Sineofrenik @ 08-10-2008 21:07
http://sineofrenik.blogspot.com
"Bloglama"'ya farklı ve daha dolu bir yerden devam etme kararı aldım. Reset Dergisi'ne bağlı olarak yayınını sürdürecek ve bu blogtan daha çok içerik barındıracak olan bu yeni blogta yazar olarak başladım. Güncel haberler, haftalık film eleştirilerini, gözdenden kaçan önemli filmleri keşfettiğimiz "Gözden Kaçanlar" bölümündeki film eleştirileri ve en önemlisi festivallerde gördüğümüz (mesela önümüzdeki filmekimi 2008 ve Altın Portakal '08) filmlerin kısa notlarını geçeceğiz. Perdede gösterilen herşey hakkında kısa ama altın değerinde çiziktirmelere meydan olacak Sineofrenik. Umarım daha kaliteli bir blog olduğuna inandığım orada da okumaya, yorumlamaya devam edersiniz.
* Hayır, hayır bu bi son değil, tam tersi yeni bir başlangıç. Gerçi her yeni başlangıç bir de son değil midir? Tamam, tamam kabul. Bu bir son. Ama tatlı bir son. Bir nevi basamak atlama. Binlerce basamaktan birini atlama. Bu yüzdendir ki, daha çok ve daha hızlı basamak çıkabilmek için, geride kalan bacağımı bu basamaktan çekmek zorundayım.
4 Luni 3 Septami si 2 Zile @ 05-08-2008 21:33

Yönetmen & Senarist: Cristian Mungiu
Vizyon: 18 Ocak 2008 (Türkiye)
Tür: Drama
Süre: 113 dk.
Yapım: Romanya
Dil: Romanian & İngilizce
Bazen bizi en çok şaşırtan yapımlar daha önce pek dikkatimizi çekmemiş, adını fazla duyuramamış ülkelerin sinemalarından gelebiliyor. Belki de atağa geçmiş Güney Kore sineması gibi Romanya’dan çıkan bu yapıtla birlikte Romen Sineması da sesini duyurabilir. Ülkemizde gösterim şansı bulmuştu, ne kadar dikkate değer bulundu bilmiyorum ama hakkında üç beş kelam bir şey söylememeye gönlüm razı gelmedi.
Film, komünizmin son demlerini yaşayan, Çavuşesku’nun diktatörlüğünün altında ezilen Romanya’da oda arkadaşı olan Otilia ve Gabita’nın, kürtajın yasak olduğu bir düzende hamile kalan Gabita’nın bebeğini yasal olmayan yollardan aldırma çabalarını anlatıyor. Sabah başlayıp aynı günün gecesi de bitiyor. Sadece bir gün içinde karakterlerin yaşadıkları sayesinde o döneme, devletin sıkı kontrolüne, kısıtlamalara da tanıklık ediyoruz.
Aslına bakarsanız filmin bir esprisi yok dersem çok da haksızlık etmiş olmam sanırım. Beklenildiği gibi ilerleyen filmler izleyicinin pek hoşuna gitmez doğal olarak. Şaşırmak, heyecanlanmak, gerilmek ister seyirci. Düz bir çizgide ilerleyen, durağan başlayan aynı şekilde devam edip olması gerektiği gibi de biten bir film bu. Aslında başka bir film için bu eleştiri olumsuz bir anlama gelebilirdi, hatta yerin dibine sokmamız için yeterli bir sebep oluşturabilirdi ama 4 ay, 3 hafta, 2 gün’ün “olayı” diye ifade edebileceğimiz şey burada. Film boyunca sürekli sizi her an bir şey olacakmış, karakterlerimizin başına bir aksilik gelecekmiş gibi hissettirmesi; ama o beklediğiniz şeyin hiç gelmemesi. Şaşırtma işini hiç şaşırtmadan filmi bitirerek yapıyor. Hikayenin akışı içinde -gözümüze sokmasa da- o gerilimi, heyecanı, gerginliği iyi hissettirmiş. Özellikle son sahnelerde Otilia’nın gece karanlık sokaklarda panik içinde dolaşırken gelen cam kırılması sesi ve köpek havlaması gibi dış etkenlerle yaratılan gergin hava izleyici inanılmaz tedirgin ediyor. Karakterin o anki ruh halini gerek başarılı oyunculuğu sayesinde, gerekse o sahnenin tekinsiz ortamı nedeniyle derinden hissedebiliyoruz.
Yönetmenin çekim tekniği de filmi ilginç kılan diğer bir unsur. Bilinçli bir tercih olduğunu bilmesem elinin ayarı yokmuş diyebilirdim rahatlıkla. Çünkü bazı sahnelerde oldukça hareketli oradan oraya sallanan kamera kullanmışken, bazı yerlerde kamerayı sabitleyip uzun bir süre çekime devam etmeyi tercih etmiş. Bilhassa Otilia’nın erkek arkadaşının evine yemeğe geldiği masadaki sahnelerde sabit kadrajdan çekilen bölümler filmin en rahatsız edici kısmıydı bana göre. O anda arkadaşının yanında olması gereken bu kızın ifadesini, masadaki halini gördükçe o kadar daralıyorsunuz ki siz de onunla birlikte çığlık atmak, masadan kalkıp gitmek istiyorsunuz. Oraya, yemekte dönen muhabbete, o aileye olabildiğine uzak o anda. Yalnızca bedeniyle var. Kimse durumunun farkında değil, erkek arkadaşı bile. Bir de üstüne üstlük ailenin sınıfsal eleştirilerine, aşağılamalarına maruz kalıyor.
Otilia rolündeki Anamaria Marinca yalnızca yemek sahnesindeki “ne işim var benim burada?” manasındaki boş bakışlarıyla bile takdiri hak eden bir oyuncu. Bunun yanında fetusu düşürtecek olan Mr. Bebe isimli karakter filmin asıl kahramanı herhalde. Kısa performansıyla filme damgasını vurmuş.
Film ne sadece komünizm Romanya’sı ile ilgili ne de kürtajla. Yasakların, baskının, yozlaşmanın yoğun olduğu bir ortamda içinde bulundukları kötü durumdan kurtulma çabasında olan iki arkadaşla ilgili. Bir dayanışma hikayesi. Gün bittiğinde masada karşılıklı oturdukları sahnede Otilia’nın söylediği söz ve arkasından gelen bakış çarpıcı bir final olmuş. Yaşadıkları gün belki de hayatlarında bir dönüm noktası olabilecek nitelikte olmasına rağmen, şu cümleyi sarf ediyor Otilia: “bir daha bu olay hakkında hiç konuşmayalım”. “4 Months, 3 Weeks, and 2 Days” 2007 yılında Avrupa’dan çıkan iyi işlerden. Her ne kadar akademi yabancı film dalında adaylığa layık görmeyerek bütün tahminleri yanıltsa da bence çok daha iyi yerlerde olmayı, gözden kaçmamayı hak eden bir film.
Mert Yenici_________________________________________________________________Tam dört ay, üç hafta ve iki gün önce hamile olan bir kızın, Romanya'da komünizmin sonlarına doğru yaşadığı sıkıntıyı gözler önüne seren ve Cannes'te Altın Palmiye'ye ulaşan film, karakterlerin yaşadığı çaresizliği içinizde hissetirmeyi başarıyor... Filmin başında, daha ilk karede gördüğümüz bir iki balıklı akvaryum, komünizm döneminde yaşayan halkın metaforu oluyor. Aslında o anda anlıyoruz ki, filmin gerçek amacını, bir insanın yaşadıkları üzerinden Romanya'daki komünizmi, Çavuşesku’nun iktidarda olduğu son yılları anlatmak.
Otilia ve Gabita, yurtta aynı odayı paylaşan iki üniversite öğrencisidir. Gabita’nın istemediği hamilelikten kurtulabilmesi için ucuz bir otelde yasadışı bir kürtaj geçirmesi gerekir, arkadaşı Otilia da bu süreçte ona destek olur. Film boyunca yaşanan gerilimi iliklerimizde hissettiren ve dönemin portresini güçlü, cesurca çizen film aynı zamanda yönetmen Cristian Mungiu’nun "Tales From the Golden Age" üçlemesinin ilk filmi. Tabii ilk filmin başarısı büyük bir beklentiye yol açmış durumda. Yönetmen, atmosferi oluşturmada oldukça başarılı. Hiç müzik kullanılmamaması ve kameranın sadece oyuncuları takip etmesi ise gerçeği tarafsızca gösterildiğine kanıt. Normal hayatı görünmeyen bir hayalet kameranın eşliğinde izliyoruz. "İlhamımı gerçek hayattan alırım" diyen bir yönetmenin yarattığı bu atmosfer zaten filmin en büyük artısı. Müziksiz ve mükemmel oyunculukla, gerilim dozu giderek artan bir atmosfer sizi sert yakalıyor ve sonlara doğru yerden yere vuruyor.
Sürekli hata yapan, bulunduğu durum içinde, yaşadığı sıkıntılarla ölçüşemeyecek kadar hayata dair acemi olan Gabita ve onun hatalarının cezasını çeken arkadaşı Otilia'nın çevresinde dönen film zaman zaman o kadar gerçekçi ki insan belgesel izliyormuş hissine kapılıyor. Komünizmin engellerine rağman bulunan bir otel odası ve sonunda karşımızda filmin kilit oyuncusu; bebeği düşürecek olan adam... Komünizmin yararlanan bir kesimi sembolize eden doktoru oynayan kişi, belki de yaşamının en iyi oyununu çıkarıyor. Hatta gönlümüzden, en sinir edici role bürünüpte bunu en iyi başarmış biri olarak büyük bir ödül alıyor. Parayı yeterli bulmayan, kurallarının çiğnendiğini düşünen ve ardından da bu eksik para karşılığında Otilia ile birlikte olan bu adam, kesinlikle komünizmin nasıl bir şey olduğunu tüm gerçekliğiyle izleyicinin aklına sokuyor. Ve çaresizlik içinde iki genç kıza baktıkça o zamanın koşullarını, yaşayış şeklini daha iyi anlıyoruz. Hatta aklımızdan uzun süre çıkmıyor bununla ilgili diyologlar, Otilia'nın gerilimli yüzü, adamın bağırışı...
Senaryo, düzgün çalışmayan neon otel lambaları, karamsar tablolar ve daha bir çok ince ayrıntıyla dönemi çok iyi tasvir etmiş. Otelia'nın, sevgilisinin ailesine yemeğe gidişi ve yemekte konuşmaları, Romanya'nın öncesi ve o anki haliyle ilgili çarpıcı diyologlara meydan oluyor. Film kesinlikle kürtaj karşıtı değil. Sadece trajik bir hikaye üzerinden Çavuşesku'nun kurşuna dizilmesine 2 yıl kala, demir perde ülkelerinin belki de en talihsizi olan romanya'daki sosyal ve politik çürümeyi anlatıyor. Tabii ki kusursuz derecede gerçekçi, tarafsız ve cesurca. Sonuç olarak iki kız arkadaşın herşey bittiğinde, önlerindeki "et" yemeğine bir alternatif aramalarıyla bitiyor film...
Burak ÇevikAugust Rush @ 05-08-2008 16:44

