İnsanın Dört Zindanı @ 18-05-2008 00:53

İnsanı zorlayıcı dört güç vardır. İlk olarak, irade sahibi, bilinçli yaratıcı insan, ilk zorlayıcı gücün, doğa’nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır ve oldukça önemli bir gerçeklik payı vardır. İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna, bu temele dayanmaktadır. Emerson’a “ Tarih nedir?” diye sorulunca, “Nedir tarih olmayan ki?” diye karşılık vermiştir. Var olan her şey, tarihin ürünüdür. Tarih’i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, benim tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim. Üçüncüsü Sosyolojizm’dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür.
Aslında ben ne Naturalizm’i, ne Sosyolojizm’i, ne de Historizm’i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan-ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkanı vardır. Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma Tarih’in biçimlediği bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumun biçimlediği bir görüngüdür. Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebilir durumunda kılmıştır, üretim düzenleri bunu gerektirmiştir. Tabii şartlar da bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı boyların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada da yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık değişmesini sağlamıştır. Bu değişim seçimle olmuş değildir. Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani ‘beşer’ gerçekten de Doğa’nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih’in onu biçimlemekte olduğu olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkâr olan Tarhan sanatkarlarından birisi anlatıyordu:
Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki güzellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.

O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş, o da mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur. Şimdi çevresi değişince, yeni çevresi onda bu letafeti ortaya çıkarmış oldu. Ne bu letafet dolayısıyla onu aşırı övmemiz, ne de o katılık dolayısıyla suçlamamız gerekir. Bu Sosyolojizm’dir ve bir ölçüde doğrudur da!
Fakat benim söylemek istediğim şudur: Sosyolojizm’i, Materyalizm’i, Naturalizm’i veya tarihselcilik akımı ( Historizm ) bütünü ile yadsımak ve onların temel etken olarak ileri sürdüğü şeylerin hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmek istemiyorum. Aksine bu etkileri kanıtlamak ve doğrulamak istiyorum. Fakat sözüm şudur ki insan, oluşum (werden şoden) süreci içinde, bu zorlayıcı güçlerin baskısından kurtulur, kurtulabilir.
Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan, ‘Kendim’dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani ‘kendi’si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok, hatta teknoloji’ye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bulunduğu, Toplumbilim ve Tarih Felsefesini kavramamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için ‘ne yapayım bilmiyorum!’ bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunmaz. Gelgelelim çağdaş insan ‘ne yapacağı’ konusu her zamankinden fazla güç sahibidir. Ne var ki ‘ne yapması gerektiği’ni de her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, doğaya egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresi ve tutsaktır. Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orda tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğunu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak, bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu hastalıktan sağalmak çetindir.
Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile, Doğa’nın zindanından, Tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen Düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki, kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsağın bilimidir. ‘Kendi’m dendiğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir. Doğa, Toplum ve Tarih zindanından boşanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine duşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: Bu alanda bir yasa var ki Adem’in yaratılışı’nın başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yaşayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsan’ın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa, refaha erişir. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan da başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) ve hippilik akımı (ABD’de türeyen ve diğer ülkelere yayılan gençlik akımı mensubu. Simgesi, çiçektir.) Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hind ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir ‘nirvana’ (hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı hippice yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz.
İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki, bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile, durak sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan Doğa’ya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir.
Jean Isole diyor ki:
Bir yazar, baştan aşağı silaha, tepeden tırnağa altına garkolmuş, fakat içindeki dermansız bir dert dolayısıyla acı çeken bir şehzadeyi öyküsünün kahramanı olarak anlatıyordu. O, bugünkü Fransa’nın bu şehzadeye benzediğini söyler. Sadece bugünkü Fransa değil, çağdaş insan her zamankinden daha çaresiz fakat silah kuşanıp altınlara garkolmuş şehzadedir.
Holllanda’da Rotterdam’da kentin büyük meydanının ortasında çok ilgi çekici bir heykel vardır. Heykel taştandır, ancak bütün eklemleri birbirinden ayrılmıştır. Mesela boyun azıcık yana eğri, dirseği kolunun yanına doğru, diz ve bilekleri de böyle! Öyle ki Meydan’ın ortasında duran bu heykele uzaktan baktığınızda, hafif bir yer eserse bu heykel yıkılıp-dökülür diye içiniz oynar. Oysa heykel taştan yontulmuştur. Heykeltraş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki insanı simgelemek istemiştir. Fakat, bu heykel çağdaş insanın simgesidir. Her zamankinden daha güçlü, kaya gibi, fakat her zamankinden çok mahvolacağı tasası içinde. Bu niçin böyledir? Çünkü üç zindandan kurtuluş onu şimdiye değin sahip olmadığı büyük bir güç vermiş, ancak yine aynı adam, buradan Merih’in bombalama gücünde olduğu, buradan karmaşık bir makineye Ayküresine veya uçsuz-bucaksız uzaya yöneltip gidebilir durumda büyük bir bilgin olduğu halde, başka bir yerde aylığına 10 riyal zam yapılıncı oraya gidecek ve buraya karşı çıkılacak ölçüde zayıf olabilecektir. Köleliğin Afrika’nın bazı yörelerinde henüz var olduğunu işitirdim. Çok geri kalmış ve bozulmuş yarı vahşi bazı Afrika kabileleri bulundukları bölgeden alıp başka bir yörede sattıklarını duyardım. Fakat kendi gözlerimle gördüğüm kölelik Batı’nın kendisinde Cambridge’in merkezinde (Oxford ile birlikte İngiltere’nin en önemli üniversite kenti) Sorbonne’un merkezinde (Paris Üniversitesi merkezi) idi. Kaçak pazarlarda vahşi kabile mensuplarının değil, en üstün insan beyinlerinin pazara çıkarıldığını gördüm. Artırma masasına çekiç vuruluyordu: -Sen ne veriyorsun!- O ne veriyor! Deniyordu. Kara Çin’inden, Sovyetler’den Kuzey Amerika’dan, Avrupa’dan önemli firmaların büyük sermayedarları geldiler.
-Beyefendi, bu filan sınıfta ikinci olan öğrencidir. Ne verirsin buna?
-Biz mi beyefendi? 15.000 riyal veririz.
Oradan bir diğeri atılır:
-Biz üstelik bir de otomobil veririz.
Üçüncüsü:
-Ben bir de şoför veririm.
Söz konusu olan kişi de, bir o patrona bakar, bir bu patrona bakar, kararsızdır, kimi seçse ki? Sonunda en çok veren birini seçer. Niçin? Çünkü tutsak, esir bir insandır. Kabul etmesi ricaları ile çağrılan ve yüzin dinar verilmek istenen bu kimse, işte toplumu Doğa zindanından kurtarabilecek insandır, yahut insanı Toplum zindanından çıkarabilecek bir ideolog veya toplumbilimcidir, ya da insanı Tarih zindanından çıkarabilecek feylosofun ta kendisidir.
Gelgelelim, kendi kendinin ne ölçüde zebunu olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de köle durumuna gelmiştir. Bir köle insanlığı özgür kılamaz. Kendisi de üç önceki zindandan kurtulmuş olsa bile özgür değildir. İşin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. Bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz.
...
Kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır. Bu, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.

