ile bir araya gelip, onun kağıda ya da mutfak örtüsüne çizdiği taslaklara bakıp ya da tamamen aklında bulunan, kağıda dökülmemiş planları dinleyip, işe başlarlarmış. Hiç kimse bir sonraki hamleyi ya da projenin tam olarak nerede biteceğini çok iyi bilmiyormuş. Eğer, Sarah Winchester'in planları, yapım aşamasında herhangi bir sorun ile karşılaşırsa, o zamana kadar yapılmış olan kısım terk edilip, yeni bir plan ile işe, evin başka bir kısmında devam ediliyormuş.
İnşaat yapımında çalışanların ellerinde olması gereken plan ve proje detaylarının eksikliği, inşaatın nereye gittiğini ve ne zaman biteceğini kimsenin bilememesi, projeyi tam anlamıyla takip eden ve anlayan bir otoritenin eksikliği nedeniyle, evin içinde birçok ilginç "özellik" (yazılım dili ile "bug", "hata" ya da "dokümansız fonksiyon ") görmek mümkün. Hiçbir yere ulaşmayan merdivenler, labirenti andıran koridorlar, yalnızca bitmemiş odalardan ulaşılabilen bitmiş odalar, çatıya uzanmayan yarım şömine bacaları, düz duvara açılan kapılar, bahçeye açılan ve merdiveni olmayan kapılar, güneş ışığını, gökkuşağına çeviren, 12 bin dolarlık süslemeli pencerenin, güneş almayan kuzeye bakan cepheye yerleştirilmesi, aynı görevi gören odalar (6 mutfak gibi), bu ilginç "özelliklerden" yalnızca bir kaçı. 7
Satın alındığında 8 odalık çiftlik evi, bittiğinde birçok bölümü kullanılmaz olan 160 odalık devasa bir yapı haline gelmiş bu basit tasarım ve inşaat projesi. Harcanan paraya, yaratıcılığa, enerjiye ve zamana rağmen...
Bütün bunlar size bir şeyleri hatırlatıyor mu? Gerçekçi plan ve dokümanlardan eksik olarak başlayan projeler! Gelecek düşünülmeden oluşturulmuş ürünler ve bu ürünler üzerindeki yapılan "genişletici" eklemeler! Projeye tam anlamıyla hakim olmayan, olamayan proje müdürleri! Projenin tam olarak nereye gittiğini bilmeyen çalışanlar! Ne istediğini tam olarak bilmeyen müşteriler! Teknolojinin olasılıklarını anlamayan ve "olsa iyi olur" ile proje başlatan müşteriler, müdürler, şirket sahipleri! Mantığa aykırı istekleri sorgulamayan, "hayır" demeyi bilmeyen, "evetçi" proje müdürleri! Herhangi bir "gereksinimi" karşılamayan, belirli bir sorunun çözümü olmayan fonksiyonlar! Bir amacı olmayan ürün yenilikleri! Gerçek ve gerekli fonksiyonların işlevi yerine "duvar renklerini" ve "kapı kulplarını" önemseyen proje planları! Piyasaya çıkmadan önce "tamamen bitirilmeye" çalışılan ya da "kusursuz" olması için zaman harcanan ürünler!
Notlar
- Hall, Mark. "Is Beauty the new usability attribute?" UI Design Newsletter Ekim 2005
- Fogg, B.J. " Prominence-Interpretation Theory: Explaining How People Assess Credibility. " Stanford Persuasive Technology Lab, Stanford University, 2002. <www.webcredibility.org/pit.html>
- Benyus, Janine. " Biomimicy: Innovation Inspired by Nature. " Perennial Publishers, 2002.
- Vasa hakkında detaylı bilgi <www.vasamuseet.se/Vasamuseet/Om/ Skeppet.aspx?lang=en> adresinde bulunabilir.
- Standish Group (1994). "The CHAOS Report". Rapor <www.standishgroup.com/sample_research> adresinde incelenebilir.
- Boehm, B W. " Software Engineering Economics. " Prentice-Hall, 1981.
- Winchester Malikanesi hakkindaki diger ilginc bilgiler <www.winchestermysteryhouse.com/facts.html> adresinde bulunabilir.

Teknoloji Kimin Umrunda! @ 05-07-2008 02:02
Telefon çaldığında, müzik setinde yüksek sesle son günlerin popüler şarkılarından biri çalıyordu. Hakan telefonun ahizesini kaldırır kaldırmaz, telefon, otomatik olarak evde bulunan elektronik cihazlara kablosuz sinyal göndererek yüksek sesle çalışan bütün cihazların seslerini kısmalarını sağladı. Müzik seti de dahil olmak üzere. Hakan'ı arayan kız kardeşi Ceyda idi. Ceyda, Hakan'a, annelerinin bel ve sırt ağrılarının artması nedeniyle hastanede olduğunu ve doktorun, annelerine haftada en az bir kez fizyoterapi görmesini tavsiye ettiğini anlattı. Ceyda, tüm bunları Hakan'a anlatırken, cep telefonundaki Akıllı Cep Ajanı ile de annesi için fizyoterapi hizmeti verebilecek doktorları aramaya başladı. Hakan, Ceyda'ya, annelerini fizyoterapiye götürme görevini dönüşümlü olarak üstlenmelerini teklif etti. Bir hafta Hakan, diğer hafta Ceyda gidecekti anneleri ile birlikte fizyoterapiye. Ceyda, Hakan'dan kişisel takvimini, ona yollamasını rica etti. Hakan, cep telefonundaki kişisel takvimini Ceyda'ya yolladı.