Yönetmen: Kirsten Sheridan
Senarist: Nick Castle & James V. Hart
Vizyon: 29 Şubat 2008 (Türkiye)
Tür: Dram & Müzikal
Süre: 114 dk.
Yapım: ABD
Dil: İngilizce
Beğendiğiniz, çok sevdiğiniz bir film hakkında yorum yapmak nefret ettiğiniz, “parama ve zamanıma yazık” dediğiniz bir film hakkında yorum yapmaktan çok daha zordur. Sevmediğiniz bir filmin her unsurunu yerin dibine sokabilirsiniz rahatlıkla, aklınıza ne geliyorsa sayabilirsiniz. Ama bazı filmler vardır ki, sizi derinden etkileyen, uzun süre aklınızdan çıkmayan ya da içinize işleyen; işte onlarla ilgili yorum yapmak zordur. Karar veremezsiniz çünkü hangi bir güzelliğinden bahsetsem diye.. veya nasıl anlatsam o etkileyiciliğini… bazı filmler vardır, pek kıyıda köşede kalmışlar, isimlerini duyuramamışlar, ödül almamış, övgülere boğulmamışlardır. Herkes bilmez. Ama siz izlemişsinizdir. Sizin için daima özel bir yeri olacaktır ve hep kendinizi özel hissedeceksinizdir, izlediğiniz için. August Rush tam olarak böyle bir film. Az bilinecek, özel ve ifade edilmesi zor.
Hikayeyle müziğin iç içe geçtiği filmleri seviyorsanız, tam yerine geldiniz. Gerçek adıyla Ethan, sahne adıyla(evet) August Rush’ın hikayesi bu. Çello çalan Lyla ile rock şarkısı Louis yıllar önce bir partide tanışıp birlikte olmuş fakat kahpe kader onları ayırmıştır. İlk görüşte aşkın meyvesi olan çocukları Ethan, yıllarca yetimhanede büyümüş ve müziğe olan inancı sayesinde anne-babasını da bulabileceğine inanmıştır. Ailesini bulmayı kafasına koyan Ethan kendini New York’un kalabalık caddelerine attığında yıllar önce ayrılan iki aşık ve August için kader ağlarını örecektir. Bakmayın siz benim böyle “Sezercik New York”ta tandanslı anlatımıma. Türk Filmi havasında gözükse de gayet iyi işlenmiş ve en ufak arabesk bir hava sezdirmeyen bir film.Bilmem Billy Elliot’ı seyrettiniz mi ama August Rush da bana fazlasıyla Billy Elliot’ı anımsattı. Nasıl ki onun hayatında dans varsa August’un hayatı da müzikten ibaret. Müziğe ve onun sayesinde ailesine ulaşabileceği inancını hiç kaybetmemesi fazla duygusal ve klişe gelebilir ama bazen elimizde kalan tek şeyin umut olabileceğini gerçekçi bir biçimde anlatmış, her ne kadar yer yer gözümüze sokmuşsa da...
“Felicity” dizisinden bu yana özel bir hayranlık beslediğim Keri Russell’ın bulunuyor oluşu bile filmi izlemem için yeterli bir sebepti. Kendisi “döktürmüş” diyemeyeceğim bir oyunculuk sergilemiş olsa da gayet başarılı. Jonathan Rhys-Myers’ı pek sevmem ama “Elvis: The Early Years” isimli televizyon filminde gördükten sonra müzikal altyapısının da olduğunu öğrenmiştim. O yüzden bu filmde de rock şarkıcısı olarak pek göze batmıyor. Genç oyunculara destek çıksın, filmi daha derlesin toparlasın diye mi kendisini seçmişler bilmiyorum ama “Robin Williams’ın bu filmde ne işi var?” diye sormak istiyorum yetkili kimse. Bırak kurtarmayı, filmin başarısını aşağı çekmiş diyebilirim. Yapmacık mimiklerinin rahatsız ediciliği, başarısız oyunculuğu bir yana oynadığı karakter de nasıl gereksiz anlatamam. Bu adam böyle zorlama karakterlere pek gitmiyor. Kendisinin en içten performansı Oscar aldığı “Good Will Hunting” filmindeki Profesör McGuire karakteri olarak kalacak herhalde benim gözümde. Tabi filmin en takdire şayan performansı Fredie Highmore’dan gelmiş. İlk defa Finding Neverland’daki Peter Pan karakterine esin kaynağı olan Peter olarak izlediğimde ileride çok başarılı olacak demiştim (yanılmamışım, aferin bana). İçten performansıyla filmi alıp götürmüş.
“August Rush” bir müzikal değil ama müzik filmin tam da merkezinde duruyor. Müziğin kalabalık şehrin gürültülü caddelerinde bile olabileceğini, duymaktan bıktığımız rahatsız edici seslerin bile bir melodisi olduğunu; tek eksik olan şeyin “iyi bir dinleyici olmak” olduğunu, bazen “böyle şeyler ancak filmlerde olur” dedirten bir şekilde anlatmış. Zaten hikaye de modern peri masalı tadında, fazla kafa yormamak gereken cinsten. Tek yapmanız gereken arkanıza yaslanıp keyfini çıkarmak.
Filmin tek talihsizliği Recep İvedik’in sinema salonlarını tekeline aldığı bir dönemde az kopya ile vizyona girmiş olması. Bu nedenden ötürü de yazının girişinde de belirttiğim üzere ülkemizde de ayağa düşmeyecek, gerçekten film izlemek isteyen sinema seyircisi kendisine şans verecek. Film, olabilecek en makul isimle “Kalbini Dinle” olarak çevrilmiş. Hayatında her daim müzik olmuş ve olacak sinema izleyicileri de kalplerini dinleyip bu filme bir şans verebilirler. August Rush’ın da filmin finalinde dediği pek güzel replikle sonlandıralım şu yazıyı:
“Müzik her yerde… tek yapmanız gereken: ‘Dinlemek’”
Mert Yenici
Cloverfield @ 05-08-2008 16:40

Yönetmen: Matt Reeves
Senarist: Drew Goddard
Vizyon: 15 Şubat 2008 (Türkiye)
Tür: Aksiyon & Gerilim & Macera & Bilim-Kurgu
Süre: 85 dk.
Yapım: ABD
Dil: İngilizce
Filmin Türkiye dağıtımcısının hiç kasmayarak “Canavar” gibi gayet basit bir isimle vizyona soktuğu Cloverfield, Amerika’daki gösteriminden yaklaşık bir ay sonra nihayet bizde de vizyonda. Şu ortalığı kasıp kavuran Lost kasırgasına siz de kapıldıysanız, ki kapılmamış olmamanız düşük bir ihtimal, J. J. Abrams’ın yer aldığı herhangi bir proje sizin için merak uyandırıcı olacaktır şüphesiz. O yüzden bir Lost fanı olarak kendisinin yeni projesi açıklandığından beri büyük bir heyecanla beklediğimi itiraf etmeliyim. Yalnızca projenin arkasında Abrams’ın oluşundan dolayı değil, filmin yapım aşamasının gizliliğinden dolayı da herkes merakla bekliyordu. Filmin ismi uzun bir süre açıklanmadı ve “Untitled J.J.Abrams Project” olarak yansıtıldı. Afişlerinde bile sadece filmin gösterim tarihi yer alıyordu. Cloverfield aslına bakarsanız filmin kod adıymış. Santa Monica’da bir caddenin adı yalnızca. Bir anlam ifade etmiyor.
Filmin bir konusu var sayılmaz pek. New York’a saldıran bir yaratık ve hayatta kalmaya çalışan insanlar var ortada. Yine de şöyle bir göz atarsak; Rob ertesi gün Japonya’ya uçacaktır. Arkadaşları bir veda partisi düzenlerler. Neşe, hüzün, kahkaha, içki, dans, müzik, aşk, entrika (ne partiymiş be!) gırla giderken birden Manhattan’ın orta yerinde (tam ortası, evet) bir patlama olur. Biz de partiyi filme çeken kişinin kamerasından 5 kişinin hayatta kalma mücadelesine tanıklık ederiz. Tabi filmi ilginç kılan unsur konusunun orijinalliği(!) değil; bütün filmin el kamerasından çekilmiş gibi, “bu kasetteki tüm olaylar gerçektir” tadında yansıtılması. “The Blair Witch Project”in büyük bütçeli hali gibi dursa da çekimlerin başarısı ve gerçekçiliği açısından kat kat daha iyi olduğu su götürmez. Özellikle canavar tasarımının muhteşem ve çok ürkütücü olduğunu belirtmem lazım. Gerçekçiliğini yer yer oyuncuların tecrübesizliği ve durumlar karşısında verdikleri tepkiler yüzünden kaybediyor olabilir – özellikle kamerayı tutan Hud isimli şahsın aptallığı sizi delirtebilir. Ama genç oyunculardan fazlasıyla gerçekçi iş çıkmış bana kalırsa. Ayrıca belli olaylara verilmesi gereken belli tepkiler olmadığı için karakterlerin hareketlerini de fazla eleştirmemek lazım.
Kimilerince yerden yere vurulan Cloverfield’ın eleştirildiği kadar kötü bir film olmadığını düşünüyorum. Bu eleştirlerin başında filmdeki mantık hataları geliyor. Peşinde kocaman bir canavar ve ufak (en azından koca canavara görece olarak) örümcekimsi bilimum yaratık varken, onca kargaşa arasında karakterin kamerayla çekim yapabilmesi fikri pek cazip gelmemiş. Ama doğru düzgün görüntülerden oluşan bir film izleyebilmemiz için bu hatayı göz ardı etmek durumundayız. Aksi takdirde çekim yapan kişi ya kamerayı fırlatmış olurdu ya da çok nadir çekim yapıp kamerayı kapalı tutardı. Bunun dışında filmde birçok hata bulmak mümkün fazla eşelersek ama keyif almak istiyorsanız bu kadar derinlemesine filmi incelememenizi tavsiye ederim. Karşımızda sanatsal Avrupa filmlerinden biri yok. Aksiyonlu bir Hollywood filminden ne bekliyorsak onu fazlasıyla veriyor. Diğer eleştirildiği bir nokta, belki biraz haklı olarak, filmin birçoğunun handycam ile çekilmiş olması (ya da öyle olduğu izlenimi uyandırılmış) sebebiyle hiç durmayan dinamik bir çekiminin olması; bu nedenden ötürü de bünyesi hassas olan izleyicide baş ağrısı ve baş dönmesi gibi yan etkiler yaratması. Bir süre sonra alışıyor olsanız da hassas bünyelere tavsiye etmemekte fayda var.
Cloverfield yapım aşamasının gizliliğinden, afişinden tutun da fragmanlarına kadar daha gösterime girmeden merak uyandıran bir yapımdı. Sadece tanıtım kampanyasına bakılarak bile iyi bir prodüksiyon olduğunu söyleyebilirim. Kaldı ki filmin kendisi de bir o kadar ses getirdi. Filmi ilgi çekici kılan çekim tekniği ya çok hoşunuza gidecek ya da ondan nefret edeceksiniz ama emin olduğum bir şey var ki Cloverfield her anlamda sizin için farklı bir deneyim olacak.
Mert Yenici
Hairspray @ 25-07-2008 15:56

Yönetmen: Adam Shankman
Senarist: Leslie Dixon
Vizyon: 18 Ocak 2008 (Türkiye)
Tür: Komedi & Müzikal
Süre: 117 dk.
Yapım: İngiltere & ABD
Dil: İngilizce
Hairspray, 1988 yılında John Waters’ın çektiği çok beğenilmiş aynı isimli filmin yeniden çevrimi. Aynı zamanda 2002 yılından beri de Broadway’de müzikal olarak sahnelenmekte ve bir dünya Tony Ödülü kazandı. Kısacası yeni filmin yönetmeni Adam Shankman’ın elinde zaten sağlam ve tutmuş bir materyal var, kendisi de bunu iyi değerlendirmiş. Filmin konusunu özetlemeye çalışıp gereksiz yere yazıyı uzatmayalım. Bakın ne güzel Beyazperde.com’ da falan var. Açın okuyun, üşenmeyin.
Film 60’lar Amerikası’nda, siyah-beyaz ayrımının yoğun olduğu bir dönemde geçiyor ve Baltimore’da yerel bir televizyon kanalında yayınlanan The Corny Collins Show’un ırkçı tutumundan yola çıkarak, siyahlara yapılan ayrımcılığı eğlenceli bir dille eleştiriyor. Aslında genel olarak baktığınız zaman sadece siyahlara karşı olan tutuma değil, “farklı” olarak tanımlanan, standart kalıplara uymayan (beyaz, güzel, zayıf Amerikalı) herkesi dışlamaya çalışanlara yönelik bir eleştiri söz konusu. 60’ları artık yeni bir dönem, kalıpların dışında olanların ortaya çıktıkları ve söz sahibi oldukları bir dönüm noktası olarak tanımlıyor film. Tek hayali dans etmek olan Tracy’nin, şişman ve alışılmış güzellik anlayışına uymamasına rağmen, iyi dans etmesi ve pozitif enerjisi sayesinde Corny Collins Show’a kabul edilmesi bunun bir örneği.
Filmin asıl eğlenceli kısmına yavaş yavaş politik eleştirilerine başladıktan sonra geçiyoruz. İlk başlarda yalnızca birkaç diyalogla geçilen neredeyse hiç durmadan arka arkaya çalan 3-4 şarkı ve dans eden tipler müzikal sevenlere bile baygınlık getirebilir. “Allahım nasıl bi filme geldim ben!” diyebilirsiniz. Özellikle filmin açılışındaki Tracy’nin “hepinizi selamlıyorum, günaydın mahallemizin sarhoş amcası, kabarık saçlı teyzeleri, sevimli fareler; bakın hayat ne güzel, çiçekler böcekler falan” konulu dansı fazlasıyla “Hayat Sevince Güzel” isimli Yeşilçam filmimizin koreografisini anımsattı. Film abartı bir iyimserlik içeriyor gibi dursa da alttan alta verdiği mesajların ciddiyeti sayesinde bu durumu iyi kapatmış..
Bir kutu dolusu saç spreyinin boca edildiği yapılı kabarık saçlar, o dönemleri başarıyla yansıtan kostümler, koreografi ve müzikler, hepsi bir yana; filmin mükemmel bir kadrosu var. Başroldeki Nikki Blonsky sevimli tavırlarıyla herkesin sempatisini kazanacaktır. Mütemadiyen endorfin hormonu salgılıyormuş gibi bir hali var kendisinin. Corny Collins Show’un yönetmeni ve programın baş dansçısı olan hanım kızımızın (Britanny Snow) annesi kötü kadın Velma Von Tussle rolündeki Michelle Pfeiffer her zamanki gibi döktürmüş (hala çok güzel). Corny Collins rolünde James Marsden ve zencilere ayrılan günün (Negro Day) sunuculuğunu üstlenen Chicago ile müzikal başarısını ispat etmiş Queen Latifah da çok başarılılar. Yine aynı şekilde genç kadro da onlardan aşağı kalmamış. Fakat elbetteki asıl konuşulan performans John Travolta’ya ait. Grease’in yakışıklı delikanlısını seneler sonra bir müzikalde kadın rolünde izlemek pek alışılabilir bir durum değil. Ama o kadar iyi iş çıkartmış ki bir süre sonra o olduğunu bile unutuyorsunuz. Yine de kendisinin orijinal filmdeki “Divine” kadar başarılı olmadığı söyleniyor. Ben izlemediğim için bir karşılaştırma şansım olmadı, o yüzden son derece de keyif aldım. Christopher Walken ile de gördüğüm en iyi çiftlerden birini oluşturmuşlar. Bahçede beraber dans ettikleri, özellikle İspanyol kıyafetleri içinde tango yaptıkları, sahnelerde oyunculuğun nasıl bir şey olduğunu görüyorsunuz.
Müzikal sevenlerin filmden çok keyif alacağına eminim ama sevmeyenlere de tavsiye etmekte bir sakınca görmüyorum. Sürekli müzik ve dans beni bayar diyorsanız bilemem ama bel altı ve bayağı esprilerle seyirciyi tavlayabileceğini zanneden “Çılgın Dersane” ve “Maskeli Beşler” gibi kalitesiz filmlerin eğlence diye önümüze sunulduğu şu haftalarda gerçekten eğlence vadeden bu filme bir şans verebilirsiniz. En azından John Travolta’yı o kostümün içinde görmek için bile verilen paraya değer. Kendisini bir daha böyle bir rolde görmek nasip olmaz.
Mert Yenici
Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull @ 19-07-2008 15:52