Sözlerimin özü:O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; Doğa, Tarih ve Toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. Radhakrishnan’ın (18888-1975 Hind feylosofu) dediği gibi: ‘Biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız. Nasıl bir ahd ve and? Öyle bir and ki, bu and ile insan, Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için koyulurlar. Budur insanın sorumluluğu’
ŞEHADET BILINCI @ 18-05-2008 00:53

ŞEHADET BILINCI
Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah'a verdikleri söze sadık
kalırlar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedirler.
(Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır. (Ahzâb / 23)
Hz. Hüseyin (a.s) Allah'a verdiği söze son nefesine kadar sadık kaldı. Şu
bizim dikkatimizi çekiyor: Insanı sadık kılan nedir? Ne ile
ispatlayabiliriz?
Her iki taraf da Müslüman olduğunu söylüyor. Yapılan ameller salih amel
olmakla düşünülebilir. Örneğin herkes namaz kılabilir… Ama ne merkezli
olarak yapıyor. Neyi hedefleyerek yapıyor?
Hz. Hüseyin (a.s), tüm kıyamının merkezine Allah'ı koydu ve her
konuşmasında, aldığı her kararda hedefini açıkladı. "Allah'a olan sadakat"
idi.
Yani Allah'a olan sadakat ve sorumluluğu, onu ve yarenlerini bu yola
sürükledi.
Ama Yezid'in ordusunda bunu göremiyoruz. Bu savaşa onları sürükleyen,
dünya hayatı ve beklentileri idi. Onlar merkeze dünyayı koydular. Görünüşte
Allah-u Ekber dediler, ama Allah'ı büyük görmediler. Ameller görünüşte Islâm
gibi varsayılabilir, ama hedef ve çırpınışları Allah'tan başka şeylerdi.
Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştu:
Insanlar dünya kuludur, din ise (ancak) dillerinde dolaşır, dinin
sayesinde geçimleri iyi olduğu müddetçe onun etrafında dolaşır (dindar
görünürler), zorluk ve belayla karşılaştıklarında ise, dindarlar azalır.
(Taberî)
Kufe halkı Hz. Hüseyin (a.s) taraftarı idi. Ama ne yazık ki Kufe halkı,
zamanında Hz. Ali (a.s) gibi bir önder tarafından yetiştirilmiş olmalarına
rağmen bıçak kemiğe dayanınca hakikatin ve sadakatin yolundan saptılar.
Gerçek mümin, imanın arkasında durandır. Eğer o imanın arkasında
durmayacaksa, ona mümin diyemeyiz.

Hz. Hüseyin (a.s), Aşura gecesi dostlarını toplamış, onlarla konuşmuştu.
Onlara gecenin karanlığından yararlanarak kendisinden ayrılabileceklerini ve
onları bu konuda özgür bıraktığını söyledi. Ama hiç kimse ayrılmadı.
Zaten imam budur. Özgürce, kendi irade ve seçiminle iman üzere ölmek
şehitliktir. Yoksa Yezid ve valisi Ibn-i Ziyad gibi insanları korkutarak
veya satın alarak ölüme göndermek şehitlik değildir!
Amaç Allah olmayınca, ölüme vasıl olmak önemli değildir. Önemli olan
kendi isteğinle Alllah'a olan sadakat üzere ölmektir.
Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri, kendi sayılarını ve teçhizatını da, karşı
tarafın sayısını ve teçhizatını da biliyordu. Ve onların ne kadar zalim,
kendilerini öldürmeye hevesli olduklarını da görüyorlardı. Velhasıl, ertesi
gün büyük bir ihtimalle öleceklerini de biliyorlardı. Ama yine de Hz.
Hüseyin (a.s) ve yarenleri Rablerine olan sadakat sözlerini bozmadılar.
Ölümüne Allah'a olan sadakatlerini korudular. Şerefli ölümü genç kızın
boynunda duran gerdanlık olarak kabul ettiler.
Nitekim Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:
Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan kaçınılmadığını görmüyor musunuz?
Böyle bir durumda mümin bir kimseye, Allah'a kavuşmayı (şehit olmayı)
istemesi yakışır.
Hz. Hüseyin (a.s) hayatıyla nasıl hakkın şahidi olması gerektiğini
gösterdiği gibi ölümüyle de hakkın şahidi oldu. Ve oldu ki ölümünün
şahitliği bu zamana kadar devam etsin; nasıl ki bizden sonra da yankısı
devam edecek. Ve bir kez daha gördük ki, esasında şehitler ölmüyor, her
mekan ve zamanda yaşıyorlar. Ve mesaj bu kadar canlı, şehadet dışında
olmuyor.
Yollarını kaybedenlere yeni bir meşale yaktı. Hakka yolculuk nasılmış,
bir daha gösterdi. O, zaten meşale yakanların çocuğu. O, ölümüne Allah'a
sadakati babasından, amcasından, dedesinden öğrenmişti.
Insanların "Ben Müslümanım" demekle Müslüman olunamayacağını, bunun için
ispatın gerektiğini gösterdi.
O, hayatıyla ispatladı.
O, hayatıyla zalimlere meydan okudu.
O, zilletli bir hayattansa, izzetle ölümü seçti.
O, inanan insanların satılamayacağını gösterdi.
O, inanan insanların Allah'tan başkasına hesap vermeyeceğini gösterdi.
O, insanın en büyük sermayesinin inancı olduğunu gösterdi.
O, insanın Allah'a olan yürüyüşünü gösterdi.
O, inanan insanın zalime, despota, yalana teslim olmayacağını gösterdi.
O, hakkın bakiliğini, zalimlerin faniliğini gösterdi.
O, risalet emanetinin nasıl taşınması gerektiğini gösterdi.
O, ilkeli olan inananların, ilkesiz olan inananlara üstünlüğünü gösterdi.
O, başarı ve zaferin yolunu gösterdi.
O, efendi olmanın yolunu gösterdi.
O, cennetin yolunu gösterdi.
Ya biz! ?
Hayatımız ne ki, ölümümüz ne olsun?! Hz. Hüseyin'in (a.s) yaşadığı çağın
aynısını yaşıyoruz. Sözde Müslümanlar ve Hüseyin (a.s) gibi özde
Müslümanlar. Allah merkezli inananlar ve ata dini inananlar.
Hiç kimsenin bizi dışarıdan bozmasına gerek yok. Ne Yahudilerin, ne
Hıristiyanların, ne de başka bir kesimin. Biz kendi kendimize yetiyoruz.
Peygamber'i (s.a.a) örnek alan çok az. Kur'ân-ı Kerim raflarda bekliyor,
insanlık değeri en az seviyede, tüm dikkat insanın çamur yönüne çevrilmiş,
nefis almış başını gidiyor.
Sanırım biz Allah'ımızı anlayamadık, Resul'ümüzü anlayamadık,
şehitlerimizi anlayamadık…
Yüce Allah'ım! Yalvarıyorum, bize anlamayı, idrak etmeyi nasip et! Yoksa
zillet çukurunda boğulup gideceğiz. Sözde "Müslümanım" demekle cehennemin
yolunu tutacağız. Amellerimizle yüzleştiğimiz gün pişman olmaktansa, şimdi
pişman olmayı nasip et Allah'ım!