Ceyda'nın cep ajanı, annesinin evi yakınlarında bulunan birkaç fizyoterapistin isimlerini ekrana getirdi. Ceyda, onun ve Hakan'ın kişisel takvimine uygun görünen birkaç doktordan randevu alması için cep ajanına görev verdi. Cep ajanı, doktor randevu listesini, Hakan ve Ceyda'nın kişisel takvimleri ile karşılaştırıp, en uygun doktor ismi ve zamanını Ceyda'nın cep telefonunun ekranına yansıttı. Ceyda'nın cep ajanı bunları gerçekleştirirken Hakan, Ceyda'nın ona gönderdiği elektronik doktor reçetesinde bulunan ilaçlara göz atmaya başladı telefonunda. Hakan'ın cep ajanı, bu reçeteyi, Hakan'ın annesinin sağlık sigortası ile karşılaştırıp, bütün ilaçların sağlık sigortası kapsamında olduğunu belirten mesajı ekrana getirdi. Bu ilaçları bir sanal eczaneden satın alma konusunda komut beklemekteydi. Hakan Evet tuşuna bastı. Cep ajanı, bu ilaçları satan sanal eczanelerin listesini Hakan'a sundu. Hakan, listede bulunan sanal eczanelerin birinden, ilaçları alıp, annesinin sağlık sigorta numarasını girerek, sanal alışverişi gerçekleştirdi. Alışveriş ekranında, bu ilaçların, bu sağlık sigortasının sahibi olan Aliye Tekin'in adresine gönderileceğine dair bir mesaj belirdi. Hakan, Ceyda'ya bir mesaj çekerek annesinin ilaçlarını aldığını söyledi. Ceyda ise doktor randevusunun yapıldığını ve randevu bilgilerini içeren dosyayı, Hakan'ın cep telefonuna gönderdiğini söyledi. Hakan'ın cep ajanı, Hakan'ın kişisel takvimini, yeni randevu bilgileri ile karşılaştırıp, güncelledi. Hakan ve Ceyda, yalnızca anlamlı Internet ve cep telefonlarındaki cep ajanını kullanarak, annelerinin doktor randevusunu, ilaçlarını ve annelerini doktora götürmeleri gereken günler hakkındaki tüm işlemleri birkaç dakika içinde gerçekleştirdiler.1
Cilalı Ekran Devri
Yukarıda anlattıklarım size gerçekçi gelmiyor değil mi? Eğer bu senaryoyu sekiz sene önce birileri bana anlatsaydı, sanırım o kişiye "Yıldız Savaşları" türünden dizileri çok fazla seyretmemesi konusunda öğüt verirdim. On sene önce ilk Internet bağlantımı aldığım gün, eğer birileri bana bütün faturalarımı sanal bankacılık yöntemi ile ödeyeceğimi; yazılı iletişimde en çok e-posta kullanacağımı; arama motorlarının benim araştırma yapmak için ilk başvuracağım araç olacağını; evime sebze meyve almak için sanal market kullanacağımı; hayatımı kazanmak için Web sitesi tasarlayacağımı söyleselerdi sanırım bütün bunlara da güler geçerdim. Fakat günümüz teknolojilerinin her geçen gün kendini yenilemesi ve hayatımızın her yönünü etkilemesi, bana, yukarıdaki gibi bir senaryonun bizden çok uzak olmadığını söylüyor.
Son on sene içinde birçok şey değişti hayatımda, hayatımızda. En başarılı golfçunun zenci, en uzun boylu basketçinin Çinli, bilginin bir kıtadan diğerine, saniyenin binde biri hızla ulaştığı, Plüto'nun artık bir gezegen olarak kabul görmediği bir çağda; yani her şeyin, hatta "en iyi bilinenin" bile değiştiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu hızlı çağda, Internet de, inanılmaz bir hızla gelişti ve gelişmeye devam ediyor. İlk Internet şöhretinin, en başarılı bilgisayar korsanının (hacker) ve ilk SPAM e-posta gönderen kişinin bir Türk olduğu düşünülürse, bu gelişmelerden Türkiye'de yeterince payını alıyor.2
Internet ile yeni yeni tanıştığımız yıllarda, tek istediğimiz daha sağlam, güvenilir ve basit bir işaretleme diline (HTML ) sahip olmaktı. Daha sonra daha fazla hız istedik. Daha sonra HTML yazabileceğimiz, rahatlıkla Web siteleri üretebileceğimiz kolay bir yazılım istedik. Daha sonra fazla ziyaretçi, daha güzel Web siteleri, daha fazla hız, daha da fazla ziyaretçi... Hemen hepsi gerçekleşti istediklerimizin. Hem de fazlasıyla.
Internet kullanıcı sayısı ile birlikte, Internet bağlantı hızları da her geçen gün arttı, artıyor. Dünyanın her bir yanından milyonlarca kişi, dünyanın her bir köşesindeki milyonlarca Web sitesine ve o Web sitelerinin sunduğu bilgiye birkaç tıklama uzaklıkta. Bu heyecanlı dönemin adı "Bilgi Çağı" ve biz, Web çalışanları yeni yüzyılın bilgi savaşçılarıyız.
Yaklaşık on sene önce, Web tasarımı ile uğraşmaya başladığımda, tasarımını yaptığım Web sitelerini ziyaret eden hemen herkes, aynı zamanda Web tasarımı ile uğraşıyordu. O dönemlerde Türkiye'de, kendine "Web tasarımcısı " adı veren kişi sayısı neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Bizler, tam olarak ne yaptığımızı, ne gibi bir gücün, yeniliğin parçası olduğumuzu iyi bilmiyorduk. Herkes bildiğini ya bir başka sitenin koduna bakarak ya da bu işe onlardan bir iki ay önce başlamış "uzman" kişilerden öğreniyordu.
Halbuki Internet ve Web tasarımı, günümüzde inanılmaz derecede değişti. e-Devlet, e-Ticaret projelerinin sayısının artması; bağlantı hızlarının artması; bilgisayar fiyatlarının Internet bağlantı ücretlerinin ucuzlaması ile birlikte, artık Türkiye'nin küçük bir köyünün kahvehanesindeki bilgisayardan, liseli bir gencin cep telefonundaki Internet tarayıcısına; yurtdışında arama motoru ile bilgi arayan kişinin kişisel bilgisayarından, bir şirket yöneticilerinin, havalimanında e-postasını kontrol ettiği dizüstü bilgisayarına kadar birçok araç, her gün, her saat, her dakika Web sitelerimizin kullanıcıları, ziyaretçileri haline geldi.