Yönetmen: Steven Spielberg
Senarist: David Koepp
Vizyon: 23 Mayıs 2008 (Türkiye)
Tür: Aksiyon & Macera
Süre: 122 dk.
Yapım: ABD
Dil: İngilizce & Almanca & Rusça
Indiana Jones serisi bir fenomendir, bir kuşak yetiştirmiştir.Henry Jones, Jr.'ın şapkası ve kamçısı bir kuşağın içinde işlemiş, popüler kültür nesnesi oluvermiştir.George Lucas ve Steven Spielberg'ün aksiyon-komedi-macera karışımı bir b film yapmak istemesi üzerine geliştirilen ve adını Lucas ile Spielberg'ün köpeklerinden alan "Indiana Jones", şüphesiz birçok aksiyon-sever için hala efsane, unutulamayacak bir karakter.
Üç filmden oluşan seriye, yeni bir filmin geleceği duyurulduğunda Indian Jones hayranları ikiye ayrılmıştı.Bir kısım serinin devam ettirilmesini istemiyor, bir kısım ise devam filmine sıcak bakıyordu.Tabii Lucas ve Spielberg, milyarlarca dolar getirisi bulunan bu ürünü yeni nesile satmak için kolları sıvadı ve dördüncü filmi hazırladı.Daha önceki üç Indiana Jones filmini de yöneten Steven Spielberg, yeni filmi de yönetme kararı aldı ve ardından da 66 yaşına gelmiş olan Harrison Ford'u ikna etti.Tahmin edileceği gibi yeni filmden beklenti büyüktü.Sürekli basına fotoğraf ve dedikodu sızıyor, fragmanlar yayınlanıyordu.Film, 61.Cannes Film Festivalin'de ilk gösterimi yaptı.Ardından da dünyayla aynı anda Türkiye'de vizyona girdi.
Spielberg, Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull (Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı) ismiyle zaten fantastik bir konuyu ele alacağının sinyallerini vermişti.Ne yazık ki öyle de olmuş.Spielberg yine uzaylılara duyduğu ilgiyi ön plana çıkarmış ve CGI teknolajisini bol bol kullanmış.Oysa Indiana Jones serisinin asıl amacı "b sınıfı" bir eğlenceli aksiyon sunmak değil midir? Hikayenin fantastik oluşu pek önemli değil fakat senaryonun işleyişinde büyük sorunlar var.Yeni filmde, seyirciyi gülümseten sahneler eski seriye göre daha da azaltılmış, aksiyon-maceranın dozajı da iyice arttırılmış.Yani bir nevi Indiana Jones serilerinde başarıyla yakalanmış olan denge bozulmuş.Hatta bu yüzden izleyici bazen filmden kopup, başka düşüncelere dalabiliyor.Belki böyle tercih etmelerinin sebebi, yeni nesil için yeni bir Indiana Jones yaratmak olabilir.Fakat bu eski Indiana Jones hayranlarına ve filmlerine saygısızlık değil midir? Zekadan yoksun, klişe üstüne klişeye sahip senaryosuyla koca bir hayal kırıklığı olmaktan öteye gidememiş olan film, Indiana Jones serisinin, Indiana Jones and the Temple of Doom ile birlikte en kötü filmi.
Indiana Jones'un düşmanları her daim tartışma yaratmıştır.Naziler, uzakdoğulu bir yeraltı tarikatı ve bu filmde de Rus Komünistler! 50'lerde geçen Indiana Jones serisinin bu yeni filmi, Rusya tarafından, Sovyet karşıtı propoganda yapması ile suçlansada film, hayranlarına serinin en güzel, karizmatik ve iyi oynanmış kötü karakterini ortaya koyuyor.Cate Blanchett'in ustalıkla canlandırdğı Ajan Irina Spalko, film boyunca çeşitli dövüş sanatlarından kılıcına kadar her türlü şekilde Indy'nin karşısında yer alıyor.
Film, içinde bir çok konuyu birden barındırıyor.Fakat merkezde kristal bir kafatası var.Sovyetlerin ve tabii Indiana Jones'un peşinde koştuğu, maceradan maceraya atladığı kristal kafası hikayesi, bir süre sonra uzaylılara bağlanıyor ve film tamamiyle uçuk bir hal alıyor.Son sahnelerde daha da çok belirginleşen CGI efekti, film için büyük bir eksi halini halini almış.Sanırım 125 milyon dolarlık filmin bütçesinin yarısı CGI efektlerine gitmiş.Tabii ki birçok şey gibi bununda dozajı iyi ayarlanmadığı için, denge tutturulamamış.
2008 yılının en büyük hayal kırıklığı olan film, Indy'nin karizmasından ve eski filmlerinden beslenmekten öteye gitmiyor.Eğer filmi izleyip, zevk aldıysanız.Serinin önceki üç filmini edinip, izlemenizi tavsiye ederim.
Burak Çevik
The Other Boleyn Girl @ 17-07-2008 23:34

Yönetmen: Justin Chadwick
Senarist: Peter Morgan
Vizyon: 23 Mayıs 2008 (Türkiye)
Tür: Drama & Tarihi
Süre: 115 dk.
Yapım: ABD & İngiltere
Dil: İngilizce
“The Tudors” dizisiyle hakkında üç aşağı beş yukarı bir fikir sahibi olduğumuz Tudor hanedanlığını birbirine katan, kralın uğruna tüm ülkenin dinini değiştirdiği Anne Boleyn’i biliyorduk da dizide kardeşi Mary arasındaki çekişme üstün körü geçilmişti. Neyse ki daha fazla aydınlanmak istediğimiz anda Hollywood imdadımıza yetişiyor; bu “Diğer Boleyn Kızı”nı anlatan çok satmış bir romanı beyazperdeye getiriyor. İngiliz yapımı olmaması ve İngiliz oyuncuların canlandırmaması ise bana göre filmin ilk eksisi. Artık bunun nedeni Amerikan film yapımcılarının o döneme imrenmesi, kendi kıtalarının böyle bir kraliyet sürecini yaşayacak kadar köklü bir tarihe hiç sahip olmaması mı, bilemedim. Tabi bir de işin içinde güzel oyuncular oynatmak meselesi var. Bazen gerçek bir karakteri canlandıran aktörler onlara benzemiyor olsalar bile filmi izledikten sonra bizim aklımızda o karakterler hep o oyuncuların yüzleriyle kalıyor. Gerçekte sanıldığı kadar güzel olmayan Anne ve kendisini canlandıran fit aktörlerin aksine tombul bir kral olan VIII. Henry’i beyazperdede oldukları gibi görmeyi biz de istemiyoruz aslına bakarsanız. Bunun için de Hollywood en gözde ve güzel aktörlerini önümüze sunmuş bulunuyor. Her ne kadar Natalie Portman ve Eric Bana beğendiğim isimler olsalar da şahsen Natalie Dormer ve Jonathan Rhys Meyers’ı bu rollerde görmeyi tercih ederdim.
Philippa Gregory’nin romanı tamamen gerçeklere dayalı bir tarih romanı olmaktan ziyade bazı dedikoduları kendine göre yorumlamış ve gerçekmiş gibi yansıtmış kurgusal bir roman. Bu yüzden bir uyarlama olarak filmin de tarihsel gerçeklerden uzaklaşması garipsenmemesi gereken durum. Yalnız film, ilk yarı nispeten romana bağlı ilerlese de ikinci yarı romandan da koparak zaten Gregory tarafından farklı yansıtılmış olayları hepten çarpıtarak tamamen gerçeklerden uzak hale geliyor. Bu yüzden hani Boleynlerle ilgili, Tudor hanedanlığıyla ve o dönemle ilgili bilgi almak istiyorsanız filmden de kitaptan da sağlıklı bilgi alamazsanız. Gerçi tarihçiler bile birçok konuda fikir ayrılığına düşmüşler; Boleynler ve kralla ilgili farklı kaynaklarda farklı şeyler söylenmekte. Biz sadece arkamıza yaslanıp entrikalarla, ihanetlerle ve skandallarla dolu Brezilya dizileri tadındaki filmimizi izliyoruz (Dallas alt etmiş).
“Tüm amaçları kraldan çıkar sağlamak için kızlarını kralın yatağına atmaya çalışmak olan mevki düşkünü bir baba, dayı ve anne bir araya gelip 3 evladın başını nasıl yedi?” sorusunun cevabı olan kitaptan farklı olarak beyazperde versiyonu, babayı sümsük, anneyi korumacı ama çaresiz yaparak bütün suçu dayıya atıyor. Halbuki olanların tüm sorumlusu yalnızca dayı değil; üstüne üstlük anne de olabildiğine gaddar ve kızlarının kralı ayartması için elinden geleni ardına koymuyor. Kitabı okuyan biri olarak, üzüldüğüm diğer bir nokta George Boleyn’e herhangi bir derinlik kazandırılmamış olması. Romanda iç çatışması çok güzel yansıtılmış olan George Boleyn karakteri filme bir yük oluşturacağından çatışma yaşadığı konu (spoiler olmasın, atlayalım burayı) tamamen çıkartılarak kız kardeşi Anne ile ilişkiye girme kararı alma noktasına gelene kadar herhangi bir özellik atfedilmemiş (ki kardeşiyle arasındaki ilişki de tamamen farklı yansıtılmış). Kapkalın romanların beyazperde uyarlamaları her daim zor zanaattır. Birçok şey yüzeysel geçilmek zorunda kalır. Bunun bilincinde olmasına rağmen çoğu zaman romanda görmek istediğini ekranda da görmek isteyen seyirci, film boyunca yaptığı karşılaştırmaya engel olamaz ve genelde hayal kırıklığıyla çıkar salondan. Bu nedenden dolayı, böyle eleştiriler uzayıp gidecektir elbette, o yüzden filmin temel sorunlarına geçelim.
Yazarımızın “The Other Boleyn Girl” derkenki kastettiği kişi, pek tabi Anne’in yanında her daim gölgede kalmış, dikkati çekmemiş Mary. Zaten hikayeyi de onun ağzından dinliyoruz romanda. Adı üstünde yazarın amacı “Diğer Boleyn Kızı”nı anlatmak. Filmse bunu pek kavrayamamış gibi. Tam olarak gerçekte olan şey yapılmış ve Mary filmde de geri planda bırakılmış. İlerledikçe rolü de giderek azalan Scarlett Johansson senaryonun el verdiği ölçüde elinden geleni yapmış aslına bakarsanız. Hele birçok kişinin oyuncu olarak pek başarılı bulmadığını düşündüğümde Scarlett’ın kendinden beklenmeyecek bir performans sergilediğini söyleyebilirim. Natalie Portman da “V for Vendetta”dan sonra ikinci kez İngiliz aksanını oturtmakta sorun yaşıyor. Bunun dışında hırslı, gözü dönmüş Anne karakteri için yerinde bir seçim olmuş. Hele sonlara doğru tamamen kontrolden çıkan karakteri yansıtırken rol için doğru seçim olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Eric Bana ise filmin kötü sürprizi. Film boyunca “bakın vücut yaptım” dercesine, heybetli kıyafetler içinde koridorun bir ucundan öteki ucuna yürümekten başka bir şey yapamamış maalesef. Senaryo da kızlara özendiği için koskoca VIII. Henry’e “uçkur düşkünü bir kral” tanımlaması dışında neredeyse hiçbir fonksiyon kazandırılamamış; JR (Ceyar) çömez kalmış yanında.
Başından sonuna kadar apolitik bir film (öyle ki, kralın Anne ile evlenmek uğruna karısını boşamak için bütün İngiltere tarihinin değişmesine sebep olan Katolik kilisesinden vazgeçip Anglikan kilisesine geçme kararı bile hızlıca geçiştirilmiş) olmasının yanı sıra ikinci yarıdan itibaren Anne’in idamına çabucak varabilmek için zaman atlamaları yapıp olayların akışını da değiştiriyor. İlk yarı karakterler arasındaki ilişkiye daha ayrıntılı bir önem verirken ikinci yarı bunu çok uzattığını fark edip her şeyi çarçabuk geçiyor. Daha detaylı anlatılması gereken noktalar (Anne’in kraliçe olması, idamına sebep olan olay ve sonrasındaki yargılanma süreci gibi) birkaç dakika içinde hızlıca bağlanıvermiş.
Bunlar dışında güzel kostüm, mekan ve çekimlerle birçok seyircinin etkileneceği bir filme imza atılmış. Magazinle fazla içli dışlı bir millet olarak bu tarz entrikalı ilişkilere de bayıldığımızdan pekala keyif alıyoruz filmden. İngiltere tarihine girmeden sadece saray içi entrikalarını anlattığı için de sıkılmadan çıkıyoruz. Hele zamanında Yalan Rüzgarı olsun, ne bileyim Cesur ve Güzel olsun, bunlar gibi pembe dizileri izlemiş olan ev hanımları (izlemeyen mi vardı?) bu filmden de hoşlanacaklardır, ondan hiç şüphem yok.
Mert Yenici
Sicko @ 11-07-2008 17:10