Seni ölümüne istemeyi bizlere nasip et Allah'ım!
Yeter, küfre doymadın mı ey nefsim!
Artık sıraya gir, sözünde duranların sırasına
Hayal Edin @ 18-05-2008 00:53
Imagine
Imagine there's no heaven
It's easy if you try
No hell below us
Above us only sky
Imagine all the people
Living for today...
Imagine there's no countries
It isn't hard to do
Nothing to kill or die for
And no religion too
Imagine all the people
Living life in peace...
You may say I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will be as one
Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people
Sharing all the world...
You may say I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will live as one
Imagínate
Imagina que no existe el Cielo
es fácil si lo intentas
sin el Infierno debajo nuestro
arriba nuestro, solo el cielo
Imagina a toda la gente
viviendo el hoy...
Imagina que no hay países
no es difícil de hacer
nadie por quien matar o morir
ni tampoco religión
imagina a toda la gente
viviendo la vida en paz...
Puedes decir que soy un soñador
pero no soy el único
espero que algún día te unas a nosotros
y el mundo vivirá como uno
Imagina que no hay posesiones
quisiera saber si puedes
sin necesidad de gula o hambre
una hermandad de hombres
imagínate a toda la gente
compartiendo el mundo
Puedes decir que soy un soñador
pero no soy el único
espero que algún día te unas a nosotros
y el mundo vivirá como uno
Hayal Edin
Cennetin olmadığını hayal et
Denersen eğer, bu kolay
Altımızda cehennem yok
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü var
Hayal et bütün insanların
Bugün için yaşadığını...
Hiç ülke olmadığını hayal et
Bunu yapmak zor değil
Uğruna ölecek, Öldürecek bir şey yok
Ve inanç ta yok
Hayal et bütün insanların
Barış içinde hayatı yaşadığını.
Bir şeye sahip olmadığını hayal et
Yapabilir misin merak ediyorum?
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok
İnsanların kardeşliğini
Hayal et, bütün insanların
Tüm dünyayı paylaştığını.
Bana hayalci olduğumu söyleyebilirsin
Ama bu dünyada tek hayalci ben değilim
Umarım bir gün sen de bize katılırsın
Ve dünya tek vücut olarak yaşar
ÇEVİRİ : CAN AKIN
İnsan Olmak Zor @ 18-05-2008 00:53

İnsan olmak bu dünyada,
Öldürürlerken komşunun çocuklarını, kadınlarını
İçine kor alevler düşerek susmaktan,
Irzına geçilirken minicik bebeklerin
Hani yaş fışkırır ansızın gözlerinden,
İşte o kadar zordur.
Müslüman olmak bu dünyada,
Kerem’in deldiği dağları sırtında taşımaktan,
Susuzluktan kavrulurken peygamber torunları
Fırat’ın kahpeye kan kusmasından,
‘Ben niye öldürüldüm’ derken kız çocuğu,
Utançla cevap verememekten daha zordur.

Müslüman kadın olmak bu dünyada,
İçi kabararak dehşet saçan yer sarsıntısından,
Şakağına dayanmış buz gibi namlunun soğukluğundan,
Aylardır açlıktan kıvranırken kırışmış bedeninle,
Dostların diyete girerken aşırı semirmekten
Bir kuru ekmek bulamamaktan daha zordur.
Sorumlu olmak bu dünyada,
Evladının mezarını tırnaklarıyla kazarken anne,
İnna lillahi ve inna ileyhi raciun diyememekten,
Prangalar vurulurken dillerimize
Uzatıp ellerimizi,
Dikenli güllere sarılmaktan daha zordur.
Onurlu olmak bu dünyada,
‘Ben nasıl doğurabilirim’ diye soran Meryem’in,
Aşağılamalara boğun eğmesinden,
‘Rabbim bir Allah’ dediği için Asiye
Göğüslerinden çivilenirken çarmıha
Kızgın güneşte acıya inat gülümserken Cebrail’e
Yusuf diye diye ağlarken Yakup,
O kanlı gömleği koklamaktan daha zordur.
Özgür olmak bu dünyada,
Ayın koynunda yatıp, güneşe sarılmaktan,
Gezinirken Filistin yollarında,
Ansızın toprağı koklamaktan,
Bir değil, binlerce Fidanı devirirlerken yerlere,
Kalbine saplanan ihanetin ucunu
Çekiştirirken kanlı ellerinle,
Çiğnenirken Mescid-i Aksa haince ayaklar altında
Başını dik tutup bakamamaktan daha zordur.
Cesur olmak, yürekli olmak bu dünyada,
Sinek olup Nemrut’un beyninde gezinmekten
İbrahimce ateşle dans etmekten,
Ebuzer olup yurdundan sürülmekten,
Allah için vazgeçemezken canından,
Ecel geldiğinde süzerken Azrail seni,
Sökülürken kalbin yerinden,
Boncuk boncuk terlemekten daha zordur.
Masum kalmak bu dünyada,
Kanla sulanmış topraklarda, dağlarda,
İnatla kan kırmızı kardelenler açsın istemek
Yıldızları kolye yapıp her gece
Yitik sevdaların boynuna asmak ıslak gözyaşlarıyla
Dik durmak, özgür olmak, insanca yaşamak
Bir parça kurumuş deriyi kaynatıp,
Ya sabır diyebilmekten daha zordur.
Çocuk olmak bu dünyada,
Yılda bir kez edindiğin yeni elbiseni,
Gözünü kırpmadan verirken kardeşine,
Bombalar altında kavuşmak için aşkına
Kızıl gelinciklere nispet giyinirken al gelinliği,
Şükür için koşarken caminin kucağına,
Susturulan ezanın çığlıklarıyla kavuşurken Rabbine,
Topluca gömerlerken bedenleri çukurda,
Erkekler ağlamaz diyerek içine atarken öfkeni,
Top, misket, bebekse hiç olmadı,
Silaha dost olmaktan daha zordur.
Aşkın Vatanı @ 18-05-2008 00:53
YERYÜZÜ BARIŞI için BULUŞMAYA hazırmısınız?
''Film For Peace'' Festival ekibi olarak BARIŞ BULUŞMASINA hazırız.!
SAVAŞ KARŞITI sinemacı ve duyarlı sanatçı dostlarımızın katılımları ile Emperyalizme ve Savaşa Karşı Küresel Film Festivali ''BARIŞ/SHALOOM/ŞALOOM/PEACE/AŞİTİ'' şiarıyla BARIŞ BULUŞMASINA DAVET EDİYORUZ SİZİ.!