Bu gelişmeler, daha birçok yeni gelişmelere yön verirken, birçok soruyu da beraberinde getirdi. Sitelerimiz kullanılabilir mi? Web sitelerimiz erişilebilir mi? Sunduğumuz bilgi rahatlıkla görüntülenebiliyor mu? Tasarladığımız menü, kullanıcılarımızın istedikleri bilgilere ulaşmalarına yardımcı oluyor mu? Kullanıcı deneyimini maksimize edebiliyor muyuz? Ziyaretçilerimiz, o kadar rakip şirket Web sitesi içinden bizim sitemizi yeniden ziyaret edecek mi? Bu sorular daha da çoğaltabilir. Fakat kendi kendimize her gün sorduğumuz bu sorulara dikkat ederseniz göreceksiniz ki, bizim kendimize birkaç yıl önce sorduğumuz sorulardan çok farklı. Birkaç yıl önce sorduğumuz soruların hemen hepsi teknoloji ile ilgili iken günümüzde sorduğumuz sorular, ziyaretçi, deneyim ve hizmet ile ilgili.
Artık Web sayfalarının ne kadar hızlı yüklendiği umurumuzda değil. Çoğumuz hızlı Internet bağlantıları ile bu sorunları atlattık. Bizim için önemli olan, ziyaretçilerimizin, sunduğumuz bilgilere ne kadar hızlı ulaşabildiği ya da ulaşıp ulaşamadığı! Acaba tasarımımız içinde 16 mı yoksa 256 renk mi kullanmalıyız sorusu şimdi nostaljik bir soru olarak, tozlu raflardaki "teknik sorular dosyası" içinde yer alırken, bizim için önemli olan, örneğin renk körü olan ziyaretçilerin kullanılan renklerdeki anlamı kavrayıp kavrayamadığı haline geldi. Web sitemiz bir Internet tarayıcısında çalışıyor ama diğerinde hata veriyor telaşı ve kaygısı artık yerini kullanıcıların sitemizde iyi bir sanal deneyim yaşayıp yaşamadığı kaygısı ile yer değiştirdi.
Bu yalnızca Internet ve Web sitelerine has bir özellik değil. Hemen her teknolojik ürün ve hizmet, bir takım aşamaları geçerek, olgunluğa ulaşıyor. İlk cep telefonlarını düşünün Türkiye'deki. Mesaj göndermek, değişen renkli kılıf satın almak, kablosuz kulaklığa sahip olmak ya da Kurtlar Vadisi'nin müziğini, cep telefonumuza zil yapmak önemli değildi o zamanlarda. Önemli olan, telefonun çalışıp, çalışmadığı idi. Önemli olan, şimdiye kadar sahip olmadığımız, hayal bile edemediğimiz bir teknolojiye sahip olmaktı. Daha sonra bu duygular ve düşünceler, yerini, piyasanın genişlemesi, cep telefonlarının gelişmesi ile birlikte teknolojik özelliklere bıraktı: Nerede çeker? EGSM 900 mu yoksa GSM 1800 şebeke mi kullanıyor? Pili kaç saat dayanıyor? HSCSD şebekelerinde veri transferi ne kadar? Kamerası kaç mega-piksel? Zoom var mı?
Fakat cep telefonu adını verdiğimiz teknoloji de, içinde bulunduğu sektör olgunlaştıkça, her geçen gün değişiyor. Artık cep telefonumuza "teknolojik ürün" olarak bakmıyoruz, o şekilde düşünme gereği duymuyoruz. Hayatımızın bir parçası haline gelen bu araç için sorduğumuz sorular da değişti, özelliklerinin anlatımı farklılaştı. Bir zamanlar telefonun teknolojik özelliklerin sıralandığı ürün tanıtımları, satış elemanı sohbetleri, şimdi "Kompakt ve şık tasarım, ele rahat oturur, bas-konuş" gibi deneyim ve içsel güdülere hitap eden özellikler ile başlar oldu. Yani teknoloji değil, yaşadığımız deneyim önemli hale geldi. Teknolojik özelliklerin çokluğu değil, ürünün bize nasıl duygular hissettirdiği önemli hale geldi. Acaba kaçınız bilgisayarın monitörüne birkaç tane şamar atmak istediniz? Ya da hiç beklemediğiniz bir hata veren VCD-oynatıcınıza küfrettiniz? Halbuki bütün bu ürünler, canlı olmamasına rağmen, sanki onlar birer canlıymış gibi seviyor ya da nefret ediyoruz. Arabamıza "güzelim" diyoruz. Cep telefonumuza küfrediyoruz. Dijital fotoğraf makinemizi ne kadar "sevdiğimizden" bahsediyoruz arkadaşlarımıza. Kitabın giriş kısmında anlattığım, Ceyda ile Hakan'ın yaşadığı küçük senaryo içinde, gerçekten telefonlarının kaç piksel kameraya sahip olması ne kadar önemli? Sizce onlar için önemli olan, yaşadıkları deneyimin kalitesi, kullanımdaki kolaylık, işlerini kısa zamanda gerçekleştirmek mi yoksa "cep ajanının" versiyonunun 1.5 oluşu mu? Ya da başka bir deyişle, Hakan'ın, annesine ilaç satın alması için cep ajan versiyonunun 1.8 olması gerekiyorsa, Hakan'ın yaşadığı deneyim ve hissettikleri duygu aynı mı olacaktı?
Internet ve Web siteleri de cep telefonu gibi olgunlaşma sürecinden geçiyor. PHP, ASP, CSS, bant genişliği, HTML değil; tasarım, deneyim, bilgi, kullanılabilirlik ve erişilebilirlik önemli hale geliyor her geçen gün.
Aman canım, zaten, teknoloji kimin umurunda!
Herkesin Aklındaki Soru: Nereden Geliyoruz?