Yönetmen: Michael Moore
Senarist: Michael Moore
Vizyon: 7 Mart 2008 (Türkiye)
Tür: Belgesel
Süre: 123 dk.
Yapım: ABD
Dil: İngilizce
İzledikten sonra dedim ki bu film Amerikalı tek bir kişinin yararına olabilir (en azından kısa vadede), o da Kasım ayındaki başkanlık seçimlerini kazanabilmek için Barack Obama’ya karşı mücadele veren Demokrat Parti adayı Hillary Clinton. Arşiv görüntülerinden gördüğümüz kadarıyla kocası Bill Clinton’ın başkan olduğu dönemde sosyal reformlar yapılması konusunda bir hayli etkin rol oynamış. Bunların başında da sağlık hizmetleri geliyor. Hükümetin yeni bir sağlık hizmeti programı uygulamasını sağlayarak sistemde ciddi düzenleme ve değişikliklere gidilmiş. Sağlık sistemindeki asıl sorun hemen arkasından gelen Bush hükümeti döneminde başlamış, ve Hillary Clinton’ın yaptığı tüm reformlar birkaç sene içinde silinip gitmiş. Michael Moore’a da “görün, bakın ne haldeyiz..” diye anlatmak kalmış.
Kendisinin bize göstermek istediği, mümkün olduğunca az müşterisinin tedavisini karşılayarak gelirlerini maksimize etmeye çalışan sigorta şirketlerinin durumu ve verilen(verilmeyen desem daha doğru olacak sanırım) sağlık hizmetlerinin insanları nasıl mağdur ettiği. Michael Moore zeki adam vesselam. Belgeselciliğinin iyi oluşunun yanı sıra şu “show business” denen şeyi ve neyi nasıl vermesi gerektiğini iyi biliyor. Yalnız elindeki konu zaten gayet çarpıcıyken ve bulduğu örnekler de bunu gayet iyi yansıtıyorken tedavi göremeyen insanları toplayıp, sırf “bakın burada bile süper sağlık hizmetleri var, biz yerlerde sürünüyoruz” diyebilmek için Guantanamo’daki askeri üsse götürmek gibi bir atraksiyona niye girmiş bilmiyorum. Herhangi bir izinleri olmadan etrafı mayınlarla dolu olan deniz üssünün yakınına gidip izin istemeleri duygu sömürüsünün daniskası diyebileceğimiz bir durum. Dediğim gibi adam, şu “show business” işini iyi biliyor.
Michael Moore kendi sistemiyle diğer ülkelerinkini karşılaştırmak için üşenmemiş oralara gidip araştırma yapmış (gidecek tabi, işi bu). Şüphesiz ki bu karşılaştırmayı yaparken örnek gösterdiği Kanada, İngiltere ve Fransa’nın kurduğu sistemi fazlasıyla derinlemesine incelememiş. Elbette bedava sağlık hizmeti veren ülkelerin sistemlerinde bir açık olmaması beklenemez. “Bu değirmenin suyu nerden geliyor?” diye sorarlar adama. Bu ülkelerin bedava sağlık hizmeti karşılığında halkından sağlam vergiler alıyor olması lazım gelir. Ama Moore eşeleseydi daha fazla, amacına ulaşamaz, vermek istediği mesajı veremezdi. E sonuçta her sistemde aksaklıklar olur. O kadar da acımasız olmayalım.
Michael Moore’un tarafsız bir işe imza attığını söylememize imkan yok. Hatta aksine olabildiğince ve bilinçli bir şekilde taraflı olmuş. Kendisinin muhalif tavrını biliyoruz, hangi tarafta yer aldığını biliyoruz, kime ne mesaj vermek istediğini açıkça görebiliyoruz ve biz de onun tarafında olduğumuz için hiçbir şekilde rahatsız değiliz; hatta “yürü be koçum! Kim tutar seni” diyoruz kendisine.
Film aslında amerikan sağlık sistemini anlatıyor, onun açıklarını gösteriyor ve eleştiriyormuş gibi görünebilir ama hiç de yabancı olduğumuz şeyler değil gördüklerimiz. Filmdeki vakalardan bir örnek verelim: sağlık sigortası olan bir anne, kızının ateşi çok yükselince haliyle apar topar hastaneye götürüyor. Doktorlar kadının sağlık sigortasının tedaviyi kapsamadığını ve başka bir hastaneye götürülmesi gerektiğini söylüyorlar. Kadın, kızının tedavi edilmesi için doktorlara yalvarıyor. Bu arada, bir takım komplikasyonlar(anlamadım buraları, o yüzden teknik terim sokuşturup prim yapıyorum) olmuş ve çocuk ölmek üzere. Kadına başka bir hastaneye gitmesi için araç ayarlamaları bir yana yaka paça dışarı atıyorlar. Zar zor sigortanın geçerli olduğu bir hastaneye atıyorlar kendilerini. Doktorlar yarım saat boyunca nefes almayan küçük kızı hayata döndürmek için uğraşıyorlar. Başarıyorlar sonunda ama biraz daha gecikseler durum böyle olmayacak. Tanıdık geldi mi? Gelmiştir tabi. Sürekli televizyonda gördüğümüz şeyler, bir hastaneden ötekine taşınırken yolda can veren insanlar. Hastanelerimizin durumunun içler acısı olması bir yana, keza bizde de sigorta şirketlerinin durumu aynı.
Sonuç olarak değişen sadece ülkenin adı oluyor. Filmi izledikten sonra görüyoruz ki Amerika ile stratejik ortaklığımızın dışında ortak olduğumuz bir konu daha varmış. O da insan hayatının iki ülkede de sandığımızdan daha ucuz olduğu. Bunca yorumdan sonra “gidip görün” dememe lüzum yok herhalde. Uzatmayıp bağlayalım şu yazıyı. İngiltere’nin sistemini incelemek için gittiğinde Moore, bir savaş gazisiyle konuşuyor. İkinci dünya savaşının ardından yaraları sarmak için kurulan Ulusal Sağlık Sistemi(NHS) her vatandaşa karşılıksız hizmet vermeye başlamış. Moore ise nasıl olup da bunun mümkün olabileceğini soruyor. Yaşlı İngiliz ise her şeyi özetleyen şu cevabı veriyor: “Eğer insanları öldürmek için para harcıyorsanız, niye onları kurtarmak için de harcamayasınız?”
Mert Yenici
Love in the Time of Cholera @ 09-07-2008 16:52

Yönetmen: Mike Newell
Senarist: Ronald Harwood
Vizyon: 7 Mart 2008 (Türkiye)
Tür: Dram & Romantik
Süre: 139 dk.
Yapım: ABD
Dil: İngilizce
Romanların sinemaya uyarlanması her daim sancılı olmuş, filmlerin romanların yakaladığı o derinliği yakalayamamaları hep tartışılmıştır. En nihayetinde her okur hayalinde canlandırdığı şeyi perdede görme umuduyla filmi izliyor. Bunun da hayal kırıklıklarını beraberinde getirmemesi beklenemez. Genelde sıkıntı çekilen durum, sayfalarca anlatılan ayrıntıların filmlerin doğası gereği mümkün olduğunca kısa geçiştirilmesi ya da bir kısmının tamamen atlanmasından ileri geliyor. Sayfalarca süren kalın kitapları perdeye aktarmak zor iş elbette. Ama durum böyle olunca sonuçta da ortaya konuyu çok yüzeysel işleyen/işlemek zorunda kalan bir sürü film çıkıyor. Bu tür uyarlamalarda diğer bir sorun, izleyiciye dönüşen okuyucu kişinin diğer seyirciye nazaran daha fazla eleştirel bir yapıda olması. Bunun sonucu olarak da izleyen kişi romandan aldığı tadı filminden alamıyor ve sürekli olarak filmle kitap arasında bir kıyaslama yapıp romanı yüceltirken filmi yerin dibine sokuyor. Bu yüzden Gabriel Garcia Marquez’in “Kolera Günlerinde Aşk” kitabını okumamış biri olarak (evet okumadım. vurmayın) yazdığım mümkün olduğunca tarafsız bu yazıyı gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.
Gabriel Garcia Marquez 3 sene kitabının haklarını satmamak için yapımcı Scott Steindorff’a direnmiş. Bunca sene direndikten sonra gönlü nasıl Hollywood yapımcılarına romanını emanet etmeye razı olmuş bilmiyorum. Hollywood’un başarılı edebiyat eserlerini alıp tabir-i caizse, özür dileyerek söylüyorum, nasıl piç ettiğini biliyoruz. Projenin başında da Mike Newell gibi “Harry Potter ve Ateş Kadehi”’ni gerek manasız zannettiği yerlerini keserek, önemli olayları atlayarak, gerekse kitapta olmayan şeyler uydurarak “uyarlama” yaptığını sanan bir yönetmen olunca haliyle nasıl bir filmle karşılacağımı az çok tahmin ediyordum.
Nitekim ve maalesef beni çok da şaşırtmayan bir yapım çıktı karşıma. Dediğim gibi romanı okumadım ama filmin Marquez’in anlatımının yarısı kadar bile duygu yoğunluğunu verebildiği konusunda derin şüphelerim var. Filmi izlerken kendimi odun gibi hissetmeme neden olan şey aslında filmi beğenmememin temel sebebi. Film İngilizce çekilmiş. Aslına bakarsanız çok bilinçli bir tercih. Filmi seyirciye satmak için kâr amacıyla yapılmış bir şey. Amerikalılar altyazı okumayı pek sevmiyorlarmış. Filmin potansiyel seyirci sayısını düşürmemek için de İngilizce çekilmesi anlaşılabilir bir durum. Aynı durum şu anda aklıma gelen Rob Marshall’ın çektiği “Memoirs of a Geisha” filmi için de geçerli. Çinli oyuncuları Japon diye kakalayıp İngilizce konuşturmuş olan Hollywood bu filmde de İtalyan oyuncu Giovanna Mezzogiorno’yu İspanyol diye yutturmaya çalışıyor yine İngilizce konuştururak. En azından bu açıdan romana sadık kalınabilirmiş. Şahsen Javier Bardem’i İspanyolca konuşurken izleseydim çok daha etkilenirdim. Film bu kadar mesafeli gelmez, kendimi daha fazla kaptırabilirdim. Ama bütün oyuncuların İspanyol aksanıyla İngilizce konuşmaları sizi filmden uzaklaştıran bir etken.
Öte yandan Giovanna Mezzogiorno’nun fiziksel görünüşü de oynadığı karakterle kel alaka. Esmer tenli bir babanın kızı olarak beyaz teniyle fazlasıyla kuzeyli duruyor. Fiziksel görünüş derken, diğer bir gerçekçiliği azaltan unsur Florentino’nun yaşlılığı Javier Bardem tarafından canlandırılırken, gençliğinin fiziksel olarak kendisine hiç benzemeyen bir oyuncu tarafından canlandırılmış olması. Bunun yanında esas kızımız Fermina’nın her yaşı makyaj yardımıyla Giovanna Mezzogiorno tarafından canlandırılmış. Bu makyajın da başarılı olduğunu söylemek zor. Florentino günden güne çökerken ve ekstra bir yaşlanma durumu söz konusuyken Fermina ve eşi Dr. Juvenal’ı canlandıran Benjamin Bratt her daim gençler.
Sanırım bir filme iyi bir uyarlama diyebilmek için öncelikle iyi bir film olduğunu kabul etmek gerekiyor. Kendisi de bu tanıma pek yakın değil. Filmde bir aşk var da o kolera günlerinde mi geçiyor tartışılır. Arka planda o dönemler yaşanan kolera salgınını da anlatan ve iki insanın 50 yıl süren kavuşma/kavuşamama hikayesini izleyeceğimi zannediyordum ben. Kolera mı varmış, insanlar mı ölüyormuş, nolmuş bilmiyoruz. “Biz aşkımıza bakarız arkadaş!” demiş Mike Newell. Demişte o bile pek bir elinde kalmış ya, neyse.
Javier Bardem ve Ferzan Özpetek’in “Karşı Pencere”sinde hayran olduğumuz Giovanna Mezzogiorno başarılı olmalarına rağmen belki de bu dil faktörünün de etkisiyle Mike Newell kendilerinden çok iyi birer performans yakalayamamış. Sonuç olarak iş yönetmende bitiyor ve bu isim de pek dişe dokunur işe imza atmamış Mike Newell olunca biz de vasatın biraz üstünde bir filmle karşılaşıyoruz. Film bittikten sonra asıl merak ettiğimiz ise Marquez’in inadından neden vazgeçtiği oluyor.
Mert Yenici
Eastern Promises @ 07-07-2008 17:45