Ey iNSAN; 
Sevdiğiniz şeylere son bir kez bakın. Yapmaktan hoşlandığınız şeyleri bir kez daha yapın. Gözlerine son bir buse kondurun masum masum uyuyan sürmeli eşinizin. Küçük kardeşinizin nazlı buklelerini yanaklarında zıplatarak salına salına okula gidişini seyredin. Köprüden geçerken eşsiz pırlantalarla süslü kıvrımlı boğazımızı tarihi bir nefesle son bir kez içinize çekin. Bela bir kez daha geldi.Kaç kişi tanıyorsunuz? Hayatınızda kaç yüz gördünüz? Kaç kararlı bakış, duruş? Kaç ılımlı gülümseyiş, Kaç farklı sarış dünyayı, Yüz kişi mi, bin mi, on bin mi? Gerçekten büyük bir dünya. Şimdi o dünyayı yıkın. Tüm sevdiğiniz kalpler beton parçalarının altında. Irak'ta iki yüz bin insan öldü. Küçük masum yüzünde iki kara kuyu gibi açılan gözler. Kan kırmızı sıçramış korkulu bakışlarına. Bir çocuk büyüyor bugün Irak'ta. Küçük dünyasının kara deliklerinde, en kötü kabuslarında bile bilinçaltının kuramayacağı dehşetli bir gerçeğe uyanıyor her gün. Kardeşiyle oynamak için uzanan ellerine karşılık yok. Annesinin kucağında huzur bulamayacak tek bir an. Annesinin uzanacağı dizleri yok. Son bir umut arayamayacak babasının gözlerinde. Babasının artık gözleri yok. Bir çocuk büyüyor Irak'ta Ve öyle bir dünya tanımı aklında. Öyle bir dünya ki hak yok, hukuk yok, adalet yok. Ve öyle anlaşılıyor ki zaten hiçbir zaman olmamış. Öyle bir dünya ki, en zengini bile obez iştahıyla saldırıyor saflığa. Yastık altındaki kefenlikte bile ısırgan gözler Paranoyak kıtanın akılsız insanları, Medeniyetinizin geldiği nokta yine hırsızlık mı? O büyüyen çocukla büyüyen öfke, Formüllerine uzatacak ellerini güçlü bombaların, Bu tuhaf gezegeni babasının yanına uçurmak için Ona bir rüyada rastlarsam, Sihirli mavi gezegenden bahsedemeyeceğim. Bir düş vardı bir zamanlar diyemeyeceğim Hepimiz için, Gözlerine bakamayacağım. Belki sadece ürkek bir özür için kıpırdanacağım. Çünkü hiçbir şey yapamadık sen ve ailen için. 'Niye' diyecek. 'Sizin de mi elleriniz yoktu?' Şimdi övünecek hiçbir şey kalmadı. Ve hiçbir hakikati birbirimize duyduğumuz sevginin. Eğer gerçekten birimiz sevmiş olsaydı Kalbinden taşardı. Bir damlası bile kurtarırdı masumiyeti..
Bugün bir günah işleyeceğim, Cehennemde buluşmak için, Şeytan yamağıylaOnu boynundan tutup savurmak için. İnsanlığın en eski medeniyetinin kuzgun kara bakışları İğne iğne oklar halinde saplansınlar her yerine. Sevdiğiniz şeylere son bir kez bakın, Her yerde hayaleti giden insanların, Torunlarımız karanlıkta, Dünya kendisini defalarca kez yok edebilecek bombalarla dolu.
Ey İnsan; yeryüzü barışı için şimdi ''BARIŞ'' zamanı.!
Emperyalizme ve Savaşa Karşı Küresel Film Festivali
Film For Peace
2007
Tel: 0224 452 45 00 - 0555 305 1 222
Festival Açılışı Özel Tiyatro Gösterimi:
Aşkın Vatanı Yoktur [Tek perdelik Tiyatro Oyunu]
Eser: Nazım Hikmet Ran
Yönetmen: Özgür Başkaya [Özgür Tiyatro]
Tarih: 02.12.2007 Pazar, Saat: 20:00
Yer: Konak Kültür Evi [Bursa - Nilüfer]
BİLGE ALİYA'YI ANMAK @ 18-05-2008 00:53
Hayatını özgürlük ve ülkesinin bağımsızlığına adayan Bilge Kral şöyle diyor:

"Ben, her zaman ülkemi sevdim ve severim. Fakat, otorite söz konusu olunca hiçbir otoriteyi, hiçbir zaman sevmem. Otoriteye sadece riayet edebilirim. Çünkü ben, bütün sevgimi özgürlüğe adadım."
"Evet ilerlemiş yaşıma rağmen, inanıyorum ki, halkımın özgürlüğe ve kurtuluşa ulaştığını görecek kadar yaşayacağım. Ya da daha doğrusu, bunu görecek kadar yaşamayı diliyorum. Çok mu bencilce bir istek bu? Belki de öyle, ancak size hayatım ve ölümüm hakkında hiç de takıntılı olmadığımı söylediğimde bana inanmalısınız. 70 yaşındayım ve daha uzun bir yol var önümüzde. Bireyler ölür, halklar yaşar. Mücadeleler bana bağlı değil. Önemli olan da bu. Sancağı binlerce insan taşıyor. Bunu sürdürecekler."
Aliya bir barış adamıydı
1992-1995 Bosna Savaşı'nda anahtar rol oynamış olan Aliya İzzetbegoviç, Sırp katliamında halkı için yaptığı fedakarlıklar ve mütevazı yaşamı ile tam anlamıyla bir örnek şahsiyet olduğunu dünyaya kanıtlamıştı. Bosna halkı tarafından "Baba" olarak da isimlendiriliyordu.
Bosna-Hersek 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken Avrupa'nın göbeğinde unutulmaz bir vahşete tanıklık etmişti. İzzetbegoviç, savaşın ardından, Bosna-Hersek'in Yugoslavya'dan bağımsızlığını kazanmasında büyük bir rol üstlenmiş ve Batı dünyası ile İslam ülkelerinin desteğini kazanmıştı.
Kasım 1990'da ikinci tur seçimlerde yüzde 44 oyla Bosna-Hersek'in ilk devlet başkanı seçilen Begoviç, bu görevi 2000 yılındaki üçlü devlet başkanlığı dönemine kadar sürdürdü. İzzetbegoviç daha önce yaptığı açıklamalarda istifa gerekçesinin sadece sağlık sorunları olmadığını, Avrupa'nın kurduğu Bosna yönetiminin Müslümanlar'a baskı uyguladığını ve kabul edilemeyecekleri tavizlere zorladığını dile getirmişti.
Tarih tanığını kaybetti
Bu yüzyılın başlarında Hind yarım kıtasında nasıl Muhammed İkbal Doğu İslamı'nın derin ve şiirsel bir soluğu oldu ise, onun gibi aynı yüzyılın sonlarında İzzetbegoviç de Batı İslamı'nın soluğu olmaya aday bilge bir kişilik. İzzetbegoviç yakın tarihimizin en önemli ve seçkin Müslüman bilge düşünürlerinden biri.
İzzetbegoviç'in "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı eseri onun entellektüel birikiminin zenginliğini ve derinliğini ortaya koyuyor. Aliya İzzetbegoviç'in hatıraları "Tarihe Tanıklığım" adı altında Klasik Yayınları tarafından okuyucularına sunuldu.
Mücadele adamı: ALİYA
BİLGE Aliya, 1970 yılında yazdığı İslâm Manifestosu adlı bir kitap, 1983'te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı. 1950 öncesinde kurulmuş olan Mladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek suçlaması ile 14 yıl hapse mahkum edildi. Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi.
1989 yılında Yugoslavya'nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu. 1990 yılında İslam Manifestosu'nu yeniden bastırdı. Bu kitap İzzetbegoviç'in İslâmi kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu. İzzetbegoviç'in, komünist dönem Yugoslavyasında cezaevinde geçirdiği yılların, sağlık problemlerinin artmasına yol açtığı belirtiliyordu.