Son 10-15 yıl içinde ortaya çıkan ve bizlerin kullandığı teknolojik ürünler, daha önceki asırlarda ortaya çıkan teknolojilerden çok farklı bir yapıya sahipler. Son yılların teknolojileri, dışsal bir sorunun çözümü için ortaya çıkmış ürünler değil. Ateş, tren, uçak, giysi, telefon gibi birçok teknolojik buluş, insanlığın dışsal sorunlarını çözmek ile ilgili idi 3. Yani, bizler yürüyemediğimiz noktaya ulaşabilmek için arabayı; duyamayacağımız mesafeye ulaşmak için telefonu icat ettik, ürettik, kullandık. Fakat son 15 sene içinde bulduğumuz, icat ettiğimiz, kullandığımız teknoloji ve ürettiğimiz teknolojik ürünlerin çoğu içsel sorunlar ve içsel gelişim ile ilgili. Biyokimya'daki gelişmeler, nanoteknoloji, bilgi çağındaki yenilikler, İnsan Genomu (Human Genome) projesi ve daha yüzlerce yenilik, buluş, teknolojik ürün, içsel sorunların çözümüne yönelik örnekler.
Internet ve bilişim teknolojileri de, bu içsel teknolojilerden biri. Internet ile bilgi alıyor, bilgi veriyor, arkadaşlarımız ile sohbet ediyor, iş buluyor, ürün satın alıyoruz. Internet de diğer içsel teknolojiler gibi, çok hızlı bir şekilde yaşantımızı, hayatımızı değiştirmeye devam ediyor.
Dr. Spencer Wells, 18 yaşında iken, yani yaşıtları, lisede "hangi üniversiteye gitmeliyim?" diye düşünürken, o Harvard Üniversitesinde, doktorası üzerinde çalışıyordu. Bugün, Dr. Wells, herkesin aklından geçen bir sorunun cevabını bulmaya çalışıyor: "İnsanlık Nereden Geliyor? İşte bu sorunun cevabını bulmak için, son 20 senedir, dünyanın dört bir köşesinde, yaklaşık 20.000 erkekten topladığı DNA örneklerini test edip, çıkan sonuçları analiz ediyor. Bulduğu sonuçları 2004 yılında yayınladığı The Journey of Man: Genedic Odyssey kitabında bizlerle paylaştı. Dr. Wells'e göre, insanlık tarihi, 60.000 yıl önce, Afrika'da bulunan ve bugün Kenya adını verdiğimiz ülkede başladı. Yani, Dr. Wells'e göre hepimiz, Afrika'dan geliyoruz. Yani, etrafınızda gördüğünüz her insan, 60.000 yıl önce yaşamış olan bir Afrikalının DNA'sından küçük bir parça taşıyor. 4
60.000 yıllık insanlık tarihinde, her şey çok yavaş gelişti. Ateşin bulunmasından, ilk medeni şehre geçiş, binlerce yıl zaman aldı. Şu an dünyada 6 milyar insan yaşamakta. Yani 60 bin yılda, 6 milyar. Eh, pek fena sayılmaz! Aferin İnsanoğlu!
Tim Berners-Lee , 18 yaşındayken, eğitim gördüğü Oxford Üniversitesinde, yönetim tarafından bilgisayar kullanımı yasaklandı. Çünkü okul yönetimi, Berners-Lee'yi, bir arkadaşı ile birlikte hacker'lık (bilgisayar korsanlığı) yaparken yakaladı. Aradan 18 yıl geçti ve 13 Kasım 1990'da, dünyanın ilk Web sitesini Internet'te yayınladı. Böylece WWW'yi icat etmek ile kalmadı, dünyanın ilk Web tasarımcısıda olmuş oldu. Şimdiye kadar gördüğünüz, ziyaret ettiğiniz, sahibi olduğunuz ya da ismini duyduğunuz bütün siteler, yaklaşık 15 yıl önce Berners-Lee tarafından yaratılan o ilk Web siteden türedi. Bugün, ziyaret ettiğiniz her site, dünyanın o ilk Web sitesinden küçük bir parça taşıyor içlerinde. 5
İnsanlığın 60.000, Web sitelerinin ise yalnızca 15 yıllık bir tarihi olmasına rağmen, Web sitesi ziyaretçileri nüfus artışının, insanlık nüfus artışına göre 600 kat ve Web sitesi sayısı artışının ise 90 kat daha büyük olması, 15 yılda aşılan mesafenin ne kadar büyük olduğunu bize bir kez daha kanıtlıyor 6. Bugün milyonlarca Web sitesi, bir milyar kullanıcıya ulaşıyor ve bu oran geçtiğimiz 15 yıl içinde hemen her sene kendini katlayarak devam etti ve ediyor. Bu hızlı gelişmeye, Türkiye de, Mustafa Akgül'ün , 12 Nisan 1993'te, Internet'e, Orta Doğu Teknik Üniversitesinden 64kbit/saniye ile bağlanmasıyla katıldı.
Belki de çok bir kısa zamanda gerçekleşen bu hızlı gelişme, en büyük kayıp oldu Web ve Internet için. Bu hızlı gelişime, bu hızlı teknolojiye adapte olacak zamanı, gerekli bilgiyi ve alt yapıyı oluşturamadık kısa sürede. Internet'in hızı, teknolojik gelişme, bu yepyeni platform hepimizin başını döndürdü ve bütün bunlar gerçekleşirken, en önemli noktayı unuttuk: Kullanıcılar, kullanıcılarımız .
Bizlerin Fazla Düşünmediği Soru: Neredeyiz?
Bizler yeni başlıyoruz. Web, 15 yıllık yepyeni bir teknoloji. Günümüzde en iyi bildiğimiz teknolojiler, yıllar süren deneyim, yapılan yanlışlıklar, bu yanlışlıklardan alınan dersler sonrası olgunlaştı ve günümüze ulaştı.
Örneğin, sinema sektörünün ilk başladığı 1800'lu yıllarda, film kamerası sabitti. Aktörler sanki tiyatro sahnesindeymiş gibi sabit kamera önünde rol yapıyorlardı. Kamerayı sabit olmaktan çıkarıp, etrafta gezdirilmesi arasından geçen süre tamı tamına 25 yıl. Peki biz neredeyiz Web sektöründe bu örnek içinde? Acaba Web sektörünün kamerası halen sabit mi?