Yönetmen: David Cronenberg
Senarist: Steven Knight
Vizyon: 30 Kasım 2007 (Türkiye)
Tür: Suç & Drama
Süre: 100 dk.
Yapım: İngiltere & Kanada & ABD
Dil: İngilizce / Rusça
Bazı yönetmenler vardır, ya sevilirler ya da nefret edilirler.Hiç ortada kalan seyirci olmaz.Buna en büyük örnek tabiiki David Cronenberg! Cronenberg son filmi "A History Of Violance" ile beklenini veremeyip fazla ticari bulunmuştu.Bu sefer daha karanlık bir hikaye ve olay örgüsü hayli karışık bir senaryoyla karşımıza çıkıyor.
Cronenberg "A History Of Violance"'dan önceki filmi "Spider"'dan sonra tekrar Londra sokaklarına dönüyor.Fakat bu sefer anlattığı konu ve izleyiciye verdiği mesaj bakımından daha farklı.Öncelikle daha ciddi bir iş.Ticari olduğu kadar sanatsal ve cüretkar, tam Cronenberg filmi.Birçok sahneye Cronenberg stili hakim.Film bir berber salonunda açılıyor.Tabelada Türkçe "berber salonu" yazıyor ve Türk olarak ilk şoku yaşıyoruz.Londra'daki Rus mafyasında Türkçe konuşmak! Duyduğumuz bir kaç Türkçe cümle sonunda filmi ayrı bir seviyor, benimsiyoruz...
Anna doğum sırasında kollarında ölen genç bir Rus kadınla ilgili gerçekleri araştıran idealist bir ebedir.Elindeki tek ipucu, kadının günlüğüdür ve bu günlük onu Rus mafyasının tam kalbine götürür.Anna burada çetenin yeni üyesi Nikolai ile tanışır.Nikolai’ın görevi öldürülenleri tanınmaz hale getirmek ve katillerin izlenmesini önlemektir ve Anna’nın haberi olmadan görevini yapmaya devam eder.Bu arada Anna elindeki günlüğün bir çok hayat kurtarabileceğinden habersizdir.
Viggo Mortersen ve Naomi Watts'ın başarılı oyunculuğu, etkili müzik kullanımı ve tabiiki karanlık bir atmosfer filmin artıları.Belki büyük bir kesime hitap etmeyebilir ama Crononberg-sevenler için çok başarılı ve uzun süre unutulmayacak bir film.Önceki filmiyle hayranlarını düş kırıklığına uğratan Cronenberg, bu sefer kalplerini kazanacak gibi.Sonuna doğru içimiz buruklaşsada, gerek giriş sahnesi gerekse hamam sahnesi itibariyle kült olacak ve uzun süre unutulmayacak bir film Eastern Promises.
Toronto Film Festivali'nde "Halkın Seçimi" ödülünü alan film kesinlikle Filmekimin'de merakla beklenenlerde başı çekiyordu.Unutmadan, film bu ay sonunda Türkiye'de vizyona giriyor.Eğer bu ay tek film izleyecekseniz, o da bu film olsun.
Burak ÇevikCars @ 03-07-2008 17:00

Yönetmen & Senarist: John Lasseter
Vizyon: 15 Ekim 2006 (Türkiye)
Tür: Animasyon
Süre: 116 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce / İtalyanca
Animasyon da harikalar yaratan Pixar'ın, Disney ile birlikte yaptığı son film. Bu sefer yaratıcılıklarını biraz daha zorluyorlar ve arabalarla ilgili, konuşan arabaların, uçan sineklerin araba olduğu, insansız bir film yapıyorlar.Bir nevi insanların dünyasını arabalara entegre ediyorlar.Filmin yönetmeni, daha önceleri Toy Story ve A Bug's Life ile başarı yakalayan John Lasseter. Tabii işler böyle olunca beklentiler de büyük tutuluyor.
Hollywood klişele ve formüllerine sıkı sıkıya bağlı olsa da teknik olarak daha önceki Pixar animasyonlarından daha üstün duruyor. Çıtayı biraz daha yükselmişler. Bunu da arabaların yansımasında, ayrıntılarda çok rahat farkedebiliyoruz. Daha önceki çalışmalarından daha çok özenilmiş, daha çok uğraşılmış. Sonucu ise çok başarılı olmuş. Filmin başında "One Man Band" yani "Tek Kişilik Orkestra" adlı, Pixar yapımı bir kısa animsyon filmi gösteriliyor. Dvd basımında da bunu bulmak mümkün. Böyle iyi bir kısa hem film hem de izleyici için büyük bir artı. "One Man Band" i izledikten sonra Pixar'ın yaptığı ve yapabileceklerini görüp bir kez daha heyecanlanıyorsunuz.
Lightning McQueen, sadece başarıya şartlandırılmış bir yarış arabasıdır. Kendine güveni fazla olan, biraz kibirli, biraz başı dik, "takım oyunu" oynayamayan bir karaktere sahip biridir. Yaşam dair hiç bir amaç edinmeyen, sadece kendini yarışlara ve kazanmaya şartlayan bir arabadır. Kupaya ulaşmak için sadece son bir tane yarış kalmıştır.Bu yarışta onunla birlikte iki araba yanyana, aynı anda çizgiyi geçer. Bunun üzerine sadece üçünün olduğu bir yarışın düzenlenilmesine karar verilir .McQueen ise yarışacağı piste önceden gidip, rakiplerinden daha çok çalışmak ister. Onu taşıyan kamyona da yolda durmamasını, dinlenmemesini, bir an önce piste varmasını söyler. Bunun üzerine kamyon gözlerini açamayacak durumu gelir, bir grup serseri araba ise -ki bunlar 2 Fast 2 Furious'taki aynı arabalardır- klasik müzikle onu uyutur. Ardından uyuyan McQueen, açılan kamyonun kapısından iner ve uyandığında kendini bir kasabada bulur. Radiator Springs kasabasının sakinleriyle tanışınca hayatta, yarışların haricinde başka gerçeklerin olduğunu da öğrenir. Lightning McQueen, birbirinden farklı özellikleri ve geçmişleri olan arabaların bulunduğu bu kasabada, yapmış olduğu bir kaza nedeniyle tamir olana kadar kalmak zorunda kalır. İlk başlarda, kendisinden farklı bu arabalara kibirli bir tavırla yaklaşsa da zamanla aralarında çok özel dostluklar gelişecektir. Artık sadece yarışlar, kazanmak ve başarı yoktur; dostluklar, eğlence ve hatta aşk vardır.
Vizyondaki hasılatı 120 milyon $'lık bütçesini üçe katlamış, buna da detaylarına, müziklerine, karakterlerine, Owen Wilson, Paul Newman, Michael Keaton gibi isimlerin seslendirmelerine, aynı zamanda da otomobil meraklılarına, sırf küçüklere değil, büyüklere de hitap etmesine borçlu.
Luigi'nin italyan olması ve bundan dolayı klasik bir fiat 500 ile canlandırılması, Hudson Hornet'in gerçekte de efsanevi bir otomobil olması, yine Hornet'in kum pistte gazlarken kullandığı jantların 50'li yıllardaki dirk trackler'de kullanılan jantlar olması, Ferrari'ye Michael Schumacher'in ses vermesi ve filmde Ferrari olarak yer alması, Guido karakterini seslendiren kişinin adının Guido olması, Lightning McQueen'in numarası Toy Story'nin gösterime girdiği yıl, yani 95 olması, beyaz renkli bir yarış arabasının apple logosuna ve 84 numaraya sahip olması (Apple, Macintosh'u piyasaya 84 yılında sürdü), bunun sebebinin de Pixar'ın ceo'unun eskiden apple'ın ceosu olan Steve Jobs olması, Lightning McQueen'in lastiklerinin markasının Lightyear olmasının sebebi, Goodyear ve Toy Story'inin kahramanlarından birisi olan Buzz Lightyear'a yapılan gönderme olması gibi inanılmaz detaylarla desteklenmiş, her izleyişte farklı bir şeyi keşfedebileceğiniz bir animasyon. Bu yüzden sırf küçüklere değil, büyüklere de hitap ediyor. Hatta büyüklerin, küçüklerden daha çok eğleneceği bir film ortaya çıkmış.
Lasseter'in babası araba satıcısı olduğu için, yönetmenin küçüklüğünden beri arabalara merakı varmış. "Bu yüzden benim için iki saatlik bir film değil, ayrı bir yeri var" diyor. Animatörler, arabaların dizaynı için kırk üç binden fazla skeç çizmişler ve filmin sonunda "the king" in yaptığı kazanın, ünlü nascar yarışçısı Richard Petty'nin 1988 daytona 500 yarışında yaptığı kazanın kare kare çizilmesiyle hazırlanmış.Böyle büyük uğraşların, altı yıllık, uzun bir sürecin sonucuymuş meğer "Cars"
Çok klasik bir hikayeyi, arabaları insanlaştırarak anlatmayı başaran ve bununla da farklılık yaratabilen, arabalar ve yarışlarla ilgili bazı temel teknik şeyleri öğrendikten sonra izlenirse daha da keyif alacağınız, McQueen'in dediği gibi "Arada bi yavaşlayıp hayatın tadını çıkarmalıyız" temalı Pixar harikası... Sonunda Toy Story ve diğer Pixar animasyonlarına yapılan gönderme için bile ayakta alkışlanması gerekilen bir yapım!
Burak ÇevikMemoirs of a Geisha @ 18-08-2007 02:31