Münevver bir liderdi
Cesaret ve kararlılığıyla hemen herkesin dikkatini üzerinde toplayan İzzetbegoviç, bütün baskılara rağmen boyun eğmeyen ve inandığını hiç çekinmeden her yerde savunan bir insandı. İslamî kimliğini her zaman ve mekanda sergilemekten çekinmeyen, inancından taviz vermeyen bir şahsiyet idi.. Bu tavrını Mahkemelerde yargıçlara karşı olduğu gibi birçok uluslararası kurum ve kuruluşların düzenlediği toplantılarda da ortaya koydu.
Bunlardan biri, 4-5 Aralık 1994'te Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de gerçekleştirilen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı zirvesinde, 52 ayrı ülkenin Devlet veya Hükümet başkanının katıldığı toplantıda kadeh kaldırmayan tek lider o idi. Genç yaşta başlattığı siyasi çalışmalarında, o, her zaman asimile edilmek istenen milletini, öz kimliği olan İslam kültürüyle ayağa kaldırmanın mücadelesini vermişti. O hep zoru ve çileyi seçti.
Osmanlı'nın Balkanlar'dan çekilmesiyle Sırp ve Hırvatlar tarafından yeryüzünden silinip toprakları işgal edilmek istenen Müslüman Boşnak halkı tarihinde ilk defa bağımsız bir ülke olarak semalarında bayrağını çekip kendi ordusunu kurmaya muvaffak olmuşsa, bunda şüphesiz Aliya ve arkadaşlarının çok büyük rolü olmuştur.
Zoru ve çileyi seçti
O sadece siyasi bir lider değil, Bosna halkının sembolü karizmatik bir liderdir de. Denilebilir ki, Bosna Davası, Aliya sâyesinde büyüdü. Aynı şekilde, Aliya da Bosna Buhranı ile.. Bosna Trajedisi ortaya çıkmasaydı, Aliya, belki de zaman değirmeninin içinde ufalanıp giden nice tefekkür ve eylem adamlarından birisi olarak, kaybolup gidecekti..
Ama, Yugoslavya dağıldıktan sonra ortaya çıkan korkunç boğuşma içinde; Bosna, Aliya sâyesinde kendi öz kimliğine uygun bir çizgi izlemek bahtına kavuştu ve Aliya da, inanç, fikir ve eylemlerinin uygulama alanı olarak bulduğu, bağımsız olmak için çırpınan bir müslüman halk ve bir müslüman toprağına..Onun için de, Aliya'nın şahsında, aslında bütün bir Bosna ve hatta Balkan tarihi, ve özellikle Balkan müslümanlarının 500 yıllık sergüzeştlerinin tarihi vardı…
Aliya'nın kişiliği
Aliya tezahurat olur veya üzerine gösteri gölgesi düşer korkusuyla Cuma namazını hangi camide kılacağını en son ana kadar gizli tutardı. Gideceği camiyi, Oğluna ve korumalarına, arabaya bindikden sonra söylerdi. Dini istismardan çok korkardı ve cami avlularındaki ilgiden son derece rahatsız olurdu. Bir gün.. Sisli bir kış havası ve günlerden Cuma. Müslümanlar devam eden Sırp bombardumanından korunmak için yüksek binaların duvar diplerinden hızlı adımlarla camiye koşuyordu.
Gazi Hüsrev Bey camiinde, Hocaefendi hutbede iken Aliya ve oğlu Baqır ve iki koruma girdi. Hoca hutbeyi durdurdu. Hürmeten yer almasını bekledi. Görenler ayağa kalkıp en önde yer vermek istedi. Ancak Aliya, "burası Allah'ın evidir. Burada faraklılık olmaz.. Allah katında en üstün olan, takva sahibi olandır. Herkes, bulduğu yere oturur. Ben burada oturacağım. Bilmiyoruz, belki hepimiz çiğnenecek, öleceğiz; amma, İslam'ı inşallah çiğnetmeyeceğiz... Hocam lütfen hutbeyi tamamlayın!" demişti. Aliya'nın o tavrıyla bütün cemaat duygulanmıştı..
Emekli maaşıyla geçinirdi
Mutevazı evinde sadece emeklilik maaşıyla geçiniyordu. Son ânına kadar sâde bir hayat yaşadı... Arkasından mal ve mülkler bırakan bir lider değil, halkına hürriyeti kazandıran örnek bir mücadele ve ışık tutan eserler bıraktı. O en zor şartlarda bile adâletin üstünlüğünü esas alan bir ahlâk anlayışıyla düşmanları üzerinde bile, saygı uyandırmıştı... Asla, kin duygusuna kapılmayan; hep, iyiliğin ve ahlâkın, adâletin gerçekleşmesini gözetleyen bir fazîlet timsali olarak parladı. Gizliliği, entrikayı sevmezdi. Açık ve şeffaf olmayı önerirdi. Hesap vermekten kaçınmazdı. Makam ve mevki onun için inanç ve ideallerini gerçekleştirme yolunda bir amaç değil, bir araçtı.
Mütevazi ancak onurlu bir kişiliği vardı. Eleştiriye açıktı, tartışmayı severdi. Ancak haksızlığa tahammülü yoktu. Hayatı boyunca, Allah'a ve İslam'a göre şekillenen şahsiyetine, kendine olan güveniyle hep dik durmuştu. Son yıllarında ise, gençlerin yolunu açmak için, huzur içinde makamını güven duyduğu genç kadrolara bıraktı ve onlara tecrübeleriyle yardımcı olmayı sürdürdü.
"Genç Müslümanlar Teşkilatı, özgür Bosna'nın temelidir"
Aliya İzzet Begoviç ailesini ve özyaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: 'Ailem, 1868'e kadar Belgrad'da yaşadı. O yıllarda Sırplar'ın taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman aileler yavaş yavaş Belgrad'ı terketmeye başlamıştı. Dedemin büyük dedesi Belgrad'da Osmanlı Ordusu'nda subay imiş.. Tayini üzerine, Belgrad'dan Bosna-Hersek'in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac'da toprak satın alarak yerleşmiş ve Şamac'ın adı da artık, Aziziye olmuştu.
Çünkü, zamanın Osmanlı Sultanı Abdulaziz Belgrad'da Sırplar'ın taşkınlıklarından rahatsız olan Müslüman ailelerin Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba oluşturmalarını emretmişti. Böylece Müslümanlar'dan oluşan yeni bir kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar Belgrad'da Müslümanlar rahat değilmiş ve Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdulaziz'in bu girişimiyle Müslümanlar'ın can ve mal güvenliği sağlanmış. Bu kasaba büyümüş ve Yukarı Aziziye ve Aşağı Aziziye diye iki bölüm halinde anılmış...
Ölümün eşiğinden döndü
Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa'lar) tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç etmişlerdi. Aliya'nın ailesi de 1927'de Saraybosna'ya yerleşmişti. O yıllarda Saraybosna'da okuyordu. 1944 yılı Haziran ayı idi. 'Ustaşa'lar, Aliya'yı hayalî Büyük Hırvatistan Ordusu'na almak istiyorlardı. Aliya, onlardan kurtulmak için Müslümanlar'ın yoğunlukta olduğu Gradaçac kasabasına kaçmaya karar verdi. Gradaçac'a varmadan, Sırp milliyetçileri (Çetnikler) tarafından yakalandı.