Bu tip örneklere yalnızca sinemacılıkta değil birçok sektörde rastlıyoruz. Örneğin bisikletçilikte. Gino Bartali, 1900 yılların ilk yarısında, zamanının en iyi bisikletçileri arasındaydı. Gino, Tour de France adı verilen bisikletçiliğin en önemli ve en prestijli olayı sayılan yarışmayı, 10 yıl ara ile arka arkaya iki defa kazandı: 1938 ve 1948'de. İki zafer arasında 10 yıl olmasının nedeni ise İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Tour de France'in yapılmamasıydı.
1948'den önce, bisikletlerde vites yoktu. Bisikletçiler, yokuş yukarı çıkmadan önce, bisikletten iner, arka tekeri çıkarır, ters çevirip, büyük çarkın olduğu yere getirip tekeri zincirle takıp yokuş yukarı çıkardı. Yokuş aşağı ineceklerinde de, yine bisikletten inip, arka tekeri çıkarıp, küçük çarkın olduğu zincire takıp, yarışmaya devam ederlerdi. Gino, 1948 yılındaki yarışta, kimsenin hayallerinde bile olmayan bir şeyi gerçekleştirdi. Bisikletten inmeden bisikletin çarkını değiştirmeyi başardı. Yani bugünki anlamı ile bisiklet vitesini icat etti. Bulduğu bu mekanizma o zamanın teknolojik şartlarına göre inanılmaz bir şeydi. 1948'de herkes, bisikletçilikte daha ileri gidilemeyeceğini, teknik olarak, zirvede olduklarını ve bulunabilecek her şeyin bulunup icat edildiğini söylemeye başladı. O zaman için de, söylenenler doğru idi. Vites değiştiricinin kullanılması ile yarışlardaki hız arttı.
Bisikletçiliğe ilginiz var mı bilemiyorum ama eğer bugünkü yarış bisikletlerine bakarsanız göreceksiniz ki 1948'de söylenenlerin tamamen yanlış olduğu ortaya çıktı. O zamandan günümüze birçok şey değişti. Bartali'nin 1948'de kullandığı bisikletin tek bir vitesi varken, bugün profesyonellerin kullandığı bisikletlerin onlarca vitesi var; Bugün, Bartali'nin icat edip, kullandığı vitesin yarısı ağırlıkta bisikletler var ve biliyorum ki daha birçok yenilikler gerçekleşecek ilerleyen yıllarda.
Web de çok farklı değil. Biz bisikletçilik örneği içinde belki de 1930'lardayız. Vitesimiz yok, bisikletimiz ağır. Sinema örneği gibi kameramız halen sabit. Teknolojik olarak birçok baş döndürücü gelişmelerin olduğu 15 yıllık Web sektöründe standartlar ve kurallar daha yeni yeni tartışılmaya başlandı. Uygulanıyor demeye maalesef dilim varmıyor. Biz nereden geldiğimizi iyi biliyoruz. Internet öncesi dönemi, 30 yaşın üzerindeki herkes çok iyi hatırlayacaktır. Internet'in, hayatımızı, iş yaşantımızı nasıl değiştirdiğini çok iyi biliyoruz.
Web için de, "sektörümüz içinde neredeyiz?" sorusunun cevabı, buzdağının su üzerinde görünen kısmı olarak verilebilir sanırım. Biz, bir dönme noktasındayız. Dönüşüm, yavaş yavaş gerçekleşiyor fakat daha gideceğimiz çok yol, aşmamız gereken birçok sorun var. Bizler bugün Türkiye'de, Web 1.0 versiyonu içinde yaşıyoruz. Birçok ülke Web 2.0'a geçti bile.
Web 1.0, teknoloji ile ilgili. Web 1.0, teknolojik detaylar, kaygılar ile ilgili. Web 1.0, olgunlaşma öncesi, teknolojinin gelişiminin oluştuğu bir dönem. Teknolojinin, her şeyin önüne koyulduğu, kullanıcının fazla düşünülmediği bir dönem.
Web 2.0 ise, kullanıcıların, ziyaretçilerin bir Web sitesi ya da bir Web uygulaması içindeki olumlu katılımcılığı, Web yazılımcılarının başkalarının sitelerinde ve uygulamalarındaki özgürlüğünün gerçekleştiği bir dönem. Yani kontrolün en az olduğu, sanal deneyimin ön plana çıktığı, ziyaretçinin değer kazandığı bir dönem.
Eğer Internet'i 6-7 seneden daha fazla kullanıyorsanız Infoseek, Excite gibi, o bir zamanların çok popüler Web portallarını hatırlayacaksınız. O dönemdeki en önemli şey, kullanıcıyı kontrol etmek, onların siteye gelip, olabildiğince zaman geçirip, ayrılmamalarını sağlamaktı. Yani, o dönemdeki başarı ve güç, kullanıcıyı içine çekmek, her isteklerine(!) site içinde cevap vermek ve kontrolü elde tutmak ile ölçülüyordu. Bunun ne kadar yanlış bir model olduğu çok kısa bir zamanda anlaşıldı. Google , "İşte size arama kutusu, yazın ve istediğinizi bulun, sitemizden ayrılmanız da çok önemli değil açıkçası. Eğer hizmetimizden ve yaşadığınız sanal deneyimden memnun kaldıysanız, yeniden gelin," dedi Web kullanıcılarına. Internet'te, Google'un "Kendimi Şanslı Hissediyorum" arama düğmesi belki de Web 2.0'i başlatan ilk yenilikti. Bu düğme, kontrolün bizim elimizde olduğunu, Google'un ikinci sayfasını bile görmeden, başka yerlere gidebileceğimizi hatırlattı bize.
Web 2.0, kontrolün bittiği bir dönem. Web 2.0 herhangi bir teknoloji ile ilgili değil. Web 2.0, kullanıcı deneyimi ile ilgili. Bilginin nasıl, ne şekilde kullanıldığı, paylaşımın ve katılımcılığın ne şekilde dünyamızı şekillendirdiği ile ilgili. Web 2.0, deneyim ve hizmetler ile ilgili. Kullanıcıyı ön plana çıkaran hizmetler. Yani statik, bireysel ve kontrolcü bir dönemden; dinamik, katılımcı ve özgür bir döneme.