Yönetmen: Rob Marshall
Senarist: Robin Swicord & Arthur Golden (kitap)
Vizyon: 10 Şubat 2006 (Türkiye)
Tür: Drama / Romantik
Süre: 145 dk.
Yapım: USA
Dil: Japonca / İngilizce
Yazar Arthur Golden, 97 yılında aynı adlı kitabı yazmış, kitap uzun süre en çok satanlar listesinin en başlarında kalmayı başarmıştı.Tabii ki de bir yapımcı ordusu, bu filmin haklarını satın almak için yazarın kapısını çaldı..Spielberg, kitabın haklarını satın aldı ve aradan tam sekiz yıl geçtikten sonra, gerek oyuncu, gerekse yönetmen bir çok kişinin ismi geçtikten sonra -ki bunlar arasında Speilberg, Spike Jonze, Kimberly Peirce- proje Chicago'nun yönetmeni Rob Marshall'a teslim edildi.Miramax ile olan sözleşmesi sorun yaratsa da, problem çözüldü ve Robin Swicord'un senaryosuyla Eylül 04'te çekimler başladı.2005'in son günlerinde film hazır oldu, sekiz yıllık ufak dergi haberi olmaktan çıkıp, nesnel bir hal aldı...
Eleştirmenler tabii ki yine fikir ayrıcalığına düştü.Kimilerine göre kitapla kıyaslanırsa çok kötü bir iş ortaya çıkmıştı.Kimilerine göre müzikalden gelen yönetmenin sadece müziklere ağırlık vermişti.Kimilerine göre de kitabın anlatmak istediklerini çok iyi bir şekilde yansıtmış, çokgerçekçi bir uyarlamaydı.
Kitabını okumadığım için kitapla kıyaslayamayacağım.Fakat tek başına bir film halinda bakarsak iki buçuk saatlik Sayuri adlı Geyşa'nın hayat hikayesini anlatmakta.Ve bunu John Williams'ın başarıyla kotardığı, 1920lerin atmosferine yakışan, uzakdoğu tınılarıyla dolu, muhteşem bir işitsel şölen eşliğinde yapıyor.Kostümler ve mekanlar çok ayrıntılı.O dönemin ruhuna sadık kalınmış.Oyuncular gerçek geyşalardan yardım alarak rollerine hazırlanmış.Tabii ki de bu tip filmler biraz Oscar'a yönelik olduğundan tüm japon halkı çatır çatır ingilizce konuşuyor.Bunu da kötü bir aksanla yapıyorlar! Üstüne japon kökenli karakterleri çinliler oynuyor.Eminim Japonlar bu filmi izlerken içerlemiş, hatta sinirlenmiştir.
İki buçuk saatlik uzun zamanına rağmen, film çok akıcı.İzlerken çok keyif alıyorsunuz ve bittiğinde geyşalar hakkında bir dolu bilgiye sahip oluyorsunuz.Eğer birazcıkta olsa uzak doğuya, geyşalara ilginiz varsa izlemenizi tavsiye ediyorum.Küçük Chiyo'nun, nasıl Japonya'nın en önemli, şöhretli geyşası olduğunu anlatan film, iki pararel hikayeden oluşmakta...
Birincisi; ailesi tarafından bir geyşa evine satılan ve orada köle olarak çalışmaya başlayıp, ardından da keşfedilip, kısa sürede Tokyo'nun en önemli geyşası haline gelen, Chiyo'nun adım adım Sayuri'ye dönüşmesi.Diğeri de; İkinci Dünya Savaşı öncesi veİkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya'nın hali...Belki Japonya'nın bu hali Sayuri'nin hikayesinde arka planda duruyor gibi gözükse de kesinlikle değil.Film, Japonya'yı politik ve sosyal anlamda inceliyor.Belki bunu Sayuri, belki geyşalığın üstünden yapıyor fakat bu kesinlikle filmde önemli bir rol olarak duruyor.
Yönetmen de Hollywood'a göre olan hikayeye, görsel olarak bir şeyler katmak istemiş.Bunda başarılı olmuş ama ara ara filmin hikayesini aksatmış.Galiba bu yüzden de Akademi'den "en iyi uyarlama" Oscar'ını alamadı.Mutlu ve yakışmayan finaliyle de film boyunca "geyşaların aşık olmaya hakkı var mıdır?" sorusuna cevap vermiş.Fakat "Keşke bu soru seyirciye bırakılsaydı da sondaki öpüşen geyşayı görmeseydik daha da çarpıcı olurdu" diye düşünmeden edemiyorum.
Her çalgının bir insanı temsil ettiği derece de anlamlı, ayrıntılı ve olağanüstü müzikler eşliğinde Japonya'nın değişimine, bir kadının nasıl geyşa olup, hangi evrelerden geçtiğine şahit oluyorsunuz.Sorunuzu duyuyorum ve cevap veriyorum: Tabii ki de film, Çin'de yasaklandı.
Sayuri: "The heart dies a slow death, shedding each hope like leaves until one day there are none.No hopes, none remain."
Grindhouse: Planet Terror @ 04-08-2007 03:26
Film önce tek bir parça halinde vizyona sokuldu.İki yönetmen, 60'ar dakikalık, iki farklı film yapacaktı.Böylelikle 70'lerin b-filmlerini hatırlatacak, farklı bir sinema deneyimi yaşatacaktı.Fakat tek parça halina vizyona sokulduğunda beklenilen ilgi gösterilmesi.Bunun üzerine film iki parçaya bölündü: Planet Terror ve Death Proof...Yönetmen: Robert Rodriguez
Senarist: Robert Rodriguez
Vizyon: 27 Temmuz 2007 (Türkiye)
Tür: Aksiyon / Korku
Yapım: USA
Dil: İngilizce
Tarantino ve Rodriguez kafa kafaya verip, 60+60 şeklinde 120 dakikalık bir film çekeceklerdi.Bu film 70lerin dönemine bir nevi saygı duruş şeklinde olacaktı ve o dönemin kült filmlerine göndermeler yapılacaktı.Öncelikle görüntü kalitesine bilerek müdahale edildi, sesler kalitesizleştirildi.Kurgu bilerek kötü yapıldı, özel efektler bilerek abartıldı.Tüm bu uğraşlar o dönemin filmlerine bir nebi saygı duruşuydu.Ve tabiki 2000li yılların gençliğine unutulmaz bir sinema deneyimi yaşatmak içindi.
Vizyona tek film olarak sokulması planlanılmıştı.Ve tek film olarak sokuldu.Fakat gişede işlerin iyi gitmemesi üstüne, her iki yönetmen bölümlerini uzatarak ayrı ayrı vizyona soktu.Tabii bu da tek film olarak gösterilen versiyondaki ünlü yönetmenlerin "iki film arasındaki sahta fragmanlar" ını göremememize neden oldu.
Filmin normalde ilk bölümünü oluşan Planet Terror'de Bruce Willis, Naveen Andrews, Fergie, Fredy Rodriguez gibi ünlü oyuncuların yanında yönetmenin oğlu, az da olsa rol alıyor.Ve yönetmen bu filmde sanırım en büyük fobisini gerçeğe dönüştürüyor: Oğlunu öldürüyor! Tabii ki Planet Terror'de çoğunlukla "gore" sahneler bulunuyor.Her yer kan revan içinde, iğrençlikte sınır tanınmamış.Bu yüzden hassas midelere iyi gelmeyebilir.Erotik ve kanlı sahneleri bol olmasına rağmen en büyük gerilimi küçük bir iğnede yaşıyorsunuz.Bu da yönetmenin sizi nasıl rahatlıkla havaya sokabildiğinin kanıtı.Çünkü tüm o kanlı, iğrenç görüntülerin, ani aksiyonlarla karışımını zevkle, eğlenerek izliyorsunuz.Sevişme sahnelerinde ekranda kocaman bir yazı çıkıyor: "filmin bu kısmı kayıp, özür dileriz: sinema müdüriyeti" Filmi ciddiye almamanız gerektiğini bu bölüm kesinlikle kanıtlıyor.
Bruce Willis'in canlandırdığı karakter Lt. Muldoon, Bin Ladin'in kalbine iki tane, başına da bir tane kurşun sıkmış bir askerdir.Fakat bütün bunları başarırken, Afganistan'da ölümcül bir gaza maruz kalmıştır.Zombiye dönmemek için de bu kimyasal gazın seyreltilmiş halini soluması gerekmektedir.Yok etmeye çalıştığı kimyasalın bir numaralı müşterisi haline gelmiştir.Artık bu gaza muhtaç kalmıştır.Bilim adamımız yani Naveem Amdrews, burada devreye giriyor.Bir nevi taşak koleksiyonu(!) yapmakta olan bu bilim adamı, gazın seyreltilmiş halini Muldoon'a satarken anlaşmazlığa düşüyorlar.Bir şekilde tüm seyreltilmiş gaz havaya bulaşıyor.Onu soluyan insanları da zombiye çeviriyor, hastalık yavaş yavaş tüm dünyaya yayılmaya başlıyor...Hayatları bir barda kesişen bir grup insan da zombilere karşı ölümüne bir savaşa giriyorlar.Bu grubun içinde elleri felçli bir anne, kopuk bacağı yerine taramalı tüfek takmış bir kız, silahlar konusunda yetenekli bir adam, kafasını bulmaya çalıştığı sosa takmış, restaurant sahibi biri ve Tarantino'nun "Kill Bill"'nde, "Death Proof"'unda görünen şerif vardır...Tüm bu olaylar Teksas'ta bir kasaba da geçmekte.Hatırlatırım, Tarantino'nun Death Proof'u da Teksas, Austin'de geçmekteydi.Burası Robert Rodriguez'in gerçek hayatta küçükken yaşadığı yer.
Tarantino az da olsa filmde görünüyor ve izleyiciyi güldürmeyi başarıyor.Özellikle cinsel organının erimeye başladığı sahnede midenize hakim olamayabilirsiniz! Bütün bunların yanında neredeyse aynı zamanda vizyona giren "28 Weeks Later" ile benzer bir sahneye sahip: Helikopter ile zombi kesme! Eğer iki filmi de izlemişseniz "acaba kim kimden çaldı?" düşüncelerine kapılıyorsunuz.Asıl yapılış amacının, anlamsız uzunlukta aksiyon seyri yaratmak olduğunu göz önüne alındığında Rodriguez bu amaca daha sadık kalmış.Gazın yol açtığı yaralaral yapılan yakın planların, kopan vücut parçalarının, akan kanın sınırı olmayan bir film.
Tarantino'nun Death Proof'uyla, Rodriguez'in Planet Terror'unu karşılaştırırsak kesinlikle net bir sonuç elde edemeyiz.Belli bir kesim kesinlikle Tarantino'yu tutar.Özellikle de arabalarla ilgilenen kesim.Fakat aksiyon, zombi ve gore sevenler Planet Terror'u daha başarılı bulacaktır.Bu yüzden iki filmde aynı dönemin filmlerine saygı duruşu yapsa da farklı kulvarlarda gitmekte...Death Proof'un sıkıcı olduğunu düşünenler, akıcı olmadığını ve sadece son on dakikasının işe yarar olduğunu söyleyenler, kesinlikle Tarantino filmlerine alışık olmayan bir seyirci kitlesidir.Çünkü Tarantino hayranlarına istediklerini vermiş; kendi stiliyle, 70'lerin b-filmlerini harmanlayarak ortaya mükemmel gerilim filmi çıkarmış.Fakat bir şekilde kendi stili daha ön plana çıkmış.Belki de stilinin en büyük kozu olan repliklerinden böyle kaynaklamakta.Çünkü diyologların uzunluğu arttıkça, zekice sözler söylendikçe, karakterler arasında "hayır, öyle değil, böyle olmalı, ikisi arasında çok fark var" tartışmaları çıktıka biz ona "Tarantino Filmi" diyoruz.Tabii diyolog bir film için en büyük unsur olunca Tarantino'nun stili biraz daha ön plana çıkıyor.Rodriguez filmleri içinse bu geçerli değil.Rodriguez yeni şeyler denemeyi seven, aksiyon sahnelerini büyük bir ustalıkla çekebilen bir yönetmen.Senaryoyu kendisi yazmış fakat Tarantino kadar özgün olamamış.Tabii ki de bu açığı, bu farkı da kamera açılarında, ürettiği dahiyane fikirlerle (özellikle kopuk bacağa silah takma fikri) kapatmış...
~
La Stanza Del Figlio @ 24-07-2007 09:06

Yönetmen: Nanni Moretti
Senarist: Nanni Morett & Linda Ferri & Heidrun Schleef
Vizyon: 11 Ocak 2002 (Türkiye)
Tür: Drama
Süre: 99 dk.
Yapım: İtalya / Fransa
Dil: İtalyanca
2001 yılının ödül rokermeni, altın palmiye sahibi bu aile dramı, konuların değil, üslüpların önemli olduğunu kanıtlıyor.Şiirsel bir anlatım tarzını benimsemiş, başrolünü ve senaristliğini üstlenmiş bir yönetmenin, Nanni Moretti'nin başyapıtı.
Küçük bir İtalyan kasabasında birbirini seven bireylerden oluşan, baba Giovanni, anne Paola ve ergenlik çağındaki iki çocukları Irene ile Andrea'nın öyküsü.Giocanni bir piskoanalisttir.Eviyle bitişik olan muayenehanesine gelen ve çoğu nevrozlu olan hastaları ona büyük güven duymakta, ondaki soğukkanlı yapısıyla tam bir tezat oluşturmaktadır.Bir pazar sabahı bir hastasından acil telefon gelir ve Giovanni oğluyla yapacağı koiuyu ertelemek zorunda kalır.Bunun üzerine Andrea arkadaşlarıyla birlikte denize gider.Fakat bir daha hiç dönmeyecektir...
Çok sevilen birisinin kaybını resmeden, üzüntünün, öfkenin ve pişmanlığın, portresini dürüstçe çizen olağanüstü bir çalışma.En önemlisi, duygu sömürüsü hiç yapılmıyor ve karakterleri filmin ilk yarım saatinde çok iyi tanıtıyor.Bu yüzden siz, psikoanaliz babanın acısını, çöküşünü içinizde yaşıyorsunuz.Onun duygularına ortak oluyor, filmin içine giriyorsunuz.Filmde biraz "Ordinary People" izleri görülüyor.Hatta bariz esinlenilmiş denilebilinir.Ordinary People .... yılında, en iyi film oscarını almıştı.
Altın Palmiye'yi ya da diğer ödülleri, eğer duygu sömürüsünden kaçmadan, herkesin kendinde bir şey bulabileceği, hayatın gerçeklerini gösteren bir film adaysa alıyor."Ordinary People" oscar ödülünü aldığında bu konu çok tartışılsa, böyle bir şeyin olmadığı söylense de, eleştirmenlerin bu tip filmlere daha yakınlık kurduğu bir gerçek.Bu yüzden evlat acısını inceleyen bu italyan filmi, biraz şiirsel anlatımı, biraz oyunculuğu sayesinde ödüle boğulmuş.Konu kendini tekrarlasa da film güzel işlenmiş, oyunculuklar bir harika...
Fakat büyütülecek, yerlere, göklere sığdırılamayacak bir şey yok ortada.Sadece bir aile bireyinin ölümü ardından, ailedeki dramı iyi bir şekilde resmedebilmiş bir film.
28 Weeks Later @ 20-07-2007 17:08