Ormanlık bölgedeki karargahlarına götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazını keserek öldürmeye karar verdiler. O sırada karargaha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde Aliya'yı sorguladılar. Hırvatlar kendisini zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac'a kaçmaya karar verdiğini söyledi. Bunun üzerine Çetnikler'in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle "Bunu öldürmeyin!" dedi.
Gerekçesi ilginçti: "Bunun dedesi Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Sırplar'ı kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler Aliya'ı öldürmekte kararlıydı. Ancak Albay ısrar edince Aliya'yı bıraktılar.
Genç Müslümanlar Teşkilatı ve Hapis
Askerlik görevinin sonuna doğru, 1 Mart 1946'da bir asker olarak tutuklandı. İddianame'de 'Mladi Muslimani' (Genç Müslümanlar Teşkilatı) üyesi olmak, Tito'nun fikirlerini eleştirmek ve onun fikirlerini devletleştirmek isteyen savaşcı önderler kabul edilen Partizanlar'a karşı muhalefet oluşturmak ve Sovyet karşıtı gizli propaganda yapmak gibi iddialar yer almıştı.
İddialar doğruydu. Aliya'yı çok iyi tesbit etmişlerdi. Hitler ile işbirliği yapan Hırvat Ustaşa'ları ile Sırp milliyetçiliğini temel esas alan Draja Mihailoviç önderliğindeki çetniklere karşı elde edilen zaferden sonra devletini kuran Josef Broz Tito Yugoslavya toprakları içindeki müslüman nüfusun varlığından korkuyordu.
Müslümanları yeni rejim içinde eritmeyi hedefleyen Tito, bu görüşe engel olan tüm teşkilatları yasaklamış ve üyelerinin mahkum edilmesini emretmişti. Aliya da bu plan çercevesinde tutuklanıp yargılandı. Başlatılan bu kampanya sonucu cezaevleri müslümanlarla doldu. Mladi Muslimanií (Genç Müslümanlar Teşkilatı) öncüsü çok sayıda kişi ağır cezalara carptırıldı.
"Gizlice İslami eğitim alıyorduk"
İstanbul-Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek Müslümanları için çok önemli olan ve İkinci Dünya savaşı yıllarında kurulan Genç Müslümanlar Teşkilatı'nın Komünist Sırp yönetiminin baskıları ve Sırp gizli servisinin takiplerine rağmen Boşnak gençler arasında yayılıp örgütlendiğine ilişkin ilginç anekdotlar anlatıyor. İzzetbegoviç, 16 yaşında girdiği Genç Müslümanlar Teşkilatı'ndaki fikri çalışmaları şu sözlerle anlatıyor:
"O sıralarda, Ali Mutevelliç tarafından kaleme alınan ve büyük bir hayranlık duyduğum 'İslam Işığında' adlı eseri okudum. Bu, çok kıymetli bir eserdi ve benim üzerimde büyük etkisi olmuştu. Ayrıca Osman Nuri Haciç'in yazdığı 'Hz. Muhammed ve Kur'an da bana yön veren eserlerdendir. Yaklaşık 300 sahife olan bu kıymetli eser, idealist bir uslûbla yazılmıştır. Bu ve benzeri kıymetli eserler o zamanlar Mostar şehrindeki faaliyet gösteren 'Kalaycı' Kütüphanesi tarafından bastırılmıştı. Bu çok büyük bir hizmet olmuştu ve teşkilatımız üyeleri bu eserlerden büyük ölçüde istifade etmişlerdi. Bu eserler teşkilatımızda okunuyor ve tartışılıyordu. Böylece ilk aylardan başlayarak İslam'ı gerçek kaynaklarından öğrenmeye başlamıştık. Üyelerimizin sayısı büyük bir hızla artıyordu. Müslüman gençlik içinde teşkilatımız büyük bir kabul bulmuş oldu."
'İslam Bildirisi' nasıl kaleme alındı
1970'de müslümanların mevcut durumunu göz önüne alarak 'İslam Bildirisi'ni kaleme aldı. Bu bildiri aslında bir çağrıydı, sadece Bosna ve Yugoslavya müslümanlarına değil, tüm dünya müslümanlarına hitap ediyordu. Aliya, çağrısında müslümanlara yeniden uyanış ve dirilişin öncüleri olma ve İslam'da şuûrlanmayı işlemeye çalıştı.
Baskılar ve yasaklara karşı siyasî bir şuûrlanmanın başlatılması ve haksızlıklara karşı haklı bir siyasi başkaldırının başlaması gerektiği düşüncesinden hareket etmişti. Bildiri Yugoslavya'da olduğu gibi İslam dünyasında da büyük yankı uyandırdı ve çokca tartışıldı. Büyük bir kısmını ceza evinde yazdığı "Doğu ve Batı arasında İslam" kitabı da öyle oldu. Kitabın çeşitli dillere tercüme edilerek tartışılmaya başlanması Komünist yönetimi endişelendirdi. Ağustos 1983'te Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi arkadaşımla yeniden tutuklandı, 14 yıla mahkum oldu.
"Affedilmem için yalvarmam istendi"
6 ay sonra itirazda bulundu, cezamızın hafifletilmesini istedi. Fikir suçlusu olarak cezalarımızın indirileceğine inanmıştı. Ancak 14 yıl olan cezası, 12 yıla indirildi. Bir kere daha dilekçe vererek cezasının hafifletilmesini talep etti. Bu sefer 9 yıla indirildi. 1987'de zamanın 'Af Komisyonu' Başkanı Zdravko Durişiç, Aliya'nın evine mektup göndererek iki kızını yanına çağırdı. Onlara 'Bu dilekçeyi babanıza götürün, imzalasın, onu serbest bırakacağız' diyerek bir yazılı dilekçe örneği verdi. Kızları sevinç dilekçeyi imzalamasını istediler. Dilekçede 'Yaptıklarım yanlıştı ve pişman oldum. Affımı istiyorum ve bundan sonra, normal hayata döneceğimi ve siyasetle asla uğraşmayacağımı garanti ederim' ifadesi vardı. Asla kabul edemiyeceği dilekçeye imza atmasını istiyorlardı. Çünkü onlar korkmuşlardı, gelecekde yeni bir örgütlenmeye girişeceğini iyi biliyorlardı. İmzalamayı reddeti.
www.dunyabulteni.net teşşekkür ederiz
Bir Ağaç Bir Şehit @ 18-05-2008 00:53
(Aşağıda okuyacağınıız aşk metini Ebuzer adlı romandan bir parçadır.Bir şehit bir aşk ,bir Ebuzer'in öyküsü)
YALNIZ ŞAHİT OLANLAR ŞEHİTTİR

Kenan, dün seni koruyabilmiştim ama şahadet seni bekliyormuş. Sen ki hamile karına ve doğacak çocuğuna daha güzel bir gelecek hazırlamak için bu sefere katıldın. İlk aldığın parayı ona ve doğacak çocuğuna verdin.
Kenan, dünya ne garip bir yer değil mi? Ne güzel dostların oluyor; ama onlarla ayrılık tez başlıyor. Sen de bunu şimdi anladın. Benim nice dostlarım vardı: Senin peygamberin, son peygamber Muhammed, benim en yakın dostumdu. Ben ona doyamadan ayrıldı aramızdan. Üç günlük geldiği dünyadan kurtulmak ister gibiydi sanki.