Belki de Web ve Internet içinde değişen, şekillenen ve olgunlaşan, Web 2.0'nin temelini oluşturan en önemli kavram kullanıcı deneyimi ve memnuniyeti . Peki bunu sitemizde nasıl sağlayabiliriz? Kullanıcımızı iyi anlayarak, ihtiyaçlarını iyi tespit ederek ve onların hedeflerine ulaşmalarını kolaylaştırarak. Gelin bu sürece birlikte göz atalım.
Notlar
1- Hakan ve Ceyda arasında, gelecekte geçen bu senaryo, James Hendler , Ora Lassila ve Tim Berners -Lee'nin Mayıs 2001 tarihinde Scientific American' da yayınladığı "Semantic Web" makalenin giriş kısmının Türkçe adaptasyonudur. Kişisel iletişim: Doğan, Mehmet. " Request for Permission ." E-posta gönderilen kişiler Tim Berners-Lee, James Hendler , Ora Lassila . 17 Mart 2006.
2- En başarılı golfçulardan birinin zenci olduğu söylemi, Tiger Wood'un 1996'da yılın sporcusu seçilmesi ve PGA gibi en prestijli golf turnuvasını 2 defa kazanması gerçeğine dayanmaktadır. En uzun boylu Çinli basketbolcü tabiri ise, Houston Rockets'da oynayan Yao Ming'nin, 2 metre 29 cm boyunda olması gerçeğine dayanmaktadır. Plüto'nun gezegen olup olmadığı konusunda ayrıntılı bilgi <news.bbc. co.uk/1/hi/magazine/4737647.stm> ve <imagine.gsfc.nasa.gov/docs/ ask_astro/answers/pluto.html> adreslerinde bulunabilir. Internet'in ilk sanal şöhreti, Mahir Çağrı'dır. Bu konuda detaylı bilgi almak için <en.wikipedia.org/wiki/Internet_phenomenon> adresine göz atabilirsiniz. Internet'in en popüler korsanlarından (hacker) biri, iskorpitx takma isimli bir Türk'tür. Bu bilgi <www.zone-h.org/en/ hallofshame/special> adresinden alınmıştır. Internet'te ilk defa SPAM e-posta gönderen kişi (ticari amaç dışında), Serdar Argıç'tır. Bu konuda daha fazla bilgi almak icin <en.wikipedia.org/wiki/Serdar_ Argic> adresine göz atabilirsiniz.
3- Bu konu ve söylem, Joel Garreau'nun Radical Evolution adlı kitabında detaylı bir şekilde açıklanmaktadır. Garreau, Joel. "Radical Evolution : The Promise and Peril of Enhancing Our Minds, Our Bodies -- and What It Means to Be Human.": Doubleday, 2005. sayfa 6.
4- Wells, Spencer. "The Journey of Man: A Genetic Odyssey. " : Random House, 2003. sayfa 59
5- Tim Berners-Lee. Wikipedia 22 Mart 2006. <en.wikipedia.org/wiki/ Berners-Lee>.
6- Internet World Stats Web sitesine göre, Mart 2006 ayı itibariyle dünyanın nüfusu 6 milyar 500 milyon ve Internet kullanıcı sayısı ise 1 milyar 20 milyondur. <www.internetworldstats.com/stats.htm>.

PDF'i otomatik pilota bağlamak! @ 05-07-2008 02:02
"İyi yazılımcı, tembel yazılımcıdır". Bunu ilk defa, eski çalıştığım yerde, yeteneği inanılmaz sınırlara uzanan bir yazılımcıdan işitmiştim. Anlamı şu: bir yazılımcıya, en fazla ayni rutin işlemi iki kez yaptırabilirisiniz. Üçüncü defa, yazılımcı bir yolunu bulup, isi otomasyon haline getirecek bir yol bulup, kendi beynini kullanmak yerine, bilgisayarının işlemcisini kullanmayı tercih edecektir.
Kısa bir zaman önce, böyle bir yazılımcı ve/veya işlemci gücü aranmaya başladım. Çünkü elimde bir PDF şablon, 300 kişinin ismi ve soyad ve bunlardan üretmem gereken 300 tane PDF dosyası duruyordu. Normal işlem, PDF şablon açılır, teker teker isimler kopyalanıp, yapıştırılır ve üretilen PDF dosyası saklanır. Ben, iyi bir yazılımcı değilim. Hatta yazılımcı bile değilim ama tembellim :-) Bu nedenle, bu proje için otomasyon yolu buldum ve belki günün birinde size de lazım olur diye paylaşayım dedim.
Diyelim ki elinizde bir PDF şablonunuz (örneğin yemek, parti, doğum günü davetisiyesinden oluşmuş bir PDF dosyası) ve bir dolu isim ve emailden oluşan bir Excel dosyanız var.
Öncellikle Excel dosyanızı, tekst dosyası olarak yeniden kayıt edin (örneğin veri.txt) ve aşağıda görülen bir veri dosyası oluşturun:
isim soyad
Ali Veli
Mehmet Saricizmeli
Daha sonra, PDF şablonunuzu açın ve yukarıdaki verilerin görünmesi gereken yerlere PDF Form araçları sayesinde Textbox oluşturun. Textbox'in ismi ile veri dosyanızdaki sütun başlıklarının uyuşmasına dikkat edin.
Textbox ile süslediğiniz bu yeni PDF şablonu veri dosyası (veri.txt) ile aynı klasör içine saklayın ve daha sonra Adobe Acrobat içinde şablonunuz açıkken Ctrl+J'ye basıp, Acrobat Console'u ekrana çağırın ve aşağıda gördüğünüz JavaScript'i kopyalayıp, yapıştırın.