Yönetmen: Juan Carlos Fresnadillo
Senarist: Rowan Joffe & Carlos Fresnadillo
Vizyon: 13 Temmuz 2007 (Türkiye)
Tür: Korku / Gerilim / Aksiyon
Süre: 99 dk.
Yapım: İngiltere / İspanya
Dil: İngilizce
Çok başarılı bulunan ve beğenilen "28 Days Later" filminin devam filmi olan ve bu yüzden de beklentilerin arttığı, merkezinde salgın hastalığın ve bir ailenin bulunduğu bir film...
İlk filmden 6 ay sonra başlıyor ve kesinlikle şok edici bir şekilde açılıyor.Belki sadece açılış sahnesi ve imha sahnesi için bile izlenilebilir.Senaryo son derece güzel ama yönetmen gerçekten klipvari anlatımıyla filmin tüm zevkini kaçırıyor.Kamera film boyunca neredeyse hiç yerinde durmuyor.Hep bir hareketlilik söz konusu.Tabii böyle olunca da filme konsantre olamıyorsunuz.Yönetmen bu tekniği belki başarılı kullansa, filmin girdabına kapılacak, daha çok etkileneceksiniz.Fakat bu olmuyor.Başarısız yönetmenlik ve oyunculuk birleşince senaryonun da hiç bir önemi kalmıyor.
Filme toplu olarak bakıldığında "başarısız bir salgın hastalık" filmi denebilir.Eğer teker teker sahnelere bakarsanız, müziğin etkisiyle başarılı bir iş çıktığını söylebilirsiniz.Tabii bu sadece bir kaç sahne için geçerli.Özellikle de açılış sahnesi için...
Zombi filmlerinin bir kalıbı vardır.Zombiler yavaş yürür, akıllı değildir, sadece beyine zarar verirseniz ölür ve en önemlisi eğer sizi ısırırsa, sizin zombi olmanız için belli bir sürenin geçmesi gerekir.Burada ise hızlı ve akıllı olduklarını görüyoruz.Beyine değil, herhangi bir yerlerine vurarak etkisiz hale getirebiliyorsunuz ve sizi ısırdıktan yaklaşık bi on saniye sonra siz de onlardan biri oluyorsunuz.Bu yüzden kesinlikle bir zombi filmi olmadığı aşikar.Zaten filmde size zombi filmi olduğunu söylemiyor.Yayılmış bir "rage virüsü" diyor.Yani bir nevi kuduz virüsü gibi bir şey...
Devam filminin geleceğini biliyoruz.Zaten filmde bunu onaylayacak şekilde son buluyor.Sizi tam olarak tatmin etmese de içinde hoş sahneleri barındırıyor.Amerikan klişelerinden sıyrılamasa da, görsel olarak iyi bir ziyafet ve senaryodaki iyi olay örgüsünü vaat ediyor.Sırf bunun için bile gidilip, görülebilir.
Filmin alt metninde feministlik söz konusu.Erkekler ya güvenilmez oluyor, ya da hemen hastalığa kapılıyorlar.Taşıyıcı olma gibi bir özellikleri de yok.Senaryo da sadece bir tane iyi erkek var.O da filmin sonunu göremiyor, alevler içinde kalıyor.Biz fark etmesekte bu faktörler, filmden çıktıktan sonra, filmi değerlendirirken negatif etkiliyor.Yer yer politik olan ve vermeye çalıştığı mesajlarla ürkütmeyi başaran, ancak ilk filmin arkasında kalmış ve onu taklit etmiş bir yapım.
Son zamanlar da zombi filmleri atağa geçti.Umarım daha kalitelilerini görürüz...
~
Running with Scissors @ 13-07-2007 04:00

Yönetmen: Ryan Murphy
Senarist: Ryan Murphy / Augusten Burroughs (kitap)
Vizyon: 27 Kasım 2006 (USA)
Tür: Dram / Komedi
Süre: 116 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce
Arıza dizi nip/tuck'in yaratıcısı Ryan Murphy'nin anne-oğul ilişkisini inceleyen kara-komedisi.Son zamanlarda sıklaşan bu tür filmler (the Royal Tenenbaums, the Squid and the Whale) sinemaya yeni bir soluk getiriyor.İzleyiciler aslında çok alışık olduğu bu aile dramlarına hep farklı, pozitif yaklaşıyor.Tıpkı zombi filmlerinin rönesansı olarak adlandırılan bu dönemde bu tür filmlerin çıkış yaptığını görüyoruz: aile dramları...
Film Augusten adlı gencin hayatını anlatmasıyla başlıyor: "Önce annemin beni, sonra da benim onu terk ediş hikayemi anlatmaya nerden başlasam acaba? Belki de okula gitmeme engel olduğunu anlatarak başlamalıyım.Onu delicesine severdim.Annem de beni delicesine severdi.Bunu hep biliyordum.Nereden başladığımın galiba önemi yok.Nasılsa hiç biriniz bana inanmayacaksınız." Ve daha sonra ekranda bu yazıyı görüyoruz: "based on the personal memoir" yani "kişisel anılara dayanmaktadır".Yönetmen aynı adlı kitaptan uyarlama yapmış ve filmin son jeneriğinde gerçek Augusten Burroughs ile filmde onu oynayan Joseph Cross'u yan yana göstermiş.
Bir çocuğun, ünlü olma arzusuyla yanıp tutuşan bir annenin altında ezilmesine şahit oluyoruz.Çocuk, ergenlikte tercihini erkeklerden yana kullanıp eşcinsel oluyor.Annesinin ısrarlarıyla, annesinin psikoloğuyla yaşamaya başlıyor ve annesini sadece hafta sonları görüyor.Sebep; annesinin ruhsal çöküntü yüzünden yanlız kalma gereksimi.Daha sonra annesinin lezbiyen olduğunu öğreniyoruz.Babası çocuğunun telefonlarına cevap vermiyor.Kısaca aile parçalanmış durumda ve ortada büyümesi gereken bir genç var.Her şeyden etkilenmeye hazır, hayatını yeni yeni şekillendirmeye çalışan biri.Bir zaman sonra annesi, Augusten'ı psikoloğuna veriyor.Psikolog, Augusten'ı evlat ediniyor.Böylelikle Augusten köpek maması yiyen, bulaşıkların yıkamayanı, etrafın toparlamayan, Tanrı'nın bok yoluyla iletişime geçtiğini sanan insanlarla birlikte yaşamaya başlıyor.Kuralların olmadığı, sınırların zorlandığı bir evde yaşamaya, hayata alışmaya çalışıyor.Annesi, ilaçların etkisiyle delirme eşiğine geliyor ve hastaneye yatırılıyor.Hastaneye yatırılış sahnesi bize "requiem for a dream"ı hatırlatıyor.Hatırlatmak kelimesi belki biraz hafif gelebilir bu durum için, ama sanatta herkes birbirinden etkilenebilir dimi?
Filmin düğüm noktası, Dr.Finch'in dolaylı dolaysız tüm aileye yaptığı etkidir."tamamiyle" özgürlükçü bir adam olan, herkesin her fikrini onaylayan, 13 yaşından itibaren insanların yetişkin olduğunu düşünüp ona göre haraketlerine karışmayan bir psikiyatrist.Aslında bu da dolaylı olarak yanındaki insanların delirmesine yol açıyor.Ailedeki akıllı sayılabilecek tek kişi Dr.Finch'in karısıdır.O bile köpek maması yemekten hoşlanan biri.
Annelerin çocuklarına uyardığı şeylerden biridir:
"Sakın elinde makasla koşma oğlum"
The Exorcism of Emily Rose @ 12-07-2007 20:03