Kenan, gözü yaşlı kalan geline, ben ne diyeceğim şimdi. O bana sormaz mı seni. Bak seni buraya bırakıyorum. Kısacık bir zaman içinde, Kıbrıs seferinde böylesine bir dostum olacakmış. Şimdi senden ayrılıyorum Kenan’a.
Ebuzer gözyaşlarını silerek komutana yöneldi. İçinde hem burukluk hem de gururuna yenilmiş bir komutanla konuşma hüznü ve öfkesi vardı.

—Komutan buraya bıraktığımız şehitlerin aileleri için neler yapılacak. Bu Müslümanlar sizin gururunuz yüzünden için şehit oldular.
—Hayır, Ebuzer onlar Allah’ın dinin yayılması için şehit oldular.
Ebuzer alaycı bir tavırla “Allah’ın dini için altın pazarlığı nasıl yapılıyor.” Buraya fetih için mi geldik, yoksa ganimet elde etmek için geldik? Fetih olmayınca vergiye bağladık Kıbrıs’ı.”
Askerler söylenenlere kulak kabartıyor bu adam neler söylüyor öyle diye anlamaya çalışıyor. Birisi anlamak için kendisini çok zorluyor, konuşulanları anlaması ona zor geliyordu.
—Şam Valisi Muaviye’ye söyleriz; o gerekeni yapar, benim yetkimin üzerinde bir şey istiyorsun benden.
—Büyük komutan: Senin sözünü geri çevirmez. Medine’de senin yaptığın bütün seferleri duyduk. Senin onun için mühim bir komutansın. Bak zırhlı şövalyelere karşı yapılan taktik sayesinde, kaç bölük piyade askere zırhlılardan kurtuldu.
—Tamam, tamam Ebuzer bu şehitlerin aileleri için bir miktar maaş bağlanması için çalışacağım.
—Zaten bu para beytül maldan çıkmayacak. Kıbrıs Kralı’ndan alacağınız cizye vergisi şehitlerin haklarını karşılar sanırım.
Hepsi koyun koyuna bir arada yatacaklar, uzunlamasına kazılmış üç hendeğin içine bütün cesetler gömülür. Mezar yeri belli olsun diye her birinin başına gelecek biçimde bir taş yerleştirilmiş, Kuran’ı ezbere okuyan Numan, Kuran’dan ayetler okuyor. Okuduğu bir ayette: “Ondan geldik, yine ona döndürüleceğiz.” Bu ayetti bütün askerler tekrarlıyor. Son olarak Fatihayı kim bilir, ne zamana okuyacaklardı, Kıbrıs’ta bıraktıkları şehitlere.

Acı Haber
Kasiyun Dağı’nın kuzeyine düşen bölge, Şam ordusunun konakladığı yerdir. Kasiyun Dağı çöle doğru uzanan ovanın orta yerinde kalmış. Şam şehrinin Kasiyon Dağı’nın eteklerine kurulduğu Lübnan Dağlarından kopup gelen yanındaki iki dağa omuz vermiş bir dağ. Lübnan Dağlarının heybetli öksüz çocuğu gibi engin düzlüğün ortasında ben varım der.
Şam ordusu Kasiyun Dağı’nın öte yüzünde kendisine bir yer etmiş. Arka taraflara doğru uzanan geniş ovada, portakal ağaçları, limon bahçeleri içinde uzanıp gider.
Asırlar öncesinde yapılan surların arasına sığmayan Şam surların dışına taşmış; hurma bahçelerinin, etkin tarlalarının, zeytinliklerin yanlarında küçük mahalleler yer almaya başlamış.
Şam şehrinde akşamlar, ufkun ötelerine doğru büyüyen kızıl dumanı ve güneşin eflatun renginin rüyalarından bu ismi aldığını anlarız. Şam’ın bir dışına çıkıp kuzeye doğru ilerlediğinizde, sabahları ve akşamları aralıksız Akdeniz’den doğuya esen rüzgârlarla karşılaşırsınız. Öylesine aralıksız eser ki artık rüzgârın şiddetiyle ağaçlar doğuya doğru başını eğmiştir.
Surların arasında kalan şehrin içinde, surların hemen dibinde başlayan Şam’ın çarşısı ile karşılaşırız. Bu çarşı uzayıp gider. Baharatçılar, kumaş satanlar, gümüş satanlar, zeytin satanlar, Şam’ın tatlısını satanlar, el yazmaları satanlar, nalburiye satanlar, sarraflar hepsi burada dizilmiş, gün boyu ticaretlerini yaparlar.
Çarşının bitiminde Roma kalıntılarının arasında altı yedi metreye yakın duvarları ile bizi karşılayan ihtişamlı bir yapı ile karşılaşırız. Bu yapının bir çarşı kapısı birde cümle kapısı vardır. Yeşil mozaiklerle süslenmiş cümle kapıdan girişte hemen karşımızda duran ihtişamlı bir yerde karşı karşıyayız.
Yeşil rengin altı tamamıyla çizilmiş bir minyatür o yapının yüzünü süslemiştir. Hemen yan tarafta ise uzunlamasına büyüyen cami. Burası Muaviye’nin yeşil sarayı yan tarafı ise Ümeyye Camii. Bir yanda saray diğer yanda camii… Caminin ve sarayın kudreti için dört yana inşa edilmiş minareler.
Şehrin caddeleri sokakları öylesine dar ki iki tarafa dizilmiş binalar, birbirlerinin ellerini tutacak kadar yakın. Sokak aralarında imalat atölyeleri mevcuttur. Her mahallede bir mahalle mektebi açılmış. Okulların bina girişlerinde olmasına özen gösterilmiştir.
Sokak aralarında bil hassa çarşı ve yeşil sarayın çevresinde asker ikişer devriye gezer.
Şam şehri, ne Kufe gibi yeni kurulan bir şehridir ne de Medine gibi tevazünün ve aşkın şehridir. Şam ili askeri ile gücü ile parası ile varlığı ile kendine has bir şehir olmuştur.
Ümmüzer evlerinde kızı Rukiye ile beraber yeniden aralarına babalarının dönüşünü parlayan gözlerle karşılamış artık bizimlesin baba diyerek onunla bir daha ayrılmamak için ona sarılıyorlardı.
—Hoş geldin baba seni çok özledim.
—Hoş geldin Ebuzer yine aramızdasın.
Ebuzer hanımına ve kızına bakıyor, iyileşmeye başlamış yarasını onlardan gizlemeye çalışıyordu. Aklında şehit olmuş Kenan’ın eşinin hayali geziyor, Ümmüzer’le içinden geçenleri paylaşmak istiyordu. Medine de İbrahim’i bırakmış, Kıbrıs’ta Kenan’ı bırakmıştı.
—Ümmüzer seninle paylaşmak istediğim bir gerçek var.
Hep beraber dışarı çıktılar. Medine’deki evlerinde günlerinin çoğu evlerinin önündeki bahçede geçerdi.