- var targetDirectory ="/C/Temp/Sonuc/";
- var re = /\.pdf$/i;
- var filename = this.documentFileName.replace(re,"");
- var i = 0, retn = 0;
- while( retn == 0 ) {
- retn = this.importTextData("veri.txt", i);
- var f = this.getField("soyad");
- if ( retn == 0 ) {
- try {
- this.extractPages({
- nStart: 0,
- cPath: targetDirectory + f.value + ".pdf"
- });
- } catch (e) { console.println("Aborted: " + e) }
- i++;
- }
- }
Hepsi bu kadar! Ctrl+A'ya basıp, bütün kodu secili hale getirip, Ctrl+Enter'a basın. Voila! 300 tane PDF dosyası, isim ve email adresleri gereken yerlere yazılmış şekilde sizi bekliyor.
Yukarıda kod içinde değiştirebileceğiniz kısımlar:
var targetDirectory kısmı, bu scripte, üretilecek PDF dosyalarının saklanacağı dizini tanımlıyor. this.importTextData("veri.txt", i); ise veri dosyanızı ismini taşıyor. this.getField("soyad"); kısmı ise, bu dosyaların nasıl isimlendirileceğini tanımlıyor. Verdiğimiz örnek içinde, üretilen dosyalar, veri dosyanız içinde bulunan "soyad" sütunundaki verileri kullanarak isim verecek, örneğin "Veli.pdf".
Umarım günün birinde, bu scriptin size de yardımı dokunur.

Dubai'den Selamlar @ 05-07-2008 02:02
Kedi torbadan çıktı! Evet, Dubai'deyim. Kızlarımı, aileme yakın bir yerlere getirme isteği, tam olarak Türkiye'de olmasa da, yakın bir yerlerde sonuçlandı. Yine aynı iş kolunda, aynı sektördeyim. Yalnızca sokak isimleri değişik ve biraz da iklim! O kadar.
Buraya uzun uzun yazmayı düşündüm fakat daha sonra bunun biraz haksızlık olacağını düşündüm. Yaklaşık 4-5 aydır bloglardan ve web içindeki gelişmelerden uzak yaşıyorum. Bu nedenle sırf yazmak için yazmak istemedim. Ayrıca, bir baksa haksızlık ise aileme olacaktı. Bilgisayardan uzak yaşadım ve gerçekten iyi geldi. Ailemle birlikte zaman geçirmek, bilgisayardan uzak durmak, hayatta gerçekten önemli olan şeyleri daha ön plana çıkarmak bana daha büyük bir enerji verdi ve iste geri geldim.
Ne kadar sıklıkla yazacağımı ben de bilmiyorum şu an ama elimden geleni, kulağıma geleni, aklıma geleni yazacağım. Hadi hayırlısı!
Yalnız, fırsatı bulmuşken hemen iki şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi, email ve yorumları ile bu blogu yalnız bırakmayan herkese teşekkür ederim. Bir blogun 5 ay gibi bir süre aktif olmaması, o blogun ölüm fermanı ile eş değerken, sizin bu bloga ilginiz belki de bu yazıyı yazmama sebep.
İkinci konu ise, "YAZIKLAR OLSUN HÜRRİYET GAZETESİ"!!! Kendini "Türkiye'nin Açılış Sayfası" olarak adlandıran bir web sitesinin, bir bölümünün Dubai'den erişiminin engellenmiş olması gerçekten içler acısı. Yasaklara ben de karşıyım fakat bu yasağın nedeni ne siyasi ne de politik. Tamamen Hürriyet'in izlediği "Biraz da kalça" politikası. Türkiye'nin açılış sayfasının bu kadar "açılmaması" lazım. Tamam, internet içinde seks satıyor ama kendine ciddi unvanını veren bir sitenin gerçekten belirli bir damak tadına hizmet veren resim galerisi olması gerçekten çok mu gerekli?
Neyse, umarım arayı fazla uzun tutmadan yine o eski türden yazılar yazmaya başlayacağım. Bu arada aranızda Dubai'de olan var mı?

Tatil, askerlik, iş bulma ve çalışma zamanı @ 05-07-2008 02:02
Sanırım aranızda birçoğunuz Altı Üstü Tasarım'daki durgunluğu fark etti. Bunun birkaç nedeni var. Son zamanlarda bana gelen emailleri de cevap vermek niteliğinde, bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Son günlerde, bir tasarımcı olarak, hayatımı tasarlamaktayım. Son bir aydır inanılmaz bir telaş ve yoğunluk içinde olduğumdan, diğer tasarım konuları benim için ikinci sıraya oturdu. Özellikle Kanada'da yaşayan ve okyanusun diğer tarafını inanılmaz derecede özleyen bir kişi olarak, Temmuz sonunda Türkiye'ye ya da Türkiye'ye yakın bir yerlere taşınma kararı verdim kızlarım ve eşimle birlikte. Bu nedenle Temmuz sonunda efektif olmak üzere, iş yerime istifamı verdim, Nisan 2007'de Burdur'da askerliğimi yapmak üzere karar aldırdım, ummalı bir iş arayışı içine girdim, ev satma-eşyaları taşıma gibi yapılması gereken şeylerin kimler tarafından yapılabileceği araştırmalarına başladım ve bütün bunların sorunsuz gerçekleşmesini sağlamak için iş yerinde dahil olduğum projeler üzerine büyük bir yoğunluk verdim. Özellikle Nisan ayında yapacağım askerlik döneminde herhangi bir sorunun çıkmaması için neredeyse insan üstü proje bitirme gayreti içinde olmam, hem sizden gelen emaillerin aksamasına hem de site içinde yazı yazmama engel oldu. Bu nedenle bana email gönderen ve bu siteden yazı bekleyen herkesten özür dilerim.
Bütün bunlardan dolayı, en azından Mayıs ayının ilk haftasına kadar bu sitede yeni bir yazı yayınlanmayacak, emaillerim şimdilik cevaplanmayacak. Okumuyorum anlamına gelmiyor bu, yalnızca işyerinde okuyor, akşamları ise ailemle, elimden geldiğince, dolu dolu vakit geçirerek, 1 aylık ayrılığıma, bir valiz dolusu aile zamanı doldurmaya çalışıyorum :-)
Mayıs ayında yeniden görüşmek üzere!