Yönetmen: Scott Derrickson
Senarist: Paul Harris Boardman & Scott Derrickson
Vizyon: 2 Aralık 2005 (Türkiye)
Tür: Drama / Korku / Gizem / Gerilim
Süre: 119 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce
1970'lerin ortasında Almanya'da Anneliese Michel isimli genç kızın başından geçen olayları ele alan, gerçek bir hikayeden yola çıktığı için insan ırkının en derin dehlizlerine yolculuk ettirerek ve din, tanrı, şeytan, inanç, varoluş gibi konuları sorgulatarak filmi daha da farklı bir yere koymamızı sağlayan bir film the Exorcism of Emily Rose.
Gerçek hikayede; 1968 yılında epilepsi teşhisi konulan Anneliese, 1970-74 arası kısmi felç olduğu, etrafta şeytani yüzler ya da hayaller gordüğü pek çok atak yaşamaya başlar.Kendisi aynı zamanda koyu katoliktir.Zamanla ruhuna şeytan girdiğine inanmaya başlar ve gittiği doktorlar ve aldığı ilaçlara rağmen ataklarda hiç bir azalma olmaz, tersine hem sayılari hem de şiddetleri zamanla artmaya devam eder.74-75 arası bir kaç kez şeytan çıkarma için kiliseden izin istenir, fakat kilise kabul etmez.
Almanya'daki katolik kilisesi en sonunda 75 eylülünde şeytan çıkarma işlemi için izin verir ve 2 rahibi görevlendirir.Eylül 75'den temmuz 76'ya kadar şeytan çıkarma seansları haftada 2-3 sefer olarak devam eder.Bu arada kızın durumu iyice kötüleşir, hiç bir şey yememeye başlar, ancak ilaç ile uyutulup yemek verilecek kadar ağırlaşır.Ailesinin evinde kalan Annaliese, kriz anlarında bağırmaya başlayıp, evin içinde çırılçıplak koşuşturmakta, kendi idrarını içmekte, örümcek ve dışkı yemekte, anlaşılamayan lisanlarda ve ses tonlarıyla konuşmakta hatta hastalığı kendi kendine zarar verme boyutuna kadar ulaşmaktaymış.Bazen iki-üç erkek ancak zapt edebiliyormuş.Ve tabii psikolajisi de zamanla kötüleşiyor, bu arada seanslar devam ediyor, rahipler hep seansları kayıt ediyormuş.Yaklaşık kırk kaset dolmuş ve son seans 30 haziran 1976'da olmuş.1 temmuz'un öğle vaktinde anna son nefesini vermiş.
Ölümünden sonra ailesi ve rahipler hakkında dava açıldı.Ölüm sebebi açlıktı...Dava uzun süre Avrupa'da epey ses getirdi.Psikologlar ve doktorlar şeytan çıkarma sırasında kaydedilen kasetleri dinledi.Sonunda bu duruma sebep olanların anna'nın ailesi ve rahip olduğuna karar verildi.Kısaca rahipler ve ailesi zaten epilepsi hastası olan kızı belki de farkında olmadan etkilemiş, yaptığı hareketlere sebep çıkarmışlardı.Koyu katolik olan anna ise bunlardan rahatlıkla etkilenmiş olabilirdi.Mahkeme kararı sonucunda, ailesi ve rahipler altı ay ceza aldı.
Daha sonra katolik kilisesi açıklama yaparak anna'nın ruhuna şeytan girmesi gibi bir durum olmadığını söyledi.Hatta bu kararın ardından Vatikan, rituale romanum'un tekrar incelemeye aldı ve 98 yılında yeni bir versiyonunu yayınladı.Katolik kilisesinin şeytan çıkarma için katı kuralları vardır.Bunlar 1614 yılından beri rituale romanum adı altında kabul görmüş ve uygulanmıştır.Fakat incelemeyle birlikte adı değiştirilip, exorcismis et supplicationibus quibusdam oldu.
Film, Emily Rose'un(anneliese michel) ölümüyle açılıyor ve ölümüne sebep olduğu gerekçesiyle suçlanan rahibin mahkemeleriyle devam ediyor.Mahkeme boyunca geriye dönüşlerle Emily Rose'un yaşadıklarına şahit oluyoruz.Bu arada rahibin avukatlığını üstlenen agnostik Erin Bruner'in Tanrı'yı, varoluşu ve inancı yeniden sorgulamaya başladığında, film artık bizim için de bir sorgulama niteliğini taşımaya başlıyor.
Film, sanıldığı gibi saf korku barındırmıyor.Yanında bir çok öğeyi de canlandırıp, size farklı bir korku filmi deneyimi kazandırıyor.Mahkemedeki geri dönüşlerle yaşananları öğrendiğimiz için hem şeytan filmlerine farklı bir açıdan yaklaşıyor hem de uzun mahkeme sahneleriyle mahkeme filmi hissi vererek türe de değişik bir bakış açısı getiriyor.
+13 yaş sınırıyla şeytan filmlerinin hep +18 olmayacağını kanıtlamış,(bu amerika için geçerli, çünkü türkiye de +18 ile vizyona girmiştir), izleyenleri etkilemeyi başarmış bir psikolajik gerilim, korku filmi.Sonundaki "bugün emily nin mezarı gayri resmi bir türbeye dönmüş ve binlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir" yazısıyla işin ciddiyetini kavratabilmiş bir film.
Mahkeme sahnelerinde aslında gerçek/inanç arasında kalmış insanların tartışmasına şahit oluyorsunuz.İnancın tabularının bilim ile yıkıldığını görüyoruz.Agnostik avukata şeytani güçler musallat olduğunda, film istediği kadar bilimin tarafını tutsun, jüri rahibi mahkum etsin, hiç bir değeri olmuyor.Madem iki unsurun savaşını izliyoruz, ikisini de eşit şartlarda savaştırmalısın.Biri yensin diye, devreye her gece 03:00'de lucifer'ı sokmadan da bunu başarabilmelisin...(bu son paragrafın kaynağı ekşisözlüktür)
Not: Aynı hikayeden yola çıkan, fakat bu sefer Anneliese Michel'in psikolajine ağırlık veren "Requiem" adlı film yakında vizyona girecek.
Grindhouse: Death Proof @ 06-07-2007 04:03
Film önce tek bir parça halinde vizyona sokuldu.İki yönetmen, 60'ar dakikalık, iki farklı film yapacaktı.Böylelikle 70'lerin b-filmlerini hatırlatacak, farklı bir sinema deneyimi yaşatacaktı.Fakat tek parça halina vizyona sokulduğunda beklenilen ilgi gösterilmesi.Bunun üzerine film iki parçaya bölündü: Planet Terror ve Death Proof...
Yönetmen: Quentin Tarantino
Senarist: Quentin Tarantino
Vizyon: 15 June 2007 (Türkiye)
Süre: 127 min / 90 min (edited version)
Yapım: USA
Dil: İngilizce
Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez kafa kafaya verip eğlenmek mi yoksa sanatsal amaçlı mı görmeden tahmin edemeyeceğimiz bir film yapmaya karar verdiler.Bize de beklemek düştü, bekledik.Şu oynuyor, bu oynuyor, filmden kareler, fragman falan derken ciddi ciddi gaza geldik.Fakat tabii ki de ilk darbeyi filmin Türkiye pazarına girişinde yedik! Film ikiye bölünmüş, bir buçuk ay arayla, iki farklı film şeklinde vizyona girecekmiş.Bu da iki bilet parasına tek film demek.Oysa adamların amaçları tek bilet parasına iki film değil miydi? Eee bize niye tam tersi şekilde yutturulmaya çalışılıyordu? Aynısını Kill Bill'de de yaşamıştık.Uzun süre kill bill'in dvd'de tek filmlik versiyonunu bekledik...Tarantino'ya güvenmiştik, o söz vermişti, çıkacaktı! Ama çıkmadı...Şimdi Tarantino diyor ki: " hem teker teker hemde bir bütün halinde satılacak bu iki film" ... biz de yedik be !?
Ama biz yine de bi reservoir dogs, bi pulp ficton hatrına verdik paramızı, paşalar gibi girdik filme.Benim için bu film ayrıca çok farklı bir anlam taşıyordu.İlk kez bir Tarantino filmini sinemada izliyordum...Fragmanlarda Rodriguez'in planet terror'ünü gördük, daha da heyecanlandık.Eli Roth'un, hostel part ii'sunu gördük, daha da bir heyecanlandık ve sonunda film başladı...
Yine Tarantino replikleri, yine Tarantino müzikleri ve yine Tarantino mizahıyla, başka konu üzerinde, daha önce görmüşlük hissi veren bir film izliyorduk.Artık karakterlerin diyologlarını tartışma biçimini ezberlemiştik...Tamam, tarantino demek diyolog demek ama keşke bu sefer diyologları daha az tutsaymışta biz de iki filmi birden izleyebilseymişiz, bir buçuk ay beklemeseymişiz...
Filmin yüzde ellisi diyolog, yüzde otuzu araba takip sahnesi, yüzde onu bar sahnesi...Geriye ne kaldı? yüzde 10 ! İşte bu film size sadece 9 dakika farklı bir şey sunuyor (90 /10 = 9) Ama tarantino böyle 60 film çekse, her hafta vizyona girse, her hafta cuma günü yine giderim...
Filmin bir sahnesinde, "işte Tarantino kendini göstermiş" dedik...O da dublör mike'ın arabasıyla kızlara son sürat çarptığı sahne.Geriye dönüp her kızın akıbetini göstermesi son derece zekiceydi.Hastanedeki polis şefi ise kill bill'deki polis değil mi? Yoksa ben mi arıştırıyorum.Değilse de aynı hareketler, aynı tavırlar.İlham aldığı filmleri diyologların içine sıkıştırması, o filmleri övmesi hoştu.Bu sefer tarantino ilham perilerini saklamamış.Her yerde bir saygı duruşu vardı.Saygı duruşuyla, çalmak arasında fark vardır...Tarantino gerçekten saygıyla bahsettiği filmlerin önünde eğiliyor ve bunu sizin gözünüze soka soka yapıyor...
Sanki zarar görmüş, eskimiş gibi görüntü, atlanmış kareler, yanlışla tekrarlanan kareler hoş olmuş.Hem çok fazla yapılarak cıvkı çıkarılmamış, yerinde kullanılmış hem de gerçekten izleyiciye farklı bir film keyfi yaşatmıştır.Filmin ikinci yarısının başının siyah & beyaz olması da bu bilerek yapılmış zarar silsilesinde önemli bir yeri var...Film size o kadar alışılmadık bir seyir yaratıyor ki, salondaki seyirciler birbirerine soru sormaya, fikir yürütmeye, neden böyle oldulara girmeye çalışıyor.Oysa Trantino'nun tek istediği şey arkanıza yaslanıp, filmin keyfini çıkarmanız...
Sona doğru film inanılmaz hızlanıyor, sizin bununla doğru orantılı olarak kalp atışlarınız, adrenaliniz yükseliyor.Takip sahnesi uzun uzadıya, tüm güzelliğiyle devam ediyor.Belki de gelmiş geçmiş en iyi takip sahnesini izliyorsunuz.Ve siz o diyologlarla karakterlerin o kadar içine girmişsiniz ki kendinizi ister istemez o takip sahnesinde, arabanın içinde buluyorsunuz...
Sonunda kahkahalar atarak, "ne yaparsın, tarantino işte" diyerek salondan ayrılıyorsunuz.Kesinlikle derinliği olmayan, yüzeysel, tarantino'nun insanları ve kendisini eğlendirmek için yaptığı, eğlenceli bir film...Benim üzüldüğüm death proof ve planet terror arasındaki sahte fragmanları kaçırmış olmamız.Bir de tarantino 60 dk. niyetlenip nasıl 127 dakika film çeker.Ardından bunun 40 dakikasını kesip 90 dakikaya indirir! Bir insan nasıl bunu yapabilir.Bari kesmeseydin, izleseydik.O kadar çekmişin, akıl var mantık var.Zaten belliydi CSI'da: Sana "bi bölüm çek" diye geldiler, bi baktın olmuyor, çok fazla çekmişin...İki bölüme yaydı adamlar.Ayıp ya ayıp! Millet 90 dakikayı dolduramıyor, senin başın bolluktan ağrıyor.Biri şu tarantino'yu hızlıca savsaklasın, kendine gelsin adam.Yetenekte bi yere kadar.Adamın her yerinden sinema fışkırıyor...
Son bir not; filmde kadın dublörlerden sarışın olan, son takip sahnesinde, arabanın üstüne, ölüm kalım savaşı veren kadın, gerçekte de dublör ve kill bill'de ume thurman'ın dublörlüğünü yapmış biri.Tarantino yine kendi filminde ufakta olsa görünüyor, bizi sevindiriyor...
~
Grindhouse: Planet TerrorModern Türk Sineması @ 06-07-2007 02:12

Eskiden, türk sineması her hafta yeni bir film vizyona getirirken, sinema salonlarına her kesimden insan rağbet ederken ve yeşilçam, hollywood gibi çalışırken, sinema, türkler için önemli bir eğlence kaynağıydı.Yeni dalga akımıyla birlikte bu cümlede ki eğlence kelimesi kalktı ve onun yerine sanat kelimesi konuldu.Sinema artık insanların eğlenmek için gittiği bir mekan olmaktan çıkmıştı.Evet, eğlenmek için gidilmeye devam edildi fakat sinemanın sanat tarafı daha bi canlandı.Sanat tarafı canlanınca amerika'da sektör bu konuyu kavradı, birbiri ardına klasiklerle kendini geliştirdi.Türkiye ise eğlencenin vazgeçilmez, melodramın sinema için değişmez formül olduğunu düşündü: battı...
Bir ormanın ateşe verilmesi gibiydi yeşilçamın zayıflaması.Orman büyüktü, kayıplarda büyüdü.Ateş gün geçtikçe büyüdü ve bir gün tüm ormanı kül etti.Yeşilçam son nefesini verdiğinde, sinemanın eğlenceden çok sanat olduğu herkes tarafından kabullenilmiş gibiydi.Böyle bir durumda türkiyedeki sinemanın birden atak yapıp, gelişmesini bekleyemezsiniz.Toprak yeni ateş görmüş; dinlenmeli.Toprak yıllarca dinlendi.Senede 5-6 film vizyona ya girdi ya girmedi.Sinema yavaş yavaş bir lüks halini aldı ve yoksul türkiyenin büyük bir kesimi sinemadan mahrum edildi.Birbirini kovalayan zincir reaksiyonlarla sinema bir çıkmaza girdi ve türkiyedeki melodroma dayalı, klişe türk filmleri tamamen yok oldu. Bir dönem kapanmıştı ve bir dönem açılmalıydı.
Aradan bolca zaman geçti.Batı, sinema konusunda ustalaştı.Bize de batıdan gelen, ithal edilmiş filmleri izlemek düştü.Kendi ulusumuza ait en ufak bir kırıntı görmesekte izlemek zorunda bırakıldık, izledik.Bu süreçte ülkemizde batılılaşma denen şey ortaya çıktı ve insanlar fark etmeselerde film klişeleriyle yaşamaya başladı.Artık verdiğimiz tepkiler, yaptığımız şakalar ve eğlendiğimiz oyunlar filmlerin icadıydı.Batı'nın bu emperyalist davranışı, biz batılılaştığımızı sanarak, kendi benliğimizi yitirmemizi sağlıyordu.Kendi benliğini, kendi değerlerinin yitirmek ise bir ulusun sonu olurdu.Artık surları geçemeyen, çanakkaleye dayanıpta içeri giremeyen, geldikleri gibi gidenler, kaleyi içten fet etmenin yollarını bulmuşlardı.Farkettirmeden ve gizlice, beyinde yaşanan bir istila...

İşte böyle bir anda, yanmış ve ardından dinlendirilmiş toprağa biraz tohum ekildi.Modern türk sinemasının tohumuydu bunlar.Ustaların ellerinden düşmüştü ve gelecek nesillere güveniyordu.Fakat koca bir nesil amerikan filmlerinin sıkı takipçisi haline gelmişti.Artık batının gülmelerini istediklerine gülüyor, doğunun dramına dudak büküyorlardı.Kanlı korku filmlerini takip ediyor ve melodramı, dramı dışlıyorlardı.Böyle bir nesil, nasıl türk sinemasını diriltebilirdi ki? Bilinçli sinema seyircisi yok değildi, vardı.Fakat bu kesim göz ardı edilecek kadar azdı ve önemsenmiyordu.Çünkü çok sanatsal ve entellektüel bulunuyorlardı.Sinema sanat değildi bu nesile göre; sadece eğlenmek için gidilen, abazan gençliğin salyalarını akıtması için bir araçtı.Bu gençlerin hayatında drama yer yoktu, filmlerinde de olmayacaktı.
Şu anda içinde bulunduğumuz durum budur.Peki gelecekte ne olacak?
Öncelikle modern türk sineması emekleme aşamasında.Peki bu bebeği kim besleyecek? Kim yol gösterip, eğitecek? Elbette yeni bir akıma ve öncüye ihtiyacı var bu dönemin.Bir arazi halinde modern türk sineması ve nasıl kullanılacağı, değerlendirileceği önemli.Öncelikle teknolaji seviyemiz düşük.Bu da gelişme sürecimizi yavaşlatıyor.Bir akım ve öncüye ihtiyacı var demiştim.Bu öncüler az çok zaten belli: n.b ceylan, zeki demirkubuz, fatih akın, reha erdem.Bu yönetmenler hayatı işliyor ve sinemanın eğlence değil bir sanat dalı olduğunu her filmlerinde yineliyor.Bu isimler yeni bir akımın başlangıcı olacak."cut" diye bağıran yönetmenler aradan çıkmayacak değil, çıkacak.Tabiki de rağbet görecekler.Çünkü bir kaç nesil boyunca bu yönetmenlerin filmleri ithal edilmiş bu ülkeye.Bilinçli sinema izleyicisinün çoğalması, sinemanın sanat olduğunu kabullenme sürecinin uzaması veya kısalması; bu öncülerin faliyetlerine bağlı.Gençlerin
![]()