Sabahın serin rüzgârıyla hışırdayan ağaçlar saçlarından dökülen çiğ damlaları; limon ağaçlarının ferahlatıcı kokuları; bize merhaba diyordu. Cıvıldayan serçeler hu hu ötüşleriyle güvercinler sabahın telaşını karşılıyorlardı.
Ne akşam vakitlerinde etrafı kaplayan kızıl toz ne gündüzleri buğulu sis ortalığı kaplamıştı.
Berrak havanın kokusuna toprak kokusu, limon kokusu, narçiçeği kokusuna karışmış…
Bize sunulan nice nimetler var: Hangi birisini sayayım her biri birbirinden güzel.
—Ümmüzer merak etmedin mi sana söyleyecekleri mi?
—Benim de sana söyleyeceklerim var. Önce sen başla.
—Kıbrıs seferinde eşini sefere uğurlayan bir kadın vardı. Kadın hamileydi kocası Kenan o savaş esnasında şehit oldu. Onun kanlı gömleği bende o kadını bulmam lazım. Ona kocasından kalan son yadigârı vermem lazım. Bana yardım eder misin?
Tabii Ebuzer, benim söyleyeceğimde yanımızda oturan komşumuza yardım edelim teklifiydi.
Rukiye, annesi ve babası birbiriyle konuşurken Safiye ablasını yanına, babasının ona yeni aldığı bebeğini, göstermeye gidiyordu.

Safiye, bahçenin önünde bir çukur kazma telaşesi içine girmiş, Rukiye’nin yanına geldiğini bile fark edemiyordu.
Safiye abla bak, babam bana Kıbrıs’tan getirmiş.
Safiye, hiçbir şey belli etmemenin çabasıyla; bulutlu gözlerle Rukiye’ye, “ne güzel” demekle yetiniyor, sonra çukur kazmaya devam ediyordu. Sanki Rukiye’den saklamaya çalıştığını açığa vurmaktan korkar gibiydi.
Rukiye’yi gören annesi ve babası onun yanına doğru geliyor.
Ümmüzer Safiye’ye selam veriyor, Safiye kazma işini aksatmadan selam alıyor. Ebuzer bu kadını yandan görüyordu.
Oysa tanıyordu sanki. Gemi kalkarken el sallayan sonra ağlayarak giden bu değil mi?
Evet, bu o
Kenan benim arkadaşım onunla beraber çarpıştık.
Safiye şimdi küreği yere bırak
Ebuzer Ümmüzer’le beraber Safiye’nin yanına yaklaşmışlardı. Evet o…
Safiye biz geldik.
Safiye hala toprağı kazma niyetinde. Onu hiç duymamıştı bile. Toprağa elindeki kazmayla sürekli vuruyor, kendini ondan alamıyor.
Ebuzer bir anda Safiye’nin elindeki kazmayı tutuvermişti.
Safiye o an Ebuzer’le yüz yüze geldi.
—Senin bana vereceğin haberi biliyorum. Senin neler yaptığını da biliyorum.
Ona hiç kimse bir şey söylememiş nerden bilebilirdi ki olan biteni.
Bu gece rüyamda Kenan’ı gördüm. Senin onun hayatını kurtarmak için kendini mızrağın önüne attığını da bana o söyledi. Ona ait olan gömleği taşıdığını da biliyorum. Şimdi Kenan’ın hatırasına bir ağaç dikeceğim. Dikeceğim çınar ağacı onun hatırasını yaşatacak.
Safiye rüyasını anlatırken, Ebuzer’in elinden kazma düşüverdi. O an Safiye çok metin bir halde bu olan biten her şeyi anlatıyordu.
Kenan’dan bana kalan bir yadigârı da çınar ağacının dibinde onun köklerinin arasında dursun.
Gelen kanlı gömleği kokluyor, gözlerine yüzüne sürüyor, hıçkırıklarla dolu gözyaşlarını kanlı gömleğe siliyordu.
Kenan’dan ona gelen tek hatırayı ağacın dibine koyarken, karnındaki şehidin hatırasının da doğacağı günü sayıyordu.

Aşkın yolu bitmeyen bir yoldur.
Rachel Corrie @ 18-05-2008 00:53
Filistinli bir ailenin yok edilmesini önlemeye çalışırken İsrail'in askeri bir buldozeri tarafından ezilen Rachel Corrie hâlâ gönüllerde yaşıyor...
kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım..."
Nasıl da güzel duruyordu (İsrailliler çocukları öldürmeyin) anlamındaki "İsraeli army stop shooting children" yazan pankartın yanı başında…
Ve belki de adını dahi duymadığı bir şairin "çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsin…" dizeleriyle yıllarca önceden kendisine selam ettiğinden habersiz…
İnsanlığın büyük bir çoğunluğunun istemediği korkunç bir savaşa doğru sürüklenirken küremizin dört bir yanındaki protesto yürüyüşlerinde pankartlarda resmi dolaştırılan ya da kuklaları ateşe verilen 'kötü adam'ların birçoğu Amerikalı. Bush, Rumsfeld, Cheney, Wolfowitz vs... Tam böyle bir dönemde aynı kalabalıkların yüreğini hayranlık duygularıyla dolduran 'güzel insan'ın da Amerikalı olması ne kadar garip değil mi?
Adı Rachel Corrie…

Henüz 23 yaşında, kocaman adamların henüz keşf edemediği masum ve tertemiz bir yüreğe sahipti. Ülkesinin vicdanıydı o, kaybedenlerin, yıllardır kaybetmeye mahkûm edilenlerin safında çıktı son yolculuğuna... Hiç tanımadığı, istese hiç de tanımayacağı, "bana ne…" deyip geçebileceği insanların, acılarına sırt çevirebileceği insanların yanında olmak için gerdi göğsünü tanklara... O, insanlığın ve insanlığımızın vicdanıydı, sesiydi…
Cesur ve asil kızlar hala hayatta ve bizimle, insanlığımızla. Onlar Vietnam’a asker taşıyan ABD asker trenlerini durdurdular, 1968’de Prag’da ve 1991’de Moskova’da Rus tanklarını durdurdular. Fransız, Rus, Amerikalı ve Alman tank ve tren sürücüleri bilir, bir canavar bile bir genç kız yavaşça yoluna çıktığı zaman durur.
Fakat bu kez öyle olmadı, olamadı... Her zaman insani duygular galip gelemezdi ya…
Rachel Corrie başka bir masalın canavarı tarafından buldozerle ezilerek öldürüldü. Bu Amerikalı genç kız, zarif ve savunmasız vücuduyla bir Siyonist buldozerinin Filistinli evlerini yıkmasını engellemeye çalışıyordu. Bilemezdi ki, sürücüsü onu görecek ama 10 tonluk çelik makinesini onun üstüne sürecek, iki kez üzerinden ileri ve geri gidecek.
İsrail ordusunun bir buldozeri tarafından ezilerek öldürüldü Rachel Corrie. Ajanslar, ezilişinin fotoğrafları geçti hemen; ilk karede bir buldozerin önünde duran sarışın bir kız, sonra buldozerin ilerleyişi ve geri gitmesi, son karede de ezilmiş, kanlar içinde bir yüz ve beden... İki dakika önceki sarışın kızdan bir eser kalmamıştı; ezilmiş kanlar içinde bir yüz…
16 Mart 2003’te Gazze'deki Refah mülteci kampında bi