Bu arada birkaç siteden ve blog yazısından bahsetmek istiyorum:

Bir şeyler hissediyor musunuz? @ 05-07-2008 02:02
13 gün önce, blogumun Not Defteri kısmında, İngilizce bir yazı yazdım ve yine 13 gün önce bu yazıyı, Digg.com sitesine ekledim. Sonuc… 5-6 kişi bu yazıya oy verdi ve kısa zaman içinde unutuldu. Zaten Digg.com'da ilk 15 dakika içinde 50-60 arasında oy almazsanız, yazınıza verdiğiniz link, kısa zamanda unutulup giden binlerce yazıdan biri haline geliyor.
Fakat oy verenlerden bir kişi, yazıyı alıp, StumbleUpon sitesine ekledi. Orada linki gören başka bir kişi ise (Rusya'dan bir kişi), yazıyı, kendi bloguna ekledi. Bu blogun okurları ise, bu yazıyı bircok popüler Rusça site içinde yayınladı. Buradaki yazı, Rusya'dan ilk önce Romanya'ya, oradan Almanya'ya ve daha sonra Amerika'ya kadar yayıldı ve USA Today gibi, Amerika'nın en popüler gazetesinde sinema ile ilgili köşe yazısı yazan Whitney Matheson'a kadar ulaştı. 27 Şubat ayında, bahsettiğim yazı, bir anda 4-5 bin arasında ziyaretçi toplamaya başladı ve en sonunda dünyanın en çok ziyaret edilen 36. sitesinin ana sayfasında yer aldı ve olanlar oldu. Sitem son 24 saat içinde 22.000 kişi tarafından ziyaret edildi. Malcolm Gladwell'in kulakları çınlasın. Maven, Connectors, Salesman derken, meşhur Metcalfe'in kanunu yararlanır oldu yazdığım yazı.
Peki size bütün bunları niye anlatıyorum? 13 gün önce öldüğüne inandığım bir içerik, 13 gün sonra mezarından hortladı ve bir anda ilgi görmeye başladı. İnternet geleneksel iletişimden çok farklı. Neyin, nasıl gelişeceği, neyin tutulup, neyin sizi ön plana çıkarıp, çıkaramayacağı konusunda elimizde çok az kontrol var. İnternet, kontrol edemediğimiz, kontrolün başkalarının elinde olduğu bir medya. Yani bu işin intraneti, portalı, aman yalnızca birkaç kişi görürü yok. Bunun 13 günü, silinmesi, yok edilmesi, unutulması yok. Bunu anlamayan, bunu kavrayamayan birçok şirket ve o şirketin aptal pazarlama ve iletişim "uzmanları" her geçen gün yaptıkları hatalarla bu işi yüzlerine gözlerine bulaştırıyor. Yazdıklarımın sinema ile ilgili olduğunu unutun. Benim yukarıda bahsettiğim yazının, ünlü bir lokantanın kötü hizmeti ile ilgili olduğunu düşünün bir an. Bir şirketin yarattığı kötü bir müşteri deneyimi olduğunu düşünün ve o şirketin iletişim uzmanlarının bu konunun 13 gün önce unutulduğunu düşündüğünü varsayın. Aynen, Walmart'ın, sanki iki müşterisi kişisel blog açmış, Walmart'dan bahsediyormuş gibi, olumlu kullanıcı deneyimini, profesyonel pazarlamaçıların ağzıyla satmaya çalışması ve bunu ortaya çıkmasındaki şirket için çok büyük güven kaybının oluştuğu süreçte olduğu gibi. Chevy Tahoe'nun viral pazarlamayı anladığını sanıp, interneti küçümsediği daha da kötüsü anlamadığı gibi. Aynı şeyi Sony şirketi, Playstation için denedi, yakalandı ve siteyi kapattı ama yalanları ağızdan ağıza dolaşmaya başlıyor. Türkiye'nin şirket blogu, aboneliği iptal etmek için dert yakınan bir okuruna "sahtekar" dedi ve isim vererek bunu yayınladı ve yanlışını anlayınca yazıyı sildi ama benim gibi bir okurun, bir müşterinin tüm güvenini kaybettiğini, yazıyı okuduğunu hiç düşünmedi ve yaptıkları hata işte burada yayınlanıyor. Volkswagen şirketi, bu şirketi seven, gönül veren iki müşterinin zaman harcayıp, ürettiği bir viral video için onlara dava açtı. Mentos-Pepsi viral videosuna Mentos kol kucak açarken, Pepsi "umurumda bile değil" dedi. İnternet'i ve yeni müşteri modelini anlamayan, ahh bu aptal pazarlamacılar, ahmak şirketler.
WOMM, Viral pazarlama kelimeleri ile ağzının suyu akan, kabiliyetsiz ve bilgisiz pazarlamacılar, Internet'i iletişim platformu olarak görmektense, ticari bir araç olarak görüyor. WOMM konferanslarına gidip, defterine yazdığı iki üç not, birkaç örnek ile, olayın anlamını kavramadan sahte, içten olmayan kampanyalar başlatıyor. Yeni müşteri yaratmak için, WOMM'un en önemli kısmı olan sahip olduğu müşterilerin deneyimini unuttular. WOMM ve viral pazarlama bir bölümün, belirli bir kişinin yaptığı iş değil, şirketin misyonundan çıkan bir sonuçtur. Öğrenilecek birşey değil, vizyon sahibi şirketin işleyiş şeklidir. Viral pazarlama için, siz, yalnızca müşterilerinizin eline araç verebilirsiniz. Bu araç, kaliteli müşteri deneyimi olabilir; yaptıkları hatayı anlayan ve özür dilemesini bilen güven kazandırıcı bir CEO'nun YouTube videosu ya da dizüstü bilgisayarının pili yüzünden bilgisayarı yanan bir müşterinin cep telefonu ile çektiği bir foto olabilir. Kontrol sizin elinizde değil!
Şirket blogları nerede diye yazdım. 2 yıl oldu. Nerede şirket blogları? Ya müşterilerin görmemesine yönelik (ahh, interneti anlamayan b